Histopathology

225 theses under this subject heading

DoctorateOpen AccessTR

Histopatolojik görüntülerin makine öğrenmesi yöntemleri ile analizi

Son yıllarda kanser ve ona bağlı hastalıkların neden olduğu ölümler diğer hastalıkların sebep olduğu ölümlerden daha fazla ön plana çıkmaktadır. Kanser ve ona bağlı hastalıkların erken teşhisi bu hastalığın tedavi edilebilmesi bakımından oldukça önemlidir. Görüntüleme cihazlarının gelişmesi ile birlikte hastalığın görüntülenmesi, takibi ve Bilgisayar Destekli Teşhis (BDT) sistemilerinin de yardımıyla tedavi edilebilmesi mümkün hale gelmiştir. Özellikle yüksek çözünürlüğe sahip tarayıcılar yardımıyla doku ve organlardaki değişimlerin BDT tabanlı sistemler tarafından otomatik olarak tespiti mümkündür. Bu tez çalışması histopatolojik görünütlerin bölütlenmesi ve sınıflandırılması olmak üzere iki ana bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın bölütleme başlığında hücresel yapıların bölütlenmesinde süperpiksel yaklaşımı ve derin öğrenme tabanlı semantik bölütleme algoritmaları kullanılmıştır. Özellikle son yıllarda bilgisayarla görü alanında sıkça kullanılan süperpiksel bölütleme yöntemlerinden SLIC, SLIC-DBSCAN, ERS ve TPRS algoritmalarının yüksek çözünürlüklü histopatolojik görüntülerde hücresel yapıların bölütlenmesindeki başarım performansları elde edilmeye çalışılmıştır. Bölütleme amacıyla SLIC süperiksel bölütleme algoritması ve kümeleme tabanlı algoritmalarla birleştirilerek histopatolojik görüntülerde hücresel yapıların bölütlenmesi amacıyla yeni bir bölütleme algoritması önerilmiştir. Elde edilen bölütleme başarıları literatürde sıkça kullanılan yöntemlerle karşılaştırılmıştır. Buna ek olarak literatürde hareketli objelerin takibi, dış ortamdaki nesnelerin bölütlenmesinde oldukça başarılı bir yöntem olan derin öğrenme tabanlı semantik bölütleme (SEGNET) yöntemi hücresel yapıların bölütlenmesinde kullanılmıştır. Bölütleme başarısı incelendiğinde literatürde sıkça kullanılan geleneksel yöntemlerden daha iyi sonuç verdiği gözlemlenmiştir. Histopatolojik görüntülerin sınıflandırılması bölümünde ise hem mitozlu hücrelerin hem de lenf nodlarında yer alan tümörlü bölgelerin özellikle son dönemde oldukça popüler olan evrişimsel sinir ağları yöntemi ile tespiti gerçekleştirilmiştir. Özellikle mitozlu hücrelerin tespitinde geleneksel şekil, renk, doku ve istatistiksel tabanlı özellik çıkarma yöntemleri ile ESA yöntemi karşılaştırılarak performans analizi gerçekleştirilmiştir. Elde edilen sonuçlar incelendiğinde ESA modelinin geleneksel yöntemlerden daha başarılı sonuç verdiği gözlemlenmiştir. Ayrıca verilerin dengesiz olduğu durumlarda dengesiz verilere karşı gürbüz olan sınıflandırma yöntemleri (RusBoost) ile başarımın arttırılabileceği de görülmüştür. Son olarak, Istanbul Medipol Universitesi Hastanesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi işbirliğiyle rahim ağzı kanseri öncü lezyonlarının derecelendirilmesi ile ilgili literatürde yer alan en geniş veri kümelerinden biri oluşturulmuş ve sınıflandırılmıştır. Elde edilen sınıflandırma başarısı iki patolog tarafından oluşturulan referans verilerle karşılaştırılarak analiz edilmiştir.

Bilgisayar destekli teşhisHistopatolojiSayısal görüntü işleme+1
Abdülkadir Albayrak
Yıldız Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnflamatuvar bağırsak hastalığı olan çocukların klinik, laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi ve histopatolojik bulgularının incelenmesi

İnflamatuvar bağırsak hastalıkları (İBH), gastrointestinal sistemin multifaktöriyel kronik idiyopatik inflamasyonu ile tanımlanan bir grup hastalıktır. Crohn hastalığı (CH), ülseratif kolit (ÜK) ve sınıflandırılamayan kolit (SK) olarak üçe ayrılmaktadır. Pediatrik İBH tanısı almış hastaların klinik, laboratuvar ve endokolonoskopik verilerini değerlendirmeyi amaçladık. Tanı anındaki histopatolojik örneklerde CD30+ boyanan T yardımcı lenfositlerinin ÜK, CH ve SK ayırımındaki rolünü inceledik. Güçlü inflamasyon gösteren bölgeler CD30 boyaması için seçilmiştir. Ayrıca, 33 İBH hastasının rektum biyopsi örnekleri de CD30 boyaması için değerlendirilmiştir. Çalışma, tanı anında terminal ileum biyopsisi yapılan 110 İBH hastasından 88'ini içermiştir. Bu hastalardan 50'sine (%56,8) ÜK, 30'una (%34,1) CH ve 8'ine (%9,1) SK tanısı konulmuştur. İBH grupları arasında cinsiyet veya büyüme geriliği açısından anlamlı farklar bulunmamıştır. Histopatolojik örneklerde CD30 ile pozitif boyanan lenfositlerin ortalama sayıları mide için 3,9 (0-20), terminal ileum için 4,78 (0-28) ve kolon için 11,43 (0-80) olarak saptanmıştır. CH hastalarının terminal ileumda CD30(+) lenfosit sayıları, ÜK hastalarına kıyasla anlamlı derecede yüksektir (7,53'e karşı 3,14, p=0,007). Elli altı hasta ileal inflamasyona sahipti ve ileiti olan ve olmayan hastalar arasında CD30 sayıları farklılık göstermemiştir. İBH grupları arasında mide ve kolon örneklerinde CD30 sayıları anlamlı farklılık göstermemiştir. Rektumda CD30(+) lenfosit sayıları, CH olan hastalarda, ÜK olanlara kıyasla anlamlı derecede düşüktür (8,1'e karşı 14,4, p=0,047). İleum ve rektumda CD30(+) hücreler, CH ve ÜK arasında ayrım yapmada kullanışlı olabilir. CD30 sayıları, ileal inflamasyon etkilemeyerek, ÜK'yi ileal inflamasyonu olan CH'den ayırmada kullanışlı olabilir. Anahtar Kelimeler: İnflamatuvar bağırsak hastalıkları, Ülseratif kolit, Crohn hastalığı, CD30

Crohn hastalığıGastrointestinal hastalıklarHistopatoloji+4
Uygar Erkan
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'na 2008-2010 yılları arasında gelen adli otopsilerde histopatolojik incelemenin nihai ölüm nedenine katkısının retrospektif değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Otopsi, tıp bilimindeki hızlı gelişime, günümüzde yeni katılan görüntüleme tekniklerine rağmen, bilgi toplama ve aktarmadaki önemini halen korumaktadır. Bu çalışma, otopsi olgularının ölüm nedenlerini belirlemek, yaş ve cinsiyete göre dağılımını saptamak, ölüm nedenlerini organ sistemlerine göre sınıflamak ve histopatolojik incelemenin ölüm nedenine katkısını ve adli karar mekanizmasındaki yerini araştırmayı amaçlamıştır.Gereç ve yöntem: İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2008-2010 yılları arasında incelemesi yapılan 465 adli otopsi olgularının daha önce rapor edilmiş histopatolojik incelemeleri tekrar değerlendirilerek, nihai ölüm nedeni, ölü muayene ve keşif tutanakları, adli otopsi raporları ve toksikoloji sonuçlarıyla beraber yorumlandı.Bulgular: Adli otopsilerin en sık 15-49 yaş aralığında ve erkekleri kapsadığı, en sık doğal ölüm nedenlerine rastlanıldığı, doğal olmayan ölümlerde ateşli silah yaralanmasının ilk sırada olduğu görüldü. Histopatolojik incelemenin ölüm nedenine %36,13 oranında belirleyici, %53,97 destekleyici sonuç verdiği görüldü. Olguların %6,45'inde ölüm sebebinin belirlenemediği anlaşıldı (negatif otopsi).Sonuç: Adli ölüm olgularında kişi ve olay yeri ile ilgili öykü, incelemeler, keşif tutanakları, otopsideki makroskopik bulgular, toksikolojik analiz sonuçlarının yanısıra organların histopatolojik incelemelerinin de bir arada değerlendirilmesi kesin ölüm sebebini belirleyebilir. Serimizde ölüm nedenlerinin tespitinde histopatolojik incelemelerin doğrudan katkısı % 36.13 olarak yüksek bulunmuştur.Anahtar Kelimeler: Adli otopsi, ölüm sebebi, histopatoloji

Adli tıpHistopatolojiOtopsi+1
Sadegül Sayın
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tükrük bezleri kitlelerinde ince iğne aspirasyon sitolojilerinin histopatolojik korelasyonu

Giriş:Tükrük bezi şişlikleri tümörler, inflamatuar olaylar veya kistler başta olmak üzere çok çeşitli nedenlerle ortaya çıkmaktadır. Klinik inceleme ve radyolojik teknikler bu lezyonların natürünü belirlemede yetersiz kalmaktadır. İnce iğne aspirasyon sitolojisi baş ve boyun bölgesindeki şişliklerin incelenmesinde, basit, hızlı ve güvenilir bir metod olarak, başlangıçta kullanılabilecek temel tanısal yöntemdir.AmaçlarBu çalışmanın amacı, tükrük bezi şişliklerinin tanısında, İİAS ve histopatoloji sonuçlarını karşılaştırmak ve İİAS' nin sensitivite ve spesifitesini tesbit etmektir.Materyal Metodİnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezinde 2007-2010 yılları arasında uygulanmış 145 tükrük bezi İİAS retrospektif olarak değerlendirildi, rezeksiyon materyali de olan 77 olguda İİAS ile histopatolojik tanılar karşılaştırıldı ve aynı zamanda hastaların epidemiyolojik özellikleri incelendi.BulgularİİAS' nin doğru tanıyı tesbit etmede sensitivitesi %70, spesifitesi %91,2, pozitif prediktif değeri %73,6 ve negatif prediktif değeri %89,6 olarak bulundu. Yararlılık oranı ise %85,7 olarak tesbit edildi.SonuçlarİİAS tükrük bezi lezyonlarının önemli bir kısmını tesbit etmede yüksek oranda sensitif ve spesifik bir tekniktir. Operasyon öncesi tanı, cerrahi girişimin gerekliliğini tesbit ve rezeksiyon öncesi yeterli cerrahi yaklaşımı planlamak için son derece faydalı bir yöntemdir.Anahtar kelimeler: Tükrük bezi lezyonları, ince iğne aspirasyonu, sito-histopatolojik kolerasyon

AspirasyonBiyopsi-iğneHistopatoloji+4
Candan Elmalı
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid tümörlerinin histopatolojik özelliklerinin prognozla ilişkisi ve Anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal yararlılığı

Giriş ve Amaç: Tiroid kanserleri, tüm kanserlerin yaklaşık olarak %3.1'ini oluşturmakta olup, bunların da %80-85 ise papiller tiroid karsinomudur (PTK). PTK oldukça iyi prognoza sahip olmasına rağmen, nadiren agresif davranış göstermektedir. Çalışmamızda, PTK'nın histopatolojik özelliklerinin prognoz ile ilişkisinin ortaya konması ve tiroid tümörlerinde anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal yararlılığının anlaşılması hedeflenmektedir. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı sisteminde kayıtlı, 2005-2020 yılları arasında papiller tiroid karsinomu tanısı alan 2660 olgu çalışmaya alındı. Olgular agresif klinik gidişata göre genel liste ve esas liste (n=293) olmak üzere iki gruba ayrıldı. İmmünohistokimyasal çalışmada malign tiroid tümörleri ve benign neoplastik ve non-neoplastik olguları içeren, TROP2 için 306 ve anneksin A1 için ise 150 vaka seçildi. Bulgular: Esas listede yer alan 293 olgunun 98'i (%33,4) erkek, 195'i (%66,6) kadın olup, kadın/ erkek oranı 1.99'du. 264 olguda (%90) lenf nodu, 11 olguda (%3,7) uzak organ metastazı mevcuttu. 33 olguda (%11) hastalık kaynaklı ölüm görüldü. Tümör 162 olguda (%55) bilateral, 149 olguda (%51) ise multifokaldi. Olguların 204'ünde mikroskobik ekstra tiroidal yayılım (ETE) ve 7'sinde makroskopik ETE izlendi. Toplamda 173 olguda "tall cell" varyant komponenti mevcuttu. İmmünohistokimyasal çalışmada, TROP2 ile PTK'da sensitivite %63,5 ve spesifite %100 olarak hesaplanmış olup, anneksin A1 ile tüm tiroid malignitelerinde sensitivite %83,8 ve spesifite %82,8 olarak bulundu. Sonuç: Histopatolojik incelemede tiroid tümörlerinde; erkek cinsiyet, >1cm tümör çapı, bilateralite, mikroskobik ETE, lenf nodu metastazı, uzak organ metastazı ve başta "tall cell" varyant olmak üzere tümör varyantlarının prognoz ve rekürrens üzerinde etkili olduğu görülmüştür. İmmünohistokimyasal olarak ise tiroid karsinomlarında anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal amaçlı kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.

Anneksin A1Anneksin A2Antijenler+6
Zübeyir Turan
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel kafa travmasında takrolimus'un histopatolojik etkinliğinin araştırılması

Amaç: Çalışmamızda Deneysel kafa travması oluşturulan sıçanlarda, bir immunsupresif ajan olan Takrolimus'un (FK506) oluşacak sekonder beyin hasarına karşı koruyucu etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Sekonder beyin hasarı, beyin dokusunda oluşacak gliosizin GFAP boyanması sonrası Immun Reaktivite Skoru (IRS) ile değerlendirilmiştir. Materyal ve Metod: Bu deneyde 40 adet Sprague-Dawley tipi 250-350 gr ağırlığında 10-12 haftalık sıçanlar cinsiyet seçimi yapılmaksızın kullanılmıştır. Her grupta 8 sıçan olacak şekilde 5 gruba ayrılan denekler, uygun şartlarda kafa travması oluşturulduktan 1 ay sonra sakrifiye edilerek beyinleri en blok olarak çıkarıldı ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Bulgular: Tüm grupların histopatolojik IRS değerleri Kruskal Wallis varyans analizi ile değerlendirildiğinde tüm gruplar arasında istatistiki farkların olduğu gözlendi. Daha sonra ikili gruplar şeklinde Mann Withney – U ile yapılan karşılaştırmada IRS değerinin en fazla Tedavi grubunda arttığı (p<0,05) fakat Negatif Kontrol, Pozitif Kontrol ve Taşıyıcı gruplarında artmasına rağmen istatistiki anlam ifade etmediği gözlendi. Sham grubunda ileri derece bir histopatolojik reaksiyon skorunun en az oranda görüldüğü tespit edildi. Sonuç: İyileşme beklentimiz olan grupta yani FK506 verilen grupta travmatik alandaki gliozisin diğer kontrol gruplarına göre istatistiki olarak belirgin olarak artış gösterdiği görüldü. Bu durum FK506'nın henüz açıklanamayan bir mekanizma ile gliozisi engelleyemediği hatta arttırdığını göstermektedir. Sonuç olarak, FK506 immunosupresif ajanının beklenin aksine beyindeki travma sonrası hasarı azaltmadığı, aksine gliozisi arttırdığı ortadadır. Anahtar Kelimeler: Kafa travması, Takrolimus, FK506, Gliozis, Sekonder Beyin Hasarı

BeyinBeyin yaralanmalarıHistopatoloji+3
Ali Atadağ
Gaziantep University
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda deneysel otojen blok kemik greftlemelerinden sonra meydana gelen yumuşak doku açılmalarında lokal olarak uygulanan ozon gazının kemik grefti ve mukozal bütünlüğü üzerine etkisinin histopatolojik olarak incelenmesi

Bu tez çalışmasında; lokal olarak uygulanan ozon gazının, otojen kemik grefti üzerindeki yumuşak dokunun bütünlüğünü kaybetmesi sonucu oluşacak komplikasyonlar(iskemi ve enfeksiyon ve buna bağlı olarak otojen kemik greftinde oluşacak nekroz) ve yumuşak doku bütünlüğü üzerine etkisinin histopatolojik olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız 24 Wistar cinsi sıçan, her grupta 12 sıçan olmak üzere kontrol ve ozon grubu olarak 2 gruba ayrıldı. Tüm gruptaki deneklerin sağ pariyetal kemiğinden 5 mm çapında otojen blok kemik grefti alınarak sol pariyetal kemiğe titanyum vidayla fikse edildi ve yara primer kapatıldı. Daha sonra otojen blok kemik greftinin üzerindeki yumuşak doku 3mm çapında alınarak greftin üzeri açık hale getirildi. Tüm deneklere aynı cerrahi işlem uygulanmıştır. Kontrol gruplarına cerrahi sonrası farklı bir işlem yapılmazken, ozon gruplarına işlem sonrası 2 hafta süreyle haftada 3 gün 2 dakika süreyle lokal olarak ozon uygulaması yapılmıştır. Kontrol ve ozon gruplarının yarısı 14. günde diğer yarısı ise 28. günde sakrifiye edildi. Çalışma sonunda deneklerden alınan yumuşak doku ve kemik örnekleri Gaziantep Üniversitesi Histoloji Anabilim Dalı Laboratuvarında histopatolojik olarak değerlendirildi. Elde edilen sonuçlar istatistiksel olarak student's t testi kullanılarak değerlendirildi. Yaptığımız bu çalışmada otojen blok kemik greft üzerinde ki yumuşak dokuda iyileşme üzerine; lokal olarak uygulanan ozonun erken dönemde etkisi (14. Gün) kontrol grubu (14. Gün)'na göre istatistiksel olarak anlamlı bulunurken (p<0.05) kemik iyileşmesi üzerine etkisi ise anlamlı bulunmadı. Otojen kemik grefti üzerinde ki yumuşak dokunun bütünlüğünün bozulması araştırmacılar için büyük bir sorun haline gelmiştir. Yaptığımız bu çalışmada otojen blok kemik greft üzerinde ki yumuşak dokuda; iyileşme üzerine erken dönemde uygulanan ozonun anlamlı etkisi, büyük sorun haline gelen yumuşak doku bütünlüğünün bozulmasını tekrardan iyileştirerek uygulanan otojen kemik greftlerinin de bütünlüğünü koruyacağını düşünmekteyiz. Literatüre bakıldığında deneysel olarak otojen kemik grefti üzerinde ki yumuşak dokunun bütünlüğünün bozulması üzerine ozonun etkisini gösterecek çalışma henüz bulunmamaktadır. Çalışmamızın bu konuda ilerde yapılacak çalışmalara referans olacağı kanaatindeyiz. Bununla birlikte bu konuda daha çok çalışma yapılmasının gerekli olduğu görüşündeyiz.

EnfeksiyonHayvan deneyleriHistopatoloji+5
Serdar Işıklı
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İleri evre endometrium kanserine etki eden faktörler ve histopatolojik tip ile sırı'nin önemi

2014-2020 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Uygulama ve Araştırma Hastanesi'nde opere edilen ve patoloji sonuçları endometrium kanseri ile uyumlu gelen 219 hastanın verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Evrelendirme yapılarak hastaların yaş, gravida, parite, grade, BMI, LVSI, tümör çapı, myometrial invazyonları, servikal, adneksiyel ve omental tutulumları, lenf nodu metastazları incelendi. Preoperatif dönemdeki görüntüleme yöntemleri; preoperatif ve postoperatif Ca 125 ve Ca 19-9 seviyeleri arşivden taranarak değerlendirildi. Hastalar endometrioid ve non-endometrioid endometrium kanseri; erken evre ve ileri evre endometrium kanseri olarak 2 ye ayrılarak histopatolojik tipe ve ileri evre evrelendirmeye etki eden faktörler incelendi. Sayısal ve kategorik değişkenler için tanımlayıcı istatistik, univariable sayısal normal dağılan değişkenler için student's t-testi, normal dağılmayan sayısal değişkenler için Mann-Whitney U testi kullanıldı. Kategorik değişkenler için ki-kare testi kullanılarak veriler değerlendirildi. Non-endometrioid endometrium kanserine sahip olan hastaların endometrioid tiptekilere göre daha ileri yaşta (p=0.02) ve ileri evrede (p=0.03) olduğu, postmenopozal süreç açısından karşılaştırıldığında bu hastalarda sayı ve oranın daha fazla (p=0.01) olduğu, BMI'ın anlamlı olarak daha düşük (p<0.0001) olduğu tespit edilmiştir. Evre açısından bakıldığında ise histolojik tip, BMI, preoperatif ve postoperatif grade, batın sitoloji, tümör boyutu, LVSI, preoperatif Ca 125 değerleri ve SIRI anlamlı olarak değerlendirilmiştir. Özellikle histolojik tip ve SIRI'nin ileri evre endometrium kanserinde önemli bir belirleyici faktör olabileceğini tahmin etmekteyiz. Prospektif ve hasta sayısının daha fazla olduğu çalışmalarla daha anlamlı sonuçlar elde edilebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: "endometrium kanseri"; "ileri evre"; "SIRI"; "histopatoloji

Endometrial neoplazmlarEndometriyumHistopatoloji+3
Duygu Alime Almalı
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserli hastalarda neoadjuvan kemoterapi etkinliğinin histopatolojik moleküler subtiplerle ilişkisi

Meme kanserli hastalarda neoadjuvan kemoterapi etkinliğinin histopatolojik moleküler subtiplerle ilişkisini, prognostik faktörleri ve patolojik tam yanıtı etkileyen faktörleri incelemeyi amaçladık. Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi ve Dr. Ersin Arslan Eğitim ve Araştırma Hastanesinde 02.02.2012-30.07.2021 tarihleri arasında meme kanseri tanısı alan ve neoadjuvan kemoterapi alan hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışmamız retrospektif olarak hasta dosyalarından, hastane otomasyon sisteminden ve patoloji arşivinden yararlanılarak yapıldı. Hastaların demografik verilerine, meme kanseri subtiplerine göre karakteristik özelliklerine, patolojik tam yanıtı etkileyen faktörlere, nüksüz ve genel sağkalım analizleri yapıldı. Çift merkez çalışmamızda toplam 183 hasta mevcut idi. Moleküler subtiplere göre hastalar klasik olarak; hormon reseptörü pozitif ve HER2 (human epidermal faktör reseptörü 2) negatif tümörler luminal grup olarak, HER2 pozitif olanlar HER2 grup olarak ve hormon reseptörü ve HER2 negatif tümörler triple negatif grup meme kanseri olarak alındı. Sırasıyla gruplardaki sayılar luminalde 102, HER2'de 61 ve triple negatif meme kanserli 20 hasta vardı. Çalışmamızda, triple negatif ve HER2 grupta patolojik tam yanıtoranları luminal gruba göre daha yüksek oranda bulundu. Neoadjuvan kemoterapi alan meme kanserli hastaların hormon pozitif luminal subtip hastalarda patolojik tam yanıt hormon negatif tümörlere göre düşüktü. Anahtar kelimeler: Meme kanseri, neoadjuvan kemoterapi, moleküler subtip, patolojik tam yanıt

HistopatolojiMeme hastalıklarıMeme neoplazmları+3
Çiğdem Yıldırım
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bazal hücreli karsinomda klinik, histopatolojik ve dermatoskopik bulguların korelasyonu

Bazal hücreli karsinom , epidermisin formasyonundan sorumlu hücreler olan bazal keratinositlerin düşük "grade" bir malinitesidir. Bazal hücreli karsinom , insanlarda en sık görülen kanserdir. Dermatoskopi ( dermoskopi, epilüminisans mikroskopi, yüzeyel mikroskopi ) dermatolojide kullanılan invaziv olmayan bir tanı metodudur. Bu metod sayesinde klinik muayeneye kıyasla pigmente ve pigmente olmayan deri lezyonlarına çok daha yüksek bir sensitivite ve spesifite ile tanı konulabilir. Malin deri tümörleri daha erkenden saptanabilir ve benin deri tümörlerinin gereksiz eksizyonundan kaçınabilinir. Pigmente bazal hücreli karsinom ve yüzeyel bazal hücreli karsinom ile ilgili çok sayıda dermoskopik çalışma olmasına rağmen bazal hücreli karsinomun tüm tiplerini içeren büyük sayıda hasta populasyonu içeren çalışma sayısı çok azdır. Bu çalışmanın amacı tüm bazal hücreli karsinom alt tiplerini klinik, histopatolojik ve dermoskopik özellikleri açısından geniş bir hasta grubunda karşılaştırmak ve incelemektir. Uzmanlık tezi çalışması için Bezmialem Vakıf Üniversitesi Etik Kurulundan onay alındı. Çalışma , 2012-2015 yılları arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Deri ve Zührevi Hastalıklar Polikliniğine başvuran , klinik ve dermoskopik muayenesi yapılan, histopatolojik olarak bazal hücreli karsinom tanısı alan 104 hasta ve 111 bazal hücreli karsinom lezyonu üzerinde retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Histopatolojik olarak en sık görülen tipler, solid tip BCC ardından infiltratif tip BCC'ydi. Ülserasyon 3. sıklıkla görülen özellikti. Dermoskopik özelliklerden en çok ince kısa telenjiektaziler, ardından sırasıyla pembe-beyaz alanlar, nokta damarlar ve arborize damarlar görüldü. Çalışmada pigmente olmayan bazal hücreli karsinomlarda en önemli özelliklerin vasküler yapıların karakteri, pembe-beyaz alan ve ülserasyon varlığı olduğu görüldü. Dermoskopi, bazal hücreli karsinom alt tiplendirilmesinde altın standart olan histopatolojinin yerini alamasa da ön tanıdaki doğruluk oranını arttırarak klinisyene yardımcı olur.Dermoskopi bazal hücreli karsinom tanısında sadece pigmente lezyonlarda değil pigmente olmayan lezyonlarda da kullanılmalıdır.

DeriDeri neoplazmlarıDermoskopi+6
Didem Dizman
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fasial sinir hasarına konsantre büyüme faktörü uygulamasının elektrofizyolojik ve histopatolojik olarak değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı sıçanlarda fasial sinir ezilme yaralanması modelinde konsantre büyüme faktörünün(CGF) sinir rejenerasyonu üzerindeki etkisini elektrofizyolojik ve histopatolojik olarak incelemektir. Aynı zamanda CGF'nin etkisini trombositten zengin plazma(PRP) ve deksametazon tedavisi ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 12 haftalık, ortalama 300-350 gr, 48 adet wistar albino cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar 5 gruba ayrıldı; sham grubu (n=8), kontrol grubu (n=8), deksametazon grubu (n=8), PRP grubu (n=8), CGF grubu (n=8). Toplam 8 adet sıçan PRP ve CGF elde etmek için kullanıldı. Sham grubu dışındaki tüm gruplarda fasiyal sinirin bukkal dalı 1 dakika boyunca mosquito klemp ile travmatize edildi. Fasial sinir uyarı eşikleri travma öncesi, travma sonrası ve dördüncü haftanın sonunda ölçüldü. Dördüncü haftanın sonunda eksize edilen hasarlı bölge, elektron mikroskobu altında incelendi. Akson çapı, miyelin kılıf kalınlığı ölçüldü ve g-oranı hesaplandı. Bulgular: Tüm gruplar arasında tedavi sonrası uyarı eşikleri karşılaştırıldığında sadece CGF grubunda uyarı eşiği diğer gruplardan anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (p<0.001). CGF grubunda akson çapı kontrol, deksametazon ve PRP grubuna göre anlamlı olarak daha kalın bulunmuştur (p<0.0001). Kontrol, deksametazon ve PRP grupları arasında akson çapları açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Tüm gruplar arasında miyelin kılıf kalınlığı açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. CGF grubunda g-oranı kontrol (p=0.0047), deksametazon (p=0.0011) ve PRP (p=0.0024) grubuna göre anlamlı olarak daha büyük bulunmuştur. Kontrol, deksametazon ve PRP grupları arasında g-oranı açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamız, CGF'in fasial sinir üzerindeki rejenerasyon etkisini histopatolojik ve elektrofizyolojik olarak inceleyen ilk çalışmadır. Çalışmamızda CGF'in sinir rejenerasyonu üzerinde istatistiksel olarak anlamlı şekilde iyileşmeye etkisi olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: konsantre büyüme faktörü, trombositten zengin plazma, fasial sinir, deksametazon, sinir iyileşmesi

Büyüme faktörleriDeksametazonElektrofizyoloji+4
İsmail Çelik
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme biyopsilerinde histopatolojileri duktal karsinoma in situ olarak sonuçlanan lezyonların invazivliğini öngörmede mikro ribonükleik asitlerin rolü

Meme kanseri görülme sıklığı ve ölüm oranı yüksek olması nedeniyle önemli bir hastalıktır. Erken tanı aldığında yaşam süresi çok yüksektir. Duktal karsinoma in situ (DKİS) ise meme kanserinin öncül lezyonu kabul edilen, henüz metastaz yapma yeteneğinde olmayan neoplastik hücre çoğalmasıdır. Son dönemlerde meme kanseri üzerinde genetik çalışmalar yapılmış ve karsinogenez basamaklarındaki gen değişimleri ve mikroRNA'ların genler üzerindeki etkileri ortaya konmuştur. Ancak normal dokudan DKİS'e geçişte rolü olan mekanizmalar çalışılmış olsa da, bu noktada meme kanserini tespit edebilecek ve tedavi hedefi olarak da kullanılabilecek biyobelirteç tanımlanmamıştır. Çalışmamızda normal dokudan DKİS'a geçişte disregüle olan 11 miRNA'nın DKİS tanısı almış lezyonların invaziv meme kanserine dönüşümünü öngörmedeki etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmamıza Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı, Meme Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran meme biyopsisi yapılmış ve histopatolojik olarak DKİS tanısı almış, 40 kadın hasta ve kontrol grubu olarak fibroadenom tanısı alan 8 kadın hasta dahil edildi. Hasta grupları; cerrahi eksizyon sonrası patolojik tanılarına göre DKİS grubu (A grubu) ve invaziv karsinom grubu (B grubu) olarak planlandı. Patoloji Anabilim Dalı arşivinden taranarak hastaların FFPE (Formalin-Fixed Paraffin-Embedded) bloklarına ulaşıldı. Parafin bloklardan total RNA ve miRNA eldesi FFPE RNA Purification Kit ile yapıldı, sonrasında RT-PCR yöntemi kullanıldı. Tüm çalışma süresince referans gen olarak miR-let-7a kullanıldı. Elde edilecek Ct değerleri ile genlerin artış ve azalış oranları 2-ΔΔCt yöntemi kullanılarak hesaplandı ve istatistiksel olarak anlamlılık p<0,05 kabul edildi. Çalışmamızda miR-21-5p ve miR-210'un gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklı eksprese edildiği ve invazyon derecesinin artmasıyla ekspresyon değerlerinin arttığı görülmüş olup, klinikte erken tanıda ve biyopsisi DKİS olarak saptanan lezyonların invaziv komponentinin olup olmadığını öngörmek için kullanılabilirler. Anahtar kelimeler: DKİS, Duktal karsinoma in situ, miRNA, Meme kanseri

HistopatolojiKarsinomaKarsinoma-duktal+5
Hacer Kundakçıoğlu
Bezmialem Vakıf University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Yetiştiriciliği yapılan bazı akvaryum balıkları (Cyprinidae ve Poecilidae)'nda rastlanılan ektoparazitler, histopatolojileri ve sağaltım uygulamaları

öz DOKTORA TEZİ YETİŞTİRİCİLİĞİ YAPILAN BÂZI AKVARYUM BALIKLARI (CYPUİNİDAE VE POECİLİDAE)>ND A RASTLANILAN EKTOPÂRAZİTLER, HİSTOPATOLOJİLERİ VE SAĞALTIM UYGULAMALARI C.Erkin KOYUNCU ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ FEN BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ SU ÜRÜNLERİ ANABİLİM DALI Danışman:Prof.Dr.İbrahimCENGİZLER Yıl: 2002 Sayfal07 Jüri: Prof.Dr.İbrahim CENGİZLER ProfJDr.Necdet AYTAÇ Yrd.Doç.Dr.Suat DİKEL Yrd.Doç.Dr. Aysel SAHAN Yrd.Doç.Dr.Selmin DÜZEL Bu çalışma Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi ve Mersin Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesinin Balık Hastalıkları Bölümlerinde yapılmıştır. Çalışma Akvaryum balığı yetiştiriciliği yapılan işletmelerden Cyprinidae familyasından {Carasius auratus), Poecilidae familyasından da (Poecilia reticulata, Poecilia îatipina, Xiphophorus kelleri, Xiphophorus maculatus) türleri üzerinde yürütülmüştür. Araştırma boyunca her ay ortalama 10'ar adet olmak üzere ve ani ölümler görülen işletmelerde alman örneklerle birlikte değişik yaşlarda ve büyüklüklerde toplam 1440 ad& bank kontrol edilmiştir. Parazitlerin konakçıda bulunduğu yerlere, oluşturduğu dokusal bozukluklara, semptomlara ve morfolojik yapılarına göre ayrı ayrı tanımlanmaları yapılmıştır. Araştırmada bölgede Carasius auratus balıklarına Oodinium pilluaris, Costia necatrix, Ichtyopthirius multifilis, Chilodonella hexastichus, Trichodina nigra, Dactylogyrus extensus, Gyrodactylus hullatarudis, Lernaea cyprinacea ve Argulus foliaceus, Poecilia reticulata, Poecilia latipina, Xiphophorus kelleri, Xiphophorus maculatus balıklarına da Oodinium pillularis, Ichtyopthirius multifilis, Trichodina nigra, Gyrodactylus bullatarudis Lernaea cyprinacea parazitlerinin zarar verdiği saptanmıştır. Bu parazitlerden Gyrodactylus bullatarudis, Lernaea cyprinacea Oodinium pillularis, ve Costia necatrix bu çalışma sonucunda saptanmıştır. Tıbbi bitkilerin akvaryum balık parazitlerine karşı kullanımı bu araştırma ile başlatılmış bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Akvaryum balıklan, Ektoparazitler, Histopamoloji, Tıbbi bitkiler

Akvaryum balıklarıDış parazitlerDış parazitler+3
Cafer Erkin Koyuncu
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Science
2002
00
DoctorateOpen AccessTR

Tilapia (Oreochromis niloticus)'larda deneysel Streptococcus iniae enfeksiyonunda oluşan histopatolojik bulguların ve bazı kan parametrelerinin incelenmesi

oz DOKTORA TEZİ TILAPIA (OREOCHROMIS MLOTICUS )'LARDA DENEYSEL STREPTOCOCCUS İNME ENFEKSİYONUNDA OLUŞAN HİSTOPATOLOJİK BULGULARIN VE BAZI KAN PARAMETRELERİNİN İNCELENMESİ A.Erdem DÖNMEZ ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ FEN BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ SU ÜRÜNLERİ ANABİLİM DALI Danışman : Prof. Dr. İbrahim CENGİZLER Yıl 2002, Sayfa 71 Jüri: Prof. Dr. İbrahim CENGİZLER ProfDr. Gürkan EKİNGEN Prof.Dr. İhsan AKYURT Yrd.Doç.Dr. Mahmut Ali GÖKÇE Yrd.Doç.Dr. Aysel SAHAN Bu çalışmada Streptococcus iniae etkeninin intraperitoneal (karın içi) enjeksiyonu yoluyla Oreochromis niloticus'ta oluşturulan enfeksiyona bağlı gelişen makroskobik ve mikroskobik patolojik görünüm ve bazı kan parametrelerinde değişimler belirlenmiştir. Bakteri 103, 104, 105 ve 106 cfu dozlarında hazırlanarak balıklara intraperitoneal (karın içi) enjeksiyon yoluyla verilmiştir. Histopatolojik muayenede solungaç dokuda sekonder lamellerde, yoğun lenfosit infiltrasyonu ve makrofaj infiltrasyonu belirlenmiş, aynı görünüm solungaç arkına ait bölgelerde de tespit edilmiştir. Karaciğer sinuzoidlerinde genişlemelerle birlikte konjesyonlar ve hepatosit dejenerasyonu ile yine sinuzoidler içerisinde lenfosit ve makrofaj infiltrasyonu belirlenmiştir. Böbrek interstisyumunda tüp epitellerinde şişme, fokal alanlarda dejenerasyon, parenkim içerisinde yoğun lenfosit infiltrasyonu ve makrofaj infiltrasyonu belirlenmiştir. Ön barsak ve arka barsağın mukozasında dökülmeler, mukoza ve submukoza katmanlarında da lenfosit ve makrofaj infiltrasyonu belirlenmiştir. Myokard'ta kas fibrilleri arasında yine yoğun bir şekilde lenfosit infiltrasyonu ve makrofaj infiltrasyonu ile karakterize miyokarditis belirlenmiştir. Dalak dokusunda ise, sinuzoidler içerisinde yoğun bir şekilde bakteri kolonilerine rastlanmıştır. Hematokrit değerleri ve serum elektrolit değerlerinde de bakteri derişimleri arasındaki farklılıklara bağlı olarak değişimler saptanmıştır. Anahtar kelimeler : Tilapia (O. niloticus), S. Mae, Histopatoloji, Hematokrit, Kan Elektrolitleri.

HematokritHistopatolojiKan parametreleri+2
A. Erdem Dönmez
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Science
2002
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşan gözlerinde farklı doz ve sürelerde topikal olarak uygulanan Mitomisin C'nin göz içi basıncına etkileri ile yol açtığı histopatolojik değişikliklerin değerlendirilmesi

Amaç: Topikal damla formunda farklı doz ve sürede uygulanan mitomisin C'nin göz içi basıncına etkileri ile siliyer cisim ve korneada meydana getirdiği histopatolojik değişiklikleri değerlendirmek.Gereç-Yöntem: Çalışmamızda 6 aylık, 35 adet albino tavşan kullanıldı. Tavşanlar her biri 5 tavşan 10 gözden oluşan 7 gruba ayrıldı. 0. grup kontrol grubu olarak ayrıldıktan sonra diğer gruplar uzun ve kısa dönem olarak iki gruba ayrıldı. İlk 3 gruba sırası ile 0,2, 0,4, 0,8 mg/ml mitomisin C olmak üzere 6 kür, 4, 5 ve 6 gruplara ise yine sırası ile aynı dozları 12 kür topikal damla formunda mitomisin C uygulandı. Kontrol grubuna serum fizyolojik damlatıldı. Tavşanların göz içi basıncı aylık olarak tonopen XL ile ölçüldü. İlaç uygulamaları tamamlandıktan sonra intrakardiyak ketamin ile ötenazi uygulanan tavşanların gözleri enüklee edildi ve histopatolojik incelemeler için hazırlandı.Bulgular: Yüksek doz ve uzun süre uygulanan grupta (grup6) diğer gruplara göre daha belirgin olmak üzere tüm gruplarda göz içi basınç düşüklüğü tespit edildi (p<0,001). Mitomisin C kullanılan gruplarda ışık mikroskobu ve elektron mikroskobu ile yapılan incelemelerde kullanılan doz ve süre ile ilişkili olarak tüm gruplarda siliyer cisimde, kornea epiteli ve endotelinde farlı derecelerde histopatolojik değişiklikler tespit edildi.Tartışma: Topikal damla formunda uygulanan mitomisin C doz ve süre ile ilgili olarak kornea ve siliyer cisime toksik etkiler göstermekte ve göz içi basıncını düşürmektedir. Toksik etki miktarı doz ve süre ile ilişkili olmakla birlikte doz artışından daha fazla etkilenmektedir. Çalışmamız topikal mitomisin C kullanımında olası yan etkileri önlemek için en etkin ve en az toksik dozun belirlenmesinde konusunda fayda sağlayacaktır.Anahtar sözcük: Topikal mitomisin C, siliyer cisim, kornea, göz içi basıncı, toksisite

HistopatolojiMitomisinTavşanlar+2
Kemal Yar
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uzun süreli cep telefonu kullanımının testis histopatolojisi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada cep telefonunun yaydığı düşük yoğunluklu elektromanyetik dalgaların sıçan testisleri üzerinde histopatolojik ve ultrastrüktürel anlamda değişikliklere yol açıp açmadığını araştırmayı amaçladık.Yöntem ve Gereçler: Deneylerde Wistar Kyoto cinsi (200-300 g) erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar kontrol ve elektromanyetik alana maruz bırakılan grup olmak üzere iki gruba ayrıldı. Kontrol grubunda yer alan 15 adet sıçanın bulunduğu kafeslere SAR değeri 1,58 olan 2 adet, deney grubunda yer alan 30 sıçanın bulunduğu kafeslere SAR değeri 1,58 olan 4 adet cep telefonu yerleştirildi. Kontrol grubundaki sıçanların kafesindeki cep telefonları kapalı halde tutuldu. Çalışma grubundaki sıçanların kafeslerine yerleştirilen cep telefonları ise haftanın yedi günü aktif halde tutuldu. Üçüncü ayın sonunda sıçanlar isofloran anestezisi altında sakrifiye edilerek testisleri alındı. Hem kontrol hem de deney grubunda çıkarılan testis ağırlıkları hassas terazi ile tartıldı. Her sıçanın testisinin bir yarısı histopatolojik inceleme için diğer yarısı ise elektron mikroskopik incelemesi için ayrıldı. Histopatolojik inceleme amacıyla oluşturulan her bir kesitte 50 adet seminifer tübül Johnsen skorlama sistemine göre randomize skorlandı. Yine her kesitte 10 adet seminifer tübül çapı randomize olarak ölçüldü. Seminifer tübül çapları ve testis ağırlıkları parametrik olmayan Mann Whitney U testi ile karşılaştırıldı. Johnsen skorlarının kontrol ve çalışma gruplarında benzer şekilde dağılıp-dağılmadığını test etmede Ki kare testi kullanıldı.Bulgular: Elektromanyetik alana maruz bırakılan ve bırakılmayan gruplarda testis ağırlıkları, seminifer tübül çapları ve Johnsen skorlarının histopatolojik incelemesinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. Ancak yapılan elektron mikroskopi incelemede çalışma grubundaki testislerdeki membrana propria kalınlığında ve kollajen lif miktarında artış, kapiller damarlarda genişleme gözlendi. Sertoli hücrelerinin sitoplazması içerisinde yaygın vakuolizasyon, elektron dens yapılarda artış ve iri lipit damlacıklarının varlığı dikkat çekici bulgulardandı.Sonuç: Uzun süreli elektromanyetik alana maruz bırakılan sıçanların histopatolojik incelemesinde testis ağırlıkları, seminifer tübül çapları ve Johnsen skorlarında anlamlı bir değişiklik görülmemiş olup, yapılan ultrastrüktürel incelemede testislerdeki membrana propria kalınlığında ve kollajen lif miktarında artış, kapiller damarlarda genişleme ve Sertoli hücre sitoplazmasında yaygın vakuolizasyon saptanmıştır. Ultrastrüktürel incelemede meydana gelen değişikliklerin kliniğe yansıyacak etkilerinin anlaşılabilmesi için daha uzun süreli çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Sözcükler: Cep telefonu, sıçan testisi, elektromanyetik alan

Cep telefonuElektromanyetik alanlarHistopatoloji+2
Serkan Çelik
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Soliter pulmoner nodül saptanan hastaların PET-BT bulgularının hisyopatolojik sonuçlarla karşılaştırılması

ÖZET Soliter Pulmoner Nodül Saptanan Hastaların PET-BT Bulgularının Hisyopatolojik Sonuçlarla Karşılaştırılması Amaç: Soliter pulmoner nodül (SPN) akciğer grafilerinde genellikle rastlantısal olarak görülen bir bulgudur. SPN'nin etyolojileri ve tanısal yaklaşımları ülkeler arasında farklılıklar göstermektedir. Özellikle erken evre akciğer kanseri olmak üzere, SPN'nin pek çok benign ve malign etyolojilere bağlı olması nedeniyle, akciğer grafilerinde saptanan SPN'nin araştırılması son derece önemlidir. Son yıllarda kullanıma giren PET- BT'nin, SPN'nin etyolojisinine yönelik benign-malign ayrımında önemli katkılar sunduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada SPN ile başvuran hastaların etyolojilerini saptamak için çekilen PET-BT'deki SUV-max değerleri ile histopatolojik sonuçların karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntemler: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'ne Ocak 2011 ile Ocak 2014 tarihleri arasında başvurmuş ve toraks BT'sinde SPN saptanmış 600 hastadan, PET BT ve histopatolojik sonuçları olan 110 (%18,3) hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Malign – benign ayrımı için, SUV-max değerleri ile histopatolojik sonuçları karşılaştırılmıştır. PET BT tetkiki "Siemens, Biograph 6, HI-REZ, USA" marka tarayıcısı ile Nükleer Tıp Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmada Duhaylongsod ve ark. çalışmasında da kabul edildiği üzere, SUV-max ≥ 2.5 malignite lehine sınır olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışma grubumuzda bulunan 110 hastanın 90'ı (% 81,8) erkek ve 20'si (% 18,2) kadın olup, medyan yaş (min-max) 62 (34-83) bulundu. Histopatolojik sonuçlara bakıldığında 72'sinde (% 65,5) malign, 38'inde (% 34,5) ise benign etyoloji saptandı. Malign olguların SUV – max medyan değeri 10,15 (min –max: 1,1-34,5) iken benign olguların medyan değeri 1,85 (min-max: 0-9,7) olarak saptandı, (p=0,0001). Malign histopatolojiye sahip 72 hasta arasında en sık görülen malignite alt tipi 30 hasta ile (% 41,7) adenokarsinomdu. PET-BT sonuçlarına göre SUVmax ≥ 2,5 saptanan 72 malign olgunun 69'unda (% 95,8), 38 benign olgunun 13'ünde ise (% 34,2) pozitif olduğu görülmüştür (p=0,0001) (sensitivite: %68,4, spesifite: %95,8) Yapılan ROC analizinde farklı SUV-max değerleri yönünden bakıldığında, SUV-max ≥ 3,7 değerinde sensitivite (% 82) ve spesifite (% 90) değerlerinin en anlamlı olduğu görülmüştür. Sonuç: Pek çok çalışmada maligniteyi göstermede SUV-max değeri 2,5 ve üzeri alınmış olsa da, bizim çalışmamızda SUV-max değerinin 3,7 ve üzerinde alınmasının maligniteyi göstermede daha değerli olduğu görülmüştür. Bununla birlikte, ülkemiz için önemli sorunlardan birisi olan tüberküloz hastalığı ile ilgili lezyonlarda da yüksek SUV-max değerlerinin olabileceği, bu nedenle SPN'li hastaların ayırıcı tanısında dikkat edilmesi gerektiği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Soliter Pulmoner Nodül, PET-BT, SUV/max, Benign Malign

HistopatolojiNeoplazmlarNeoplazmlar+5
Hatem Dilek Yünsel
Çukurova University
2014
00
DoctorateOpen AccessEN

Determination of h. pylori prevalence and correlation between histopathologic diagnosis and h. pylori cagpai and vaca genotypes in paraffin embedded biopsy samples prepared from patients with upper gastrointestinal (gi) carcinoma and chronic gastritis

H. pylori is a Gram-negative, spiral shaped microaerophile pathogen which is colonized in more than half of the world population's stomach. It is a major cause of gastritis associated disease like gastritis, gastric ulcer, duodenal ulcer, gastric adenocarcinoma, mucosa associated lymphoid tissue lymphoma (MALT lymphoma). Helicobacter pylori is a gastric pathogen that colonizes majority of the world's population. World Health Organization classified Helicobacter pylori as a first class carcinogen in 1994. Genetic diversity within the virulence genes of bacteria such as Cytotoxin associated gene Pathogenicity Island (cagPAI) and vacuolating cytotoxinA (vacA) may have a modifying effect on the pathogenic potential of the infecting strain. This study aimed to investigate which genes can be suggested as potentially related virulence factors for H. pylori associated active chronic gastritis and stomach Adenocarcinoma in Iran and Turkey. We focused on some cag (PAI) components and vacA gene subtypes based on correlations shown in some previous studies. In order to achieve our goal, Formalin Fixed Paraffin Embedded (FFPE) tissues obtained from Iranian and Turkish patients. The prevalence of the cagA, cagE, cagT, cagG, cagM, vacA s1a, vacA s2, vacA m1 and vacA m2 genes were studied in these strains by using the polymerase chain reaction (PCR) method and specific primers. From all of 320 patients, H. pylori was detected in 28.43% of patients. We found that vacAs1a, vacAm2 and cagA genes with mean prevalence of 82.41%, 71.42% and 69.23% were dominant in Iranian and Turkish patients. In conclusion in Turkish and Iranian population the genes that were studied, was homogeneous and there is no significant differences in bacterial genetic and with the exception of H. pylori infection other factors such as host genetics and nourishment play an important role in the formation of gastric cancer. But it is possible that if statistical population increases, the cagA gene association with cancer will be meaningful.

AdenocarcinomaGastritisGastrointestinal system+6
Alı Bahadorı
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat kanseri tanısında 3 tesla multiparametrik prostat manyetik rezonans görüntüleme bulguları ile histopatolojik bulguların karşılaştırılması

Amaç: Amacımız, Multiparametrik Prostat Manyetik Rezonans Görüntüleme'nin prostat kanseri tanısındaki etkinliğini ve klinik olarak anlamlı kanseri saptamadaki başarısını histopatolojik bulgular referans alınarak araştırmaktır. Materyal ve Metod: Temmuz 2017-Şubat 2018 tarihleri arasında Prostat kanseri şüphesi nedeniyle prostat biyopsisi planlanan ve biyopsi öncesi 3 Tesla MR cihazında Multiparametrik Manyetik Rezonans Görüntülemesi yapılmış 62 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların görüntüleri patoloji sonuçları bilinmeden 2 radyolog tarafından incelenip, Prostate Imaging Reporting and Data System Versiyon 2 (PIRADS v2) klavuzuna göre değerlendirilerek skorlandırıldı. Biyopsisi yapılan 62 hastanın PIRADS skorları ile histopatoloji sonuçları arasındaki korelasyon analiz edildi. Bulgular: Çalışma dâhilindeki hastaların yaş ortalaması 65,6 (46-86), PSA değeri ortalaması 70,81 (3,11-1170) ng/ml, prostat hacim ortalaması 52,22 (7,9-161,7) ml'dir. T2 ağırlıklı (T2A), Difüzyon Ağırlıklı Görüntüleme (DAG), Dinamik Kontrastlı Görüntüleme (DkMRG) ve Multiparametrik Manyetik Rezonans Görüntüleme (MpMRG)'nin PIRADS v2 skorları ile histopatoloji sonuçları karşılaştırıldığında aradaki fark istatistiksel olarak anlamı bulundu (p<0,05). T2A için duyarlılık % 83,87, özgüllük % 61,29 (kestirim skoru> PIRADS 3 için eğri altında kalan alan 0,73), DAG için duyarlılık % 93,55, özgüllük % 80,65 (kestirim skoru>PIRADS 3 için eğri altında kalan alan 0,87), DkMRG için duyarlılık % 93,55, özgüllük %67,74 (kestirim skoru pozitif kontrastlanma için eğri altında kalan alan 0,81), MpMRG için duyarlılık %96,77, özgüllük %74,19 (kestirim skoru>3 için eğri altında kalan alan 0,85) saptanmıştır. ADC için kestirim değeri 0,7 x 10−3 mm2/sn bulunmuş olup bu kestirim değerine göre ADC değerinin duyarlılığı %93,5, özgüllüğü %83,9, eğri altında kalan alan 0,94 saptanmıştır. Sonuç: MpMRG'nin prostat kanseri şüphesi olan hastalarda lezyonu saptama, lokalize etme, karakterize etme, risk düzeyini saptama ve risk düzeyine göre biyopsi için hasta seçimi ve gözlem stratejileri belirlemede oldukça umut verici olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Prostat Kanseri, Multiparametrik Manyetik Rezonans Görüntüleme (MpMRG), TRUS Biyopsi, Klinik Olarak Anlamlı Prostat Kanseri

BiyopsiBiyopsi-iğneHistopatoloji+7
Halime Çomruk
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik hepatit olgularında fibrozis derecesinin ARFI(Acoustic Radiation Force Impulse) elastografi bulgularının histopatoloji sonuçlarıyla karşılaştırmalı değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızdaki amaç kronik hepatit olgularındaki fibrosisi tespit etmede ve miktarını belirlemede ARFI elastografinin tanıya katkısını histopatolojik bulgularla kıyaslayarak araştırmaktır. Materyal Metod: Haziran 2018-Ağustos 2018 tarihleri arasında kliniğimize karaciğer biyopsisi için gönderilen kronik hepatit tanılı 122 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların karaciğer sağ lobtan 10 shear wave hız ölçümü yapılmıştır. Ortalama ARFI hız değerleri ISHAK sınıflamasındaki fibrozis değerleri ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: Birinci karşılaştırma evre ≤ F1 fibrozise sahip hastalar ile evre ≥ F2 hastalar arasında yapıldı. Buna göre fibrozis varlığını tespit etmede ARFI elastografinin iki grubu ayırmada optimal kesme değeri 1.26 m/s olarak belirlendiğinde sensitivite % 77, spesifite % 68 olarak bulundu. İkinci karşılaştırma grubunda belirgin fibrozisi belirlemeye yönelik olarak; fibrozis evreleri ≤ F2 ve ≥ F3 olan iki hasta grubu arasında yapılmıştır. Buna göre belirgin fibrozisi belirlemede ARFI elastografinin iki grubu ayırmada optimal kesme değeri 1.45m/sn olarak belirlendiğinde sensitivite % 85, spesifite % 87 olarak bulundu. Üçüncü karşılaştırma siroz olgularını diğer fibrozis gruplarından ayrımına yönelik olarak fibrozis evresi ≤ F4 olan hasta grubu ile fibrozis evresi ≥ F5 olan hasta arasında yapılmıştır. İki grubu ayırmada ARFI elastografi için optimal kesme değeri 1.64 m/s olarak belirlendiğinde sensitivite % 100, spesifite % 84 olarak bulundu. Sonuç: Çalışmamızda ARFI elastografi ile belirgin fibrozisin varlığının ortaya konmasında ve sirotik süreçleri belirlemede güvenilir sonuçlar elde edilmiştir. ARFI elastografi, kronik karaciğer hastalığında çoğu durumda biyopsinin yerini alabilecek bir yöntemdir. Anahtar Kelimeler: Ultrasonografi, ARFI, Kronik Hepatit

ElastografiFibrozHepatit+4
Mehmet Akif Ersoy
Gaziantep University
2018
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel tek doz steroid enjeksiyonlarının kemik dokusu üzerine etkisinin histopatolojik ve biyokimyasal olarak incelenmesi

Kortikosteroidler adrenal korteks tarafından salgılanan steroid yapıdaki hormonlardır. Bu hormonların laboratuvarda sentezlenen analogları olan sentetik formları yarım yüzyıldan fazla bir süredir birçok hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır. Bu ilaçların tedavi edici etkilerinin yanı sıra, birçok doku ve sistem üzerinde önemli yan etkilere neden oldukları, yüksek dozda ve uzun süreli kullanılmaları durumunda osteoporoz, kemik fraktürleri, aseptik nekroz gibi ciddi komplikasyonlara neden oldukları bilinmektedir. Kortikosteroidlerle yapılacak olan tedavilerin süresi, hastalığın seyri ve şiddetine göre değişiklikler gösterebilmektedir. Bu ilaçlar genel tababette daha ziyade yüksek dozlarda ve uzun süreli uygulanırken, diş hekimliği pratiğinde genellikle düşük dozlarda, kısa süreli ve ekseriyetle tek doz halinde uygulanmaktadır. Bununla birlikte, bu ajanların düşük ve/veya tek doz halinde uygulanması durumunda da osteonekroz gibi ciddi koplikasyonların meydana gelebileceği belirtilmektedir. Bu çalışma tek doz steroid enjeksiyonlarının kemik dokusu üzerine etkisinin histopatolojik ve biyokimyasal olarak incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışma, 48 Wistar Albino cinsi erkek sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Denekler, her bir grupta 12 deney hayvanı olacak şekilde biri kontrol üçü deney grubu olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Deney gruplarına tek doz intramusküler 2, 4 ve 20 mg/kg olacak şekilde metilprednizolon uygulandı. Gruplardaki hayvanların yarısı 1. hafta diğer yarısı ise 4. haftanın sonunda sakrifiye edilerek kan ve kemik örnekleri toplandı. Yapılan değerlendirmeler sonucunda, 2, 4 ve 20 mg/kg tek doz kortikosteroid uygulamalarının histopatolojik olarak femur ve kondil başında önemli bir değişikliğe neden olmadığı, ancak kemik metabolizmasını gösteren OPG değerlerinin deney gruplarında daha düşük, RANKL, IL-33, LDL kolesterol değerleri ve RANKL/OPG ve LDL/HDL kolesterol oranlarının ise daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, bu çalışmanın sınırları içerisinde her ne kadar histopatolojik olarak önemli bir değişik olmadığı gözlenmese de, kemik metabolizmasını gösteren biyokimyasal markerlar göz önünde bulundurulduğunda tek doz kortikosteroid uygulamalarının kemik metabolizmasında önemli değişikliklere neden olduğu ve kemiğin yapım-yıkım dengesinin yıkım yönünde değiştiği söylenilebilir.

Adrenal korteks hormonlarıBiyokimyaHistopatoloji+2
Naci Kazaz
Gaziantep University
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Adölesan ve ileri yaş gebeliklerinde görülen aneminin plasental etkilerinin immünohistokimyasal ve histopatolojik olarak değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda gebelik döneminde anemisi olan riskli yaş grubundaki kadınlar, anket kullanılarak incelenmiştir. Plasental histopatoloji ve anemi ile ilişkili DMT1, TFR1, IRP1 molekülleri incelenerek etkisinin olup olmadığı araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Eylül-Ekim 2020-2021 tarihleri arasında Ayvalık Devlet Hastanesinde spontan vajinal doğum yapan 135 kadın dâhil edildi. "Grup 1; ≤18 yaş anemik; Grup 2; ≤18 yaş anemik değil; Grup 3; ≥35 yaş anemik; Grup 4, ≥35 yaş anemik değil". Çalışma grupları hb<110 g/L ve hb>110 g/L olarak ayrıldı. Veriler, 'Sosyodemografik Anket Formu', 'Kişisel Bilgi Formu' ve 'Yenidoğan Ölçümleri, Apqar Skorlaması ve Plasenta Ağırlığı Tanımlayıcı Özellikler Formu' aracılığıyla toplandı. Ayrıca plasenta dokularından kesitler alınıp hem histopatolojik hem de Dmt1, TFR1, IRP1 molekülleri immünohistokimya yöntemi ile incelendi. Araştırma NCT03893084 numarası ile Clinical triars' a kayıtlıdır. Bulgular: Riskli yaş grubundaki katılımcıların çoğu gebelikte aneminin bebek ve kendisinde yarattığı sorunlardan haberdardı (p<0,05). ≤18 yaş anemik olmayan grupta villus ve fetal kan damarları normalken, ≤18 yaş anemik grupta villuslarda fibrinoid birikimleri gözlendi. ≥35 yaş hem anemik hem de anemik olmayan gruplarda villuslarda fibrinoid birikimi gözlendi. Riskli yaş grupları açısından DMT1, TFR1ve IRP1 immünohistokimyasal boyamada tüm gruplar arasında farkın anlamlı olduğu gösterilmiştir (p<0,05). Sonuç: ≤18 yaş ve ≥35 yaş anemik gebelerde DMT1, TFR1 ve IRP1 immünohistokimya sonuçlarının anemik olmayan gebelere göre artmış olması, annede demir eksikliği olmasına rağmen plasentadaki demir emilim mekanizması ile eksikliğin tolere edilebildiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Gebelikte anemi, DMT1, TFR1, IRP1, Plasenta Histopatolojisi, Riskli Gebelik

AnemiDMT-1Ergenler+7
Ada Aysel İsrafilzade
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipospadiaslı çocukların glans ve meatusunun morfolojik özelliklerine göre prepisyum ve tunica dartosta cinsiyet hormon reseptörlerinin değerlendirilmesi

Hipospadias penis ventral yüzünün anatomik bir anomalisidir. Hipospadiasa neden olabilecek birçok çevresel ve genetik etken olduğu düşünülse de patogenezini tam olarak açıklayan bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamız, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı'nda, 2022–2024 yılları arasında opere edilen prepubertal hipospadias olgularından ve rutin sünnet yapılan prepubertal olgulardan elde edilen dokulardan prospektif olarak gerçekleştirilmiştir Operasyon sırasında iç prepisyum(İP) ve dış prepisyum(DP), ventral dartos(VD) ve dorsal dartos(DD), üretra epiteli(UE) ve firlit yakasından(FY) dokularından örnekler alınarak bu örnekler histopatolojik olarak androjen reseptörleri(AR) ve östrojen reseptörleri(ER) açısından değerlendirilmiştir. Tüm hastalardan operasyon sırasında alınan doku örneklerinde AR ve ER immunohistokimyasal boyaması yapılmıştır. Sünnet yapılan olgulardan kontrol grubu örnekleri elde edildşitir. Tüm dokuların reseptör düzeyleri modifiye hızlı skor(mQuickscore) ile yarı-kantitatif olarak incelenmiştir. Çalışmamızda AR ve ER düzeyleri prepisyumda proksimal hipospadiaslarda distal hipospadiaslara göre düşük bulunmuştur. Distal hipospadiaslarda da kontrol grubuna göre düşük bulunmuştur. Her hipospadiaslı olgunun kendi VD ve DD arasında AR/ER düzeyleri karşılaştırıldığında VD'deki düzeyleri anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Ayrıca,prepisyumun tam olduğu MIP varyantı ve kontrol grubunda prepisyum ve dartos dokuları karşılaştırıldığında reseptör düzeylerinin MIP grubunda kontrol grubuna göre daha düşük ekspresyon düzeylerinin olduğu saptanmıştır. Hipospadias olmadan V şeklinde defektli prepisyum grubu ve kontrol grunbunda prepisyum ve dartos dokularında reseptör düzeylerinin benzer olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak çalışmamızda MIP varyantında tam prepisyum nedeniyle kontrol grubu ile benzer AR düzeyleri ı beklenirken düşünülenin tam aksine AR ve ER ekspresyon düzeylerinin hipospadias gibi sonuçlar verdiği, hipospadias olmadan V-shape prepisyum olgularında hipospadiasa yakın olmasını beklerken normal sünnet grubu ile benzer bulgular elde edilmiştir. Hipospadias etiyolojisinde hormonal reseptör düzeylerinin yalnızca meatus lokalizasyonuna değil, aynı zamanda ilgili dokulara göre değişiklik gösterdiği saptanmıştır. Bu sonuçlar, hipospadiasın sadece lokal değil, tüm penil dokuları etkileyen kompleks bir gelişimsel bozukluk olduğunu desteklemektedir.

AndrojenlerHipospadiasHistopatoloji+2
Fulya Beceren
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Keçilerde koksidozis enfeksiyonunda bağırsak hücrelerinde heat shock protein 70'in etkinliğinin araştırılması

Bu çalışmada koksidiyozisle enfekte keçilerin bağırsaklarında ısı şoku proteinlerinden Hsp70'in etkinliği araştırıldı. Bu amaçla çeşitli ırk, cinsiyet ve yaşlardan 27 adet keçi kullanıldı. Bu keçilerin 18 tanesi patolojik olarak koksidiyozis tanısı koyulmuş hayvanlar geri kalan 9 keçi ise herhangi bir patolojik bulgu göstermeyen kontrol grubu olarak kullanılan hayvanlardı. Nekropsi sonrası alınan bağırsak örnekleri bilinen yöntemlerle tespit edilditen sonra bu örneklerden hemotoksilen eozin ve immunohistokimyasal boyamalar için kesitler alındı. Alınan kesitlerin tamamı rutin metodlarla boyandı. Histopatolojik bulgular epitel hasarı, hiperplazi, nodüler lezyonlar, çeşitli gelişme dönemlerindeki Eimera etkenleri ve bağırsağın mukozal ve submukozal bölümlerindeki yangısal infiltrasyondu. İmmunohistokimyasal incelemelerde bağırsağın çeşitli bölümlerinde değişen yoğunlukta Hsp70 ekspresyonu görüldü. Hsp70'in hücrelerde koksidiyozis hastalığının meydana getirdiği stresi baskılamak amaçlı eksprese edildiği sonucuna varıldı.

BağırsaklarHistopatolojiHücreler+3
Mehmet Hesapçıoğlu
Aydın Adnan Menderes University
2021
00

Related subjects