Evoked potentials
81 theses under this subject heading
Uyaran içerisindeki akustik komponentlerin akustik değişim kompleksi cevabına katkısı
Akustik değişim kompleksi (ADK), devam eden bir sesteki değişikliğe yanıt olarak ortaya çıkan kortikal işitsel uyarılmış potansiyeldir. /ui/ uyaranı ile oluşan ADK cevabı /i/ sesinin başlangıcı ve /u/ sesinden /i/ sesine geçişte gerçekleşen F2 formant frekansı değişiminden kaynaklanmaktadır fakat bu iki akustik olaydan hangisinin cevaba daha fazla etkisi olduğu daha önce araştırılmamıştır. Mevcut çalışma bu iki akustik olayın ADK cevabına katkısını araştırmak amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya 18-30 yaş arası herhangi bir psikiyatrik ve nörolojik problemi, gürültü maruziyeti ve herhangi bir işitme patolojisi olmayan, enstrümantal müzikle profesyonel olarak uğraşmamış 11 kadın ve 10 erkek olmak üzere toplamda 21 gönüllü birey katılmıştır. Çalışmada sessiz koşul ve +5 dB SGO'da, maskeli koşul ve filtrelenmiş maskeli (2400 Hz yüksek frekans geçişli) koşul olmak üzere 3 farklı arka plan koşulunda /ui/ uyaranı sunulmuştur. ADK N1 latans değerlerinin ve ADK N1-P2 tepeden tepeye amplitüdlerinin koşullar arasında karşılaştırılması için tekrarlı ölçümlerde varyans analizi yapılmıştır. İkili karşılaştırmalar sonucunda ADK N1 latanslarının filtreli maskelenmiş koşulda sessiz koşula ve maskeli koşula göre anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür (sırasıyla p= .038 ve p=.022). Amplitüd değerleri açısından ikili karşılaştırmalarda filtrelenmiş maskeli koşul ADK N1-P2 ve maskeli koşula göre anlamlı derecede düşük olduğu bulunmuştur. (p= .000). Sessiz koşul ve maskeli koşul arasında latans ve amplitüd açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Bu bakımdan /i/ sesinin seçici olarak maskelendiği koşul cevap amplitüdlerinin ve latanslarının anlamlı derecede etkilendiği koşul olmuştur. Sonuçlar /i/ sesinin başlangıcının /ui/ uyaranı ile oluşan ADK N1 cevabını oluşturan temel akustik özellik olduğunu düşündürmektedir. İlerideki çalışmalarda davranışsal olarak belirlenen maske düzeylerinin ve filtre frekanslarının kullanılması, daha zorlayıcı dinleme koşullarının oluşturulması önerilebilir. Anahtar kelimeler; Akustik değişim cevabı, maskeleme, gürültü
Koklear implant kullanıcılarında trifazik uyarım ve spektral - temporal rezolüsyonun değerlendirilmesi
Koklear implantlarda (Kİ) kullanılan teknolojilerin sınırlılıkları sebebi ile işitsel uyaranlar içerisinde mevcut olan spektral ve temporal ipuçları sadece sınırlı bir miktarda temsil edilebilmektedir. Bu çalışmanın amacı yeni geliştirilmiş bir uyarım modu olan trifazik uyarım ile normal iç kulak yapılarına sahip olup fasiyal sinir uyarımı olmayan koklear implant kullanıcılarında spektral ve temporal rezolüsyon becerilerinin değerlendirilmesidir. Çalışmaya, normal iç kulak yapılarına sahip olup fasiyal sinir uyarımı olmayan, 16-40 yaş aralığında 21 (13 kadın 8 erkek) deneyimli Kİ kullanıcısı dahil edilmiştir. Değerlendirmenin yapılabilmesi için katılımcıların geri bildirimlerine dayanarak trifazik uyarım modu ile bir program oluşturulmuş ve katılımcılara programa aşinalık kazanabilmeleri için 1 saatlik deneme süreci verilmiştir. İlk olarak katılımcılara her iki uyarım modu ile serbest alanda koklear implantlı işitme eşikleri değerlendirmesi yapılmıştır. Daha sonrasında ise Spektral – Temporal Modüle Dalgalanma Testi (SMDT) ve Modülasyon Derinlik Eşiği Testi (MDET) uygulanmıştır. Herbir katılımcı her iki uyarım modu ile değerlendirmelere tabi tutulmuş ve uyarım modlarında elde edilen sonuçlar karşılaştırılmıştır. Çalışma sonucunda trifazik uyarım modu ile bifazik uyarım modu arasında kısa süreli kullanım ile spektral çözünürlük becerilerinde bir farklılık olmadığı (p>0,05), temporal çözünürlük becerilerinde ise trifazik uyarımda daha iyi sonuçlar elde edildiği gözlenmiştir (p<0,05). Elde edilen bulgulara etki edebilecek olan programlama parametreleri her iki uyarım modunda karşılaştırılmış ve rahat dinleme seviyesi, eşik seviye ve elektriksel dinamik aralık parametrelerinde uyarım modları arasında farklılık elde edilmemiş (p>0,05) ancak uyaran hızı ve genişliğinde farklılık elde edilmiştir (p<0,05). Sonuç olarak temporal rezolüsyon becerilerinde trifazik uyarım modu ile daha iyi sonuçlar elde edilmesinde hız ve uyarım genişliği etkisinin yanı sıra trifazik uyarım modunun yapısından kaynaklanan akım yayılımı azalmasının da etkili olabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Koklear implant, spektral rezolüsyon, temporal rezolüsyon, kanal etkileşimi, trifazik uyarım
Oksipital korteks uyarılabilirliğinin transkraniyal manyetik uyarım ile modulasyonu
Görsel kortikal yapılar birçok karmaşık bağlantısallığı nedeniyle uyarılabilirlik açısından sıklıkla motor kortikal dışı yapılardan araştırılan beyin bölgesidir. Tekrarlayan uyarılara verilen fizyolojik yanıtları farmakolojik ajanların dışında kullanılan yöntemlerle modüle etmek mümkündür. Bu çalışmada ise; sağlıklı bireylerin görsel beyin bölgesindeki uyarılabilirliği ağrısız, girişimsel olmayan bir yöntem olan transkraniyal manyetik uyarımın devamlı teta burst uyarım protokolü ile modüle ederek nörofizyolojik değişiklikler üzerine etkisini araştırmayı hedefledik. Yirmibeş (15 kadın, 10 erkek) adet, 29.84 4.7 yıl ortalama yaşa sahip sağlıklı birey oksipital korteks üzerine uygulanan sham ve gerçek c TBS uyarım seanslarına alındı. Her uygulama öncesi ve sonrasında tekli uyarımla gerçekleştirilen fosfen eşik belirleme ve görsel uyarılmış potansiyel yanıtlarını içeren nörofizyolojik çalışmalar uygulandı. VEP'ler için kesintisiz olarak verilen bin adet görsel uyarı kullanılarak yüzerli bloklardan oluşan yanıtların ortalama değerleri zerinden N75, P100 latans değerleri ve N75-P100 tepeleri arasındaki maksimum amplitüt değerleri ölçüldü. Birinci VEP bloğu, beşinci VEP bloğu ve onuncu VEP bloğu parametreleri karşılaştırıldı. Birinci ve onuncu blokların amplitüt oranları habituasyon parametresi olarak değerlendirildi. Bireylerin sham ve gerçek c TBS oturumlarında N75, P100 latansları ve N75-P100 amplitüt değerleri arasında fark yoktu. VEP habituasyonu bireylerde her iki oturumda da gözlendi ancak istatistiksel olarak anlamlılığa ulaşmıyordu. Fosfen eşik değerlerinde sham sonrasında istatistiksel olarak anlamlı bir düşme; gerçek c TBS oturumu sonrasında ise eşik değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı şekilde yükseldiği gözlendi. c TBS uygulaması ile oksipital korteksin uyarılabilirliğinin inhibe edilerek modüle edilebilir olduğunu, bunu takip etmek için fosfen eşik değerinin VEP habituasyonuna göre daha etkili bir parametre olduğu sonucuna varılmıştır.
Subjektif tinnituslu bireylerin çoklu uyaran paradigma kullanılarak mismatch negativity sonuçlarının incelenmesi
Beklenmeyen, ani seslere verilen bir yanıt olarak oluşan Mismatch negativity yanıtları, nöral plastisitenin değerlendirilmesinde objektif bir ölçüt olarak görülmektedir. Tinnitusun, işitme sistemindeki nöral plastisitenin farklılık göstermesine bağlı olarak ortaya çıkabileceğini öne sürülmüştür. Çalışmamızın amacı tinnitusu olan ve olmayan normal işitmeye sahip bireylerin, çoklu uyaran paradigma kullanılarak ortaya çıkan MMN yanıtlarını karşılaştırmaktır. Çalışmamızda normal işitmeye sahip tinnituslu bireyler MMN test ile değerlendirildi. Ayrıca tinnituslu bireylerin tinnitus kaynaklı rahatsızlıklarını değerlendirmek amacıyla tinnitus engellilik anketi uygulandı. Kronik subjektif tinnitusu olan normal işitmeye sahip 16 birey ile 20 bireyden oluşan sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Çoklu uyaran paradigma kullanılarak elde edilen MMN dalgaları 22 elektrot ile kaydedildi. İki grubun, frekans, şiddet, süre, lokalizasyon ve boşluk aykırı uyaranından oluşan beş aykırı uyaranın ortaya çıkardığı MMN yanıtları karşılaştırıldı. Tüm aykırı uyaranlar sonucunda oluşan MMN yanıtlarının genliğinde, tinnituslu grup ile kontrol grubu arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Fakat tinnituslu grup ile kontrol grubu arasında hiçbir aykırı uyaran için MMN latansları bakımından anlamlı bir fark bulunamamıştır. Ulaştığımız sonuçlar, MMN testinin, kronik tinnituslu bireylerde dikkat öncesi ve süreğen santral işitsel işlemleme süreçlerinin zarar görmüş olabileceğine işaret eden elektrofizyolojik bir kanıt olabileceğini, santral işitsel işlemleme süreçlerinde habituasyonun değerlendirilmesinde kullanılabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Mismatch Negativity, Çoklu Uyaran Paradigması, Olaya İlişkin Potansiyeller, Tinnitus, Santral İşitsel İşlemleme
Comparative investigation of event-related potentials elicited by the stroop effect and event-related potentials elicited by color conflict
Main interest of cognitive and experimental psychology is the human behavior system. Cognitive control is the key aspect of this system and investigating its neural mechanisms is an important objective method in such studies. One of the prominent methods of studying cognitive control is the Stroop effect. The studies we have met in the literature used different sets for congruent and incongruent stimuli, which could cause habituation effects at various ERP components. The aim of this thesis was to examine the cognitive control in the context of the Stroop task by recording event-related potentials with a standard oddball paradigm. Amplitudes and latencies of the seven ERP components were examined in the averaged data and compared between stimulus types. N1 was not different for four stimuli in terms of amplitude and latency. Latencies of P2, N2 and P3b were significantly longer for incongruent words than that of incongruent bars. These findings suggest that Stroop conflict is processed at early stages of stimulus evaluation. Incongruent bars and words enhanced significantly longer and larger P3b responses than congruent bars and words, respectively, as expected from a standard oddball paradigm. N450-LPC complex was recorded only for incongruent words as a reflector of post-perceptual mechanisms. Among the stimulus types, only congruent bars did not evoke an LPN response since they did not have any semantic dimension or a color conflict.
İşitme kaybı olan bireylerin farklı dinleme koşullarındaki EEG ve ERP bulguları
Gürültülü ortamlarda konuşmaları dinlemek ve takip etmek için belli bir dinleme çabası harcanması gerekebilir. Gürültülü ortamlarda dinleme görevi normal işiten bireylere kıyasla özellikle işitme kaybı olan bireylerde daha zor ve zahmetlidir. İşitme kaybına sahip bireylerde görülen dinleme çabası standart odyolojik değerlendirme ile ölçülemeyen işitme kaybının önemli sonuçlarından biridir. Bu konunun önemine rağmen dinleme çabasını değerlendirmek için güvenilir bir objektif ve elektrofizyolojik yöntem bulunmamaktadır. Yapılan bu çalışmanın amacı ise, işitme kaybına sahip bireylerin farklı dinleme koşullarında gösterdikleri dinleme çabasının EEG ve ERP ölçütlerinde N1, P3, N4 bileşenlerine yansımasının araştırılmasıdır. Çalışmaya normal işitmeye sahip 22-30 yaş aralığında 12 birey kontrol grubuna, bilateral hafif ve orta derece sensörinöral işitme kaybı olan 30-45 yaş aralığında 10 birey ise araştırma grubuna dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan bireylere EEG kaydı sırasında konuşma şeklindeki durağan gürültü ile Türkçe Matriks cümleleri birleştirilerek +3, 0, -3 ve -6 dB sinyal gürültü oranları (SGO) ile sunulmuştur. Çalışmaya katılan tüm bireylerin EEG kayıtları; +3, 0, -3 ve -6 dB sinyal gürültü oranları için 4 farklı blokta yapılmış ve her blokta bireylere 60 cümle olmak üzere toplam 240 cümle dinletilmiştir. Çalışmanın sonucunda kontrol grubundaki bireylerde dinleme koşullarının hiçbirinde N1, P3 ve N4 yanıtlarının genlik ve latanslarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Ancak, araştırma grubundaki bireylerin N1 yanıtlarının genlikleri +3 dB SGO ve 0, -3 ve -6 dB SGO'ları ile karşılaştırıldığında N1 yanıtının genliklerinde istatistiksel olarak anlamlı azalmalar gözlenmiştir(p<0,05). Çalışma grubunun N4 yanıtlarının genliğinde ise SGO +3 dB'den 0 dB'ye düştüğünde istatistiksel olarak anlamlı düşüş bulunmuştur(p<0,05). Araştırma grubunun dalga formunda P3 bileşeninin genliğinin dinleme görevi zorlaştıkça arttığı gözlense de bu fark istatistiksel anlamlılığa ulaşmamıştır. Sonuç olarak, işitme kayıplı bireylerin zorlu koşullarda harcadıkları dinleme çabasını objektif olarak değerlendirmek için ERP yanıtlarından N1 ve N4 bileşenlerinin genlik ölçümlerinin faydalı olabileceği düşünülmüştür.
Pasif egzersiz ile gerçekleşen duyusal-motor entegrasyon ve kortikal plastisite değişiklikleri
Duyusal-motor entegrasyon, motor programının yürütülmesinde duyusal girdinin santral sinir sistemi tarafından entegre edildiği süreçleri kapsar. Duyusal-motor korteks plastisitesinin altında yatan mekanizmaların anlaşılması temel nörobiyolojik bir öneme sahip olup, motor öğrenme gibi fizyolojik süreçlerin yanı sıra beyin hasarı sonrası düzelmeyi sağlamaya yönelik stratejilerin geliştirilmesi için de bir gerekliliktir. Çalışmamızda duyusal-motor entegrasyonun ve gerçekleşen plastik değişikliklerin doğasının anlaşılması amacı ile "duyusal-motor illüzyon egzersizi" olarak isimlendirilen non-invaziv bir modelin geliştirilmesi, modelin geçerliliğinin ve etkinliğinin TMS kullanarak değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Bu amaçla biceps kasında gerçekleştirilen motor bir görev sırasında dirsek eklemi hareketi ve biceps kas uzunluğu sabit tutulurken, oluşturulan bir düzenek ile 2. parmak metakarpafarengial ekleminde pasif bir hareket oluşturulmuştur. Bu şekilde biceps kası ile 1. dorsal interosseous (IDI) kaslarının kortikal duyusal-motor temsil alanlarındaki bağlantısallığında geçici bir değişiklik oluşturulması hedeflenmiştir. Kortikal plastisitede hedeflenen değişiklik egzersiz öncesi ve sonrası 10 sağlıklı bireyde, TMS ile gerçekleştirilen kortikal haritalama, istirahat motor eşik (İME), eşik üstü uyarı ve kısa latanslı afferent inhibisyon (SAI) çalışmaları ile değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda, biceps kası İME'de IDI kasının aktivasyonu ile ortaya çıkan düşüşün egzersiz sonrası egzersiz öncesine göre anlamlı derecede arttığı saptanmıştır (p=0,001). Çalışma ile geliştirilen modelin duyusal-motor entegrasyonda geçici plastisite değişiklikler oluşturduğu kortikal uyarılabilirlik çalışmaları ile gösterilebilmiştir. Modelin geçerliliğinin gösterilmesi ile inme, sinir hasarı, distoni gibi maladaptif süreçlerin yer aldığı patolojik durumlarda, duyusal-motor entegrasyonun sağlıklı bir şekilde yeniden oluşturulması amaçlı adaptif mekanizmaların kullanıldığı tedavi süreçlerinde kullanılabilecek yeni bulgular elde edilmiştir.
Benign paroksismal pozisyonel vertigo tanılı olgularda tedavi öncesi ve sonrası vestibüler uyarılmış potansiyellerin değerlendirilmesi
Amaç: Benign paroksismal pozisyonel vertigo (BPPV), dönmesinin en sık nedenidir. Hastalığın tanısında pozisyonel manevralar en değerli tanı araçlarıdır. Bu tezde hastalığın patogenezinin değerlendirilmesinde objektif bir test olan vestibüler evoked myojenik potansiyeller (VEMP) kayıtlamalarının tedavi öncesi ve sonrası yanıtlarının ortaya konması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem : Çalışmamız Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi (EÜTFH) Nöroloji kliniğinde nörosensöryel birimimizde yapıldı. Servikal VEMP testi incelemesi Synergy Elektromyografi (EMG) (Medelec; Viasys Healthcare UK Ltd 2009) kullanılarak yapıldı. Test sırasında her 2 kulaktan ayrı ayrı 110 desibel (dB) klik şeklinde ses uyaranı verildi. Bu uyarılar 100 milisaniye aralıklarla kayıtlanarak 250 kez averajlama yapıldı. Ölçümler için 3 elektrod (aktif, referans ve toprak) kullanıldı. Aktif elektrod ipsilateral sternokleidomastoid (SKM) kasının orta 1/3 noktasına, yapıştırıldı. Sağlam ve hasta grubun kayıtlamaları ile P13, N23 latansları ve düzeltilmiş amplitüd değerleri kaydedildi. İstatistiksel analizleri yapıldı. Bulgular: Tedavi edilmeden önce yapılan kayıtlamada P13 latansı 13.51 ± 1.99 milisaniye (msn) , N23 latans değeri ise 22.44 ± 2.22 ve düzeltilmiş amplitüd değeri 6.44 ± 3.49 olarak kaydedildi. Kontrol grubu ile kıyaslandığında P13 ve N23 latanslarında uzama görüldü. Tedavi sonrası P13 latansı 12.87 ± 1.65, N23 latans 121.97 ± 1.95 düzeltilmiş ampltiüd ise 5.75 ± 2.5 görüldü. Tedavi sonrası yanıtlarda ise sadece P13 latansında düzelme olduğu , N23 ve amplitüd de değerinde ise tedavi öncesi ve sonrası farklılık olmadığı görüldü. Sonuç: BPPV hasta grubunda VEMP testi noninvaziv, düşük maliyetli ve pratik bir test olup otolit organları ile efektör kaslar arasında beyin sapı boyunca seyreden vestibule-oküler ve vestibule-spinal yolların değerlendirilmesine imkan sağladığını düşünmekteyiz
Erken dönem multiple skleroz hastalarının tanı aşamasında vestibüler testlerin, uyarılmış potansiyellerin ve oftalmolojik değerlendirilmenin yeri
Giriş ve Amaç: Multiple skleroz (MS) genç erişkinlerde klinik özürlülüğün en önemli nedenlerinden biridir. Bu nedenle hastalığın erken tanınması, uygun tedavi ile hastaların doğru yönetimi çok önemlidir. Klinik olarak çok geniş spektruma yayılabilmektedir. Bu nedenle tanı sürecinde klinisyeni zorlayabilmektedir. Bu gibi durumda yardımcı tanı yöntemlerine başvurulmaktadır. Çalışmamızda, erken dönem multiple sklerozis hastalarının tanı aşamasında vestibüler testlerin, uyarılmış potansiyellerin ve oftalmolojik değerlendirmenin yerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvuran 60 birey alındı. Bu bireylerin 30'u,12'si (%40) erkek ve 18'i (%60) kadın olmak üzere 2 yıldan eski nörolojik semptomu olmayan erken dönem MS hastalarıydı. 30 birey, 12'si (%40) erkek ve 18'i (%60) kadın olmak üzere kontrol grubu olarak alındı. Hasta grupta yaş dağılımı ortalama 30 (19-48), kontrol grubunda yaş dağılımı ise ortalama 30 (18-45) olarak görüldü. Tüm normal kontrol ve hasta bireylere vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller (VEMP), görsel uyarılmış potansiyeller (VEP), somatosensöriyel uyarılmış potansiyeller (SEP), beyin sapı işitsel uyarılmış potansiyeller (BAEP), pür ton odyometri, kalorik test ve renk görme, görme keskinliği ve kontrast duyarlılık testlerini içeren nörooftalmolojik bakı yapıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu karşılaştırıldığında sadece VEP p100 latansları istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p <0.001). Normal kontrol grubu değerlerine göre oluşturulan limitlere göre (+2,5 SD), hasta grubun %30'unda VEMP anormalliği, %86'sında VEP anormalliği, %30'unda SEP anormalliği ve %13,3'ünde BAEP anormalliği saptandı. VEP ile görme keskinliği, kontrast duyarlılık ve renk görme arasında korelasyon yoktu. VEMP ile MRG'de beyin sapı lezyonu varlığı arasında korelasyon yoktu. Sonuçlar: Normal kontrol grup ve hasta grubu verilerinin karşılaştırılması sonucu sadece VEP p100 latansı istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p <0,001). Bu nedenle sonuçlar VEP'in MS erken tanısında yardımcı inceleme olarak kullanılabileceği düşünülmüştür. Diğer parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edilmemiştir. VEMP ile MRG'de beyin sapı lezyonu arasında korelasyon bulunmamıştır.
İntradural spinal tümör cerrahisinde intraoperatif nöromonitörizasyon kullanımının sonuç üzerine etkileri
İntradural spinal kord tümörleri (İSKT); toplumda görülme sıklığı 2-10/100,000'da olan, %55'i ekstradural, %40'ı intradural ekstramedüller yerleşimli, çoğunluğu benign karakterde tümörlerdir. Bu nedenle İSKT tedavisinde birincil seçenek cerrahi ve mümkünse de tümoral dokunun çevre nöral dokuya en az hasar verilerek tamamıyla çıkartılmasıdır. Omurilik ve omurga cerrahisinde özellikle de intradural spinal kord tümörü(İSKT) cerrahisinde yıllar içinde artan birikim ve deneyim yanısıra ameliyatlarda kullanıma giren mikrocerrahi uygulamalar ve preoperatif ve intraoperatif görüntüleme tekniklerinde teknolojinin gelişmesi sayesinde daha başarılı sonuçlar alınmaya başlanmıştır. Ancak omuriliğin ve periferik sinirlerin ameliyat sırasında işlevsel durumlarım değerlendirmeye yönelik teknikler bütünü olan intraoperatif nöromonitörizasyon (İONM) ayrı bir yere sahiptir. Geriye dönük ve tanımlayıcı olan çalışmamızda, Ekim 2011 ve Şubat 2016 yılları arasında E.Ü.T.F.H. Nöroşirurji AD'da intradural spinal kord tümör (İSKT) tanısı ile opere edilen hastaların sosyo-demografik özellikleri(yaş,cinsiyet), kitle yerleşim yeri, patoloji sonucu, başlangıçta ve operasyon sonrasında nörolojik durum, tümör total-parsiyel rezeksiyon durumu ve intraoperatif nöromonitor kullanımı incelenmiştir. Çalışmaya alınan 38 hastanın %63,2'si kadın, %36,8'i erkekti. Çalışmaya dahil edilen hastalarda en düşük yaş 17 yıl, en yüksek yaş 79 yıl ve yaş ortalaması yıl olarak 46,0±15,5 olarak bulunmuştur. Çalışmaya alınan hastaların 22'sinde(%57,9) İONM kullanılırken 16'sında(42,1) İONM kullanılmadı. Çalışmaya alınan hastalarda kitle yerleşim yerinin en fazla torakal vertebralar seviyesinde (%39,5) olduğu saptanmıştır.38 hastanın 20'sinde pre op nörolojik defisit izlenmiş, hastaların 4'ünde post op nörolojik defisit de kötüleşme izlenirken 31'inde(%81,6) değişiklik izlenmemiştir. Çalışmamızdaki hastaların 29'unun(%76,3) tümörü total rezeke edilmişken 9 hastanınkinde parsiyel rezeksiyon sağlanmış olduğu tespit edildi. 38 hasta ile yaptığımız bu çalışmada istatiksel olarak yapılan analizlerde İONM kullanımı ile çalışmada incelenen değişkenler arasında anlamlı sonuç ilişkisi kurulamasa da cerrahi ekibin tecrübesi ve teknik donanımın optimal olduğu hallerde, tecrübeli bir ekibin değerlendirdiği İONM sonuç üzerine olumlu etkilerde bulunabilir. Daha somut değerlendirmeler için iyi planlanmış prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Ancak etik ve medikolegal kısıtlamalar nedeniyle İONM kullanımının cerrahi sonuç üzerine olumlu etkileri olduğuna dair randomize kontrollü çalışma yapılması tartışmalıdır.
Görsel üçlü uyaran paradigmasında değişen görev zorluğunun olaya ilişkin potansiyel bileşenleri üzerine etkileri
Beyindeki elektriksel aktivitenin saçlı deri üzerinden kaydedilmesi elektroansefalogram (EEG) olarak adlandırılır. EEG'de beynin spontan aktivitesiyle beraber bilişsel, duysal ya da motor uyaranlara yanıt olarak potansiyel değişimler oluşmaktadır ve bu potansiyel değişimler Uyarılma Potansiyelleri (UP) olarak adlandırılmaktadır. Uyarılma potansiyellerinde erken latanslı ve geç latanslı yanıtlar gözlenir. Geç latanslı yanıtlar daha çok bilişsel süreçlerle ilişkilidir ve "Olaya ilişkin potansiyeller" (OİP) olarak adlandırılmaktadır. Dikkat, yukarıdan aşağı ve aşağıdan yukarı mekanizmalar çerçevesinde incelenebilir. Bir ödeve odaklanıldığında amaçlar doğrultusunda yukarıdan aşağı mekanizma işlerken ödevle ilişkisiz bir uyaran algılandığında aşağıdan yukarı mekanizma işler. Yeni uyaranlara karşı meydana gelen OİP'ler üçlü uyaran paradigmasıyla incelenebilir. Bu paradigmada standart uyaranlar, hedef uyaranlar ve çeldirici yeni uyaranlar yer almaktadır. Bu çalışmamızda, odaklanılan görevin zorluk derecesi ile yeni uyaranlara karşı meydana gelen istem dışı dikkat yanıtı arasındaki ilişkiyi üçlü uyaran paradigmasıyla araştırmayı amaçladık. Yeni uyaranlar soyut resimler ile tanıdık resimlerden oluşan iki alt grup içeriyordu. Ayrıca yeni uyaranları hedef uyaranlara uzaklığına göre üç gruba ayırdık. Böylece tek bir deney düzeninde birden fazla parametreyi beraber incelemeyi amaçladık. Çalışmada 21 sağlıklı genç erişkinden OİP kayıtları alındı. Uygulanan görsel üçlü uyaran paradigmasında farklı zorluktaki hedef uyaranlara yanıt vermeleri istendi ve paradigma içindeki yeni uyaranlara karşı oluşan OİP bileşenleri incelendi. EEG-OİP verilerinin kayıt ve analiz işlemleri için TAMEEG/ERP programı kullanıldı. OİP bileşenlerinin genlik ve latans değerleri tekrarlayan ölçümler için ANOVA testi ile analiz edildi. Çalışmamızda hedef uyaranların zorluk derecesi ile yeni uyaranlara karşı meydana gelen P3a yanıtları arasında anlamlı bir ilişki yoktu. Soyut içerikli yeni uyaranlara karşı tanıdık içerikli olanlara göre daha büyük P3a yanıtları meydana geldi. Ayrıca yeni uyaranlar paradigmadaki geliş sırasına göre hedef uyaranlardan uzaklaştığında P3a potansiyel genlikleri artmıştır. Bulgularımız kaynakların bilişsel süreçler arasında paylaşıldığı görüşünü desteklemektedir.
Görsel bas ve basma ödevinin habitüel karakteristiklerinin olaya ilişkin potansiyeller aracılığı ile incelenmesi
Bilişsel elektrofizyolojide hem yanıt gerektiren bas uyaranını hem de yanıt gerektirmeyen basma uyaranını içeren bas-basma paradigması, beyinde hem yanıt aktivasyonu hem de yanıt inhibisyonu süreçlerini gözlemlemek için kullanılan deneysel bir tasarımdır. Çalışmalarda çoğunlukla bas ve basma uyaranlarını 0.5 sıklıkta içeren bas-basma paradigmaları kullanılsa da yapılan çalışmalarda bas ve basma uyaranlarının sıklığı 0.2 ile 0.8 arasında değişebilmektedir. Bu çalışmamızda eş olasılıklı bir görsel bas-basma paradigması kullanarak, bas ve basma uyaranlarının uygulanma dönemlerinin ve sıklıklarının, bas ve basma yanıtlarının habitüasyonu üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık. Olaya ilişkin potansiyeller (OİP) yaşları 19 ile 23 arasında değişen 19 sağlıklı erkek gönüllüden 12 elektrot aracılığıyla görsel bas-basma paradigması kullanılarak kaydedildi. Paradigma içerisindeki bas uyaranlarının sıklıkları paradigmanın çeyreklik dönemlerinde ardışık olarak 0.33, 0.67, 0.33 ve 0.67 iken, basma uyaranların sıklıkları ise aynı dönemlerde 0.67, 0.33, 0.67 ve 0.33 olarak değişim gösteriyordu. Bas ve basma uyaranlarının paradigmanın ilk ve son yarısındaki sıklıkları ile bas ve basma uyaranlarının paradigmanın tümü içindeki sıklıkları birbirine eşitti (0.5/0.5). Görsel uyaranlar, 1.5 sn'lik uyaranlar arası süreler ile (UAS) yalancı rastlantısal bir dizilimle sunuldu. Hem paradigmadaki ödevin ilk ve son yarısındaki hem de her bir sıklık dönemindeki bas ve basma yanıtlarının genlik ve latansları ölçüldü ve ardından tekrarlanan ölçümler için ANOVA testi ile analiz edildi. İstatistiksel analiz sonuçlarımız tüm elektrot bölgelerinde, hem bas-P3 hem de basma-P3 potansiyel genliklerinin ödevin ilk yarısına kıyasla ödevin son yarısında önemli ölçüde daha düşük olduğunu göstermektedir (sırasıyla, p=0,018 ve p=0,031). Yine, bas uyaran sıklığının yüksek olduğu dönemlerde bas-P3 potansiyel genlikleri, basma uyaran sıklığının yüksek olduğu dönemlerde de basma-P3 potansiyel genlikleri daha düşük olduğu saptandı (sırasıyla p=0.003 ve p=0.007). Bulgularımız hem bas-P3 hem de basma-P3 potansiyelinin kayıt alınan tüm elektrot bölgelerinde habitüe olduğunu göstermektedir. Görsel bas-basma paradigması kullanılarak yapılacak elektrofizyolojik çalışmalarda, paradigmanın süresi kısa bile olsa hem bas-P3 ve basma-P3 potansiyellerinin hem de motor yanıtların habitüe olacağı dikkate alınmalıdır. Bas-basma paradigmasındaki uyaranların total sıklıklarının yanı sıra bölgesel sıklıklarındaki farklılıkların da önemli olduğunu söyleyebiliriz.
Sağlıklı bireylerde farklı frekanslarda tone burst ve chirp uyaranları ile elde edilen servikal vestibüler uyarılmış myojenik potansiyellerin karşılaştırılması
Çalışmamızda sağlıklı bireylerde farklı frekanslarda tone burst ve chirp uyaranları ile elde edilen cVEMP yanıtlarının saptanması ve bu bulguların karşılaştırılması hedeflenmiştir. Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun 22.03.2016 tarihli ve 27/04 sayılı kararı ile etik kurul açısından uygun bulunmuştur. Çalışma, 19-65 yaş arası toplam 65 gönüllü katılımcı ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmamıza herhangi bir otolojik, nörootolojik ve vestibüler sistem ile ilgili şikâyet ve hastalığı olmayan, normal dış kulak yolu ve timpanik membrana sahip, elektroakustik immitansmetri değerlendirilmesinde, orta kulak basıncı ±50 daPa sınırlarında ve TipA timpanograma sahip ve saf ses ortalaması 125-8000 Hz arasında 15 dB ve daha iyi olan bireyler dâhil edilmiştir. VEMP'in ilk pozitif (P1) ve onu takip eden negatif dalgasının (N1) latansları ve bu iki dalganın tepe noktaları arasında kalan P1-N1 amplitüdleri ve VEMP Asimetri Oranı (VAR) karşılaştırılmıştır. 500 Hz Tone burst uyaran için; P1 latans ortalaması 12.89 ± 0.81 (ms), N1 latans ortalaması 21.13 ± 1.65 (ms), P1-N1 amplitüd değeri 104.99 ± 36.85 (µV)' dir. 500 Hz Frekansa-spesifik chirp uyaran için; P1 latans ortalaması 7,79 ± 0.86 (ms), N1 latans ortalaması 16.16 ± 1.67 (ms), P1-N1 amplitüd değeri 129.32 ± 41.25 (µV)' dir. 1000 Hz Tone burst uyaran için; P1 latans ortalaması 11.72 ± 0.85 (ms), N1 latans ortalaması 19.54 ± 1.62 (ms), P1-N1 amplitüd değeri 88.39 ± 29.65 (µV)' dir. 1000 Hz Frekansa-spesifik chirp uyaran için; P1 latans ortalaması 8.7 ± 0.88 (ms), N1 latans ortalaması 16.7 ± 1.75 (ms), P1-N1 amplitüd değeri 110.07 ± 35.77 (µV)'dir. İki farklı frekansta (500 ve 1000 Hz), chirp uyaran ile tone burst uyaran P1 (ms), N1 (ms) ve P1-N1 (µV) değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunmuştur (p<0.05). Bu çalışma ile her iki frekansta chirp uyaran ile tone burst uyarana kıyasla dalga latansları daha erken, amplitüdleri daha yüksek ve morfolojik açıdan daha net dalgalar elde edilmiştir.
Migrenli hastalarda vestibüler miyojenik uyarılmış potansiyeller
Migren 30-39 yaş grubunda en sık görülen, kadın baskınlığı olan, zonklayıcı karakterde, 4-72 saat kadar süren, uni veya bilateral olabilen, bulantı, kusma, fotofobi, fonofobi gibi bulguların eşlik edebildiği, hareketle genellikle şiddetlenen, ciddi anlamda iş gücü kaybına yol açan, tekrarlayıcı, primer bir baş ağrısıdır. Baş ağrısı atakları öncesinde 5-60 dakika sürebilen, pozitif veya negatif görsel ve duysal semptomlar ve konuşma bozukluğu şeklinde ortaya çıkan aura hastaların bir bölümünde görülebilir. Migren tanısı klinik olarak konulur ve yapılan radyolojik ve laboratuar tetkikleri ancak sekonder nedenleri ekarte etmek için yararlıdır. Migren patogenezi hakkında bugüne kadar birçok hipotez ortaya atılmıştır. Bunlardan son yıllarda en dikkat çekici olanı beyinsapı jeneratörü teorisidir. Bu teori; migren atağının başlamasında ve sonlanmasında beyin sapındaki nöroanatomik yapıların ve beyin sapındaki nörotransmitterlerle ilgili mekanizmaların aktive olmasının patogenezde rolü olabileceğine dikkat çekmektedir.Bu çalışma, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Nöroloji Kliniği'nde IHS kriterlerine göre kesin migren tanısı alan 52 hasta ve 52 sağlıklı kontrol grubunda prospektif olarak yapıldı. VEMP çalışmasıyla elde ettiğimiz ölçüm sonuçları migren tanısı almış hastalar ile kontrol grubunda karşılaştırıldı.Migrenli hastalarda sol p1 amplitüdünde ve sol p1-n1 amplitüd farkında anlamlı düşüklük saptandı. Buna karşılık, n1 amplitüd değerleri, p1 ve n1 latans değerleri, sağ-sol kulak p1 latans farkı, sağ-sol kulak n1 latans farkı, sağ-sol kulak p1-n1 amplitüd farkı değerleri kontrol grubuyla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak fark göstermiyordu.Tek taraflı olarak saptanan p1 amplitüdündeki ve p1-n1 amplitüd farkındaki kısalmanın migrenli hastalarda daha önce yapılan VEMP çalışmaları göz önüne alındığında anlamlı olmadığı düşünüldü.Sonuç olarak; VEMP testinin migrendeki kullanımını ve anlamlılığını destekleyecek geniş hasta gruplarıyla birçok çalışmaya ihtiyaç vardır.
Deneysel spinal kord yaralanma modelinde irisin hormonunun elektrofizyolojik değişiklikler üzerine etkisinin araştırılması
Spinal kord yaralanmaları (SKY), dünya genelinde milyonlarca insanı etkileyen ve yaşam kalitesini ciddi şekilde düşüren önemli bir sağlık sorunudur. SKY'nin patofizyolojisi, travma sonucu oluşan birincil hasarın yanı sıra zamanla gelişen ikincil hasar süreçlerini içerir. Sinir dokusunun sınırlı yenilenme kapasitesi nedeniyle, ikincil hasar sürecinde oluşan fonksiyonel kayıpların geri döndürülmesi oldukça güçtür. Bu nedenle, yeni tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Son yıllarda egzersizin hem merkezi sinir sistemi hem de iskelet kasları üzerinde olumlu etkiler yaratarak nöral fonksiyonları desteklediği gösterilmiştir. Egzersiz sırasında salgılanan irisin adlı miyokinin, enerji metabolizmasını düzenlemesinin yanı sıra, sinir sistemi üzerinde de nöroprotektif etkiler gösterebileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada, irisin hormonunun spinal kord hasarı sonrası motor fonksiyon ve sinir iletimi üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Araştırma kapsamında Spraque Dawley türü erkek sıçanlar dört gruba ayrılmış; kontrol, sham, SKY+deiyonize su ve SKY+irisin grupları oluşturulmuştur. SKY modeli, T9-T10 seviyesinde klips kompresyonu ile indüklenmiş ve irisinin etkisi altı hafta boyunca intraperitoneal enjeksiyonlarla incelenmiştir. Deney sonunda, Hoffmann refleksi (H-refleksi), motor uyarılmış potansiyeller (MUP) ve somatosensoriyel uyarılmış potansiyeller (SUP) olmak üzere temel elektrofizyolojik ölçümler yapılmıştır. Gruplar arası karşılaştırmalarda, verilerin normal dağılıma uygunluğu değerlendirilmiştir. İstatistiksel olarak anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular, SKY sonrası motor ve duyu potansiyellerinde belirgin azalma olduğunu; ancak irisin uygulamasının bu kayıpları kısmen telafi ettiğini ortaya koymuştur. Özellikle motor ve duyu amplitüdlerinde belirgin azalma, latanslarında ise belirgin uzama gözlenmiş(p<0.05), H-refleksi açısından ise gruplar arasında belirgin fark saptanmamıştır(p>0.05). Bu sonuçlar, irisin hormonunun sinir iletimini destekleyici etkileri olduğunu ve tedaviye katkı sağlayabileceğini göstermektedir. Sonuç olarak, irisin hormonunun spinal kord yaralanmalarının tedavisinde tamamlayıcı bir biyolojik ajan olarak umut vadeden bir potansiyele sahip olduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Spinal kord yaralanması, İrisin, Motor Uyarılmış Potansiyeller, Duyusal Uyarılmış Potansiyeller, H-Refleksi.
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuklarda tedavi öncesi ve sonrası duygusal uyarılma profilleri ile otistik belirti özelliklerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) şikayet ve belirtisi ile başvuran çocuklarda tanı, eş tanı değerlendirmesinin yapılması ve DEHB tanısı konan çocukların özelliklerinin farklı veri toplama araçları ile değerlendirilmesi, otistik belirti özelliklerine ilişkin değerlendirmelerinin yapılması ve duygusal uyaranlara yanıtlarının objektif otonom sinir sistemi yanıtları ile değerlendirilmesi, DEHB tanısı olan çocukların tedavi öncesi ve sonrası karşılaştırmalarının yapılması planlanmıştır. Çalışmamız 46 DEHB tanılı, yaş ve cinsiyet olarak eşleşmiş 43 sağlıklı gönüllü ile yapılmıştır. Hasta grubu; Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi polikliniğine ilk defa başvuran 9-12 yaş arası; daha önce DEHB tanısı konulmamış, tedavi almamış ilk tanı DEHB hastaları arasından seçilmiştir. Hastalara DEHB tanısı; hasta ve aile ile yapılan görüşmelerde psikiyatrik muayene ve Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli (ÇDŞG-ŞY) DSM-5 yarı yapılandırılmış görüşmesi, Moxo dikkat testi, conners öğretmen ve ana-baba değerlendirme ölçekleri, araştırmacılar tarafından oluşturulmuş sosyodemografik veri formu değerlendirilerek konulmuştur. Ayrıca hastalara farklı bir günde WISC-R testi yapılarak zekâ düzeyleri de değerlendirilmiştir. DEHB tanısı konduktan sonra; çocukların otistik özelliklerinin olup olmadığı ebeveynleri tarafından doldurulan 6-18 Yaş Aralığındaki Çocuklarda Otizm Spektrum Tarama Ölçeği ile değerlendirilmiştir. Katılımcıların tamamının reaksiyon zamanları ölçülmüş ve elektrodermal aktivite (EDA) ölçümleri yapılmıştır. Fizyolojik ölçümler sırasında çocuklara Sözel Olmayan İpuçlarını Algılama Becerileri testinden (SOİAB) seçilen 6 adet ana duyguyu (üzgün, şaşkın, kızgın, mutlu, korkmuş, tiksinmiş) içeren 13 adet resim izletilerek duygusal uyaran verilmesi sağlanmıştır. Çalışmamızda DEHB tanısı olan çocukların daha fazla otistik belirti özelliği taşıdığı, reaksiyon zamanlarının daha uzun olduğu, duyguları tanıma becerileri ve duygusal uyaranlara verdikleri elektrodermal yanıt açısından kontrol grubundan çok farklı olmadığı görülmüştür. Ayrıca DEHB tedavisi alan çocukların tedavi öncesine göre ölçek puanlarında anlamlı olarak düşme olduğu, ancak sağlıklı çocuklarla karşılaştırıldığında sağlıklı çocuklarda hala anlamlı farklılık saptandığı bulunmuştur.
Multipl sklerozlu hastalarda vestibuler evoked myogenik potansiyel, video head impulse test ve görüntüleme bulgularının değerlendirilmesi
Çalışmamızda, ataklarla seyreden (Relapsing-Remitting) tipteki MS tanısı konulmuş vakalarda vestibüler sinir, utrikül, sakkül ve yarım daire kanallarından oluşan periferik vestibüler end organ hasarının olup olmadığı VEMP/vHIT testi kullanılarak araştırılmıştır. Ataklarla seyreden tipteki MS hastalarının VEMP/vHIT bulguları sağlıklı bireylerle karşılaştırılmış, VEMP/vHIT parametreleri ve beyin magnetik rezonans görüntüleme (MRG) bulguları araştırılmıştır. Bu amaçla çalışmaya, Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalı'nda Nöroloji hekimi tarafından ataklarla seyreden tipte MS tanısı konulan 18-60 yaşları arasında toplam 50 birey ile aynı yaş grubunda normal işitmesi olan ve denge problemi olmayan 35 normal ve sağlıklı birey dâhil edilmiştir. Grupların değerlendirmesinde kullanılan sVEMP, oVEMP ve vHIT testleri Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı Odyoloji Ünite'sinde yapılmıştır. MS grubunun EDSS ve MRG bulguları nöroloji hekimleri tarafından değerlendirilmiştir. Çalışmada elde edilen verilerin analizi sonucunda, MS grubunda oVEMP'te cevap elde edilme oranları kontrol grubuna göre anlamlı olarak farklı elde edilirken, sVEMP cevapları açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. İki grup arasında sVEMP/oVEMP ortalama latansları ve vHIT kazançları açısından anlamlı farklılık bulunmamıştır. Fakat sVEMP amplitüdleri açısından iki grup karşılaştırıldığında MS grubunda anlamlı derecede düşük elde edilmiştir. MS'li grupta beyin sapı serebellar semptomları, beyin sapı göz hareket bozukluğu semptomları, internükleer oftalmopleji, geçirilmiş optik nevrit atağı, hastalık süresi, EDSS puanı, toplam atak sayısı ile VEMP/ vHIT arasında anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir. MS'li grupta anormal oVEMP görülme oranı kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken, anormal sVEMP ve vHIT görülme oranı açısından gruplar arasında anlamlı bulunmamıştır. MS grubunda MRG'de lezyon yerleşim yerine göre mezensefalon, bulbus, pons ve servikal lezyon ile anormal VEMP ve vHIT arasında anlamlı ilişki elde edilmemiştir. MS hastalarının vertigo, dizziness, bulantı, kusma gibi denge ile ilgili ciddi problemler yaşadıklarında tüm vestibüler değerlendirmenin yapılmasının yararlı olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Görüntüleme, multipl skleroz, vestibuler evoked myogenik potansiyel, video head impulse test
Tinnituslu normal işitmesi olan bireylerde akustik uyaran varlığında ve uyaran olmaksızın stroop test t-bag form performansının değerlendirilmesi
ÖZET Tinnituslu Normal İşitmesi Olan Bireylerde Akustik Uyaran Varlığında ve Uyaran Olmaksızın Stroop Test T-Bag Form Performansının Değerlendirilmesi Bu çalışmanın amacı; subjektif tinnituslu hastaların akustik uyaran varlığında ve akustik uyaran olmaksızın Stroop test TBAG formu (ST-TBAG) performanslarının karşılaştırılmasıdır. Aynı zamanda tinnitus hastalarının Stroop test TBAG formu performanslarının sağlıklı bireyler ile karşılaştırılarak tinnitusun dikkat süreçleri üzerindeki etkisinin belirlenmesidir. 18-54 yaşları arasında 40 subjektif tinnitus hastası (Çalışma Grubu) ve 40 sağlıklı birey (Kontrol Grubu) çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya katılan tüm bireylere kulak burun boğaz muayenesi, odyolojik değerlendirme, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve Mini Mental Test uygulandı. Çalışma grubuna Tinnitus Engellilik Anketi (TEA), Vizüel Analog Skalası (VAS) ve tinnitus ölçümleri uygulandı. Tinnitus ölçümleri kapsamında tinnitus eşiği, pitch, loudness, minimal maskeleme seviyesi (MMS) ve rezidüel inbibisyon (Rİ) ölçümleri yapıldı. Tüm bireylere akustik uyaran olmaksızın ya da akustik uyaran ( NB / 75 dB / 1000 Hz) varlığında ST-TBAG formu uygulandı. Çalışma grubunda bireyler, sessiz ortamda ST-TBAG testinde kontrol grubundan anlamlı şekilde kötü performans sergiledi (p<0.05). Çalışma grubunun akustik uyaran eşliğinde yapılan ST-TBAG formu performanslarının, akustik uyaran olmaksızın yapılan test performanslarından anlamlı şekilde iyi olduğu saptandı (p<0.05). Kontrol grubunda da akustik uyaran eşliğindeki ST-TBAG test performanslarının akustik uyaran olmadan yapılan test sonuçlarından iyi olduğu gözlendi (p<0.05). Sonuç olarak tinnituslu bireylerde tinnitusun, dikkat süreçlerini olumsuz etkilediği saptandı. Test esnasında verilen akustik uyaranın, dikkat dağıtıcı bir unsur olarak varsayılan tinnitusu baskılayarak, ST-TBAG test performansını iyileştirdiği gözlendi. Sağlıklı bireylerde de akustik uyaranın, dikkatin toplanmasında olumlu etki sağlayarak ST-TBAG test performansını iyileştirdiği saptandı. Anahtar Kelimeler: Akustik uyaran, dikkat, gürültü, stroop test tbag formu, tinnitus
Etkili epley manevrası sonrasında rezidüel dizzinessi olan posterior kanal benign paroksismal pozisyonel vertigo'lu bireylerde vestibüler fonksiyonların araştırılması
Bu araştırmanın amacı, etkili Epley manevrası sonrasında rezidüel dizzinessı olan idiopatik posterior semisirküler kanal (PSSK) benign parosismal pozisyonel vertigolu (BPPV) bireylerde vestibüler fonksiyonların araştırılmasıdır. Çalışmamıza Dix-Halpike manevrası ile pkBPPV saptanan ve Epley manevrası uygulanan bireyler ile sağlıklı bireyler dahil edildi. BPPV'li bireylere etkili Epley manevrasından bir hafta sonra tekrar Dix-Hallpike manevrası yapıldı. Bireyler, pkBPPV tanısı alan ve etkili Epley manevrası sonrası RD bildiren (RD bildiren Grup; n=27), pkBPPV tanısı alan ve etkili Epley manevrası sonrası RD bildirmeyen (RD bildirmeyen Grup; n=25) ve sağlıklı bireyler (Kontrol Grubu; n=45) olmak üzere üç gruba ayrıldı. Tüm bireylere; kulak burun boğaz muayenesi, odyolojik incelme, Videonistagmografi (VNG), Oküler ve Servikal Vestibüler Uyarılmış Myojenik Potaniyeller (oVEMP, sVEMP), vestibülospinal testler (Fukuda, Yürüme, İşaret, Romberg testleri), statik ve dinamik denge testleri (Modifiye Denge Duyu İnteraksiyonu Klinik Testi-MCTSIB, zamanlı kalk ve yürü testi-ZKYT) ve BPPV'li bireylere Vizüel Analog Skalası (VAS) ve Baş Dönmesi Engellilik Anketi (BDEA) uygulandı. BPPV'li bireylerde tüm değerlendirmeler etkili Epley manevrası sonrasında tekrarlandı. Tedavi öncesi, RD olan ve olmayan bireylerin etkilenen kulak sVEMP ve oVEMP dalga latansları sağlıklı bireylerden anlamlı olarak uzamış elde edildi. Tedavi sonrası, RD olmayan bireylerde oVEMP ve sVEMP latans değerlerinde anlamlı kısalma görüldü. RD olan bireylerde oVEMP dalga latanslarında anlamlı olarak kısalma gözlendi fakat sVEMP dalga latanslarında anlamlı kısalma saptanmadı. Tedavi öncesi düşük elde edilen MCTSIB, ZKY ve BDEA skorlarında tedavi sonrası anlamlı olarak düzelme gözlendi. VEMP anormallikleri ve yüksek BDEA skorları BPPV'li bireylerde RD'nin varlığı ve terapinin değerlendirilmesinde belirleyici olabilir. Anahtar Kelimeler: Baş dönmesi, benign paroksismal pozisyonel vertigo, rezidüel dizziness, vestibüler miyojenik uyarılmış potansiyelle
Serebral palsili çocuklarda odyolojik bulgular
Serebral Palsi yaşamın çok erken döneminde, beyindeki hasara bağlı olarak gelişen, özellikle motor fonksiyonları etkileyen bir bozukluktur. Çalışmanın amacı SP'li çocukların odyolojik özelliklerini davranışsal, elektroakustik ve elektrofizyolojik yöntemlerle değerlendirmek; benzer yaş için bildirilen normatif değerlerden varsa farklılıklarını ortaya koymaktır. Çalışmaya 5-18 yaş arasında SP tanısı almış 27 çocuk (11 kız, 16 erkek) ile kontrol grubu 26 çocuk (11 kız, 15 erkek) dahil edilmiştir. İmmitansimetrik inceleme (Orta Kulak Basıncı, statik komplians ve Akustik Refleks Eşiği), saf ses ve konuşma odyometrisi, OAE testi ve ABR ölçümleri yapılmıştır. Odyometrik incelemede; hava ve kemik yolu SSO ve konuşma testleri yapılmıştır. ABR ölçümlerinde, 70 ve 50 dB nHL şiddetlerinde I, III, V. dalga latansları ve bu dalgaların IPL'ı değerlendirilmiştir. Timpanometrik değerlendirmede SP grubundaki çocukların 2'sinde Tip C, 1'inde Tip B timpanogram elde edilmiştir. Etkilenen kulaklarda ARE alınamayıp, OAE testinden kalmıştır ve çok hafif dereceli iletim tipi işitme kaybı bulunmuştur. ABR'de genel latans uzaması sağlayacağından bu çocuklar analiz dışı bırakılmıştır. Diğer SP grubu çocuklarda bilateral Tip A timpanogram elde edilmiştir. İpsi- kontra ARE mevcuttur. SSO sonuçları normal sınırlardadır. Tarama TEOAE testinden bilateral geçmiştir. Bahsedilen bulgular açısından kontrol grubuyla istatistiksel açıdan anlamlı fark gözlenmemiştir (p>0.05). SP grubunda ABR'de 70 dB nHL şiddetinde III. ve V. dalga latanslarında ve IPL I-III, I-V, 50 dB nHL şiddetinde de V.dalga latansında kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmakla birlikte (p<0.05), odyolojik açısından anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç olarak, analiz edilen SP grubu çocukların odyolojik değerlendirilmesinde periferik ve santral işitme sistemleri normal olup, farklı parametrelerde daha detaylı değerlendirilmesi önerilmektedir.
Koklear implantasyon uygulanan hastalarda intraoperatrif stapes reflkes testi ile postoperatif geç işitsel uyarılmış potansiyellerin karşılaştırılması
Multipl skleroz hastalarında optik koherens tomografi (OKT) ve görsel uyarılmış potansiyeller (GUP) bulguları
Multipl Skleroz (MS) santral sinir sisteminde (SSS) aksonal kayıp ve demiyelinizasyona neden olan daha çok genç erişkinleri etkileyen ataklar halinde seyreden kronik bir hastalıktır. Optik Nörit (ON), MS'in en sık göz bulgusudur ve hastaların yaklaşık olarak %20'sinde başlangıç belirtisi olarak görülür. ON, aksonal kayba yol açıp retina sinir lifi tabakası (RSLT) kalınlığında incelmeye ve görsel uyarılmış potansiyallerde (VEP) anormalliklere neden olabilmektedir. Bu çalışmada MS hastalarında ve kontrol grubunda OKT ile hem RSLT kalınlığını, Ganglion Hücre Kompleksi (GHK=GCC) kalınlığını, hem de maküler kalınlığı ölçerek, bu parametreleri, klinik olarak ON öyküsü olan ve olmayan hastalarda ve sağlıklı kontrollerde karşılaştırdık. Ayrıca bu değerlerin VEP bulguları ve klinik bulgularla korelasyonunun olup olmadığını inceleyerek, aksonal kaybın bir belirteci olarak kullanılıp kullanılamayacağını değerlendirmeyi hedefledik . Çalışmaya 18-55 yaşları arasında, 49 MS hastası (98 göz) ve 30 sağlıklı kontrol grubu (60 göz) dahil edildi. Tüm olgularda detaylı göz muayenesi yapılarak görme keskinliği ve renkli görme, VEP ölçümü ve Fourier-Domain Optik Koherens Tomografi (FD-OKT) ölçümü yapıldı. Sonuçta ON atağı olan gözler (38), ON atağı olmayan gözler (68) ve kontrol gözler (60) olmak üzere 3 grup oluşturuldu.Yapılan OKT ölçümleri ile gruplar arasında bir fark olup olmadığı, elde edilen ölçümler ile VEP amplitüd, latans değerleri, EDSS, hastalık süresi, görme keskinliği ve renkli görme arasındaki ilişki araştırıldı. Çalışmada, ON öyküsü olan ve ON öyküsü olmayan MS hastaları ile kontrol grubu gözleri arasında ortalama RSLT kalınlık, süperior kadran RSLT kalınlık, inferior kadran RSLT kalınlık, ortalama GCC kalınlık, süperior kadran GCC kalınlık, inferior kadran GCC kalınlık ölçümünde anlamlı farklılık bulundu (p<0,05). Fovea kalınlık ölçümleri ON öyküsü olan ve ON öyküsü olmayan hastaların gözleri ile kontrol grubu gözleri kıyaslandığında her iki grupta kontrol grubundan daha ince bulundu ve bu inceleme istatiksel olarak anlamlı idi (p<0,05). ON atağı olan gözlerle ON atağı olmayan gözler karşılaştırıldığında, ON atağı olanlarda foveal incelme daha fazla idi, ancak bu incelme istatiksel olarak anlamlı değildi. Makula kalınlık ölçümleri gruplar arasında karşılaştırıldığında; temporal iç makula, süperior iç makula, nazal iç makula, inferior iç makula, temporal dış makula, nazal dış makula, inferior dış makula kalınlığı kontrol gözler ile ON atağı olan gözler ve ON atağı olmayan gözler kıyaslandığında anlamlı farklılık bulundu (p<0,05) Süperior dış makula kalınlığı açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. VEP latans ölçümleri gruplar arası karşılaştırıldığında; VEP P100 latansı, ON atağı olan ve ON atağı olmayan gözlerde kontrol gözlere göre anlamlı uzamış bulundu (p<0,05). P100 latansı açısından ON atağı olan gözler ve ON atağı olmayan gözler arasında anlamlı farklılık saptanmadı(p>0,05). VEP amplitüd ölçümlerinde ise gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Ortalama çukurluk/disk (c/d) oranı, çukurluk (c) alanı, disk (d) alanı, c/d yatay oranı, c/d dikey oranı, rim alanı açısından gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. ON öyküsü olan gözlerde ortalama GCC kalınlığı ile ortalama RSLT kalınlığı arasında istatistiksel açıdan anlamlı iyi derecede korelasyon bulundu. MS hastalarında, OKT ile yapılan ölçümlerde RSLT, GCC kalınlığı, fovea ve makula parametrelerinde değişiklikler oluştuğu saptandı. Bulgularımıza göre ON olanlarda RSLT, GCC kalınlığı, fovea ve makula kalınlığı ON öyküsü olmayanlardan ve kontrol grubundan daha ince saptanmıştır. Ayrıca ON öyküsü olmayanlarda GCC kalınlığı ölçümleri RSLT değerlerinden daha fazla VEP latansı ile korelasyon göstermektedir. MS hastalığının seyrinde aksonal dejenerasyon ve optik sinir tutulumu arasındaki ilişkiyi göstermede OKT parametrelerinden RSLT kalınlığı, GCC kalınlığı, foveal kalınlık ve makula kalınlığı iyi bir belirteç olarak kullanılabilir..
Gergin omurilik sendromlu hastalarda preop ve postop motor uyarılmış potansiyel, elektrofizyolojik iletim çalışmaları,nörolojik muayene ve lumbosakral MRG tetkiklerinin karşılaştırılması
Gergin omurilik sendromu (GOS), omurili gin mekanik gerilmesine ba gl olarak alt ekstremitelerde hareket, duyu bozukluklar ve idrar-gayta inkontinans gibi ilerleyici n orolojik belirti ve bulgular ile ortaya c kan; s kl kla kas ve iskelet sistemi sekil bo- zukluklar n n e slik etti gi bir klinik tablodur. [1, 8] Do gumsal veya edinsel nedenlerle geli sebilen bu sendromda, embriyolojik d onemde n orulasyon kusuru sonucu ortaya c kan, miyelomeningosel, lipomiyelomeningosel, dermal sin us traktusu, ayr k omurilik malformasyonu (AOM) ya da kuyruk tomurcu gunun kanalizasyon kusuru sonucu or- taya c kan terminal miyelosistosel ve gergin lum terminale gibi hastal klar do gumsal (primer) GOS nedenlerini olu sturur. Ge cirilmi s miyelomeningosel, spinal t um or gibi ameliyatlar n ard ndan ya da spinal travma sonras olu sabilecek yap s kl klar da edinsel (sekonder) gergin omurilik send- romu nedeni olabilir. GOS tan s klinik olarak konulur.G or unt uleme y ontemleri, so- matosens oryel uyar lm s potansiyeller (SEP) ve urodinami tan ya yard mc y ontem- lerdir.GOS'un belirlenmesinde en onemli radyolojik tan arac lumbosakral manyetik rezonans g or unt ulemedir (MRG). [4, 5, 7, 29, 53, 64] Bu cal smam zda, kesin GOS tan s bulunan, 18 ya s uzeri 20 hastada preop ve post- op klinik, lumbosakral MRG, elektro zyolojik iletim ve motor uyar lm s potansiyel (MUP) sonu clar kar s la st r lm st r. Anahtar Kelimeler: Gergin omurilik sendromu, alt ekstremite elektro zyolojik iletim cal smalar , Motor uyar lm s Potansiyel, Lumbosakral Manyetik rezonans g or unt uleme,n orolojik muayene
Vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyellerde normatif veriler ve test retest değişkenliği
Vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller, periferik vestibüler sistemin uyarılması ile tetiklenen miyojenik refleks cevaplarının ölçülmesi temeline dayanan bir elektrofizyolojik test yöntemidir. Refleks cevabı sternokleidomastoid kas üzerinden ölçülüyorsa servikal VEMP, ekstraoküler kaslar üzerinden ölçülüyorsa oküler VEMP olarak isimlendirilir. Servikal VEMP'in sakkül ve inferior vestibüler sinir kaynaklı vestibülokollik refleksin aktivasyonunu, oküler VEMP'in ise vestibülooküler refleks aktivasyonu gösterdiği belirtilmiştir. Bu çalışmanın amacı servikal VEMP'e ait normatif verilerin elde edilmesi ve test retest değişkenliğini değerlendirilerek standardizasyona katkı sağlanması ile test güvenirliğinin ortaya konulmasıdır. Çalışmada sağlıklı katılımcılar her grupta 30 kişi olacak şekilde yaş gruplarına göre üçe ayrılmış (1. Grup:10-17 yaş arası, 2. Grup: 18-59 yaş arası, 3. Grup: 60 yaş ve üzeri) ve herbirine ortalama 12 gün ara ile iki kez servikal VEMP testi uygulanmıştır. Testler baş rotasyonu metodu kullanılarak 80, 85, 90 ve 95 dB uyaran şiddetlerinde ve 500, 1000 ve 2000 Hz tone burst uyaran ile yapılmıştır. Her iki kulak ayrı ayrı test edilmiştir. Test parametrelerinin ortalama değerleri hesaplandığında P1 latansı 18,43±3,09 ms, N1 latansı 25,77±3,5 ms, P1-N1 interlatansı 7,34±2,53 ms ve amplitüd 32,84±28,81 μV olarak saptanmıştır. Kulak tarafı ve cinsiyet açısından ölçülen parametreler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. P1 latansı, N1 latansı, P1-N1 interlatansı ve amplitüd değerleri gruplar arasında karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı farklılıkların olması yaş gruplarına göre ayrı normatif verilerin belirlenmesi gerektiği kanısına varılmıştır. Test ve retest karşılaştırıldığında latans süreleri ve amplitüd değerlerinde anlamlı fark olmadığı saptanmıştır. Sonuç olarak; bu çalışma ile servikal VEMP'in tekrarlanabilir bir test olduğu gösterilmiş olup tanı testi olarak güvenilir bir test olduğu görülmüştür. Standardizasyon için her kliniğin kendi normatif değerlerini belirlemesi ve bunun için yaş gruplarını da dikkate alması yerinde olur. Amplitüd değerlerindeki geniş dağılım ve standart sapmanın fazla olması nedeniyle test sonuçlarının değerlendirilmesinde amplitüdten çok latans değerlerinin dikkate alınması daha uygundur.