Lymphoma

101 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Lenf kanseri görüntülerinin makine öğrenmesi yöntemleri ile sınıflandırılması

Lenf kanseri veya diğer bir adıyla lenfoma, vücudun savunma hücrelerinin kanserleşerek kontrolsüz çoğalmasıdır. Lenfoma, kan kanserleri grubunda yer almaktadır ve bu grupta yer alan diğer kanserlere göre görülme sıklığı daha fazladır. Bu hastalıkta erken ve doğru teşhis çok önemlidir. Tehlikeli ve ciddi bir kanser türü olan lenfoma, duruma göre ölümle sonuçlanabilir. Uzmanların erken ve doğru teşhis yapabilmesine yardımcı olmak için uzman destek sistemleri geliştirilmektedir. Sağlık alanındaki uzman destek sistemler, belli bir hastalığa ait verileri makine öğrenmesi ve derin öğrenme yöntemlerini kullanarak sınıflandırılmasını sağlar. Literatürdeki çalışmalar incelendiğinde uzman destek sistemlerinin başarıları görülmektedir. Çalışmada lenf kanserine ait histopatolojik görüntüleri içeren bir veri setiyle çalışıldı. Veri setinde CLL, FL ve MCL türünde lenfomalara ait görüntüler bulunmaktadır. Veri setinde artırım yapmak için 90, 180, 270 ve 360 derecelik açılarda dönme işlemi yapılmıştır. Bu görüntülerdeki özellikleri çıkarmak için ilk yaklaşımda GLCM ve diğer yaklaşımlarda transfer öğrenme metoduyla derin öğrenme mimarileri kullanılmıştır. Özellik seçimi ve boyut azaltımı için PCA kullanılmıştır. Sınıflandırma aşamasında; makine öğrenmesi algoritmalarından RF, KNN, NB, DT ve derin öğrenme mimarilerinden VGG16, ResNet50 ve DenseNet201 kullanılmıştır. Model eğitimleri ikili ve üçlü sınıflar için ayrı ayrı yapılıp sonuçlar incelenmiştir. MCL ve CLL türündeki lenfomaları kendi içerisinde ayırt edilmeleri zordur. Bu yüzden bu lenfomanın sınıflandırma sonuçları diğer sınıflandırma sonuçlarına göre daha düşüktür. FL, diğer iki lenfomayla özellikleri ayırt edilebileceği için FL ile sınıflandırma sonuçları yüksektir. Çalışmada en yüksek başarıyı FL ve CLL'yi %94 doğrulukla sınıflandırarak DenseNet201 göstermiştir.

Bilgisayarla görmeDerin öğrenmeHistopatoloji+3
Emine Özgür
Tekirdağ Namık Kemal University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diffüz büyük B hücreli lenfoma hastalarında tanı anındaki klinik ve laboratuvar özelliklerin prognostik değeri; retrospektif çalışma

Amaç: Her yıl dünyada yaklaşık 150.000 kişi diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL) tanısı almaktadır. Anti-CD20 antikoru olan ritüksimabın CHOP (siklofosfamid, doksorubisin, vinkristin, prednizon) kemoterapisine eklenmesiyle hastaların yaklaşık %70'inde tam remisyon sağlanabilmektedir. Ancak hala hastaların %30 kadarı nüks etmektedir. DBBHL'de tedavi yanıtı, ilerlemesiz sağkalım (PFS) ve genel sağkalım (OS) üzerine etkili olan klinik ve laboratuvar parametreler ile yapılan analizler sonucu İnternational Prognostic İndex (IPI) geliştirilmiştir ve hala bu amaçla yaygın olarak kullanılmaktadır. Son yıllarda DBBHL'nin biyolojisinin daha iyi anlaşılması sonucunda prognozda etkili yeni parametreler üzerine çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmalardan biri de DBBHL'de gen ekspresyonlarına göre belirlenmiş alt tip çalışmalarıdır. Bu alt tiplerden antijen aktive alt tipinin germinal merkez (GCB) alt tipine göre daha kötü prognozlu olduğuna dair literatürde çalışmalar mevcuttur. Literatürde DBBHL'de prognoz üzerindeki etkileri araştıran birçok retrospektif, prospektif çalışma ve prognostik indeks mevcut olsa da; farklı coğrafi ve etnik yapılardaki lenfoma biyolojisi ve hasta ilişkili faktörlerden kaynaklanan değişiklikler de prognozda dikkate alınmalıdır. Bu düşünceden yola çıkarak çalışmamızda gerçek yaşam verisi olarak; DBBHL hastalarında tanı anındaki klinik, patolojik, demografik ve biyokimyasal özelliklerin remisyon oranı, nüks gelişimi, genel sağkalım ve ilerlemesiz sağkalım üzerine etkisini araştırmayı hedefledik. Materyal ve metod: Çalışmamız, 2012-2022 yılları arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Kliniği tarafından tanı almış ve tedavi başlanıp takip edilmiş 100 DBBHL hastasının verilerinin retrospektif olarak incelenmesiyle gerçekleştirildi. Bu hastaların tanı anındaki yaşı, cinsiyeti, performans skorları, hastalık evresi, B semptom ve ekstranodal tutulum varlığı, IPI ve CNS-IPI risk grupları, splenomegali varlığı, germinal veya non-germinal tip oluşu, hemoglobin, lökosit, kreatinin, trombosit, ferritin, albümin, LDH, ALT, ALP değerleri, aldıkları tedavileri, tedavilere verdikleri yanıtları, nüks ve eksitus durumları, zaman parametreleri not edildi. İstatistiksel hesaplamalar IBM SPSS (Statistical Package of Social Science, version 26.0) programı ile yapıldı. Hasta grupları arasında nüks olma ve ölüm riskinin belirlenmesinde Cox regresyon, tedaviye yanıt durumlarının değerlendirilmesinde Lojistik regresyon, sağkalım sürelerinin kıyaslanmasında Kaplan Meier-Log rank yöntemi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamıza 50 kadın ve 50 erkek olmak üzere toplam 100 hasta alındı. 60 yaş ve üzerinde olan 54, ileri evreye sahip olan 58, ECOG skoru 2 ve üzeri olan 65, yüksek risk IPI'ye sahip olan 23, ekstranodal tutulumu olan 49, yüksek risk CNS-IPI'ye sahip olan 28 hasta vardı. Tüm hastalara birinci basamak tedavi uygulandı. Hastaların %84'ü birinci basamak tedaviye yanıt verdi, %16'sı ise yanıtsız oldu. Takip süresi boyunca %24 hasta eksitus, %27 hasta ise nüks oldu. Düşük lökosite sahip olanların yüksek lökosite sahip olanlara göre (HR=0.34, %95 CI:0.12-0.95, p=0.040) ve düşük ferritini olanların yüksek ferritini olanlara göre (HR=0.29, %95 CI:0.10-0.81, p=0.018) birinci basamak tedaviye yanıt verme oranı daha fazla saptandı. 60 yaş ve üzerinde olanlarda, kötü performans ve ekstranodal tutulum varlığı olanlarda, yüksek CNS-IPI ve IPI skoruna sahip olanlarda, yüksek kreatinin ve ferritini olanlarda ve düşük albümini olanlarda hem ölüm, hem de nüks olma riski daha fazla görüldü (p<0.05). İleri yaş, kötü performans, yüksek IPI, yüksek CNS-IPI, ekstranodal tutulum varlığı, düşük hemoglobin ve düşük albumin, yüksek kreatinin ve yüksek ferritin PFS'yi kötü etkiledi (p<0.05). İleri evre, ileri yaş, kötü performans, yüksek CNS-IPI, yüksek IPI, ekstranodal tutulum varlığı, düşük albümin, yüksek kreatinin ve yüksek ferritine sahip olan hastaların ise genel sağkalımının daha kötü olduğu görüldü (p<0.05). Literatürle uyumlu olarak çalışmamızdaki hastaların 5 yıllık PFS ve OS oranları sırasıyla %61.9 ve %65.4 saptandı. Sonuç: Literatürle uyumlu olarak, çalışmamızda IPI ve CNS-IPI gibi prognostik indeksler OS ve PFS ile ilişkili bulunmuştur. Aynı zamanda yapılan analizlerde IPI'ye dahil olan yaş, evre, performans ve ekstranodal tutulum varlığı da sağkalımla ilişkili bulundu; ancak LDH'nin OS, PFS, nüks olma ve ölüm riski üzerine etkisi görülmedi. Albümin düzeyinin DBBHL prognozuna etkisini araştıran birçok çalışmada çelişkili sonuçlar bildirilmiş olmasına rağmen; bizim çalışmamızda albümin düzeyi hastalık sağkalımı, nüks olma ve ölüm riski ile ilişkili saptanmıştır. Daha önce DBBHL'de tanı anındaki ferritin düzeyinin birinci basamak tedaviye yanıt üzerine etkisini araştıran bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bizim çalışmamızda ise tanı anındaki ferritin düzeyi ile tedaviye yanıt verme durumu, nüks olma ve ölüm riski, PFS ve OS arasında anlamlı ilişki bulundu. Bu da çalışmamızı özgün kılmakta ve literatüre katkı sağlamaktadır. Çalışmamızdaki tüm sonuçlara dayanarak, ferritin düzeyinin bir prognostik parametre olduğu söylenebilir. Anahtar kelimeler: Lenfoma, Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma, Prognoz, Sağkalım, Nüks, Mortalite

LenfomaLenfoma-büyük B-hücreli-yaygınNeoplazmlar+3
Jale Sinitta Durak
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Lösemi ve lenfoma hastalarının düşme riskinin belirlenmesinde iki farklı ölçeğin karşılaştırılması

Bu araştırma, lösemi ve lenfoma hastalarının düşme riskini İtaki Düşme Riski Ölçeği ve Delmarva Vakfı Tarafından Geliştirilen Düşme Riski Değerlendirme Ölçeği ile değerlendirerek, elde edilen verileri karşılaştırmak ve uygun önerilerde bulunmak amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı nitelikte olan çalışmanın örneklemini SANKO Üniversitesi Sani Konukoğlu Uygulama ve Araştırma Hastanesi Hematoloji Servisinde yatan lösemi ve lenfoma tanısı alan 84 hasta oluşturmuştur. Mart 2021 – Aralık 2021 tarihleri arasında gerçekleştirilmiş olan bu çalışmanın verileri Tanıtıcı Bilgi Formu, İtaki Düşme Riski Ölçeği ve Delmarva Vakfı Tarafından Geliştirilen Düşme Riski Değerlendirme Ölçeği ile toplanmıştır. Veriler Ki-kare, Fisher exact, Shapiro Wilk, Mann Whitney U ve Kruskal Wallis testleri ile değerlendirilmiştir, p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Yardımsız düşme korkusu yaşama durumunda; İtaki Düşme Riski Ölçeğinin duyarlılığının daha yüksek olduğu, ancak her iki düşme riski ölçeğine göre, cinsiyet, medeni durum, psikiyatrik tanı varlığı, hastalık evresi ve refakatçi varlığı ile ölçek puanları arasında bir ilişki olmadığı, yaş, yorgunluk ve ağrı puanları arttıkça düşme riskinin arttığı, yardımsız düşme korkusu yaşama durumunun da düşme riskini arttırdığı belirlenmiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda; özellikle eğitim durumu düşük, yardımsız düşme korkusu yaşayan, tedavi ve bakımında ekipman kullanılan, riskli ilaç verilen, yorgunluk ve ağrı puanları yüksek olan hastaların düşme riski açısından periyodik aralıklarla değerlendirilmesi, lösemi ve lenfoma hastalarına özel ve etkinliği kanıtlanmış düşme riski ölçeklerinin geliştirilerek bu hasta gruplarına uygulanması önerilebilir.

Düşme kazalarıKanser hastalarıLenfoma+3
Erdem Açıkel
Sanko University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lenfoma hastalarında PET-BT ile evreleme, yanıt ve prognostik değerlendirmelerin incelenmesi

Giriş: Toplam tümör volüm yükü (TTVY) tanı anındaki FDG PET-BT verilerinden ortaya çıkarılan yeni bir parametredir. TTVY, her bir lezyonun metabolik hacminin toplamıdır ve tümörün metabolik olarak en aktif kısmının bir göstergesidir. TTVY ölçümü, farklı yazılım ve tekniklerle PET-BT görüntülerinden elde edilebilir. Lenfoma alt tiplerinde hastalıksız sağkalım (PFS) ve toplam sağ kalım (OS) tahmininde, TTVY'ye temel kantitatif PET-BT ölçümlerinden daha iyi performans göstermektedir. Amaç: Hodgkin (HL) ve Non-Hodgkin Lenfoma (NHL) tanısı olan hastaların genel özelliklerini geriye dönük olarak araştırmak, sağkalımı etkileyen prognostik faktörleri ortaya koyabilmek amaçlanmıştır. Primer sonlanım noktası olarak TTVY'nin PFS ve OS üzerine etkisinin incelenmesi belirlenmiştir. Gereç ve Yöntem: 2010-2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Hematoloji Bilim Dalı tarafınca izlenen HL (n:30) ve NHL (n:57) tanısı alan çalışma kriterlerini karşılayan toplam 87 hasta dahil edilmiştir. Hastaların tanı, ara ve tedavi sonu PET-BT TTVY değerleri, ara ve tedavi sonu PET-BT TTVY'leri ile tanı PET-BT TTVY farkları, ara PET-BT TTVY değeri ile tanı PET-BT TTVY yüzde değişimi (ΔTTVYa), son PET-BT TTVY değeri ile tanı PET-BT TTVY yüzde değişimi (ΔTTVYs) hesaplanmıştır. Bulgular: Tanı PET-BT TTVY değeri, eşik değer olan 3745,38 mm2xSUVmax'ın üzerinde olan NHL hastalarında OS, eşik değerin altında kalanlara kıyasla sınırda anlamlı olmak üzere daha kısa olarak bulundu (sırasıyla 91,6; 112,3 ay), (p=0,054). HL hastalarında tanı PET-BT TTVY değeri eşik değerin üzerinde olan hastalarda OS, eşik değerin altında kalanlara kıyasla daha kısa olarak bulundu fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,65). HL ve NHL hastalarında tanı PET-BT TTVY değeri ile PFS arasında ilişkisi saptanmadı (p=0,28; p=0,53). Ara ile tanı PET-BT TTVY farkı; HL hastalarında PFS ile ilişkili bulundu (p=0,04). Son ile tanı PET-BT TTVY farkı; HL hastalarında OS ile, NHL hastalarında PFS ile ilişkili bulundu (p=0,01; p=0,02). HL ve NHL hastalarında ΔTTVYs değeri eşik değerin altında olan hastalarda PFS daha kısa saptandı ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Sonuçlar: Ara PET-BT tedavide yönlendirici bir görüntüleme yöntemi olsa da NHL'de OS ve PFS süresini ön görmede etkin bulunmadı, HL'de ise sadece PFS süresini öngörmede etkin bulundu. Esas olarak son ile tanı PET-BT TTVY değeri arasındaki fark OS ve PFS süresini ön görmede etkin bulundu. Özellikle HL hastalarında OS, NHL hastalarında ise PFS süresi tahmininde etkin bulundu. Tanı PET-BT TTVY değeri ise NHL hastalarında OS süresini tahmin etme açısından istatistiksel olarak sınırda anlamlı bulundu.

HacimLenfomaLenfoma-non Hodgkin+5
Rabia Şeyma Öz
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diffüz büyük B hücreli lenfoma hastalarında santral sinir sistemi tutulumu için risk modeli: Temporal validasyon çalışması

Diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL) erişkin yaşta en sık rastlanan lenfoid malignite olup, yaklaşık %5 hastada izlemde santral sinir sistemi (SSS) tutulumu gelişmektedir. Bu hastalarda SSS nüksü için riskli grupların doğru tanımlanması tarama ve profilaksi yaklaşımları açısından kritik öneme sahiptir. Çalışmamızın amacı, DBBHL hastalarında SSS nüksünü öngördürücü, temporal valide edilmiş risk modeli geliştirmektir. Merkezimizde Ocak 2001 – Aralık 2014 tarihleri arasında izlenen 460 hasta "derivasyon" kohortu, Ocak 2015 – Ocak 2023 tarihleri arasında izlenen 204 hasta ise "validasyon" kohortu olarak tanımlandı. Uluslarası prognostik indeks ve ekstranodal tutulum alanları retrospektif olarak incelendi. Modele dahil edilecek parametreler Cox regresyon analizleri ile belirlenerek Framingham Kalp Çalışması puanlama sistemi esasında risk skoru hesaplandı. Sonuç olarak, ≥2 ektranodal alan tutulumu, kötü performans skoru ve en az 1 riskli ekstranodal alan tutulumundan oluşan risk modeli geliştirildi (Omnibus testi: -2 log-olasılık=256,1; χ2=91,2; p<0,001). Geliştirilen risk modelinin SSS nüksünü anlamlı düzeyde öngördürücü özelliğe sahip olduğu gösterildi (EAA: 0,852; p<0,001). İzlemde SSS nüksü gelişme oranları düşük risk grubunda %1,5, orta risk grubunda %6,2, yüksek risk grubunda ise %38,9 saptandı. Yüksek risk kategorisinin SSS nüksünü tanımada duyarllığı %67,7; özgüllüğü ise %92,3 saptandı. DBBHL hastalarında tanıda kötü performans skoru, birden fazla ekstranodal tutulum ve böbrek, adrenal bez, kas, yumuşak doku, meme, karaciğer, pankreas, paranazal sinüs ve orbita gibi riskli alan tutulumları izlemde SSS nüksü riskini artırmaktadır. Bu alanda, özgün patogenetik mekanizmalara odaklanan, prospektif moleküler genetik çalışmalara gereksinim vardır.

LenfomaLenfoma-büyük B-hücreli-yaygınMerkez sinir sistemi hastalıkları+2
Rashad Ismayılov
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Non-hodgkin lenfomada tromboz riski ve sıklığı retrospektif analizi

Giriş ve Amaç: Malignite ve tromboz gelişimi arasındaki bağlantı iyi bilinmektedir. Malignitesi olan hastalarda trombotik komplikasyonların ortaya çıkması, ilgili kanama riski ile birlikte kronik antikoagülasyona gereksinim, kemoterapinin verilmesinde olası gecikmeler, tekrarlayan tromboz riskinin yüksek olması gibi önemli etkilere sahiptir. Bu çalışmanın amacı Non-Hodgkin Lenfomada tromboz riski ve sıklığını göstermek,tesadüfen saptanan tromboz olaylarını tespit etmek, tromboz olaylarının cinsiyet, yaş, altta yatan hastalık ve komorbiditeler, Non-Hodgkin Lenfomanın tipi, Non-Hodgkin Lenfoma hastalığının evresi, hastaların aldığı kemoterapi çeşitleri, ECOG performansı arasındakı ilişkiyi göstermek idi. Gereç ve Yöntemler: Çalışmada 220 NHL hastasının tıbbi bilgileri retrospektif olarak incelendi. Alınan sonuçlar ile hastaların demografik özellikleri Microsoft Office Excel programı kullanılarak analiz edildi. Hasta grubunun genel özellikleri ayrı-ayı hesaplandı. Bütün analizler SPSS 20.0 paket programında yapılırken,anlamlılık kriteri olarak (p) 0,05 değeri kriter olarak kullanılmıştır. Çalışmada yer alan bireylerin, toplam tromboz olaylarının, tesadüfi radyolojik görüntüleme ile saptanan tromboz olaylarının, venöz ve arteriyel tromboz sıklığının frekans ve yüzde hesaplamaları gerçekleştirilmiştir. Frekans ve yüzde hesaplamalarının ardından tromboz olayı, cinsiyet, yaş, ek hastalık, tanı tipi, evre, kemoterapi, ECOG değişkenleri kullanarak tüm bireylerin verileri üzerinden bağımsızlık (ki-kare) testlerinden gerçekleştirilmiştir. Cinsiyet, yaş, tanı tipi, evre, ECOG değişkenlerinin tümünde Yates ki-kare değerleri incelenmiştir. Bunun yanı sıra kemoterapi değişkeninde ise Fisher'ın Kesin ki-kare testi dikkate alınmıştır. Bulgular: 220 NHL tanılı hastanın 31'inde (% 14) tromboz olayı görüldü. En sık tromboz olayı 8 bireyde görülen DVT, 2. sık görülen tromboz olayı ise 6 kişide saptanan PTE oldu. 2 hastada PTE ve DVT eş zamanlı saptandı. Tesadüfi olarak radyolojik görüntüleme ile toplam 15(% 6,8) hastada tromboz görüldü ve en çok saptanan olay herbiri 3 kişide olduğu belirlenen portal ven trombozu ve dalak enfarktıdır. Bireylerden 15'inde (% 6,8) arteriyel; 17'inde (% 7,7) ise venöz tromboz olduğu görüldü. NHL tanı tipi ile trombozun bir-birinden istatiksel olarak bağımsız olduğu saptandı (p=1.000; p>0,05). DBBHL tanılı 77 bireyin 11'inde diğer alt tanı tiplerine sahip 143 NHL tanılı bireyin 20'sinde tromboz olayı tespit edildi. İleri ECOG performansı ( p=0,000; p<0,05) ve ileri hastalık evresi ( p=0,006; p<0,05) ile tromboz arasında anlamlı bir şekilde ilişki olduğunu gösterdik. İleri evredeki 124 bireyin 25'inde (% 20) tromboz saptandı. Yaptığımız çalışmada tromboz olayı geçirmiş 20 hasta Doksorubisin ve Siklofosfamid bazlı kemoterapi protokolu almıştı. Sonuçlar: Hasta grubumuzda yapılan retrospektif analiz sonucunda NHL hastalığının kazanılmış tromboz insidansını arttırdığını göstere bildik. NHL hastalarında ileri ECOG performansı, ileri hastalık evresinin tromboza eğilim yaptığı istatiksel olarak gösterildi. İnsidental görüntüleme ile tesbit edilmiş 15 (% 6,8) tromboz vakası saptandı. Anahtar Sözcükler: NHL, DBBHL , Tromboz, PTE, DVT, ECOG performansı

LenfomaLenfoma-büyük B-hücreli-yaygınLenfoma-non Hodgkin+4
Vaqif Valiyev
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diffüz büyük B hücreli lenfoma ve kronik lenfositer lösemili hastalarda PD-1/PDL-1 ekspresyonlarının değerlendirilmesi

Amaç: Programlanmış ölüm 1 (PD1) / PD-ligandı (PDL) yolu, T hücresi aracılı immün yanıtlarının düzenlenmesi için önemli bir kontrol noktasıdır. DBBHL ve KLL de PD1/PDL1'in önemi ile ilgili yeterli kanıt yoktur. Biz de DBBHL ve KLL'de PD1/PDL1 ekspresyonun varlığını ve prognostik önemini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi, Hematoloji Kliniğinde Ocak 2010- Eylül 2018 yılları arasında takip edilen, 18-80 yaş arası 26 DBBHL ve 27 KLL hastası dahil edildi. İmmünhistokimyasal boyama için Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde bulunan olgulara ait parafin bloklar kullanıldı. İstatistiksel veriler için SPSS versiyon 22.0 programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan DBBHL olguların yaş ortalaması 60.8 yıl, ortalama tanı yaşı 56.4 yıldır. Olguların %46.2'si (n=12) kadın, %53.8'i (n=14) erkektir. KLL olgularının yaş ortalaması 67.5 yıl, ortalama tanı yaşı 61.40 yıldır. Olguların %44,4'ü (n=12) kadın, %55,6'sı (n=15) erkektir. DBBHL olgularının PD1 %65,4'ü (n=17) pozitif, %34,6'sı (n=9) negatif, PDL1 %69,2'si (n=18) pozitif, %30,8'i (n=8) negatiftir. KLL olgularının PD1 %14,8'i (n=4) pozitif, %85,2'si (n=23) negatif, PDL1 %3,7'si (n=1) pozitif , %96,3'ü (n=26) negatiftir. DBBHL ve KLL olgularında PD1, PDL-1 ekspresyon ve boyanma sıklığı arasında İstatistiksel olarak anlamlı şekilde DBBHL'da daha yüksek eksprese edildiği bulundu (p<0,05). PD1, DBBHL ve KLL'de evre, ECOG, IPI, hastalık tipi, Kİ67 indeksi, tedavi yanıtı ile anlamlı ilişki görülmedi (P>0.05). PDL-1'de ise sadece DBBHL tanılı olgularda evreler arasında ekspresyon açısında anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). DBBHL ve KLL tanılı olgularda PD-1, PDL-1,evre, ECOG, IPI, hastalık tipi, Kİ67 indeksinin OS üzerine etkisi saptanmadı(P>0.05). DBBHL tanılı olgularda ECOG'lar ve tedavi yanıtları arasında OS dağılımları istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (P<0,05). Sonuç: DBBHL ve KLL'de PD1/PDL1'in önemi ile ilgili yeterli kanıt yoktur. Çalışmamızda DBBHL'da literatürden daha yüksek oranda PD1/PDL1 ekspresyonu tespit edildi. KLL'de diğer çalışmalara göre daha düşük oranda PD1/PDL1ekspresyonu saptandı. Her iki hastalık grubundaPD1/PDL1ekspresyonun prognoz ile ilişkisi görülmemiştir.

Gen ifadesiLenfomaLenfoma-büyük B-hücreli-yaygın+4
Çiğdem Akkuş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
DoctorateOpen AccessEN

Development of radiopharmaceutical formulations for imaging of non-hodgkin's lymphoma

Non-Hodgkin's Lymphoma (NHL) is the most common subtype of cell lymphoma (DLBCL) in cells that are the origin of B lymphocyte cells. In this study, mAb and mAb fragment formulations will be prepared and targeted to CD20 epitopes which are presented at the surface of B lymphocytes and show over-expression. Early and accurate diagnosis of NHL is targeted with these developed formulations. 3 different formulations will be prepared within this study, in addition to these formulations, if necessary materials and products could be provided, additional 3 different formulations will also be prepared. CD20 specific Anti-mouse mAbs and CD20 specific Anti-mouse mAb Fragments will be used in the 3 main formulations. CD20 Anti-mouse mAb and CD20 Anti-mouse mAb Fragment will be labeled with Zirconium-89 (89Zr), while only CD20 Anti-mouse mAb Fragment will be labeled with Gallium-68 (68Ga). By this way, resulting formulations will be as follows: 1. 89Zr labeled CD20 Anti-mouse mAb, 89Zr labeled CD20 Anti-mouse mAb Fragment and 68Ga labeled CD20 Anti-mouse mAb Fragment. The most effective biotechnology product will be determined by comparing the89Zr labeled CD20 Anti-mouse mAb and mAb fragments which are labeled with the same radionuclide. On the other hand, the most effective PET radionuclide will be specified by the comparison of 89Zr and 68Ga radiolabeled mAb fragments. PET images will be taken following in-vitro cell culture and in-vivo animal studies and biodistribution studies will be conducted after the preparation of optimum formulations. Currently, there isn't any study on 89Zr radionuclide in Turkey while it is a subject that recently shows increased popularity and research studies in the world. Learning 89Zr radiolabeling protocols and bringing the know-how to our country, will significantly contribute to Nuclear Medicine and Radiopharmacy Departments in Turkey.

FormulasLymphomaLymphoma-non Hodgkin+3
Elif Tuğçe Sarcan
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkin burkitt lenfoma hastalarında burkitt lenfoma uluslararası prognostik indeks (BL-IPI) kullanımının değerlendirilmesi

Burkitt lenfoma nadir ancak ölümcül bir non-Hodgkin lenfoma türüdür. Halen ideal bir risk skorlama sistemi bulunmamakta olup yakın zamanda bu hastalığa özgü BL-IPI tanımlanmıştır. Bu çalışmada; Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanelerinde takip edilen Burkitt lenfoma hastalarının temel özelliklerini geriye dönük olarak incelemek, sağkalımı etkileyen prognostik faktörleri ortaya koyabilmek, BL-IPI ve diğer risk skorlama sistemlerinin etkinliğini değerlendirebilmek amaçlanmıştır. Bu doğrultuda, 2000-2021 yılları arasında tanı alan hastalar çalışmamıza dahil edilmiş ve primer sonlanım noktaları olarak hastalıksız sağkalım ve toplam sağkalım belirlenmiştir. Toplam 71 hastanın dahil edildiği çalışmamızda, ortanca tanı yaşı 40 (çeyrekler arası aralık: 29-55), ortanca izlem süresi ise 11,4 aydır (en az 0,33, en fazla 243,67 ay). 1 yıllık toplam sağkalım %58, 3 yıllık toplam sağkalım %53, 3 yıllık hastalıksız sağkalım ise %64 olarak hesaplanmıştır. Sağkalıma etki eden faktörler incelendiğinde; tek değişkenli analizlerde ECOG performans skorunun 2 ve üzerinde olması, evre 4 hastalık varlığı, kemik iliği tutulumu, santral sinir sistemi (SSS) tutulumu, LDH yüksekliği, hipoalbuminemi, anemi ve trombositopeninin istatistiksel anlamlı olarak (p<0,05) daha düşük 3 yıllık toplam sağkalım ile; evre 4 hastalık varlığı, kemik iliği tutulumu, anemi ve trombositopeninin istatistiksel anlamlı olarak daha düşük 3 yıllık hastalıksız sağkalım ile ilişkili olduğu görülmüştür (p<0,05). Çok değişkenli analizlerde ise yalnızca ECOG performans skorunun 2 ve üzerinde olması, evre 4 hastalık varlığı, kemik iliği tutulumu ve trombositopeninin dönemsel ölüm riskinde istatistiksel olarak anlamlı artış (p<0,05) yarattığı, SSS tutulumunun ise sınırda anlamlı artışa yol açtığı saptanmıştır (p=0,067). BL-IPI'nin sağkalımı etkin olarak öngördürebildiği çalışmamızda desteklenmiştir; ancak bu skorlama sisteminin çalışmamızda da önemli bir risk faktörü olduğu gösterilen hastalık evresini içermemesi üzerinde durulması gereken bir konudur. Gelecekte yapılacak çalışmalarla ileri evre Burkitt lenfoma hastaları için ayrı bir risk skorlama sistemi geliştirilebilir.

LenfomaPrognozRisk faktörleri+1
Başak Sayınalp Arslan
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağında farmakolojik dozda glukokortikoid kullanımına bağlı adrenal baskılanma ve buna etkiyen unsurların incelenmesi

Glukokortikoidler (GK), adrenal bezin korteksinde zona fasiculata bölgesinde üretilen steroid yapıdaki hormonlardır ve anti inflamatuvar özelliklerininkeşfedilmesiyle birlikte birçok hastalığın tedavisinde faydalı olduğu saptanarak klinik kullanımı yaygınlaşmıştır. GK tedavisinin en önemli ve hayatı tehdit edici yan etkilerinden birisi adrenal yetmezliktir. Egzojen GK'ler, hipotalamo-hipofiz-adrenal (HHA) eksen üzerine negatif geri beslemeyle baskılanma oluşturarak endojen GK yapımına engel olur. Bu çalışmada farklı nedenlerle sistemik yolla uygulanan GK tedavileri ve hastaların özellikleri karşılaştırılarak, HHA ekseninin iyileşme süresine etkiyen unsurları belirlemeyi amaçladık. Çalışmamızda farklı nedenlerle farmakolojik dozda GK tedavisi almış ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Çocuk Endokrinoloji Bilim Dalı'na Ocak 2017 ile Aralık 2020 tarihleri arasında glukokortikoid ilişkili adrenal yetmezlik açısından yönlendirilen hastalar geriye dönük incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların tanıları, tedavi başlangıç yaşı, tedavi başlangıcındaki antropometrik ölçümleri, GK tedavi türü, tedavi süresi, kümülatif ve ortalama günlük dozu, fizik muayenede Cushingoid bulguların varlığı incelendi. Çalışmaya dahil edilen 186 hastadan 99'u (%55,5) erkek, 87'si (%45,5) kızdı. Hastaların 19'unun iki (17'si ALL, birisi hematolojik hastalık, birisi solunum yetmezliği tanısıyla), birisinin (nörolojik hastalık tanısıyla) üç farklı zamanda GK tedavisi aldığı toplamda 207 olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların yaşlarının ortancası 6,8 yıl idi. Çalışmaya dahil edilen 207 olgunun 168 (%81)'ine MPZ/PDZ, 39 (%19)'una DXM tedavisi uygulanmıştı. Olguların GK tedavi süresi ortanca 52 gündü, günlük GK dozu ortanca 94 mg/m2 HC eş değeri idi, HHA ekseni baskılı olduğu süre ortanca 95 gündü. Çalışmamızda tedavi süresi uzun olan olgularda HHA ekseninin iyileşmesi daha uzun sürmüştü, ancak bu ilişki küçüktü (p=0,051; r=0,194). Bununla birlikte HHA ekseni daha erken iyileşen ve daha geç iyileşen olguların kümülatif GK tedavi dozu ortanca değerleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık (sırasıyla 5420, 6800 mg/m2; p=0,112) saptanmadı. Kümülatif doz, tedavi süresiyle doğrudan ilişkili bir parametre olsa da bulgularımız HHA ekseninin iyileşme süresine farmakolojik GK uygulama süresi kadar etkimediğini düşündürmekte idi. Çalışmamızda GK türlerinin HHA ekseni baskılanması üzerine etkisini değerlendirmek amacıyla iki aydan kısa süreyle MPZ/PDZ ve DXM tedavisi kullanan olgular karşılaştırıldı. Tedavi süreleri benzer bu iki gruptan DXM kullananlarda bazal kortizol düzeyleri düşük olmasına karşın HHA ekseninin iyileşme süresi arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p=0,483). ALL hastası 25 bireyde BFM protokolü gereği önce protokol 1'de PDZ ve daha sonra protokol 2'de DXM kullanan olgular karşılaştırıldı. DXM protokolünde tedavi süresi PDZ protokolüne kıyasla daha kısa olmasına karşın (sırasıyla ortanca 31 ve 37 gün; p<0,001), DXM'den sonra HHA ekseninin iyileşme süresi daha uzundu (p=0,005). ALL BFM Protokol 1'de PDZ tedavisi kullanırken veya PDZ'den sonra idame HC tedavisi sırasında 6-15 gün arasında değişen sürelerle 5 mg/kg/gün flukonazol kullanan yedi olguyla, aynı protokolü alan ve flukonazol kullanmamış 22 olgu karşılaştırıldığında, flukonazol kullanan olguların HHA ekseninde iyileşme süresinin, kullanmayanlara kıyasla (istatistiksel anlamlılığa yakın) daha uzun sürdüğü saptandı (log rank, p=0,068). Çalışmamızda Cushingoid görünümlü olgularda, başka bir deyişle sistemik GK kullanımına ilişkin yan etkilerin daha fazla olduğu olgularda, HHA ekseninin iyileşmesinin daha uzun sürede iyileştiği saptandı ve bu farklılığın etki gücü orta düzeydeydi (p<0,001; r=0,235). Bazal kortizol düzeyiyle HHA ekseni iyileşme süresi arasında orta-büyük düzeyde, negatif bir korelasyon saptandı (p<0,001; r=-0,410). Elde ettiğimiz sonuçlar GK tedavisi kullanan olgularda ilk bazal kortizol düzeyinin, birinci basamak değerlendirmede HHA ekseninin iyileşme süresini ön görücü parametrelerden birisi olabileceğini düşündürmektedir. Çalışmamızda sabah saatlerinde uygulanan düşük doz ACTH testinde bazal ve doruk kortizol düzeyleri arasında orta düzeyde pozitif bir korelasyon saptandı (p<0,001; r=0,36). Çalışmamız, çocukluk çağında GK tedavisinden sonra HHA ekseninin iyileşme süresini inceleyen sayılı çalışmadan birisi olarak literatüre katkı sağlamaktadır. Çocukluk çağında glukokortikoide ikincil adrenal yetmezlik gelişimi, HHA ekseninin iyileşmesine etkiyen unsurların belirlenmesi ve bu klinik tablonun doğasının daha iyi anlaşılabilmesi için randomize, kontrollü, ileriye dönük çalışmalara gereksinim vardır.

Adrenal bez hastalıklarıAdrenokortikotropik hormonCushing sendromu+7
Miraç Ünlü
Hacettepe University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Tüm beden ışınlamalarında farklı tedavi planlama tekniklerinin dozimetrik olarak karşılaştırılması

Radyoterapide Tüm Beden Işınlaması (TBI)'nın amacı kemik iliği transplantasyonu öncesi hastanın bağışıklık sistemini baskılayarak kemik iliği nakline hazır hale getirmek ve antitümöral etki sağlamaktır. Bu süreçte hazırlık rejimi olarak kemoterapiye TBI eklenmesi tedavi başarısını artırmaktadır. Bu çalışmada standart bir lineer hızlandırıcı odasında uygulanabilecek üç farklı TBI tekniği Rando fantom üzerinde dozimetrik olarak karşılaştırılmıştır. Belirlenen teknikler Genişletilmiş Kaynak Yüzey Mesafesi (Source to Surface Distance, SSD) Alan-içi-Alan (I), Genişletilmiş SSD Hacimsel Ayarlı Ark Terapisi (Volumetric Modulated Arc Therapy, VMAT) (II) ve Standart SSD VMAT (III) teknikleridir. Bu üç tekniğin seçilmesindeki amaç, hasta bazlı doz modülasyon eklentilerinin kullanılmaması, böylelikle hata riskinin, iş yükünün ve setup zamanının azaltılmasıdır. Belirlenen teknikler için yüzde derin doz ve doz profili ölçümleri tedavi şartlarında alınmıştır. Tedavi planları oluşturulduktan sonra doz homojenitesi ve kritik organ dozları radyokromik filmler ve optik uyarmalı lüminesans dozimetriler (OSLD) ile Rando fantom üzerinde doğrulanmıştır. Üç farklı teknikle hazırlanan planların tedavi dozu 12 Gy'dir. Teknik I ve II'de ortalama akciğer dozu 8.5 Gy; Teknik III'te ise 7 Gy'dir. Radyokromik filmler gama analizi (%5/5 mm) ile değerlendirilmiş ve Teknik I, II ve III için sırası ile %90, %87 ve %94 olarak bulunmuştur. OSLD'lerde ise ölçümler ile TPS hesaplamaları arasındaki fark değerlendirilmiştir. Teknik I ve II'de bu fark ± %5; Teknik III'te ise ± %3 olarak bulunmuştur. Sonuç olarak her üç tedavi planlama tekniği de klinikte uygulanabilecek seviyededir. Standart SSD VMAT tekniği akciğeri daha iyi koruyabilmektedir.

LenfomaRadyometriRadyoterapi+1
Mert Cananoğlu
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lenfomalarda biyokimyasal belirteçlerin sistemik kemoterapiye tümör yanıtının değerlendirilmesinde kullanımı

Lenfomalar, Hodgkin lenfoma ve Hodgkin dışı lenfomalar olmak üzere iki ana grupta incelenen lenfoid malignitelerdir. Farklı patolojik alt gruplarda değerlendirilmesine ve tedavi edilmesine karşın, tedaviye yanıt değerlendirmeleri ve takipleri benzer şekilde yapılmaktadır. Tedaviye yanıt değerlendirme için radyolojik yöntemler ve nükleer tıp tetkikleri kullanılmaktadır. Maliyet ve radyasyon ilişkili morbiditeler düşünüldüğünde, daha maliyet etkin olan ve daha az morbiditeye neden olacak yanıt değerlendirme yöntemleri ile ilgili araştırmalar gerekmektedir. Çalışmamızda lenfoma tanısı ile takip edilen hastaların takiplerinde kullanılan biyokimyasal parametrelerin tedavi yanıtı değerlendirmesinde kullanılabilirliği araştırılmıştır. 01.01.2015-31.12.2017 Tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Onkoloji Hastanesi Medikal Onkoloji Ünitesine lenfoma tanısı başvuran ve tedavi alan 108 hasta dahil edilmiştir. Hastaların yaş ortalaması (±SD) 48,99 (±17,05) olup hastaların %52,8'i erkektir. Hastaların %25'i Hodgkin lenfoma, %65,7'si B hücreli lenfoma, %8,3'ü T hücreli lenfoma ve %1,0'i diğer Hodgkin dışı lenfoma tanısı ile ve olguların %20,4'ü evre I, %22,2'si evre II, %8,3'ü evre III ve %49,1'i evre IV hastalık ile takip edilmektedir. Tedavi öncesi ve sonrası biyokimyasal parametrelerdeki değişim değerlendirildiğinde, sodyum, total protein, beta-2 mikroglobulin, laktat dehidrogenaz, hemoglobin ve C-reaktif protein düzeyinde; nötrofil, lenfosit ve trombosit sayısında; eritrosit sedimentasyon hızında değişim izlenmiştir (p ≤ 0,050). Tedavi yanıtına göre değerlendirme yapıldığında, iyi yanıt izlenen hastalarda total protein, beta-2 mikroglobulin, laktat dehidrogenaz ve C-reaktif protein düzeyinde ve eritrosit sedimentasyon hızında düşme izlenmiş olup, kötü yanıt izlenen hastalarda biyokimyasal parametrelerde anlamlı değişim izlenmemiştir. Tedavi yanıtını öngörebilmek için, biyokimyasal parametrelerde dönüşüm yapılan, 4 puanlı skorlama sistemi önerilmiştir. Sonuç olarak biyokimyasal parametrelerdeki değişimin, lenfomalarda tedavi yanıtının değerlendirilmesinde kullanımı uygun görünmektedir.

BiyobelirteçlerBiyobelirteçler-tümörBiyokimya+3
Efe Cem Erdat
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağında hodgkin lenfoma nedeni ile tedavi edilmiş hastalarda geç dönem kardiyotoksisitenin 3 boyutlu ekokardiyografi yöntemi ile değerlendirilmesi

Hodgkin Lenfoma (HL) hastaları kullanılan tedaviler nedeni ile uzun dönemde kardiyak hastalık gelişimi açısından risk altındadır. Hastalardaki kardiyak değişikliklerin erken tespiti erken müdahaleye olanak sağlar. Kardiyak fonksiyonların değerlendirilmesinde sıklıkla kullanılan yöntem ekokardiyografidir. 3 boyutlu ekokardiyografi (3BE) kalbin sistolik fonksiyonlarını daha doğru değerlendirme imkanı sağlamaktadır. Bu çalışma ile çocukluk çağında HL nedeni ile tedavi edilen hastalardaki geç dönem kardiyak değişikliklerin 3BE yöntemi ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda çocukluk çağında Hacettepe Üniversitesi'nde HL nedeni ile antrasiklin ve/veya mediastinal radyoterapi ile tedavi edilmiş, en az iki yıldır remisyonda olan 15 yaş ve üzeri 50 hasta değerlendirildi. Hastaların 3BE ile sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonları (LVEF) ve global strain bulguları değerlendirildi. Hastaların 10'unda (% 20) LVEF %53'ten düşük bulundu ve bu hastaların hiçbirinin semptomu yoktu. Mediastinal radyoterapi uygulanan hastaların LVEF, global peak sistolik strain (GPSS) ve global longitudinal strain (GLS) değerleri uygulanmayanlara göre anlamlı olarak daha düşük bulundu (p=0,003, p=0,007, p=0,018). Hastaların LVEF, GPSS ve GLS değerleri ile uygulanan radyoterapi dozu arasında ilişki varken, adriamisin dozu arasında ilişki saptanmadı. Çalışmamızda kardiyotoksik tedavi almış asemptomatik hastalarda sistolik fonksiyon bozukluğu varlığı gösterildi. Tedavi sonrası erken dönemde dahi hastalarda 3BE ile strain bulgularında düşüşler saptandı. Sonuç olarak kardiyotoksik tedavi uygulanmış hastaların kardiyovasküler hastalıklar açısından hassas yöntemler ile rutin izlemi önermekteyiz.

EkokardiyografiHodgkin hastalığıKalp+4
Kübra Çakmakkaya
Hacettepe University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Mediastinal hodgkin lenfoma tanılı hastalarda farklı tedavi planlama tekniklerinin dozimetrik olarak değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı; Mediastinal Hodgkin Lenfoma tedavisinde kullanılan 3BKRT ve VMAT tedavi planlama tekniklerinin, hedef yapıyı sarması ve kritik organ dozlarının incelenmesi yanı sıra bu tedavi tekniklerinin uygulanabilirliği açısından karşılaştırılmasıdır. Lenfomalar, lenfositler olarak adlandırılan beyaz kan hücrelerinde başlayan kanserlerdir. Lenfomalar, Hodgkin Lenfoma (HL) ve Non-Hodgkin Lenfoma (NHL) olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Lenfomanın türüne, aşamasına ve diğer faktörlere bağlı olarak lenfomalı hastalar için tedavi seçenekleri kemoterapi, radyoterapi, immünoterapi, yüksek doz kemoterapi ve kök hücre nakli şeklindedir.Hodgkin lenfoma için ana tedavi yöntemi, kemoterapi ve radyoterapidir. Belirli durumlara bağlı olarak bu tedavilerden birisi veya ikisi birlikte kullanılabilir. Mediastinal Hodgkin Lenfoma, Lenfoma kanseri içerisinde görünen bir kanser türü olup radyasyon tedavisi (radyoterapi) bu hastalıkların tedavisinde önemli bir yer tutmaktadır. Gelişen teknoloji ile birlikte 3BKRT tekniğinin yanı sıra yeni tedavi planlama tekniklerinden Yoğunluk Ayarlı Radyoterapi (YART)'de sıklıkla kullanılmaya başlanmıştır. Çalışmamızda Mediastinal Hodgkin Lenfoma tanısı konan 10 hastanın 3BKRT ve VMAT tedavi planları oluşturulmuştur. 3BKRT 6-15 MV foton enerjisi ile on arka ışınlamadan oluşurken, VMAT planları kollar tedavi alnına girmeyecek şekilde 6 MV foton enerjisi ile 3 parsiyal ark ışınlamasından oluşmuştur. Tedavi dozları her iki teknikte de aynı olup,günlük fraksiyon başına 1.8 Gy'den 30.6 Gy olarak tanımlanmıştır. Bu iki teknik kıyaslandığında, VMAT tekniğinin homojenite indeks ve konformite indeks açısından 3BKRT tekniğine göre daha avantajlı olduğu görülmüştür.Kritik organların aldığı dozlar incelendiğinde 3BKRT tekniğinin, Akciğer; V5 (p=0,005), V10 (p=0,007), V15 (p=0,047), Dmean (p=0,037) değerleri ve sağ meme V5 (p=0,012), V10 (p=0,018), Dmean (p=0,018) değerlerinin VMAT tekniğine kıyasla istatistiksel olarak daha avantajlı olduğu bulunmuştur. VMAT tekniğinin ise Akciğer V20 (0,009), V25 (p=0,005) ve V30 (p=0,005) değerleri, Kalp V10 (p=0,028), V15 (p=0,005), V20 (p=0,005), V25 (p=0,005), V30 (p=0,011) ve Dmean (p=0,008) değerleri, Spinal kord V20 (p=0,013), V25 (p=0,005), V30 (p=0,005), Dmean (p=0,007) ve Dmax (p=0,005) değerleri, sol meme V20 (p=0,018), V25 (p=0,018) ve V30 (p=0,027) değerleri, Özofagus Dmean (p=0,013) değeri açısından 3BKRT tekniğine göre istatistiksel olarak daha avantajlı olduğu bulunmuştur. Kalp ve spinal kord V5 (p=0,333 ve p=0,093) hacim değerleri, sağ meme V15 (p=0,08), V20 (p=0,066), V25 (p=0,068), V30 (p=0,068) hacim değerleri ve sol meme V5 (p=0,123), V10 (p=1), V15 (p=0,397) ve Dmean (p=0,735) değerleri için ise her iki teknik arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir. PTV dışı dokuların aldığı dozlara benzer şekilde (10 Gy ve 20 Gy) genel olarak düşük dozlarda 3BKRT tekniği avantajlı iken doz yükseldikçe VMAT tekniğinin daha avantajlı olduğu görülmüştür. Çalışmanın sonucunda 3BKRT ve VMAT teknikleri arasında hedef sarması açısından VMAT lehine istatiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görülmüş buna ek olarak kritik organ doz limitleri incelendiğinde VMAT tekniğinin 3BKRT tekniğine kıyasla daha avantajlı olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Lenfoma; Radyoterapi; 3BKRT; VMAT

Doz-cevap ilişkisi-radyasyonHodgkin hastalığıLenfoma+3
Ruhi Ersen Bircan
Ege University
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Tüm cilt elektron ışınlamalarında TLD ve diyot dozimetreler kullanılarak yapılan in vivo doz ölçümlerinin insan fantomu üzerinde dozimetrik karşılaştırılması

Tüm cilt elektron ışınlamalarında (TSEI); geniş tedavi yüzeyleri, uzak kaynak cilt mesafeleri (KCM) ve uzun fraksiyonasyon şemaları kullanılmasından dolayı verilen dozun doğruluğu in-vivo dozimetri sistemleri kullanılarak saptanmalıdır. Bu çalışmanın amacı Stanford tekniği kullanarak yapılan TSEI'da TLD ve yarı iletken diyot dedektör in-vivo dozlarının karşılaştırılması ve rutin kullanımlara uygun olan dozimetri sisteminin belirlenmesidir. TLD ve diyot dedektörlerle yapılan doz profil ölçümleriyle Stanford tekniği uygulanmakta olan TSEI'larında 90±19o olan tedavi açısı doğrulanmıştır. TLD kalibrasyonu yapılmıştır. Diyot kalibrasyonu için elde edilen paralel plan iyon odası doz okumalarından MU başına cGy değeri hesaplanmıştır. Stanford tekniği kullanılarak her bir alan için 55 MU doz verilmiş ve toplam 12 alan ile tam tedavi uygulanmıştır. İnsan fantomu üzerinde belirlenen 17 farklı cilt noktasında tam tedavi uygulanarak TLD ve diyot detektörle in-vivo doz ölçümleri alınmıştır. Ortalama cilt dozları TLD ve diyot için sırasıyla: 119 ve 118 cGy olarak bulunmuştur. Elde edilen TLD ve diyot in-vivo doz sonuçları biribiriyle karşılaştırılmış ve tedavi dozuna (120 cGy) yakınlıkları kıyaslanmıştır. Her iki dozimetri sistemiyle ölçüm yapılan noktaların aldıkları dozlar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Bu sonuçlar doğrultusunda klinik uygulamalarda TSEI tedavilerinde her iki dozimetri sisteminin de kullanılabileceği uygun görülmüştür.

DeriFototerapiLenfoma+6
Elfide Yılmaz
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaygın büyük B hücreli lenfoma tanılı hastalarda, CD30 pozitifliğinin klinik bulgularla ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Yaygın Büyük B Hücreli Lenfoma (YBBHL) tanılı hastalarda, CD30 pozitifliğinin klinik bulgular ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışmamızda Ocak 2005-Kasım 2022 tarihleri arasındaki Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji kliniğine başvuran YBBHL tanısı ile takip ve tedavi edilen hastalar incelendi. Hastaların tanı anındaki demografik özellikleri, temel laboratuvar bulguları, hastalık evresi ve hastalığa özel risk skorlaması ve hastalığın tutulum bölgeleri kaydedildi. Öte yandan ilk uygulanan tedavi rejimi, ilk tedaviye yanıtı, tanı sonrası takiplerinde progresyon durumu, otolog ya da allojenik kök hücre transplantasyon öyküsü ve sağ kalım durumları değerlendirildi. Hastalar tanı anındaki preparatlardaki immunhistokimyasal boyanma özelliğine göre CD30 pozitif ve negatif olmak üzere iki gruba ayrıldı ve iki grup tanı anındaki özellikleri, progresyon ve sağ kalım açısından açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza 111 hasta dahil edildi. Hastaların 18'i CD30(+), 93'ü CD30 (-)'ti. CD30(+)'lerde kalsiyum değeri medyan 8,8 mmol/L iken CD30 (-)'lerde 9,2 mmol/L olup CD30(-) hastalarda istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p:0,013). Tahmini medyan toplam sağ kalım (TSK), CD30 (+) hastalarda istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte düşük bulundu (36,9 aya karşın 100,9 ay, p:0,155). Tahmini medyan progresyonsuz sağ kalım (PSK)'da CD30 (+) hastalarda istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte düşüktü (37 aya karşın 100,9 ay, p:0,849). 2 yıllık TSK sırayla CD30(+) ve (-) vi hastalarda %70'e karşın %84, 3 yıllık TSK ise %42'ye karşın %67 oranında bulundu. İki yıllık PSK ise sırayla %50'ye %80 oranında hesaplandı. Beş yıllık PSK CD30(+) hasta grubunda hesaplanamazken, CD30(-)'lerde %60 bulundu. Sonuç: Çalışmamız YBBHL CD30(-) hasta grubunda kalsiyum anlamlı yüksek bulundu. Literatürde yeterli veri olmaması, serum kalsiyum ile CD30'u karşılaştıran daha fazla çalışma gereksinimini ortaya koymuştur. Toplam ve progresyonsuz sağ kalım ile CD30 arasında anlamlı farklılık bulunmadı. YBBHL CD30(+) ve (-) hastalarının epidemiyolojik bulguları, laboratuvar, klinik özellikleri ve sağ kalım sonuçları karşılaştırıldığında bulunan benzerlik ve farklılıkların, CD30(+) hastalara yaklaşım ve tedavilerinin farklı olması gerektiği konusundan tam bir ilişki ortaya koyamazken; daha kapsamlı çalışmalar yapılması gerektiği konusunda fikir vericidir

DemografiLenfomaLenfoma-B hücreli+3
Hayrunnisa Pektaş Alpsoy
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otolog kök hücre nakli yapılan lenfoma ve multiple miyelom olgularında kök hücre mobilizasyon etkinliği ve hücre dozu-engrafman ilişkisi

Amaç: Multiple miyelom (MM) ve lenfomalar en sık karşılaşılan kanser türleri arasındadır. MM?de otolog hematopoietik kök hücre nakli (OHKHN) destekli yüksek doz kemoterapi (YDKT) 65 yaş altında ve performansı iyi olan 65-75 yaş arası hastalarda standart tedavi yaklaşımını oluşturmaktadır. Benzer şekilde lenfomalarda da özellikle dirençli hastalık ve nüks durumunda HKHN destekli YDKT?nin uygun tedavi seçeneği olduğu bilinmektedir. Granülosit koloni uyarıcı faktör (G-CSF), kemoterapi ya da pleriksafor ile kemik iliği nişinde bulunan hematopoietik kök hücrelerin (HKH) periferik kana çıkartılması işlemine mobilizasyon, bu hücrelerin toplanması işlemine ise aferez denilmektedir. Toplanan hücreler dondurulup saklanarak uygun süre ve hazırlık rejimi ardından hastalara infüze edilmektedir. Bu çalışmada, yeni kurulan hematopoietik kök hücre nakli (HKHN) merkezimize başvuran hastaların verilerini bahsedilen tüm basamaklarda değerlendirmeyi, kendi verilerimizi ortaya koyarak literatür verileri ile olan benzerlik ve farklılıkları ortaya koymayı aynı zamanda hastalık ve hastalar için yararlı olabilecek çıkarımları klinik uygulamaya sokabilmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza T.C. İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi ile afiliye olan Şişli Florance Nightingale Hastanesi Hematopoietik Kök Hücre Nakli ünitesi konseyinde Ağustos 2010 ile Mayıs 2013 tarihleri arasında OHKHN endikasyonu konulan MM ve lenfoma tanılarına sahip 167 ardışık hasta yeterli kök hücre toplanması hedefi ile alındı. Hastaların dosyaları geriye dönük incelenerek demografik veriler, hastalık verileri, mobilizasyon verileri, aferez verileri ve nakil verileri değerlendirildi. Bulgular: Hastaların 57?si kadın, 110?u erkekti. Hastaların 31?i Hodgkin Lenfoma (HL), 55?i Hodgkin dışı lenfoma (HDL) ve 81?i ise MM tanılarına sahipti. Hastaların 121 (%72)?inde sadece G-CSF ile mobilizasyon sağlandı. Hastaların mobilizasyon için kullandıkları tedaviler sonucunda aferez öncesinde elde edilen periferik 34+ (pCD34+) sayısı ortanca 18,0/?l olarak saptandı. pCD34+ hücre sayısı ile yaş, hastalık tipi, geçmiş tedavi özellikleri arasında herhangi bir ilişki bulunmazken beden kitle indeksi (BKİ) ile ilişkili bulundu. Hastaların pCD34+ hücre sayıları ile sadece G-CSF, kemoterapi veya pleriksafor ile mobilizasyon sonrası toplanan CD34+ hücre sayıları arasında pozitif korelasyon saptanmıştır (sırasıyla; p<0,001, p=0,002 ve p=0,001). Aferez sonrası elde edilen toplam CD34+ hücre sayısı 33,9-0,2x106/kg arasında değişirken ortalama 3,3x106/kg olduğu saptandı. Aferez sayısı arttıkça toplanan CD34+ hücre sayısının litre başına düşen miktarının azaldığı saptandı. Hastaların 144?üne başarılı OHKHN yapıldı. Sadece dokuz hastada tüm rejimlere rağmen mobilizasyon başarısı sağlanamadı. Tüm hasta grubunda nötrofil ve trombosit engrafmanı ortanca değeri 11 gün olarak saptandı. Hastalara infüze edilen CD34+ hücre miktarı arttıkça nötrofil ve trombosit engrafman süresinin azaldığı izlendi (p<0,0001). Sonuç: Çalışmamızdaki 167 hastalık homojen kohortumuzda, MM olgularının büyük çoğunluğunda, lenfomaların en az 2/3?ünde tek başına G-CSF kullanılarak mobilizasyon sağlandı. G-CSF ile toplanamayan olguların en az yarısında kemoterapi ve G-CSF ya da 2. ve 3. sırada pleriksafor kullanılarak başarılı mobilizasyon elde edildiği gösterildi. Hastaların işlem öncesi aldıkları kemoterapi yükü arttıkça işlem başarısının düştüğü izlendi. Yaş ve vücut ağırlığına göre mobilizasyon başarısı etkilenmezken, hastaların vücut ağırlıkları ve indeksleri ile mobilizasyon ve HKH toplanması etkinliği arasında bir ilişki görülmedi. Toplanan kök hücre miktarı arttıkça engrafman süreleri kısalırken, dondurarak saklama ve çözme sonrası elde edilen CD34+ hücre sayısına göre yapılan kayıp analizinde, kaybedilen CD34+ hücre miktarının engrafmanı uzattığı yani olumsuz etkilediği gösterildi.

Antineoplastik ajanlarHematopoetik kök hücrelerHücre hareketleri+5
Nuri Barış Hasbal
Demiroğlu Bilim University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pamukkale Üniversitesi hematoloji kliniğine başvuran mantle hücreli lenfoma hastalarının klinikopatolojik özelliklerinin retrospektif olarak incelenmesi ve SOX-1 ekspresyonunun değerlendirilmesi

Lenfomalar, immün sistemi oluşturan hücrelerin çeşitli farklılaşma evrelerinden köken alan malignitelerdir. Köken aldıkları farklılaşma aşamasına göre farklı özellikler, davranışlar gösterip farklı klinik sonuçlar oluştururlar. Lenfomalar, hodgkin dışı lenfoma (HDL) ve hodgkin lenfoma (HL) olarak ikiye ayrılırlar. Mantle hücreli lenfoma (MHL), lenfoid foliküllerin mantle zonundaki naif B hücrelerinden gelişir. Bu çalışmada MHL tanılı hastaların sağkalımını etkileyebilecek başta SOX11 olmak üzere parametreler araştırılmıştır. Bu çalışma ile hastalık takibine yardımcı olabilecek, klinisyenlere tedavi seçenekleri ve hastalığın ilerlemesi hakkında fikir verebilecek prognostik belirteçleri saptayabilmek amaçlanmıştır. Çalışmamıza Ocak 2016-Haziran 2022 tarihleri arasında Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Bilim Dalında MHL tanısı alan ve takip edilen 38 hasta dahil edilmiştir. Hastaların bilgilerine hastane elektronik dosya sistemi kayıtları taranarak ulaşılmıştır. Otuz sekiz hastanın patoloji ve genetik sonuçları, demografik verileri, hastalık evreleri, laboratuvar verileri, uygulanan kemoterapi rejimleri ve tedavi yanıtları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bu parametreler gruplandırılarak sağkalım üzerine etkileri istatiksel olarak analiz edilmiştir. Çalışmamızın sonunda MHL hastalarında tanı anında yaş, ilk tanı bölgesi olarak gastroisntestinal sistem ve batın içi bulky kitleden tanı alan hastalar, tanı anında lökosit sayısı ve β2-mikroglobulin düzeyleri, bulky kitlesi bulunan hastalar, hastaların IPI, MIPI ve MIPI-C skorları, birinci basamak tedaviye yanıt ile OS arasında istatiksel açıdan anlamlı ilişki saptanmıştır. Sonuç olarak bu çalışmada; MHL tanılı hastalarda sağkalım için etkili olabilecek ve klinisyenler için çıkarımlar sağlayabilecek çeşitli prognostik parametreler tespit edilmiştir. Bu çalışma, MHL'nın birçok farklı prediktif ve prognostik değişkeni olan heterojen bir hastalık olduğunu vurgulamaktadır. Çalışmamızda değerlendirilen hasta sayısı geniş bir örneklem oluşturmamaktadır. Literatürdeki farklı sonuçların nedenlerini ortaya koymak için daha fazla hastayı içeren daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Mantle hücreli lenfoma, SOX11, IPI, MIPI, genel sağkalım

Gen ifadesiLenfomaLenfoma-B hücreli+2
Ahmet Çağdaş Zeybek
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hematolojik kanserli hastalarda kemoterapiye bağlı gelişen febril nötropenik atakların multiparametrik değerlendirilmesi

İnfeksiyonlar kemoterapiye bağlı nötropeni gelişen hastalarda ölüm nedenleri arasında ilk sırayı almaktadır. Nötropenik hastalarda standart yaklaşım, aksi ispat edilene kadar ateşin infeksiyona bağlı olduğu kabul edilip empirik geniş spektrumlu antibiyotik tedavisine hemen başlamaktır. Çalışmamıza 2010-2013 yılları arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi, Erişkin Hematoloji Kliniği?nde AML, ALL, NHL ve Hodgkin lenfoma tanıları ile tedavi ve takip edilen 115 hasta alındı. Çalışmamızda bu hastalarda kemoterapiye bağlı gelişen 250 FEN atağı retrospektif olarak değerlendirildi. Bu değerlendirmede demografik özellikler, takip süreleri, nötropeni süresi, nozokomiyal infeksiyon oranları, profilaksi oranları, G-CSF kullanım oranları, antifungal, glikopeptid ve antiviral kullanım oranları, modifikasyon nedenleri, kültür pozitiflikleri, komorbidite ve exitus nedenleri gibi birçok parametre değerlendirildi. FEN ataklarının %32.8?i MTİ, %31.6?sı KTİ, ve %35.6?sı da FUO kategorisinde değerlendirildi. Hasta başına ortalama FEN atak sayısı 2.15 bulundu. FEN ataklarının %18.0?inde kan kültüründe etken patojen mikroorganizma izole edildi. Kan kültürlerinden izole edilen patojen mikrorganizmaların %77.8?ini gram-negatif bakteriler, %22.2?sini gram-pozitif bakteriler ve %4.5?ini ise fungal mikroorganizmaların oluşturduğu tespit edildi. En sık bakteriyel etken olarak gramnegatif etkenlerden E. coli, gram-pozitiflerden ise Enterococcus spp. izole edildi. Klinik olarak tanımlanmış en sık infeksiyon nedeni olarak pnömoniler bulundu. Tüm FEN ataklarında ortalama nötropeni süresi 15.8 gün iken, bu süre MTİ?de 15.5 gün, KTİ?de 17.9 gün ve FUO?da ise 14.5 gün olarak saptandı. FEN ataklarında mortalite oranımız %6.8 olarak tespit edildi. Mortalite oranları MTİ?da %9.8, KTİ?de %10.1 ve FUO?da %1.1 olarak bulundu. FEN ataklarında, exitus olan hastaların ortalama nötropeni süresi 21.2 gün, exitus olmayanlarda ise 15.4 gün olarak bulundu. Exitus olan hastalarımızda antifungal kullanımı ve antibiyotik modifikasyonu exitus olmayanlara göre anlamlı olarak fazla bulundu. Sonuç olarak, her merkezin kendi infeksiyon etkenlerini yakından izleyip empirik antibiyotik tedavi politikalarını geliştirmesi, febril nötropeni sürecinin daha iyi yönetilmesinde olumlu katkı sağlayabilir. Ayrıca merkezlerin patojen profili zaman içerisinde değişebileceğini göz önüne alarak belirli aralıklarla kendi merkezlerinin durumlarını değerlendirmesi gerekmektedir.

Hodgkin hastalığıLenfoblastik lösemi-akutLenfoma+5
Mustafa Köroğlu
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Altı-onsekiz yaş arası solid tümör ve lenfoma tanılı tedavi bitiminden en az 1 yıl geçmiş remisyonda veyahut kür sağlanmış hastalarda pubertal gelişimin incelenmesi

Çocukluk çağı kanserlerinde sağkalımın artması ile tedaviye bağlı geç etkiler daha sık görülmektedir. Endokrin geç etkilerden birisi de pubertal bozukluklardır. Ayrıca çocukluk çağı kanserlerinden kurtulanlarda pubertal bozuklukla beraber obezite, büyüme ve gelişme geriliği, malnütrisyon, tiroid ve hipofizer sorunlar gibi endokrinolojik sorunlar karşımıza çıkabilmektedir. Bu çalışmada lenfoma ve solid tümör tanısı alıp iyileşmiş hastalarda pubertal gelişimin incelenmesi ve pubertal gelişimi etkileyebilecek birtakım endokrin geç etkinin araştırılması amaçlanmıştır. 101 çocukluk çağı kanserinden kurtulan hasta ve 101 sağlıklı çocuk çalışmaya alınarak karşılaştırmalı olarak puberte değerlendirilmiştir. Ayrıca hasta grubunda hipofizer yetmezlik, hipotiroidi gibi pubertal bozukluklara eşlik edebilecek endokrin geç etkiler araştırılmıştır. Çalışmamızda 7 hastada (%6,9) pubertal bozukluk, 14 hastada (%13,8) boy kısalığı, 13 hastada malnütrisyon (%12,9), 16 hastada obezite (%15,9), 23 hastada hipotiroidi (%22,7), 18 hastada hipofizer yetmezlik (%17,8) ve 3 hastada (%2,9) gonadal yetmezlik geliştiği ve bazılarının birliktelik gösterdiği görülmüştür. Sonuç olarak çalışmamız çocukluk çağı kanserlerinden kurtulanlarda tedaviye bağlı pubertal bozukluklar ve buna eşlik edebilecek hipotiroidi, gonadal yetmezlik gibi birçok endokrin geç etkinin azımsanmayacak sıklıkta görülebileceğini göstermiştir. Çocuk hekimlerinin pediatrik kanserden kurtulan çocukların pubertal ve endokrin geç etkiler geliştirebileceği, izlem ve muayenesinin bu farkındalık ile yapılmasının gerektiğini düşünmekteyiz.

Endokrin bezlerEndokrin sistemErgenlik+5
Fevzi Aydoğdu
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Volümetrik ark tedavisi (VMAT) kullanarak tüm vücut ışınlaması ve tüm kemik iliği ışınlamasının dozimetrik karşılaştırılması

Tüm vücut ışınlaması (TVI), lösemi, lenfoma, otoimmün hastalıkları ve multipl miyelom hastalarını tedavi etmek için, kemik iliği transplantasyonunun bir parçası olan özel bir radyoterapi tekniğidir. Nakilden sonra hastanın bağışıklık sistemini baskılamak, donör kemik iliğinin reddedilmesini önlemek ve sağlıklı hücrelerin bölünmesine uygun ortam hazırlanması için kullanılmaktadır. Bu çalışmasının amacı, volümetrik ark tedavisi (VMAT) kullanarak, tüm vücut ışınlaması (TVI) ve tüm kemik iliği ışınlaması (TKI) doz dağılımını araştırmaktır. Bunun için insan doku eşdeğerine benzer malzemelerden yapılmış rando fantomu kullanılmıştır. Rando fantomun BT görüntüleri 2 mm kesitler halinde çekilmiş ve BT görüntüleri, Monte Carlo doz hesaplama algoritması kullanılarak konturlama ve tedavi planlama için, Monaco sürüm 5.1'e aktarılmıştır. TVI için, akciğer ve lensleri koruyarak tedavi planı hazırlanırken TKI için, beyin, gözler, ağız boşluğu, akciğerler, kalp, böbrekler, karaciğer, dalak, mide, mesane, rektum ve bağırsaklar korunarak plan hazırlanmış ve hazırlanan planlar dozimetrik olarak karşılaştırılmıştır. VMAT-TVI ve VMAT-TKI planları için tedavi öncesi kalite kontrolü, Octavius 4D fantom kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Planlanan ve verilen doz arasındaki doz doğruluğu, her 3 düzlemde de 3 mm ve %3 kriterleri ile gama indeksi analizi kullanılarak değerlendirilmiştir. İzomerkezlerin birleşimleri arasındaki doz hesaplaması ve dağılımı doğrulanmıştır. Çalışmada, her iki plan için tedavi öncesi ölçüm sonuçları ve tedavi planlama sisteminde elde edilen sonuçlar, TKI TVI'si ile karşılaştırıldığında, risk altındaki organ (RAO) dozlarında belirgin azalma olduğu gözlemlenmiştir. Özellikle sağ ile sol akciğer dozları sırasıyla yaklaşık olarak %20 ve %28 oranında azalmıştır. TVI'da ise Akciğer toksisitesi ana sınırlayıcı faktör olduğundan, bu azalmanın yaşam kalitesini daha da iyileştirebileceği ve klinik gereklilik olduğunda daha yüksek dozlara izin verebileceği görüşüne varılmıştır. İki tekniğin karşılaştırılması sonucunda %3-3 mm analiz için ortalama PTV γ indeksi %1'den az olduğu gözlenmiş, planlanan ve uygulanan dozlar arasında oldukça hassas doz dağılımları gözlenmiştir. Kritik organları korumada, TKI'nin üstünlüğü gözlemlenmiştir.

Kemik iliğiLenfomaLösemi+5
Tülay Özbek
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tedavisi tamamlanmış remisyondaki çocukluk çağı akut lenfoblastik lösemi hastalarının tedavi ilişkili endokrinolojik komplikasyonlarının değerlendirilmesi

Çalışmamızda tedavisi tamamlanmış remisyondaki çocukluk çağı akut lenfoblastik lösemi (ALL) hastalarının tedavi ilişkili endokrinolojik komplikasyonlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji ve Onkoloji Polikliniğinde rutin olarak yapılan, poliklinik dosyalarında kayıt altına alınan endokrinolojik tetkikler retrospektif olarak incelendi. Veriler, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi arşivinden alınan dosyalar incelenerek elde edildi.Hastalarının %19,2'sinin 5-9 yaş, %41,3'ünün 10-14 yaş, %27,8'inin ise ≥15 yaş olduğu, %52,9'unun erkek ve %47,1'inin kız olduğu, %22,3'ünün SRG, %60,2'sinin MRG ve %17,5'inin ise HRG risk sınıfında olduğu tespit edildi. Hastaların %60,1'inin radyoterapi aldığı, %8,7'sinin boy kısalığı, %5,8'inin ise düşük kiloya sahip olduğu, %11,5'inin obez (2,0≤ VKİ Z-skoru<2,33), %4,8'inin morbid obez (VKİ≥2,33) olduğu tespit edildi. LDL kolesterol 9 hastada (%8,7), total kolesterol 8 hastada (%7,8), trigliserid (0-9 yaş için) 9 hastada (%29,9), trigliserid (≥10 yaş için) 17 hastada (%23,6) yüksek, HDL kolesterol 24 hastada (%23,3) düşük olarak bulundu. Hastaların %17,3'ünde HOMA-IR yüksek bulunurken, %4,8'inde metabolik sendrom, %2,9'unda subklinik hipotiroidi olduğu tespit edildi.Hastaların %12,62'sinin (n=13), "kronolojik yaşa göre beklenenden düşük kemik kütlesi"ne sahip olduğu (DXA Z-skoru ≤ -2 SD), %17,52'sinde D vitamini eksikliği, %35,05'inde D vitamini yetersizliği olduğu saptandı. Bir kız hastaya puberte prekoks tanısı konulurken, 4 erkek hastada (%7,3) tek taraflı inmemiş testis ile uyumlu testis atrofisi olduğu tespit edildi. Sonuç olarak akut lenfoblastik lösemi tanısı alıp idame tedavisinitamamlayanremisyondakihastalarınendokrinolojikolarak değerlendirilmesi ve olası yan etkilerin erken teşhis edilip tedavi edilmesi önem taşımaktadır.ALL hastalarının tedavileri sırasında endokrinolojik yan etkilerin takibi için daha uzun süreli prospektif çalışmalar planlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Akut lenfoblastik lösemi, endokrinolojik yan etki

Endokrin sistemKomplikasyonlarLenfoma+2
Ümit Sedat Kılıççıoğlu
Gaziantep University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Çocukluk çağı akut lenfoblastik lösemili (ALL) hastaların ve sağlıklı vericilerin kemik iliklerinden elde edilen hücrelerinde p97/valosin içeren protein (VCP) ekspresyonunun belirlenmesi ve p97/vcp inhibitörünün bu hücreler üzerindeki etkisinin araştırılması

Akut lenfoblastik lösemi (ALL) kemik iliğinde bulunan lenfoid hücrelerin farklılaşması sırasında meydana gelen mutasyonlar sonucu gelişen malign bir hastalıktır. ALL hastalığının başlangıcında kemik iliği mikroçevresinin etkisi vardır. Bu mikroçevrenin en önemli hücre grubu olan mezenkimal kök hücre (MKH)'ler, birçok sitokinin salgılanmasında önemli role sahiptir. p97/VCP, AAA+ATPaz ailesinin bir üyesidir. Hücre içinde übikütin proteozom yolağı, endoplazmik retikulum ilişkili protein yıkımı, hücre siklusu, apoptoz ve otofaji gibi birçok önemli yolakta görev yapmaktadır. Yapılan çalışmalarda p97/VCP'nin birçok kanser türünde fazla ifade edildiği ve bu proteine yönelik inhibitörlerin çoğalan kanser hücreleri üzerinde teröpötik ajan olarak etkilerinin olduğu gösterilmiştir. DBeQ (dibenzylquinazoline-2,4-diamine) hücre üzerinde toksik etkisi az olduğu kanıtlanan p97/VCP inhibitörlerindendir. Tez çalışmamızın amacı çocukluk çağı ALL hastalarının ve sağlıklı vericilerin mononükleer hücrelerinde (MNH) ve MKH'lerde p97/VCP varlığını tespit edip karşılaştırmak ve DBeQ'nun (10 μM-1 saat) bu hücreler üzerindeki etkisini incelemektir. Bu amaç doğrultusunda izole edilen hücrelerde p97/VCP, p62 ve LC3B ifadesi Western blot analizi ve ımmunofloresan boyama ile belirlenmiştir. Ayrıca DBeQ'nun apoptoz üzerine etkisi Annexin V yöntemi ile flow sitometride incelenmiştir. Sonuçta hastalara ait hücre gruplarında p97/VCP ifadesinin daha fazla olduğu, DBeQ verildikten sonra p62 ve LC3B'nin ifadelerinin azaldığı ayrıca DBeQ'nun ALL hücre dizilerinde önemli bir apoptotik etkinliğe sahip olduğu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Akut lenfoblastik lösemi, mezenkimal kök hücre, p97/VCP, DBeQ

Dibenzylquinazoline-2,4-diamineGen ifadesiKemik iliği+4
Şeyma Kipel
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Relaps/refrakter hodgkin hastalığı sonrası otolog hematopoetik kök hücre nakil olgularının sonuçlarının retrospektif değerlendirilmesi

Relaps/refrakter Hdogkin Lenfoma (HL) hastaların yaklaşık %50'si nüks, progresyon gelişmesi ya da komplikasyonlar nedeniyle eks olabilir. Kurtarma tedavisi ardından otolog hematopoetik kök hücre nakli (OHKHN) standart bir yaklaşımdır. Nakil hastalık kontrolü sağlama, yaşam kalitesini iyileştirme veya semptomları hafifletmek amacıyla uygulanılabilir. Çalışmamızda OHKHN sonrası sağkalım süresine etki eden prognostik risk faktörlerinin belirlenmesini amaçladık. Relaps/refrakter HL tanılı 18 yaşından büyük OHKHN uygulanılan toplam 35 hasta dahil edildi. Hastaların bilgileri hastane sisteminden elde edildi. Hastalıksız (HSS) ve genel sağkalım süreleri (GSS) tahmin edilmesi için Kaplan-Meier survey analizi ve potansiyel prognostik değişkenleri değerlendirmek için Cox regresyon modeli kullanıldı. Kurumumuzda Ocak 2009 – Mart 2020 yılları arasında relaps/refrakter HL tanılı OHKHN yapılan 35 hasta yer almaktadır. Hastaların %54'ü erkektir. Medyan tanı yaşı 29 (14-62) ve nakil yaşı 33 (22-62)' tür. Primer kemoterapi sonrasında hastaların %34'ü refrakter, %66'sı remisyonda olduğu saptandı. Kurtarma tedavisi sonucunda %26 tam yanıt, %6 parsiyel yanıt, %68 refrakter olarak saptandı. OHKHN sonrası hastaların %77'si yaşıyor; %23'ü eks oldu. Eks olan hastaların %88'i lenfoma kaynaklı, %12'si lenfoma harici nedenden kaybedildi. OHKHN sonrası hastaların %49'unda remisyon; %51'inde relaps gelişti. Relaps olan hastaların tedavisi sonrasında %39'u remisyon, %17'si refrakter saptanırken %44'ü eks oldu. Takiplerine göre genel sağkalım oranları 3 aylık %89, 1 yıllık %86, 3 yıllık %75, 5 yıllık %75; hastalıksız sağkalım oranları 3 aylık %77, 1 yıllık %67, 3 yıllık %32, 5 yıllık %21 olarak saptandı. OHKHN sonuçlarına göre ortalama GSS 100 (±8.9) ay; HSS 60 (±10.7) aydır. OHKHN sonrası ölenlerin medyan sağkalım 11 (±4.5) ay; nüksedenlerin sağkalım 32 (±5.7) ay idi. Çalışmamızda relaps süresinin 12 ay altında olması (p=0.033) ve nüks anındaki sedimentasyon düzeyinin normal olması (p=0.021) HSS üzerinde anlamlı etkisi olduğu görüldü. Nüks anında LDH düzeyinin normal olması (p=0.022) GSS üzerinde anlamlı etkisi görüldü. Çok değişkenli analizde GSS üzerinde etkili prognostik risk faktörü saptanmadı. Ek olarak HSS üzerinde hemoglobin düzeyinde artışın relaps riskini 1.67 kat arttırdığı; nötrofil engraftmanında bir birimlik artışın relaps riskini %30 düzeyinde azalttığı saptandı. Ancak çalışmamızda anlamlı olmayan risk faktörlerinin sağkalım sürelerini belirgin uzattığı görüldü. Erken evre, tanı yaşı 40'ın altında olması, kadın cinsiyeti, histolojik tanı noduler sklerozan Hogkin lenfoma (NSCHL), B semptom olmaması, tanı anı LDH, sedimentasyon ve beta-2 mikroglobulin normal olması, bulky kitle olmaması, nakil öncesi radyoterapi alması, primer kemoterapiye yanıt vermesi, nüks anı beta-2 mikroglobulin normal olması ve kurtarma rejim sayısının artması HSS'lerini yaklaşık 1 ile 5 yıl ve GSS'lerini yaklaşık 4 ay ile 5 yıl arasında uzattığı saptandı. Relaps/ refrakter HL yüksek riskli olması nedenli OHKHN yapılan hastaların mortalitesinin yüksek olduğu görülmektedir. Ancak mortaliteyi azaltmak için yeterli sayıda çalışma bulunmamaktadır. Günümüzde OHKHN sonrası sağkalımı iyileştirmek amacıyla prognostik faktörlerin araştırılması amacıyla çalışmalar yapılmaktadır. Çalışmada merkezimizdeki relaps/refrakter HL tanılı OHKHN uygulanılan hastaların GSS ve HSS sonuçlarına etki eden risk faktörleri değerlendirildi. Ek olarak diğer çalışma sonuçları ile karşılaştırılıp farklı ve benzer yönleri saptandı. Anahtar Kelimeler: Otolog Hematopoetik Kök Hücre Nakli, Hodgkin Lenfoma, Genel Sağkalım Süresi (GSS), Hastalıksız Sağkalım Süresi (HSS)

Hematopoetik kök hücre transplantasyonuHodgkin hastalığıKök hücre taransplantasyonu+3
Ezel Elgün
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00

Related subjects