International cooperation
60 theses under this subject heading
Azerbaycan'ın Avrupa Birliği ile ortaklık ve işbirliğinin temelleri
1991'de bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan, ulusal çıkarlarını sağlamak ve korumak için uluslararası arenada bölgesel ve küresel düzeydeki faaliyetlerini genişletmiştir. Avrupa alanına yakın entegrasyon gereği duyan devlet, Avrupa Birliği ile çok taraflı karşılıklı ilişkiler kurmuştur. Azerbaycan'ın Avrupa Birliği ile ilk ikitaraflı ilişkileri ekonomik yardımlar şeklinde başlamış ve gelecek ekonomik, politik ve kültürel ilişkilerin şeklini biçimlendirmiştir. Azerbaycan, Avrupa Birliği'nin enerji güvenliğinin sağlanması açısından güvenilir ortaktır. Azerbaycan, Avrupa Birliği ile enerji ve ulaştırma projeleriyle işbirliğini güçlendirmeye odaklanarak, yakın siyasi entegrasyondan kaçınmaktadır. Bu çalışma, Azerbaycan ile Avrupa Birliği arasındaki ortaklık ve iş birliğinin hukuki temellerinin kapsamlı analizini içermektedir.
Türk – Rus güvenlik ilişkilerinde bir rekabet ve işbirliği alanı olarak Karadeniz
Karadeniz, Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından küresel ve bölgesel aktörlerin önem verdiği bir alan olmuştur. Yaşanan siyasi gerginlikler ve çatışmaların gölgesinde, istikrarsızlığa yol açabilecek gelişmelere karşı devletlerin bir araya gelerek güvenlik ve işbirliği ortamı yaratılmasına önem verilmiştir. Rusya-Gürcistan Savaşı ve Rusya ile Ukrayna arasında krize neden olan gelişmeler sonucunda yaşanan kırılmalar devletler arasında olası çatışma ihtimalini gözler önüne sermiştir. Bu durum Karadeniz'in barış, güven ve istikrarına yönelik belirsizliği önlemede işbirliği fırsatlarına daha fazla önem verilmesi gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Karadeniz'in önemli aktörlerinden arasında yer alan Türkiye ve Rusya'nın ilişkileri havzada yaşanan gelişmelerden etkilenmesine rağmen 2000'lerden itibaren siyasi ve ekonomik alanlarda birlikte hareket ederek işbirliğinin geliştirilmesine önem verilmiştir. Bu çalışmada Karadeniz Havzası'nda yaşanan gelişmeler ışığında Türkiye ve Rusya'nın güvenlik ilişkilerine olan etkisi incelenmiştir. Havzadaki artan istikrarsızlığa karşı Türkiye ve Rusya ilişkilerinde mutlak kazançlarını ön planda tutarak geliştirilen işbirliğiyle birlikte havza güvenliğinin sağlanabileceği önerilmiştir. Bu durumun hem Türkiye hem de Rusya'nın ilişkilerinde işbirliği fırsatlarının değerlendirilmesine imkân sağlayabileceği düşünülmektedir.
Algılama kuramları açısından Birinci Dünya Savaşı'nın aktör çiftleri düzeyinde incelenmesi
Savaşlar ve ardından yaşanan barış ve anlaşmalar tarih incelemelerinin en önemli konusu olmuştur. Gruplar, klanlar, aşiretler ya da devletler arasında yaşanan savaşlar iletişimin en önemli kanalı olmuş ve bu sayede dinler yayılmış, kültürler kaynaşmış, yeni buluşlar yaşanmış ve birçok alanda iletişim sağlanmış. Görülen o ki savaşlar her dönem en çok bilginin edinebildiği faaliyetler olması nedeniyle tarihçilerin en önemli araştırma konusu olmuştur. Fakat savaşlar yalnızca neden-sonuç çerçevesinde incelenmiştir. Her ne kadar literatürde çok fazla çalışma bulunmasa da savaşın önlenebilir ya da etkisinin küçültülebilir bir olgu olduğu kabul edilir bir gerçektir. Devletleri yönetenlerin yani karar vericilerin insanlar olduğu ve bunların algılarının, korkularının, hayallerinin ya da hırslarının olduğu göz ardı edilmiştir. Tam da bu noktada algılama ve yanlış algılamanın savaşa giden yolda önemli bir etkiye sahip olduğu görülmektedir. Bu çalışmanın amacı neredeyse dünya üzerindeki tüm ulusları etkilemiş olan ve nedenleri konusunda hâlâ tarihçilerin ortak kanaatlerinin bulunmadığı I. Dünya Savaşı'nı aktörler ve devletler açısından algılama ve yanlış algılama kuramları çerçevesinde incelemektir. İmparatorlukların yıkılması ile sonuçlanan yaklaşık 9 milyon askerin yaşamını kaybetmesine neden olan bu savaşın yanlış algılama ya da abartılı algılamadan kaynaklı olma durumu oldukça ürkütücüdür. Yüzyıllar içerisinde devletler, yönetim şekilleri ve sosyolojik yapı elbette değişim içerisindeydi. Bu değişime ayak uyduramayan devletler elbette yıkılabilir ya da parçalanmak zorunda kalabilirlerdi. Fakat bu durumun sivilleri de etkileyerek bu kadar büyük bir yıkımın yaşanacağını kimse beklemiyordu. Bu savaşın kıvılcımını oluşturan olay Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun veliahtının suikaste uğraması şeklinde tarih kitapları yazsa da savaşa giden yolda devlet çiftleri savaşa farklı çıkar ve beklentilerle dahil olmuştur. 19. yüzyılın sonları itibariyle dünyada hızlı bir değişimin başladığı hissedilmektedir. Fakat liderler bu değişimi fark edememiştir. İmparatorlukları yıkan, büyük yıkımlara neden olan ve sonrasında bir dünya savaşı olarak adlandırılan bu savaşın devlet çiftleri açısından bir yanlış algılamadan kaynaklı olabilme durumu oldukça ürkütücüdür. Bu noktada bu çalışma ile her devlet çifti ayrı ayrı incelenerek yanlış algılamaların olduğu durumlar tespit edilmeye çalışılmıştır. Oluşabilen çok sayıdaki yanlış algılamayı tespit etmek için yalnızca farklı ittifak blokları arasındaki değil aynı ittifak içerisindeki devlet çiftleri de incelemeye dahil edilmiştir. Bu noktada I. Dünya Savaşı öncesi yaşanan tüm gelişmeler aktör (devlet) çiftleri şeklinde incelenerek yanlış algılama sorununun olduğu durumlar tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu çalışma ile savaşa giden yolda devletlerin ve içerisindeki karar vericiler ile birlikte incelenerek karar vericilerin yanlış algılamalar ile ülkeyi nasıl savaşa sürüklediğini I.Dünya Savaşı örneği içerisinde incelenmiş olacaktır. ANAHTAR KELİMELER: Aktör Çiftleri, Algılama, Birinci Dünya Savaşı,Lider Analizi,Yanlış Algılama.
Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri 1990 sonrası ticari ilişkiler
Günümüzde uluslararası arenada etkili bir güç sahibi olabilmek için ülkelerin coğrafi alanlarının dışında da askeri, siyasi ve en önemlisi iktisadi alanda politikalar üreterek çıkarlarını gerçekleştirebilecek bir yetkinlik gerekmektedir. Bunun için ikili ve çoklu antlaşmalarla devletler hedeflerine ulaşmaya çalışmaktadırlar. Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkiler, 1940'lı yıllardan sonra Türk dış politikasında öenmli bir yer tutmuştur. Truman doktrininin ilân edilmesi ve Türkiye'nin NATO'ya katılmasının ardından askerî, siyasî ve buna bağlı olarak ekonomi alanlarındaki ilişkilerde önemli bir dönem başlamıştır. Soğuk Savaş döneminde Türkiye'nin dış politika karalarında ABD etkili olmuştur. 1990'lı yıllara gelindiğinde, Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte Soğuk Savaş dönemi sona ermiştir. Şüphesiz ABD ile olan ilişkileri etkileyen iç ve dış unsurlar vardır. Bu kapsamdan yola çıkılarak araştırmanın amacı, 1990 sonrası Türk-Amerikan siyasi ilişkilerini tüm boyutlarıyla ele alarak bunların ticari ilişkileri nasıl etkilediği incelemeye değer hususlardandır. İlgili literatür ve doktrin taramasıyla 1990 sonrası Türkiye ve ABD arasındaki ticari ilişkilerin mahiyeti incelenmiştir. Küreselleşme ile birlikte ikili ve çoklu ulusal ve uluslararası yapılar arasındaki ticaretin artışına bağlı olarak, Türkiye ve ABD arasındaki ticari ilişkilerin gelişimi ve değişimi de hız kazanmıştır. İki ülke arasındaki ticaretin tarihi gelişiminde siyasi ve askerî unsurlar önemli bir rol oynamıştır. Bu çalışma, 1990'lı yıllardan sonra Türkiye-ABD arasındaki ticarî ilişkilerin tarihî gelişimini analiz ederek, ilişkileri etkileyen unsurların kavranmasına katkıda bulunacaktır.
Multiplying effect of energy resources: Curtailing the long-lasting confrontation of Egypt and Israel state
Standing as historically conflicting actors within the scope of safety and security concerns, the two major actors of the Eastern Mediterranean, Egypt and Israel State have taken grand steps and advanced from fierce hostility to regional collaboration in a relatively short period of time in accordance with the necessities of modern and trending norm that is the Globalization within the scope of free-market capitalism and thusly set a good example to the non-negligible effects of pragmatic measures including the cooperation on the basis of natural resources and energy causing direct alterations in interactions on international level. In accordance with the example in the region in regard to the historically advancing relations between Egypt and Israel State, the aim of this study is to analyze the potential contribution of Neorealist motives to the very probable and substantial regional peace or conflict which would, followingly, set a basis for the probability of international peace or inclined tensions within the scope of natural resources and energy while indirectly fortifying the national incentives of safety and security, national interests and survival; proving, once more, that the exigence of elements required for the continuation of states overcome the constructed elements as well as fundamental ideals.
Neoklasik realist çerçevede politik ve askerî iş birliğinin incelenmesi: Türk Devletleri Teşkilatı
Bu tezin amacı, Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan arasındaki ilişkilerin askerî iş birliği boyutunun gelişimini ve olası iş birliği senaryolarını kurumsal bir yapı altında ve teorik çerçevede incelemektir. Bu doğrultuda "Uluslararası sistemdeki dönüşüm Türk devletlerinin güvenlik tercihlerini nasıl dönüştürmektedir?" sorusu araştırmanın temelini oluşturmaktadır. Araştırma sorusuna neoklasik realist çerçeveden oluşturulacak argüman "Türk Devletleri Teşkilatı'nın (TDT) Türk devletlerinin "alçak politikalar" oluşturmasında önemli görev üstlendiğini, buna karşılık sistemik kısıtlılıklar yüzünden "yüksek politika" platformuna dönüştürmekte zorlandığı" şeklindedir. Türk devletlerinin jeopolitik konumları tarihten günümüze dek bölgesel ve küresel aktörlerin ilgisini çekmekte ve bu durum her geçen gün Türk Dünyasının önemini ve etkisini de artırmaktadır. Bu kapsamda bu potansiyeli değerlendirmek ve Türk devletlerinin iş birliği imkânlarını derinleştirme arzusunun bir sonucu olarak ortaya çıkan TDT'nin kuruluşuna giden süreç ve kurumsallaşma aşamalarının analizi yapılmaktadır. Bu doğrultuda üye devletlerin askerî ve siyasi iş birlikleri ikili ve çok taraflı olarak ele alınacaktır. Üye devletlerin askerî ve savunma sanayi açısından potansiyelleri belirlenerek iş birliği imkânları üzerine iyileştirme/geliştirme önerilerinde bulunmaktadır. Buradan hareketle tez, TDT çatısı altında ikili ve çok taraflı iş birliği ve ittifak sürecinin neoklasik realizm perspektifinden ele alınmasını incelenmektedir. Neoklasik realizmin analiz düzeyi olarak seçilmesinin nedeni çalışmada askerî birlikteliğin ele alınması yüksek politikayı vurguladığı için realizmi öne çıkarmaktadır. Ayrıca sistemik baskılar ve kısıtlılıkların devlet bazında farklılıklar göstermekte ve iş birliğinin etkisini yansıtmak için neoklasik realizm teorisine dayanmaktadır. Bu itibarla, Türkiye ile TDT üyelerinin karşılıklı ilişkileri ve TDT'nin kurulmasıyla birlikte gerçekleşen kurumsallaşma sürecinin, üye devletlerin arasındaki ikili ilişkilerin gelişmesine katkı sağladığı ve bu ilişkilerin güvenlik ve askerî boyutunun da geliştirilmesi hatta askerî açıdan kurumsal bir yapıya dönüştürülmesi için 'askerî ittifakın' gerekliliği ileri sürülmektedir.
Siber suçlarla mücadelede Türkiye-Avrupa birliği arasındaki işbirliği
2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa'da olası bir savaşın önüne geçmek, ekonomik büyüme sağlamak, dünya siyasetinde etkili olmak gibi amaçlarla kurulan Avrupa Birliği, bugün tarımdan sanayiye, kültürden turizme, ekonomiden hukuka her konuda üye ve aday devletleri etkilemekte ve uluslararası arenada etkili olmaktadır. Birlik, aynı şekilde hukuki boyutu olan siber suçlar konusunda da etkili politikalar üretmekte ve bu konuda uluslararası işbirliğini temin etmeye çalışmaktadır. Bu alandaki ilk uluslararası sözleşme, Macaristan'ın başkenti Budapeşte'de 23 Kasım 2001 tarihinde devletlerin imzasına açılan Avrupa Siber Suç sözleşmesidir. Bu sözleşmenin amacı siber suçlar konusunda işbirliğini arttırmak, ortak kararlar almak ve sözleşmeye taraf ülkelerin iç hukuklarında sözleşmeye uygun düzenlemeler getirmektir. Avrupa Siber Suç Sözleşmesi ayrıca, AB'ye üye olmayan ABD, Kanada, Japonya, Karadağ, Güney Afrika gibi ülkelerin de taraf olup imzalamaları açısından oldukça önemlidir. Siber suçların niteliği düşünüldüğünde dünya çapında tedbirler almanın ve politika geliştirmenin önemi daha da anlaşılacaktır. AB'ye tam üyelik için aday konumda olan Türkiye Cumhuriyeti de AB ile olan ilişkilerinin bir yansıması olarak ve siber suç konusunun öneminden ötürü uluslararası alanda bu mücadelenin içindedir. Bu çalışma siber suçlarla mücadelede Türkiye'nin AB ile olan işbirliği ve politika paylaşımı konuları alınmış ve Türkiye'nin bu mücadelede önemli bir noktada olduğu görülmüştür.
Küreselleşme ekseninde bölgeselleşme eğilimleri: Türkiye, İran ve Rusya örneği
Küreselleşme son yüzyıla damgasını vuran, dünyanın küresel bir köy haline gelmesine neden olan dalgalardan biridir. Dünyanın tek bir pazar haline gelmesi ve rekabetçi piyasaların oluşması, bilgi ve iletişim teknolojisinin baş döndürücü bir hızla gelişmesi, sosyo-kültürel alanda kitle kültürlerinin oluşması, güç ve güvenlik kavramlarının değişmesi gibi birçok açıdan değişim ve dönüşümlerin yaşanması ile birlikte toplumsal hayatı etkileyen onlarca sorun da ortaya çıkmaya başlamıştır. Temelleri 16. yüzyılda atılan ulus devlet ise çığ gibi büyüyen sorunlar karşısında tek başına çözüm üretemez hale gelmiştir. Bu çaresizlik ve yetersizlik ulus devleti, kendisine coğrafi, sosyo-kültürel, ekonomik, tarihsel vb. açıdan yakın gördüğü diğer devletler ile işbirliğine sürüklemiştir. İlk olarak ekonomik, siyasi, enerji, sosyo-kültürel ve güvenlik açısından geliştirilen işbirliği zamanla ülkeler arasında bölgesel işbirliği, bölgesel bütünleşme ve bölgesel birlik oluşturma boyutuna kadar ulaşmaktadır. Bölgeselleşme içinde bulunan devletler küresel bir köy haline gelen dünyada ekonomik, siyasi, enerji ve askeri açıdan çok daha güçlü hale gelmiştir. Bu güç yalnızca kendi alanlarında değil; etki ve nüfuz alanlarında bulundurdukları tüm bölgelerde geçerli olmaktadır. Bu araştırmada küreselleşmenin ekseninde şekillenen bölgeselleşme eğilimlerini Türkiye, İran ve Rusya örneği ile ortaya koyarak, üç ülke arasındaki ekonomik, enerji, siyasi ve güvenlik alanındaki çok boyutlu işbirliğini gerektiren sebepleri tüm boyutlarıyla açıklamak ve bu çok boyutlu işbirliğinin zamanla bölgeselleşmeye dönüşebileceğine dair öngörüyü argümanlaştırmak ve geleceğe yönelik tahminlerde bulunmak amaçlanmaktadır. Bu kapsamda çalışma dört ana bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Araştırmanın birinci bölümünde çalışma hakkında ayrıntılı bilgiler verilmiş olup, ikinci bölümde küreselleşme ile ilgili açıklamalar yapılmıştır. Üçüncü bölümde ise küreselleşme ekseninde şekillenen bölgeselleşme hakkında detaylı bilgiler verilmiştir. Araştırmanın son bölümünde ise bölgeselleşeme eğilimleri Türkiye, Rusya ve İran örneğinde incelenmiştir. Birincil ve ikincil kaynaklar kullanılarak oluşturulan bu araştırmada küreselleşmenin getirdiği değişimlere ve sorunlara yönelik bölgeselleşmenin bir tamamlayıcı olarak ortaya çıktığı savunulmuştur. Araştırmanın sonunda Türkiye, Rusya ve İran arasındaki ilişkilerin de uluslararası alanda yaşanan sorunlarla paralel bir şekilde geliştiği ve 2000'li yıllardan günümüze kadar olan süreçte Türkiye, İran ve Rusya arasında çok boyutlu bir işbirliğinin oluştuğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Küreselleşme, Bölgeselleşme, Türkiye, İran, Rusya
Türk Hukukunda yabancıların taşınmaz mal edinmeleri
Yabancıların taşınmaz mal edinmeleri, Türk hukukunda olduğu kadar diğer hukuk sistemleri içinde önem taşımaktadır. Yabancıların taşınmaz mal edinme haklarının varlığı kural olarak kabul edilmekle birlikte, bu hakkın kayıtsız ve şartsız olarak bir devlet tarafından kabul edilmesi mümkün değildir. Kamunun çok yönlü çıkarları karşısında ülke vatandaşları için sınırlanabilen bu hakların, yabancılar yönünden de sınırlandırılması, demokratik esaslara aykırı görülmemelidir. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne bağlı 1 No'lu Protokolün 1. maddesinde de, devletler hukukunun genel prensipleri çerçevesinde yabancı kişilerin mülkiyet haklarının kamu yararı ve genel yararın gerektirmesi durumunda kanun ile kısıtlanabileceği açıkça kabul edilmiştir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin tanıdığı bu sınırlandırma imkânı, Türk hukuk sisteminde olduğu gibi diğer birçok hukuk sisteminde de kabul edilmiştir.Taşınmaz mülkiyetinin sosyal ve ekonomik yönden taşıdığı önem, ülke vatandaşları dışında, ülke sınırları içerisinde yabancıların taşınmaz edinimi konusunda sınırlamalar getirilmesinin esas gerekçesini oluşturmaktadır. Bu nedenle, yabancıların taşınmaz mal edinimi konusunun tarihsel gelişim seyri içerisinde geçirdiği aşamaların ayrıntılı olarak ele alınıp incelenmesi ve konunun tarihsel kaynaklarının ele alınması büyük önem taşımaktadır. Diğer taraftan konuyla ilgili mukayeseli hukukta ve uluslararası hukukta kabul edilen esasların incelenmesi, bu araştırmanın önemini daha da arttırmaktadır. Ayrıca Türk hukukunda konuyla ilgili hukuki düzenlemelerde son yıllarda meydana gelen değişiklikler ile yargı kararlarında ortaya çıkan gerekçelerin incelenmesi uygulamada karşılaşılan sorunlara ışık tutulması bakımından büyük önem taşımaktadır.4916 sayılı Kanun ile değişiklik yapılan Tapu Kanunu'nun 35. maddesindeki düzenlemeye kadar yabancı tüzel kişilerin Türkiye'de taşınmaz mal edinme haklarının olmadığı doktrinde genel kabul görmüştü. Gerek bu kanunda gerekse bu kanunun Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi sonucunda Tapu Kanununda değişiklik yapan 5444 sayılı Kanun'da taşınmaz mal edinme hakkına sahip tüzel kişiler, tüzel kişiliği haiz yabancı ticaret şirketleri olarak sınırlanmıştır.Bununla birlikte, yabancı sermayeli şirketlerin taşınmaz mal edinme hakları, 5782 sayılı Kanun ile yeniden düzenlenen Tapu Kanunu'nun 36. maddesinde hüküm altına alındığından söz konusu madde ile bu maddenin yürürlüğe girmesinden önce uygulanan Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu'nun 3/d. maddesi de önem arz etmektedir. Bu nedenle, Türkiye'de taşınmaz mal edinme hakkına sahip yabancı unsurluları; yabancı gerçek kişiler, tüzel kişiliği haiz yabancı ticaret şirketleri ve yabancı yatırımcı statüsündeki şirketler olarak sınıflandıran Tapu Kanunu'nun 35 ve 36. maddeleri tüzel kişiler bakımından ayrıntılı olarak ele alınmıştır.
State of emergency and international alignment behaviors: Origins and implications
This dissertation investigates the relationship between state of emergency (SOE) and interstate alignment behaviors, particularly adherence to human rights norms, security alliance formation, and participation in international peacekeeping efforts. Therefore, the study aims to answer the following related questions: "Does international setting matter for emergency declarations?" and "How do emergency declarations structure the cooperative interstate interactions?" Based on the review of legal-political theoretical discussions and a Boolean concept logic, this research develops an SOE conceptualization that can serve as a springboard for comparative research on the links between emergency and world politics. An SOE is, then, one of the governance types when a leader portrays a situation/crisis as a threat to a state's survival and calls for extraordinary actions to address this situation/crisis. Unlike common conception, however, emergency declarations do not only reflect the political regimes' institutionalized ways of handling crises. First, SOEs and the resultant practices exhibit the extent of abidance by the international treaties such as the International Covenant on Civil and Political Rights to draw the boundaries between derogable and non-derogable rights violations in times of crises. Second, SOEs reveal shifting power dynamics among the public, judiciary, legislative, armed forces, and the executive, who increasingly depend on external allies' resources to remain in power. Accordingly, this research tests its expectations in a theoretically informed and methodologically robust collection of an original cross-national time-series SOE dataset based on hand-coded newspaper articles covering 24 Latin American countries between 1975 and 2018. Two qualitative case studies from Bolivia and Peru further elaborate on the causal mechanisms. Overall, the first main result suggests the strength of liberal norm diffusion that political, social, economic, and diplomatic ties to the West (such as those with the United States and the European Union countries) are associated with a higher proclivity to declare SOEs. The second primary finding evinces the logic of political survival that the executive deploying the military during SOEs is subsequently more inclined to sign defense cooperation agreements to keep the military resourceful with ally sources. Furthermore, regardless of military mobilization during the SOEs, countries that declare emergencies tend to participate more in peacekeeping operations, possibly to receive funding from the international community in the post-SOE phase and to repair their reputation abroad.
Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinde enerjinin rolü
İki ülke arasındaki yakın tarihsel ve kültürel bağa rağmen Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinde enerjinin de iki ülke arasındaki işbirliğindeki etkisini göz ardı etmek mümkün değildir. Türkiye, Azerbaycan ve Batılı ortakların Doğu-Batı enerji koridoru gibi birbiriyle örtüşen stratejik perspektifleri ve ticari çıkarları Türkiye ile Azerbaycan'ın enerji politikalarında yakın işbirliğinde bulunmalarına yardımcı olmaktadır. Bugün Türkiye ile Azerbaycan arasında "Bir Millet İki Devlet" vurgusunun çok güçlü şekilde yapıldığı ve iki ülkenin enerji boru hatlarıyla birbirine bağlandığı ve ileri düzeyde savunma alanında işbirliği yaptıkları bir süreç yaşanmaktadır. Coğrafi yakınlık, bağlantının kolay ve sık olması ve Azerbaycan enerji kaynaklarının uluslararası pazarlara taşınacağı en güvenli yolun Türkiye üzerinden olması bunu sağlamaktadır. Enerjinin uluslararası ilişkilerde önemli faktör olduğu günümüzde Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin enerji denklemi üzerinden araştırılması da önem kazanmaktadır. Bu tezde, Türkiye-Azerbaycan arasındaki ilişkilerinin bugünkü seviyeye gelmesinde enerji konusunda iki ülke arasında geliştirilen yakın işbirliğinin de önemli katkısı vardır. Bu sebeple tezde, enerjinin iki ülke arasındaki ilişkisine etkisi incelenmiştir.
Frankofoni ile Türk Konseyi'nin mukayesesi
İnsan topluluklarının yeryüzünde yer aldıkları günden bugüne kendi aralarında çeşitli düzeylerde işbirliği arayışında bulundukları ve farklı örgütlenmeler tesis ettikleri bilinmektedir. Tarihi sürece bakıldığında ortaya çıkan işbirliği modelleri kimi zaman insanların ve devletlerin karşılaştığı sorunları çözme amacı ile ortaya çıktığı gibi, kimi zaman da birtakım ideallerin yahut özel işbirliği alanlarının gerçekleştirilmesi için de oluşturulmuştur. Bu özel işbirliği alanları için kurulan uluslararası örgütlerin iki nev-i şahsına münhasır örneği de Frankofoni ve Türk Konseyi'dir. Bu çalışmada, "medeniyet" ve "post-kolonyalizm" bir analiz birimi olarak kabul edilerek "Frankofoni: Fransızca Konuşan Ülkeler Topluluğu" ve "Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi" tecrübelerinin ne tür işbirliği tarzları ortaya koyduğu ve bu modellerin hangi yönleriyle farklılık oluşturduğu incelenmiştir. Hem Frankofoni hem de Türk Konseyi tecrübeleri bugüne kadar doktora düzeyinde mukayeseli olarak herhangi bir akademik çalışmada analiz edilmemiştir. Bu yönüyle bu tez alana mütevazı bir katkı yapmayı da hedeflemektedir.
İç politika – dış politika ilişkisi bağlamında SSCB sonrası Rusya Federasyonu'nun dış politika oluşumu
Bu tez; iç-dış politika etkileşimini ve bu etkileşimden doğan Rus dış politikasının oluşumunu ortaya koymayı amaçlamıştır. Tezin iddiasına göre iç-dış politikayı oluşturan unsurlar; elitler/çıkar grupları, sosyo-kültürel yapı, kitle iletişim araçlarının sahipliği gibi birimler olduğundan, bu birimlerin sistematik olarak nasıl dış politika çıktısına dönüştüğü ortaya konulmaya çalışılmıştır. İlk bölümde dış politika literatürünün tarihsel gelişimini inceleyen bu tez; literatürde çokça üzerinde durulan ekonomik güç, askeri kapasite, karar alıcıların psikolojisi gibi unsurların ''yan'' unsurlar olduklarını iddia etmiş ve iç-dış politika oluşumunun bilfiil elitler/çıkar grupları arasındaki çekişme (veya konsensüs) şeklinde oluştuğunu tespit etmiş, bu gruplarla etkileşime giren genel halk, aktif kamuoyu, DDA'lar gibi etmenlerin örgütlenme ve sınıf bilincine sahip oldukları ölçüde politika oluşumuna katılabildiklerini tespit etmiş ve son olarak elit gruplarla diğer birimler arasındaki politika oluşum sürecinde kitle iletişim araçlarının önemini ortaya koymuştur. Bu açıklamanın sistematiği, RF'nin tarih boyunca devlet elitizmi ile yönetildiğini, SSCB'den RF'ye geçiş sürecinde görülen oligarşi döneminin (oligarkların) devlet elitizminden uzaklaşılan bir anomali dönemi olduğunu, Putin'le birlikte tekrar devlet elitizmine dönüldüğünü ortaya koymuştur. Bu tespitlerden hareketle bu tez, ortaya dört iddia koymuş ve tez içerisinde bu iddiaları kanıtlamaya çalışmıştır. Birincisi, dış politikanın iç refahı değil elit çıkarlarını öncelediği; ikincisi, devlet elitizminin RF'de devamlı bir durum olduğu ve bunun RF dış politikasının oluşumunda devamlılık oluşturduğu; üçüncüsü, RF'de iç-dış politika ayrımının (devlet elitizmine bağlı olarak) son derece muğlak olduğu ve dördüncüsü, (diğer iddialar ile birlikte okunduğunda) devlet elitizminin RF'nin devamlılık arz eden bir özelliği olmasından dolayı, Putin faktörünün RF için ikincil önemde olduğu iddialarıdır.
Türkiye'nin, NATO'daki yeri
Bu çalışmada 1990-2015 tarihleri arasında NATO ile ilgili bilgiler ile Türkiye'nin NATO'daki yeri incelenmektedir. Kuzey Atlantik Paktı olarak kurulan NATO'nun hangi amaçlara hizmet etmek için faaliyet gösterdiği yanında kurulmasından itibaren ne gibi değişikliklere uğradığı da ele alınacaktır. Bunun yanında Türkiye'nin NATO'ya girmesiyle birlikte NATO'nun durumu ele alınırken aynı zamanda Türkiye'nin NATO'daki rolü de incelenecektir. Stratejik bir konumda bulunan Türkiye'nin soğuk savaş dönemlerinde Sovyet Rusya'nın yayılmacı politikalarına karşı gelerek NATO içinde yer alarak yönünü batıya çevirdiği bir gerçektir. Sovyet Rusya'nın Kominizm tehlikesine karşı Türkiye'nin tutumunun da bu kapsamda ele alındığı görülmektedir. Batı devletlerinin ve ABD'nin bu kapsamda Türkiye'yi, Kominizm tehlikesine karşı NATO'ya alarak koruma içgüdüsünde oldukları da görülmektedir. Belki de Türkiye'nin NATO'ya alınışının ana sebeplerinin başında bu korku gelmektedir. Bu aşamada Türkiye'nin, NATO'ya giriş sebeplerinin ve NATO'ya kabul edilmesinin nedenlerinin başında Sovyetler Birliği'nin etkisinin olduğu da bir gerçektir. Ancak görülmektedir ki Türkiye'nin NATO'ya kabul edilmesinde Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında Kore'ye asker göndermesi de bulunmaktadır. Batı dünyasına Komünizm tehlikesine karşı bir kalkan olarak düşünülen ve Sovyet Rusya ile sınır komşusu olması nedeniyle çok önemli bir coğrafi konuma sahip olan Türkiye'nin bu kapsamda kullanılması da batı tarafından düşünülmüş ve Kuzey Atlantik Paktı olarak kurulan NATO'ya komşusu Yunanistan ile birlikte alınmıştır. Tüm bunlarla birlikte Sovyet Rusya'nın dağılmasıyla Kominizm tehlikesinin ortadan kalkması yanında batı devletleri de Türkiye'nin coğrafi konumunun önemini unutmuş ve Türkiye'ye gerekli önemi vermemeye başlamışlardır. NATO'nun her türlü etkinliğine askeri ile katılan ve NATO çerçevesinde Bosna-Hersek ve Kosova, Afganistan, Irak gibi NATO askerlerinin görev yaptıkları yerlere NATO emir komutası içinde Türk askerleri de gönderilmiştir. Tüm bunlara karşılık Sovyet Rusya'nın dağılması rehaveti sonucunda batı devletleri ve ABD, Türkiye'ye gerekli önemi vermemişler ve ayrıca da Avrupa devletlerinin kurduğu AB'ye giriş sürecinde Türkiye'yi devamlı oyalamışlardır. Bunun neticesinde Türkiye de değişen dünya politikaları çerçevesinde kendi yönünü çizmeyi düşünmüş ve bu çerçevede AB'ye karşı devamlı mesafeli adımlar atarak kendi çizgisini belirlemiştir. Bu sürecin elbette ki NATO ile olan ilişkileri de etkilediği muhakkaktır.
Yasa dışı göçle mücadele politikalarının AB-Türkiye ilişkileri üzerine etkisi
Günümüzde küreselleşme ve teknolojinin sunmuş olduğu birtakım imkânlar insanların yaşama biçimlerini önemli düzeyde değiştirmiştir. Bu değişim her zaman olumlu anlamda gelişmemiştir. Ülkelerin gelişmişlik düzeyleri arasında büyük farklılıklar meydana gelmeye başlamış ve ekonomik durumlar ülkelerin refah düzeylerini büyük ölçüde etkilemeye başlamıştır. Bu durum gelişmişlik düzeyi az olan ülkelerden gelişmiş ülkelere bir umut amacıyla göç unsurunu başlatmış ve halen devam etmekte olan çok sayıda insanın toplu göç etmelerine neden olmaya başlamıştır. Göç edenlere yasal yolların kapatılması sonucu yasa dışı göç hareketleri hız kazanmıştır. Bu durum göç hareketlerine Türkiye'nin dâhil olmasına neden olmaktadır. Bunun sebebi az gelişmiş olan ülkelerden Avrupa'ya göç etmek isteyenlerin Türkiye'den geçmek durumunda olmasıdır. Türkiye-Yunanistan kara sınırından ya da Ege kıyılarından ilk olarak Yunanistan'a, ardından diğer AB ülkelerine geçen göçmenler, ülkemizi de yasa dışı göçün içine çekmektedir. Bu çalışma, göç kapsamında AB-Türkiye ilişkilerini ortaya koymak ve bu ilişkilerin sürecini belirleyen önemli unsurlardan biri olan yasa dışı göç konusunu ve bu konunun Türkiye-AB ilişkilerini nasıl etkilediğini ifade etmek amacıyla hazırlanmıştır. Üç bölümden oluşan çalışmanın birinci bölümünde göç kavramı ortaya koyulmuştur. İkinci bölümde AB'nin yasa dışı göç ve göçmenlere ilişkin uyguladığı politikalar tarihsel kronolojide ifade edilmiştir. Üçüncü ve son bölümde ise, AB'nin yasa dışı göçle mücadelesinin Türkiye-AB ilişkilerine etkileri incelenmiştir.
Uluslararası ve bölgesel yasa dışı uyuşturucu ticareti ile mücadele anlaşmalarının Türkiye'deki mücadeleye etkileri
Yasa dışı uyuşturucu ve uyarıcı maddeler sorunu karşısında Türkiye'nin uluslararası ve bölgesel mücadelesine yer verilen bu çalışmada, yakalama verileri ile ulaşılan son durum açıklanmaya çalışılmıştır. Çalışmanın temel konusu; Türkiye'nin imzaladığı uluslararası ve bölgesel yasa dışı uyuşturucu ve uyarıcı madde ticareti ile mücadele anlaşmalarının arzı ne yönde şekillendirdiğidir. Tez içeriğinde uyuşturucu ve uyarıcı maddelerin küresel boyutu ele alınarak yasa dışı arz piyasası ve buna olan talep, veriler ile açıklanmıştır. Bağımlılık yapıcı maddelere karşı alınan uluslararası ve bölgesel düzeyde tedbirlere değinilmiş; Türkiye'nin bu mücadeleye katılımı bölgesel ve uluslararası düzeyde incelenmiştir. Türkiye'de ele geçirilen uyuşturucu ve uyarıcı madde miktarları 2000-2006 ve 2006-2012 yıllarını kapsayacak şekilde iki dönem halinde ele alınıp incelenerek, yapılan bölgesel ve uluslararası anlaşmaların yakalama hareketliliğini nasıl etkilediğine bakılmıştır. Çalışma ile son 6 yıllık dönemde (2006-2012) yapılan bölgesel anlaşmalar ve Türkiye'nin ulusal uyuşturucu politikası sonucunda, bağımlılık yapıcı madde yakalamalarının bir hayli arttığı sonucuna varılmıştır.
Karadeniz Ekonomik İşbirliği örgütü
Tarihin her döneminde mücadele alanı olan Karadeniz Bölgesi, Soğuk Savaş'ın ardından yeniden şekillenmeye başlamıştır. Türkiye'nin öncülüğünde başlayan KEİ girişimi, Karadeniz'deki yeni düzenin ilk habercisidir. Soğuk Savaş sırasında ihtilaflı olan taraflar, ekonomi tabanlı bir uluslararası örgüt bünyesinde bir araya gelmeyi kabul ederek yeni bir sayfa açmışlardır.1992 yılında KEİ ile resmen başlayan girişimler, 1999 yılında bir hukuk kişisi olarak ortaya çıkan KEİÖ ile yeni bir boyut kazanmıştır. Kurum yapısı, iç işleyişi, işbirliği alanları ve dış ilişkileri dikkate alındığında oturmuş bir uluslararası örgüt olan KEİÖ, başlangıçtaki hedeflerini gerçekleştirememiştir. Ancak kurulduğu günden bu yana geldiği nokta değerlendirildiğinde, önemli bir mesafe kat ettiği görülmektedir. Kurum yapısında yapılacak değişikliklerin siyasî kararlılıkla birleşmesi durumunda, KEİÖ'nün çok ciddi bir başarı elde etmesi kaçınılmazdır.Kuruluşundan itibaren AB merkezli bir anlayışa sahip olan KEİÖ, AB'den beklediği ilgiyi görememiştir. AB'nin içine girdiği kriz dikkate alındığında, KEİÖ'nün diğer uluslararası örgütlerle, özellikle de Asya kıtasındaki kuruluşlarla işbirliği geliştirmesi daha yararlı olacaktır. Ayrıca, KEİÖ üzerinden gelişen ilişkiler sayesinde Karadeniz güvenliği konusunda ortaya çıkan Türk-Rus ittifakı ve KEİÖ'nün ekonomi dışındaki alanlarda da işbirliği gerçekleştirme çalışmaları göz önüne alındığında, örgütün KİÖ'ye dönüşmesi düşünülebilir. Bu konuda, kilit devletler olan Türkiye'nin ve Rusya'nın tavrı belirleyici olacaktır.
Küresel terörle mücadelede ABD'nin yaklaşımı ve uluslararası işbirliğinin gerekliliği
Bu tezin amacı, küresel terörizmin ortaya çıkışını ve küresel terörizmi meydana getiren yeni terörizm olgusunu incelemek, küresel terörle mücadelede ABD'nin yaklaşımlarını ve uluslararası işbirliği mekanizmalarını ele alarak uluslararası işbirliğinin küresel terörü engellemedeki rolünü ve gerekliliğini ortaya koymaktır. Tezin çıkış noktası, ABD'nin küresel terörle mücadele politikalarının terörü önlemede yetersiz kaldığı ve uluslararası işbirliği ve koordinasyonun küresel terörle mücadelede daha etkin ve başarılı olacağının değerlendirilmesidir. Bu çalışmada öncelikle terörizmin dönüşümü ele alınmış, yeni terörizmin özellikleri ortaya konulmuştur. Sonrasında küreselleşme ve terörizm arasındaki ilişki incelenmiş ve küresel terör kavramı ele alınmıştır. Ardından ABD'nin özellikle 11 Eylül saldırıları sonrası ortaya koyduğu terörle mücadele politikalarına değinilmiş ve bu politikalara getirilen eleştiriler ortaya konulmaya çalışılmıştır. Son bölümde ise küresel terörle mücadelede uluslararası örgütler incelenerek işbirliğinin önemi ve gerekliliği vurgulanmıştır.
Cezai konularda uluslararası adli iş birliği sözleşmelerinin uygulama açısından değerlendirilmesi
Günümüz teknoloji, iletişim ve ulaşım ağlarının ülke sınırlarını kaldırması ile suç ve suçluluk kavramları sınıraşan bir karakter kazanmıştır. Devletlerin sınıraşan suç ve suçluluk ile ilgili yürüttükleri ceza muhakemesi süreçlerini tamamlayabilmeleri, diğer bir devlet ile iş birliği yapmalarını veyahut diğer bir devletten yardım görmelerini gerekli kılmaktadır. Bu kapsamda; devletler arasında cezai konularda uluslararası adli iş birliği veya yardımlaşmanın talep edilmesi, ikili ya da çok taraflı anlaşmalar veya mütekabiliyet esası uyarınca söz konusu olmaktadır. Çalışmamızda, öncelikle cezai konularda adli iş birliği kavramı incelenecek olup adli iş birliğinin kapsamına, kavramın içerisinde yer alan iade, adli yardımlaşma, ceza soruşturma ve kovuşturmalarının nakli, infazın devri ve hükümlü nakli gibi kurumlara, devletler arasında adli iş birliğinin gelişim safhasına, bu alanın temel kaynağı olan iki ve çok taraflı anlaşmalar ile ulusal mevzuata ve adli iş birliğinin ortak kuralları ile uygulamalarına yer verilmiştir. Çalışmamızın ikinci kısmında ise, asıl inceleme konusu olan cezai konularda adli yardımlaşma ile gerçekleştirilen ceza muhakemesi süjelerinin dinlenilmesi, koruma tedbirlerinin ifa edilmesi veya sınır ötesi ortak soruşturma ekiplerinin kurulması gibi iş ve işlemlerin uygulanması; başta Ceza İşlerinde Karşılıklı Adli Yardım Avrupa Sözleşmesi olmak üzere, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler incelenerek, anlatılmıştır. Bu kapsamda; cezai konularda adli yardımlaşma kurumu vasıtasıyla gerçekleştirilen işlemlere dair genel bilgiler, ceza muhakemesi süreçleri açısından bir ayrıma tabi tutularak değerlendirilmiştir. Çalışmamız, olabildiğince Türkiye'nin uluslararası sözleşmelere taraf olarak üstlendiği adli iş birliği yükümlülükleri ile güncel uygulamanın ne oranda uyuştuğunu ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu nedenle çalışmamızda, Devletimizin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere ek olarak uluslararası toplum nezdinde adli yardımlaşma alanındaki örnek uygulamaları barındıran Avrupa Birliği mevzuatı, Türkiye'nin yoğun adli iş birliği içinde bulunduğu Almanya ve Avusturya gibi ülkelerin adli iş birliğine ilişkin ulusal kanunları ve 2016 yılında yürürlüğe girerek birçok yenilik getiren 6706 sayılı Cezai Konularda Uluslararası Adli İş Birliği Kanunu göz önünde bulundurulmuştur.
Orta Asya'daki sınıraşan nehirler: Örnek olay - Syr Darya ve Amu Darya nehirlerinde ülkeler arası işbirliği ve çatışmalar
Bu araştırmada Orta Asya'da sınırı aşan nehirlerden Syr Darya ve Amu darya örnekleminden su sorunlarının neden olduğu ülkeler arası çatışma ve uzlaşma alanları incelenmiştir. Orta Asya'da çok sayıda nehir bulunmaktadır. Bunlardan bir kısmı farklı ülke coğrafyaları boyunca akmaktadır. Bunlar sınıraşan nehir kavramıyla tanımlanmakta uluslararası ilişkilerde büyük bir önem taşımaktadır. Bir ülkenin sınır hududlarını geçerek başka bir ülke sınırlarına girdiğinden ülkeler arası ve uluslararası hukuk ile ilişkilendirilmektedir. Bu bağlamda araştırmada sınırı aşan nehirlerden Syr Darya ve Amu darya incelenmiş ülkeler arası ilişkilere yansıması değerlendirilmiştir. Araştırmada alan yazın taraması yapılmıştır. Daha önce yapılmış araştırmalar incelenmiştir. Yapılan çalışmaların çoğunluğunun yabancı kaynak olduğu ve ingilizceden Türkçeye çevirirmiş kaynakların sınırlı olduğu tespit edilmiştir. Tespit edilmiştir. Araştırma sonucunda Siriderya ve Amuderya öncelikle Kırgızistan'ın ve Tacikistan'ın topraklarından geçmekte sonra da Türkmenistan'ın Kazakistan'ın ve Özbekistan'ın topraklarına ulaşıp Aral gölüne dökülmektedir. Kırgızistan'ın ve Tacikistan'ın sahip olduğu zengin su kaynakları barajları elektrik santralleri olmasına karşılık Özbekistan'ın Türkmenistan'ın Kazakistan'ın yer altı kaynaklarındaki zenginliklerinin aksine tarım üretimi için ihtiyaç duyduğu su kaynaklarına ulaşım sorunu vardır. Bu durum Orta Asya ülkeleri arasında gerginliklerin zaman zaman oluşan krizlerin yaşanmasına neden olmuştur. Su sorunlarına daha geniş ölçüde bakıldığında bölge coğrafyası üzerindeki anlaşmazlıkların sadece Orta Asya ile sınırlı olmadığı çevresel diğer ülkeleri de etkilediği sonucuna ulaşılmıştır. Su sorunları detaylı incelendiğinde mevcut anlaşmazlıkların ve uzlaşmazlıkların çok boyutlu olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Siyasal, ekonomik sosyal ve güvenlik alanlarını da kapsayacak şekilde bu boyutlar ele alınabilir. Yaşanan sorunların etkisi yerel halkı ekonomik ve sosyal yönden etkilemektedir. Bu durum aynı zamanda ekonomi ile de ilişkilidir. Siyasi ve güvenlik açısından bakıldığında Orta Asya ülkelerinin konunun öneminin farkında oldukları sahip oldukları kaynakları bölgesel güç oluşturma ve pazarlık konusu yaptıkları sonucuna ulaşılmıştır. Bu açıdan suyu elinde bulunduran ülkeler komşuları ile ilişkilerinde bunu bir güç unsuru olarak saymışlardır. Ancak bölge insanına refahı çevrenin korunması ve gelecek inşası açısından ortak bir bilincin oluşturulması gerekmektedir.
Transformations of Middle East geopolitics and their impact on regional coalition building
This study aims to analyze the effects of three main geopolitical transformations that occurred in the Middle East as a region and their impact on the process of regional coalition building. The study analyzes the geopolitical impact of the Arab Spring, transformation in energy sector and dominance vacuums and power projections of regional actors. Then it analyzed the current web of coalitions and their different axes, and the impact of the geopolitical transformation on them, as observed in affects such as the liquidation of coalition and the centrality of Islam and its interpretations in regard to its role in public spheres and its relation to state, and the absence of an ideological umbrella for coalitions in the region. Then the study followed the model of Jeremy Ghez in categorizing coalition as Tactical, Historical and Natural, and applied this model on the current situation in the region, as we used a qualitative approach to measure the main pillars of the political culture of the region, through polls and surveys. The study concluded that there is a certain degree of commonalties in political culture, constructed ideas and shared values concerning main issues like democracy, good governance and stance from dictatorship, as people also looked up to the Turkish model of conservative democracy for imitation. The study concluded with a normative approach towards building natural coalitions in the Middle East and its requirements.
Moğolistan dış politikasını hedging (riskten korunma) kavramı üzerinden incelemek
Uluslararası ilişkilerin temel teorileri arasında yer alan Realist teorinin temel argümanı uluslararası sistemin yapısının anarşik olduğu ve devletlerin bu sitem içerisinde güvenliklerini en üst düzeye çıkaran rasyonel aktörler olduğu varsayımına dayanmaktadır. Anarşik sistem içerisinde herhangi bir kural uygulayıcı olmadığı için devletler bu sistemde ayakta kalabilmek için bazı stratejiler kullanmaktadırlar. Hedging bu stratejiler arasında yer almaktadır. Finans alanında kullanılan hedging (riskten korunma) kavramı, uluslararası ilişkiler literatüründe akademisyenler tarafından ikincil devletlerin dış politika davranışlarını incelemek için kullanılmakta ve dengeleme (balancing) ya da peşine takılma (badwagoning) stratejileri arasında üçüncü bir seçenek olarak sunulmaktadır. Hedging stratejisi uluslararası ilişkilerde bir devletin veya aktörün dış politika kararlarındaki risk ve belirsizliklerle, güç dengesi ve peşine takılma stratejilerine başvurmadan, daha etkin bir şekilde başa çıkabileceğini vurgulamaktadır. Bu çalışmanın ampirik olarak inceleme konusu olan Moğolistan, hedging stratejisinin dış politikada uygulanışının net bir örneğini teşkil etmektedir. Tamamen kara parçasıyla çevirili, Rusya ve Çin dışında hiçbir komşusu olmayan ve bu iki ülke arasında tampon bölge konumunda olan Moğolistan, zorlu koşullar altında kendi ulusal çıkarlarını korumaya çalışmaktadır. Bu amaç doğrultusunda Moğolistan, hedging stratejisini Rusya ve Çin'le ilişkilerini bozmadan, bu iki ülke ile yaşayabileceği sorunlarda riskleri minimize etmek için kullanmaktadır. Netice itibariyle Moğolistan'ın hedging stratejisini başarılı bir şekilde uyguladığı tespit edilmekte ve bu başarının uluslararası iş birlikleri oluşturmak, stratejik ortaklık kurmak ve bölgesel ya da uluslararası örgütlere üye olmak yöntemleri kullanılarak elde edildiği saptanmaktadır. Anahtar kelimeler: hedging, dış politika, üçüncü komşu politikası, Moğolistan, Çin, Rusya
Türkiye ve Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin geri kabul anlaşması bağlamında değerlendirilmesi
İnsanlık tarihinin başlangıcı ile var olduğu ileri sürülen göç olgusu günümüzde uluslararası ilişkiler çalışmalarında oldukça dikkat çeken konulardan biri olmaktadır. Özellikle 2000'li yıllardan sonra yaşanan mülteci krizlerinin ve düzensiz göç akımlarının yoğun olarak yaşandığı Avrupa Birliği'nin bu konuda karşılaşılacak problemleri Geri Kabul Anlaşmaları ile aşma yönünde politikalar geliştirdiği görülmektedir. Türkiye düzensiz göçe kaynaklık eden ülkeler ile hedef olarak belirlenen Avrupa Birliği ülkeleri arasında yer almaktadır. Bu sebeple Türkiye, Avrupa Birliği tarafından düzensiz göçün yönetilmesi için işbirliği yapılması gereken bir ülke olarak değerlendirilmektedir. Bu çalışmanın amacı 16 Aralık 2013'de imzalanan Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşma tarafların yükümlülükleri bağlamında değerlendirilmesidir. Bu amaçla çalışmanın ilk bölümünde göç kavramları, nedenleri ve çeşitleri açıklanarak göç ile ilgili teorilere yer verilmiştir. İkinci bölümde geri kabul anlaşmaları tarihsel süreç içerisinde çeşitli yönlerden ele alınarak, Avrupa Birliği'nin geri kabul ve göç politikası değerlendirilmiştir. Üçüncü bölümde Türkiye ve Avrupa Birliği ilişkileri kısaca incelenerek taraflar arasındaki Geri Kabul Anlaşmasının getirdiği yükümlülükler anlaşmanın kapsamı ve tarafların beklentileri yönünden analiz edilmiştir. Çalışmanın son bölümünde Türkiye ve Avrupa Birliği arasındaki Geri Kabul Anlaşmasının daha çok Avrupa Birliğinin faydasını gözettiği ve Avrupa Birliği'nin anlaşmadan doğan yükümlülüklerini yerine getirmediği sonucuna varılmıştır.
Körfez Arap Ülkeleri İş Birliği Konseyi ve Türkiye ile ekonomik ilişkileri
Körfez Arap Ülkeleri İş Birliği Konseyi (KİK)'in tarihsel gelişim süreci incelenerek oluşumun eksiklikleri saptanacak ve KİK içerisindeki mevcut sorunların eksiklikler ile ne kadar ilişkili olup olmadığı tespit edilmeye çalışılacaktır. KİK üyesi olan ülkelerin petrol gelirlerine bağımlı ekonomilerinin fiyat şokları ile maruz kaldığı olumsuzluklardan dolayı mecburi bir dönüşüm süreci içerisine girmeleri ve buna bağlı olarak uygulamaya koydukları çeşitlendirme politikaların başarılı olup olmayacağına yönelik çıkarımlarda bulunulacaktır. Devamında ise Türkiye'nin KİK ve üyesi ülkeler ile olan ekonomik ilişkilerin gelişim sürecine değinilip, Türkiye'nin dış politika kararları başta olmak üzere bölge ile ekonomik ilişkilerde belirleyici rol oynayan faktörler saptanmaya çalışılacaktır. KİK üyesi ülkeler ile mevcut ekonomik ilişkiler dış ticaret, yatırım ve bankacılık sektörü, inşaat ve emlak sektörü, enerji sektörü ve turizm sektörü alanlarına ağırlık kazandırılarak incelenecektir. Son olarak KİK üyesi ülkeler ile ekonomik ilişkilerin araştırılması sürecinde elde edilen bulgular ve Türkiye'nin enerji bağımlılığı göz önünde bulundurularak ilişkilerin gelecekte nasıl bir gelişim seyri göstereceğine dair tahminlerde bulunulacaktır.