Histopathology
254 theses under this subject heading
Son 5 yılda kliniğimizde tanı konulan bazal hücreli karsinom olgularının retrospektif incelenmesi
Amaç: Bazal hücreli karsinom (BHK) derinin en sık görülen malignitesidir ve insidansı giderek artmaktadır. Çalışmada kliniğimizde tanı konulan olgularda hastaların yaş, cinsiyet, tümör histopatolojik alt tipi, tümör lokalizasyonu, hastalara eşlik eden komorbid hastalıklar belirlenerek retrospektif olarak incelendi. Gereç ve Yöntem: Histopatolojik olarak BHK tanısı konulan 256 hastadaki 273 tümör çalışmaya dahil edildi. Histopatolojik alt tipler incelenirken histopatolojik tipler nodüler, yüzeyel, morfeiform, infiltratif, adenoid, bazoskuamöz, keratotik, mikst, pigmente ve mikronodüler olarak gruplandırıldı. Anatomik lokalizasyon belirtilirken vücut baş-boyun, gövde, üst ekstremite, alt ekstremite olarak 4 bölgeye ayrıldı. Baş-boyun bölgesi burun, alın, yanak, preaurikular bölge, dudak, perioral bölge olarak 6 alt bölgeye, gövde de gövde ön yüz ve gövde arka yüz olarak 2 alt bölgeye ayrıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 256 BHK hastasının yaş ortalaması 67.67 idi ve hastaların en genci 32 en yaşlısı 104 yaşındaydı. Hastaların 137'si erkek (%56.5), 119'u kadındı (%46.5). Erkek hastaların yaş ortalaması 68.24±12.81, kadın hastaların ortalama yaşı 67.02±14.18 idi. En sık görülen tümör histopatolojik alt tipi % 61.5 oranında (n=168) nodüler tipti ve en fazla tümör % 88.3 oranında (n=241) baş-boyun bölgesindeydi. Hastaların en sık komorbid hastalığı hipertansiyondu(%68.4). Sonuç:Çalışmamızda bazal hücreli karsinomun en sık 70-80 yaş aralığında, baş-boyun bölgesinde, en sık nodüler tipte olduğu görüldü. Yüzeyel tipin gövdede daha fazla görüldüğü ve erken yaşlarda kadın insidansının arttığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Bazal Hücreli Karsinom, Histopatolojik Alt Tip, Anatomik Dağılım
Histopatolojik meme kanseri görüntülerinin derin öğrenme yöntemleri ile sınıflandırılması
Görsel verilerin işlenmesi son yıllarda özellikle medikal alanda sıklıkla kullanılmaktadır. Yapay zekânın bir alt dalı olan derin öğrenme yöntemleri, görüntü işleme yöntemleri ile birlikte kullanılarak; doku analizi ve hastalıkların otomatik sınıflandırılması başta olmak üzere birçok alanda başarılı bir şekilde uygulanmaktadır. Derin öğrenme, bir dönem mevcut donanımların yetersiz kalması sebebiyle durgunluk noktasına gelmiş fakat 2000'li yıllar ile birlikte tekrar popüler bir alan olmaya başlamıştır. GPU gelişmeleriyle birlikte sığ yapay sinir ağlarından derin yapay sinir ağlarına geçiş yapılmıştır. Katmanlar arasında gerçekleşen geri yayılım algoritmaları sayesinde büyük veri kümelerindeki gizli ve ayırt edici özellikler keşfedilmektedir. Bu da yapay sinir ağlarının ve derin öğrenme yöntemlerinin etkinliğini ortaya çıkarmaktadır. Bu çalışmada BreakHis veri setinde yer alan histopatolojik meme kanseri görüntüleri, görüntü işleme ve derin öğrenme yöntemleri kullanılarak sınıflandırılmıştır. Aynı zamanda literatürde yapılan çalışmalar da incelenmiştir. Tezin amacı, özellikle kadınlarda son yıllarda oldukça sık rastlanan meme kanseri hastalığının erken ve doğru teşhisi için otomatik bir yöntem sunulmasıdır. Bu sayede gerçekleştirilen çalışmalar neticesinde tıp uzmanlarına alacakları kararlarda destek olacak nitelikte bir çalışma ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: Görüntü İşleme, Yapay Zekâ, Derin Öğrenme, Yapay Sinir Ağları, Histopatolojik Görüntüler, Meme Kanseri.
Overin seröz tümörlerinde MDM2 ve p53 ekspresyonlarının immünohistokimyasal yöntemle incelenmesi
Over tümörleri epitelyal, stromal veya germ hücre kökenlidir ve epitelyal tümörlerin over yüzeyini kaplayan tek sıralı mezotelden geliştiği düşünülür. MDM2 (Murine Double Minute 2) bir protoonkogendir. MDM2 geni bir tümör baskılayıcı gen olan p53'ü negatif olarak düzenleyen bir hücre döngüsü düzenleyicisi olarak görev yapar. Normal hücrelerde p53 ve MDM2 bir denge içinde sentezlenmektedir. p53 kendi inhibitörü olan MDM2'nin ekspresyonunu artırarak hücredeki bu dengenin korunmasını sağlamaktadır. Hücrede bir hasar meydana geldiğinde ya da hücre bölünmemesi yolunda bir sinyal aldığında p53 ve MDM2'de meydana gelen bazı modifikasyonlar, bu iki protein arasındaki etkileşimi inhibe ederek, p53'ün aktif kalmasını sağlar. Bu çalışmaya over tümörleri histopatolojik olarak incelenerek "seröz tümör" tanısı alan 63 olgu dahil edilmiştir. Bu çalışma ile overin benign, borderline ve malign seröz tümör gruplarında MDM2 ve Anti-p53 ekspresyonlarının tespiti ile bu genin malign transformasyona etkisine bakılmıştır. Anti-p53 ve MDM2 için yapılan immünohistokistokimyasal boyamalar pozitif hücre dağılımı, yoğunluğu ve bileşik indeks skorlamaları değerlendirilip istatistiksel analizi yapılmıştır. Yapılan analizde benign, borderline ve malign grupların MDM2 ve p53 skorlamaları değerlendirilirken yaşa göre dağılımları da dikkate alınmıştır. Anti-p53 ekspresyonlarının en fazla malign grupta anlamlı bir artış gösterdiği, MDM2'nin ise malign grupta azaldığı görülmüştür. ICS skorlama sonuçlarına göre Anti-p53 indeks skoru malign grupta, benign (p<0,001) ve borderline (p= 0,0013) gruplarına göre anlamlı bir artış görülürken, MDM2 için malign grupta benign (p=0,0015) ve borderline (p=0,0052) gruplarına göre anlamlı bir azalış görülmektedir. Sonuç olarak MDM2 ve p53 ICS skorlama sonuçlarının malign grup için korelasyon analizinde negatif yönde orta düzeyde anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür.
Lenf kanseri görüntülerinin makine öğrenmesi yöntemleri ile sınıflandırılması
Lenf kanseri veya diğer bir adıyla lenfoma, vücudun savunma hücrelerinin kanserleşerek kontrolsüz çoğalmasıdır. Lenfoma, kan kanserleri grubunda yer almaktadır ve bu grupta yer alan diğer kanserlere göre görülme sıklığı daha fazladır. Bu hastalıkta erken ve doğru teşhis çok önemlidir. Tehlikeli ve ciddi bir kanser türü olan lenfoma, duruma göre ölümle sonuçlanabilir. Uzmanların erken ve doğru teşhis yapabilmesine yardımcı olmak için uzman destek sistemleri geliştirilmektedir. Sağlık alanındaki uzman destek sistemler, belli bir hastalığa ait verileri makine öğrenmesi ve derin öğrenme yöntemlerini kullanarak sınıflandırılmasını sağlar. Literatürdeki çalışmalar incelendiğinde uzman destek sistemlerinin başarıları görülmektedir. Çalışmada lenf kanserine ait histopatolojik görüntüleri içeren bir veri setiyle çalışıldı. Veri setinde CLL, FL ve MCL türünde lenfomalara ait görüntüler bulunmaktadır. Veri setinde artırım yapmak için 90, 180, 270 ve 360 derecelik açılarda dönme işlemi yapılmıştır. Bu görüntülerdeki özellikleri çıkarmak için ilk yaklaşımda GLCM ve diğer yaklaşımlarda transfer öğrenme metoduyla derin öğrenme mimarileri kullanılmıştır. Özellik seçimi ve boyut azaltımı için PCA kullanılmıştır. Sınıflandırma aşamasında; makine öğrenmesi algoritmalarından RF, KNN, NB, DT ve derin öğrenme mimarilerinden VGG16, ResNet50 ve DenseNet201 kullanılmıştır. Model eğitimleri ikili ve üçlü sınıflar için ayrı ayrı yapılıp sonuçlar incelenmiştir. MCL ve CLL türündeki lenfomaları kendi içerisinde ayırt edilmeleri zordur. Bu yüzden bu lenfomanın sınıflandırma sonuçları diğer sınıflandırma sonuçlarına göre daha düşüktür. FL, diğer iki lenfomayla özellikleri ayırt edilebileceği için FL ile sınıflandırma sonuçları yüksektir. Çalışmada en yüksek başarıyı FL ve CLL'yi %94 doğrulukla sınıflandırarak DenseNet201 göstermiştir.
Total kalça protezi uygulanan hastaların kemik yoğunluk ölçümü ve femur rezeksiyon materyalinin histopatolojik sonuçlarının korelasyon açısından değerlendirilmesi
Çalışmanın amacı; ilk olarak tek taraflı koksartrozu olan hastalarda bilateral yapılan proksimal femur Dexa sonuçlarında artroz olan taraf ile normal tarafa kıyasla kemik mineral yoğunluğunda meydana gelen farklılıkları saptamaktı. İkinci olarak koksartroz olan proksimal femurda hangi bölgelerin daha fazla etkilendiğini ortaya çıkarmaktı. Son olarak da Total Kalça Artroplastisi (TKA) sonrasında alınan femur baş-boyun ve femoral ward örneklerinin histomorfometrik ölçümlerinin yapılarak elde edilen Dexa sonuçları ile korelasyonunu ortaya çıkarmaktı. İzlenen Methodoloji: Haziran 2021'den Ocak 2023'e kadar Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında TKA uygulanan 30 hasta dahil edildi. Hastaların bilateral proksimal femur Dexa ölçümleri Total ve bölgesel (femur boynu, trokanterik, intertrokanterik ve ward üçgeni) olarak yapıldı. Ölçümler artroplasti ameliyatından 2 hafta önce yapıldı. Proksimal femur baş ve boyun dahil olacak şekilde TKA sırasında çıkartıldıktan sonra femur başı, femur boynu ve femoral ward bölgelerinden 1 cm x 2 cm kemik numuneleri her bölgeden 3 adet olacak şekilde toplam 9 adet örnek alındı. Örnekler üzerinde histomorfometrik inceleme ile trabeküler kalınlık, trabeküler uzaklık, trabekül volümü/kemik volümü (% olarak), trabekül sayısı değerleri ortaya çıkartıldı. Normal dağılım olup olmadığının belirlenmesi için normalite testleri kullanıldı. Bilateral Dexa sonuçlarının değerlendirilmesi için Bağımlı Örneklem T- Testi kullanıldı. Histomorfometrik sonuçların ipsilateral Dexa sonuçları ile korelasyonu için Pearson korelasyon testi yapıldı. Araştırmanın Bulguları: Çalışmanın ilk aşamasında femur boyun ve femoral ward bölgesinde normal ve artroz olan kalça eklemi Dexa sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulundu. Bu verilerin güvenilirliğini ortaya çıkarmak amacıyla yapılan koksartroz olan kalça ekleminin histomorfometrik değerlendirilmesinde femur boyun ve femoral ward bölgelerinde oluşan KMİ ve KMY artışının ölçülen parametrelerle korelasyon gösterdiği bulundu. Bu bölgelerde trabeküler kalınlık artışı, trabeküller arası mesafede azalma, trabekül sayısında azalma saptandı. Ayrıca trabekül kalınlığındaki artışın femoral ward bölgesinde daha fazla olduğu, trabeküller arası mesafede azalmanın ise femur boyun bölgesinde daha fazla olduğu diğer elde edilen sonuçlardır. Osteoartrit olan kadınlarda erkeklere göre histomorfometrik ölçümler değerlendirildiğinde düşük KMY, KMİ, T skoru ile sonuçlanan bulgular elde edildi. Araştırmanın Sonuçları: Osteoartritin kemik yapısında gerçekleştirdiği değişiklikler sürekli araştırılan bir konudur. Çalışmamızda koksartroz olan kalça ekleminde femur boyun ve femoral ward bölgesinde KMİ ve KMY'nun anlamlı derecede arttığı saptandı. Bu bölgelerin histomorfometrik incelemesinde osteoartrit bulgularının olduğu aynı bölgelerle korelasyon gösterdiği bulundu. Ayrıca makroskobik kemik kalitesini değerlendirme yöntemi olan Dexa'nın mikroskobik kemik değerlendirme kriteri olan kemik histomorfometrisi ile korele olduğu sonucuna ulaşıldı. Koksartrozda osteoartrit etkilerinin tam olarak ortaya çıkartılması için geniş vaka serili ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Ani bebek ölümü sendromu şüphesi olan olgularda akciğer dokusunda bulunan megakaryosit sayılarının değerlendirilmesi
Ani Bebek Ölümü Sendromu (ABÖS), 8 ila 365 günlük bebeklerin ani ve açıklanamayan ölümü olarak tanımlanmakta olup gelişmiş ülkelerde yaşamın postneonatal ölümlerin en yaygın nedenidir. Etiyolojisi henüz tam olarak bilinmemekle birlikte, altta yatan kardiyak aritmojenik mekanizmalar predispozan faktörler olarak son yıllarda popülerlik kazanmıştır. Akciğer dokusunda alveol kapiller lümeninde bulunan megakaryositler (MK) şok durumlarında nihai emboli olarak kabul edilmektedir. Şok durumunda ölen erişkinlerdeki ölüm sonrası bulgulara ilişkin olarak, sadece uzun süreli şok durumunda akciğer dokusunda artan sayıda MK bulunacağı bilinmektedir. Genel patolojide yaygın kabul gören bu bilgiden hareketle, çalışmamızda ABÖS şüphesi olan olguların alveoler kılcal damarlarında bulunan MK sayısını tespit ederek, şok tablosu meydana gelip gelmediği ve ne ölçüde meydana geldiğini ortaya koymak amaçlanmıştır. ABÖS şüphesi olan 35 vaka (kız=10; erkek=25; ortalama yaş=3,11 ay) akciğerlerin alveolar kapillerlerinde MK varlığı açısından retrospektif olarak araştırıldı. ABÖS şüphesi olan vakalardan alınan akciğer örnekleri mikroskobik olarak incelendi ve toplam 25 alanda (200x) alveoler kılcal damarların lümeninde bulunan MK'ler sayıldı. Suffokasyon yoluyla öldüğü bilinen 3 kontrol vakası ile ABÖS harici doğal sebeplerle öldüğü bilinen 24 kontrol vakası da karşılaştırma amacıyla incelendi. Şüpheli ABÖS vakaları arasında örneklerin %57'sinde (20 vaka) MK bulunmadı. Vakaların %17'sinde (6 vaka) yalnızca 1 MK, vakaların %17'sinde ise (6 vaka) 2 MK görüldü. Örneklerin %8,5'inde MK sayısı 2'den fazlaydı. ABÖS ve kontrol grubundaki vakaların MK varlığı oranları ve MK sayıları arasında istatistiksel fark bulunmadı. Çalışmamızdaki bulgular, akciğer dokusunda megakaryosit eksikliğinin, ABÖS'ün kardiyak aritmi nedeniyle ölüm gibi agonal dönemin çok kısa olduğu ani bir ölümden kaynaklandığı hipoteziyle tutarlı bulunmuştur. Daha geniş serilerle yapılacak çalışmalar bu ilişkinin net bir şekilde ortaya çıkarılmasına katkı sağlayacaktır.
Psöriasis, kutanöz lupus eritematozus ve liken skleroz histopatolojilerinde kannabinoid 1 reseptörü (CB1) ve N-arachidonoylethanolamine (AEA)'nın yapım ve yıkım enzimlerinin varlığının araştırılması
Enzimleri, ligandları ve reseptörleri ile birçok görevi olan endokannabinoid sistemine ait ilk keşfedilen reseptör CB1r, en çok çalışılan ligand ise N- arakidonoiletanolamin (AEA)'dir. N-açil-fosfatidiletanolamin-hidrolize fosfolipaz D (PLD) AEA'nın yapımında, yağ asidi amid hidrolaz (FAAH) ise yıkımında görev alan enzimlerden birisidir. Endokannabinoid sistemi deride inflamatuvar süreçleri yönetir; epidermiste keratinosit farklanmasını, apoptozunu, proliferasyonunu düzenler. Bu görevlerinden dolayı hiperkeratoz ile giden inflamatuvar deri hastalıklarında potansiyel bir hedef olduğu düşünülerek çalışmamızda; psöriasis, kutanöz lupus eritematozus (KLE) ve liken sklerozda (LS) endokannabinoid sisteminin etkisinin araştırılması ve endokannabinoid sistemi reseptörü CB1 ve ligandı AEA'nın yapım ve yıkım enzimleri olan fosfolipaz D ve FAAH'ın sağlıklı deri ile karşılaştırılması amaçlandı. Prospektif, basit randomize, kontrol grubu içeren gözlemsel bir çalışma gerçekleştirildi. CB1r, FAAH ve PLD reaktiviteleri ve epidermisteki lokalizasyonları immünhistokimyasal olarak incelenerek kontrol grubu ile karşılaştırıldı. İnflamasyon belirteci olarak TNF-α düzeyleri ELISA ile ölçüldü. Hastalık gruplarındaki CB1r, FAAH ve PLD dağılımının ve immün reaktivitesinin kontrol grubuna göre farklılık gösterdiği saptandı. Bu çalışma ile psöriasisin tipik bulgusu olan rete kenarlarının uzamasında CB1r'nin kaybının etkisi olduğu ve KLE ile LS patofizyolojilerinde endokannabinoid sistemi bozukluğu olduğu ilk defa gösterildi.
Thiamethoaxam uygulamasının gökkuşağı alabalığında (Oncorhynchus mykiss) doku spesifik yanıtları
Bu çalışmada neonikotinoid sınıfından Thiamethoaxam'ın gökkuşağı alabalıklarında (Oncorhynchus mykiss) oluşturduğu oksidatif stres aracılı hemotoksiste, hepetotoksisite ve nefrotoksisite bulgularını değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla her grupta 8 er balık olmak üzere 3 tekrarlı olacak şekilde 96 adet gökkuşağı alabalığı (165.35±30.15 g ve 20.55±1.16 cm) kullanıldı. Çalışmada kontrol ve Thiamethoxam'ın 3 farklı dozunun (25 mg/l, 75 mg/l, 125 mg/l) uygulandığı 4 grup oluşturuldu. Deneme peryodu sonunda tüm gruplardan alınan kan hematolojik analizler için, alınan dokular ise patolojik değerlendirme için kullanıldı. Thiamethoxam uygulaması sonucunda biyosomatik indeks göstergelerinden hepatosomatik indeks kontrol grubuna kıyasla 25 ve 75 mg/l doz grubunda azalırken, 125 mg/l grubunda ise artış göstermiştir. Hepatosomatik indeks bakımından sadece en yüksek uygulama dozu olan 125 mg/l Thiamethoxam grubu diğer iki Thiamethoxam uygulama dozundan (25 mg/l ve 75 mg/l) istatistiki anlamda farklıdır (p<0.05). Çalışma sonunda başlangıç ağırlıklarına kıyasla ağırlık artış oranı (%) kontrol grubuna göre Thiamethoxam dozu arttıkça azalmaktadır. Kan serumunda üre ve ürik asit miktarı kontrol grubuna göre bir artış göstermektedir. 75 ve 125 mg/l grubunda üre miktarı istatistiki anlamda kontrol ve 25 mg/l Thiamethoxam grubundan farklıdır (p<0.05). Ürik asit miktarı bakımından 125 mg/l Thiamethoxam grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı fark vardır (p<0.05). Lipit peroksidasyon göstergesi MDA miktarı kontrol grubuna kıyasla Thiamethoaxam dozunun artışına paralel olarak artış göstermektedir. Antioksidan sistemin önemli enzimlerinden GSH-Px kullanılan Thiamethoxam dozlarının artışına bağlı olarak azalmakta olup yüksek uygulama dozları (75 ve 125 mg/l) ile kontrol grubu arasındaki fark anlamlıdır (p<0.05). Histopatolojik incelemelerde karaciğer dokusunun kontrol grubunda normal yapıda, 25 mg/l Thiamethoxam grubunda ise normale yakın görünümde olduğu görülmüştür. 75 ve 125 mg/l Thiamethoxam grubundaki karaciğer dokusunda hepatositlerde dejenerasyon, parankimal bölgede nekroz alanları, konjesyon, steatoz, parankimal bölgede vakuolar dejenerasyon ve hepatosellüler dejenerasyon, safra kanalında dejenerasyon ve proliferasyona rastlanıldı. Böbrek dokusu ise kontrol grubunda normal yapı izlenirken, 25 mg/l Thiamethoxam grubunda az miktarda tubul epitelinde dejenerasyon ve glomerular atrofi gözlendi. 75 ve 125 mg/l Thiamethoxam gruplarında benzer lezyonlar olarak glomerular atrofi, tübüllerde hidropik dejenerasyonlar, nekroz, hematopoetik dokuda azalma, melanomakrofaj merkezlerinde artış, tubul epitelinde bazal laminadan ayrılma tespit edildi. Tarımsal aktivitelerde yaygın olarak kullanılan Thiamethoxam'ın hedef organizmalar dışında da diğer canlıların yaşadığı ekosisteme katılımı sonucunda temas halinde olduğu canlıda maruz kalınan doza bağlı olarak oksidatif strese sebep olarak oksidan/antioksidan sistem dengesini olumsuz etkilediği ve dokularda lezyon oluşumuna sebebiyet verebilecek etkilere sahip olduğu anlaşılmıştır.
Spirodiklofen'in sazan balıkları (Cyprinus carpio, linnaeus 1758) üzerindeki histopatolojik, serum biyokimyasal parametreleri ve antioksidan enzim aktiviteleri üzerine etkileri
Spirodiklofen (SPF), özellikle iki noktalı kırmızı infestasyonuna karşı turunçgiller, yumuşak ve sert çekirdekli meyveler ile kabuklu yemişlerde kullanılan etkili bir akarisittir. Tarım alanlarından drenaj kanalları ve buharlaşma yoluyla akuatik ortama taşınan SPF, balıklarda toksik etkilere yol açabilmektedir. Sazan balığı (Cyprinus carpio), SPF'nin etkilerini değerlendirmek için uygun model organizma olarak seçilmiştir. Balıklar 21 gün boyunca SPF'ye (0; 0,05; 0,1 ve 0,3 mg/L) maruz bırakılmıştır. Histopatolojik incelemeler, hepatopankreas, bağırsak, gonad ve solungaç dokularında hücresel dejenerasyon ve inflamasyonu ortaya koymuştur. Antioksidan enzim aktiviteleri ve oksidatif stres belirteçleri incelendiğinde, katalaz (CAT), süperoksit dismutaz (SOD) ve peroksidaz (POD) aktiviteleri ile çözünebilir protein seviyeleri 0,1 mg/L SPF'ye kadar yükselmiş, konsantrasyon arttıkça azalma göstermiştir (p<0,05), Malondialdehit (MDA) seviyeleri ise SPF konsantrasyonunun artmasıyla anlamlı şekilde yükselmiştir (p<0,05). Serum biyokimyasal parametreler açısından, toplam protein (TP), albümin (ALB) ve toplam kolesterol (CHOL) değerlerinde artan konsantrasyona bağlı olarak azalma; kreatinin (CRE) ve ürik asit (UA) düzeylerinde ise anlamlı artışlar (p < 0,05) saptanmıştır. SPF maruziyeti ile oluşan tepkileri değerlendirmek için antioksidan serum biyokimyasal parametreleri üzerinde Temel Bileşen Analizi (PCA) uygulanmıştır. Sonuç olarak, elde edilen bulgular SPF'nin balıklarda oksidatif stres, biyokimyasal bozulmalar ve doku hasarı yoluyla toksisiteye neden olabileceğini göstermekte ve bu durumun akuatik ekosistemler için potansiyel bir risk faktörü olduğunu ortaya koymaktadır.
Sıçanlarda ultraviyole a ve b ile indüklenmiş deri hasarında ellajik asit ve silibininin doku koruyucu, antiapoptotik ve antioksidan etkilerinin moleküler ve stereolojik yöntemlerle araştırılması
Keskin S. Sıçanlarda Ultraviyole A ve B ile İndüklenmiş Deri Hasarında Ellajik asit ve Silibininin Doku Koruyucu, Antiapoptotik ve Antioksidan Etkilerinin Moleküler ve Stereolojik Yöntemlerle Araştırılması. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Tıbbi Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Van, 2018. Çalışmalar Ultraviyole A ve B (UVAB) radyasyonunun oksidatif stres ve DNA hasarına neden olduğu, ellajik asit (EA) ve silibininin (SB) antioksidan özellik gösterdiğini bildirmektedir. Bu çalışmada, deneysel olarak sıçan sırt derisinde oluşturulan UVAB hasarına karşı EA ve SB'nin tedavi etkinliği biyokimyasal, immünohistokimyasal (TUNEL) ve stereolojik yöntemlerle araştırıldı. Bu amaçla, oksidatif stres ve apoptozda meydana gelen değişiklikler, stereolojik inceleme ile birlikte değerlendirildi. Her biri 7 Wistar albino dişi sıçandan oluşan 6 grup oluşturuldu. Gruplar; Kontrol (K), Ultraviyole A ve B grubu (UVAB), Ellajik asit (EA) grubu, Silibinin (SB) grubu, UVAB+EA (Ultraviyole AB grubu+Ellajik asit) grubu ve UVAB+SB (Ultraviyole AB grubu+Silibinin) grubu olarak adlandırıldı. UVAB, UVAB+EA ve UVB+SB grubundaki hayvanlar 30 gün boyunca günde 2 saat süreyle UVAB ışınına maruz bırakıldı. UVAB+EA ve UVAB+SB gruplarına her UVAB uygulamasından 30 dk önce 50 mg/kg/gün EA ve 50 mg/kg/gün SB gavaj yoluyla verildi. UVAB uygulanmayan EA ve SB gruplarına ise aynı dozlarda 50 mg/kg/gün EA ve SB gavaj yoluyla verildi. Bütün hayvanlar 30. günde sakrifiye edildi. Analizler için sırt deri dokuları alındı. Araştırma sonuçlarına göre; UVAB grubu ile Kontrol grubu kıyaslandığında Total Antioksidan Seviyesindeki (TAS) azalma ve SB ve EA verilen tedavi grupları ile UVAB grubu kıyaslandığında TAS seviyesindeki artış anlamlı değildi (p>0.05). UVAB grubu kontrol grubu ile kıyaslandığında Total Oksidan Seviyeleri (TOS) ve Oksidatif Stres İnseksi (OSİ) seviyelerinde anlamlı bir artış olduğu saptandı (p<0.05). Ancak TOS ve OSİ seviyelerindeki bu artışların tedavi gruplarında anlamı derecede azaldığı gözlendi (p < 0.05). Çalışmada elde edilen stereolojik bulgular değerlendirildiğinde UVAB grubunda epidermis hacim oranında kontrol grubuna göre anlamlı bir artış olduğu gözlendi (p<0.05). Tedavi gruplarındaki sıçanların dorsal deri epidermis kalınlıklarında ise UVAB grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş olduğu saptandı (p<0.05). EA ve SB'nin UVAB'nin birlikte uygulandığı gruplarda, mast hücre sayısı UVAB grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede azalmıştır (p<0.05). Çalışmada UVAB+EA ve UVAB+SB tedavi gruplarında TUNEL pozitif hücre sayısı, UVAB grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı şekilde azalmıştır (p<0.05). Bu çalışma, ellajik asit ve silibininin UVAB hasarı tedavisinde faydalı olabildiğini ortaya çıkarmıştır. Burada elde edilen bulguların desteklenmesi için ellajik asit ve silibininin farklı dozlarının oral olarak verilmesi veya topikal olarak denenmesi ile yapılacak in vitro ve in vivo daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar sözcükler: Deri, Ellajik asit, Apoptoz, Oksidatif stres, Silibinin, Stereoloji, UVAB.
Ratlarda sabit dozlarla tekrarlanan disosiyatif anestezinin histopatolojik ve biyokimyasal değerlere etkisi.
Hayvanlarda küçük cerrahi müdahaleler, yara bakımı, radyografi, idrar ve kan örneklerinin toplanması, göz, kulak ve oral muayenelerin yapılması, tırnak kesimi, diren, bandaj ve kateter uygulamaları ve deneysel uygulamalar gibi amaçlarla hayvanlara anestezi veya sedasyon uygulanabilmektedir. Belirtilen uygulamalardan dolayı hayvanlara bazı durumlarda tekrarlayan dozlarda anestezik madde verilmesi gerekebilmektedir. Çalışmamızın amacı çeşitli nedenlerle tekrarlanan dozlarda anestezi uygulaması yapılan hayvanların histopatolojik ve biyokimyasal değerlerindeki değişikliğin belirlenmesidir. Bu amaçla çalışmada ağırlıkları 160-220 gr arasında değişen 72 adet Wistar Albino dişi rat kullanılmıştır. Hayvanlar kontrol gurubu, zolazepam-tiletamin gurubu ve ksilazin-ketamin gurubu olmak üzere 3 ana gruba ayrıldı. Her bir ana gurup ise kendi içerisinde farklı günlerde yapılan 4 anestezi uygulamasına göre 4 farklı gruba ayrıldı. Hayvanlara 1, 3, 5 ve 7. günlerde anestezi uygulaması yapıldı. Anestezi uygulamaları boyunca hayvanların pedal, korneal, kutanöz ve doğrulma refleksleri kontrol edilerek kayıt altına alındı. Her bir uygulamanın ardından 2,4,6 ve 8. günlerde her ana gruptan rastgele 6 hayvan seçilip kan örnekleri alındıktan sonra sakrifiye edildi. Sakrifikasyon işleminin ardından hayvanlardan beyin, böbrek ve karaciğer örnekleri alındı. Alınan kan örneklerinin serumları çıkartıldı ve bu serumlarda AST, ALT, LDH, ALP, kreatinin, üre, albümin, seruloplazmin, total protein, globülin seviyeleri belirlendi. Alınan doku örnekleri hematoksilen eozin ile boyandıktan sonra histopatolojik olarak incelendi. Tekrarlayan dozlarda uygulanan zolazepam-tiletamin ve ksilazin-ketamin uygulamalarının bazı biyokimyasal, histopatolojik parametrelerinde ve refleks sürelerinde belirgin biçimde değişikliklere neden olduğu belirlendi. Tekrarlayan dozlarda anestezi uygulanmak durumunda kalınan hastalarda biyokimyasal parametreler değerlendirilmek istendiğinde çalışmamızda belirtilen değişikliklerin göz önünde bulundurulması hastanın daha doğru değerlendirilmesinde faydalı olacağı sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Disosiyatif anestezi, Tiletamin, Ketamin, Ksilazin, Tekrarlayan Dozlar.
Ratlarda etanol ile oluşturulmuş karaciğer fibrozisinde ısırgan otu tohumunun (Urtica dioica seed) tedavi edici etkisinin histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak araştırılması
Yardımcı M, Ratlarda Etanol İle Oluşturulmuş Karaciğer Fibrozisinde Isırgan Otu Tohumunun (Urtica dioica Seed) Tedavi Edici Etkisinin Histopatolojik ve İmmunohistokimyasal Olarak Araştırılması, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Patoloji Ana Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2019. Planlanan bu çalışmada, etil alkol ile deneysel olarak 8 haftalık süre içinde karaciğerde fibrozis oluşturulduktan sonraki 2 aylık tedavi sürecinde, ısırgan otu tohumu ekstrakt'ı kullanılarak fibrozisin geri dönüşümünün mümkün olup olmadığı histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak araştırıldı. Çalışmada toplam 24 adet rat kullanıldı ve ratlar her grupta 8'er adet olmak üzere üç gruba ayrıldı. Deneme süresi toplam 4 ay olarak belirlendi. Birinci grup (Kontrol); Standart rat pelet yemiyle beslendi. Alkol grubu ve alkol+ısırgan tohumu esktrat grubunda ise denemenin ilk 2 ayında günde bir defa orogastrık gavajla 4 mL/kg %30'luk etil alkol verilerek hepatik fibrozis oluşturuldu. Daha sonraki 3. ve 4. aylarda 2. gruba yine sadece alkol verilirken, 3. grup ratlara alkol alımıyla beraber ısırgan otu tohumu ekstrakt'ı (30mg/kg)'da verilerek oluşturulan fibrozisin geri dönüşümü uygulama sonunda izlendi. Deneme sonunda nekropsi yapılan ratların karaciğerlerinden alınan doku örnekleri histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak incelendi. Sonuçta, histopatolojik ve immünohistokimyasal bulgular doğrultusunda; ısırgan tohumu ekstrakt'ının kaydedilen birçok terapötik özelliklerinin etkisiyle ve karaciğerin de rejeneratif kapasitesi sayesinde karaciğerdeki dejeneratif-nekrotik değişikliklerin ve fibrozisin önemli düzeylerde geri dönüşümünün gerçekleştiği gözlenmiştir. Biyokimyasal analizler Alkol grubunda ALT, AST, LDL, GGT ve HDL düzeyleri kontrol grubuna göre azalmıştı. Ancak, Glukoz, LDL, Total Kolesterol ve Trigliserid seviyeleri kontrol grubuna göre artmıştı. Alkol+Isırgan grubunda ise kontrol grubuna göre ALT, AST, LDH, Glukoz, LDL ve Trigliserid düzeyleri azalmıştı. Ancak AlkPaz, GGT, HDL ve Total Kolesterol seviyeleri kontrol grubuna göre artmıştı. Çalışmanın sonuçları, alkolik hepatik fibrozisli olgularda, ısırgan otu tohumu ekstrakt'ının fibrozisli karaciğer tedavisinde kullanılabileceğini gösterdi.
Ratlarda yüksek yağlı diyet ile indüklenen obezite oluşumu üzerine çörek otu (nigella sativa) ekstraktının engelleyici etkisinin histopatolojik ve biyokimyasal olarak araştırılması
Bu çalışmada, yüksek yağlı diyetle beslenerek kilo artışı sağlanan ratlarda, Nigella sativa'nın (NS) obezite üzerine etkisi histopatolojik ve biyokimyasal olarak araştırıldı. Bu amaçla 32 rat, her bir grupta sekiz rat olacak şekilde; Kontrol (n:8), Obezite (n:8), Obezite+NS (n:8) ve NS (n:8) olmak üzere rastgele 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubu, standart rat pelet yemiyle beslendi. Obezite grubu, enerji değeri yüksek yağ diyetli pelet yem ile beslendi. Obezite+NS grubu, enerji değeri yüksek diyetli pelet yem ile beslenmeye ilaveten NS ekstresi ratlara 3mg/kg/rat dozda günlük olarak orogastrik gavaj ile verildi. NS gurubu ise; standart pelet yem ile beslenmeye ilaveten NS ekstresi ratlara 3mg/kg/rat dozda günlük olarak orogastrik gavaj ile verildi. Çalışma boyunca sıçanların kilo alımı takip edildi. Deneme sonucunda nekropsi yapılan ratlardan biyokimyasal ve histopatolojik incelemeler için kan ve doku örnekleri alındı. Histopatolojik olarak obezite grubunda; karaciğerde sentrilobuler hepatositlerde farklı büyüklüklerde keskin sınırlı yağ vakuolleri ve bu hepatositlerde koagulasyon nekrozu gözlenirken, Obezite+NS ekstresi grubunda kontrol grubunda olduğu gibi karaciğerin normal histolojik görünümü izlendi. Kan serumu örneklerinde; alanin transaminaz (ALT), aspartik transaminaz (AST), alkalen fosfataz (ALP), laktat dehidrogenaz (LDH), gama glutamil transferaz (GGT), kolesterol, trigliserit, HDL kolesterol, LDL kolesterol ve açlık kan şekeri (AKŞ) aktiviteleri belirlendi. Obezite grubunda trigliserid düzeyi; kontrol, NS+obezite ve NS grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. NS+obezite grubunda serum ALT düzeyi; kontrol ve obezite grubundan anlamlı olarak daha yüksekti. ALP, LDH, trigliserit ve AKŞ aktiviteleri kontrol grubuna göre önemli ölçüde arttığı, obezite+NS ekstresi grubunda ise kontrol grubuna oldukça yakın olduğu tespit edildi. Sonuç olarak, enerji değeri yüksek diyetli pelet yem ile beslenmeye ilaveten NS ekstresi verilen ratlarda karaciğerde yağ dejenerasyonun büyük oranda önlendiği belirlendi.
Ratlarda yüksek yağlı diyet ile beslemenin obezite oluşumunu önlemesi üzerine ısırgan otu tohumu (urtica dioica seed) ekstraktı etkisinin histopatolojik ve biyokimyasal olarak araştırılması
Sunulan bu çalışmada, yüksek yağlı diyet (YYD) ile beslenen ratlarda ısırgan otu tohumu (Urtica Dioica; UD) ekstraktının obezite oluşumu üzerine etkisinin histopatolojik ve biyokimyasal olarak araştırılması amaçlandı. Bu amaçla 32 adet erkek Wistar albio rat her grupta 8 adet olmak üzere dört gruba ayrıldı. Kontrol grubu; standart rat pelet yem ile beslendi. YYD grubu; 300g/kg oranında tereyağı katılarak hazırlanan yüksek yağlı pelet yem ile beslendi. YYD + UD grubu; 300g/kg oranında tereyağı katılarak hazırlanan yüksek yağ diyetli pelet yem ile beslemeye ilaveten UD ekstresi (300 mg/kg, oral) ile beslendi. UD grubu; Standart pelet yem ile beslemeye ilaveten UD ekstresi (300 mg/kg, oral) ile beslendi. 75 günlük deneme süresi sonunda sıçanların nekropsileri yapılarak doku ve kan örnekleri alındı. Alınan doku örnekleri Hematoksilen&Eozinle(H & E) ile boyanarak histopatolojik inceleme yapıldı. Alınan kan örneklerinden AST, ALT, LDH, ALP, trigliserid, total kolesterol, HDL-kolesterol, LDL-kolesterol ve açlık kan şekeri düzeyleri çalışıldı. Histopatolojik olarak YYD grubu ratların karaciğer dokularında hepatositlerde dejenerasyon ve nekroz ve remark kordon yaplarında bozulma görüldü. YYD + UD grubu ratlarda bu bulguların kısmen azaldığı belirlendi. YYD grubunda ALT, ALP, trigliserid ve LDL düzeyleri kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek bulundu. YYD grubu ile karşılaştırıldığında, YYD + UD grubunda bu düzeylerin anlamlı olarak düştüğü belirlendi. YYD grubunda kontrole göre azalan HDL düzeyinin, YYD + UD grubunda YYD grubuna göre arttığı görüldü. YYD grubu ratlarda kolesterol düzeyinin kontrole göre arttığı belirlenirken, YYD + UD gurubunda kolesterol düzeyinin YYD grubuna göre daha yüksek olduğu tespit edildi. YYD ile beslenme kilo artşı sağlarken, UD eksratının uygulanması ile kilo alımında kısmen azalma meydana geldi. Sonuç olarak, UD eksraktı uygulamasının karaciğerde meydana gelen tahribatı azalttığı, serum lipit düzeylerinde azalmaya neden olduğu ve kilo alımını kısmen engellediği, ancak kolesterol düzeyinde yükselmeye sebep olduğu belirlendiğinden, UD ekstresinin YYD ile beslenmenin olumsuz etkilerine karşı tam bir koruma sağladığı sonucuna kesin olarak varılamadı.
Çoban çantası (capsella bursa pastoris L) bitkisinin etil alkol ile oluşturulan karaciğer hasarları üzerine etkisinin histopatolojik ve biyokimyasal olarak araştırılması
Polat O, Çoban Çantası (Capsella Bursa-Pastoris L.) Bitkisinin Etil Alkol ile Oluşturulan Karaciğer Hasarları Üzerine Etkisinin Histopatolojik ve Biyokimyasal Olarak Araştırılması, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2019. Sunulan bu çalışmanın amacı etil alkol ile oluşturulan karaciğer toksikasyonuna karşı çoban çantası (Capsella Bursa-Pastoris L.) bitkisi çayının koruyucu etkinliğini araştırmaktır. Bu amaçla 32 adet erkek wistar albino rat rastgele 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubu; Standart pelet yem ile beslendi. Alkol grubu; Günde bir defa 4 ml/kg % 30'luk etil alkol orogastrik gavaj ile verildi. Alkol + Çoban çantası grubu: Günde bir defa 4 ml/kg % 30'luk etil alkol ve 1 ml/kg bitki çayı günlük orogastrik gavaj ile verildi. Çoban çantası grubu; Günde bir defa 1 ml/kg bitki çayı orogastrik gavaj ile verildi. 60 günlük deneme süresi sonunda sıçanların nekropsileri yapılarak doku ve kan örnekleri alındı. Alınan doku örnekleri Hematoksilen & Eozinle (H&E) ile boyanarak histopatolojik inceleme yapıldı. Alınan kan örnekleri santrifüj edilerek serumları çıkarıldı. Serumlardan karaciğer harabiyeti serum enzimlerinden Alanin transaminaz (ALT), Aspartik transaminaz (AST), Alkalen fosfataz (ALP) ve Laktat dehidrogenaz (LDH) seviyeleri ve Kolesterol, Trigliserit, HDL kolesterol, LDL kolesterol ve Açlık kan şekeri (AKŞ) düzeyleri çalışıldı. Histopatolojik olarak alkol grubu ratların karaciğerlerinde meydana gelen dejeneratif-nekrotik değişikliklerin alkol + Çoban çantası grubunda kısmen azaldığı belirlendi. Biyokimyasal olarak, alkol grubunda kontrole göre artan AST, ALT ve ALP düzeylerinin alkol + Çoban çantası tedavi grubunda azaldığı görüldü. Çoban çantası çayı ile tedavinin trigliserid ve HDL düzeylerine olumlu etki ettiği görülürken, LDL ve kolesterol değerlerini olumsuz etkilediği görüldü. Sonuç olarak, çoban çantası çayı uygulamasının karaciğerde meydana gelen tahribatı azalttığı, ancak LDL ve kolesterol düzeylerinde yükselmeye sebep olduğu belirlendiğinden, çoban çantası çayının etil alkol ile oluşturulan karaciğer toksikasyonuna karşı tam bir koruma sağladığı sonucuna kesin olarak varılamadı.tır
Diyabetik ratlarda ardıç (juniperus communis Lh) yağının antidiyabetik etkisinin histopatolojik immunohistokimyasal ve biyokimyasal olarak araştırılması
Sunulan bu çalışmada, streptozotosin (STZ) ile oluşturulan diyabetik rat modelinde ardıç (Juniper berry; JB) yağının antidiyabetik etkisi histopatolojik, immunohistokimyasal ve biyokimyasal olarak araştırıldı. Bu amaçla, 40 adet erkek Wistar albino rat rastgele seçilerek; kontrol, diyabetes mellitus (DM), DM + akarboz, DM + ardıç yağı ve ardıç yağı olmak üzere beş gruba ayrıldı. Deneysel diyabet, tek dozluk (55 mg/kg, periton içi [i.p]) STZ enjeksiyonu ile oluşturuldu. DM + ardıç ve ardıç grubu ratların yemlerine 50 ml/kg ardıç yağı katılarak verildi. 28 günlük deneme süresi sonunda ratlar sakrifiye edilerek kan ve doku örnekleri alındı. Alınan doku örnekleri Hematoksilen & Eozinle (H & E) ile boyanarak histopatolojik inceleme yapıldı. İmmunohistokimyasal olarak pankreas dokusunda insülin immun-ekspresyonu çalışıldı. Serumda ise ALT, AST, ALP, LDH, total kolesterol, trigliserit, kreatinin ve üre düzeyleri araştırıldı. Histopatolojik olarak DM grubu ratların karaciğer dokusunda hepatositlerde dejenerasyon, böbreklerde tubulus hücrelerinde dejenerasyon ve nekroz, glomerular yapıda bozulma ve pankreas dokusunda langerhans adacıklarının belirgin hücre kaybı sonucu normal görünümlerinin bozulduğu gözlendi. Bu histopatolojik değişikliklerin DM + ardıç grubunda önemli derecede azaldığı tespit edildi. İmmunohistokimyasal olarak Beta (β) hücrelerde STZ'nin neden olduğu dejeneratif değişiklikler sonucu DM grubunda insülin immünoreaktif hücre sayısında azalma tespit edildi. Ardıç yağı ile tedavi sonucu immünoreaktif β hücrelerin sayısında önemli ölçüde artış belirlendi. Biyokimyasal sonuçlar, ardıç yağı tedavisi sonucu ALT, AST, üre ve kreatinin değerlerinde önemli iyileşme sağlandığını gösterirken, kan glikoz düzeyinde önemli düşüş belirlendi. Bu sonuçlar, ardıç yağının ratlarda STZ ile oluşturulan diyabete karşı koruyucu etkiye sahip olduğunu ortaya koydu.
2012-2016 yılları arasında Van Eğitim ve Araştırma Hastanesinde histerektomi yapılan hastaların histopatolojik tanı analizi
Bu çalışma 2012 ve 2016 yılları arasında histerektomi yapılan ve patoloji sonuçlarına ulaşılan 227 hastanın verileri üzerinde yapıldı. Tüm yaş gruplarının genel değerlendirilmesi yapıldı. En sık histerektomi nedenleri ve en çok uygulanan cerrahi işlemler tespit edildi. Sağlık Bakanlığı Sağlık Bilimleri Üniversitesi Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Doğum kliniğine bu 5 yıllık süreç içerisinde gelen ve gerekli tetkik ve incelemelerden sonra histerektomi operasyonuna alınan hastalar çalışmaya dahil edildi. Retrospektif olarak kayıtların taranması şeklinde planlanmış olan bu çalışmanın amacı; benign hastalıklar nedeniyle yapılan histerektomilerin sayısı, yaş grupları, cerrahi endikasyonlarının neler olduğu ve nihai patoloji sonuçlarının araştırılması ve bu materyallerin histopatolojik sonuçlarının karşılaştırılarak incelenmesidir. Histerektomi operasyonu sonrası hastaların hazırlanan patoloji raporları tek tek incelendi. Histerektomi ameliyatının en çok ve en az yapıldığı yaş grupları, nedenleri, yaş gruplarına hangi cerrahi işlemin uygulandığı ve histopatolojik sonuçlarının neler olduğu retrospektif olarak incelenerek ortaya konuldu. Çalışmamızda istatistiksel olarak belirgin bir fark kaydedilmedi. Elde edilen bulguların daha önce yapılan çalışmalarla parallelik gösterdiği tespit edildi. Sonuçlar literatür ışığında tartışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Benign, histerektomi, retrospektif analiz.
Ratlarda deneysel olarak diethylnitrosamine ile indüklenen hepatosellüler karsinogenezis sürecinde urtica dioica'nin antitümör etkinliğinin araştırılması
Kanser, kardiyovasküler sistem hastalıklarından sonra en çok ölüme sebep olan bir hastalıktır. Karaciğerin primer malign tümörlerinin çok büyük bir kısmını hepatosellüler karsinom oluşturmaktadır. Dietilnitrozamin (DEN), genetik etkili kimyasal kansorejenlerin büyük bir kısmını teşkil etmektedir. DEN; sigara dumanında, kürlenmiş ve kızartılmış yemeklerde, kozmetik ürünlerde, alkollü içkilerde, işlenmiş et ürünlerinde, tarımda kullanılan kimyasallarda, çeşitli endüstriyel ürünlerde bulunmaktadır. Karaciğerde metabolize edilen DEN; karsinojenik, teratojenik, toksik ve mutajenik etkilere sahiptir. DEN, bilim dünyasında deney hayvanlarında karaciğer tümöründe indükleyici olarak yaygın şekilde kullanılmaktadır. Günümüzde alternatif tıpta yaygın bir şekilde kullanılan ısırgan otunun birçok medikal (antikanserojen, antiinflamatuar, antimikrobiyal, antitoksik, antioksidan, hepatoprotektif, antidiyabetik ve hipoglisemik) özelliklere sahip olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, ratlarda deneysel olarak DEN ile indüklenen hepatosellüler karsinogenezis sürecinde Urtica dioica tohumu ekstraktının (UDTE) antitümör etkinliği araştırılmıştır. Bu amaçla; toplam 40 rat, her biri 8'erli 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubu, UDTE grubu; her bir rat günlük olarak orogastrik 1 ml UDTE (0,5 ml eter yağ ekstresi ve 0,5 ml etanol ekstresi), DEN grubu; 200 mg DEN/kg/rat, DEN+UDTE-1 grubu; 200 mg DEN/kg/rat + her bir rat günlük olarak orogastrik 1 ml UDTE (etanol ekstresi), DEN+UDTE-2 grubu; 200 mg DEN/kg/rat DEN+her bir rat günlük olarak orogastrik 1 ml UDTE (eter yağ ekstresi) aldı. 16 haftalık deneme sonunda nekropsileri yapılan ratlardan biyokimyasal ve histopatolojik analizler için örnekler alındı. Biyokimyasal olarak DEN uygulaması; AST, ALT ve LDH aktiviteleri ile TOS ve MDA düzeylerini artırırken, TAS, GSH, CAT, SOD ve GSH-Px düzeylerini ise azaltmıştır. Ancak DEN ile birlikte UDTE kullanımının antioksidan kapasiteyi artırdığı ve oksidatif stresi baskıladığı, karaciğer harabiyetini önlediği gözlenmiştir. Diğer taraftan DEN uygulamasının, tümör belirteçlerinden özellikle CA 15-3, CA 19-9 ve CA 125-II aktivitelerini ve apoptotik faktörlerden özellikle kaspaz-3 seviyelerini önemli ölçüde artırdığı, DEN ile birlikte UDTE kullanımının ise bu artışları azalttığı saptanmıştır. Patolojik olarak DEN grubunda karaciğerde ince granüler bir görünüm; histopatolojik olarak ise hepatositlerde yaygın olarak büyük ve küçük hücre değişimleri ile karakterize displaziler ile dejenerasyon, safra kanalı hiperplazisi, yangısal hücre infiltrasyonları, fibrozis ve kolestazis gözlendi. DEN+UDTE gruplarında bu morfolojik değişikliklerden büyük hücre değişimlerinin, kistik dejenere hepatositlerin ve fibrozisin oluşmadığı, diğerlerinin ise hafif düzeylerde kaldığı gözlendi. İmmunohistokimyasal olarak, DEN grubunda Hep par-1, AFP, kaspaz-3 ve iNOS boyamalarında belirgin reaksiyon gözlenirken DEN ile birlikte UDTE verilen gruplarda bu antikorların ekspresyonlarında anlamlı azalma olduğu saptandı. Bu bulgulara göre; DEN ile indüklenen hepatosellüler karsinogenezis sürecinde UDT ekstraktının güçlü antioksidan kapasitesi sayesinde doku hasarını engelleyerek çok belirgin düzeyde antitümör etkinliğe sahip olduğu sonucuna varılmıştır.
Meme lezyonlarının kontrastlı mamografi ile kantitatif analizi ve histopatolojik sonuçlar ile karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı kontrastlı mamografide kontrast tutan lezyonları kantitatif olarak değerlendirmek ve kontrastlı mamografinin benign ve malign lezyonları ayırt etmedeki etkinliğini araştırmaktır. İkinci olarak da malign lezyonlarda histopatolojik tip, grade ve moleküler subtiplere göre kontrastlı mamografideki kontrastlanma değerlerini karşılaştırmak amaçlanmıştır. 01 Ocak 2019 ile 11 Ocak 2022 tarihleri arasında kontrastlı mamografi yapılan 164 hastanın 170 lezyonu üzerinde retrospektif bir çalışma yapılmıştır. Tüm lezyonların histopatolojik sonucu mevcuttu ya da en az 2 yıllık takipte stabil olduklarından benign olarak kabul edildi. Lezyonlar benign, invaziv olmayan ve invaziv kanser olarak gruplara ayrıldı. 44 lezyon (%25,8) benign, 9 lezyon (%5,3) noninvaziv kanser ve 117 lezyon (%68,9) invaziv kanserdi. Kantitatif analiz için her bir lezyondan, glandüler (G) ve yağlı (F) dokudan benzer region of interest (ROI) boyutları ile hem kraniyokaudal (CC) hem de medyolateral oblik (MLO) kontrastlı mamografi görüntülerinden ölçümler yapıldı. Yağ dokusu ve glandüler doku için lezyonun rölatif artışı %R formülü ile hesaplandı. Ortalama %R CC G değeri, benign, invaziv olmayan ve invaziv kanser grupları için sırasıyla 2,32 , 2,88 ve 4,76 idi. Benign, noninvaziv ve invaziv kanser grupları için ortalama %R CC F değerleri sırasıyla 3,70 , 4,06 ve 5,97 idi. Anlamlı farkı yaratan ikili gruplar Bonferroni düzeltmeli Mann-Whitney U testi ile incelendiğinde, invaziv kanser ile benign grup arasındaki farkın hem %R CC F hem de %R CC G'de anlamlı olduğu görüldü (p< 0,001). En yüksek %R MLO G ve %R MLO F ortalamaları invaziv kanser grubunda bulunurken, en düşük %R MLO G ve %R MLO F ortalamaları benign grupta bulundu (p<0,001). %R CC G, %R CC F, %R MLO G ve %R MLO F için benign ve malign (invaziv olmayan ve invaziv kanserler) ayrımı için ROC analizi yapıldı ve eğrinin altındaki alan dört değişken için de anlamlı idi (p<0,001). Cut-off değerleri %R CC G için 2,786 , %R CC F için 3,257 , %R MLO G için 3,118 ve %R MLO F için 3,826 idi. Lezyonların dinamik kontrastlanma paternleri için, MLO ve CC grafi arasındaki rölatif sinyal değişimi %RSD formülü ile hesaplandı. Benign, invaziv olmayan ve invaziv kanser grupları arasında %RSD G ve %RSD F değerlerine göre gruplanan tip 1 (persistan), tip 2 (plato) ve tip 3 (yıkanma) kontrast dinamik paternleri arasında anlamlı bir fark bulunmadı ( p>0,05). Sonuç olarak, kontrastlı mamografideki kantitatif ölçümler, yağ veya glandüler dokudan bağımsız olarak benign ve malign meme lezyonlarını ayırt etmek için kullanılabilir. Ancak tip 1, tip 2 ve tip 3 kontrastlanma paternleri incelendiğinde benign ve malign lezyonlar arasında fark görülmemektedir. Bu bulgu, kontrastlı mamografide ve meme MRG'deki kontrastlanma paternlerinin kontrastlı görüntülerin elde edilme zamanlarına bağlı olarak birbirinden farklı olabileceğini gösterebilir.
Tükrük bezi adenoid kistik karsinomlarında PD-l1 ekspresyonu, moleküler alterasyonların araştırılması ve histopatolojik korelasyonu
Adenoid kistik karsinomlar (AKK) tükrük bezi tümörlerinin biyolojik olarak en destrüktif ve öngörülemeyen tümörlerinden biridir. Günümüzde bu tümörlerde MYB/MYBL1-NFIB translokasyonları tanımlanmıştır. Bu alterasyonlar prognoz ve tanı aşamasında yardımcı olmakla birlikte, hedefe yönelik tedavi aşamasında da hedef molekül olarak karşımıza çıkabilmektedir. Öte yandan son zamanlarda birçok tümör grubunda (malign melanom, küçük hücreli dışı akciğer karsinomu ve renal hücreli karsinomlar gibi) "Programmed death-ligand 1" (PD-L1) ekspresyonunun kötü prognoz ile ilişkisi gösterilmiş olup bu tümörlerde "programmed death-1" (PD-1)'i hedefleyen immünoterapiler tedavi aşamasında dikkate değer bir başarı göstermiştir. Tükrük bezi tümörlerinde PD-L1 ekspresyonu hakkında çok az çalışma mevcuttur ve klinikopatolojik davranışına yönelik araştırmalar devam etmektedir. Bu çalışma ile arşivimizdeki MYB/MYBL1-NFIB gen translokasyonu içeren AKK'ların saptanması, bu tümörlerin morfolojik ve klinik özelliklerinin değerlendirilmesi ve PD-L1'nın immünohistokimyasal olarak AKK'lardaki prognostik değerinin sorgulanması amaçlanmıştır. Bu çalışmada 2000-2020 yılları arasında tanı almış tükrük bezi kökenli 56 primer AKK vakası, 10 uzak metastaz ve 6 lenf nodu metastazı odakları değerlendirmeye alındı. Primer ve metastaz odaklarının formalin fikse parafine gömülü bloklarına PD-L1 İHK çalışmaları uygulandı. Prognostik öneme sahip olan farklı morfolojik paternler farklı gen füzyonları ile bağlantılı olabileceğinden, bunu aydınlatmayı hedefleyerek, çalışmamızda primer tümörlerin farklı paternleri ayrı ayrı moleküler çalışmaya dahil edildi ve MYB/MYBL1-NFIB gen füzyonu bakıldı. Ayrıca metastatik odaklara da moleküler çalışmalar uygulandı. Sonuç olarak 56 AKK olgunun 12'si MYB/MYBL1-NFIB translokasyonu sergilemekteydi. Füzyon pozitif hastalarda, primer ve uzak metastaz odakları arasında uyumluluk izlendi. Aynı hastada farklı morfolojik paternlerin moleküler profillerinin birbirlerinden farklı olabileceği izlendi. MYB füzyon pozitif AKK olguları anlamlı olarak daha yaşlı idi. AKK olgularında PD-L1 ekspresyonu düşüktü ve pozitifliği yaşlı hastalarda anlamlı olarak daha sıktı.
Akciğerin rezeke skuamöz hücreli karsinomlarında histopatolojik parametrelerin prognostik önemi
Akciğer kanseri, kanser ilişkili ölümlerin başlıca sebepleri arasındadır. Skuamöz hücreleri karsinom (SHK) tüm akciğer karsinomlarının %25-30'unu oluşturmakta olup çoğu hasta ileri evrelerde tanınmaktadır. Rezeksiyon yapılamayan ya da rekürren akciğer karsinomlarında kişiselleştirilmiş tedavi yöntemlerinin kullanımı adenokarsinomlarda (AK), SHK'a göre daha fazla orandadır. SHK grubunda prognozu ön görmede kullanılabilecek, kabul edilmiş histolojik özellikler henüz mevcut değildir. Bu nedenle akciğer SHK incelemesinde, morfolojik prognostik faktörlerin ortaya çıkarılması önem teşkil etmektedir. Bu çalışmada anabilim dalımızda 2000-2016 yılları arasında ameliyat materyallerinde SHK tanısı almış 178 olguya ait hematoksilen&eozin (H&E) boyalı ve arşivimizde mevcut olan immünhistokimyasal (İHK) ki-67 boyalı preparatlar yeniden değerlendirilmiştir. Hastaların klinik özellikleri ile histolojik alt tip, diferansiyasyon, tümör tomurcuklanması, hava boşlukları boyunca yayılım, nükleer boyut, peritümöral stroma ve yangısal hücre infiltrasyonu, mitoz, lenfovasküler invazyon (LVİ), perinöral invazyon (PNİ), nekroz, plevra invazyonu, tümör dışı akciğer parankim özellikleri ve İHK ki-67 proliferasyon indeksi mikroskobik olarak incelenmiş, bu bulguların birbirleriyle ve sağkalımla ilişkisi araştırılmıştır. Çalışmamızda yaş ortalaması 64,3 olup hastaların 160'ı (%89,9) erkek, 18'i (%10,1) kadındır. Tümörlerin 104'ü (%58,4) akciğerin santral, 74'ü (%41,6) periferik lokalizasyonunda bulunmuştur. Ortalama tümör çapı 3,8 cm idir. Hiler lenf nodülü metastazı (LNM) 45 (%30,4) hastada, mediastinal LNM 13 (%9) hastada izlenmiştir. Hastaların patolojik TNM (pTNM) evre guplarına göre, 67'si (%40,9) evre I, 59'u (%36) evre II, 32'si (%19,5) evre III ve 6'sı (%3,7) evre IV hastalardır. Tümörlerin 128'i (%71,9) orta derece diferansiye, 46'sı (%25,8) az diferansiye ve 4'ü (%2,2) iyi diferansiye tümörlerdir. Alt tiplere göre vakaların 90'ında (%50,6) nonkeratinize, 85'inde (%47,8) keratinize, üç olguda (%1,7) bazaloid histoloji görülmüştür. Tümör tomurcuklanması, tümörlerin 67 (%37,6) tanesinde saptanmıştır. Tomurcuklanma derecesine göre derece 1'de 31 hasta (%46,3), derece 2'de 19 hasta (%28,4) ve derece 3'te 17 hasta (%25,4) kaydedilmiştir. Hava boşlukları boyunca yayılım, tümörlerin 79'unda (%44,4) görülmüştür. Nükleus boyutuna göre gruplandırmada tümörlerin 111'inde (%62,4) orta boyutlu, 61'inde (%34,3) büyük boyutlu, 6'sında (%3,4) küçük boyutlu nükleus bulunduğu kaydedilmiştir. Vakaların 76'sında (%42,7) fibröz stroma, 63'ünde (%35,4) orta derecede stroma ve 39'unda (%21,9) ince stroma saptanmıştır. Peritümöral yangısal hücre infiltrasyonu olguların 64'ünde (%36) düşük derecede, 59'unda (%33,1) orta derecede, 55'inde (%30,9) yüksek derecededir. Ortalama mitoz sayısı 10 büyük büyütme alanında (BBA) 21 olarak bulunmuştur. Vakaların 118'i (%66,3) 10 BBA'da 15 ve üzeri mitoz sayısına sahipken, 60 vakada (%33,7) mitoz sayısı 10 BBA'da 15'in altındadır. Arşiv materyallerinin 64'ünde (%36) immünhistokimyasal ki-67 boyalı preperatlar mevcut olup ve ortalama ki-67 proliferasyon indeksi %37,3 bulunmuştur. LVİ olguların 91'inde (%51,1), PNİ 15'inde (%8,4), nekroz 112'sinde (%62,9) ve plevra invazyonu 48'inde (%27) izlenmiştir. Tümöre komşu akciğer parankimi değerlendirmesinde, 48 vakada (%27) spesifik özellik saptanmamıştır. Ortalama sağkalım süresi 101,7 aydır. Tomurcuklanma ile LVİ, PNİ ve peritümöral stroma arasında ve yanı sıra, tomurcuklanmanın derecesiyle nekroz arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Hava boşlukları boyunca yayılım ile LVİ, nekroz ve mitoz sayısıyla ilişkili bulunmuştur. Nükleus boyutu ve peritümöral stroma ile pTNM evresi arasında anlamlı ilişki mevcuttur. Hava boşlukları boyunca yayılım ile mitoz sayısı arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmıştır. Median tanı yaşı, metastaz durumum ve pTNM evre gruplarıyla median sağkalım arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Akciğer SHK için prognozu ön görmede kullanılabilecek, kabul edilmiş histolojik özellikler hala bulunmamaktadır. SHK ile ilgili histomorfolojik parametrelerin prognostik önemini araştıran çalışma sayısı sınırlı olup henüz güncel ve net prognostik profil gösterilememektedir. Bu nedenle, bu çalışma ile gelecekte tedavi kararını etkileyebilecek morfolojik özellikler ve prognostik faktörlerin belirlenmesine katkıda bulunacağımız görüşündeyiz.
Prostata spesifik antijen değeri 4-10 ng/ml aralığında olan hastalarda multiparametrik prostat manyetik rezonans görüntülemenin prostat kanseri tanısındaki yerinin retrospektif araştırılması
Giriş ve Amaç: Multiparametrik Prostat Manyetik Rezonans Görüntüleme (MpMRG) son zamanlarda prostat kanseri tanı ve evrelemesinde gittikçe daha yaygın kullanılarak, tecrübe ve cihaz kalitesininde artmasıyla önemi dahada artmıştır. Çalışmamızda PSA değerleri 4-10 ng/ml olan, radikal prostatektomi öncesi MpMRG çekilmiş hastalarda MRG bulguları ile histopatolojik ilişki ve uyumun arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2017 – Haziran 2019 tarihleri arasında, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Kliniği'nde, prostat kanseri sebebiyle radikal prostatektomi yapılan, operasyon öncesi MpMRG uygulanan ve diğer dahil edilme kriterlerini karşılayan 90 hastanın verisi incelenmiştir. Hastalara ait yaş, operasyon öncesi Prostat Spesifik Antijen (PSA) değeri retrospektif olarak hasta dosyalarından toplanmıştır. Patoloji spesmeni tekrar incelenerek operasyon sonrası gleason skoru, Uluslararası Ürolojik Patoloji Derneği (ISUP) derecesi, diğer patolojik bulgular (lenf nodu tutulumu ve ekstraprostatik yayılım), USG eşliğinde transrektal prostat biyopsi öncesinde yapılan MpMRG tekrar incelenerek PIRADS skoru, ekstrakapsüler uzanım, seminal vezikül invazyonu, nörovasküler demet invazyonu ve lenf nodu tutulumu kaydedilmiştir. İstatistiksel analiz için IBM SPSS Statistics 25.0 Programı kullanıldı. Bulgular: MpMRG'de seminal vezikül invazyonu saptanan hastaların %66.6'ı, ekstrakapsüler uzanım saptanan hastaların %55.5'i, lenf nodu tutulumu saptanan hastaların %40'ı, nörovasküler demet invazyon saptanan hastaların %88.2'i histopatolojik olarak korele edildi. PIRADS skorları ile ISUP derece grupları (p=0.007) ve PIRADS skorları ile Gleason skorları arasında(p=0.023) anlamlı ilişki gösterilmiştir. PIRADS skorları ile histopatolojik olarak cerrahi sınır(p=0.5), ekstrakapsüler yayılım (p=0.161), lenf nodu tutulumu (p=0.936), perinöral invazyon durumu(p=0.35), pT evre(p=0.222), seminal vezikül invazyonu (p=0.064) arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: MpMRG tekniği, ekipmanı, PIRADS skorlama sistemi ve yorumlayıcıların tecrübe ve bilgisi geliştirildikçe, tetkikin tanı koyma yeteneği de artacaktır. MpMRG'de evreleme doğruluğu arttıkça hastaların tedavi planlaması yada önceliği 2 de değişebilir. MpMRG'nin tanıdaki rolü daha büyük hasta popülasyonuyla ve prospektif olarak yapılacak çalışmalarla geliştirilebilir. Anahtar Kelimeler: Prostat kanseri, multiparametrik MRG, histopatolojik korelasyon
Deneysel sepsis modellerinde Morus Nigra (Kara Dut)'nın sepsis tedavisi ve mortalitesindeki etkisi
AMAÇ: Sepsis yüzyıllardır süregelen bir morbidite ve mortalite sorunudur. Sepsis tedavisinde mevcut patojene yönelik çeşitli tedavi yöntemleri kullanılsa da, tedavide kesin ve etkili denebilecek bir yöntem mevcut değildir. Morus nigra, içerdiği fluvanoidler ve antioksidan kapasitesi ile hem tıbbi, halk arasında şifalı olduğuna inanıldığı için hem de toplumsal olarak alternatif bir tedavi yöntemi olabileceğini düşündürttüren özelliklere sahiptir. Yapılan literatür taramalarında, direkt olarak Morus nigra'nın sepsis üzerindeki etkilere ya da antibakterisidal özelliklere değinilen bir çalışmaya rastlanılmamıştır. Bu nedenle içerdiği özellikler sebebiyle sepsis tedavisinde ve mortalitesinde Morus nigra'nın etkilerini gösteren bir çalışma yapmayı amaçladık. YÖNTEM: Ege Üniversitesi Labaratuar Hayvanları Uygulama ve Araştırma Merkezi'nden (EGEHAYMER) temin edilen, seksüel olgunluğa erişmiş, ağırlıkları 220 ile 300 gram arasında değişen Wistar Albino tipi her iki eşeyden 28 adet sıçan, 22C oda ısısında, % 45-75 nemde, karanlık ve aydınlık gün geçirme saatleri 12 saatlik eşit döngülerde olacak şekilde, serbest su ve gıda desteği sağlanarak araştırmaya alındılar. 7 günlük planlanan çalışmada gruplar belirlendi. Grup I (Kontrol grubu) herhangi bir tedavi almadı. Diğer gruplara ait sıçanlara 0.günde CLP işlemi uygulandı. Grup II (CLP grubu) sadece CLP işlemi geçirip 7.güne kadar takibi sağlandı. Grup III (CLP+SF) grubu, CLP işlemi sonrası 24 saatte 1 olacak şekilde, 7 gün boyunca, Morus nigra'nın çözücüsü 3mL intraperitoneal SF enjeksiyonu aldı. Grup IV (Kara dut grubu) ise CLP sonrası 7 gün boyunca 24 saatte 1 3mL kara dut çözeltisi aldı. 7.günün sonunda denekler, böbrek ve karaciğer biyopsilerinin alınması için sakrifiye edildi. Alınan örnekler H&E, Mallory azan, Anti-enos, Anti-inos, Anti-gfap boyamalara tabii tutuldu. Preparatlar ışık mikroskopu altında x4, x20 ve x40 büyütmelerinde incelendi. Toplanan veriler GraphPad Prism 6.0 programı ile istatistiksel olarak değerlendirildi. BULGULAR: Işık mikroskopu altında incelenen preparatlarda, ITO hücre miktarına, gruplar arası cast formasyonu mevcudiyetine, eritrosit ekstravazasyonuna, fırçamsı kenar kaybına, hepatik sinuzoidlerde dilatasyona ve konjesyona, portal alanda inflamasyona, tubuler dilatasyona ve vena centraliste konjesyona bakıldı. Yapılan değerlendirme ve istatiksel analiz sonucu, Kara dut ekstresi alan deneklerde CLP ve CLP+SF gruplarındaki deneklere oranla, ITO hücre miktarında p<0.0001, cast formasyonunda p<0.0001, eritrosit ekstravazasyonunda p<0.0001 olacak şekilde istatiksel anlamlı üstünlük saptandı. Kara dut grubunda fırçamsı kenar kaybı ise CLP grubuna p<0.0001, CLP+SF grubuna p<0.001 olacak şekilde istatistiksel bir anlam ifade etti. Kara dut grubunda bakılan hepatic dilatasyon ve konjesyon, portal alanda inflamasyon, tubuler dilatasyon CLP ve CLP+SF gruplarına oranla p<0.0001 olarak istatistiksel olarak anlamlı belirlendi. Deneklerden alınan örneklerde incelenen vena centralis konjesyonununda Kara dut grubu ile CLP ve CLP+SF gruplarına karşı yapılan değerlendirme sonucu p<0.001 olarak belirlendi. Kontrol grubu ile Kara dut grubu arasında yapılan karşılaştırılmada ise, gruplar arası cast formasyonunda, fırçamsı kenar kaybında, hepatik venlerde dilatasyon ve konjesyonda, portal alanda inflamasyonda ve tubuler dilatasyon değerlendirilmelerinde Kontrol grubunun Kara dut grubuna p<0.01 olacak şekilde anlamlı istatiksel üstünlük saptadığı belirlendi. Kontrol ve Kara dut grubu arasında yapılan incelemeler sonucu, vena centraliste konjesyon, eritrosit ekstravazasonu, ITO hücre miktarı parametrelerinde Kontrol grubunun Kara dut grubuna anlamlı istatistiksel üstünlük sağladı görüldü. (p<0.001) SONUÇ: Yapılan bu tez çalışmasında, CLP yöntemi ile oluşturulmuş deneysel sepsis modellerinde, intraperitoneal yoldan uygulanana Morus nigra tedavisinin, böbrek ve karaciğer dokularından alınan örneklerde, inflamatuar ve nekrotik etkileri azalttığı görüldü. Ancak dokulardaki akut evre etkileri istatistiksel ve histopatolojik olarak azalttığı, dokuların tamamen normale dönmesini sağlamakta ise başarısız olduğu görüldü.
Meme MRG'de saptanan kitlesel olmayan parlaklaşmaların histopatolojik korelasyonu
MEME MRG'DE SAPTANAN KİTLESEL OLMAYAN PARLAKLAŞMALARIN HİSTOPATOLOJİK KORELASYONU Amaç: Retrospektif özellikteki bu çalışmanın amacı, meme manyetik rezonans görüntülemede (MRG) saptanan kitlesel olmayan parlaklaşma bulgusunun; dağılım paterni, morfolojik özellikleri, iç kontrastlanma ve kinetik özellikleri ile lezyonların histopatolojik tanılarının korele edilerek değerlendirilmesidir. Ayrıca malignite saptanan olgularda histopatolojik tanı ve moleküler alt tipler göz önüne alınarak, meme MRG'de kitlesel olmayan parlaklaşma bulgusunun dağılım paterni ve iç kontrastlanma şeklinin kanser subtipleri ile ilişkili olabilecek sıklığı araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Ocak 2013- Kasım 2015 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalında yapılan dinamik meme MRG tetkikinde kitlesel olmayan parlaklaşma saptanan 104 olgu retrospektif olarak değerlendirildi. Ege Üniversitesi Hastanesi Bilgi Sisteminde histopatolojik tanısı mevcut olmayan 25 olgu ve MRG'de kitlesel olmayan parlaklaşmaya eşlik eden kitle saptanan 18 olgu çalışma kapsamından çıkarıldı. Çalışmaya dahil olan 61 olgunun yaşları 13 ile 75 arasında değişmekteydi. Yaş ortalaması 48 idi. Altmış bir olguda 62 izole kitlesel olmayan patolojik kontrastlanma saptandı. Lezyonlar morfolojik özellikleri, dağılım ve kontrastlanma paternine, kontrastlanma kinetiğine, arka plan parlaklaşması durumuna ve ek bulgu varlığına göre sınıflandırıldı. 62 lezyonun histopatolojik sonuçları; 39'u malign (%62.9), 18'i benign (%29), 5'i yüksek riskli lezyon (%8.1) idi. Görüntülemeler Siemens (Symphony Vision) marka 1,5T MRG cihazı ve Siemens (Verio) marka 3T MRG cihazı ile gerçekleştirildi. İncelemelerde konvansiyonel sekanslar ve kontrastlı dinamik görüntüler elde olundu. Kitlesel olmayan parlaklaşma bulgusu dağılım şekli, iç kontrastlanma paternleri, kontrastlanma kinetikleri ve değerlendirmeleri Amerikan Radyoloji Koleji (ACR) tarafından 2013 yılında basılan (5.Baskı) BI-RADS MRG Atlası'ndaki standart terminoloji kullanılarak yapıldı. Çalışmaya dahil olan hastaların verileri istatistiksel değerlendirmeye alındı. İstatistiksel veriler IBM SPSS V.21 istatistik programı ile analiz edildi. İstatistik analizi, Ege Üniversitesi İstatistik Bölümü tarafından yapıldı. Analizlere ilişkin karar; veri setinde yer alan değişkenlerin ölçüm düzeyleri, sınıflama düzeyinde olmasından dolayı ilişkinlerin tespiti çapraz tablo kullanımlı ki-kare testi ile yapıldı. Bu testlerden Pearson ki kare ve Fisher ki kare sonuçları üzerinden değerlendirildi. Sonuçlar %95 güven düzeyinde (α yanılgı payı %0.05) dikkate alınarak değerlendirildi. Bulgular: MRG'de saptanan kitlesel olmayan parlaklaşma bulgularına dağılım açısından bakıldığında; sırasıyla fokal (%25.8), segmental (%22.6), multirejyonal (%22.6), rejyonal (%14.5), lineer (%8.1) ve diffüz (%6.5) tipler gözlendi. Çalışmamızda literatüre benzer şekilde (farklı çalışmalarda değişken oranlarda da olsa); fokal dağılım paterni gösteren parlaklaşmalarda daha çok benign; segmental ya da rejyonal dağılım paterni gösteren lezyonlarda ise malign histopatolojik sonuçlar izlendi. Lezyonların iç kontrastlanması ise en sık heterojen tipte (%50) izlenirken, homojen (%19.4), kümeleşen halkasal (%16.1) ve küme (%14.5) şeklinde kontrastlanma yaklaşık benzer sıklıktaydı. Çalışmamızda hem malign olgularda hem de benign olgularda heterojen iç kontrastlanma en sık görülen iç kontrastlanma şekli idi. İç kontrastlanma özellikleri ile histopatoloji sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. Çalışmamızda dağılım paternleri arasında diffüz (%100), multirejyonal (%95.2) ve segmental (%90.5) tipler yüksek spesifite göstermekteydi. İç kontrastlanma tiplerinde ise kümeleşen halkasal (%95.2) ve küme tipinde (%90.5) yüksek spesifite saptandı. Kümeleşen halkasal kontrastlanmada %90, kümede %77 pozitif prediktif değerine ulaşıldı. Arka plan parlaklaşmasına bakıldığında en sık 'minimal' (%50) daha sonra sırasıyla 'belirgin'(%19.3), 'ılımlı'(%17.8) ve 'hafif'(%12.9) boyanma saptandı. Arka plan parlaklaşması ile lezyonun malign olması arasında anlamlı ilişki saptandı. Bu durum özellikle 'belirgin' ve 'asimetrik' arka plan parlaklaşmasında öne çıkmaktaydı. Kitlesel olmayan parlaklaşma bulgusuna eşlik edebilen diğer bulgular incelendiğinde; meme başı çekintisi, cilt kalınlaşması ve invazyonu, ödem, yapısal distorsiyon, aksillar lenfadenopati, göğüs duvarı invazyonu gibi ek bulguların varlığı histopatolojik sonucun malign olacağını öngörmesi açısından anlamlı bulundu. Kontrastlanma kinetiği açısından çalışmamızda hem benign hem malign lezyonlarda daha çok tip 2 ve 3 kontrastlanma kinetiğine rastlandı. Malign lezyonlarda tip 3 kontrastlanma kinetiği sıklığı daha fazla olsa da malign/benign lezyon ayrımında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Çalışmamızda literatürle uyumlu olarak, meme MRG'de kitlesel olmayan parlaklaşma gösteren alandan yapılan doku örneklenmesinin histopatolojik olarak nasıl sonuçlanacağını öngörmemize kinetik parametrelerin hiçbir katkısının olmadığı saptandı. İmmünohistokimyasal belirteçlere (ER, PR, HER-2, Ki-67) dayanılarak yapılan meme karsinomu sınıflaması luminal A, luminal B, HER-2 ve triple negatif şeklinde idi. Çalışmamızda gerek kitlesel olmayan parlaklaşmanın dağılım paterni gerekse iç kontrastlanma özellikleri ile moleküler alt gruplar arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Olguların Ki-67 indeksleri <%10, %10-30, >%30 şeklinde kategorize edildi. Çalışmamızda fokal dağılım gösteren kitlesel olmayan malign lezyonların tamamında Ki-67 indeksi %10'un altında olduğunu saptandı. Diğer dağılım paternlerinde ise indeks %10-30 aralığında ve %30'un üzerinde bulundu. Bu nedenle mitotik indeksin lezyonların dağılım morfolojilerini ve paternlerini etkileyebileceği düşünüldü. Sonuç: Meme karsinomu kendine özgü klinik, histopatolojik ve moleküler özelliklere sahip farklı biyolojik davranışlar sergileyen heterojen bir tümördür. Memede manyetik rezonans görüntülemenin lezyon saptayabilme yeteneği ve problem çözücü yönü ile kullanım sıklığı ise gün geçtikçe artmaktadır. MRG'de kitlesel olmayan lezyonları tanımlamada ve değerlendirmede dağılım paterni, iç kontrastlanması, arka plan parlaklaşması ve ek bulgu özellikleri önemlidir. Histopatolojik olarak benign veya malign tanıyı öngörmede bu morfolojik özellikler fikir verebilir. Moleküler özellikler tümör davranışını belirlemesinin yanında morfolojisini ve görüntüleme özelliklerini de etkilemektedir, ancak alt tip ayrımında altın standart histopatolojik incelemedir. Özellikle görüntüleme rehberliğindeki biyopsi yöntemlerinin arttığı günümüzde, histopatolojik korelasyonda, MRG'de kitlesel olmayan kontrastlanmanın dağılım patern özelliği ile oluşan malign-benign öngörümüzü histopatolojik sonuçlar ile karşılaştırarak, biyopsinin tekrarı ya da izlem protokolüne ilişkin kararımız tekrar değerlendirilmelidir.