Hydrocortisone

68 theses under this subject heading

DoctorateOpen AccessTR

Pubertal dönemde hyrax ve hafızalı genişletme apareyleri uygulanan hastalarda gelişen stres ve ağrının değerlendirmesi

ÖZET PUBERTAL DÖNEMDE HYRAX VE HAFIZALI GENİŞLETME APAREYLERİ UYGULANAN HASTALARDA GELİŞEN STRES VE AĞRININ DEĞERLENDİRMESİ Güran O. Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Ortodonti Doktora Programı, Doktora Tezi, Aydın, 2024. Amaç: Bu tez çalışmasının amacı, pubertal dönemde hafızalı genişletme apareyi ve hyrax apareyi ile tedavi edilen hastalarda genişletme sırasında gelişen stres ve ağrının incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda yaşları 10-14 yıl arasında, üst çenede transveral yönde darlığı bulunan 18 kız 18 erkek toplam 36 hasta yer almıştır. Kapalı zarf yöntemi ile seçilen 18 hastaya hafızalı genişletme apareyi, 18 hastaya hyrax apareyi uygulanmıştır. Hyrax apareyinin vidası yeterli genişletme elde edilene kadar günde 1 kez aktive edilmiştir. Hafızalı genişletme apareyi ise tedavi başlangıcında aktive edilip yeterli genişletme elde edilene kadar aktif kalmıştır. Hastalardan 8 farklı zaman diliminde alınan tükürük örneklerinde kortizol ve substans P düzeyi değerlendirilmiş, aynı zamanda psikometrik testler ile ağrı ve kaygı düzeyi incelenmiştir. Bulgular: VAS ağrı skorları, kortizol, substans P ve anlık-sürekli kaygı değerlerinin gruplar arasında ve her bir grubun zaman içindeki değişimi incelenmiştir. Kortizol düzeylerinin değerlendirilmesi için gerçekleştirilen varyans analizinde zaman ana etkisinin (p<0,001) anlamlı, grup ana etkisinin (p=0,756) ve zaman-grup etkileşimlerinin (p=0,162) istatistiksel olarak anlamsız olduğu tespit edilmiştir. Substans P değerleri için zaman ana etkisinin (p<0,001) ve zaman-grup etkileşiminin (p=0,030) istatistiksel olarak anlamlı, grup ana etkisinin (p=0,700) anlamsız olduğu görülmüştür. Anlık ve sürekli kaygı değerleri tüm zaman noktalarında gruplar arası karşılaştırmada istatistiksel olarak benzer bulunmuştur (p>0,05). VAS ağrı düzeyinin değerlendirilmesi için gerçekleştirilen tekrarlı ölçümlerde varyans analizi sonucunda zaman ana etkisinin (p<0,001) ve zaman-grup etkileşiminin (p=0,004) istatistiksel olarak anlamlı, grup ana etkisinin (p=0,100) istatistiksel olarak anlamsız olduğu bulunmuştur. Sonuç: Ağrının algılanması bireysel farklılıklar gösterebilir. Uygulanan farklı ortodontik apareylerin ağrı ve yaşam kalitesi üzerindeki etkilerinin anlaşılması tedavi sürecinin başarısı ve devamlılığı için önemlidir. Farklı mekanizmaya sahip genişletme apareylerinin etkilerini karşılaştırdığımız bu çalışmada hafızalı genişletme apareylerinin tedavi sürecini daha konforlu hale getirdiği söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Ağrı, Anksiyete, Maksiller Ekspansiyon, Kortizol.

Akut ağrıDental anksiyeteHidrokortizon+2
Osman Güran
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıp fakültesi son sınıf öğrencilerinde intihar risk faktörleri ve kişilik tipleri ile stres hormonları düzeyleri arasındaki ilişkinin belirlenmesi

Amaç: Çalışmamızın amacı; tıp fakültesi son sınıf öğrencilerinde intiharla ilişkili risk faktörlerinin belirlenmesi ve intihar riski ile kişilik tipleri ve stresle ilişkili hormonlardan olan ACTH, kortizol, büyüme hormonu, prolaktin, atriyal natriüretik faktör, kolesistokinin düzeyleri arasındaki ilişkinin saptanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma; Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde, 1 Ekim 2022-30 Haziran 2023 tarihleri arasında yürütülen, kesitsel nitelikte bir çalışmadır. Çalışmaya 80 intörn doktor dahil edildi. Katılımcılardan anket formunu doldurmaları istendi ve eş zamanlı olarak venöz kan örneği alındı. Anket formu; kişisel bilgileri sorgulayan sorular, İntihar Olasılığı Ölçeği ve Eysenck Kişilik Anketi-Gözden Geçirilmiş Kısa Formu olmak üzere 3 bölümden oluşmaktaydı. Kan örneklerinden ACTH, kortizol, büyüme hormonu, prolaktin, atriyal natriüretik faktör, kolesistokinin düzeyleri ELİSA yöntemiyle çalışıldı. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 22,0 Windows versiyon paket programı kullanıldı. P<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya 36'sı (%45,0) deprem öncesi dönemden, 44'ü (%55,0) deprem sonrası dönemden olmak üzere 80 intörn doktor dahil edildi (6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremleri). Öğrencilerin 64'ü (%80,0) intihar düşüncesi bulunmadığını, 16'sı (%20,0) bulunduğunu belirtti. Deprem öncesi ve sonrası grupların intihar düşüncesi varlığı oranları ve genel intihar olasılığı puanları benzer olarak bulundu. Deprem sonrası grubun ACTH düzeyi daha düşük olarak tespit edildi. Öğrencilerde psikiyatrik hastalık varlığı, intihar düşüncesi varlığı ve ailede intihar girişim öyküsü bulunması ile genel intihar olasılığı puanı arasında pozitif yönde, anlamlı bir ilişki saptandı. Nörotisizm puanı ile genel intihar olasılığı puanı arasında pozitif yönde, orta şiddette bir ilişki bulundu. Yalan puanı ile genel intihar olasılığı puanı arasında negatif yönde, zayıf şiddette bir ilişki saptandı. ACTH düzeyi ile genel intihar olasılığı puanı arasında pozitif yönde, zayıf şiddette ilişki saptandı. Sonuç: Çalışmamızda; psikiyatrik hastalık bulunması, intihar düşüncesi varlığı, ailede intihar girişim öyküsü bulunması, yüksek nörotisizm puanı, yüksek ACTH düzeyi artmış intihar riskiyle ilişkili bulundu. Anahtar Kelimeler: İntihar, Kişilik, Stres, Tıp öğrencisi, İntihar Olasılığı Ölçeği, Eysenck, ACTH, Kortizol, ANP, GH, Prolaktin, CCK Bu çalışma, Gaziantep Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Yönetim Birimi tarafından desteklendi (Proje Numarası: TF.UT.22.71).

Atriyal natriüretik faktörHidrokortizonHormonlar+7
Feyza Nur Özbahar
Gaziantep University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Genel anestezi altında tedavi edilen çocuklarda serum ve tükürük örnekleri ile dental anksiyete parametrelerinin kantitatif olarak değerlendirilmesi

Araştırmamızda dental tedavi ihtiyacı ile dental anksiyete arasında doğru orantı olduğunu gösteren çalışmalara dayanarak, anksiyete seviyesi yüksek olan çocuklarda genel anestezi altında tamamlanan dental tedavi ihtiyacının ardından anksiyete düzeyinin psikometrik analizler ve fizyolojik parametreler ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca tükürük akış hızı, pH, total tükürük protein konsantrasyonu gibi tükürüğün fizikokimyasal özelliklerini yansıtan değerlerin ölçümü, çürük insidansı, yaş, cinsiyet ve oksidatif stres parametreleri arasındaki ilişki de tedavi öncesi ve tedavi sonrası alınan örnekler ile değerlendirilmiştir. Araştırmaya 2-7 yaş aralığında bulunan, dental tedavilerinin genel anestezi altında yapılmasına karar verilmiş, 38 çocuk dahil edilmiştir. Tedaviden önce ve tedaviden sonra olmak üzere; çocuklar Frankl Davranış Skalası (FDS), Çocuklar için Diş Hekimi Korku Tarama Ölçeği (CFSS-DS), Facial Image Scale (FIS) ve Ünite Oturma Biçimi açısından değerlendirilmiştir. Tedavi öncesi ve sonrası toplanan tükürük ve serum örneklerinde kortizol, α-Amilaz, CgA, Total Antioksidan Seviye (TAS), Total Oksidan Seviye (TOS), Nitrik Oksit (NO), Glutatyon Peroksidaz (GPx), Katalaz (CAT) parametreleri incelenmiştir. Araştırma bulgularımıza göre tedavi sonrası hem anksiyete belirleme skalalarına hem de fizyolojik parametrelere göre (kortizol, α-Amilaz, CgA) tedaviden sonra dental anksiyete düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı derecede azalma meydana gelmiştir. Tedavi sonrası serum ve tükürük TAS, GPx, TAH düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış olurken, TOS, NO, CAT, OSİ, TTPK düzeylerinde de istatistiksel olarak anlamlı bir düşme meydana gelmiştir. Araştırma sonuçlarımız değerlendirildiğinde; tedavi sonrası dental anksiyete düzeylerinde azalma meydana gelmiştir. Çürük diş sayısı fazla olan ve yüksek anksiyeteye sahip çocuklarda, tedavilerin genel anestezi altında yapılmasının anksiyete düzeylerindeki azalmaya katkısı olduğunu görmekteyiz. Tedavi sonrası diş çürükleri sıfıra düştüğünde; serum/tükürük TAS değerinde artış, serum/tükürük TOS ve serum OSİ değerlerinde de bir azalma gözlenmektedir. Bu durum diş çürükleri ile oksidatif stres parametreleri arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir. İncelenen parametrelerin serum ve tükürük örneklerinden elde edilen değerleri arasında gözlenen pozitif korelasyonlar da tükürüğün seruma alternatif olarak kullanılabilecek diagnostik bir sıvı olabileceğini destekler niteliktedir. Anahtar kelimeler: Dental anksiyete, kortizol, α-Amilaz, kromogranin A, oksidatif stres

AmilazlarAnestezi-dentalAnestezi-genel+5
Sinem Yıldırım
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalıcı tünelli port kateteri takılan hastalarda sedatif ajanların stres hormonları ve yüksek duyarlı troponin üzerine etkisi

AMAÇ: Bu çalışmada acil serviste santral venöz kateter takılan hastalarda uygulanan sedasyon ve analjezi kombinasyonlarının; ağrı skalaları, anksiyete, ACTH, Kortizol ve Yüksek Duyarlı Troponin (High Sensitive Troponin I (hsTnI)) üzerine olan etkilerini araştırdık. MATERYAL VE METOD: Bu çalışma prospektif olarak, 01 Mart 2015-01 Eylül 2015 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'na Hematoloji ve Onkoloji tarafından port kateteri takılma endikasyonu konulan 90 hasta üzerinde yapıldı. Hastalar; Midazolam-Ketamine kombinasyonu, Midazolam-Fentanil kombinasyonu ve Propofol uygulanan 30'ar kişilik 3 gruba ayrıldı. Hastaların kan basıncı, nabız değerleri ve solunum sayıları değerlendirildi. Visuel Analog Skala (VAS) kullanılarak ölçeklendirilen ağrı düzeyleri, Beck Anksiyete Ölçeği kullanılarak anksiyete düzeyi ile kan numunesi alınarak ACTH, Kortizol ve Yüksek Duyarlı Troponin değerleri port takılma işlemi öncesi (0.dakika) ve sonrası (30.dakika) olmak üzere kaydedildi. Bu değerler kıyaslandı. İstatistiksel değerlendirme için, Windows için SPSS 18.0 (SPSS Inc, Chicago, Illinois, ABD) paket programı kullanıldı ve tüm karşılaştırmalarda p<0.05 istatistiksel anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Gruplar arasında cinsiyet ve yaş açısından anlamlı istatistiksel bir fark yoktu (p=0,836 ve p=0,182). Her üç sedasyon grubundaki hastalarda anlamlı anksiyete azalması oldu. Midazolam-Fentanil ile Propofol yapılan hastalarda ağrı düzeyindeki azalma anlamlı bulundu. Midazolam-Fentanil ile Propofol grubunda sistolik ve diastolik kan basıncında anlamlı bir düşüş oldu. Her üç sedasyon grubundaki hastalarda anlamlı solunum sayısı artışı olmadı. Midazolam-Ketamin grubu ile Midazolam-Fentanil grubundaki hastaların nabız sayılarındaki anlamlı artış oldu. Midazolam-Ketamin ile Propofol grubundaki hastalarında kan ACTH düzeylerindeki anlamlı artış bulundu. Her üç sedasyon grubundaki hastalarda anlamlı Kortizol değişikliği bulunmadı. Her üç sedasyon grubundaki hastalarda anlamlı hsTnI artışı bulundu. Hastalarda hsTnI değerleri açısından gruplar arası anlamlı fark yoktu. TARTIŞMA VE SONUÇLAR: Santral Venöz Kateter (SVK) gibi minör cerrahi girişimlerde sedatif ajanlar acil servisteki etkin, güvenli ve kolay uygulanabilirler. Acil servislerde invaziv işlem uygulanacak hastalara anksiyolitik ve sedatif ilaçlara ek olarak analjezik ilaçların da eklenmesini önermekteyiz. ANAHTAR KELİMELER: Port kateter, Sedasyon, Anksiyete, Troponin

Adrenokortikotropik hormonAnksiyeteBilinçli sedasyon+5
Yılmaz Safi
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olgularında kan kortizol düzeyleri ve metilfenidat uygulamasının kortizol düzeylerine etkisi

Amaç: Metilfenidat ile tedavi edilen DEHB'li çocuklarda ve kontrollerde kortizol seviyelerindeki değişimi karşılaştırarak, tedaviye yanıtın ve direncin öngörülmesinde kortizol ölçümünün değerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Psikiyatrik tanılar yapılandırılmış bir klinik görüşme formu olan; Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam boyu Şekli Türkçe uyarlaması kullanılarak belirlendi. Çalışmaya 86 DEHB tanısı alan ve 58 sağlıklı çocuk olgu alındı. Tüm olgulardan çalışmanın başında ve ilaç tedavisinin 1. , 3. , 6. aylarında kortizol ölçümü için sabah kan örnekleri alındı. Psikometrik testlerden; Conners Ana-Baba/Öğretmen Dereceleme Ölçeklerinin-Yenilenmiş/Uzun formu, Stroop-TBAG formu ve Klinik Global İzlenim-Şiddet ölçeği her vizite uygulandı. İstatistiksel analizleri SPSS 16.00 sürümüyle yapıldı. Bulgular: DEHB-Dikkatsizlik tipine kıyasla, DEHB-bileşik alt tipinde ilk değerlendirmede kortizol düzeyi düşük olan olgular daha sıktı. Başlangıç düzeyleriyle kıyaslandığında, tedavinin 6. ayında kortizol düzeyleri DEHB'lilerde istatistiksel anlamlılığı yetersiz olmakla birlikte belirgin şekilde artarken, kontrol grubunda benzer bulgulara rastlanmadı. Kortizol düzeylerindeki bu artış DEHB'li erkeklerde ve DEHB-Bileşik tip olguları arasında anlamlıyken, DEHB'li kızların, kız veya erkek kontrol olgularının ve dikkatsizlik alt tipi olanların kortizol düzeylerinde anlamlı bir değişiklik görülmedi. Başlangıç belirtileri orta düzeyde olan hastaların 3. ve 6. aylardaki kortizol düzeylerinde anlamlı artış saptanırken, hafif veya ağır düzeyde DEHB belirtileri olanlarda saptanmadı. Sonuç: Kortizol ölçümleri, orta düzeyde belirtileri olan, bileşik tipte, erkek olgularda metilfenidat yanıtının önceden öngörmek açısından yararlı olabilir. Farklı ilaç etkilerini ve kortizol dışında stres ve üreme hormonlarını birlikte alan çalışmaların yapılması gerekmektedir. Bu çalışmaların sonuçları DEHB etyolojisi ve tedavi yanıtlarını öngörmek için yararlı bilgiler sunabilir.

HidrokortizonHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuHipotalamo hipofizeal sistem+1
Dilek Altun Varmış
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipotroidi, subklinik hipotroidi hastaları ve ötroid bireylerde dehidroepiandrosteon sülfat, dheas/kortizol oranı, depresyon, ankisiyete ve benlik saygısı değerlerinin karşılaştırılması

Tiroid hastalıkları bazı psikiyatrik hastalıkların gelişiminde katkı sağlayabilir. Hipotiroidi ve subklinik hipotiroidi hastaları değerlendirildiğinde birçok psikiyatrik hastalık ile birlikte görüldüğü tespit edilmiştir. DHEAS ve kortizol böbrek üstü bezinden salgılanan hormonlardır. Hipotiroidi ve subklinik hipotiroidi hastalarında normal hastalara göre DHEAS düzeyi farklı seyredebilmektedir. Ayrıca tiroid hormon anormallikleri çeşitli psikiyatrik hastalıklar ile ilişkili olabilir. Bununla birlikte tiroid hormon anormalliklerinin, DHEAS düzeyinin farklılaşmasına neden olduğunu ortaya koyan çeşitli çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmada, DHEAS, DHEAS/kortizol oranı sonuçları ile hipotirodi ve subklinik hipotiroidisi olan hastalardaki psikiyatrik hastalıkların düzeyini belirlemek ve sağlıklı bireyler ile hasta bireyler arasındaki farkları ortaya koymak amaçlanmaktadır. Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvuran50 hipotiroidi, 50 subklinik hipotriodisi olan hasta ve 50 sağlıklı birey olmak üzere toplam 1500 olgunun dahil edildiği çalışmada; Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri ve Beck Anksiyete Ölçeği kullanılmıştır. Bununla birlikte hastaların boy, kilo, bel çevresi, distolik ve diyatolik basınçları da kaydedilmiştir. Araştırma bulgularına göre, hipotiroidi grubunun BMİ'si ötiroidi grubundan anlamlı derecede yüksektir. Ötiroid grubunun DHEAS,DHEAS/kortizol, T3 ve T4 düzeyleri diğer gruplarınkinden anlamlı derecede yüksek iken; yine aynı grubun kortizol düzeyi diğer gruplarınkinden anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Hipotiroidi grubunun TSH düzeyi diğer gruplarınkinden anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Hipotiroidi grubunun depresyon ve anksiyete puanları subklinik hipotiroidi ve ötirod grubundan; subklinik hipotiroidi grubunun depresyon ve anksiyete puanları ötiroid grubundan anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Bununla birlikte, hipotiroidi grubunun benlik saygısı puanı subklinik hipotiroidi ve ötirod grubundan; subklinik hipotiroidi grubunun depresyon puanı ise ötiroid grubundan anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Tiroid hastalıkları tanısında TSH ölçümü baz alındığından; her üç grup TSH değerleri göz önüne alındığında; TSH seviyelerindeki artış depresyon ve anksiete puan ortalamaları ile pozitif yönde ilişki gösterir iken benlik saygısı puan ortalamaları ile negatif yönde ilişkili bulunmuştur.

AnksiyeteBenlik saygısıDehidroepiandrosteron+6
Hafize Kızılkaya
Yozgat Bozok University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KoAH tanılı ve steroid kullanan hastaların enfeksiyon kaynaklı acil servis başvurularının prospektif değerlendirilmesi

KOAH Tanılı ve Steroid Kullanan Hastaların Enfeksiyon Kaynaklı Acil Servis Başvurularının Prospektif Değerlendirilmesi Giriş ve amaç: Steroidler KOAH hastalarında atak sıklığı, hastanede yatış süresi ve mortaliteyi azalttığı bilinen ve kılavuzlarda kullanımı açıklanmış ilaçlardır. Klinik gözlemimiz ülkemizde KOAH hastalarının steroid kullanımlarının kılavuz önerisinin çok üstünde olduğu şeklindedir. Çalışma amacımız steroid kullanımının yaygın olduğu KOAH tanılı hastalarda steroide bağlı sürrenal baskılanma var mı ve steroid kullanımı ile sık acil servis başvuru arasında ilişki var mı sorularına yanıt aramaktır. Hastaların enfeksiyon ile sepsis sıklığında artış olup olmadığını ve mortalitelerine etkilerini de araştırmayı amaçladık. Metod: Prospektif kesitsel klinik araştırma olan çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde (ÇÜTF) tek merkezli olarak Etik Kurulu onayı ve Bilimsel Araştırmalar Proje biriminin desteği ile yapıldı. Çalışmaya 1 Mayıs 2018-1 Ekim 2019 tarihleri arasında nefes darlığı şikayeti ile ÇÜTF Acil Tıp Anabilim Dalı Erişkin Acil Servisine başvuran 18 yaş üstü çalışmaya dahil edilme kriterlerine sahip KOAH hastaları dahil edildi. Hastalara ait demografik, klinik ve rutin laboratuvar verileri ile laktat klirensi, CRP, prokalsitonin, ACTH, kortizol seviyeleri, acil servise başvuru sayıları, yatış durumları ve süreleri, 1 aylık mortaliteleri incelendi. Hastalar son 3 ayda steroid kullanıp kullanmama ve indeks acil servis başvurularında steroid alıp almama durumlarına göre değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilip verileri tam olan 50 hastanın 41'i (% 82,0) erkekti. Hastaların yaş ortalamaları 66,72 yıl (49-85 yaş aralığı) idi. Hastaların şikayet, fizik muayene bulguları, ek hastalıkları, yatış ve mortalite verileri, ACTH, prokalsitonin, laktat ortalamaları acil serviste steroid alan ve almayan hastaları içeren gruplar arasında benzerdi. Hastalardan acil serviste steroid tedavisi alanların balgam şikayeti (p=0,005), KY ek hastalığı oranı (p=0,007), analjezik kullanmama durumu (p=0,033), solunum sayıları (p=0,049), ral (p=0,049), ronküs (p=0,00), nötrofil yüzdesi (p=0,028), Hb (p=0,011) ve HCT (p=0,018) ortalamaları, almayanların oranından istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek bulundu. İndeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi almamış hastalardan, son 3 ayda steroid kullananların lenfosit yüzdelerinin ortalaması istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0,041). İndeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi almış hastaların hemoglobin ve hematokrit değer ortalamaları incelendiğinde, son 3 ayda steroid kullanmayanlara göre, kullananlarda istatistiksel olarak daha yüksek olduğu görüldü (Hb için p=0,010 ve HCT için p=0,004). İndeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi almış hastaların, son üç ayda steroid kullanmayanların kortizol seviyelerinin kullananlardan istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde düşük olduğu bulundu (p=0,013). Ancak indeks başvuruda steroid alan hastaların ortalama kortizol değerleri almayanlardan ve son 3 ayda steroid kullananlarda da düşük bulundu (p>0,05). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda indeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi alanlarda balgam şikayeti, KY varlığı, solunum sayısı, ral ve ronküs sıklığı, nötrofil yüzdeleri, hemoglobin ve hematokrit değerleri steroid almayan hastalara kıyasla istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Kortizol ve ACTH değerleri steroid kullananlarda düşüktü ancak istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmasa da KOAH hastalarında steroid kullanımına bağlı sürrenal baskılanma gelişebileceğini ve hastaların bu açıdan takip edilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Ancak daha fazla sayıda hasta ve kortizol ve ACTH için mükerrer örnekleme yapılabilen ileri çalışmaların bu durumun daha net ortaya koyabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: KOAH, steroid, sürrenal baskılanma, ACTH, kortizol

Acil servis-hastaneAdrenokortikotropik hormonAkciğer hastalıkları+4
Talha Karahan
Çukurova University
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Koroner arter baypas greft cerrahisi sonrası uyanma sürecinde yoğun bakımda aile varlığının cerrahi stres yanıta etkisinin incelenmesi

Koroner Arter Baypas Greft (KABG) cerrahisi sonrası uyanma sürecinde hastalar aileden ayrılma, yabancı bir çevrede bulunma gibi nedenlerle korku ve güvenlik kaygısı yaşarlar. Bu durum cerrahi stres yanıtın artmasına katkı sağlar. Koroner arter baypas greft cerrahisi sonrası Yoğun Bakım Ünitesi (YBÜ)'de uyanma sürecinde bilgilendirilmiş ve hazırlanmış bir aile üyesi varlığının hastaların kaygı, cerrahi stres yanıt, serum kortizol, insülin ve glikoz seviyelerine etkisinin belirlenmesi amaçlandı. Ocak-Temmuz 2018 tarihleri arasında, Gaziantep Medikal Park Hastanesi'nin kalp damar cerrahisi kliniğinde yapılan nonrandomize kontrollü klinik bir araştırmadır. Örneklem ölçütlerini karşılayan ve araştırmaya katılmaya gönüllü 36'sı Çalışma (ÇG), 37'si Kontrol Grubu (KG) olmak üzere 73 hasta ile araştırma tamamlandı. Önce KG, daha sonra ÇG hastalarına ilişkin veriler toplandı. KG hastalarına yönelik araştırma kapsamında müdahalede bulunulmadı, yoğun bakımda rutin tedavi ve bakım uygulamaları sürdürüldü. ÇG'de yoğun bakımda rutin tedavi ve bakım uygulamalarına ek olarak araştırma kapsamında kendi seçtikleri bir Bilgilendirilmiş Aile Üyesi (BAÜ) uyanma sürecinde yoğun bakıma alındı. Her iki gruptaki hastalardan cerrahiden bir gün önce sabah 0900'da (T0), cerrahi günü ekstübasyondan altı saat sonra (T1) ve cerrahiden bir gün sonra sabah 0900'da (T2) serum kortizol, insülin ve glikoz düzeyini belirlemek için kan örneği alındı. Yaşam bulguları ölçüldü, Görsel Kıyaslama Ölçeği (GKÖ) ile ağrısı değerlendirildi ve kaygı değerlendirmede Stait Trait Anxiety Invantory (STAI) kullanıldı. Serum kortizol, insülin ve glikoz düzeyi; Enzim Linked İmminosolbent Assay (ELISA) yöntemi ile belirlendi. İstatistiksel analiz SPSS for Windows 21.0 paket programında yapıldı. İstatistiksel anlamlılık için p<0.05 değeri kabul edildi.Çalışma ve kontrol grubundaki hastalar tanıtıcı özellikleri açısından benzerdi (p>0.05). Her iki gruptaki hastaların T0'da ölçülen serum kortizol düzeyleri ve durumluk kaygı puanları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). T1'de ölçülen serum kortizol ve durumluk kaygı puan ortalamaları ÇG'de KG'den daha düşüktü (p<0.05). ÇG'de yoğun bakımda kullanılan midozolam ve propofol miktarları, KG'den daha düşüktü (p<0.05). ÇG'de entübasyon, sedasyon ve yoğun bakımda kalma süreleri, KG'den daha kısa ölçüldü (p<0.05). KABG cerrahisi sonrası yoğun bakımda uyanma sürecinde BAÜ varlığı serum kortizol seviyesini, durumluk kaygıyı, sedatif ilaç gereksinimini, entübasyon, sedasyon ve yoğun bakımda kalma sürelerini azaltmada etkili bulundu. YBÜ'de BAÜ varlığının KABG cerrahisi sonrası cerrahi stres yanıtı azaltarak hastaların iyileşmesine olumlu katkılar sağlayabileceği kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Kaygı, Koroner Arter Baypas Cerrahisi, Aile Merkezli Bakım, Yoğun Bakım, Serum Kortizol Seviyesi, Cerrahi Stres Yanıtı

AileAnksiyeteCerrahi-kardiyovasküler+6
Aynur Koyuncu
Hasan Kalyoncu University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Gebelikte aile içi şiddetin kortizol hormon salınımı ve yenidoğana etkisi

Kadın sağlığını olumsuz olarak etkileyen aile içi şiddet olgusu, gebelik döneminde de devam edebilmektedir. Ülkemizde yapılan birçok çalışmada gebelerin şiddet açısından gebelik süreci boyunca sadece bir kez değerlendirildiği, özellikle tüm gebelik sürecini kapsayacak şekilde yapılan, perinatal sonuçları ve doğum sonrası süreci de değerlendiren çalışma sayısının az olduğu görülmektedir. Bu çalışmada, gebelikte aile içi şiddetin kortizol hormon salınımına, erken doğuma, düşük doğum ağırlığına ve emzirme durumuna olan etkisini belirlemek amaçlanmıştır. Araştırmanın evrenini Gaziantep Halide Alevli Aile Sağlığı Merkezi'nde takipli yaklaşık 412 gebe oluşturmuştur. Ancak kayıpların olabileceği tahmin edilerek 255 gebeye ulaşılmıştır. Veri toplama araçları araştırmacı tarafından geliştirilen soru formu, KYAİŞBÖ (Kadına Yönelik Aile İçi Şiddeti Belirleme Ölçeği) ve Emzirme Öz-Yeterlilik Ölçeği'nden oluşmaktadır. Çalışmamızda gebelere üç izlem yapılmıştır. Her izlemde ve yenidoğandan da kortizol hormon düzeyi için tükürük örneği alınmıştır. Birinci izlemde 2.trimesterdeki gebelere (14–26.hafta) soru formu, KYAİŞBÖ ve Emzirme Öz-Yeterlilik Ölçeği uygulanmıştır. İkinci izlemde 3.trimesterdeki gebelere (27–41.hafta) ve üçüncü izlemde lohusa annelere Emzirme Öz-Yeterlilik Ölçeği uygulanmıştır. Araştırmaya katılan gebelerin %9.8'inin eşi tarafından şiddete maruz kaldığı belirlenmiştir. KYAİŞBÖ faktörlerinin ilki olan 'Kadının vücut bütünlüğüne zarar verici düzeyde fiziksel şiddet'in ortalama puanının diğer faktörlere göre en yüksek oranda olduğu bulunmuştur. Gebeliğinde aile içi şiddete maruz kalanların kalmayanlara göre, üçüncü izlemindeki Emzirme Öz-Yeterlilik Ölçeği puan ortalaması arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Gebeliğinde aile içi şiddete maruz kalma durumuyla bebeklerin doğum haftası arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0.05). Gebeliğinde aile içi şiddete maruz kalanların kalmayanlara göre bebeklerinin kortizol hormon düzeyi sonuç ortalaması arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Ülkemizde kadına yönelik aile içi şiddeti önlemeyi hedefleyen hizmetlerin sürekliliğinin sağlanması, hizmetlerdeki aksaklıkların nedenlerinin belirlenmesi ve etki analizlerinin yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Gebelik, Gebelikte şiddet, Kortizol, Yenidoğan, Emzirme.

AileAile içi iletişimAile içi şiddet+6
Sezer Avcı
Hasan Kalyoncu University · Institute of Health Sciences
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk hastalarda değişik konsantrasyonlarda kullanılan sedasyon ajanlarının anksiyete üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu tez çalışmasının amaçları şunlardır; çocuk hastalarda farklı intravenöz ajanlar kullanılarak yapılan derin sedasyon uygulamalarından sonra tükürük kortizol seviyeleri ölçülerek çocukların anksiyete düzeyindeki değişikliklerin değerlendirilmesi ve kullanılan farklı sedasyon ajanlarının klinik etkinliklerinin, operasyon sırasındaki komplikasyonlarının, derlenme sürelerininin ve yan etkilerinin karşılaştırılmasıdır. Materyal-Metod: Bu klinik çalışmaya 3-7 yaş arası, yüksek anksiyeteye sahip 69 sağlıklı çocuk hasta dâhil edilmiştir. Hastalar, kullanılan sedasyon ajanlarına göre 3 gruba ayrılmıştır; Grup 1'e (23 hasta) Propofol, grup 2'ye (23 hasta) 1:3 oranında Ketofol ve grup 3'e ise (23 hasta) 1:4 oranında Ketofol sedatif ajanları uygulanmıştır. Hastaların anksiyete seviyeleri ilaç uygulaması öncesi ve sonrasında, FIS ve tükürük kortizol seviyeleri ölçülerek değerlendirilmiştir. Hastaların vital bulguları ve sedasyon derinliği 5 dk aralıklarla kaydedilmiştir. Hastaların işlem sırasında ve sonrasında gelişen komplikasyonları ve derlenme süreleri hasta takip formuna kaydedilmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 23.0 paket programı kullanılmıştır. Bulgular: İşlem öncesi ile karşılaştırıldığında işlem sonrası projektif skala FIS'ta anksiyete seviyeleri anlamlı bir değişiklik göstermedi (p>0,05). Sedasyon uygulamalarından sonra tükürük kortizol seviyeleri grup 2 (p=0,000) ve grup 3'teki (p=0,003) hastalarda istatistiksel olarak anlamlı derecede artış göstermiştir. Vital bulgular, sedasyon derinliği, operasyon süresi ve postoperatif komplikasyonlar karşılaştırıldığında gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken (p<0,05); peroperatif dönemdeki komplikasyonlar açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar tespit edildi. Lokal anestezi enjeksiyonu ağrısının grup 1'de (p=0,025), satürasyon düşmesinin ise grup 3'te (p=0,05) diğer gruplara göre görülme sıklığının istatistiksel açıdan anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı. Derlenme süreleri kıyaslandığında; Grup 2'de yer alan olguların derlenme sürelerinin, Grup 1 (p=0,000) ve Grup 3 (p=0,001)'te yer alan olguların derlenme sürelerinden istatistiksel açıdan anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı. Sonuç: Mevcut çalışmanın sonuçlarına göre; Propofol, Ketofol 1:3 ve Ketofol 1:4 infüzyonu dental sedasyon uygulamalarında ciddi bir komplikasyona neden olmadan etkili bir sedasyon sağlamaktadır. Propofol sedasyon uygulamaları ile karşılaştırıldığında, Ketofol karışımı ile yapılan sedasyon uygulamalarının çocuklarda anksiyeteyi daha çok artırdığı sonucuna ulaşılabilir. Anahtar Kelimeler: Anksiyete, Derin sedasyon, Ketofol, Propofol, Tükürük Kortizolü

AnesteziAnksiyeteBilinçli sedasyon+5
Gizem Işık
Çukurova University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Doğumda farklı frekanslarda uygulanan transkutanöz elektriksel sinir stimülasyonunun hormon düzeyleri doğum ağrısı algısı ve anksiyete üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Bu araştırma, farklı frekanslarda uygulanan transkutanöz elektriksel sinir stimülasyonunun, hormon düzeyleri, doğum ağrısı algısı ve anksiyete üzerine etkisinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırma 20 Mart 2020- 19 Mart 2021 tarihleri arasında randomize kontrollü deneysel tipte yapılmıştır. Araştırmanın evrenini T. C. Sağlık Bakanlığı Adana Seyhan Devlet Hastanesi'ne doğum yapmak üzere kabul edilen tüm gebeler, örneklemi ise 56 primipar gebe oluşturmuştur. Etik kurul onayı, hastaneden izin, katılımcılardan bilgilendirilmiş onam alınmıştır. Araştırmanın verileri Kişisel Bilgi Formu, Doğum Sürecine İlişkin Değerlendirme Formu, Doğum Sonucuna İlişkin Değerlendirme Formu, Visual Analog Skala, Durumluk Kaygı Ölçeği ve maternal kan örneği ile toplanmıştır. Analizler, IBM SPSS V25 Software ve R Studio ile gerçekleştirilmiştir. Kritik anlamlılık değeri p<0,05 olarak alınmıştır. Araştırmamızda, gebe kadınların yaş ortalaması 22,02±3,13, gebelik haftası ortalaması 38,27±0,55 ve travay odasında bulunan gebe sayısı ortalaması ise 2,48±1,14'dür. Gruplar arasında gebeleri tanıcı özellikler açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktur (p>0,05). Aktif TENS 2 grubundaki gebe kadınların, Aktif TENS 1, Kontrol ve Plasebo gruplarına göre son test oksitosin, endorfin ve servikal açıklık düzeylerinde anlamlı artış olduğu belirlenmiştir (p<0,01). Aktif TENS 2 grubundaki gebe kadınların, Aktif TENS 1, Kontrol ve Plasebo gruplarına göre son test plazma kortizol, doğum ağrısı, durumluk kaygı düzeyi ve evre sürelerinin anlamlı düzeyde düşük olduğu tespit edilmiştir (p<0,01). Bu araştırma sonuçlarının, doğumda trankutanöz elektriksel sinir stimülasyonu, özellikle yüksek yoğunlukta trankutanöz elektriksel sinir stimülasyonunun, oksitosin, endorfin ve servikal açıklık düzeylerini anlamlı derecede arttırdığı ve plazma kortizol, doğum ağrısı, durumluk kaygı düzeyi ve evre sürelerini anlamlı düzeyde azalttığını göstermektedir.

AğrıDoğumDoğum ağrıları+4
Rukiye Sülü
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

İnfertil çiftlere verilen fertilite desteği eğitiminin etkisinin incelenmesi

Amaç: Bu araştırmanın ilk aşamasının amacı infertilite kliniğine başvuran çiftlerin stres seviyesi ve yaşam kalitesi ile infertil kadınların öz yeterliliği ve fertiliteye hazır oluşluğunun incelenmesidir. Araştırmanın ikinci aşamasının amacı infertil çiftlere tedavi öncesi verilen fertilite desteği eğitiminin etkisinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın tanımlayıcı tipte olan ilk aşaması 188, deneysel tipte olan ikinci aşaması 90 çiftle ile yürütülmüştür. Araştırmanın birinci bölümünde "İnfertilite Stres Ölçeği", İnfertilite Özyeterlilik Ölçeği", "Fertilite Hazıroluşluk Ölçeği" ve "FertiQol Yaşam Kalitesi Ölçeği" kullanılarak veriler toplanmıştır. Araştırmanın ikinci bölümünde tedaviye başlanan çiftlere fertilite destekleyici eğitim dört hafta boyunca verilmiştir. Tedavi tamamlandıktan sonra çiftlerin stres seviyesi ve yaşam kalitesi, kadınların öz yeterliliği, fertilite hazır oluşluğu, kortizol seviyeleri ve gebelik sonuçları incelenmiştir. Bulgular: Fertilite destek eğitimi verildikten sonra son değerlendirmede deney grubunun İnfertilite Stres Ölçeği toplam puan ortalaması (7,8±8,9) ilk değerlendirmeye göre (8,1±7,5) istatistiksel anlamlı düzeyde düşük, İnfertilite Özyeterlilik Ölçeği ve Fertilite Hazıroluşluk Ölçeği toplam puan ortalaması kontrol grubundaki kadınlara göre istatistiksel anlamlı olarak yüksek belirlenmiştir (p<0,05). Fertilite destek eğitimi sonrası (tedavinin ilk günü) kadınların kan kortizol değeri ortalaması deney grubunda olanlarda (9,9±4,4 µg/dL) kontrol grubunda olanlara (12,1±5,3 µg/dL) göre istatistiksel anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0,05). Araştırmada İnfertilite Stres Ölçeği alt boyutları ve toplam, FertiQol Yaşam Kalitesi Ölçeği çekirdek modülü puan ortalaması açısından deney ve kontrol grubunda yer alan erkekler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Sonuçlar: Fertilite destek eğitiminin kadınlarda stres seviyesini azaltma, öz yeterlilik algısını ve gebeliğe hazır olma durumunu artırmada etkili olduğu bulunmuştur.

GebelikGerilmeHasta eğitimi+2
Özge Topsakal
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Solunum desteği alan prematüre bebeklerde uygulanan mekanik ventilasyon modlarının tükürük kortizol düzeylerine etkisi

Giriş ve Amaç: Prematüre doğmuş yenidoğanların solunum sistemi yeterince gelişmemiş olduğundan bu bebeklerde solunum yetmezliği sık görülmekte ve mekanik ventilasyon tedavisi gerekebilmektedir. Bu uygulama süresince bebeklerde oluşan ağrı ve stres bu bebeklerin nörolojik gelişiminde olumsuz sonuçlara yol açabilen bir durumlardan biridir. Stres varlığını gösteren önemli invaziv olmayan testlerden biri de tükürük kortizol düzeyidir. Bu çalışmada olguların tükürük kortizol düzeyi ölçülerek uygulanan mekanik ventilasyon modları ile stres düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemeyi hedefledik. Yöntem: Çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğun Bakım Üniteleri'nde yürütüldü. Prematürite nedeni ile takip edilen, çeşitli nedenlerle solunum desteği alan 65 prematüre bebek çalışma grubunu ve oda havasında solunum desteği ihtiyacı olmayan 43 prematüre bebek ise kontrol grubunu oluşturdu. Örnek alımından hemen önce nabız, vücut sıcaklığı, solunum sayısı, oksijen saturasyonu, sistolik-diyastolik kan basıncı değerleri kaydedildi. Bebeklerin ağrı değerlendirilmesinde NIPS ölçeği kullanıldı. Stres düzeyini belirlemek için tükürük kortizol düzeyi çalışıldı. Çalışmaya dahil edilen bebeklerden postnatal 4.günde, sabah 07.00-09.00 ve akşam 22.00-23.00 saatleri arasında aynı sağlık personeli tarafından tükürük örneği alındı. Bulgular: Çalışma grubundaki bebeklerin 32'si kız, 33'ü erkek, kontrol grubundaki bebeklerin 23'ü kız, 20'sı erkek idi. Çalışmaya alınan bebeklerin ortalama doğum haftası ve doğum ağılığı arasında istatistiksel farklılık yoktu. Çalışma grubundaki bebeklerin ortalama NIPS Skoru, ortalama kalp tepe atımı ve ortalama solunum sayısı kontrol grubundaki bebeklere göre anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı (sırasıyla p<0,001; p<0,001; p<0,001). Çalışma grubundaki bebeklerin sabah ve akşam tükürük kortizol seviyeleri kontrol grubundaki bebeklere göre anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla p<0,001; p<0,001). Çalışma grubundaki bebeklerden invaziv mekanik ventilasyon uygulanan bebeklerin ortalama sabah kortizol değerleri 12,46±5,3 ng/ml, akşam kortizol değerleri 12,0±5,2 ng/ml, non-invaziv mekanik ventilasyon uygulanan bebeklerin sabah kortizol değerleri 4,57±2,7 ng/ml, akşam kortizol değerleri 4,41±2,7 ng/ml ölçüldü. İnvaziv mekanik ventilasyon uygulanan bebeklerin kortizol düzeyleri, non-invaziv mekanik ventilasyon uygulanan bebeklerin sabah ve akşam kortizol değerlerine göre daha yüksek olduğu saptandı (sırasıyla p<0,001; p<0,001). İnvaziv mekanik ventilasyon uygulanan grupta; PSV ve SIPPV mekanik ventilasyon modları ile takip edilen bebeklerin sabah ve akşam kortizol değerleri arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. (sırasıyla p=0,402; p=0,391). Non-invaziv mekanik ventilasyon uygulanan nSIMV modunda takip edilen bebeklerin, nCPAP modu ile takip edilen bebeklerin sabah ve akşam kortizol değerlerine göre daha yüksek olduğu saptandı (sırasıyla p=0,031; p=0,038). Sonuç: Bu çalışmada ventilasyon uygulanan bebeklerin kontrol grubuna göre oldukça yüksek tükürük kortizol seviyelerine sahip olması ağrı ve stresin bu bebeklerde daha fazla olduğunu göstermektedir. Bu nedenle mekanik ventilasyon uygulanan bebeklerin ağrı ve stres yönetimi için hekim ve hemşirelere önemli görevler düştüğünü düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Yenidoğan, Kortizol, İnvaziv, Noninvaziv

Bebek-yenidoğmuşHidrokortizonSolunum+4
Selin Kaplan
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otonom kortizol sekresyonu olan sürrenal adenomlu hastalarda DHEASO4 (Dihidroepiandrostenedion sülfat) düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızın amacı kliniğimizde otonom kortizol sekresyonu (OKS) nedeni ile takip ettiğimiz hastalarımızın tanısı sırasında kullanılan biyokimyasal testlerin değerlendirilmesi, hastalarımızın DHEASO4 seviyesinin bakılması ve metabolik sendrom komponentleri açısından hastanın muayenesinin tekrarlanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Ocak 2015-Haziran 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde endokrinoloji kliniğinde OKS tanısıyla takip edilen 18 yaşını doldurmuş 35 hasta ile yaş ve cinsiyetleri ile uyumlu 32 nonfonksiyonel adenomu olan hasta alındı. Çalışmada bakılacak olan parametreler, Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi'nde kullanılmakta olan otomasyon sistemi (MergenTech EBYS) kullanılarak tespit edildi. Buradan hastaların başvuru esnasında bakılan biyokimyasal parametreleri, görüntüleme sonuçları elde edilerek bu veriler kaydedildi. Bulgular: Hastaların % 65,7'si kadın ve % 34,3'ü erkekti. Çalışmaya dahil edilen OKS hastalarının yaş ortalaması 58,57±7,81; kontrol grubu yaş ortalaması 57,41±9,09 yıl idi. Hastalarda en sık görülen hastalık hipertansiyon (HT), ikinci sıklıkta diyabetes mellitus (DM) idi. Biyokimyasal verilere bakıldığında yalnızca trigliserit (TG) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p= 0,004). Her iki hasta grubunun adenom boyutlarına ve yönlerine bakıldığında solda adenomu olan hastaların adenom boyutları karşılaştırıldığında nonfonksiyonel adenomu olanların adenom boyutları daha küçük bulundu (p=0,032). DHEASO4 seviyesi OKS olan hastalarda ortalama 46,29±31,56 µg/dL; nonfonksiyonel adenomu olan hastalarda ortalama 82,81±47,96 µg/dL olarak hesaplandı ve bu sonuçların istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p=0,001). Çalışmamızda DHEASO4 için OKS tanısı koyulmasındaki cut-off 53,35 µg/dL idi ve bu % 74,3 sensitivite ve % 74,2 spesifiteye sahipti. Sonuç: OKS tanısı koyulmasında DHEASO4 düzeyleri kullanılabilir fakat daha fazla bireyde araştırma yapılması gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: Adrenal insidentaloma, DHEASO4 seviyesi, nonfonksiyonel adenom, otonom kortizol sekresyonu

AdenomlarAdrenal bezlerDihidroepiandrostenedion+2
Ülcaz Perihan Aksoydan Zubaroğlu
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk tanılı hastalarda sirkadiyen ritim nöropeptid düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Daha önce yapılmış pek çok çalışma ile bipolar bozuklukta sirkadiyen ritmin bozulduğuna dikkat çekilmiştir. Bu durum BPB'nin etiyolojisinde sirkadiyen ritim bozukluklarının da olabileceğini akla getirmiştir. Bizde çalışmamızda bipolar bozukluk ötimik dönem tanılı hastalarda sirkadiyen ritim ile ilgili nöropeptid markerları olarak bilinen somatostatin (SST), nöropeptid-Y (NPY), arginin vazopressin (AVP), vazoaktif intestinal peptid (VIP) ve kortizol düzeylerini incelemeyi amaçladık. Yöntem: DSM-5'e göre bipolar bozukluk ötimik dönem tanısı konmuş 39 hasta ve 38 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Gaziantep Üniversitesi Biyokimya Laboratuvarı'nda serum somatostatin (SST), nöropeptid-Y (NPY), arginin vazopressin (AVP), vazoaktif intestinal peptid (VIP) ve kortizol ölçümleri yapıldı. Bulgular: Bipolar bozukluk ötimik dönem hastaları ile kontrol grubu arasında SST, NPY, VIP, AVP ve kortizol düzeyleri karşılaştırıldığında; SST, NPY, VIP ve kortizol düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşüktü (p = 0.001, p = 0.001, p = 0.001, p = 0.001). Korelasyon analizine göre ise SST düzeyleri VIP ve AVP ile pozitif yönde yüksek doğrusal korelasyona sahipti (VIP için r = 0.777, p = 0.001 ve AVP için r=0.574, p = 0.001). Sonuç: Bipolar bozukluklu ötimik dönem hastalarında SST, NPY, VIP, AVP ve kortizol düzeyleri, daha önce yapılan çalışmaların birçoğuyla karşılaştırıldığında kontrol grubuna göre daha düşük olduğu bulunmuştur. Önceki araştırmalarda, sirkadiyen ritm ile ilişkili nöropeptid belirteçlerinin davranış, uyku, anksiyete ve ilgili hipotezler üzerine etkileri hakkında veri elde edilmiştir. Literatürdeki bu çalışmaların ışığı altında, çalışmamız, bipolar bozukluk ötimik dönem tanılı hastaların klinik özelliklerinde görülen davranış ve uyku bozukluklarının nedenlerinden birinin sirkadiyen ritim ile ilişkili nörpeptid düzeylerinde azalma ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Çalışmamız bipolar bozukluğun ötimik evresinde SST, NPY, VIP, AVP ve kortizol düzeylerini birlikte inceleyen ilk araştırmadır ve bu nedenle literatüre önemli katkıda bulunabilir.

ArjininBipolar bozuklukHidrokortizon+5
Emrah Yıldız
Gaziantep University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Septik şoktaki hastalarda, plazma kortizol düzeyinin ve steroid tedavisinin mortalite üzerine etkileri

Septik şok günümüzde yoğun bakım ünitelerinde gözlenen en önemli ölüm nedenlerinin başında gelmektedir. Bu nedenle septik şoklu hastalara yaklaşım ve uygulanacak tedaviler halen üzerinde çalışılan konulardandır.Şiddetli sepsis ve stres durumalrında hipotalamopitüiter adrenal aks aktivasyonu beklenen tablodur. Bu aktivasyon sonucu hipofizden ACTH salınımı artar ve ACTH etkisiyle adrenal kortizol salınımı artmaktadır.Bu aktivasyon vücudun hastalık ve strese karşı adaptasyonunda önemli rol oynamaktadır ve bu sayede hücre ve organ hemostazı korunmaktadır. Bu nedenle sıvı ve vasopressör tedavisine yanıtsız septik şok hastalarında steroid tedavisi uygulanması birçok çalışmada ve ACCP/ SCCM konsensusunda önerilmiştir.Bu çalışmada plazma kortizol düzeyi düşük olan hastalarda verilen steroid tedavisinin survival üzerine etkisi olup olmadığını göstermeyi planladık. Bu amaçla Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Yoğun Bakım Ünitesi'ne septik şok tanısı ile kabul edilmiş hastalar retrospektif olarak incelendi. Plazma kortizol düzeyi görülmüş toplam 91 hasta çalışmaya alındı. Bunlardan 22 tanesinin plazma kortizol düzeyi <15µgr/ dl idi. 69 hastanın ise plazma kortizol düzeyi >15µgr/ dl idi. Her iki grup demografik veriler açısından istatiksel fark taşımıyordu. Yapılan incelemelerde ölüm oranlarının steroid tedavisinden bağımsız şekilde plazma kotizol değeri >15µgr/ dl olan grupta istatiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı. Sonuç olarak steroid tedavisinin mortalite üzerine belirgin bir etkisi saptanmamıştır ve hastaların plazma kortizol düzeyi arttıkça mortalite de artış tespit edilmiştir.Anahtar kelimeler: Hipotalamohipofizer adrenal aks, adrenal yetmezlik, steroid tedavisi

HastalıkHidrokortizonHipotalamo hipofizeal sistem+3
Leyla Talan
Gazi University
2011
00
Master'sOpen AccessEN

Pathological examination of the relationship between diabetes mellitus and hypercortisolemia

Diabetes mellitus (DM) is an important metabolic disease that occurs with the destruction of beta cells in the pancreas or the reduction of insulin receptors in the pancreas, and its incidence is gradually increasing. Hypercortisolemia is defined as a higher than normal level of cortisol hormone in the blood due to endogenous or exogenous causes. It is known that high cortisol levels in the blood can trigger DM by destroying insulin receptors and reducing insulin sensitivity. Similarly, DM may disrupt some hormonal functions and cause an increase in cortisol levels in the blood. In this study, it was aimed to pathologically examine the relationship between DM and hypercortisolemia and the changes occurring in the pancreas and adrenal glands. In this study, totally thirty Wistar albino male rats were used. Rats were divided into three groups and the study was completed in one month. The rats in the first group did not receive any treatment and were kept as the control group. Diabetes was formed by oral administration of streptozotocin (20 mg/kg) to the rats in the second group. The rats in the third group were given prednisolone (10 mg/kg/day) subcutaneously every day for a month to induce hypercortisolemia. At the end of one month, the rats were euthanized. Pancreas and adrenal samples were collected for histopathological examination, and blood samples were taken to evaluate serum glucose, insulin and cortisol levels. Degenerative and necrotic changes were noted in the cells in the central areas of the islets of Langerhans in the pancreatic samples of the diabetes group. During the histopathological examination of the adrenal gland samples of the rats in this group, no other finding was detected other than mild thickening of the cortex. Infection and abscesses formations associated with suppression of the immune system were observed in the hypercortisolemia group. Histopathological examination of pancreatic samples of this group revealed mild degeneration and necrosis in the cells of the islets of Langerhans. At the histopathological examination the adrenal glands samples of this group, significantly thinned cortices were observed. The results of this study showed that DM triggered hypercortisolemia and hypercortisolemia triggered DM.

Diabetes mellitusHydrocortisonePathology+1
Melike Altıntaş
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sugammadeksin steroidal hormonlar üzerine etkisi

Bu çalışmada kolinesteraz inhibitörleri ile yapılan geleneksel dekürarizasyon işlemine güncel bir alternatif olarak sunulan sugammadeksin adrenal korteks hormonları üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmaya etik kurul onamı ve hastalardan yazılı bilgilendirilmiş onam alındıktan sonra elektif alt ekstremite cerrahisi planlanan ve operasyon süresi 1-3 saat olması beklenen Amerikan Anestezi Derneği (ASA) I-II risk grubunda, yaşları 18-45 arasında değişen toplam 50 erkek hasta dahil edildi. Operasyon öncesi hastalar iki gruba (neostigmin grubu; Grup N, sugammadeks grubu; Grup S) ayrıldı. Standart monitörizasyona ek olarak train-of-four (TOF ) ile nöromusküler blokaj monitörize edildi. Hastaların anestezi indüksiyonu (propofol, rokuronyum, remifentanil) ve idamesi (sevoflurane, O2) standart olarak uygulandı. Operasyon bitiminde nöromusküler blokajın antagonizması, Grup N'de; operasyon sonunda T2'nin yeniden ortaya çıkması ile spontan nöromusküler blokta geri dönüş meydana geldiği zaman 0.05 mg/kg neostigmin ve 0,01 mg/kg atropin ile Grup S'de ise; 4 mg/kg sugammadeks ile sağlandı. Hastalardan, serum aldosteron, kortizol, progesteron ve serbest testosteron düzeylerini tespit etmek için antagonizmadan önce, kas gevşetici antagonisti uygulandıktan 15 dk sonra ve postoperatif 4. saatte olmak üzere 3 kez kan örneği alındı. Hastaların demografik özellikleri, toplam cerrahi süreleri, total rokuronyum gereksinimleri ve peroperatif hemodinamik özellikleri açısından gruplar arasında fark gözlenmedi. Serum progesteron düzeylerinde anlamlı farklılık bulunmazken neostigmin uygulananlarda 15. dakikadaki serum kortizol düzeyinin bazal değere göre anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı. Serum aldosteron ve testosteron düzeylerinin antagonizma yapıldıktan 15 dakika sonra sugammadeks uygulananlarda neostigmin uygulananlardan anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı. Bu çalışma ile sugammadeks kullanımının steroid yapılı hormonlardan progesteron ve kortizol üzerinde olumsuz etkiye sahip olmadığı desteklenirken aldosteron ve testosteron düzeyinde geçici artışa neden olduğu saptandı. Anahtar Kelimeler: Sugammadeks, kortizol, progesteron, aldosteron, serbest testosteron

Adrenal korteks hormonlarıAldosteronHidrokortizon+4
Gülay Gündüz
Fırat University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sepsisli hastalarda serum adiponektin ve kortizol düzeylerinin inflamasyon ve prognoz ile ilişkisi

Ağır sepsis ve septik şok yoğun bakımlarda halen en önemli ölüm nedenlerindendir. Bu nedenle günümüzde tanı ve prognoz göstergesi olabilecek belirteçlerin araştırmaları ve yeni tedavi seçenekleri önem kazanmaktadır.Sepsis ağır bir stres durumudur. Strese karşı yanıtta hipotalamo-pituiter-adrenal aks önemli yer tutar. Kortizol seviyesindeki artış vasküler reaktivitenin korunmasında, immün yanıtın düzenlenmesinde ve akut hastalık sırasında vücut dengesinin devamlılığının sağlanmasında önemlidir.Adiponektin yağ dokusundan salınan anti-inflamatuvar, insülin duyarlılaştırıcı ve anti-aterosklerotik etkileri olan; günümüzde diabetes mellitus, ateroskleroz, malignite ve sepsis gibi hastalıkların patogenezinde rol aldığı düşünülen bir adipositokindir.Bu çalışmada amacımız sepsis tanısı alan hastalarda vücudun stres cevabında etkili olan kortizol ve anti-inflamatuvar etkili adiponektinin metabolik parametreler, inflamasyon ve prognoz ile ilişkisini araştırmaktı. Bu nedenle Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Yoğun Bakım ünitesine ağır sepsis ve septik şok tanıları ile yatırılan 29 hasta, sepsis dışı bir nedenle yatırılan 23 hasta ve benzer yaşta ayaktan sağlıklı 24 kişi çalışmaya alındı. Üç grup arasında serum adiponektin düzeyi bakımından istatistiksel olarak farklılık yokken, ortalama adiponektin düzeyi septik şok grubunda bir miktar daha yüksekti. Sepsisten çıktıktan sonra bakılan serum adiponektin düzeyleri tanı anında bakılan düzeyine göre anlamlı artmış bulundu. Buna göre, adiponektinin inflamasyonu baskılamak ve vücuttaki dengeyi sağlamak için serum düzeylerinin arttığı kanısına vardık. Serum adiponektin düzeylerinin mortaliteye anlamlı bir etkisi olmadığını saptadık. Ancak, glukoz düzeyleri 200 mg/dl üzerinde olduğunda sağkalımı olumsuz etkilediğini bulduk.Sepsisli hastalarda sepsis olmayanlara göre serum kortizol düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksekti. Ek olarak, serum adiponektin düzeyi ile kortizol arasında pozitif bir korelasyon saptandı. Ayrıca, serum adiponektin düzeyi ile CRP düzeyi arasında negatif korelasyon mevcuttu.Tüm bu bulgular adiponektinin sepsiste inflamatuvar ve metabolik yanıtın bir parçası olarak rol oynadığını düşündürmektedir. Bulgularımız sepsisli hastalarda adiponektinin prognostik bir belirteç olarak kullanılabileceği kanısını uyandırsa da adiponektinin sepsiste prognostik bir belirteç ve tedavi seçeneği olarak kullanılabilmesi için daha fazla insan çalışmasına ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.

AdiponektinHidrokortizonPrognoz+3
Hacer Demir
Gazi University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anestezi indüksiyonunda etomidat kullanımının sigara içenlerde endokrin fonksiyonlar üzerine etkisi

Sigara kullanımına bağlı olarak ortaya çıkan sağlık sorunları iyi bilinmektedir. Tütün bileşenleri KAH, KB ve sistemik vasküler rezistansta artışa yol açmaktadır. Etomidat adrenal supresyon yaparak kan kortizol seviyesinde azalmaya ve kortizol prekürsörlerinde artışa yol açmaktadır.Çalışmamızda cerrahi stresle artmış endokrin cevap üzerine anestezi indüksiyonunda kullanılan etomidatın sigara içen ve içmeyen hastalarda etkilerinin belirlenmesini amaçladık.Non-kardiyak elektif cerrahi yapılan ASA I, II risk grubundaki 80 erişkin hastada etomidat ve propofol ile anestezi indüksiyonu yapıldı. Hastalar kendi aralarında gelişigüzel olarak sigara içen ve içmeyenlerden oluşan iki gruba ayrıldı. Her iki gruptaki hastalara 0,3 mg/kg etomidat veya 2-2,5 mg/kg propofol ile anestezi indüksiyonu yapılarak, verilen anestezi indüksiyon ajanı ve sigara içip içmemesine göre grup sayısı dörde çıkarılmış oldu.Grupların demografik verileri, cerrahi süreleri, OAB, SpO2 ve beyaz küre değerleri arasında fark yoktu. Birinci saatteki kortizol değerleri Grup IE'de Grup IIP'ye ve Grup IIE'de Grup IIP'ye göre anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.05). Bulantı-kusma skoru birinci dakikada Grup IIE'de Grup IE ve Grup IP'ye ayrıca 15 ve 30. dakikada Grup IIE'de Grup IE, Grup IP ve Grup IIP'ye göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.05).Sonuç olarak çalışmamızda etomidat ile anestezi indüksiyonunun sigara içen hastalarda propofolle anestezi indüksiyonuna göre endotrakeal entübasyon ve cerrahi stresle artmış endokrin yanıtı daha iyi kontrol ettiğini belirledik. Propofol ile anestezi indüksiyonunun etomidatla anestezi indüksiyonuna göre bulantı-kusma sıklığını azalttığını gördük. Burada propofolle anestezi indüksiyonu yapılan ve sigara içen hastalarda yükselen kan kortizol seviyesinin de etkili olduğunu saptadık.

AnesteziAnestezi-genelBulantı+4
Cevdet Sümer
Fırat University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozuklukta serum kortizol düzeyi ve telomer uzunluğunun ilişkisi

Amaç: Bipolar bozukluğun ve klinik özelliklerinin telomer kısalması ile ilişkili olup olmadığını araştırmak ve bipolar bozuklukta kortizol düzeyinin telomer uzunluğu üzerine olan etkilerini ortaya koymak Yöntem: Çalışmaya, bipolar I bozukluk tanısı konan 38 hasta ve yaş, cinsiyet açısından eşleştirilmiş 32 kontrol dahil edildi. Tüm hastalar HAMD, YMRS ve CGI ile değerlendirildi. İki grubun kan örnekleri alınarak TL uzunluğu ve serum kortizol düzeyleri ölçüldü. Lökosit telomer uzunluğunu belirlemek için Real Time Quantitative PCR yapıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol grubunun telomer uzunlukları arasında anlamlı fark saptanmıştır (p<0.01). Kortizol değerleri ise hasta grubunda daha yüksek olmakla beraber anlamlı fark saptanmamıştır (p>0.05). İlk atak sayısı, psikotik özellik, mevsimsel özellik, tam düzelmenin varlığı ve hospitalizasyona göre TL bakıldığında gruplar arası anlamlı fark saptanmamıştır (p<0.05). Sonuç: Bu araştırma bipolar bozukluk tanılı hastalarda kortizol düzeyi ile TL arasındaki ilişkiyi değerlendiren ilk çalışmadır. Çalışmamızda bipolar bozukluk tanılı hastaların telomer uzunluklarının sağlıklı kontrollere kıyasla önemli ölçüde daha kısa olduğunu saptadık. Bipolar bozukluk ve telomer uzunluğu arasındaki ilişkinin, hastalığın klinik özelliklerinden bağımsız olduğu sonucuna vardık. Bulgularımız bipolar hastalarda kısalmış telomer uzunluğunun serum kortizol düzeyi ile ilişkili olduğu hipotezini desteklememiştir. Anahtar kelimeler: Bipolar bozukluk, telomer uzunluğu, kortizol düzeyi

Bipolar bozuklukHidrokortizonTelomer
Derya Gül Bilen
Dicle University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda kortizol düzeylerinin değerlendirilmesi

Giri? ve amaç : Obstrüktif uyku apne sendromu (OSAS) toplumda sık görülen bir durumdur. Uykuda meydana gelen solunum güçlüğü, apneler ,oksijen desatürasyonları kişide stres oluşturup hipofiz adrenal aksın aktivitesinin artmasına neden olmaktadır. Bu çalışmamızda OSAS ve sağlıklı bireylerdeki gece kortizol düzeyleri , sabah kortizol düzeyleri, 24 saatlik serbest kortizol atılımlarını karşılaştırmayı amaçladık. Materyal - metod : Çalışmada; Ocak 2012 ile Eylül 2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Endokrin Bölümünde yatan horlama, gündüz uyku hali, tanıklı apne gibi OSAS semptomları olan vücut kitle indeksi ? 30 olan 50 hasta ( 25 kişi kontrol, 25 kişi OSAS) çalışmaya alındı. Çalışmalar için kan örnekleri alındı. Klinikte yattığı süre içerisinde gece 23.00 , sabah 08.00 ? de kortizol seviyesi bakıldı. Sonraki günlerde 24 saatlik idrar toplatıldı ve serbest kortizol atılımı hesaplandı. Daha sonra gece 23.00 ? de hastalara 1 mg deksametazon supresyon testi uygulandı. Bulgular : Kontrol grubunun yaş ortalaması 43,76±8,36 ; OSAS grubunun ise 46,68±5,75 idi (p>0,05). Çalışmaya dahil edilen hastalardan kontrol grubunun sabah kortizolü 12,47± 6,25 ; OSAS grubunda 12,05 ±4,57 idi (p<0,05). Gece kortizolü kontrol grupta 3,82± 3,19; OSAS grubunda 6,18± 3,19 idi ( p<0,01) . 24 saatlik serbest idrar kortizolü kontrol grupta 44,33 ± 42,07 ; OSAS grubunda 81,96± 68,04 (p<0,05). 1 mg deksametazon testi kontrol grupta 0,87± 0,45 ; OSAS grubunda 1,53± 1,09 idi (p<0,01). Kontrol grubunda ,1 kişide baskılanma olmadı (%4). OSAS grubunda ise , 5 kişide baskılanma olmadı (%20). Baskılanma olmayanlara 2 mg dexametazon supresyon testi uygulanınca hepsinde baskılanma oldu. Sonuç: OSAS tanılı hastalarda gece kortizol seviyeleri ve 24 saatlik idrarda serbest kortizol düzeyi yüksek seyretmektedir.

HidrokortizonUykuUyku apne sendromları+1
Mehmet Güven
Dicle University
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Bir hidrokortizon olan cortimycine ve geçici kanal patlarından kalsiyum hidroksit ve iyodoform kombinasyonlarının periapikal lezyonlarındaki klinik, radyolojik ve bakteriyolojik etkilerinin araştırılması

Bu çalışma, periapikal lezyonlu 90 anterior diş üze rinde gerçekleştirilmiştir. Bu dişler 3 gruba ayrılarak, 1. gruba kalsiyum oksit+distile su, 2. gruba kalsiyum hidroksit+iyodoform, 3. gruba kalsiyum hidroksit+iyodoform+Cortimycine patları belirli zaman aralıklarında uygulandı ve sonuçta bu 3 geçici patın başarı oranları karşılaştırıldı. Sonuçta, peri apikal lezyonların iyileşmesi üzerinde aralarında önemli bir fark olmadığı istatistiksel olarak ortaya çıkmıştır. Bu 90 vakanın ayrıca sürekli kanal dolgu ları yapıldıktan sonra da 6 aylık, 1 yıllık ve 2 yıllık klinik ve radyolojik kontrolleri, yapı 1 niştir, Ayrıca kullanılan geçici ve sürekli dolgu patlarının antibakteriyal etkileri de incelenmiştir ve bu inceleme sonucunda sürekli kanal dolgu patlarının antibakteriyal etkilerinin geçici patlara oranla daha yüksek olduğu ortaya çıkmıştır.Geçici kanal patı olarak kullanılan patlar kendi aralarında karşılaştırıldığında ise antibakteriyal etkisinin benzer olduğu ortaya çıkmıştır. 75

CortimycineHidrokortizonKalsiyum hidroksit+3
Turgay Tortamış
Dicle University · Institute of Health Sciences
1991
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Krup tanısı olan hastalarda, hastalığın ağırlığını belirleyen etkenlerin araştırılması

Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın amacı krup patogenezinde, sitokinlerin (TNF, IL-6, IL-10, PAF), kortizol ve IgE'nin rolünün saptanması ve krup hastalığının klinik ağırlığını belirleyen etkenlerin araştırılmasıdır Materyal ve Metot: Hasta grubu olarak Eylül 2013-Eylül 2014 tarihleri arasında Çocuk Acil Polikliniği'ne başvuran krup tanısı konulan hastalar ve kontrol grubu olarak 30 sağlıklı çocuk çalışmaya alındı. Tüm hastaların demografik özellikleri, başvuru şikayeti, klinik bulguları, tekrarlayan krup, hastada ve ailede atopi öyküsü kaydedildi. Westley krup skorlama sistemine göre hastalar hafif ve orta/ağır olmak üzere gruplandırıldı. Hastalardan tedavi öncesi ve kontrol grubundan tam kan sayımı ve sitokin düzeyleri için kan örneği alındı. Solunum yolu patojenleri nazofarengeal sürüntü örneğinde PCR yöntemi ile çalışıldı. Bulgular: Toplam 69 krup tanısı alan hasta çalışmaya alındı. Hastaların 34 (%49)'ü hafif, 31 (%45)'i orta, 4 (%6)'ü ağır krup olarak sınıflandırıldı. Krup olgularının 52 (%75,4)'si erkek ve ortanca yaşı 32,0 (16,5-52,0) ay, kontrol grubunun 17 (%56,7)'si erkek ve ortanca yaşı ise 27,5 (15,5-72,0) ay idi (p= 0,064; p=0,486).Hafif ve orta/ağır grup arasında yaş açısından farklılık saptanmadı (p=0,107).Hafif grupta hastaların 18 (%52,9)'inde, orta/ağır grubun 15,0 (%42,8)'inde olmak üzere toplam 33,0 (%47.8) hastada tekrarlayan krup tespit edildi (p=0,405).Hastaların %32'sinin 12.00-18.00 saat aralığında başvurduğu saptandı. Hastaların 45 (%65.2)'inde viral etken izole edildi. Rhinovirüs PCR22 hastada pozitif saptandı.Hasta grup ve kontrol grup karşılaştırıldığında TNF alfa, IL-6, IL-10, PAF ve IgE düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Ancak tüm krup hastalarının ortalama lökosit sayısı ve kortizol düzeyi kontrol grubundan yüksek bulundu (sırasıyla p=0.005; p=<0,01). Hafif ve orta/ağır grup arasında ise TNF alfa, IL-6, PAF, IgE ve lökositsayısı arasında fark saptanmazken orta/ağır grupta IL-10 ve kortizol düzeyi hafif gruptan yüksek saptandı (sırasıyla, p=0.044; p=0.012). Kortizol değerleri 12.00-18.00 saatleri arasında orta/ağır grupta anlamlı olarak yüksek bulundu (p= <0.05). PAF ve TNF alfa değeri, atopi öyküsü olan grupta anlamlı olarak yüksek saptandı (sırayla p=0,032, p=0,035). Tartışma: Bu çalışmada, krup etkeni olarak en sık rhinovirüsün rol oynadığı, orta/ağır kliniğe sahip olan hastalarda ise IL-10, kortizol gibi antiinflamatuar sitokin/hormon düzeylerinin artmış olduğu saptanmıştır. Sistemik inflamatuar sitokin düzeylerinde anlamlı artış saptanmamıştır. Ayrıca atopi öyküsü olan hastalarda PAF ve TNF alfa düzeylerinin yüksek olduğu görülmüştür. Bu bulgular krup patogenezinde lokal ve sistemik inflamatuar yanıtların rol oynayabileceğini ve bu konuda daha geniş çalışmalara ihtiyaç olduğunu göstermiştir.

HastalıkHidrokortizonKrup+2
Özlem Üzüm
Dokuz Eylül University
2015
00

Related subjects