Lymphoma
84 theses under this subject heading
Hematolojik kanserli hastalarda kemoterapiye bağlı gelişen febril nötropenik atakların multiparametrik değerlendirilmesi
İnfeksiyonlar kemoterapiye bağlı nötropeni gelişen hastalarda ölüm nedenleri arasında ilk sırayı almaktadır. Nötropenik hastalarda standart yaklaşım, aksi ispat edilene kadar ateşin infeksiyona bağlı olduğu kabul edilip empirik geniş spektrumlu antibiyotik tedavisine hemen başlamaktır. Çalışmamıza 2010-2013 yılları arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi, Erişkin Hematoloji Kliniği?nde AML, ALL, NHL ve Hodgkin lenfoma tanıları ile tedavi ve takip edilen 115 hasta alındı. Çalışmamızda bu hastalarda kemoterapiye bağlı gelişen 250 FEN atağı retrospektif olarak değerlendirildi. Bu değerlendirmede demografik özellikler, takip süreleri, nötropeni süresi, nozokomiyal infeksiyon oranları, profilaksi oranları, G-CSF kullanım oranları, antifungal, glikopeptid ve antiviral kullanım oranları, modifikasyon nedenleri, kültür pozitiflikleri, komorbidite ve exitus nedenleri gibi birçok parametre değerlendirildi. FEN ataklarının %32.8?i MTİ, %31.6?sı KTİ, ve %35.6?sı da FUO kategorisinde değerlendirildi. Hasta başına ortalama FEN atak sayısı 2.15 bulundu. FEN ataklarının %18.0?inde kan kültüründe etken patojen mikroorganizma izole edildi. Kan kültürlerinden izole edilen patojen mikrorganizmaların %77.8?ini gram-negatif bakteriler, %22.2?sini gram-pozitif bakteriler ve %4.5?ini ise fungal mikroorganizmaların oluşturduğu tespit edildi. En sık bakteriyel etken olarak gramnegatif etkenlerden E. coli, gram-pozitiflerden ise Enterococcus spp. izole edildi. Klinik olarak tanımlanmış en sık infeksiyon nedeni olarak pnömoniler bulundu. Tüm FEN ataklarında ortalama nötropeni süresi 15.8 gün iken, bu süre MTİ?de 15.5 gün, KTİ?de 17.9 gün ve FUO?da ise 14.5 gün olarak saptandı. FEN ataklarında mortalite oranımız %6.8 olarak tespit edildi. Mortalite oranları MTİ?da %9.8, KTİ?de %10.1 ve FUO?da %1.1 olarak bulundu. FEN ataklarında, exitus olan hastaların ortalama nötropeni süresi 21.2 gün, exitus olmayanlarda ise 15.4 gün olarak bulundu. Exitus olan hastalarımızda antifungal kullanımı ve antibiyotik modifikasyonu exitus olmayanlara göre anlamlı olarak fazla bulundu. Sonuç olarak, her merkezin kendi infeksiyon etkenlerini yakından izleyip empirik antibiyotik tedavi politikalarını geliştirmesi, febril nötropeni sürecinin daha iyi yönetilmesinde olumlu katkı sağlayabilir. Ayrıca merkezlerin patojen profili zaman içerisinde değişebileceğini göz önüne alarak belirli aralıklarla kendi merkezlerinin durumlarını değerlendirmesi gerekmektedir.
Altı-onsekiz yaş arası solid tümör ve lenfoma tanılı tedavi bitiminden en az 1 yıl geçmiş remisyonda veyahut kür sağlanmış hastalarda pubertal gelişimin incelenmesi
Çocukluk çağı kanserlerinde sağkalımın artması ile tedaviye bağlı geç etkiler daha sık görülmektedir. Endokrin geç etkilerden birisi de pubertal bozukluklardır. Ayrıca çocukluk çağı kanserlerinden kurtulanlarda pubertal bozuklukla beraber obezite, büyüme ve gelişme geriliği, malnütrisyon, tiroid ve hipofizer sorunlar gibi endokrinolojik sorunlar karşımıza çıkabilmektedir. Bu çalışmada lenfoma ve solid tümör tanısı alıp iyileşmiş hastalarda pubertal gelişimin incelenmesi ve pubertal gelişimi etkileyebilecek birtakım endokrin geç etkinin araştırılması amaçlanmıştır. 101 çocukluk çağı kanserinden kurtulan hasta ve 101 sağlıklı çocuk çalışmaya alınarak karşılaştırmalı olarak puberte değerlendirilmiştir. Ayrıca hasta grubunda hipofizer yetmezlik, hipotiroidi gibi pubertal bozukluklara eşlik edebilecek endokrin geç etkiler araştırılmıştır. Çalışmamızda 7 hastada (%6,9) pubertal bozukluk, 14 hastada (%13,8) boy kısalığı, 13 hastada malnütrisyon (%12,9), 16 hastada obezite (%15,9), 23 hastada hipotiroidi (%22,7), 18 hastada hipofizer yetmezlik (%17,8) ve 3 hastada (%2,9) gonadal yetmezlik geliştiği ve bazılarının birliktelik gösterdiği görülmüştür. Sonuç olarak çalışmamız çocukluk çağı kanserlerinden kurtulanlarda tedaviye bağlı pubertal bozukluklar ve buna eşlik edebilecek hipotiroidi, gonadal yetmezlik gibi birçok endokrin geç etkinin azımsanmayacak sıklıkta görülebileceğini göstermiştir. Çocuk hekimlerinin pediatrik kanserden kurtulan çocukların pubertal ve endokrin geç etkiler geliştirebileceği, izlem ve muayenesinin bu farkındalık ile yapılmasının gerektiğini düşünmekteyiz.
Volümetrik ark tedavisi (VMAT) kullanarak tüm vücut ışınlaması ve tüm kemik iliği ışınlamasının dozimetrik karşılaştırılması
Tüm vücut ışınlaması (TVI), lösemi, lenfoma, otoimmün hastalıkları ve multipl miyelom hastalarını tedavi etmek için, kemik iliği transplantasyonunun bir parçası olan özel bir radyoterapi tekniğidir. Nakilden sonra hastanın bağışıklık sistemini baskılamak, donör kemik iliğinin reddedilmesini önlemek ve sağlıklı hücrelerin bölünmesine uygun ortam hazırlanması için kullanılmaktadır. Bu çalışmasının amacı, volümetrik ark tedavisi (VMAT) kullanarak, tüm vücut ışınlaması (TVI) ve tüm kemik iliği ışınlaması (TKI) doz dağılımını araştırmaktır. Bunun için insan doku eşdeğerine benzer malzemelerden yapılmış rando fantomu kullanılmıştır. Rando fantomun BT görüntüleri 2 mm kesitler halinde çekilmiş ve BT görüntüleri, Monte Carlo doz hesaplama algoritması kullanılarak konturlama ve tedavi planlama için, Monaco sürüm 5.1'e aktarılmıştır. TVI için, akciğer ve lensleri koruyarak tedavi planı hazırlanırken TKI için, beyin, gözler, ağız boşluğu, akciğerler, kalp, böbrekler, karaciğer, dalak, mide, mesane, rektum ve bağırsaklar korunarak plan hazırlanmış ve hazırlanan planlar dozimetrik olarak karşılaştırılmıştır. VMAT-TVI ve VMAT-TKI planları için tedavi öncesi kalite kontrolü, Octavius 4D fantom kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Planlanan ve verilen doz arasındaki doz doğruluğu, her 3 düzlemde de 3 mm ve %3 kriterleri ile gama indeksi analizi kullanılarak değerlendirilmiştir. İzomerkezlerin birleşimleri arasındaki doz hesaplaması ve dağılımı doğrulanmıştır. Çalışmada, her iki plan için tedavi öncesi ölçüm sonuçları ve tedavi planlama sisteminde elde edilen sonuçlar, TKI TVI'si ile karşılaştırıldığında, risk altındaki organ (RAO) dozlarında belirgin azalma olduğu gözlemlenmiştir. Özellikle sağ ile sol akciğer dozları sırasıyla yaklaşık olarak %20 ve %28 oranında azalmıştır. TVI'da ise Akciğer toksisitesi ana sınırlayıcı faktör olduğundan, bu azalmanın yaşam kalitesini daha da iyileştirebileceği ve klinik gereklilik olduğunda daha yüksek dozlara izin verebileceği görüşüne varılmıştır. İki tekniğin karşılaştırılması sonucunda %3-3 mm analiz için ortalama PTV γ indeksi %1'den az olduğu gözlenmiş, planlanan ve uygulanan dozlar arasında oldukça hassas doz dağılımları gözlenmiştir. Kritik organları korumada, TKI'nin üstünlüğü gözlemlenmiştir.
Hodgkin lenfoma ve non-hodgkin lenfoma hastalarında MYD88 ve CXCR4 gen polimorfizmlerinin hastalığın etyopatogenezindeki rolü, klinik parametreler ve prognozis ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Hodgkin (HL) ve Non-hodgkin lenfoma (NHL) tüm dünya genelinde her yıl yüz binlerce kişiye yeni tanı konulan yaygın bir hematopoetik malignite türleridir. Bu hastalıkların oluşumunda birçok neden rol almakla birlikte çevresel faktörlerin ve genetik nedenlerin oldukça etkili olduğu bilinmektedir. MYD88 ve CXCR4 genlerinin taşıdıkları mutasyonlar son yıllarda birçok solid organ ve hematolojik malignitelerde rol almaktadır ve bu çalışmalar yeni tedavi yaklaşımları için son derece önem taşımaktadır. Bu çalışmanın amacı; Hodgkin ve Non-hodgkin lenfoma hastalarında MYD88 ve CXCR4 gen polimorfizmlerinin etyopatogenezdeki rolünün ve tedaviye yanıtının değerlendirilmesi ve klinik parametrelerle ilişkisinin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi, Şahinbey Eğitim ve Araştırma hastanesinde Hodgkin Lenfoma tanısı almış ve tedavi ve takibi yapılmış 70 hasta ve Non-Hodgkin lenfoma tanısı almış ve tedavi ve takibi yapılmış 70 hasta dahil edildi. Bu hastalardan alınan periferik kandan DNA izolasyonu yapıldı. Elde edilen genomik DNA'larda CXCR4 geni 2228014-rs SNP mutasyonu ve MYD88-L265P SNP mutasyonu yönünden Real-time PCR ve Dizi analizi (Sanger Sequence) yöntemi kullanılarak genotiplendirme yapıldı. Bulgular: CXCR4 rs2228014 SNP mutasyonu HL hastalarında 13 (%18,5) TT mutant ve 57 (%81,5) CC aleli wild tip, NHL hastalarının 11 (%15,7) TT mutant, 59 (%84.3) CC wild tip aleli olduğu tespit edilmiştir. Bu hastalıklar ile SNP arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmaktadır (p<0.05). MYD88 L265P SNP mutasyonu HL hastalarında 3 (%4,2) CC mutant ve 57 (%95,7) TT wild tip aleli NHL hastalarının 5 (%7,1) CC, 65 (%92,9) TT aleli olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, HL ve NHL hastalığının görülme riski ile CXCR4 rs2228014 SNP mutasyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmaktadır (p<0.05). HL ve NHL hastalığının görülme riski ile MYD88 L265P SNP mutasyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmaktadır (p<0.05) NHL hastalarında MYD88 L265P mutant CC aleli (χ²=11.748, p<0.001) ve CXCR4 (χ²=28.475, p<0.001) mutant TT aleli genleri ile progresyon durumları arasında anlamlı farklılık bulunmuştur. Bununla birlikte her iki gen için progresyon olma riski yüksektir. HL hastalarında MYD88 L265P mutant CC aleli (χ²=9.055, p=0.015) ve CXCR4 mutant TT aleli (χ²=10.736, p=0.003) genleri ile progresyon durumları arasında anlamlı farklılık gözlemlenmiştir. MYDX88 ve CXCR4 mutant grubunun progresyon riski wild grubundan yüksek olduğu görülmektedir. Sonuç: Çalışmamız HL ve NHL hastalarında MYD88 L265P ve CXCR4 rs2228014 mutasyon sıklığı klinik sonucu öngörmede kullanılabileceğini ve lenfoma patogenezinde rol oynayabileceğini göstermektedir. Ayrıca; hastaların prognozunu belirlemede genetik çalışmaların ne kadar önemli olduğunu ayrıca çalışmamızda; klinik parametreler arasından kemik iliği tutulumunun prognoz tayininde bağımsız bir risk faktörü olarak kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. Bulgularımızı doğrulamak için whole genome analiz gibi daha ileri genetik analizlerle ve daha fazla hasta ile prospektif çalışmak gerekmektedir.
Non-hodgkin lenfoma tanılı bireylerde radyolojik değişiklikler ile klinik bulguların değerlendirilmesi ve fraktal analiz yöntemi ile kemik mikromimarisinin incelenmesi
Non-Hodgkin lenfoma; farklı olgunluk evrelerindeki B veya T lenfositlerinden köken alan, lenfatik yapıların farklı malign neoplazmalarından oluşan ve Hodgkin Lenfoma dışındaki tüm lenfomaları kapsayan genel bir terimdir. Semptomları arasında ağrısız büyümüş lenf nodları, ateş, halsizlik ve kemik ağrısı görülür. NHL, nodal tutulum gösterdiği gibi ekstranodal olarak da gözlenebilir. Ağız boşluğu içindeki yumuşak dokular (diş eti, sert damak mukozası, yanak, dil, ağız tabanı ve dudaklar) ve çene kemikleri ekstranodal tutulum alanlarındandır. Çene kemiklerini tutan non-Hodgkin lenfoma parestezi, yutma güçlüğü, dişlerin sallanması ve mukozal kanama ile kendini gösterebilir. Ayrıca NHL; apse, epitelyal tümör veya çene osteonekrozu gibi durumlarla karıştırılabilir. Çalışmamızda NHL hastalarının klinik ve radyolojik muayene bulguları kaydedilmiştir, NHL'nin çene kemikleri üzerindeki etkisi fraktal analiz ile değerlendirilmiştir. Çalışmamız toplam 112 kişiden oluşan 4 gruptan oluşmaktadır. Grup 1: Yeni tanı almış ve tedaviye başlamamış 11 NHL hastası, Grup 2: NHL tanısı almış ve aktif tedavi gören 33 hastayı, Grup 3: NHL tanısı almış, tedavisi tamamlanmış ve 6 aydan uzun süredir remisyonda olan 34 hastayı, Grup 4: 34 sağlıklı gönüllüyü ifade etmektedir. Hastaların yapılan lenf nodu muayenesinde lenfadenopati varlığının hastalığın aktif oluğu gruplarda remisyonda olan katılımcı grubu ve kontrol grubuna göre daha fazla oluğu görülmüştür (p<0.05). OPG üzerinden mandibular kanal genişlemesi incelemesi yapılmış ve gruplar arasında anlamlı farklılıklar görülmüştür (p<0.05). Fraktal analiz sonucunda oluşan fraktal boyut değerleri incelendiğinde NHL hastalığının aktif olduğu gruplarda remisyonda olan katılımcı grubu ve kontrol grubuna göre fraktal boyut değerlerinin daha düşük çıktığı görülmüştür. Elde edilen bilgilere dayanarak NHL'nin çene kemikleri üzerine etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bu etkilerin tam belirlenmesi için daha fazla sayıda ve daha uzun takiplerin yapıldığı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Hematolojik malignansilerde eritrositer piruvat kinaz aktivitesi
ÖZET Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji-Onkoloji Bilim Dalı'nda yapılan bu çalışmaya yeni tanı konmuş hematolojik malignansisi olan 68 olgu ve benzer yaş grubunda olan 42 sağlıklı çocuk (kontrol grubu) alındı. Hematolojik malignansili olgular dört ayrı grubta incelendi. Birinci grup 1 1 ANLL'li, ikinci grup 10 relaps ALL'li, üçüncü grup 32 ALL'li ve dördüncü grup ise 15 lenfomah olgudan oluşturuldu. Olguların öykü, fizik muayene, rutin laboratuvar tetkikleri, kemik iliği aspirasyon yaymaları, gerektiğinde lenf nodu biyopsisi, ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi gibi tetkiklerin yanısıra tanı anındaki ve antineoplastik tedavi başlandıktan sonraki ePKA aktiviteleri yaklaşık 1,5 ay ara ile spektrofotometrik yöntemle ölçüldü. Böylece hematolojik malignansili olgularda ePKA ve antineoplastik tedavinin eritrositer pirüvat kinaz aktivitesi üzerine etkisi saptanmak suretiyle tanı ve takip sırasında kullanılabilirliği araştırıldı. Çalışmaya alınan ANLL'li, relaps ALL'li ve ALL'li olguların ePKA sağlıklı kontrol grubunun ortalama ePKA'nden düşük olup aradaki fark istatistiksel yönden anlamlı bulundu (sırasıyla pc 0,0027, p: 0,0006 ve p; 0,0025). Buna karşın lenfomah olguların ePKA sağlıklı kontrol grubunun ortalama ePKA'nden düşük olmasına rağmen istatistiksel yönden anlamlı bulunmadı (p: 0,0819). ANLL'li, relaps ALL'li, ALL'li ve lenfomah olgularda ePKA ile yaş, cins, retikülosit yüzdesi, hemoglobin, MCH, trombosit sayısı, periferik yaymadaki ve kemik iliğindeki blast yüzdesi arasında pozitif veya negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki mevcut değildi. Ancak ANLL'li olgularda ePKA ile MCV ve LDH arasında pozitif yönde bir ilişki (sırasıyla r: 0,676, p: 0,022 ve r: 0,685, p: 0,020), ALL'li olgularda ePKA ile beyaz küre sayısı ve MCV arasında pozitif yönde ve MCHC arasında negatif yönde bir ilişki (sırasıyla r: 0,383, p:0,022; r: 0,612, p<0,0001 ve r: -0,489, p: 0,005), lenfomah olgularda ePKA ile MCV arasında negatif yönde bir ilişki saptandı ( r: -0,619 p:0,018). ALL'li olgularda tanı anındaki (birinci örnek) ePKA ile yaklaşık 3 ay sonra alınan (üçüncü örnek) ePKA arasında istatistiksel yönden anlamlı bir araş bulundu (p:0,0062). Ancak birinci örnekle dördüncü örnek (tanı anından yaklaşık 4,5 ay sonra alınan) arasında istatistiksel yönden anlamlı olmayan bir artış saptanmışken, üçüncü örnekle dördüncü örnek arasında ise istatistiksel yönden anlamlı olmayan bir azalma saptandı (sırasıyla p: 0,124 ve 85p: 0,233). Lenfomalı olgularda da tanı anındaki (birinci ömek) ePKA ile yaklaşık 3 ay sonra alınan (üçüncü ömek) ePKA arasında istatistiksel yönden anlamlı bir artış bulundu (ç>:0,0469). Sonuçta; akut lösemili ve relaps ALL'li olgularda ePKA'nin düşük bulunması, tedavi sonrası ise yükselerek normal değerlerde saptanması nedeniyle tanıda ve neoplastik tedavinin takibinde kullanılabileceğini düşündürmesine karşın bu düşüncenin doğruluğunun kanıtlanabilmesi için daha uzun süreli ve daha çok olgu içeren çalışmaların yapılması gerekmektedir. 86
Non-hodgkin lenfomalı hastalarda tedavi öncesi ve sonrası ( 3 ay) CD4, CD8, CD20, CD25, CD56 ve akut faz reaktantları (C-reaktif protein, ferritin, prokalsitonin) IL1, IL6, TNF? düzeylerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada Çukurova Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Onkoloji Bilim Dalı Polikliğine Mart 2006-Mart 2008 tarihleri içerisinde başvurarak Non-Hodgkin Lenfoma tanısı konmuş 99 hasta alındı. Hastalar üç gruba ayrıldı; yeni tanı, nüks eden ve kontrol grup. Bu hastalarda uluslararası Prognostik indeksin (IPI) ve olası diğer faktörlerin, Akut Faz reaktantlarının, hücre yüzey reseptörlerinin tedaviye yanıtı üzerindeki etkileri araştırıldı. Çalışmadaki yeni tanı alan 78 kişinin yaş ortalaması 56.1±17.4, nüks ile gelen 21 kişinin yaş ortalaması 46.6±12.8 idi. Yeni tanı ile gelen 78 hastanın 37'si (% 47.4'ü), nüks ile gelen 21 kişinin 6`sı (% 28.6'sı), kontrol grubu ile gelen 36 kişinin 19'u ( % 52.8 ) bayandı. İki yıl içinde yapılan bu çalışmada, CD4, CD8, CD20, CD25. CD56, Facs Calibur-Roche cihazıyla Flovsitometri yöntemiyle ölçüldü. TNF?(pg/ml) ve IL1, IL6 IMB cihazı ile Mikroeliza yöntemi ile ölçüldüÇalışmamızda IPI skoru arttıkça tedaviye yanıtın azaldığı (p=0.01). IPI skoru I olanların 40(%100), II olanların 23(% 74.2), III olanların 4 (% 18.2), IV olanların 0`ı ECOG performans iyi olanlardı. IPI skoru I olanların 0, II olanların 8(% 25.8), III olanların 18(% 81.8), IV olanların 6(% 100)`ı ECOG performans kötü olanlardı. CD20 yeni tanı ve nüks grubu birlikte incelendiğinde; Diffüz Büyük B Hücreli Lenfomada tedavi öncesi ortalaması 10.84±9.7, median 9.45 (0.1/29.9), tedavi sonrasında ortalama 6.41±8.44, median 2.73(0/32.1), (p=0.037) seviyelerine indi. Yeni tanı hastalarında, KT sonrasında CD56, KT öncesine göre anlamlı olarak yükselmiştir (p=0.044). CD56 tedavi öncesi değerleri, tedaviye yanıt verenlerde vermeyenlere göre daha yüksek olduğu gözlenmiştir (p=0.066). Tedavi sonrasında CD8 seviyesi tedaviye yanıt verenlerde vermeyenlere göre daha yüksek bulunmuştur (p=0.046). Yeni tanı alan hastalarda tedavi öncesi ferritin değerleri tedaviye yanıt veren hasta grubunda, tedaviye yanıt vermeyen hasta grubuna göre daha düşük düzeyde gözlenmiştir (p=0.020).Elde ettiğimiz bu veriler neticesinde, CD20 düzeyinin KT alan B hücreli Non-Hodgkin Lenfoma hastalarının yanıt değerlendirmesinde ek bir parametre olarak kullanılabileceğini söyleyebiliriz. CD8 düzeyide relapsız sağkalımda göz önüne alınmalıdır. Akut Faz reaktantlarından ferritin değerinin düşük olmasının da tedaviye yanıtta etkili olduğunu göstermektedir. Tabi bu sonuçlar tedaviye yanıtı etkilemede tek başına değil de diğer prognostik faktörlerle beraber değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır.Anahtar kelimeler: Non-Hodgkin Lenfoma, akut faz reaktantları, hücre yüzey reseptörleri, uluslar arası prognostik indeks
Çukurova bölgesindeki Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma'da HLA DRB11 gruplarının epidemiyolojik ve prediktif önemi
Amaç: Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma en sık görülen Non Hodgkin Lenfoma tipidir. Biz bu çalışmada HLA DRB1 lokuslarının Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma'da epidemiyolojik ve prediktif önemini saptamaya çalıştık.Gereç ve yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Onkoloji Bilim Dalı'na Haziran 2009 - Mayıs 2011 tarihleri arasında başvurarak Diffüz Büyük B Hücreli Non-Hodgkin Lenfoma tanısı konulan 19 hasta çalışma kapsamına alındı.Bulgular: Hastaların 15 (% 78,9)'u erkek; kontrol grubunun ise 14 (% 70)'i erkek idi. Gruplar arasında cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. (p:0,716).Hastaların hepsine histopatolojik olarak Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma tanısı konmuştu. Hastaların 6'sı (% 31,6) tanı konulduklarında evre 1, 6'sı (% 31,6) evre 2, 2'si (% 10,5) evre 3, 5'i ( % 26,3) evre 4'te idi. HLA DRB1*04 lokusu incelendiğinde her iki grupta da istatistiksel olarak aralarında fark olmadığı saptandı (p:0,514). HLA DRB1*13 bölgesi incelendiğinde ise hasta grubunda 8 kişinin (% 42,1) kontrol grubunda ise 2 kişinin (% 10) bu lokusu taşıdığı saptandı. Aralarındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu. (p:0,031) HLA DRB1*16 lokusu incelendiğinde ise 4 kişinin (% 21,1) bu lokusu taşıdığı kontrol grubunda ise hiç kimsenin bu lokusu taşımadığı saptandı. Aralarındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu. (p: 0,047)Sonuç: Bu çalışma sonucunda; HLA DRB1*13 lokusunun vaka grubunda kontrol grubuna göre daha sık rastlandığını tespit ettik. Bu bilgi güncel literatür ile uyumluydu. HLA DRB1*16 lokusu kontrol grubuna göre yüksek tespit edildi. Ancak güncel literatürde bu bilgiye rastlanmadı. İlk defa tespit edilen bir bulgu olmasına rağmen vaka ve kontrol grubunun sayısal azlığı nedeniyle bu konuda ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar kelimeler: Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma, HLA DRB1
Lenfomada DNA onarım gen polimorfizmleri
Kanser, DNA'da hasarların sık olduğu hastalıklar grubudur. Kanserlerin etyolojisinde çevresel ve genetik faktörlerin çok önemli olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Genel popülasyonda DNA onarım kapasitesindeki değişkenliklerle kanserlere duyarlılık arasında ilişki saptanmıştır. Ulaşılabilen literatürde ülkemizde erişkin NHL ile DNA onarım gen polimorfizmleri arasındaki ilişkiyi araştıran herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır. Daha önceki çalışmalarda lenfoma görülme yaşının, batı ülkeleriyle kıyaslandığında 10 yıl kadar daha genç yaşta görüldüğü gösterilmiştir. Çalışmamızın amacı, bu erken yaş gözlemi nedeniyle kişinin DNA hasarına verdiği yanıtın belirlenmesinde çok önemli olan DNA onarım genlerindeki tek nükleotid polimorfizmleri ile lenfomalar arasındaki ilişkiyi araştırmaktı.Çalışmaya 94 B hücreli NHL tanılı hasta ve 96 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Hastaların 60'ı (%63,8) DBBHL, 13'ü (%13,8) folliküler lenfoma, 6'sı (%6,4) küçük lenfositik lenfoma, 6'sı (%6,4) marjinal zon lenfoma ve 9'u (%9,6) diğer lenfoma tanısı olan hastalardı. Hastaların 49'u (%52,1) erkek, 45'i (%47,9) kadın hastalardı.Hasta ve kontrol gruplarında ERCC2 (Lys751Gln), XPC (Gln939Lys), ERCC5 (Asp1104His) ve XRCC3 (Thr241Met) gen polimorfizmleri çalışıldı. Çalışılması planlanan XRCC1 Arg399Gln gen polimorfizmi, teknik nedenlerden ve yeterli finansman sağlanamamasından dolayı çalışılamadı.ERCC5 Asp1104His polimorfizminin, kontrol grubunda daha fazla saptanması nedeniyle mutant aleli taşıyan bireylerde hastalıktan koruyucu etki gösterebileceği düşünüldü (p=0,009). Bu anlamlı fark erkek cinsiyette daha belirgin bulundu (p=0,001). Hasta ve kontrol grupları, sigara içen ve içmeyen diye gruplara ayrıldığında; sigara içmeyen grupta XPC geni mutant alelinin hastalıktan koruyucu etki gösterdiği saptandı (p=0,040). NHL olguları ve kontrol grupları arasında ERCC2 kodon 751, XPC kodon 939 ve XRCC3 kodon 241 gen polimorfizmleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Çalışılan 4 gen polimorfizmi için mutant aleli içeren ve içermeyen gruplar karşılaştırıldığında, ERCC5 CG polimorfizminin G mutant alelini içeren bireylerde, G mutant alelini içermeyen bireylere göre hastalıktan koruyucu etki gösterdiği saptandı (p=0,010).Sonuç olarak; DNA onarım gen polimorfizmleri lenfoma riskinde etkili olabilir. Bu nedenle toplumumuzda görece sık görülen lenfomalarda DNA onarım genlerindeki polimorfizmlerin belirlenmesi, lenfomagenezdeki katkısını anlamada yararlı olabilir.Anahtar Kelimeler: Çevre faktörleri, DNA onarım genleri, kansere yatkınlık, lenfoma, tek nükleotid gen polimorfizmi
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'nda PET/BT'de saptanan primer ve metastatik lenfoma, akciğer ve meme kanserlerinin lateralitesi ve F18-FDG aktivitesi ile ilişkisi
Amaç: İnsan vücudunun internal anatomisi belirgin asimetri göstermektedir. Bu açıdan ortaya çıkan malignensilerde de vücutta izlenen bu asimetriyle ilişkili olarak benzer lateralite eğilimleri görülebilir. Bu çalışmada, PET/BT ile görüntülenmiş lenfoma, akciğer kanseri ve meme kanseri olguları retrospektif olarak incelenmiş ve primer tümör ve metastazlarının lateraliteye göre dağılımları belirlenerek, SUVmax değerleri üzerinden lateralite ile metabolizma arasındaki ilişkinin ortaya koyulması amaçlanmıştır. Bu şekilde söz konusu tümörlerin lateralite eğilimleri sadece anatomik olarak değil metabolik olarak da değerlendirilmiştir.Gereç ve Yöntemler: 75 lenfoma, 71 akciğer ve 38 meme kanseri olmak üzere toplam 184 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Ayrıca PET/BT görüntüleri tekrar incelenerek primer tümör ve lezyonlarının SUVmax değerleri kaydedildi.Bulgular: Çalışmada akciğer kanserinde primer tümör ve lezyonlarının sağ tarafta, lenfomada ise lezyonların sol tarafta yerleşme eğiliminde oldukları gözlemlenmiştir. Lezyonların SUVmax değerleri lateraliteye göre incelendiğinde ise meme kanserinde sol tarafta ölçülen SUVmax değerlerinin sağ tarafta ölçülenlerden daha yüksek oldukları saptanmıştır (p = 0,01).Sonuç: Meme kanseri için sol tarafta ölçülen SUVmax değerlerinin yüksek bulunması, tümör yerleşimiyle SUVmax değerleri arasındaki muhtemel ilişkinin göstergesi olarak sayılabilir. Dolayısıyla, daha geniş hasta serileriyle yeni çalışmaların yapılması, kanserdeki asimetrik metabolik eğilimlerle prognoz arasındaki ilişkinin gösterilmesi açısından önemli olacaktır.Anahtar Kelimeler: Lateralite, Akciğer kanseri, Meme kanseri, Lenfoma, , F18-FDG-PET, SUVmax
Hodgkin lenfomada PRAME ekspresyonu ve klinik önemi
Giriş ve Amaç: Kemoterapiye rezistan Hodgkin Lenfomalı olgularda yeni tedavi stratejileri gelişmesi için yeni hedeflerin tanımlanması gerekmektedir. PRAME (Preferentially expressed antigen of melanoma), otolog sitotoksik T lenfositler tarafından tanındığının belirlenmesinden beri tümör immunoterapisi için umut verici bir aday olmuştur. Testis, over, endometrium ve adrenaller hariç normal dokularda eksprese edilmez veya zayıf eksprese edilen PRAME birçok solid tümörde ve hematolojik malignensilerde yüksek seviyelerde eksprese edilir. Hodgkin Lenfomada PRAME ekspresyon ile ilgili bilgi çok azdır. Bu çalışmanın amacı Hodgkin Lenfomada PRAME ekspresyonunu araştırmak, Hodgkin Lenfomda bilinen prognostik faktörlerle ilişkisini anlamak ve immunoterapi için PRAME'in hedef molekül olarak kullanılabilirliğinin saptamaktı. Ayrıca Real-Time Polymerase Chain Reaction ile Immunhistokimya yöntemleri kullanılarak bu iki yöntemi kıyaslamak amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Hodgkin Lenfoma tanısı almış olgulardan klinik takibe ulaşılabilen ve örneklerine ulaşılabilen 110 hasta alınmıştır. Hastaların demografik, klinik, laboratuar ve prognostik değerleri retrospektif olarak kaydedildi. Bu 110 olgudan Patoloji ulaşılabilen toplam 82 hastanın dokularında Immunhistokimya ve Real-Time Polymerase Chain Reaction yöntemleri ile PRAME çalışıldı. Veriler uygun istatistiksel yöntemlerle test edildi.Bulgular: Immunhistokimyasal olarak 15 (% 18.3) hastada, Real-Time Polymerase Chain Reaction ile 8 (% 9.8) hastada PRAME saptandı. PRAME ekspresyonu saptanan olgularda International Prognostic Score 4 ve üzerinde olması PRAME pozitif olgularda anlamlı şekilde fazla bulundu (p:0.039). Real-Time Polymerase Chain Reaction ile PRAME çalışılan 82 hastada Hastalıksız Sağkalım ve Genel Sağkalım analizinde yaşam süresi PRAME pozitif olgularda, belirgin kısa idi (p:0.0005). Immunhistokimya ile PRAME analizinde de benzer şekilde Hastalıksız Sağkalım ve Genel Sağkalım daha kısaydı fakat istatistiksel anlamlılığa ulaşmadı. 45 yaş üstünde olmak, ileri evre hastalık, yüksek risk grubunda olması, yüksek International Prognostic Score olması ve 12 aydan daha kısa sürede relaps olması durumunda Hastalıksız Sağkalım daha kısaydı. Toplam ve hastalıksız sağkalımı etkileyen bağımsız faktörlere bakıldığında sadece ileri yaş ve yüksek risk grubunun sağkalımı etkileyen bağımsız faktörler olduğu görüldü. PRAME pozitifliği ölüm riskini arttırsa da (3.56) istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı.Sonuç: PRAME saptanmasında Real-Time Polymerase Chain Reaction daha duyarlı bir yöntem olarak saptanmıştır. PRAME analizi için Immunhistokimya da kullanılabilir bir yöntemdir. Özellikle Histiyositler ve Reed Stenberg hücrelerinde PRAME ekspresyonunun gösterilmesi ileriki çalışmalar için yol gösterici olabilir. Bu sonuçlar PRAME ekspresyonunun Hodgkin Lenfomada kötü prognostik parametre olabileceğini işaret etmektedir.
Hematolojik maligniteli hastalarda kullanılan farklı solüsyonların oral mukoziti önlemede etkisi
Çalışma hematolojik maligniteli hastalara uygulanan farklı solüsyonların oral mukozite etkisini değerlendirmek amacıyla; randomize, kontrollü, deneysel olarak yapıldı. Araştırma öncesi gerekli izinler alındı. Hasta sayısını belirlemek için power analizi yapıldı. Birinci gruba klorheksidin glukonat ve benzidamin klorür (29 hasta), ikinci gruba kalsiyum ve fosfat (28 hasta) ve üçüncü gruba karadut şurubu içeren solüsyon (24 hasta) uygulandı. Tedavileri başlamadan bir gün önce uygulamaya başlanıp, hastalar nötropeniden çıkana kadar uygulamaya devam edildi. Araştırmanın verileri soru formu ve Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)'nün "Mukozit Evreleme Skalası" ile toplandı. Hastaların mukozit düzeyleri her gün değerlendirilip kayıt edildi ve elde edilen veriler ki-kare ile analiz edildi. 7. günde tüm gruplarda Evre 3 ve 4 mukozit görülmediği, Evre 0, 1 ve 2 açısından fark olmadığı belirlendi. 14. günde; üçüncü grupta Evre 2 mukozit %8,0 oranında görülürken, bu oranın ikinci grupta %17.9, birinci grupta %16.7 olduğu; Evre 3 mukozit ise birinci grupta %6.7 oranında görülürken, ikinci ve üçüncü grupta hiç görülmediği tespit edildi. 21. günde; Evre 3 mukozitin üçüncü grupta %8.0, ikinci grupta %7.1, birinci grupta ise %13.3 olduğu saptandı (p>0.05). Birinci gruba göre ikinci ve üçüncü gruptaki hastalarda mukozit sıklığının daha az olduğu belirlendi. Bu nedenle oral mukoziti önleme ve tedavisinde özellikle karadut ve kalsiyum-fosfat içeren solüsyonların kullanılması önerilebilir.
Nonhodgkin lenfomalı bireylerde paraoksanaz polimorfizmi ve paraoksanazin aktivitesinin belirlenmesi
Çalışma 93 NHL(nonhodgkin) hasta bireyler ile 93 sağlıklı bireylerin genotiplerini polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) yöntemini kullanarak realtime cihazıyla PON1 polimorfizmlerini belirlemek. Elde edilen verileri Ki-kare ve Fisher's exact testi kullanarak, NHL'li hasta grubu ve kontrol grubunda PON1 Q192R ve PON1 L55M polimorfizmleri istatistiksel olarak anlamlı fark olup olmadığı amaçlanmaktır. Hasta ve kontrol grubunda Q ve R allel frekansları açısından da anlamlı fark bulunmamıştır (P=0.912). Hasta grubunda R alleli kontrol grubundan daha fazla bulunmuş olup, kontrol grubunda ise Q alleli hasta grubundan daha fazla tesbit edilmiştir. L55M polimorfizmleri açısından hasta ve kontrol grupları arasında istatiksel fark bulunamamıştır (P=0.26). Hasta grubunda kontrol gurubuna kıyasla L alleli daha fazla bulunmuş ve hasta ve kontrol grubunda Q ve R allel frekansları açısından da anlamlı fark mevcut değildi (P=0.388).Sonuç olarak NHL bireyler ile kontrol grubu arasında PON1 Q192R polimorfizmi için farklılık olmadığı belirlenmiştir. Bu sonuç bize R allelinin NHL'de koruyucu bir etken olabilecegini düsündürmektedir ve buna göre NHL ile PON1 L55M polimorfizmi arasında bir iliski olmadığı görülmemektedir.
R-CHOP ve CHOP kemoterapi rejimi alan diffüz büyük B hücreli lenfomalı hastalarda sitogenetik ve immünfenotipik özelliklerin araştırılması ve bu özelliklerin sağkalım üzerine etkisinin belirlenmesi
Amaç: Diffüz Büyük B hücreli lenfomalar (DBBHL) erişkinlerde en sık görülen Non-Hodgkin lenfoma histolojik alt tipidir. Bu lenfomalar; tedavi edilmediğinde ölümcül seyreden, klinik, morfolojik, immunfenotipik ve sitogenetik olarak heterojen bir gruptur. Hastaların yarısından fazlası Ritüksimab ile kombine edilmiş antrasiklin bazlı kemoterapi rejimi; R-CHOP (siklofosfamid, doksorobusin, vinkristin, prednizon+ritüksimab; immünoterapi) ile kür edilirken cevaplar heterojen olup birçok hasta, hastalık nedeniyle kaybedilmektedir. Bu çalışmanın amacı; R-CHOP ve CHOP tedavisi almış DBBHL olgularında klinik özellikler, MYC, BCL2, BCL6 translokasyonunu ve BCL2, CD5, Siklin D1, Ki67 protein ekspresyonunun sağkalım ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 268 R-CHOP ve CHOP tedavisi almış DBBHL olgusu değerlendirilmiştir. Bu olgularda immunhistokimyasal yöntem ile BCL6, CD10, MUM1, BCL2, CD5, Siklin D1 ve Ki-67 protein ekspresyonu belirlendi. Floresan İn Situ Hibridizasyon (FİSH) yöntemiyle MYC, BCL2, BCL6 gen yeniden düzenlenmesi varlığı araştırılarak Double Hit ve Triple Hit lenfoma olguları belirlendi. Tüm DBBHL olgularında ve Double Hit/Triple Hit lenfoma olgularında sağkalıma etkili olabilecek immünfenotipik ve sitogenetik özellikler araştırıldı. Bulgular: Tüm olguların; yaş, cinsiyet, tutulum yeri ve immünfenotipik subtipleri ile sağkalımları arasındaki ilişkiler değerlendirildiğinde; nodal tutulum yeri ile sağkalım süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulundu (p=0,011). Bununla birlikte MYC, BCL2, BCL6 gen yeniden üzenlenmesi varlığı 18 olguda (% 6,7) saptanırken MYC translokasyon varlığının kısa sağkalım süresi ile ilişkili olduğu saptandı (p=0,021). Double hit ve Triple hit olarak belirlenen olgular ile bu kompleks karyotipik anomaliyi içermeyen olgular arası yapılan sağkalım analizinde DHL/THL olan grupta sağkalım süresinin istatistiksel olarak daha kısa olduğu görüldü (p=0,044). Ayrıca DHL/THL olan 18 olguda (% 6,7) Ki67 proliferasyon indeksinin daha yüksek olduğu dikkati çekti (p=0,005). Tüm olgularda BCL2, CD5, Siklin D1 protein ekspresyonu, Ki-67 proliferasyon indeks yüksekliği ve BCL6, BCL2 translokasyon varlığı ile sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunmadı. Sonuç: DBBHL'lar; histomorfolojik ve genetik olarak heterojen bir grubu oluşturduklarından farklı klinik gidişe, tedavide farklı yanıta ve sağkalıma sahiptirler. Etkili tedavi rejimlerinin belirlenmesi ve sağkalımın uzatılabilmesi için bu genetik farklılıkların özellikle proliferatif indeksi yüksek olgularda ortaya konması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler: Diffüz Büyük B hücreli Lenfoma, Double Hit lenfoma, Triple Hit lenfoma, MYC, BCL2, BCL6 gen yeniden düzenlenmesi, Sağkalım analizi.
Hodgkin lenfoma ve diffüz büyük b hücreli lenfoma tanılı hastalarda, tanı anındaki nötrofil/lenfosit oranının klinik parametreler, prognoz ve sağ kalımla ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: : Lenfomalar, bağışıklık sistemi hücrelerinden; lenfositler veya NK (doğal öldürücü) hücrelerinden köken alan klonal tümörlerdir. Lenfomalar; hodgkin lenfomalar (HL) ve non-hodgkin lenfomalar (NHL) olmak üzere iki ana başlıkta tanımlanmıştır. HL tüm kanser türlerinin %1' ini, lenfomaların ise yaklaşık %25-40' ını oluşturmaktadır. NHL' ların en sık rastlanan alt tipi olan diffüz büyük b hücreli lenfomalar (DBBHL) yetişkinlerde görülen en sık lenfoid malignite iken yeni tanı lenfoid malignitelerin de yaklaşık %20' sini oluşturmaktadır. DBBHL tanılı hastalarda, prognoz durumunu belirlemede en sık International Prognostic Indeks (IPI) kullanılır iken, HL' lı hastalarda International Prognostic Score (IPS-7) kullanılmaktadır. Bu parametreler prognozu belirlemede bazen yetersiz kalabilmektedir, çünkü günlük pratikte kullanılması zordur. Bu nedenle basit, ucuz ve kolaylıkla ulaşılabilir prognostik biomarkerların tanımlanma çalışmaları devam etmektedir. Çoğu araştırmacı, mutlak lenfosit sayısını, tümör tarafından infiltre edilmiş ve konağın immün yanıtında rol oynayan lenfositlerin önemli bir belirteci olarak kabul ederken, mutlak monosit sayısını tümör mikroçevresindeki, tümör ile ilişkili makrofajların belirteci olarak ve mutlak nötrofil sayısını ise malignensi ve sistemik inflamatuar yanıtın göstergesi olarak kabul etmektedir. Mutlak monosit ve lenfosit sayıları, HL' da önemli bir prognostik faktör olarak kullanılabileceği önerilmektedir. Mutlak lenfosit sayısı ve nötrofil lenfosit oranı (NLO), solid tümörlerde yaşam ve sağ kalım açısından önemli bir prognostik belirteç olarak kullanılmakta olup, son yıllarda DBBHL' lı hastalarda da önemli bir prognostik belirteç olabileceğini gösteren yayınlar mevcuttur. Ayrıca, DBBHL tanılı hastalar üzerindeki bir çalışmada, tanı anındaki NLO' nın 3,5 altında olmasının progesyonsuz sağ kalım (PS) ve toplam sağ kalım (OS) üzerinde olumlu etkisi olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda HL ve DBBHL tanılı hastalarda NLO' nın; klinik parametreler, prognoz ve sağ kalımla olası ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Ocak 2006-Haziran 2018 yılları arasında, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Hematoloji Kliniğinde HL ve DBBHL tanısı ile takip edilen 16 yaş üstü hastalar alınmıştır. HL tanılı 146 ve DBBHL tanılı 146 hastanın verilerine erişilmiş olup toplam 292 hasta çalışmaya alınmıştır. Veriler retrospektif olarak sunulmuştur. Hastaların patalojik tanısı, tanı anındaki yaşı ve Eastern Cooperative Oncology Group (ECOG) performans durumu, yaşam durumu, cinsiyeti, takip süresi, evresi, birinci basamak tedavi ile remisyona ulaşılabilmesi, OS ve PS süreleri, hastalığın progresyon durumu, HL tanılı hastalar için Avrupa Kanser Araştırma ve Tedavi Kurumu (EORTC) ve IPS-7 skorlaması, DBBHL tanılı hastalar için IPI skorlaması gibi klinik verilere ulaşılmıştır. Laboratuvar parametreleri olarak ise hemoglobin (Hb), lökosit sayısı (WBC), mutlak nötrofil sayısı, mutlak lenfosit sayısı, nötrofil/lenfosit oranı, eritrosit sedimentasyon hızı (ESH), albümin, C- Reaktif Protein (CRP), laktat dehidrogenaz (LDH) ve beta-2 mikroglobulin seviyeleri değerlendirilmiştir. Bulgular: DBBHL tanılı hastalarda, ileri yaş ve ileri ECOG performans skorunun, OS (p<0,001 ve p=0,002) ve PS (p=0,002 ve p=0,002)' ı olumsuz etkileyen, bağımsız prognostik faktörler olduğu, ayrıca yüksek NLO' nın; OS ve PS üzerinde etkisi olmadığı saptandı (p=0,139 ve p=0,333). HL tanılı hastalarda; ileri yaş ve yüksek NLO; OS' ı olumsuz etkileyen, bağımsız prognostik faktörler olduğu (p=0,004 ve p=0,014), ileri yaş, yüksek NLO ve 2. basamak tedavi gereksiniminin ise PS' ı olumsuz etkileyen, bağımsız prognostik faktörler olduğu saptandı (p=0,003, p=0,011 ve p=0,011). Sonuç: NLO' nın özellikle HL tanılı hastalarda OS ve PS üzerinde bağımsız risk faktörü olduğu, DBBHL tanılı hastalarda ise ileri yaş ve ileri ECOG performans skorunun OS ve PS üzerinde bağımsız risk faktörleri olduğu gösterildi. Özellikle HL' da prognostik değeri gösterilen NLO' nın; EORTC ve IPS-7 gibi risk skorlama sistemlerine eklenebileceği, non-invaziv ve basit bir belirteç olarak, klinik gidiş ve agresif tedavi kararında rol alabileceği, klinisyeni yönlendirebileceği sonucuna varılmıştır.
Hodgkin lenfoma'da mikroçevre profilinin değerlendirilmesi
Amaç:Hodgkin lenfoma, tam kür sağlanabilen, malign bir hastalıktır. Ancak, hastaların %15-20 kadarında relaps veya nüks görülür. Klasik Hodgkin Lenfoma'da Reed-Stenberg hücreleri tümörü başlatır ve seyrek bulunur. Etrafında yoğun mikroçevre alanı bulunur. Mikroçevreyi oluşturan T ve B lenfositlerin rolü tam olarak patogenezde tanımlanamamıştır.T lenfosit fonksiyonlarını düzenleyen Programmed Death-1 (PD-1), Programmed Death Ligand-1 (PDL-1), Forkhead Box-3 (FOXP-3) ile B lenfosit fonksiyonunu gösteren granzim B'nin Hodgkin Lenfoma mikroçevresi ve prognozu ile ilişkili olduğuna dair önemli ipuçları saptanmıştır. Hastalar ve Yöntem: Çalışmada ÇÜTF Onkoloji Bilim Dalında Hodgkin Lenfoma tanısı alan ve tedavi edilen hastalardan 62'si çalışma grubunu oluşturdu. Hastaların klinik ve demografik özellikleri ile klinik, demografik ve laboratuvar verileri gözden geçirildi. Mikroçevre biyolojisine yönelik PD-1, PDL-1, FOXP-3 ve Granzim B uygun antikorlarla immunhistokimyasal olarak çalışıldı; ekspresyon tümör hücresi ve mikroçevrede ayrı ayrı değerlendirilerek bilinen prognostik parametrelerle kıyaslandı. İstatistiksel analizler, SPSS 22.0 paket programları ile yapıldı. p değerinin <0.05 olması anlamlı kabul edildi. Bulgular ve sonuç: Yaş (p=0,05), evre 4 hastalık (p=0,01), ilk tedavi yanıtı (p=0,03), hipoalbuminemi (p=0,01), lenfosit sayısının <1000/mm³ olması (p<0,001), nötrofil/lenfosit oranı (p=0,009), lökosit/lenfosit oranı (p=0,01), B semptomu (p=0,002) ve IPS-3,4 ve 7 skorları (p=0,03) sağ kalımla ilişkili bulundu. PD-1, RS hücre boyanmasında sadece bir hastada pozitifti. PD-1'in mikroçevre boyanması sağ kalımla ilişkili bulunmadı (p=0,3). PD-L1'in RS hücre boyanması ve mikroçevre boyanması sağ kalımla ilişkili bulunmadı (p=0,3 ve p=0,07). FOXP3 boyamasında non-spesifik boyanan vaka sayısı 36 idi, istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Granzim B'nin RS hücrelerinde pozitif olması sağ kalımla ilişkili bulunmadı (p=0,1). Granzim B'nin mikroçevrede boyanması, sağ kalımla ilişkili bulunmadı (p=0,9 ). PD-L1'in hem RS hücrelerinde hem de mikroçevrede pozitif boyanmasıyla sağ kalım arasında ilişki bulunmadı (p=0,06). HL'da bilinen prognostik parametreler ve skorların yanısıra LLO ve IPS-4 de yararlı bulunmuştur. Çalışılan biyobelirteçlerden hiçbiri tek başına doğrudan sağ kalım üzerine etkili bulunmamıştır. Ancak daha geniş hasta gruplarıyla çalışmaları güçlendirmek gelecek tedavi yaklaşımlarına yol gösterecektir. Anahtar Sözcükler: Hodgkin lenfoma, mikroçevre, PD-1, PDL-1, FOXP-3, Granzim B
Kemoterapi sonrası febril nötropeni gelişen akut lenfoblastik lösemi, nöroblastom ve lenfoma tanılı çocuk hastalarda solunum yolu enfeksiyonu yapan virüslerin incelenmesi
Kemoterapi Sonrası Febril Nötropeni Gelişen Akut Lenfoblastik Lösemi, Nöroblastom Ve Lenfoma Tanılı Çocuk Hastalarda Solunum Yolu Enfeksiyonu Yapan Virüslerin İncelenmesi Amaç: Febril nötropeni, kanser tedavisi için kemoterapi alan hastalarda sık görülen bir komplikasyon olup mortalitenin önemli nedenlerindendir. Bu çalışmada kemoterapi sonrası febril nötropeni tanısı alan akut lenfoblastik lösemi, nöroblastom ve lenfoma hastalarında solunum yolu virüsleri sıklığının tespit edilmesi ve bunların febril nötropeni ataklarındaki rolünün incelenmesi hedeflendi. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Şubat 2018 ile Şubat 2019 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Çocuk Onkoloji Bilim Dalı ve Adana Şehir Hastanesi Çocuk Onkoloji kliniklerinde yatırılarak takip ve tedavi edilen febril nötropenideki Akut lenfoblastik lösemi (ALL), nöroblastom ve lenfoma tanılı toplam 55 olgudan (her atak yeni bir olgu olarak değerlendirildi) nazofaringeal sürüntü örneği alındı. Alınan örneklerden solunum yolu virüsleri olan, respiratuar sinsitiyal virüs, influenza A ve B, parainfluenza, metapnömovirüs, bocavirüs, koronavirüs, rinovirüs, adenovirüs varlığı Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Viroloji Laboratuvarı'nda real-time PCR testleri kullanılarak araştırıldı. Hastaların klinik özellikleri, laboratuar, mikrobiyoloji sonuçları, tedavileri ve tespit edilen viral etken sonuçları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 55 olguda tanı olarak en sık akut lenfoblastik lösemi (%45,4), 2. sıklıkla nöroblastom (%40), 3. sıklıkla lenfoma (%14,6) saptandı. Hastaların ortalama yatış süresi 14,85±10,43 gün olup, ortalama nötropeni süresi ise 8,71±4,27 gün idi. Febril nötropeni ataklarının %69,1'inde mikrobiyolojik ajan tespit edildi. Hastaların 29'unda (%52,7) solunum yolu virüsü tespit edilmiş olup, 6'sında (%20,6) birden fazla virüs ile koenfeksiyon mevcuttu. En sık izole edilen virüs rinovirüs olup, ikinci sıklıkla adenovirüs görüldü. Yüksek riskli hasta grubunda nötropeni süresi anlamlı derecede daha uzun ve solunum yolu virus sıklığı daha fazla bulundu. Hastaların %86,2'sinde solunum semptomu izlendi, akciğer enfeksiyonu olan hastalarda solunum yolu virüs sıklığı istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Kombine tedavi alan hastalarda solunum yolu virüs sıklığı anlamlı yüksek bulundu. 5 hastada mortalite gelişmiş olup bu hastaların tamamı febril nötropeni atağına hastanede girmiştir ve hepsinde mikrobiyolojik olarak enfeksiyon odağı saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamız solunum yolu virüslerinin kanserli çocuklarda febril nötropeni ataklarında önemli bir enfeksiyon ajanı olduğunu göstermiştir. Real-time PCR yöntemi kullanılarak solunum yolu virüslerinin erken tanısı ile FUO'lu hastalarda ampirik antibiyotik ve antifungal kullanımının azaltılabileceği kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Kanser, febril nötropeni, solunum yolu virüsleri
Düşük grade non-hodgkin lenfoma hastalarında EZH-2 ekspresyonu ve prognostik önemi
Düşük grade Non-Hodgkin Lenfoma Hastalarında EZH-2 Ekspresyonu ve Prognostik Önemi Giriş ve Amaç: NHL lenfositlerin malign mutasyonu sonucu kontrolsüz proliferasyonu ile karakterize birçok alt tipi bulunan heterojen bir grup hastalıktır. Lenfoma insidansında 20. yüzyılın ikinci yarısında belirgin bir artış dikkati çekmektedir. NHL moleküler patogenezi oldukça komplekstir. Proto-onkogenlerdeki mutasyonlar, epigenetik modifiye edici faktörler ve karyotipik anormallikler NHL'de sıklıkla görülür. Bu epigenetik faktörlerden biri olan EZH2, policomb baskılayıcı kompleks 2 (PRC2)'nin fonksiyonel enzimatik komponentidir. DNA metilasyonu ve transkripsiyonel baskılamada görev alır. EZH2 aşırı ekspresyonu veya mutasyonu çeşitli kanserlerle ilişkilendirilmiştir. EZH2'nin aktif SET bölümündeki tirozin 641'in fenilalanin mutasyonu H3K27 trimetilasyonu ile sonuçlanır ve bu da lenfoma ile ilişkilendirilmiştir. Biz bu çalışmamızda düşük grade NHL hastalarında EZH2 ekspresyonunu ve prognoz üzerine etkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2009-2019 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde takip edilen patolojik tanısı bulunan 141 indolent lenfoma tanılı vaka seçildi. EZH2 immunohistokimya yöntemi ile değerlendirildi. EZH2 ekspresyon düzeyine göre alt grup analizi ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamıza alınan hastaların 94'ü (%66,7) erkek, 47'si (%33,3) kadındı. Hastaların ortanca yaşı 56±12,18(28-87) olarak saptandı. İmmünhistokimya yöntemi ile bakılan EZH2 boyanma yüzdesine göre 94(%66,7) hastada negatif, 47(%33,3) hastada pozitif boyanma saptandı. EZH2 boyanma şiddetine göre 102(%72,3) hastada negatif boyanma, 39(%27,7) hastada pozitif boyanma saptandı. Çalışmamızda EZH2 boyanmasının pozitif olması sağkalım süresini anlamlı olarak azaltmakta olduğu tespit edildi. Toplam sağkalım için EZH2 boyanması pozitif olan hastalarda ölüm riski 2,2 kat artmakta hastalıksız sağkalım için ise EZH2 boyanması pozitif olan hastalarda nüks veya hastalık progresyon riski 1,7 kat arttığı tespit edildi. Güçlü EZH-2 ekspresyonunun daha kısa toplam ve hastalıksız sağkalım ile ilişkili olduğu saptandı. Sonuç: EZH2 gibi epigenetik faktörlerin patogenezi henüz araştırma aşamasında olup EZH2 düşük dereceli NHL hastalarında prognostik açıdan sağkalım üzerinde önemli bir etkisi vardır. EZH2'yi hedefleyen tedavilere ışık tutması açısından daha geniş yol gösterici çalışmalara ihtiyaç vardır.
Hodgkin lenfomalı hastalarda PET/BT metabolik parametreleri ile biyokimyasal verilerin korelasyonu ve prognostik önemi
Amaç: Bu çalışmada HL'da tedavi sonrası yeniden evrelemenin doğru yapılabilmesi, farklı tedavi yaklaşımlarına aday olabilecek risk açısından farklı özellikler gösteren hasta alt gruplarının doğru tanımlanabilmesi amacıyla, önemi giderek artan semikantitatif PET metabolik ölçümlerinden SUVMAX, SUVMEAN, MTV, TLG'nin prognoza etkisini ve son yıllarda kullanılan yeni inflamatuar göstergelerden SII, PNI ,NLR, LMR ile ilişkisini karşılaştırmalı olarak incelemeyi, ileri evre hastalarda prognostik öneme sahip olan kısmen inflamatuar belirteçlerden oluşan IPS7'ye tüm evrelerde anlamlı olabilecek potansiyel alternatif biyobelirteç araştırma sürecine katkıda bulunmayı hedefledik. Hastalar ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde histopatolojik olarak Hodgkin Lenfoma tanısı alan en az 6 ay takip edilmiş otoimmun hastalık ve ikincil malignite öyküsü olmayan, erişkin yaş grubunda olan (17-78) 142 hasta retrospektif olarak dahil edildi. Kayıtlarına ulaşılabilen 52 hastanın tedavi öncesi, tedavi arası ve tedavi sonrası PET metabolik parametrelerinden maksimum standardize uptake değeri (SUVMAX), ortalama standardize uptake değeri (SUVMEAN), metabolik tümör volümü (MTV), total lezyon glikolizis (TLG) ve Deauville skorları kıyaslandı. Klinik inflamatuar parametrelerden tanı anındaki sistemik immun inflamasyon indeksi (SII), prognostik nütrisyonel indeks (PNI), nötrofil/lenfosit oranı (NLR), lenfosit/monosit oranı (LMR), lenfosit, nötrofil, monosit, trombosit sayıları ve lenfosit yüzdesi, B2 mikroglobulin, LDH düzeyleri değerlendirildi. IPS-7 ve IPS-3 skorları hesaplandı. PET/BT metabolik parametreleri ile inflamatuar biyobelirteçlerin korelasyonu ve prognostik önemi incelendi. Bulgular: PET/BT metabolik parametrelerine ulaşılan 52 hastanın tedavi öncesi SUVMAX, SUVMEAN, MTV, TLG sonuçları ile OS ve PFS ilişkisi bulunmadı. SUVMAX iPET, MTV iPET, TLG iPET ve Deauville iPET sonucu pozitif olan hastaların daha kötü prognoza sahip olduğu bulundu. Tedavi sonrası SUVMAX, SUVMEAN, MTV, TLG ve Deauville skoru toplam sağkalım (OS) ile ilişkili bulundu. Erken evre iyi risk grubundaki hastaların progresyonsuz sağkalımının (PFS) daha uzun olduğu bulundu. Bulky hastalığı olan hastalarda PFS olmayanlara göre daha kısa olduğu bulundu. Lenfosit sayısı <1,33, lenfosit yüzdesi <% 16,31, nötrofil/lenfosit oranı>4,84, lenfosit/monosit oranı <2,09 olması PFS ile ilişkili bulundu. LDH, B2 mikroglobülin ve PNI değeri ile PFS arasında istatistik olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. IPS-7, IPS-3 ve IPS-4 ileri evre hastalarda OS ile, IPS-4 OS ve PFS ile ilişkili bulundu. İleri evre hastalarda sadece IPS-4 mortalite ile ilişkili bulundu. Hastanın yaşı, B2 mikroglobülin değerinin >2,59 olması ve Lenfosit sayısının <1,33 olması ve hastanın tedaviye yanıt şeklinin sağkalım için bağımsız risk faktörleri olduğu bulundu. Daha geniş hasta grupları ile verilerimizin valide edilmesi yararlı olacaktır. Sonuç: PET/BTnin prediktif değerini artırmaya yönelik yaptığımız bu çalışmamız güncel literatür bilgileri ışığında HL'da PET metabolik parametreleri ile NLR, LMR, SI ve PNI'nin karşılaştırıldığı ilk çalışmadır. PET metabolik parametreleri ile incelenen inflamatuar biyobelirteçler arasında anlamlı bir ilişki saptanmamışsa da hasta sayısının arttırıldığı çalışmalarla tüm evrelerde anlamlı olabilecek prognostik biyobelirteçlerin araştırılması gereklidir.
Hodgkin lenfoma tanılı hastalarda bazal PET/BT görüntülemeden elde edilen volümetrik parametrelerin interim PET/BT ile belirlenen kemosenstivite ve prognostik verilerle ilişkisi
Amaç: F-18-florodeoksiglukoz (F-18 FDG) PET/BT Hodgkin lenfoma tanılı hastalarda evreleme ve tedaviye yanıtı değerlendirmede günümüzde altın standart yöntem olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada evreleme amaçlı çekilen F-18 FDG PET/BT görüntülerinden elde edilen metabolik parametrelerin ve interim PET/BT (iPET) görüntülemelerinin tedavi sonu PET (ePET) yanıtını ön görmekteki değeri araştırıldı. Ayrıca EORTC, GSHG ve NCCN evrelerinde ve IPS'de yer alan prognostik özellikler ile interim PET yanıtı ve ePET yanıtı arasındaki ilişki değerlendirildi. Yöntem: 2016-2021 yılları arasında evreleme, interim ve tedavi yanıtı değerlendirme F-18 FDG-PET/BT görüntüleme uygulanan laboratuvar, patoloji ve tedavi verilerine ulaşılabilen Hodgkin lenfoma tanılı 52 hasta (31 erkek, 21 kadın; yaş aralığı 17-74 yıl, ortalama: 43.38±16.12) retrospektif olarak incelendi. Hastalara tedavi öncesi evreleme amaçlı çekilen F-18 FDG-PET/BT görüntülerinden elde edilen SUVmax, SUVmean, lezyon/karaciğer SUVmax ortalaması, tümör hacmi (TV), metabolik tümör volümü (MTV) ve total lezyon glikolizis (TLG) gibi tümör parametreleri ile iPET ve ePET görüntülerinde belirlenen Deauville tedavi yanıt skorları karşılaştırıldı. iPET değerlendirme için 2 kür ABVD (Adriamisin, Bleomisin, Vinkristin, Dakarbazin) tedavisi sonrası görüntüler kullanıldı. Deauville kriterlerine göre skorlama yapılırken; skor 1 veya 2: İnterim ve tedavi sonu yanıt değerlendirmede tam yanıt olarak alınırken, skor 4 veya 5: İnterim değerlendirmede FDG uptake'inde bazale göre azalma varsa parsiyel yanıt, bazale göre artış varsa progresif hastalık; tedavi sonu değerlendirmede ise tedavi başarısızlığı olarak değerlendirildi. Skor 3: İnterim ve tedavi sonu yanıt değerlendirmede yetersiz yanıt olarak değerlendirildi. EORTC, GSHG ve NCCN evrelerinde ve IPS'de yer alan prognostik özellikler kaydedilerek tedavi yanıtları ile aralarındaki ilişkiler değerlendirildi. Bulgular: çalışmaya dahil edilen 52 hastanın 3'ü (%5.7) LPHL, 32'si'ü (%61.5) NSHL, 15'i (%28.8) MSHL, 2'si (%3.8) LFHL tipiydi. Evreleme PET görüntülerinden elde edilen MTV değeri ile iPET ve ePET'teki tedavi yanıtları arasında anlamlı ilişki saptandı (sırasıyla p=˂0.001, p=0.003). Yine bu görüntülerden elde edilen TLG değeri ile iPET ve ePET tedavi yanıtlarıarasında pozitif korelasyon mevcuttu (sırasıyla p=0.001, p=0.006). MTV ve TLG ile benzer şekilde, total hastalık volümü ile de tedavi yanıtları ile anlamlı ilişki gözlendi (sırasıyla p= ˂ 0.001, p=0.001). Hastaların evreleme görüntülerindeki lezyon SUVmax ile iPET yanıtı anlamlı ilişki gösterirken (p=0.023), ePET yanıtı ile anlamlı ilişki saptanmadı. Lezyon/karaciğer SUVmax oranı ile tedavi yanıtları arasında anlamlı ilişki izlenmedi. Hastaların LDH seviyeleri ile MTV, TLG, volüm değerleri ve SUVmax'ları arasında pozitif koralesyon mevcuttu (sırasıyla p= ˂ 0.001, p= ˂ 0.001, p= ˂ 0.001, p=0.043). Yine LDH seviyeleri ile iPET ve ePET yanıtları arasında da anlamlı ilişki saptandı (sırasıyla p= ˂ 0.001, p=0.002). Sonuç: Hodgkin lenfoma tanılı hastaların evreleme amaçlı çekilen F-18 FDG PET/BT görüntülerinden elde edilen SUVmax, MTV ve TLG değerleri tedaviye yanıtı öngörmekte olup, prognostik belirteçler arasına girmek açısından umut vadetmektedir. Tedavi sonu yanıtı öngörmede iPET yanıtı da prognostik belirteçlerin çoğundan daha değerli bir kriter olarak ön plana çıkmaktadır.
Lenfoid maligniteli hastalarda timus tutulum ve büyüklüğünün değerlendirilmesi
GİRİŞ: Lenfoma hastalarının timus tutulumu nadir görülen durumdur. Timus lenfoma ve lösemilerde tutulumu sistemik tutuluma eşlik edebilir. Hodgkin lenfoma (HL)'da timus tutulumuna Non-Hodgkin (NHL) lenfomalardan daha sık rastlansa da iki lenfoma tipinde de timus tutulumu enderdir. En sık 30 yaşlarında tespit edilen timus lenfomalarında cinsiyet açısından anlamlı fark bulunmamaktadır.Çalışmada Hodgkin , Non-Hodgkin, Kronik lenfositer lenfomalı hastaların Toraks Bilgisayarlı Tomografi (TBT) görüntüleri timus çap, hacim, tutulum, şekil, pozisyon açısından incelenerek kontrol grubu ile karşılaştırılması amaçlandı. METOD: Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Hematoloji Polikliniği? ne başvuran hastalar kayıtlar incelenerek tarandı ve lenfoma tanısıyla TBT görüntüleri olan hastalar çalışmaya hasta grubu (HG) olarak dahil edildi. Acil servise travma nedenli başvuran ve TBT görüntüleri olan hastalar incelenerek sistemik hastalığı olmayan olgular kontrol grubu (KG) olarak çalışmaya alındı. Radyoloji bölümü arşiv kayıtlarından hastaların ve olguların TBT görüntüleri açılarak timus çap,hacim,tutulum,şekil,pozisyon,görünüm,yağ infiltrasyonu,lenfadenopati açısından 2 radyoloji uzmanı tarafınca tekrar değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya 81 hasta ve 81 olgu olmak üzere 162 kişi alındı.81 hastanın 42? si NHL (%52), 13? ü HL (%16) , 26? sı KLL (%32) hastası olduğu saptandı. 81 hastanın 28?i (% ) kadın, 53?ü (% ) erkek olup E:K, 1.9:1 saptandı.HG yaş ortalaması 56/yıl ,KG yaş ortalaması 49/yıl bulundu.81 hastada 2 NHL (%6.9) ve 1 (%10) HL'lı hastada timus tutulumu saptanırken KLL hastalarında timus tutulumu izlenmedi. HG ile KG timus çapları açısından karşılaştırıldığında anteroposterior ve kraniokaudal çap ortalamalarının HG'da anlamlı düzeyde yüksek olduğu , transvers çap açısından iki grupta fark izlenmediği saptandı ( p<0,001 ,p<0,001, p<0.716;sırasıyla).HG ile KG timus hacmi açısından karşılaştırıldığında HG da timus hacminin anlamlı düzeyde artmış olduğu izlendi ( p=0.015). Tedavi yanıtı hacim ortalamaları açısından karşılaştırmada nüks saptanan 5 hastanın timus hacim ortalmaları anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p:0.048). Timus tam yağ infiltrasyonu olan hastaların yaş ortalaması anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.001). HG ile KG timus yağ infiltrasyonu saptanma durumu açısından incelendiğinde HG'da anlamlı düzeyde yağ infiltrasyonuna rastlandı (p=0.003). SONUÇ Lenfomalı hastalarda timus tutulumu nadir olmakla birlikte görülebilen durumdur bu sebeple lenfomalı hastalarda timus detaylı incelenmelidir. Hastaların TBT timus görüntüleri değerlendirilirken çap ölçümünün birden çok planda yapılması ve özellikle hacim hesaplanması yararlıdır.Timus şekli, yağ infiltrasyonu,lenfadenopati varlığı değerlendirilmesi gereken önemli parametrelerdir.
2012-2020 yılları arasında tedavi alan non hodgkin lenfoma'lı çocuk hastaların tedavi sonuçları
Amaç: Çalışmamızda, merkezimizde 2012-2020 yılları arasında Non Hodgkin Lenfoma tanısı alan çocuk hastaların demografik ve klinik özellikleri verilen tedavi protokollerine yanıtları ve prognozun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Hastaların verileri retrospektif olarak hasta dosyalarından ve genel hastane veri sisteminden incelendi. Hasta dosyalarından; yaş, cinsiyet, histopatolojik tanı, hastanın ilk ve son geliş tarihleri, relaps ve sağ kalım, takip süresi, hastalığın evresi, kitlenin yerleşim yeri, kemik iliği tutulumu durumu, verilen tedavi protokolü, tanı anındaki tam kan sayımı ve biyokimya değerleri, plevral efüzyon, asit, lenfadenopati ve hepatomegali varlığı, radyoterapi alma durumu, ailede kanser öyküsü varlığı, kemoterapi komplikasyonu gelişme durumu, lösemik trasnformasyon, EBV pozitifliği, CD20 pozitfliği, kemik iliği nakli yapılma durumu incelendi. Tedavisi tamamlanmadan merkezden ayrılan hastalar ve tedaviye dış merkezde başlayıp hastanemizde devam eden hastalar çalışmaya dâhil edilmemiştir. Bulgular: Çalışmaya 90 hasta dahil edildi. % 75,6'sının hayatta, % 21,1'inin exitus, % 3,3'ünün ise takip dışı olduğu saptandı. Hastaların % 66,7'si erkekti. Hastaların % 64,4'ü 10 yaş altında idi. Histolojik alt tipleri incelendiğinde; % 31,1'i LL, % 47,8'i BL idi. İleri evre hastalık (evre III ve IV) görülme sıklığının daha fazla olduğu saptandı. Hastaların % 16,7'sinde relaps görüldü. Evre I-II-III olan hastaların % 10'u ve evre IV olanların % 34,6'sında relaps tespit edildi. İleri evrede olma ile relaps gelişmesi arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptandı. Kemik iliği tutulumu ve/veya LDH değerinin normalin 2 katı ve üzerinde olması ile ileri evrede olma arasında istatistiksel olarak anlamlılık vardı. Relaps olan 15 hastanın 3-5-10 yıllık genel sağ kalımı ortalama sırayla % 68-% 52-% 52 olduğu saptandı. Relaps olmayanların 3-5-10 yıllık genel sağ kalımının ortalama % 83 olduğu tespit edildi. Bu durum istatistiksel olarak anlamlı bulundu(p=0,017). Sonuç: Hastaların risk gruplarının belirlenerek uygun kemoterapi protokollerinin verilmesi ile olaysız sağ kalımda artış görülmektedir. NHL'ler hızlı ilerleyen agresif seyirli malignitelerdendir. Bu nedenle tanıda gecikme ya da hastanın tedaviye uyumunun kötü olması hastalığın evresinin ilerlemesine neden olmaktadır. Çocukluk çağı kanserlerinin semptom ve bulguları hakkında hekimlerin daha çok bilgilendirilerek farkındalığının arttırılması sağlanmalıdır.
Bleomisin tedavisi almış olan pediatrik onkoloji hastalarında solunum fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bleomisin akciğer toksisitesine neden olan bir kemoterapötik ajandır. Çocukluk çağı kanserlerinde en çok germ hücreli tümör ve Hodgkin Lenfoma tedavisinde kullanılmaktadır. Bu çalışmada bleomisinin akciğere olan toksisitesinin, bleomisine bağlı akciğer toksisitesi oluşturmadan önceki dönemde saptanabilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Hastanemiz Pediatrik Onkoloji Bilim Dalına 2012-2022 yılları arasında germ hücreli tümör ve Hodgkin lenfoma tanısıyla başvurup bleomisin tedavisi almış, en az 6 ay remisyonda olan, 5 yaş ve üzeri hastaların solunum fonksiyonları değerlendirilmiştir. Solunum fonksiyonlarının değerlendirilmesinde öykü, fizik muayene, posteroanterior akciğer grafisi ve solunum fonksiyon testi baz alınmıştır. HL ve GHT tanısı olan tüm hastaların dosyası tarandı. Dahil edilme kriterlerini karşılayan hastalara SFT yapıldı ayrıca SFT bozukluğu olan hastalar cinsiyet, tanı yaşı, güncel yaş, histopatolojik alt tipi, evresi, kronik solunum yolu semptomu, sigara içiciliği, aldığı kemoterapi protokolü, kümülatif bleomisin dozu, radyoterapi alıp almadığı, akciğer grafisinde ve toraks bilgisayarlı tomografisinde patoloji olup olmadığı bilgileri açısından değerlendirildi. Bulgular: GHT tanılı 109 hasta, HL tanılı 122 hasta vardı. GHT'li hastaların 15'i, HL'li hastaların 17'si exitus olduğu için çıkarıldı. GHT tanılı yaşayan 94 hastanın 35'i takibe hiç girmemişti. HL tanılı yaşayan 105 hastanın 16'sı da takibe girmemişti. Takibe giren ve yaşayan GHT'li hasta sayısı 59, takibe giren ve yaşayan HL'li hasta sayısı ise 89'du. Bleomisin tedavisi alan, en az 6 ay remisyonda olup ulaşılabilen ve SFT yapılan hasta sayısı HL için 46, GHT için 12 olup toplam 58'di. SFT bozukluğu saptanan 21 hasta vardı. Bu hastaların 3'ü GHT tanılı iken 18'i HL tanılıydı. Hastaların çoğunluğunun SFT bozukluğu tipi restriktif bozukluktu. Sonuç: SFT bozukluğu saptanan hastaların % 90'ında solunum yoluna ait semptom olmaması asemptomatik hastalarda SFT'nin önemini göstermektedir. Tedavinin bir parçası olarak bleomisin almış olan hastalar geç dönem pulmoner toksisite açısından da takip edilmelidir.
Klasik hodgkin lenfomada cd68 ve cd163 ile belirlenen tümör-ilişkin makrofaj yoğunluğunun latent EBV enfeksiyonuyla ve prognozla ilişkisi
AMAÇ: Bu çalışmada klasik Hodgkin lenfoma (KHL) olgularında CD68 ve CD163 ile tümör-ilişkin makrofaj (TAM) yoğunluğunu saptamak ve bunun neoplastik hücrelerdeki latent EBV enfeksiyonu, genel sağkalım ve progresyonsuz sağkalım süreleri ile olası ilişkilerini ortaya çıkarmak; ek olarak da bahsedilen değişkenlerin Uluslararası Prognostik skor (IPS), Avrupa Kanser Araştırma ve Tedavi Organizasyonu (EORTC) skorlaması gibi prognostik belirteçler ve klinikopatolojik parametreler ile ilişkisinin olup olmadığını açığa çıkarmak amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: 46 KHL olgusu makrofaj yoğunluğunun araştırılması amacıyla CD68 (PG-M1 ve KP1 klonları) ve CD163 belirteçleri ile immunhistokimya (İHK) yöntemiyle boyanarak boyanma oranı değerlendirilmiş, bu oranların medyan değerlerine göre ve daha az ekspresyonun anlamlı olup olmadığını araştırmaya yönelik kesme değerleri oluşturulmuştur. Kromojen in situ hibridizasyon yöntemiyle (CISH) EBER (Epstein-Barr virus encoded RNA) probu kullanılarak olgularda EBV enfeksiyonu olup olmadığı araştırılmıştır. BULGULAR: %40 kesme değeriyle CD68 PG-M1 ekspresyonu artışının ve uluslararası prognostik skorun (IPS) yüksek oluşunun genel sağkalım süresini azalttığı görülmüştür (sırasıyla p=0,047 ve p=0,013). Bunun yanı sıra klinik parametrelerden hastalığın ileri evrede olması, ekstralenfatik tutulumun bulunması, sedimentasyonun 50 üzerinde olması ve olguların EORTC'ye göre kötü risk grubunda yer almasının genel sağkalımı azalttığına yönelik sınırda anlamlılık gözlenmiştir (sırasıyla p=0,090, p=0,067, p=0,073 ve p=0,076). Progresyonsuz sağkalım süresinin uzun olması ile tutulu nodal alan sayısının 3'ün altında olması arasında anlamlı ilişki izlenirken, EBV enfeksiyonu varlığıyla sınırda anlamlılık saptanmıştır (sırasıyla p=0,043 ve p=0,062). Ayrıca ekstralenfatik tutulum bulunması ve sedimentasyonun 50 üzerinde olmasının hem genel hem de progresyonsuz sağkalım süresin azalttığı yönünde sınırda anlamlılık gözlenmiştir (sırasıyla p=0,051 ve p=0,090). Her üç makrofaj belirtecinde yoğunluk artışının, klinikopatolojik parametrelerden B semptom varlığı, dalak tutulumun olması, EORTC'ye göre kötü risk grubu ve EBV enfeksiyonun varlığıyla korelasyon gösterdiği izlenmiştir. Aynı zamanda CD163+ makrofajların artışı ile yüksek IPS, sedimentasyon yüksekliği ve ileri yaş arasında (sırasıyla p=0,037, p=0,017, p=0,008); CD68 PG-M1+makrofaj artışı ile sedimentasyon yüksekliği, erkek cinsiyet ve neoplastik hücrelerin orta/fazla sayıda bulunması arasında (sırasıyla p=0,038, p=0,023, p=0,012) ve CD68 KP1+makrofaj artışıyla yüksek IPS arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,038). Çok değişkenli analizde her üç belirteç ile EBV enfeksiyonu ve B semptomları arasındaki, CD163 ve CD68 PG-M1belirteci ile de ek olarak dalak tutulumu arasındaki anlamlı ilişkinin devamlılığı görülmüştür. SONUÇLAR: Bulgular PG-M1 ile belirlenen TAM yoğunluk artışını daha kısa genel sağkalım süresiyle ilişkili olduğunu gösterirken, diğer iki makrofaj belirteciyle sağkalım arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Ancak her üç makrofaj belirteciyle saptanan TAM artışı ve EBV pozitifliğinin risk gruplarının oluşturulmasında yer alan klinik parametrelerden bazıları ile arasında saptanan anlamlı ilişki, makrofaj yoğunluğunun vurgulanmasının hastaların prognostik risk gruplarının belirlenmesinde kullanılabileceğine ve patoloji raporlarında belirtilmesi gerektiğine işaret etmiştir. Daha kesin sonuçlar alınabilmesi için, konunun daha çok çalışmada, daha geniş ve daha uzun izlem süreli serilerde ele alınmasının gerekli olduğu düşünülmüştür.