Laboratories
99 theses under this subject heading
Baş ağrısı ile başvuran çocukların radyolojik ve laboratuvar bulgularının retrospektif değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Pediatrik hasta grubunda, ruhsal ve fiziksel sağlığı olumsuz etkilemesi, eğitim ve öğretimi aksatması gibi nedenleriyle baş ağrısıyla ilgili çalışmalar tüm dünyada sürdürülmektedir. Okul çağı çocuklarının %7'sinde, adolesanların ise %15'inde baş ağrısı yakınması bulunmaktadır.(1) Bu çalışmada; çocukluk çağı baş ağrılarında nörogörüntüleme yöntemlerinin ve laboratuvar çalışmalarının klinik öneminin saptanması amaçlanmıştır. Literatüre katkı sağlaması yönünden, bu çalışmayla çocukluk çağı baş ağrılarında hangi durumlarda nörogörüntüleme ve laboratuvar tetkiklerine başvurulacağına dair fikir vermesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızda Ekim 2020- Nisan 2023 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi, Tıp Fakültesi Hastanesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıklar Anabilim Dalı Çocuk Nöroloji polikliniğine baş ağrısı yakınmasıyla başvuran 0-18 yaş arası çocuk ve adolesanlar değerlendirmeye alındı. Çalışmamızda baş ağrısı yakınmasıyla Çocuk Nöroloji polikliniğine başvurmuş çocukların hastanemizde kan tetkikleri alınmış veya başvurudan önceki 3 ay önce dış merkezde kan tetkikleri yapılmış olup e-nabız sisteminde sonuçlarına erişilebilenlerin verileri toplandı. Bulgular: Çalışma Ekim 2020- Mart 2023 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi'nde %58,3'ü (n=116) kız, %41,7'si (n=83) erkek toplam 199 olguyla yapılmıştır. Migren tipi baş ağrısı olan vakalarda da diğer tiplere göre D vitamini düzeyi düşük saptanmakla beraber istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Çalışmamızda ortalama vitamin B12 seviyeleri normal sınırlar içerisinde yer aldığı görülmüştür. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta migren tanısı alan hastaların diğer baş ağrısı ile başvuran hastalara göre ortalama vitamin B12 düzeylerinin düşük olmasıdır. Bizim çalışmamızda da hastaların üçte birinde serum ferritin değerleri 20mg/dl'nin altında yani çok düşük, yaklaşık %80'inde ise 50mg/dl'nin altında yani düşük olarak saptanmıştır. Olguların %96,5'ine (n=192) nöro görüntülenme yapılmıştır. Olguların %6,3'ünün (n=12) beyin MRG sonucunun patolojik, %93,8'inin (n=180) normal olduğu gözlenmiştir. Sonuçlar: D vitamini ve B12 vitamini eksiklikleri kronik baş ağrısı olan vakalarda sıklıkla gözlenmektedir ve mutlaka düzeltilmesi gereklidir. Nörolojik muayenesi normal saptanmış kronik baş ağrısı saptanan bir çocukta beyin manyetik rezonans görüntüleme tetkiki tanı koymada ek bir fayda sağlamamaktadır.
Tıbbi laboratuvarlarda yaşanan iş kazaları, karşılaşılan meslek hastalıkları ve önleme faaliyetleri
Sağlıklı ve güvenli bir ortamda çalışma ihtiyacı ve bu amaç için alınan önlemler insanlık tarihine kadar dayandırılsa da bugünkü anlamda iş sağlığı ve güvenliği kavramının sanayi devrimi sonrası dönemde ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Fabrika tipi üretimin gelişmesi ve bu işyerlerinde çalışan sayısının artmasıyla birlikte iş kazası ve meslek hastalıkları da artmış, birçok işçi ölüm veya yaralanma nedeniyle çalışma hayatından uzaklaşmış ve bunların ortaya çıkardığı kayıplar ekonomik açıdan büyük boyutlara ulaşmıştır. Özellikle 19. Yüzyılın ortalarından itibaren işyerlerindeki sağlıksız ve güvensiz çalışma koşullarına karşı işçiler örgütlü mücadeleye girmişlerdir ve devlet sosyal politikalar üreterek bu alana müdahale etmiştir. Uluslararası Çalışma Örgütü ve Dünya Sağlık Örgütü gibi uluslararası kuruluşlar ve Avrupa Birliği gibi uluslar üstü kuruluşlar ise iş sağlığı ve güvenliği alanında ulusal mevzuatların oluşturulmasını hızlandırmıştır. Hastalık tanısının konulmasında önemli bir role sahip olan tıbbi laboratuvarlar, hastanelerin en kritik birimlerinden biridir. Tıbbi laboratuvarlarda iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması açısından çalışanların, disiplinli ve dikkatli olması ve laboratuvar çalışma koşullarına uygun Şekilde çalışmaları önemli bir zorunluluktur. Bu çalışmanın temel amacı, tıbbi laboratuvarlarda iş sağlığı ve güvenliğinin önemini göstererek konuya ilişkin farkındalık yaratmaya çalışmaktır. Bu amaca yönelik olarak, tıbbi laboratuvarlarda iş sağlığı ve güvenliğinin önemi konusunda, çalışanların mevut durumları ortaya konmaya ve bu konudaki bilgi düzeyleri ölçülmeye çalışılmıştır. Bu amaçla bir hastanenin tıbbi laboratuvarında çalışanlara anket uygulaması yapılmıştır. Çalışmada yapılan istatistiksel analizlerde SPSS Paket Programı kullanılmıştır.
Böbrek nakli olan hastalarda idraryolu enfeksiyonu açısından laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi
Böbrek nakli, son dönem böbrek yetmezliği için en ideal tedavi yöntemi olan majör bircerrahi müdehaledir. Böbrek nakli sonrasında en önemli risklerden biri organ reddi diğeriiseenfeksiyonlardır.Böbreknaklisonrasıorganreddiniengellemekamacıylauygulanan immünsupresif tedavi ile nonpatojenorganizmalar dahi patojenhalegelebilmektedir.Ürinersistemenfeksiyon açısından riskliolduğundan nakil öncesi ve sonrasında değerlendirilmelidir. İdraryolu enfeksiyonu tanısı anamnez ve klinik semptomlar ile konulabilse de, kesintanı için tam idrar analizinin yapılması,idrarkültürününçalışılmasıgerekmektedir.Buçalışmaileböbreknakliolanhastalarınidraryolu enfeksiyonu açısından laboratuvar bulgularını değerlendirmek amacıyla GaziantepSANKOÜniversitesi SaniKonukoğluUygulamaveAraştırma Merkezi'nde tam idraranalizi veidrarkültürüçalışılmışolmakşartı ileböbreknakli olan erişkinhastalarınlaboratuvarsonuçlarıileenfeksiyonaetkenmikroorganizmalarincelenmiştir.Çalışmaya böbrek nakli olmuş 57 hasta dahil edilmiş, böbrek nakli sonrası TİT ve kültürsonuçları incelenmiştir. Çalışmamızda renal transplantasyon alıcılarında İYE için etkenmikroorganizmaları sırasıyla, E.coli (%58,33), Enterococcus spp. (%25), K.pneumoniae(%8,33), C. topicalis (%8,33) olarak saptanmıştır. Çalışmamızda kültür sonucuna göre İYEtanısı alma süresi (n=7) %57,1 (n=4) vakada transplantasyon sonrası ilk bir ay olarak tespitedilmiştir.TamotomatikidraranalizcihazlarıTİTiçinyeterlitanısaldoğruluğusağlayabildiğinden idrar yolu enfeksiyon varlığı takiplerinde kullanılabilecek ucuz ve hızlıyol gösterici cihazlardır. Nakilli hastalarda her ne kadar en sık asemptomatik bakteriürigörülse de,İYE takibinde TİTsonucunun etkin birşekilde değerlendirilmesi gereksizyapılankültüristemleriaçısındanönemlidir.
Analitik kimya laboratuvarında deneyimsel öğrenmenin bilişötesi farkındalık üzerine etkisinin incelenmesi
Bu çalışmada deneyimsel öğrenmeye dayalı analitik kimya laboratuvar uygulamalarının öğrencilerin bilişötesi farkındalıkları üzerine etkisini belirlemek amaçlanmıştır. Öğrenme, deneyimler sonucunda oluşmakta ve bireyler farklı yöntemlerle öğrenmektedir. Bireyler bir durumu kendi deneyimleri yoluyla öğrendiklerinde daha kalıcı öğrenmeler oluşturmaktadır. Laboratuvar ortamı, teorik bilgilerin pratik uygulamalar ile öğrenilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Deneyimsel öğrenme ile yürütülen analitik kimya laboratuvarında bireylerin bilişötesi farkındalıklarında anlamlı farklılıklar oluşması beklenmektedir. Bu düşünceden hareketle analitik kimya laboratuvarı ortamında deneyimsel öğrenme uygulamalarının kimya öğretmen adaylarının bilişötesi farkındalıklarına etkisi incelenmiştir. Araştırmanın çalışma grubunu, 2020-2021 güz döneminde Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Kimya Eğitimi Anabilim Dalı'nda analitik kimya laboratuvar dersini alan kimya öğretmen adayları oluşturmaktadır. Ders kapsamında uygulamalar, örneklem grubunda deneyimsel öğrenme yöntemi izlenerek yürütülmüştür. Çalışmada veri toplama aşamasında bilişötesi farkındalık envanteri ve yüz yüze/online olarak yöneltilen yarı yapılandırılmış görüşmelerden oluşan araçlar kullanılmıştır. Bu sayede öğrencilerin deneyimsel öğrenme yöntemi ile bilişötesi farkındalık düzeylerindeki değişim belirlenmiştir.
Sanal gerçeklikle zenginleştirilmiş öğrenme ortamının fen bilimleri öğretmen adayları üzerindeki etkilerinin incelenmesi
Teknolojik imkânların gelişmesi ve olanakların yaygınlaşmasıyla çağın gereklilikleri de değişim göstermekte, nitelikli insan tanımı da bu doğrultuda evrilmektedir. Toplumun ihtiyaçlarını karşılayabilecek bireyler yetiştirmeleri beklenen fen bilimleri öğretmen adaylarının da bu anlamda yetkinlik kazanmaları önem taşımaktadır. Fen bilimleri öğretmenlerinin yetiştirilmesinde yenilikçi teknolojilerin kullanımı; öz-yeterliği, tekno-pedagojik hazırbulunuşluğu ve bilimsel süreç becerilerini geliştirme noktalarında büyük bir potansiyel barındırmaktadır. Bu gerekçeler ışığında bu araştırmada günümüz yenilikçi teknolojilerinden biri olan kuşatıcı sanal gerçeklikle zenginleştirilen öğretmen eğitiminin nicel ve nitel boyutlardaki çıktıları irdelenmiştir. Gelişmiş karma desenlerden müdahale deseniyle yapılandırılmış araştırma, 2017-2018 akademik yılında Fen Öğretimi ve Laboratuvar Uygulamaları -I dersine devam eden 24 deney, 30 kontrol grubunda olmak üzere 54 3. sınıf fen bilimleri öğretmen adayıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırmacı tarafından 2017 Fen Bilimleri Dersi Öğretim Programı kazanımları kapsamında oluşturulan öğrenme halkası (3E) modeli temelli altı haftalık etkinliklerin uygulanması sonucunda, fen bilimleri öğretmen adaylarının bilimsel süreç becerileri, fen öğretimine yönelik öz-yeterlikleri ve derslerde teknoloji kullanmaya yönelik eğilimlerindeki değişimler alt boyutlarıyla birlikte kontrol grubu katılımcılarıyla karşılaştırılmıştır. Bununla birlikte deney ve kontrol gruplarının son-test puanları, ön-test puanlarıyla kendi içlerinde kıyaslanmıştır. Nitel bağlamda deney grubu katılımcılarında maksimum çeşitlilik örneklemesi ile farklı düzeylerde ortalama puan değişimi göstermiş altı katılımcının açık uçlu sorulara verdikleri yanıtlar betimsel analizle incelenmiştir. Sonrasında da deney grubu katılımcılarının kendi içlerinde oluşturduğu gruplardan birer katılımcı olmak üzere toplam altı katılımcı ile birebir gerçekleştirilen yarı-yapılandırılmış mülakat formu sorularından elde edilen görüşler içerik analizine tabii tutulmuştur. Araştırmanın nicel bulguları, son-testlerde "Sınıf içi etkinlikleri gerçekleştirmeye (performans) yönelik öz-yeterlik" alt boyutunda kontrol grubu lehine anlamlı bir farklılığa işaret etmektedir. Deney grubu için ise "Bilimsel Süreç Becerisi Testi" geneli ve "Deney tasarlama" alt boyutu puanlarıyla, "Fen Bilimleri Öğretimine Yönelik Öz-yeterlik Ölçeği" nin "Alan bilgisine güven" ve "Laboratuvarı kullanabilme" alt boyutları puanlarında artış meydana gelmiştir. Araştırmanın nitel bulguları, fen bilimleri öğretmen adaylarının fen öğretiminde sanal gerçeklik kullanımını ağırlıklı olarak avantajlarla nitelendirdiklerini ortaya koymaktadır.
Uşak Üniversitesi kimya laboratuvarlarının iş sağlığı ve güvenliği açısından değerlendirilmesi: L tipi matris ve Fine Kinney metodu karşılaştırması
Laboratuvarlar tehlikeli işyeri sınıfına giren ve birçok riski bünyesinde barındıran çalışma alanlarıdır. Özellikle üniversitede bulunan kimya laboratuvarları, deneysel çalışmalarını gerçekleştiren akademisyenlerin yanı sıra, uygulama dersleri esnasında, birçok öğrencinin bulunduğu alanlardır. Bu çalışmada Uşak Üniversitesi kimya laboratuvarları için iki farklı metotta risk analizi hazırlanmıştır. Hazırlanan risk analizlerinde dört laboratuvar için 45 adet risk tespit edilmiştir. Puanlamaların güvenirliği açısından 4 ayrı İSG uzmanının risk analizi tablosunu puanlaması istenmiştir ve risk analizlerinin son düzenlemesi yapılırken diğer uzmanların değerlendirmeleri de göz önünde bulundurulmuştur. Riskler derecelerine göre gruplandırıldığında bu dört laboratuvarda L tipinde; 1 adet kabul edilemez risk, 21 adet yüksek dereceli risk, 21 adet orta dereceli risk ve 2 adette düşük dereceli risk belirlenmiş, Fine Kinney de ise ; 12 adet çok yüksek risk, 10 adet yüksek risk, 14 adet önemli risk ve 9 kesin risk derecelendirilmiştir. Riskler ve tavsiye edilen düzeltici ve önleyici tedbirler çalışmada sunulmuştur.
Organik kimya laboratuvar uygulamalarında TGA (Tahmin – gözle- açıkla) destekli etkinliklerin çeşitli değişkenler üzerine etkisinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı, organik kimya laboratuvar dersinde Tahmin Et-Gözle-Açıkla (TGA) yöntemine dayalı olarak hazırlanan laboratuvar uygulamalarının kimya öğretmen adaylarının kimya laboratuvarına yönelik öz yeterlilik ve endişe düzeyleri ile kimya başarıları üzerine etkisini incelemektir. TGA yöntemiyle desteklenen laboratuvar uygulamalarında öğrencilerin öğrenecekleri bilgilerle önceden yapılandırdıkları bilgileri arasında ilişki kuracakları beklenmiştir. Bu şekilde hem teorik bilgilerin hem de pratik becerilerin bir arada kullanılmasının sağlanmasıyla laboratuvar ortamında çok yönlü öğrenme süreçlerinin olumlu bir şekilde sonuçlandırılması beklenmektedir. Bu görüşten hareketle TGA yöntemine dayalı olarak hazırlanan laboratuvar uygulamalarının kimya öğretmen adaylarının öz yeterlilik, endişe ve başarı düzeyleri üzerine etkileri araştırılmak istenmektedir. Araştırmanın çalışma grubunu, 2020-2021 güz döneminde Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Kimya Eğitimi Anabilim Dalı'nda organik kimya laboratuvar dersini alan kimya öğretmen adayları oluşturmuştur. Araştırmanın nicel boyutunda ön-son test kontrol gruplu yarı deneysel desen kullanılmıştır. Deney grubunda, çalışma kapsamı için belirlenen deneyler TGA yöntemine dayalı çalışma yapraklarıyla; kontrol grubunda ise geleneksel yöntemle (föylerle) yürütülmüştür. Çalışmada, veri toplama aracı olarak "Organik Kimya Başarı Testi" (Önen, Altundağ & Mustafaoğlu, 2015), "Kimya Laboratuvar Öz yeterlilik Ölçeği" (Alkan, 2016) ve "Kimya Laboratuvarı Endişe Ölçeği" (Azizoğlu & Uzuntiryaki, 2006) kullanılmıştır. Araştırmanın nitel boyutunda ise deney grubundaki öğrencilerle uygulanan yönteme yönelik etkinlikler hakkında yarı yapılandırılmış görüşmeler yapılmıştır. Bu şekilde Tahmin Et-Gözle-Açıkla yöntemiyle desteklenen organik kimya laboratuvar uygulamalarının öğrencilerin öz yeterlilik ve endişe düzeyleri ile organik kimya başarıları üzerindeki etkisinin ortaya çıkarılması ve yorumlanması sağlanabilmiştir.
Sınıf öğretmen ve öğretmen adaylarının "güvenli laboratuvar kullanımını" gerçekleştirme amaçlarının planlanmış davranış teorisiyle belirlenmesi
Bu araştırmanın amacı sınıf öğretmeni ve sınıf öğretmen adaylarının Planlanmış Davranış Teorisi aracılığıyla, güvenli laboratuvar kullanımı davranış amaçlarının belirlenmesidir. Veri toplama süreci 2019-2020 ve 2021-2022 eğitim-öğretim yılı güz dönemlerinde öğretmen ve öğretmen adayları ile gerçekleştirilmiştir. Ankara'nın 2 merkez ilçesinde görev yapan 328 sınıf öğretmeni, çalışmanın öğretmen örneklemini oluşturmaktadır. Hacettepe Üniversitesi ve Balıkesir Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği Anabilim Dalı'nın 2., 3. ve 4. sınıflarında öğrenim gören 470 öğretmen adayı, çalışmanın öğrenci örneklemini oluşturmaktadır. Yapısal eşitlik modeli ile mevcut durumun açıklandığı bu çalışmada ilişkisel tarama modeli kullanılmıştır. Katılımcılara "Güvenli Laboratuvar Kullanımını Gerçekleştirme Ölçeği" uygulanmıştır. Elde edilen veriler, analiz programları kullanılarak, yapısal eşitlik modellemesi ile değerlendirilmiştir. Araştırmanın sonucunda, sınıf öğretmenlerinin "Davranış Amacını" açıklamada en fazla "Algılanan Davranışsal Kontrolünün" etkili olduğu, düşük düzeyde "Öznel Normun" etkili olduğuna ulaşılırken, "Davranışa Yönelik Tutumun" etkisinin bulunmadığı belirlenmiştir. Sınıf öğretmeni adaylarının Planlanmış Davranış Teorisi modelinde, "Algılanan Davranışsal Kontrolün", "Öznel Normun" ve "Davranışa Yönelik Tutumun" "Davranış Amacını" açıklamada etkili olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Öğretmen adaylarının "Davranış Amacı" üzerindeki en yüksek etkinin, "Davranışa Yönelik Tutum" faktöründen kaynaklandığı görülmüştür. Sınıf öğretmen adaylarının ve öğretmenlerin demografik değişkenlere göre güvenli laboratuvar kullanımında anlamlı farklılıklar bulunmaktadır.
Hacettepe Üniversitesi merkez laboratuvarı biyokimya analizlerinde onay destek sistemi geliştirilmesi ve validasyonu
Tıbbi laboratuvarlarda onay destek sistemi (ODS), önceden tanımlanmış kurallar çerçevesinde laboratuvar çalışanları tarafından manuel müdahaleye ihtiyaç duyulmadan, bilgisayar tabanlı algoritmaların laboratuvar test sonuçları üzerinde otomatik olarak eylemler gerçekleştirdiği bir süreç ya da daha gelişmiş algoritmalar ile sonuçların değerlendirilmesini sağlayan sistemdir. Uzun süredir üzerinde tartışılan bir konu olmasına rağmen, ODS standardizasyonunda eksiklikler bulunmaktadır. Literatürde de ODS'ler ile ilgili kuralların ve algoritmaların nasıl uygulanacağını detaylandıran çalışma sayısı çok azdır. Bu nedenlerle bu tez çalışmasında, laboratuvarımızda bir ODS kurulması, geliştirilmesi ve validasyonu süreciyle ilgili verilerin ortaya konması hedeflendi. Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri Merkez ve Acil Laboratuvarlarında Laboratuvar Bilgi Yönetim Sistemi içinde tasarlanan, laboratuvar modülü ile entegre çalışan Laboratuvar Sonuç Validasyon Modülü içinde ODS yazılımı geliştirildi. Toplam 29 biyokimya testi için tanımlanan kurallar, simülasyon ve gerçek hasta sonuçları ile değerlendirilerek geliştirilen ODS'nin validasyonu yapıldı. Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri Laboratuvarlarında 1 Mayıs 2020 – 1 Temmuz 2020 tarihleri arasında çalışılan 24 115 hastaya ait sonuçlar ODS tarafından değerlendirildi. Toplam 793 300 test sonucundan 676 083 (% 85.22) sonuç ODS tarafından onaylanırken 117 217 (% 14.78) test sonucu onaylanmadı. ODS kuralları içinde 59 413 test sonucu ile (%7.49) "Beklenmeyen sonuç" kriterinin en yüksek onaylanmama oranı olduğu saptandı. Toplam 138 029 adet ODS kaldı uyarısının içinde, ayaktan başvurularda beklenmeyen sonuç (%24.89) ile delta kontrol (%14.08) ve yatan hastalarda beklenmeyen sonuç (%18,15) ile serum indeks değerlendirmesi (%18.15) sonuçlarının en yüksek oranda olduğu belirlendi. Uzman ve ODS onaylarının karşılaştırılması için 4 710 test sonucu 2 kullanıcı ve ODS tarafından değerlendirildi. ODS onay sürecinin standardizasyonunun sağlanması ve sonuçların güvenilirliğinin artırılması için önemli bir araçtır. Çalışma kapsamında belirlenen kurallarla başlangıç için iyi düzeyde onay oranları elde edilmiştir. ODS'nin geniş test panellerinde verimli olarak kullanılması, detaylı kuralların ve algoritmalarının geliştirilmesi ve yaygın olarak kullanılması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Bir üniversite hastanesinde gereksiz laboratuvar test istemlerinin incelenmesi
Dünyadaki tüm sağlık bütçeleri, bir yandan kalite ve hasta güvenliğini sağlamak zorundayken diğer yandan sistemdeki verimsizlikleri gidermek ve maliyetleri düşürmek zorunda kalmaktadır. Yapılan araştırmalar, gereksiz laboratuvar testlerinin, gereksiz sağlık harcamaları üzerinde göz ardı edilemeyecek etkilerinin olduğunu göstermiştir. Gereksiz laboratuvar testi kullanımı, hekimlerin bilinçli veya bilinçsiz, çeşitli faktörlerden etkilenerek, hastalığın seyrinde etkisi olmayan testler istemesi durumudur. Araştırmanın amacı, sık istenen 15 biyokimya testinin kullanım düzeylerini tespit ederek, hekimlerin gereksiz test istemlerinin gerisinde yatan nedenleri ortaya koymaktır. Araştırmada, gereksiz test istem düzeylerini tespit edebilmek amacıyla, laboratuvar kullanım verilerinin retrospektif incelemesi iki test arası minimum zaman kriterine göre yapılmış; hekimleri gereksiz kullanıma yönlendiren olası faktörleri tespit edilebilmek amacıyla ise, veri toplama aracı olarak geliştirilen anketin geçerlik ve güvenilirlik çalışmaları yapılarak, 179 hekimle görüşülmüştür. Analizler sonucunda, 15 biyokimya testinin 01.01.2018-31.06.2019 tarihleri arasında gereksiz kullanım oranı %9,1 olarak bulunurken, gereksiz laboratuvar testi kullanımının maliyeti 584.186,3 TL olarak gerçekleşmiştir. En fazla gereksiz test isteminin dahili branşlar tarafından ve en fazla İç Hastalıkları bölümünden yapıldığı; gereksiz test isteme olasılığı en fazla olan hekimlerin, unvanına göre uzman ve cinsiyetlerine göre kadın hekimlerden oluştuğu görülmüştür. Erkek hastalar için istenen testlerin gereksiz olma olasılıklarının daha fazla olduğu, hastaların yaşları arttıkça istenen testlerin gereksiz olma olasılıklarının arttığı görülmüştür. Hekimlerin gereksiz laboratuvar test kullanım davranışlarını etkileyen nedenler araştırıldığında ise; hekimlerin geçmiş kötü tecrübelerinin, rutin test istemlerinin, hastaya daha önce uygulanmış testlere ulaşmadaki zorlukların ve hastanın sosyal güvencesinin hekim ve hastaya sağladığı konfor alanının, üzerinde en fazla görüş bildirilen gereksiz kullanım nedenleri olduğu görülürken; hekimlerin cinsiyet, unvan, branş, kurum ve mesleki tecrübe süreleri ile malpraktisle karşılaşma durumlarının gereksiz test isteme ile ilgili olası nedenlere katılım düzeylerini etkilediği görülmüştür. Gereksiz test kullanımının belirleyicileri ile gereksiz test kullanımının olası nedenlerine ilişkin hekimlerin görüşlerini inceleyen bu çalışma sonuçlarının, gereksiz testlerin önlenmesi için öncelikli olarak atılacak adımlar ve yapılacak iyileştirmelerin belirlenmesinde karar vericilere önemli bilgiler sağlayacağı düşünülmektedir.
Pnömonisi olan çocuklarda klinik, laboratuvar bulgular ve prognostik faktörler
Çalışmamız toplum kökenli pnömoni (TKP) nedeni ile hastaneye yatışı yapılan hastalarda pnömoni oluşmasına neden olabilecek risk faktörlerini, bu hastaların klinik ve laboratuvar bulgularını, hastalık seyrinde etkili olan prognostik faktörleri, bu durumların hastaneye yatış maliyeti üzerindeki etkisini belirlemek ve bu konuda literatüre katkı sağlamak amacıyla yapılmıştır. Çalışmamıza 1 Mayıs 2019-1 Mayıs 2020 tarihleri arasında, 1 ay-18 yaş grubundaki TKP tanısı ile hastaneye yatışı yapılmış olan 170 hasta dahil edildi. Hastaların yaşı ortalama 56,2±51,9 ay, ortanca 38 ay (1 ay–214 ay) idi. Hastaların %52'si kız, %48'i erkekti. Hastaların %67'si en az bir komorbiditeye sahip olup; pnömoni en sık kronik akciğer hastalığı, nörolojik hastalık ve konjenital kalp hastalığı ile birliktelik gösteriyordu. En sık hastaneye başvuru şikayeti öksürük, ateş, hırıltı ve solunum sıkıntısıydı. Hastaların hastaneye başvuru sırasındaki fizik muayene bulgularında en sık çekilme (retraksiyon) ve takipne; laboratuvar değerlendirmesinde sırasıyla nötrofili, lenfopeni, anemi, lökositoz, hipoalbuminemi, trombositoz ve trombositopeni saptandı. Hastaneye yatış sonrası izlemde 131 hastanın (%77) oksijen ihtiyacı (maske veya nazal kanül ile [n=64], yüksek akımlı nazal kanül oksijen desteği [HFOT] ile [n=39], sürekli pozitif hava yolu basınç desteği [CPAP] ile [n=19] ve mekanik ventilatör ile [n=19]) mevcuttu. Solunum yolu viral paneli (SYVP) 109 hastadan istenmiş olup, %55'inde viral etken saptanmışken, kan kültürü 51 hastadan alınmış olup pozitiflik oranı %1,9'du. Hastaların 126'sında (%73,5) ağır pnömoni mevcuttu. SYVP'de viral etken saptananlarda ağır pnömoni oranı ve oksijen ihtiyacı daha fazlaydı. On dokuz hastada komplike pnömoni saptandı. Anemi ve hipoalbuminemi ile ağır pnömoni ve komplike pnömoni arasında anlamlı ilişki mevcuttu. Göğüs grafisinde lober pnömoni saptananlarda, multifokal ve interstisyel pnömoniye göre ağır pnömoni daha azdı. Multifokal tutulumda komplike pnömoni ve mekanik ventilatör ihtiyacı diğer tutulumlara (lober ve interstisyel) kıyasla artmıştı ve multifokal tutulumu olan hastalarda hastaneye yatış sonrası dirençli ateş mevcuttu. Hastaneye yatış sonrası ateşi 2 günden uzun süren hastalarda (n=39) komplike pnömoni, anemi, trombositopeni, C-reaktif protein (CRP) ve hipoalbuminemi anlamlı olarak fazlaydı. Hastaneye başvuru öncesi 3 günden uzun süren ateş (n=38) ile sadece hipoalbuminemi ilişkili bulundu (p=0,005). Hastaneye yatış öncesi son 5 gün içerisinde oral antibiyotik kullanım öyküsü olanlarda (n=71) komplike pnömoni ve hastaneye yatış öncesi 3 günden uzun süren ateş daha fazlaydı. Pnömoni geçirme sıklığı artmış olan veya evde oksijen desteği alan hastalarda ağır pnömoni oranının arttığı ancak trakeostomisi olan hastalarda ağır pnömoninin artmadığı saptandı. Hastaların %10'unda son 30 gün, %25,9'unda son 6 ay içerisinde pnömoni nedeni ile hastaneye yeniden yatışı mevcuttu, hastaların yaklaşık üçte birinde ise tekrarlayan pnömoni mevcuttu. Komorbidite ile ağır pnömoni arasında ilişki yokken, komorbidite varlığında tekrarlayan pnömoni daha fazlaydı. Teknolojik destek alan (trakeostomi, gastrostomi, kolostomi açılmış veya ventriküloperitoneal [VP] şant takılmış) hastalarda son 30 gün ve 6 ay içerisinde hastaneye yeniden yatış oranı artmıştı. Tekrarlayan pnömoni sırası ile yutma disfonksiyonu, kronik akciğer hastalığı, mental motor retardasyon, nörolojik hastalık, prematüre doğum öyküsü, nöromusküler hastalık ile ilişkili bulundu. Pnömoni nedeni ile hastanede yatış süresi ortanca 9 gün (3-56 gün) idi; oksijen alan, ağır pnömoni, komplike pnömoni ve komorbiditesi olan hastaların yatış süresi daha uzundu. Pnömoni nedeni ile hastanede yatış maliyeti ortanca 1896 TL (Türk Lirası) (161-21.030 TL) idi; komorbidite varlığında, komplike pnömoni ve tekrarlayan pnömonide yatış maliyeti artmıştı. Anahtar Kelimeler: Toplum Kökenli Pnömoni, Risk Faktörleri, Klinik Bulgular, Laboratuvar Bulgular, Maliyet
Ülkemizde yasadışı madde analizi yapan adli laboratuvarların kalite ve standardizasyonun değerlendirilmesi
Adli toksikolojide kalite güvenliğinin arttırılması, adalet sistemi içerisinde verilecek olan kararların daha güvenilir kılınması bakımından büyük önem taşımaktadır. Biyolojik örneklerde yasadışı madde tayini, belirli moleküler yapıların nitel ve nicel olarak belirlenmesi adli toksikologlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Avrupa'da, Amerika'da ve tüm dünyada çeşitli profesyonel kuruluşlar yapılan analizlerin güvenilirliğini arttırmak için belirlenen zamanlarda güncellenen kılavuzlar hazırlayarak doğru sonuçların alınmasına yardımcı olmaktadırlar. Bu kılavuzlar hali hazırda birçok konuda başarılı olsalar da, bazı eksiklikler olabilmektedir. Bu çalışma ile adli toksikoloji laboratuvarı için var olan standartlar ve kılavuzların ülkemizde ve dünyadaki durumu hakkında genel bir değerlendirme sağlamak üzere hazırlanmıştır. Dünya'daki önemli adli toksikoloji dernekleri tarafından hazırlanan mevcut yönergeler, rehberler incelenmiş ve ülkemizdeki uygulamalar değerlendirilmiştir. Kılavuzlarda, maddelerin tanımlanma süreci ile ilgili temel bilgiler mevcut iken uygulanması gereken zorunlu standartlar olmadığı görülmektedir. Hâli hazırda var olan sistemler nitel analiz yapmak için genel omurgayı sağladığını, ancak bilimsel, istatistiksel temelde eksiklikler olduğunu ortaya koymaktadır. Kılavuzlarda, personel, numune, laboratuvar organizasyonu, laboratuvar analiz prosedürleri, kalite güvencesi/kontrolü ve sonuçların yorumlanması gibi bölümler mevcuttur. Bu kılavuzlarda yer alan bilgiler, adli toksikoloji alanında çalışan laboratuvarlara yardımcı olmaktadır. Fakat bu kılavuzlar, yanlış tanımlamanın yapılmaması için yetersizdir. Bu sorunları anlamak ve öncelik vermek, adli toksikoloji laboratuvarları hizmeti için gereken değişiklikleri yapmak için kanıtlanmış kalite geliştirme araçları ve teknikleri kullanılmalı, akredite programlarına dâhil olunmalıdır. Verdiği hizmet alanları doğrultusunda (denetimli serbestlik, trafikte madde testi, cinsel saldırılarda madde testi gibi) toksikoloji laboratuvarları arasında farklılıklar göz önünde bulundurulduğunda özel yaklaşım ve uygulamaların gerekliliği ortaya konmuştur. Adli bilimlerde hizmet alanının yükselen beklentileri, artan iletişim ve bilinçlenme, insan/hasta hakları, maliyet baskıları, özel sigortalar, adalet reformları, teknolojik ve bilimsel ilerlemeler, rekabette artış potansiyeli kalite standartlarının benimsenmesini zorunlu hale getirmiştir. Adli toksikoloji ile ilgili özel yaklaşımlar doğrultusunda, ilgili alt alanlara yönelik rehberlerin ülkemiz koşullarına uygun olarak geliştirilerek uygulamaya konması gerekmektedir.
Avrasya Üniversitesi öğrenci laboratuvarlarının risk değerlendirmesi
Uygulamalı eğitim yapan programlarda laboratuvar eğitimleri vazgeçilmezdir. Bu laboratuvarlarda çalışanlar birçok tehlike ve risklerle karşı karşıyadır. Bu çalışmada Avrasya Üniversitesi'nde uygulamalı eğitim öğretim yapılan Kimya, Diş Protez, Patoloji ve Tıbbi Laboratuvarları çok tehlikeli işyeri sınıfında olup mutlak suretle 30 Haziran 2012 Tarihinde Resmi Gazete'de yayınlanan 6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu gereği olarak çıkartılan İş Sağlığı ve Güvenliği Risk Değerlendirmesi Yönetmeliği uyarınca risk değerlendirmelerinin yapılması ön görülmektedir. Bu tez çalışma kapsamında, Avrasya Üniversitesi öğrenci laboratuvarlarını risk değerlendirmesine tabi tutarak daha sağlıklı, güvenli çalışma ortamları oluşturmayı çalışanları iş kazaları ve meslek hastalıklarından korumayı hedeflemektedir. Öncelikle risk değerlendirme yöntemlerinden Çeklist(Checklist) metodu ile laboratuvarlarda ön tehlike analizi yapılarak tehlikeler belirlenmiştir. İkinci aşama olarak belirlenen tehlikeler ve bu tehlikelerle ilgili riskler 5X5 L Tipi Matris metodu ile değerlendirilmiş olup elde edilen sonuçlar irdelenmiş; Kabul edilemez riskler, Orta Düzey riskler yeniden değerlendirmeye tabi tutularak kabul edilebilir risk seviyesine düşürülebilmesi için alınması gereken uygun önlemler belirtilmiş çözüm önerileri sunulmuştur.
Atölye ve laboratuvar öğretmenleri için performans değerlendirme model önerisi
Bu araştırmanın amacı, Ankara ilinde bulunan kamu Mesleki ve Teknik Anadolu Liselerinde (MTAL) görev yapan okul müdürleri ile atölye ve laboratuvar öğretmenlerinin görüşlerinden hareket ile; somut, taraflarca kabul edilebilir, objektif ve kanıtlara dayanan bir performans değerlendirme modeli ortaya koymaktır. Araştırma karma araştırma yöntemlerinden açıklayıcı sıralı desen ile yürütülmüştür. İlk olarak araştırmanın nicel aşaması gerçekleştirilmiştir. Bu aşamada araştırmacı tarafından geliştirilen ölçek aracılığıyla MTAL'de görev yapan okul müdürleri ile atölye ve laboratuvar öğretmenlerinin performans değerlendirmesine yönelik nicel veriler toplanmıştır. Açıklayıcı sıralı desenin ikinci aşaması olan nitel boyutta, araştırmacı tarafından hazırlanan yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılarak okul müdürleri ile atölye ve laboratuvar öğretmenlerinin performans değerlendirmesine ilişkin görüşlerine dair nitel veriler toplanmıştır. Araştırmanın nicel bölümünde ele alınan örneklemi, 2020 – 2021 eğitim öğretim yılında, Ankara iline bağlı dokuz merkez ilçede (Altındağ, Çankaya, Mamak, Yenimahalle, Etimesgut, Sincan, Gölbaşı, Keçiören, Pursaklar) yer alan, kamuya ait MTAL'lerde görev yapan 100 okul müdürü ve 374 atölye ve laboratuvar öğretmeni oluşturmaktadır. Örneklemin seçiminde tabakalı örnekleme yöntemi kullanılmıştır. Katılımcıların ölçek maddelerine verdikleri yanıtların değerlendirilmesinde aritmetik ortalama ve standart sapma kullanılmış; her ölçek maddesinin ağırlığını belirlemek içinde frekans ve yüzde (%) oranlarına bakılmıştır. Araştırmaya katılan okul müdürleri ile atölye ve laboratuvar öğretmenlerinin görüşleri arasında anlamlı bir fark olup olmadığına bakmak için t testi kullanılırken, kıdem bakımından fark olup olmadığına bakmak için ANOVA kullanılmıştır. Araştırmanın nitel boyutu, Ankara iline bağlı dokuz merkez ilçede (Altındağ, Çankaya, Mamak, Yenimahalle, Etimesgut, Sincan, Gölbaşı, Keçiören, Pursaklar) yer alan, kamuya ait MTAL'lerde görev yapan 10 atölye ve 10 laboratuvar öğretmeninden oluşan çalışma grubuyla gerçekleştirilmiştir. Çalışma grubunun belirlenmesinde amaçlı örnekleme yöntemi kullanılmıştır. Araştırmada toplanan nitel verilerin analizinde betimsel analiz yöntemi kullanılmıştır. Araştırmanın nicel bulgularına göre; okul müdürleri ile atölye ve laboratuvar öğretmenleri, performans değerlendirmesini desteklemektedirler. Okul müdürlerinin yarısından fazlası performans değerlendirmesinin, kendileri tarafından yapılması gerektiği şeklinde görüş bildirirken; öğretmenler, bu değerlendirmenin zümre öğretmenlerince veya oluşturulacak bir komisyon tarafından yapılması gerektiğini belirtmektedirler. Hem okul müdürleri hem de öğretmenlere göre performans değerlendirmesi, öğretmenin üzerindeki ataleti kaldıracak; mesleki açıdan güncel kalmalarını ve öğrenci haklarına azami düzeyde saygı göstermelerini sağlayacak bir uyaran olacaktır. Katılımcılar, performans değerlendirmenin, öğretmenlerin uyum ve iş birliğini geliştirerek okul ikliminin iyileşmesine katkı sağlayacağı, sorumluluk ve öz değerlendirme becerisi kazanmalarında etkili olacağı; öğrenciler ve eğitimciler açısından atölyelerin eğitsel ve iş sağlığı anlamında daha güvenli çalışacakları ortamlara dönüşmesinde önemli rol oynayacağı görüşündedirler. Araştırmanın nitel bulgularına göre okul müdürleri ve öğretmenler, performans değerlendirmesinde hataya yol açabilecek; yanlılık, adam kayırma, hemşericilik, objektif olmayan ve somut verilere dayanmayan değerlendirme soruları gibi olumsuz yanlarını dile getirmişlerdir. Bununla beraber performans değerlendirmeyi uygulayacak kişi veya komisyonun yetkinliği ve bu konu ile ilgili eğitim almış olup olmamaları da sorun teşkil etmektedir. Katılımcı okul müdürleri ve öğretmenler, performans değerlendirmesinde süreç ve sonuç değerlendirmesinin bir arada yapılmasını istemektedirler. Okul müdürleri ile atölye ve laboratuvar öğretmenlerince bildirilen görüşler temel alınarak bir model geliştirilmiş ve geliştirilen bu model ile atölye ve laboratuvar öğretmenlerinin pedagojik ve mesleki gelişimlerinin en üst seviyeye çıkarılması, öğretmenlerin niteliğinin arttırılarak, öğrencilere nitelikli bir mesleki eğitim fırsatı sunulması hedeflenmektedir.
Yükseköğretim programları genel kimya laboratuvarı uygulamalarının iş sağlığı ve güvenliği açısından incelenmesi
İş sağlığı ve güvenliği "işyerinde işin yürütülmesi sırasında çeşitli nedenlerden kaynaklanan sağlığa zarar verebilecek koşullardan korunmak amacıyla yapılan sistemli ve bilimsel çalışmalardır" diyebiliriz. Günümüz İSG yaklaşımında ortamdaki tehlike kaynaklarının belirlenerek çalışanların sağlık ve güvenliği açısından risk değerlendirmesinin yapılması, önleme ve koruma tedbirlerinin belirlenip uygulanması ve çalışanların bilgilendirilip eğitilmesi gerekmektedir. İSG kapsamında genel kimya laboratuvarlarında öğrencilerin ve akademisyenlerin sağlığına etki eden faktörlerin başında kimyasallar gelmektedir. Kimya laboratuvarları 72.19.01 NACE kodu (Doğal bilimler ve mühendislikle ilgili diğer araştırma ve deneysel geliştirme faaliyetleri) ile işyerleri olarak tehlikeli sınıfa girmektedirler ve B sınıfı iş güvenliği uzmanı ile çalışmalıdırlar. Üniversitelerin genel kimya laboratuvarlarında çalışanlar ve öğrenciler, bir çok kimyasal ile çalışmakta ve çeşitli risklere maruz kalmaktadırlar. Bu tez çalışması kapsamında, üniversitelerin genel kimya laboratuvarlarında çalışanların ve öğrencilerin maruz kaldığı kimyasal riskler incelenmiştir. Bu alanda kullanılan kimyasallar ve sağlık etkilerine yer verilmiştir.
Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi merkez laboratuvarında biyokimya parametrelerinde onay destek sisteminin kurulumu ve geliştirilmesi
Amaç: Onay destek sistemleri (ODS), laboratuvar test sonuçlarının belirlenen kriterler ölçüsünde değerlendirilmesi ve onaylanması için algoritmaları kullanan postanalitik bir süreç iyileştirme aracıdır. Çalışmamızda Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi, Merkez Laboratuvarında klinik biyokimya testleri için ara yazılım (LIOS) aracılığıyla ODS kurulumu, algoritmaların geliştirilmesi ve yazılımın değerlendirilerek ODS etkinliğinin arttırılması amaçlanmıştır. Yöntem: ODS algoritmaları tasarlanırken ara yazılım aracılığıyla 30 biyokimya testi için değerlendirme kriterleri tanımlanarak onay akış şeması oluşturuldu. Kuralların belirlendiği gibi çalıştığını doğrulamak amacıyla simülatör programda özel olarak üretilmiş 720 hasta sonucu ile kurallar test edilerek beklenen onay durumları elde edildi. Gerçek hasta verileri ile sistem değerlendirmesi için 01.06.2019-31.05.2020 tarihleri arasında çalışılan 194,520 rapor ve 2,025,948 test değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda test sonuçlarının %77.11-85.03'ü ODS ile onaylandı. Onaylanmayan testlerin en sık onaylanmama nedeninin %40.78 ile onay aralık kontrolü en az %0.09 anlamsız test sonucu olduğu görüldü. Manuel onay ile ODS değerlendirmeleri 7 farklı kullanıcı ve 328 rapor ile karşılaştırıldığında uyum oranları %79.27-88.11 arasında, κ katsayıları ise 0.387-0.629 arasındadır (p <0.001). Sonuç: Tasarladığımız algoritma modeli, klinik biyokimya testlerinde yüksek oranda otomatik onay yapılabileceğini göstererek manuel onaylanan test sonuçlarının sayısını önemli ölçüde azaltmıştır. Uyguladığımız ODS algoritmalarının, analitik ve preanalitik hata tespiti ile test sonuçlarının daha tutarlı bir şekilde gözden geçirilmesini sağladığı düşüncesindeyiz. Anahtar Kelimeler: onay destek sistemleri, biyokimya, klinik laboratuvar
Tıpta uzmanlık eğitimi alan Aile Hekimliği asistanları ile aile hekimlerinin akılcı laboratuvar kullanımı hakkında bilgi düzeyleri ve tutumları
Yüzyıllardır, hekimlerin gözlemlerine, deneyimlerine ve çıkarımlarına dayalı tıp anlayışından, son yıllarda bilimselliğe, net sonuçlara ve güvenilirliğe dayanan kanıta dayalı tıp anlayışına geçilmiştir. Klinik laboratuvarlar, kanda glukoz ölçümü ile başlayan yaklaşık yüz yılda üç binden fazla testin hızlı, güvenilir, net sonuçlarla çalışıldığı, kanıta dayalı tıbbın vazgeçilmez unsurları haline gelmiştir. Önemli tıbbi kararların yaklaşık %70'i laboratuvar testlerine dayanılarak verilmektedir. Böylesine önemli bir gücün en verimli şekilde ve toplum yararına kullanılması akılcı kullanımı ile sağlanabilir. Test istemini önemli ölçüde etkileyen nüfus artışı, yaşlılık gibi değişkenlerin hızını katlayarak artan laboratuvar kullanımı sürdürülemez bir hale gelmiştir. Bu durum maliyet ve iş yükü artışına, hasta ve sağlık çalışanlarına zararlı sonuçlar doğurmaktadır. Uygunsuz, gereksiz veya yetersiz testlerin çoğu laboratuvar öncesi dönemde yapılmaktadır. Birinci basamak sağlık hizmetleri, laboratuvar testlerinde önemli bir paya sahip olmakla birlikte hekimler, test istemi sürecinin başlangıcında bulundukları için kilit rol oynamaktadırlar. Bu çalışmanın amacı birinci basamakta görev yapan hekimlerin bilgi düzeyleri ve akılcı laboratuvar kullanımı hakkında tutumlarını incelemektir. Çalışma literatür taranarak oluşturulan web tabanlı anket yöntemi kullanılarak yapılandırılmıştır. Anketin, ilk kısmında demografik verilerin yer aldığı genel bilgiler bölümü, ikinci kısmında bilgi düzeyine yönelik sorular ve üçüncü kısımda tutum ile ilgili önermeler yer almaktadır. Araştırma, ilimizde birinci basamakta görevli, ulaşılan 354 (%40) hekim ile yürütülmüştür. Çalışmamıza katılan hekimlerin 185 (%52,3) kadın, 169 (%47,7) erkektir. En çok istenen test (%94) glukoz ölçümü olmuştur. Katılımcılar en fazla 11 puan alınabilen bilgi sorularına yönelik ortalama 7,2 (±1,6) puan, yine en fazla 11 puan alınabilen tutum ile ilgili önermelerden ortalama 7,3 (±1,1) puan almıştır. Sosyodemografik özellikler ile bilgi düzeyi ve laboratuvar kullanımı arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Sadece hastaların önceki tetkiklerini sorgulama gibi, küçük bir müdahale uygulamaya dâhil edildiğinde bile laboratuvar testleri dramatik azalmakta diğer değişkenler etkisiz kalmaktadır. Sonuç olarak laboratuvar testlerini azaltmaya yönelik çözüm yolları uygunsuz, gereksiz veya yetersiz laboratuvar testlerini büyük oranda azaltmaktadır. Bu durum akılcı laboratuvar kullanımı önündeki engellerin tanımlanmasını, nedenlerin ve çözüm yollarının araştırılmasının değerini bir kat daha arttırmaktadır. Hekim, hasta, laboratuvar çalışanları ve sağlık çalışanları birlikte, multidisiplin bir yaklaşım izlenmeli, güncel eğitimler tıp müfredatı da dâhil olmak üzere düzenlenmelidir. Anahtar kelimeler: Test, Laboratuvar, Birinci Basamak, Bilgi, Tutum.
Klinik biyokimya analitlerine ait referans aralıkların numune kabul zamanına göre indirekt yöntemle tespiti
Klinik laboratuvar testlerine ait referans aralıkların eldesi her klinik laboratuvarın tek başına üstesinden geleceği bir iş değildir. Direkt örnekleme yönteminin zorluğu, yüksek maliyeti ve bazen mümkün olamaması sebeplerinden dolayı indirekt yolla referans aralık tespiti rağbet görmektedir.Bu çalışma 01.01.2009 - 01.01.2010 tarihleri arasında laboratuvarımıza gelen hasta numunelerinin toplam 14 analitin sonuçlarından oluşan verinin laboratuar bilgi sisteminden transferi yoluyla referans aralıkların indirekt ve aposteriori şekilde tespit edildiği bir çalışmadır. Nihai manada referans aralık tespiti özel manada ise numune kabul zamanına göre referans aralık tespitinin yapıldığı çalışmamız indirekt örnekleme yoluyla referans aralıkları belirleme çalışmaları arasında numune kabul zamanını alt gruplandırma faktörü olarak kabul eden bir çalışmadır. Çalışmamıza dahil edilen toplam 14 analitin 7'si diurnal ritim göstermektedir. 14 analit içinde serum demir, TSH, total kalsiyum, inorganik fosfor, prolaktin ve total kortizol analitleri için kan alma zamanları arasında anlamlı farklılıklar tespit edildi (p<0,05). Bu analitlerden serum total kalsiyum analiti hariç diğer 5 analitin her birisi için belirli kan alma zamanlarına özel referans aralıklar tespit edildi. Her bir analit için elde ettiğimiz referans aralıkları direkt yöntem, indirekt yöntem, referans kitaplardan transfer ve kit prospektüslerden transfer yoluyla elde edilen referans aralıklarla ilgili analitin referans değişim değerlerine (RCV) göre kıyasladık. Kıyaslama sonucunda çoğu durumda indirekt yöntem referans aralıklarımız diğer yöntemlerin referans aralıklarından anlamlı olarak farklı olduğunu gördük. Ancak serum TSH, total kalsiyum, inorganik fosfor, PTH, folat, için tespit ettiğimiz referans aralıklarla diğer yöntem referans aralıkları arasında anlamlı fark görülmemiştir. Kit prospektüs ve referans kitaplardan transfer yöntemleriyle elde edilen referans aralıkların her bir analit için referans alınamayacağını ortaya koyan çalışmamız referans aralığı etkileyen preanalitik aşama faktörlerin önemini vurgulamıştır.Çalışmada uyguladığımız indirekt örnekleme yöntemi, tamamlayıcı ve doğrulayıcı bir yöntemdir. Referans aralığı verilmemişse veya verilen rakamlar yeterli bulunmazsa hastane analiz kayıtları kullanılarak normal değerler elde edilebilir. Ancak, direkt örnekleme yönteminin yerine geçecek bir yöntem değildir. Gelecekte bu yöntemin özellikle uç değer analizi ve alt gruplandırma olmak üzere tüm aşamalarıyla daha standart hale getirilmesi gerektiği şüphesiz klinik laboratuvarlar için önemlidir.
İki bin yirmi bir yılında Gaziantep adli toksikoloji laboratuvarı'na gönderilen narkotik olgularda yeni psikoaktif maddelerin analizi
Yeni Psikoaktif maddeler (NPS) Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi tarafından "saf halde veya preparat formunda suistimal edilen, Uyuşturucu İlaçlara ait Sözleşme (1961) veya Psikotrop Maddeler Sözleşmesi (1971) tarafından kontrol edilmeyen, fakat halk sağlığı açısından tehdit oluşturan maddeler" olarak tanımlamıştır. "Yeni" terimi maddenin yeni sentezlenmiş olması gerekliliğini değil, yıllar önce sentezlenmiş olsa da, maddenin piyasaya yakın zamanda sürülmüş olmasını ifade eder. NPS olarak sınıflandırılan çok sayıda madde olması, bu maddelerin uyuşturucu piyasasına giriş ve çıkışının hızlı olması, kullanıcıların maddelerin içeriği konusunda yanlış bilgi sahibi olması veya maddenin içeriği konusunda hiç bilgisinin olmaması, değişken ve sıklıkla bilinmeyen potense sahip olmaları gibi etkileri ve riskleri göz önüne alındığında büyük bir tehlike arz etmektedirler. Çalışmamızda uyuşturucu/uyarıcı madde tetkiki için savcılık veya mahkemelerce kolluk kuvvetleri aracılığıyla Gaziantep Üniversitesi Adli Toksikoloji laboratuvarımıza gönderilen 250 katılımcının idrar ve kan örneklerinden sıvı kromotografi ardışık kütle spektrometrisi (LC/MS/MS) cihazında yapılacak kantitatif analizle NPS olarak kabul edilen 5F-EMB PICA, MDMB-4-en PINACA, İsotonitazen, 3-Floroamfetamin, 2-Metilamfetamin, Flualprazolam maddelerinin 2021 yılında toplam 3 aylık süredeki kullanım sıklığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu analiz dışında kullanıcılara uyuşturucu kullanım alışkanlıklarıyla ilgili sorular içeren bir anket uygulanmıştır. Çalışmaya katılan gönüllülerin % 94'ünün erkek, yaş ortalamasının 28,2 ± 6,37, madde kullanımına başlama yaşlarının ortalamasının 19,51 ± 7,25, yıl bazında madde kullanım sürelerinin 6,34 ± 5,77 olduğu tespit edilmiştir. 250 gönüllünün % 18,4'ünde MDMB-4-en PINACA maddesi tespit edilmiş, çalışma kapsamındaki diğer NPS grubu maddelere rastlanmamıştır. Tüm idrar örneklerinin % 18, kan örneklerinin % 12,4'ünde MDMB-4-en PINACA tespit edilmiştir. Literatürde hakkında fazla bilgi bulunmayan MDMB-4-en PINACA maddesinin kısa bir zaman diliminde de olsa bölgemizdeki kullanım sıklığını belirlemesi açısından önemli olduğunu düşünmekteyiz. Bu maddenin, toksikolojik inceleme yapan laboratuvarların sistematiklerine eklenmesi gerektiğine inanmaktayız.
Menenjit tanısı alan yenidoğan olguların laboratuvar ve görüntüleme bulgularının değerlendirilmesi ve ilk 12 ay izlem sonuçları
Neonatal menenjit, yenidoğanlarda mortalite ve morbiditenin önemli sebeplerinden biridir. Mortalite ve uzun dönem komplikasyon oranı tanı zamanı, sebep olan etken ve tedavi başlangıç zamanına göre değişmektedir. Uzun dönemde nörolojik sekeller, görsel ve işitsel kayıp, kognitif ve davranışsal bozukluklar görülebilmektedir. Bu çalışmada Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğunbakım Kliniği'nde tedavi gören ve menenjit tanısı almış olan hastaların epidemiyolojik karakteristiklerinin, klinik özelliklerinin ve ilk bir yıldaki izlem sonuçlarının ortaya konması amaçlanmıştır. Çalışmaya Ocak 2010 ile Aralık 2015 tarihleri arasında kliniğimizde yatarak tedavi gören ve menenjit tanısı almış olan hastalar dahil edildi. Hastaların dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Hastaların epidemiyolojik özellikleri ve ilk bir yaşları içerisindeki izlem verileri değerlendirildi. Altı yıllık süre içerisinde neonatal sepsis tanısıyla 1360 hasta yatırılarak izlenmişti. Toplam 118 hasta menenjit tanısı almıştı. Hastaların ortalama gestasyonel yaşları 32.7 hafta (24-40 hafta), ortalama doğum ağırlıkları 1987 gram (690-5020 gram) idi. Hastaların %25'i term, %75'i preterm bebeklerdi. Ortalama menenjit tanı zamanları 11 gün (2-40gün), ortalama yatış süreleri 45 gün (13-154 gün) idi. Menenjit tanısı alan 12 (%10) olgunun tanısı erken sepsis ile, 106 (%90) olgunun tanısı geç sepsis ile birlikteydi. Hastaların %17.7'sinde kan kültürlerinde, %17.7'sinde BOS (beyin omurilik sıvısı) kültürlerinde etken izole edildi. Her iki kültürde de en sık üreyen etken Staphylococcus Epidermidis'di. Hastaların mortalite oranı %15.2 olarak saptanırken, taburcu olan hastaların %30'unun kraniyal MR'da (manyetik rezonans görüntüleme) patoloji saptandı. İlk bir yıllık izlemlerini tamamlamış olan hastalarda ABR (BERA, beyinsapı işitsel davranımı) testlerinde işitme problemi çıkan hasta oranı %25 iken, hastaların %23'ünde birinci yaşlarında nöromotor gerilik mevcuttu. Çalışmamızda menenjit tanısında risk faktörleri literatür ile uyumlu olarak erkek cinsiyet, prematürite, C/S (sezaryen) ile doğum, düşük doğum ağırlığı (<2500 gram) ve annede EMR (erken membran rüptürü) öyküsü olarak belirlenmiştir. Kültürde izole edilen mikroorganizmaların yüksek oranda gram pozitif etkenler olması gelişmekte olan ülkelerdeki çalışmalar ile benzer bulunmuştur. Kültürde etken izole edilemeyen olgularda BOS bulgularının kullanılabilirliğini destekleyen bulgular elde edilmiştir. Menenjit tanısı alan olgularda kötü prognoz göstergeleri yüksek BOS proteini ve BOS lökosit sayısı, düşük BOS glukozu, düşük 5.dk APGAR skoru, nöbet öyküsü ve işitme kaybı olarak belirlenmiştir. BOS bulgularının mortalite ve morbidite üzerine etkisini gösteren veriler bizim çalışmamızda da güncel çalışmalarla benzer bulunmuştur. Kötü prognoza sahip olduğu belirlenen olgularda diğer çalışmalardan farklı olarak geç sepsise eşlik eden menenjit tanısı alan olgu oranı daha yüksek bulunmuştur.
Uygunsuz test tekrarlarının retrospektif analizi
Laboratuvar tetkiklerinin sağlık hizmetlerinde kullanımı oldukça yaygındır ve laboratuvar testlerine olan ilgi son birkaç dekatta gittikçe artmaktadır. Giderek artan tetkik kullanımına rağmen, laboratuvar kullanım sıklığı ile bakım kalitesi arasında pozitif bir ilişki bildirilmemiştir. Bu nedenle, talep edilen testlerin büyük bir kısmının uygunsuz veya gereksiz olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda 2015-2017 yıllarını kapsayan 3 yıllık süreçte kurumumuzun laboratuvar kullanımını test tekrarlarının uygunluğu açısından retrospektif ve kesitsel olarak objektif kriterlere dayanarak değerlendirmeyi hedefledik. Bu amaçla hemoglobin A1c (HbA1c), 25-OH vitamin D, tiroid stimulan hormon (TSH), serbest triiodotironin (sT3), serbest tiroksin (sT4), anti-tiroid peroksidaz antikoru (anti-TPO), vitamin B12, folat, demir, ferritin ve lipit profili testlerini temsilen total kolesterol istemlerinin klinik kılavuzlar ışığında uygunsuz tekrarlanma oranlarını değerlendirdik. İncelediğimiz 11 parametre için 3 yıllık uygunsuz tekrarlanan test oranının ortalama %10 olduğu saptandı. Uygunsuz tekrarlanan test oranları %4 ile %17,8 arasında değişmekte idi. TSH, sT3 ve sT4 parametrelerinde uygunsuz tekrarlanan test oranları %4 - %5,4 aralığında iken 25-OH vitamin D, demir, ferritin ve total kolesterol parametrelerinde uygunsuz tekrarlanan test oranları %12,4 - %17,8 aralığında idi. Her 3 yılda da tüm testlerde (anti-TPO hariç) uygunsuz tekrar oranlarının yatan hastalarda daha yüksek olduğu belirlendi. Total kolesterol, demir ve ferritin parametrelerinin uygunsuz tekrarlarında erkek hasta, anti-TPO'nun uygunsuz tekrarlarında kadın hasta hakimiyeti gözlendi. Diğer parametrelerin uygunsuz tekrarlarında erkek/kadın oranının benzer olduğu gözlendi. Folat ve 25-OH vitamin D'de daha belirgin olmak üzere (minimum %83,5 - maksimum %92,4) HbA1c hariç tüm parametrelerde uygunsuz tekrarların referans aralıklar içerisindeki sonuçlarda yapıldığı görüldü. HbA1c, 25-OH vitamin D, TSH, sT3 ve sT4 parametrelerini en fazla uygunsuz tekrar eden birimin endokrinoloji polikliniği olduğu belirlendi (%4,5 - %21,4). Onkoloji polikliniğinden çok yüksek oranda uygunsuz demir (%51,1 - %52,3) ve total kolesterol (%20,4 - %26,9) tekrar edildiği görüldü. Sonuç olarak, incelenen testlerin kılavuzlarda belirlenen sürelere göre önemli oranda uygunsuz tekrarlandığı saptandı. Laboratuvar test istemlerinin uygunsuzluğunun iyileştirilmesinde nedenlerin analiz edilmesi ve laboratuvar uzmanları ile klinisyenlerin işbirliğinin sağlanması son derece önemlidir.
Ortaokul fen bilimleri öğretmenlerinin laboratuvar yönetimine ilişkin yeterliliklerinin belirlenmesi
Bu araştırmada, fen bilimleri öğretmenlerinin fen bilimleri laboratuvarı yönetimi yeterliliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırma, nicel araştırma yöntemi ile yürütülen betimsel türde "genel tarama" (survey) modelinde bir araştırmadır. Araştırmanın evrenini 2018–2019 eğitim-öğretim yılında Bursa ilinin merkez Osmangazi, Nilüfer ve Yıldırım ilçelerinde toplam 176 ortaokulda görev yapan fen bilimleri öğretmenleri oluşturmaktadır. Araştırmada olasılıklı örneklem seçimi yöntemlerinden tabakalandırma örnekleme yöntemi kullanılmıştır. Araştırmanın örneklem grubu 53 ortaokulda görev yapan 205 fen bilimleri öğretmeni olarak belirlenmiştir. Araştırmada Çetin (2009) tarafından geliştirilen 47 madde ve 5 alt boyuttan oluşan "Sınıf Yönetimi Yeterlilik Ölçeği"nin "Sınıf yönetimi" ifadesi araştırmacı tarafından "Laboratuvar yönetimi" olarak değiştirilerek veri toplama aracı olarak kullanılmıştır. Laboratuvar yönetimi yeterlilik ölçeğinden elde edilen verilerin analizinde SPSS 20 istatistik paket ve AMOS 23 istatistik paket programlarından yararlanılmıştır.Araştırma sonucunda, fen bilimleri öğretmenlerinin fen bilimleri laboratuvarı yönetimi yeterlilik ölçeğine ait hem genel puanlarının hem de fiziksel düzeni sağlama, öğretim yönetimi, zaman yönetimi, laboratuvar içi ilişkileri düzenleme, davranış geliştirme ve düzenleme alt boyutlarına ait ortalama puanlarının yüksek olduğu görülmüştür. Fen bilimleri öğretmenlerinin laboratuvar yönetimi yeterlilik ölçeği alt boyutlarından laboratuvar içi ilişkileri düzenleme boyutunda en yüksek ortalamaya sahip oldukları, fiziksel düzeni sağlama alt boyutunda ise en düşük ortalamaya sahip oldukları görülmüştür. Bunun yanı sıra analizlerden elde edilen sonuçlarda, fen bilimleri öğretmenlerinin laboratuvar yönetimi yeterlilik düzeylerinin ölçeğin alt boyutları arasında ve cinsiyet değişkenine göre anlamlı farklılaşma olduğu ancak mesleki kıdem ve yaş değişkenlerine göre anlamlı farklılık göstermediği tespit edilmiştir. Ayrıca, araştırma sonucunda fen bilimleri öğretmenlerinin fen bilimleri laboratuvarını en çok 5. sınıflarda, en az ise 8. sınıflarda kullandıkları ancak sınıf düzeylerine göre laboratuvar yönetimi yeterlilikleri arasında fark olmadığı tespit edilmiştir.
Gaziantep ili' ndeki hemofagositik lenfohistiyositosis tanılı hastaların klinik seyir, laboratuvar bulguları ve tedavi cevaplarının değerlendirilmesi
Amaç: Ocak 2009-Haziran 2013 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji kliniği tarafından takip edilen hemofagositik lenfohistiositoz (HLH) tanılı hastaların demografik verileri, klinik ve laboratuar bulguları, tedavi seçenekleri, tedavinin laboratuar bulguları üzerine etkileri, etiyolojiden sorumlu faktörler ve tahmini yaşam sürelerini araştırmak. Gereç ve yöntemler: Primer hemofagositik sendromlu 20, sekonder hemofagositik sendromlu 18 hasta olmak üzere toplam 38 hasta çalışmaya dahil edildi. HLH tanısı Histiocyte Society?nin tanımladığı tanı kriterlerine göre konuldu. Hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastanemiz Biyokimya ve Mikrobiyoloji laboratuarında tam kan sayımı, eritrosit sedimantasyon hızı, CRP, AST, ALT, albumin, total bilirubin, direk bilirubin, elektrolitler, LDH, TG, fibrinojen, ferritin, kültür ve serolojik tetkikler yapıldı. Mutasyon analiz çalışmaları hastanemiz Genetik ve Tıbbı Biyoloji laboratuarları ve Fransa Pasteur laboratuarlarında çalışıldı. İstatistiksel analizler için SPSS for Windows version 11,5 paket programı kullanıldı ve p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Olguların tanı sırasındaki yaşları 3-168 ay arasında idi. Akrabalık ve kardeş ölümünün primer HLH? da daha fazla olduğu saptandı. En sık görülen bulgular ateş, splenomegali, hiperferritinemi ve hemofagositoz varlığı idi. Primer HLH hastalarında saptanan mutasyonlar sırası ile PRF1 (%30), STX11 (%15), Munc13-4 (%5) idi. Primer HLH hastaların %35 `inde SSS tutulumu saptandı, 5?i exitus oldu. Hipofibrinojenemi primer HLH tanılı hastaların 14?ünde (%70) saptanırken sekonder HLH tanılı hastaların 7? sinde (%38,8) saptandı (p:0,05). Primer HLH hastaların 10? unda hiperbilirubinemi saptandı. Tanı anındaki ortalama total bilirubin düzeyi 3±0,6 mg/dl (0,3-7,5), ortalama direk bilirubin düzeyi 2,3±0,5 mg/dl (0-6,4) bulundu. 10 hastanın 7? si exitus oldu. 18 sekonder HLH hastasında hiperbilirubinemi saptanmazken tanı anındaki ortalama total bilirubin düzeyi 0,4±0,08 mg/dl (0,1-1,6) bulundu. Primer hemofagositik sendromlu hastalarda total ve direk bilirubin değerleri anlamlı olarak sekonder hemofagositik sendromlu hastalardan daha yüksek olduğu saptandı (p:0,006, p:0,044). C-reaktif protein değerleri iki grup arasında karşılaştırıldığında sekonder hemofagositik sendromlu hastalarda primer hemofagositik sendromlu hastalardan daha yüksek olduğu saptandı (p:0,017). Primer grupta tahmini ömür ortalama 619±134 gün, %40 sağkalım saptanırken sekonder grupta ise tahmini ömür ortalama 1084±87 gün ve %88,9 sağkalım saptandı. Sonuç: Primer hemofagositik sendromlu hastalarda total bilirubin ve direk bilirübin değerlerinin istatistiksel olarak sekonder HLH? dan daha yüksek olduğu saptandı. Bilirubin değerlerinin mortalite ile ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Tahmini yaşam süresi ve sağkalım oranı sekonder HLH hastalarında daha yüksek idi.
Akut bronşiolit vakalarında laboratuvar bulguları ile tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi
Bronşiolit, özellikle iki yaş altındaki çocuklarda çoğunlukla viral etkenlerin neden olduğu, hızlı solunum, göğüste retraksiyonlar ve hışıltılı solunum (wheezing) ile karakterize, bronşiollerin inflamasyonu ile seyreden klinik bir tablodur. Akut bronşiolitin temel tedavisi destekleyici tedavi olup, hastanın hidrasyonunun ve oksijenizasyonunun düzenlenmesi ve komplikasyonlar açısından yakından izlenmesini içerir. Hastaneye yatışı gerektirebilmesi, semptomların bazen haftalarca devam etmesi, beslenme problemlerine yol açması, sekonder bakteriyel enfeksiyonlara zemin hazırlaması gibi yüksek morbidite nedenleri hastalığın önemini ortaya koymaktadır. Bu çalışmada Ekim 2013 ve Mart 2014 tarihleri arasında öksürük, hırıltı, dispne şikayetleri ile acil servisimize başvurup akut bronşiolit tanısı ile tedavi edilen 85 hastada laboratuvar bulguları ile tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Olguların lökosit sayısına göre dağılımında 75 (%88) olguda lökosit sayısı normal bulunurken 10 (%12) olguda ise lökositoz tesbit edildi. Lenfosit sayılarına göre dağılımında ise hastaların 56 (%66)'sında lenfositoz yokken 29 (%34)'unda ise lenfositoz tesbit. CRP (C-Reaktif Protein) değerlerine göre dağılımında ise CRP 43 (%51) olguda pozitif bulunurken 42 (%49) olguda ise negatif bulundu. Lökositozu olanlar ve olmayanlar, lenfositozu olanlar ve olmayanlar ile CRP'si pozitif ve negatif olanlar arasında karşılaştırma yapılınca tedavi öncesi hastalık skoru, DSS (dakika solunum sayısı), KTA (kalp tepe atımı) ve SaO2 (oksijen saturasyonu) değerleri ile tedavi sonrası hastalık skoru, DSS, KTA ve SaO2 değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Sonuç olarak hafif ve orta akut bronşiolit vakalarındaki solunumsal olarak ortaya çıkan hipoksinin tedaviye olan yanıtının değerlendirilmesinde lökositozu olanlar ile olmayanlar, lenfositozu olanlar ile olmayanlar ve CRP'si pozitif ile negatif olanlar arasında anlamlı bir fark yoktur.