Islamic history
436 theses under this subject heading
Endülüs Emevi Devletinde convivencia (bir arada yaşama) deneyimi: Madalyonun iki yüzü: Altın çağ ve kaos (711-1031)
İslam, Hıristiyan ve Yahudi dünyası için son derece önemli olan Endülüs tarihi, Americo Castro'nun 1948 yılında bir arada yaşamak anlamında ortaya koymuş olduğu "convivencia" terimi ile, Avrupa'da önemli bir noktaya ulaşmıştır. Ancak terimin ortaya çıkması ile, yapılmış olan pek çok çalışmada bir altın çağ ya da tam tersi bir arada yaşama ortamının yanlışlandığı mitolojik bir çağ perspektifleri çoğunlukla hâkim olmaya başlamıştır. Son yıllarda farklı kaynaklarda bahsettiğimiz perspektiflerin ötesine geçmek üzere çalışmalar yapılmış olsada, fark ettiğimiz, tek boyutlu bir bakış açısı ile ilerlenmiş olduğudur. Bu noktada ilk olarak tezimizde Endülüs'ün Emevi hanedanının sonuna kadar olan siyasi süreç ele alınarak konunun daha iyi anlaşılması amaçlanmıştır. Ardından convivencia kavramı ve Endülüs'teki kaos olayları çok boyutlu bir şekilde analiz edilerek mevzubahis çalışmalara katkı sağlamak amaçlanmıştır. Çalışmamız neticesinde Endülüs Emevi Devletinin bir arada yaşama kavramını pragmatik bir şekilde toplumu kontrol altında tutarak devletin çıkarına kullandığı, altın çağ mı mitoloji mi tartışmasında ne efsanevi bir dönem olduğu ne de sekiz yüz yıllık sorunsuz bir altın çağ olduğu vurgulanmaktadır. Altın çağ kavramının Endülüs'teki tüm toplumlar açısından bakıldığında özünde güçlü birkaç yönetici döneminde ortaya çıktığı ve Yahudiler ile sınırlı kaldığı görülmüştür. Son olarak da kaos olaylarının bir arada yaşama kavramını etkilediği ve bu olaylara sebep unsurun ise Arap asabiyeti ve ülkede tetiklediği zincirleme reaksiyonlar olduğu sonucuna varılmıştır.
Velîd b. Muğîre ve İslâm karşıtlığı
Velîd b. Muğîre, İslâm'ın ilk doğuş döneminde Kureyş kabilesinin reisi ve Mekke'nin önde gelen liderlerinden biri idi. O, Mekke toplumunda saygın ve nüfuzlu bir kişi olarak tanınmış ve aynı zamanda İslâm'a karşı yürütülen muhalefetin önemli bir simgesi haline gelmişti. İşte bu tezin temel amacı, Velîd b. Muğîre'nin İslâm'a karşı olan muhalif tutumunu incelemek ve onun İslâm'a yönelik stratejilerini, bu stratejilerin altında yatan sebepleri ve bu muhalefetin İslâm'ın yayılışı üzerindeki etkilerini analiz etmektir. Çalışmanın ilk bölümünde, Velîd b. Muğîre'nin hayatı, ailesi ve mensup olduğu kabilesi hakkında bilgi verilmiş ve akabinde onun Mekke toplumundaki konumu ve liderlik özellikleri ele alınmıştır. Özellikle, onun Mekke aristokrasisi içindeki rolü ve diğer etkili müstekbirlerle olan ilişkisi detaylandırılmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde ise, İslâm'ın ilk yıllarında Velîd b. Muğîre'nin İslâm'a karşı nasıl bir tutum geliştirdiği, bu tutumun sosyal ve politik bağlamı irdelenerek açıklanmaya çalışılmıştır. Tez, ayrıca Velîd b. Muğîre'nin İslâm'a karşı yürüttüğü faaliyetlerin ardındaki dini ve ideolojik motivasyonları ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda, onun Kur'ân'da yer alan kişisel nitelikleri ve bu niteliklerin İslâm'a karşı geliştirdiği stratejilerdeki yeri analiz edilmektedir. İlgili Kur'ân ayetleri ışığında Velîd b. Muğîre'nin kişisel özellikleri, İslâm karşıtı faaliyetleri ve bu faaliyetlerin Mekke toplumu üzerindeki etkileri derinlemesine incelenmiştir. Sonuç olarak, Velîd b. Muğîre'nin İslâm'a karşı sergilediği muhalefetin, İslâm'ın Mekke'deki ilk yayılış sürecine olan etkileri tartışılmakta ve bu bağlamda Velîd b. Muğîre'nin erken İslâm tarihindeki yeri değerlendirilmektedir. Bu çalışma, İslâm'ın erken dönem muhalifleri üzerine yapılan araştırmalara önemli bir katkı sağlamayı amaçlamaktadır.
İbnü'l-Havranî'nin Kitâbu'l-İşârât ilâ Emâkini'z-Ziyârât adlı eseri ve değerlendirilmesi
Ziyaretname türü eserler, İslam coğrafyasında olduğu kadar dünya coğrafyasındaki farklı kültür ve inanışların ziyaret noktalarını, insanlık tarihindeki önemli isimlerin kabirlerine ve makamlarına yapılan ziyaretleri, türbeleri ve meşhedleri, ibadethaneleri, ziyaret mekânlarındaki kutsal nesneleri, tarihi yapıları ve daha başka muhtelif eserleri konu edinir. Bu tür eserler genel itibariyle tarih, coğrafya, sosyoloji, teoloji, antropoloji gibi sosyal bilimler ile ilgili bilgiler vermesinin yanı sıra edebiyat ve sanat gibi sahalarda da beşeriyetin daha sonraki nesillere armağan ettiği kültürel miras hakkında okuyucuya ilk ağızdan malumat veren gezi edebiyatının orijinal türleridir. Her ne kadar ziyaretnameler, gezi edebiyatının klasik bir türü olarak mütalaa edilen seyahatnamelere ve anlatımlarında rivayet kültürünün ağır bastığı fezail türünde telif edilmiş eserlere muhteva ve üslup açısından benzese de ziyaretçiler için bir gezi rehberi niteliği taşıması açısından bu türlerden farklı bir mahiyeti ve muhtevayı haizdir. Ziyaretnameler doğrudan peygamberlerin, sahâbenin, tâbiînin, hükümdarların, alimlerin, evliyaların, muhtelif dinlerde ve inanışlarda kutsal kabul edilen daha pek çok kişinin kabirlerini ve makamlarını tasvir eder. Ayrıca ziyaretnameler, kutsal mekanların ziyaretinin önemine ve ziyaret esnasında uyulması gereken kurallara da vurgu yapması dolayısıyla ziyaret kavramının hem teorik hem de pratik tarafını ele alır. Ziyaretnameler zamanla fezail türünün altında müstakil bir tür olarak gelişme göstererek bu türde kaleme alınmış eserlerin tekamül sürecinde geldiği son noktayı oluşturur. Ziyaretname sahibi İbnü'l-Havrânî'nin Kitâbu'l-İşârât ilâ Emâkini'z-Ziyârât adlı eseri de, klasik bir ziyaretname olarak özellikle Şam (Dımaşk) şehri ve çevresindeki ziyaret mekânlarını konu edinen yerel bir ziyaretname olarak literatürde yerini almıştır. İbnü'l-Havrânî 16. yüzyılda Osmanlı hâkimiyetindeki Şam'da Ümeyye Câmii'nde gezici bir vaiz olarak görev yapmış ve Şazeliye tarikatina mensup bir sufidir. Şam ve çevresindeki kutsal ziyaret yerleri ve mekânları üzerine yazdığı ziyaretnamesinde, içinde yaşadığı dönemin ve toplumun kutsalla olan ilişkisini yalın bir biçimde resmetmeye çalışmıştır. Klasik bir yerel ziyaret rehberi niteliği taşıyan eserinde, Şam şehri ve çevresindeki kabirler, meşhetler, makamlar, mezarlıklar, türbeler, camiler, mescitler, zaviyeler gibi kutsal mekânları ve kutsal sayılan kişileri tanıtır. Ayrıca, Şam şehri ve çevresindeki surlar, çarşılar, medreseler gibi muhtelif tarihi yapılar da eserin muhtevasında yerini alır. İşte bu çalışmanın amacı, kısaca İbnü'l-Havrânî'nin hayatı ve eserleri hakkında malumat verildikten sonra ziyaretnamesindeki bilgiler ışığında 16. Yüzyılın sonlarına doğru Şam şehri ve çevresinde bulunan ziyaretgâhların tanıtımını yapmak ve halkın onlara atfettiği değerleri tespit etmeye çalışmaktır. Ayrıca, genel olarak insanın ve özel olarak Müslüman toplumun kutsalla nasıl bir ilişki kurduğunu ve bu ilişkinin muhtelif yönlerini tespit etmektir.
Thesis discretions of companions (Sahaba) in emerging issues of internal fighting
Discretions of Companions (Sahaba) in Emerging Issues of Internal Fighting. To explore Companions' Fiqh in emerging issues of internal fighting so this Fiqh can be a reference to rectify many contemporary problems among Muslim parties. Can we extract an integrated doctrinal theory from Companions' Fiqh and discretions regarding emerging issues of internal fighting? Did the events that befall them include all situations? Were their discretions in different incidents inclusive? Are these discretions suitable for dealing with contemporary incidents? The importance of the research is represented in the need of Islamic nation for original Fiqh, related to the first generation, which can address the most serious current problem. That is internal fighting among Muslim communities. 1- Showing incidents of internal fighting in the era of Companions, adapting them and distinguishing between each other. 2- Indicating Companions' discretions in these incidents, relating them to the origins and revealing doctrines of scholars regarding this issue. 3- Preponderance of evidences regarding disagreements among Companions in the light of scholars' views and Islamic schools. In this research, the researcher will follow more than one method such as inductive method which aims at investigating incidents, fatwas and discretions. Besides, the researcher will also follow analysis, deduction and various measuring approaches to reach logical cohesive results. This research is divided into three chapters other than the introduction, preface and conclusion. The first chapter discusses the issue of fighting those who refused to pay Zakat. The second discusses the issue of tribulation (fitnah) fight and fighting party of transgression. The third discusses the issue of fighting Kharijites (Khawarij) 1- Internal fighting among Muslims has provisions which much differs from those of fighting unbelievers. These provisions should be known and taken into consideration if Muslims are tried by such thing. 2- Fitnah fight differs from fighting party of transgression and both differ from fighting Khawarij regarding the origin of provision and detailed secondary provisions. Mixing of these issues is the cause of sever confusion towards contemporary cases. 3- Companions' fatwas and discretions regarding what they experienced are considered as a rich reference which benefits in judging similar incidents.
Hilâfetin kavramsal tarihi (başlangıcından Abbâsîlerin sonuna kadar)
İslam tarihinde Hz. Peygamber'in (s.a.v.) vefatının ardından bir kurum niteliğine dönüşerek en genel manasıyla devlet başkanlığını ifade eden hilâfet, gerek ortaya çıktığı dönemden günümüzde kadar gerekse halihazırda hakkında farklı görüşlerin mevcut olduğu, üzerinde tartışılan ve yeni anlayışlara kapı aralayan bir kavram olmuştur. Söz konusu kavram ve bu kavramla aynı kökene sahip olan birtakım kavramlar, İslam dininin temel iki kaynağı olan Kur'an-ı Kerim'de yer almış ve Hz. Peygamber'in (s.a.v.) sözlerine dahi konu olmuştur. Bu çalışmada hilâfet kurumunun İslam tarihinin belli dönemleri içerisinde geçirdiği değişim ve dönüşümler hilâfetin pratikteki yansımaları tespit edilerek kavramlar tarihi perspektifiyle ortaya konulmuştur. Hilâfetin kavramsal tarihini ele alan bu çalışma temelde iki bölümden meydana gelmektedir. İlk bölümde hilâfetin kavramsal çerçevesi ve tanımları, Kur'an-ı Kerim'de ve hadislerde bu kavramın hangi anlam ve bağlamlarda kullanıldığı, söz konusu kavram etrafında ortaya çıkan yeni kavramlar ve İslam tarihi kaynaklarında hilâfet kavramına muadil olarak kullanılan kavramlar incelenmiştir. İkinci bölümde ise hilâfet kavramının semantiğindeki değişim ve dönüşüm İslam tarihindeki Asr-ı saâdet, Hulefâ-yi Râşidîn, Emevîler ve Abbâsîler dönemleri özelinde incelenmiş; İslam tarihi metinlerini kaleme alan bazı müelliflerin eserlerindeki söz konusu dönemler analiz edilerek hilâfet anlayışları ortaya konulmuştur. Söz konusu incelemeler ve analizler neticesinde tarihi süreç boyunca hilâfet kurumunun yapısındaki ve halîfeler tarafından ortaya konulan uygulamalardaki değişim, gerek toplumların ve insanların hilâfet anlayışının şekillenmesinde gerekse hilâfetle alakalı ortaya konulan teorilerin değişmesinde doğrudan etki ettiği tespit edilmiştir.
Savaş, din ve şehitlik: Bizans'ın Müslüman düşmanları (VII.-X. yüzyıllar)
Elinizdeki tezi hazırlarken asıl amacımız, VII. yüzyılda İslâm'ın ortaya çıkışından X. yüzyılda Bizans İmparatorluğu'nun Müslümanlara yönelik siyasî mücadelesinde ve savaş arenasında dinî söylemlere ne ölçüde müracaat ettiğini ve bu söylemlere imparatorluğun içinde bulunduğu siyasî konjonktürün ve ihtiyaçlarının ne şekilde etki ettiğini tespit etmek ve bu söylemlerin Müslümanlara karşı bir "kutsal savaş" düşüncesini ortaya çıkarıp çıkarmadığını keşfetmektir. Romalılar ilk dönemlerinden itibaren dinle son derece yakın ilişkiler kurmuşlar, bu durum Bizanslılar tarafından Hristiyanlıkla devam ettirilmiştir. I. Konstantinos'tan itibaren imparatorlar Hristiyanlık aracılığıyla meşruiyetlerini kanıtlamak ve otoritelerini güçlendirmek istemişlerdir. Kilise ise imparatorluğun siyasî gücünü kendi emelleri için kullanmaya çalışmıştır. Böylece iki taraf arasında çıkarlarlara dayalı bir ilişki kurulmuştur. Bizans'ın Kilise ile kurmuş olduğu bu ortaklık sosyal, siyasî ve kültürel alanlarda değişikliklere yol açmış ve Bizans kimliğinin Romalı ve Hristiyan kavramları altında şekillenmesini sağlamıştır. İmparatorlukta Müslümanların ve onlara yönelik mücadelenin algılanışı siyasî konjontür, dolayısıyla dönemlere göre değiştirmiştir. VII. yüzyılda Bizanslılar Müslüman saldırılarını dinî bir hareket olarak görmekten çok siyasî bir Arap fetih silsilesi olarak algılamışlardır. VIII. yüzyılda Müslümanların Bizans'tan ele geçirdikleri bölgelerde kalıcı olduklarının anlaşılması ve iki taraf arasındaki iletişimin gelişmesi Bizanslıların Müslümanların bir dinî görüş çerçevesinde fetihler yaptıklarını anlamalarına sebep olmuştur. IX. yüzyılda imparatorluğun iç ve dış politikada yaşamış olduğu değişimlerin Müslüman algısını sertleştirdiği görülmektedir. X. yüzyıldaysa imparatorluğun hilâfetle gerçekleşen mücadelelerinin artması ve onlara yönelik saldırgan bir politika izlemesi artış gösteren sert dinî söylemin daha da gelişmesine yol açmıştır. Bu durum modern araştırmalarda Bizans'ın Müslümanlara karşı bir kutsal savaş düşüncesine sahip olup olmadığı sorusunu gündeme getirmiştir. Kutsal savaş düşüncesini akla getiren cihâd ve Haçlı Seferleri örneklerinde olduğu gibi Bizanslılar da siyasî konjonktüre göre dini savaşlarda bir motivasyon aracı olarak kullanmaya çalışmışlardır. Ancak dinin savaş sahasındaki kullanımı, Bizans'ın din-siyaset geleneği ve coğrafî koşulları sebebiyle kendisine özgü bir nitelik kazanmıştır.
Togan Şeyh el-Eşrefî'nin Siyaset-i Şer'iyye anlayışı
Bu çalışmada, neşredilmiş bir eseri dışında hakkında herhangi bir araştırma yapılmamış, 15. yüzyılda Memlükler döneminde yaşamış, politik ve ilmi yönünün yanı sıra sufî bir âlim olan Togan Şeyh el-Eşrefî'nin siyaset-i şer'iyye anlayışı incelenmektedir. Togan Şeyh'in siyaset-i şer'iyye düşüncesi, bu alana dair yazdığı el-Burhân fî fadli's-sultân, Menhecü's-sülûk fî siretî'l-mülûk, el-Mukaddimetü's-sultâniyye fi's-siyaseti'ş-şer'iyye eserlerinin yazma nüshaları esas alınarak, İslam hukukunun teşekkülünden Memlükler döneminin sonlarına kadar kaleme alınmış siyaset-i şer'iyye ve ahkamu's-sultaniyye literatürünün temel metinleriyle mukayeseli bir biçimde bu metinlerle aralarındaki benzer ve farklı yönler tespit edilerek ele alınmaktadır. Memlüklerin çoğulcu yapısına uygun olarak dört mezhebe göre siyaset-i şer'iyye yazma iddiasıyla yola çıkan müellifin çabaları tetkik ve tenkit edilerek ortaya konulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Togan Şeyh, Memlükler, Siyaset-i şer'iyye, Ahkâmu's-sultâniyye, el-Burhân, Menhecü's-sülûk, el-Mukaddimetü's-sultâniyye.
Rical kaynağı olarak şehir tarihleri (Hicri ilk dört asır)
Hicri üçüncü asrın ortalarında telif edilmeye başlanan şehir tarihleri, telif edildikleri dönemde başvurulan önemli kaynaklar arasında yer almaktadır. Eserleri telif eden kişilerin yaşadıkları yeri bir başkasından daha iyi bilmeleri onlarla aynı yerde yaşamış veya orayı ziyaret etmiş kişiler hakkında daha ayrıntılı bilgi vermelerini mümkün kılmıştır. Eserlerde, diğer ricâl eserlerine nazaran daha az ricâl tenkidine dair ifadeler kullanmaları onların aslında bu isimleri kayıt altına alıp ve bu kişilerin sadece kim olduklarına dair bilgiler vermeyi amaçladıklarını söylemeyi mümkün kılmaktadır. Bu çalışmada şehir tarihi müelliflerinin eserleri hakkında genel olarak bilgi sunulacak ve onların eserlerinde kullandıları ricâl değerlendirmelerine yer verilerek eserlerde kullanılan ricâl değerlendirmeri açısından bir oran yakalanmaya çalışılacaktır.
Molla Arab (Ö. 901 / 1496) ve fetva mecmuasının incelenmesi
Bu çalışmada Molla Arab (ö. 901/1496)'ın şeyhülislamlık döneminde verdiği fetvaların derlenmesiyle ortaya çıkan fetva mecmuası tarihi bir metin olarak ele alınıp incelenmiştir. Bu mecmua şu ana kadar tespit edilen Osmanlı şeyhülislam fetva mecmuaları içerisinde en erken tarihli mecmua olma özelliğine sahiptir. Fetvanın unsurları, dili vb. biçimsel özellikleriyle XVI. yüzyıldan itibaren derlenen mecmualardan ayrılan bu mecmua Osmanlı fetva bürokrasisinin sistemli hale gelmeden önceki dönemini göstermektedir. Bu özelliğinden dolayı Molla Arab mecmuası fetva mecmuaları esas alındığında geçiş dönemi eseri olarak da nitelendirilebilir. Mecmuanın Osmanlıca-Arapça şeklinde iki dilli olması, fetvaların formu, cevapların uzunluğu ve konu başlıklarının sistemli bir şekilde verilmemesi geçiş döneminin izlerini yansıtan örneklerdir. Birincil kaynak üzerinden yapılan bu çalışmada mecmuanın Süleymaniye nüshası esas alınarak tamamı incelenmiştir. Molla Arab'ın hayatı, mecmuanın biçimsel özellikleri, fetvaların içeriği ve mecmuanın şahsiyeti bu çalışmanın ana bölümleridir. Mecmuanın şahsiyetini ortaya koyarken fetvalardaki tarihi figürler, mekan kullanımı, sosyal olaylar, ailevî mes'eleler ve iktisadî ilişkiler dikkate alınmıştır. Bu başlıklar altında verilen fetvaların mes'eleleri ve içerisindeki kavramlar yorumlanarak okuyucuya sunulmuştur. Bu çalışma neticesinde Osmanlı fetvası ve Osmanlı şeyhülislam mecmualarının XV. yüzyıldaki örneğini görmek mümkün olmuştur.
Şeyhülislam Saʻdi Çelebi'nin (Ö. 1539) yapışdırma Fetva mecmualarının değerlendirilmesi
Bu tezde Kanunî Sultan Süleyman devrinde 1534-1539 yılları arasında şeyhülislamlık yapmış olan Saʻdi (Sadullah) Çelebi'nin (ö. 1539) verdiği imzalı fetvalarının toplandığı iki mecmua incelenmiştir. Bu mecmular orijinal fetvalardan oluşan yapışdırma türündedir. Diğer yapışdırma fetva mecmualarında birden fazla şeyhülislamın fetvaları toplanmışken bu iki mecmuada sadece Saʻdi Çelebi'nin fetvaları yer almaktadır. Fetva mecmuaları iki yönüyle incelenmiştir. İlk olarak Saʻdi Çelebi'nin orijinal fetvalarının unsurları fetva diplomatikası açısından tahlil edilmiştir. Bunun sonucunda 16. yüzyılın ilk yarısında fetva makamında uzmanlaşmış görevlilerin bulunduğuna ve fetva bürokrasisinin yoğun olduğuna dikkat çekilmiştir. Ardından yapışdırma fetva mecmualarının nasıl ve neden düzenlendiği ile kimler tarafından okunduğu soruları etrafında 16. yüzyılda icra ettikleri fonksiyon anlaşılmaya çalışılmıştır. Mecmuadaki fetvaların aslî unsurlarının yanı sıra üzerlerinde yer alan okuyucu notlarından yola çıkılarak mecmualarının düzenlenme amacının, uygulamaya dönük bir niyetle kazâ veya iftâ görevlilerinin yararlandıkları bir kaynak oluşturmak olabileceğine dikkat çekilmiştir. Anahtar Kelimeler: Şeyhülislam Saʻdi Çelebi, Fetva, Fetva mecmuaları, Yapışdırma fetva mecmuaları, Fetva bürokrasisi, Fetva diplomatikası, Osmanlı hukuku, Osmanlı Elyazmaları, 16. yüzyıl.
Ebü'ş-Şeyh Abdullah b. Muhammed ve Zikrü'l-Akrân ve Rivâyâtühüm ʿAn baʿzıhim Baʿzan adlı eseri
Bu çalışmada III/IV. yüzyılda yaşamış olan İsfahan'nın önde gelen meşhur hadis hâfızı ve tarihçilerinden Ebü'ş-Şeyh'i ve Zikrü'l-akrân ve rivâyâtühüm ʿan baʿzıhim baʿzan adlı önemli eserini incelemektedir. Eser akran rivâyetiyle ilgili olduğundan çalışma bu konu hakkında da bilgi barındırır. İlk Ebü'ş-Şeyh'in hayatı, ilmî şahsiyeti ve eserleri üzerinde durulmaktadır ve ardından eserin özellikleri, telif amacı, muhtevası, kaynakları ve literatürdeki yerinden bahsedilmektedir. Ebü'ş-Şeyh'in söz konusu eseri dışında akran rivâyetiyle alakalı hiç bir eser günümüze ulaşmamıştır. Çalışmanın ikinci kısmında akran rivâyetinin tanımı verilip tarihi hakkında bilgi verildikten sonra bu konu hakkında kaleme alınan eserler zikredilmektedir. Araştırma sonucu akran rivâyetinin sekiz sebebi tespit edilmiştir: Dünya meşgalesi, Hz. Peygamber'e sormaya çekinme, muhadramın Hz. Peygamber'le, talebenin de hocasıyla buluşamaması, talebenin hocasının bütün rivâyetlerini alamaması, hadis râvisinin fakih olması, hadisi kendisinden aldığı akranın hocasının hadislerini en iyi bilen şahıs olması ve maddî sebepler olmak üzere akran rivâyetinin sekiz sebebi bulunmaktadır. Çalışmanın son bölümünde akran râvilerin kimlikleri tespit edilip kimin hangi râviden kaç rivâyet aldığı saptanarak tablo şeklinde verilmektedir. İlk tablo müdebbec hadislerin râvilerinden oluşurken ikinci tablo müdebbec olmayan, sadece bir râvinin diğerinden rivâyet ettiği râvilerden oluşmaktadır. Zikrü'l-akrân'da zikredilen 462 rivâyetin 376'sı müdebbec hadis, 86'sı akran rivâyetidir. Eserde adı geçen 127 râvinin 61'i müdebbec hadis, 66'sı da rivâyetü'l-akrân nakleder. Ayrıca akran rivâyetinin özellikle ilk üç nesilde yaygın olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Ebü'ş-Şeyh, Zikrü'l-akrân ve rivâyâtühüm ʿan baʿzıhim baʿzan, müdebbec hadis, akran rivâyeti
İslam medeniyetinde misafirperverlik: İbn Battuta'nın Seyahatnamesinde fütüvvet
Hospitality is a familiar and valued ethic across times and civilizations. It has been worked upon as an ethical concept by ancient and modern philosophers. Hospitality is also a very broad term, starting with its familiar every-day usage and extending to topics such as migration, refugees, the other, the stranger and moving on to include the modern commercial hospitality sector. My aim is to take a holistic look at the concept of hospitality in the Islamicate civilization, in its normative and practical dimensions. This involves normative dimensions of hospitality in Islamic thought and the practical dimension, which is a case study of the great traveller Ibn Battuta's travelogue in terms of the hospitality that he was received with along his vast journeys. The normative dimension includes hospitality in primary Islamic sources of the Quran and the Sunnah, which provides the base for all Islamic ethical system. Moreover, it also includes the codification of Islamic ethics with the formation of futuwwa thought and organization in the ninth century Islamicate world. Here, I look at the principles of futuwwa in the futuwwa books, akhism and and zawiyas. In the practical dimension I want to answer the question of how these hospitality norms were applied in real life Islamicate civilization, a case study to look at the overlap between the normative and the practical. The time range set for the practical dimension is Marshall Hodgson's "Middle Periods" of the Islamicate civilization (950-1500 A.D.). These were flourishing times of Islamicate civil networks and institutions. The aim in this part is to look at how some of these institutions embodied the ethical notion of hospitality in their practices. In order to analyze this, I chose Ibn Battuta's travelogue as it is considered one of the most important books representing the society and the living conditions of the time. In this part I analyze Ibn Battuta's travelogue the Rihla, in terms of his experiences of being hosted as a traveller around the Islamicate world.
Muṣliḥ Al-dīn Lārī " (d. 979 /1572) "An intellectual of three empires"
This thesis examines the intellectual legacy of the sixteenth-century polymath Muṣliḥ al-dīn Lārī (d. 1572), focusing on his historical work Mir'atu'l-Advār wa Mirḳātu'l-Aḫbār (The Mirror of Epochs and the Staircase of Historical Reports). Though better known for his contributions to philosophy, theology, mathematics, and astronomy, Lārī's historical work has received little academic attention. Written in his later years, it reflects his educational background, worldview, and intellectual vision. The study explores Lārī's perspective by analyzing his writings on the Safavid, Timurid, and Ottoman empires, contributing to Persian historiography, particularly the transition from Timurid to Safavid rule. Positioning him within the Persian historiographical tradition, it argues that he was a key figure in this intellectual framework. It also examines his decision to write a universal history for Sultan Selim II and the interplay between literature and history in his work. This thesis critically evaluates Lārī's historiographical approach, highlighting its lasting influence. While his historical role may seem secondary to his philosophical pursuits, his work preserves and transmits knowledge, shedding light on Persian literary traditions in Ottoman historiography.
The establishment and functioning of the economic system in the period of the Prophet and Rashid Caliphs
All academics have realized the importance of the economy due to relation of the economy to the all fields of life. Upon a consideration of the most important stages of building the market economies among Muslims, we find the vitality of the era of the message within the appearance of the prophet (PBUH) from his sayings, actions and within the era of the Rightly Guided Caliphs (may Allah be pleased with them). Economic activity at the time of the Messenger (PBUH), and the Rightly Guided Caliphs was limited to pastoralism, trade, simple agriculture, and some administrative, economic, and financial work in managing the affairs of the market and the transactions that spread in it. After the spread of Islam and Islamic conquests, the market brought many changes that drew the attention of researchers and scholars in the field of legal sciences and economic sciences. The Islamic economy had its characteristics contributed to its effects on the individuals and society, and the era of the messenger (PBUH) and the Rightly Guided Caliphs had the largest share in the establishing the Islamic economics. The prophet's time was full of the economic events, starting from working as a shepherd and his trade with the money of Mrs. Khadija (may Allah be pleased with her), and his travel to the Levant and his delay in immigration due to the fulfillment of trusts and his continued giving in legislation financial provisions and explaining Islam's position on them as validity of Selling, the prohibition of usury, the legality of peace loans and leasing, etc… The time of the Caliph, Abu-Bakir Al-Siddiq, was a continuation of the economic march that the Messenger of Allah (PBUH) started to good deed. As for the Caliph, Omer Al-Khatab, his days were abundant with economic and administrative work based on alms, endowments, interest in monitoring the markets, running patrols, and setting bureaus up for the market. While the Caliph, Othman Bin-Affan had many economic contributions to building the state, he purchased the Well of Rumah to secure the source of water for the Muslims, as well as documenting financial resources and their expenditures in the bureaus and supporting the system of giving to Muslims and others within the Islamic community. The stages of Ali Bin-Abi-Talib, succession witnessed many economic achievements, as the legislation of the agreement on sharing in the profits and of the loss, it was on the owner of the capital, as well as the possibility of hastening charity for reasonable and legitimate reasons determined by the guardian or the sultan, and not returning a little profit for the fear of derivation of much of it, and also monopoly prevention and settlement in the bid.
المكفوفون ودورهم في بناء الحضارة الإسلامية
There are many different meanings of (palm - Alkaf) in the language and terminology, and with this diversity, it revolves in its meaning and structure. The meaning depending on geography and region meanings. The meanings of the word revolves around the prevention, it is the sight of the blind, has been prevented from seeing, the real blind is the blindness of vision, not the blindness of sight. How many blind people have surpassed other visionaries in various fields? Hence, this research, in which I wanted to demonstrate the truth that is hidden to many people, is that real blindness is the blindness of insight, not blindness of vision. By tracking the movement of the blind in the history of the Islamic state many of the blind have contributions that can't be denied. They have vital roles in many sciences and arts in literature, language, poetry, rhetoric, jurisprudence, interpretation, Hadith, and transport and mental sciences. The history of the Islamic state bears witness to the superiority of these blind people Throughout history superiority confirms that loss of sight grant from God - the Almighty – If this person invested his companions, and did not stand in front idly, and here the researcher wanted through this research to stand on those contributions and achievements line had blind letters of light throughout history. Experiencing them with its high prestige and status, and talk began this message definition to stop and its derivatives by standing on the linguistic and terminological meaning, then bent by talking about synonyms of blindness, and the statement of minutes differences between those synonyms, and the verses of Quran also presented for the blind and blindness. Then the role of Islamic states throughout the eras of Islam has been presented on how they protected the right of blind peoples. Our Prophet also peace be upon him cared so much about the blind people and the way to support others. The study of the role of blind people in the Islamic civilization played a role in the religious, social, economic, and scientific role of the blind, and then on the role of the blind in the Islamic civilization. Their contributions to the science of transport and mental, and their learning and education, and then the research presented many points on the blind who were famous in certain sciences, the classical blind poets, and the classical writers, scholars, modernists, linguists, and scholars, interpreters.
Ebû Katâde'nin hayatı ve rivâyetleri
Hz. Peygamber'i (sav) en iyi anlayanlar hiç şüphesiz ki sahabedir. Ümmetin sahâbeyi bilmesi, Hz. Peygamber'i (sav) de anlamayı kolaylaştıracaktır. Bu çalışmanın amacı sahâbeden Ebû Katâde'nin hayatını ortaya çıkarmak, anlamak ve rivayet ettiği hadisleri tespit etmektir. Bu çalışmada ilk yazılı dinî eserlerden yararlandık. Ebû Katâde'nin yaşamını ve diğer sahâbiler gibi Hz. Peygamber'e (sav) olan bağlılığını gördük. Kendisi, daha çok savaşlarda gösterdiği kahramanlıklarla tanınmasına rağmen rivayet ettiği hadislerin çoğunun hayatın değişik alanlarıyla ilgili olduğuna şahit olduk. Böylece her sahâbinin örnek alınması gerektiğine olan inancımız daha da kuvvetlendi. Tezimiz kısaca üç bölümden oluşur. Birinci bölümde Ebû Katâde'nin hayatına yer verdik. Bu bağlamda Ebû Katâde'nin asıl adını, doğumunu, Müslüman olma sürecini, ailesini, katıldığı seferleri ve vefatını araştırdık. İkinci bölümde Ebû Katâde'nin rivayet ettiği hadisler ve bu hadislerin hangi kaynaklarda geçtiğini ele aldık. Üçüncü bölümde ise Ebû Katâde'nin rivayet ettiği hadisleri konu ve ravi bakımından değerlendirmesini yaptık. Sonuç bölümünde genel bir değerlendirme yaptık ve tespit ettiğimiz hususlara değindik. Anahtar Kelimeler: Ebû Katâde, Peygamber'in Süvarisi, rivayet, sahâbe, hadis.
The influence of ehli Sunnah and Shia conflict on the historiography of sects in hijri fourteenth century (The case of Tabarî and Ya'qubî))
The Impact of Sunni-Shiite Conflict in the Codification of History in the Fourth Century AH and the Difference of Historical Analysis of the Al Fitna Al Kubra (Great Sedition) Al Tabari and Al Yaqubi as examples The study dealt with the position of two prominent historians who lived in the third and fourth centuries AH, namely Al Tabari (310 AH) from a Sunni perspective and Al Yaqubi (292) from a Shiite perspective. The study examined their social, cultural and political backgrounds. It also explains the different characteristics of the image of Al Fitna Al Kubra to them. A study dating to the great sedition in the fourth century AH represented by the Shiite Al Yaqubi and the Sunni Al Tabari, as authorized references to monitor the events of the Great Fitna. Perhaps such studies shed light on the value of the first historical sources in the period of Al Fitna Al Kubra. A question could be asked about the credibility of these sources and the value of their narratives, to state that these narratives do not represent authentic accounts of the period I am talking about, but rather belong to a later period and represent the whims of this later period and its trends. This approach enables us to deepen our understanding of the events of the great sedition on the one hand, and to identify more accurately its historians on the other. The research tackles the issue of conflict through the search for the Sunni- Shiite conflict and its impact in the fourth century AH, which represents the founding period for the emergence of movements and movements in an era of chaos and unrest, especially the Abbasid family struggle with the anti-Shiite movements (Shiite opposition). The research concludes that the conflict was inevitable, and that the nature and circumstances of the conflict enabled the Shiites to adopt a policy of secret and organizational action. The policy of the state has changed from the policy of openness to a security policy with the Shiite movements, a policy stemming from the concept of preserving the security and the state entity, which was adopted by the Umayyad and Abbasid states. The methodology of the research proceeded according to the following plan: The nature of the study came as introduction with three chapters, followed by the conclusion and the most prominent results, followed by supplements containing scientific indexes adopted by the research. A brief overview of the methodology of the research plan and its most important sources and references are presented. It followed by an overview of the Sunni-Shiite conflict, in which it follows the impact of the great strife in the emergence of the difference and its inception. The first chapter is a historical presentation of the events of Great Fitna. Chapter II is devoted to the study of the political and military conflict between the Abbasid Sunni state on the one hand and the Qaramites and the Fatimids on the other. The third chapter came to look for the impact of the Sunni-Shiite conflict, in the codification of history in the fourth century AH and the difference of historical analysis of the Great Sedition. I have concluded the discussions in the chapters of this thesis. I have nothing to add but to refer the reader to the chapters and research, to read, to be able to find further outcome. Key Words: Sects, Fourth Century AH, Sunni-Shiite, Al Tabari and Yaqubi Quantity of Page: 470 Scientific Director: Assoc. Prof. Dr. Mehmet KESKİN
Hakkari Beyliği (1130-1849)
İran ve Irak ülkelerinin sınırında ve ülkemizin güney doğusunun en uç noktasında yer alan Hakkâri; tarihi, doğası, sosyal ve kültürel dokusu, jeopolitik konumu, kaynakları, coğrafik yapısı ve tarihte farklı din ve milletlere mesken olması ile dikkatleri üzerine çekebilmiş bir serhat ilimizdir. İslam kültür ve medeniyetinin izlerini taşıyan çok sayıda esere ev sahipliği yapan Hakkâri ili, gerek coğrafi gerekse tarihte oynadığı roller açısından stratejik bir öneme sahiptir. Hakkâri'nin çok erken dönemde İslamlaşması, Yezidilik inancının çıkış merkezi olması, tarihte iz bırakmış önemli şahsiyetleri yetiştirmesi, Hıristiyanlığın Nesturilik mezhebinin patriklik merkezi olması açısından da manidardır. Tarihte Hakkâri, uzun yıllar kendilerini Abbasi hanedanlığının devamı olarak takdim eden mirler tarafından yönetilmiştir. Hakkâri Beyliği, miras olarak bizlere çok sayıda medrese, cami, tekke, kümbet, köprü, kale ve diğer mimari eserler ile Peygamberimize ait olduğu iddia edilen kutsal emanetleri bırakmışlar. Bunların yanısıra Hakkâri beyleri, kendi dönemlerine ışık tutan ve tarih yazıcılığı açısından önem arzeden "Mirname" adında manzum bir eseri tarihimize kazandırmışlar. Tarihteki Hakkâri bölgesi, bugün için çizilen sınırları aştığını, bölgede 12. yüzyıldan itibaren yedi asır boyunca bir beyliğin olduğunu söylemek mümkün. Bu beyliğin Selçuklular, İlhanlılar, Akkoyunlular ve Karakoyunlularla savaştıklarını, Osmanlı ve İran egemenlik alanlarındaki tampon bölgede ciddi politik mücadeleler verdiğini, genellikle Osmanlı'dan yana bir siyaset güttüğünü, çoğunlukla Osmanlı'ya bağlı hükümet statüsüyle bir sancak olarak varlığını devam ettirdiğini görmekteyiz. Ancak 19'uncu yüzyılın yarısında taht kavgaları, Hıristiyan tebaa ile yaşanan sorunlar ve Osmanlı Devleti'ne isyan gibi nedenlerden ötürü beylik yıkılmıştır.
İslâm Hukukunda devlet başkanlığı seçimi
"İslâm Hukukunda Devlet Bakanlığı Seçimi" adındaki bu tezimiz bir giriş ve beş bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümü araştırmanın konusu, amacı, önemi, yöntem ve sınırlılıklarından meydana gelmektedir. Araştırmamızın birinci bölümümde devlet başkanlığı ile ilgili konular kavramsal çerçevede ele alınmaktadır. "Seçim", "bey'at" ve aralarındaki benzer ve farklılıklar da kısa bir şekilde işlenmektedir. İkinci bölümde Hulefâ-i Raşidîn Dönemi'ndeki halifelerin devletin başına geçme usûllerine değinilmektedir. Üçüncü bölümde İslâm hukukunda devlet başkanlığı ile ilgili meseleler, Kur'ân-ı Kerime, Sünnette ve sahâbe uygulamalarına dayandırılarak klasik ve çağdaş hukukçuların görüşleri çerçevesinde işlenmektedir. Bu bölümde devlet başkanının gerekliliği üzerinde durulmakta ve çağdaş siyasî akımların etkisi neticesinde fukahânın bu konudaki farklı görüşleri ve tavırları ele alınmaktadır. Ayrıca bey'atin mahiyeti, meşruîyyeti, hukukî boyutu ve çeşitleriyle beraber şûrânın mahiyeti, hükmü, alanı ve şûrâ heyeti üzerinde ayrıntılı bir şekilde durulmaktadır. Akabinde de devlet başkanının seçim yöntemleri açıklanmaktadır. Dördüncü bölümde gününüzde uygulamakta olan "Başkanlık", "Yarı Başkanlık" ve "Parlamenter" gibi çağdaş sistemler ve bu sistemlerin seçim yöntemleri ele alınmaktadır. Son bölümde ise İslâm hukuku açısından çağdaş devlet başkanlığı seçimi değerlendirilmektedir. Bununla beraber İslâm'daki seçim usûlleri, çağdaş seçim şekilleriyle mukayese edilmekte ve aralarındaki benzerlik ve farklılıklara değinilerek konu bitirilmektedir.
اٌّلا ػجذالله اٌج١زٛارٟ ٚوزبثٗ ٔبدٞ الإعلاَ فٝ ػٍُ اٌىلاَ
al-Bitevâtî is an Islamic scholar who lived in the thirteenth century AH. Like the Islamic scholars before him, he wrote a book called "Nadî al-Islam fîI'lm al-Kalam" in the field of faith. However, this work has not been edited as far as we know and there is no academic study on it. In this thesis, both the life and the work of al-Bitevatî are discussed. In addition, the content of the manuscript was evaluated by making an edited critique. While the critique of the editions of the manuscript was made, information about the hadiths, verses, sects and special names in the manuscript were given. Our thesis consists of an introduction three parts. In the first chapter, the life of the author is discussed. In the second part, the author's main views such as Accident and fate, husun and kubuh, prophethood and Risalet, Miracle and miracle, Angels and Jinn, Faith, events of the Hereafter and so on have been discussed and examined. The place of the author's views on these issues, including Asharism, of which he is a leading member, has been determined in Islamic thought. In the third part, two copies of the manuscript were compared and the editions were criticized. The non-critical editions of the work were also evaluated and their differences with the manuscripts were noted. The verse, hadith, place name, special names, denomination names and closed expressions found in the Manuscript are emphasized in the footnote. Key Words: Sects, al-Kalam, al-Bitevâtî, Nadî al-Islam fîI'lm al-Kalam.
Hâciblik kurumunun ortaya çıkışı ve gelişimi
Tarihi oldukça eskiye dayanan hâciblik kurumu sözlükte araya girmek, mâni olmak, birinin bir yere girmesini engellemek; örtmek, gizlemek anlamlarına gelen hacb kelimesinden gelmektedir. Bir kişinin bir yere girmesine engel olan kimse, kapıcı demektir. Divan-ı Lügati't Türk'te, tayandı kelimesinden gelen tayangu, mabeynci anlamında kullanılan özgün sözcük şeklinde verilmiştir. Hâciblik görevinin ilk defa Muaviye (661-680) veya Abdülmelik bin Mervan (685-705) zamanında kurulduğuna dair görüşlerden hangisinin daha doğru olduğu kesin şekilde tespit edilememiştir. Hâcibliğin Abbasi hilafetinde ve Endülüs Emevi Devleti'nde daha ilk zamanlardan başlayarak mevcut olduğu bilinmektedir. Hâciblik, İslam coğrafyasında farklı uygulamaları bulunan kurumların başında zikredilmekte ve makam, konum, sayı ve saygınlık yönünden farklılıklar göstermektedir. Devlet teşkilat yapısı içerisinde kendisine yer edinen hâcibler, sadece saray içinde görev yapmakla kalmamış, Genellikle hükümdara eşlik etmiş, onların en yakın sırlarına vakıf olmuşlardır. Bu sebeple hükümdara vezirden daha yakın olduğu kabul edilmektedir. Bunların yanı sıra hâciblerin padişaha vekalet ettikleri, onlar adına hutbe okudukları ve hükümdarların mührünü taşıdıkları da belirtilmektedir. Bu kadar geniş yetkilere sahip olan bu kurum zaman zaman devlet yapısı için tehlike unsuru olarak görülmüştür. Başa geçen küçük yaştaki hükümdarların yetkilerini suiistimal etmemeleri adına bazı hükümdarların hâciblik kurumunu kaldırdıkları ifade edilmektedir. Yapılan çalışmalarda hâciblik kurumu devletlerin kuruluş ve gelişme dönemlerinde değil, daha çok yükselme, büyüme ve yıkılma dönemlerinde ortaya çıktığı belirtilmektedir. Osmanlı Devleti'nin ilk dönemi ile Kanunî dönemi mukayese edildiğinde, bu durum açık bir şekilde görülebilir. Hz. Peygamber ve ilk dört halife dönemlerinde hâcibliğin kurum olarak olmadığı kabul edilmektedir. Halk ve devlet adamlarının iç içe olduğu, halk ile tebaa arasına izin istemek dışında aracı koymanın caiz görülmediği bir dönem olarak kabul edilmektedir. Belli bir müddet sonra emniyet endişesi ve devlet işleri üzerinde rahat bir şekilde çalışılması düşüncesiyle, devlet adamlarını koruyan ve onların halkla olan münasebetlerini düzenleyen şahıslara yani hâciblere ihtiyaç duyulduğu belirtilmektedir. Ancak bunun şartlar ve zaruretlerle sınırlı olması gerektiği dilr getirilmektedir. Aksi halde hükümdarların/halifelerin halktan kopmuş olacakları belirtilmektedir. Devletin siyasi ve idari teşkilat yapısının anlaşılabilmesi için hâciblik kurumu büyük önem taşımaktadır. Bu sebeple hâciblik konusu çalışılmıştır.
Asr-ı Saadet'te cenazenin techiz, tekfin, tedfin işlemleri ile kabir ziyareti ve taziye uygulamaları
Fizyolojik olarak diğer canlılarla ortak özellikleri olan insan, akıl sahibi ve sosyal bir yapıya sahip olması itibariyle diğer canlılardan daha üstündür. Bu üstünlük ölüm anında ve ölümünden sonra yapılan işlemlerde de kendini göstermektedir. Bu işlemlerde semavi dinler ile beşeri ideolojiler arasında farklılıklar olduğu gibi semavi dinlerin kendi aralarında da bu konuda farklılıklar vardır. Bu çalışmamızda öncelikle İslamiyet'ten önce, semavi dinler ile semavi olmayan bazı inanışlardaki cenaze uygulamaları incelenmiştir. Ardından insanlığın en parlak dönemi olan Asr-ı Saadet'te bir insanın ebedi âleme intikali ve bu çerçevede yapılan uygulamalar incelenmiş, son olarak da Hz. Peygamber ile ilk dört halifenin cenaze işlemleri ayrı bir bölüm olarak ele alınmıştır. Hz. Peygamber'in yaşadığı dönemde bir insanın ölümü ile başlayıp, ölünün yıkanması, kefenlenmesi, gömüleceği yere kadar taşınması, kabre defnedilmesi, kabir ziyareti ve taziye uygulamaları ayrıntılı olarak incelenmiştir. Bu çalışmadaki amaç İslam öncesi toplumlardaki cenaze işlemleriyle İslam'ın ilk yıllarında Hz. Peygamber'in öğrettiği şekliyle yapılan cenaze işlemlerinin bir arada toplanmasıdır. Bu şekilde cenaze uygulamalarının İslam'dan önceki, İslam'ın ilk yıllarındaki ve Hz. Peygamber'den sonra günümüzdeki halinin tarihsel olarak incelenip bir arada bulundurularak kıyaslanması amaçlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Asr-ı Saadet, Techiz, Tekfin, Kabir ziyareti, Taziye
Tarihi süreçte Uşak'ta tasavvuf kültürü (XIX.-XX. yüzyıllar)
Türklerin Anadolu'yu yurt edinmesinden itibaren Uşak, birçok tarikata ev sahipliği yapmıştır. Bunların bir kısmı günümüzde faaliyetlerini sürdürürken diğer kısmının Uşak'ta müntesibi kalmamış ve inkıraza uğramıştır. Çalışmada, öncelikle Uşak ile ilgili kısa bir bilgi verilmiş daha sonra tarih boyunca Uşak'ta faaliyet gösteren tarikatlar incelenmiştir. Tarihi süreçte Anadolu'nun birçok yerinde olduğu gibi, Uşak'ta da Ahîlik, Bektâşiyye, Halvetiyye, Halvetiyye-Şabâniyye, Rifâiyye, Kâdiriyye, Nakşibendiyye ve Uşşâkiyye tarikatları var olmuştur. Bunlar içerisinde, Kâdiriyye, Nakşibendiyye ve Uşşâkıyye hem geçmişte hem de günümüzde– değişikliklerle de olsa– varlığını devam ettirmektedir. Diğerleri ise zaman içinde inkıraza uğrayarak günümüzde müntesibi kalmamıştır. Araştırmada Uşak'ın tasavvufî dokusunu ortaya koymak maksadıyla Uşak'ta yaşamış sufiler ve onların bıraktığı izlere de temas edilmiştir. Bu sufilerin geneli yukarıda zikredilen tarikatlara mensupken, bir kısmı ise tarikatı belli olmayan "Horasan Erenleri"nden ibarettir. Uşak'ın tasavvuf tarihi işlendikten sonra, tasavvufun ferdlerin dini hayatlarının şekillenmesi ve sosyal hayatındaki etkileri üzerinde durulmuştur. Böylelikle tarikatların toplumun dini, sosyal, kültürel ve eğitim hayatına dönük etkisi, Uşak örneğinde ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Uşak, tarikat, Ahîlik, Bektâşiyye, Halvetiyye, Kâdiriyye, Nakşîbendiyye, Rufâîyye, Uşşâkıyye.
Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi'nin Tarih-i İslam kitabının İslam Mezhepler Tarihi ve kelam açısından incelenmesi
Siyasî ihtirasların etkisinde kalan tarihçilerin büyük bir kısmı maalesef İslam tarihini objektif bir şekilde değerlendirememişlerdir. Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi Bey, siyasî ihtirasların etkisinde kalan tarihçilerin, zahirî vazifeler, batınî faziletler, ahlak, irfan ve içtimaî vaziyet gibi birbirinden ayrı değerlendirilmesi gereken bahisleri birbirleriyle karıştırdıklarını belirtmiş ve Tarih-i İslam isim eserinde, bu minvalde gelişen tarih kültürünün İslam toplumlarını ciddi bir şekilde etkisi altına aldığını ifade etmiştir. Ahmet Hilmi Bey'e göre bu etki, İslam toplumları arasındaki ihtilafları ortadan kaldırmak ve sorunları çözmek yerine daha da çıkmaza sürüklemiş; nitekim tarihi süreç içerisinde İslam toplumları arasında ayrışma ve bunun neticesinde taassup kaçınılmaz olmuştur. Ahmet Hilmi Bey, İslam Mezhepler Tarihi'nin de siyasî ihtiraslardan nasibini aldığını ve yanlış temel üzerine bina edildiğini belirtmiştir. Bu düşüncesini İslam'ın en büyük iki mezhebi olan Ehl-i Sünnet ile Şîa arasındaki ihtilafları ele alarak desteklemeye çalışmıştır. Ayrıca Ahmet Hilmi Bey, Müslümanların yanlış temel üzerine inşa ettikleri tarih ilminin müsteşrikler tarafından istismar edildiğini, Hollandalı müsteşrik Dozy üzerinden örneklendirmeye çalışmıştır. Anahtar Kelimeler: Mezhepler Tarihi,Tarih-i İslam, Filibeli Ahmet Hilmi, Dozy, Mezhep