Immunity

84 theses under this subject heading

DoctorateOpen AccessTR

Türkiye'de erkler ayrılığı ve dokunulmazlıklar

Devleti oluşturan kuvvetler, yasama, yürütme ve yargı olmak üzere üçe ayrılmaktadır. Demokratik toplumlarda kuvvetler ayrılığı ilkesi ve hukuk devleti kavramı, hayati öneme haiz konulardır. Tarihsel süreç içerisinde, dokunulmazlıklar, çeşitli şekillerde yer almıştır. Türkiye de siyasi tartışmaların merkezinde yasama dokunulmazlıklarının yer almasına karşın, diğer tüm erklerde de dokunulmazlıkların varlığı söz konusudur.Tüm dokunulmazlıklar toplum vicdanını rahatsız etmektedir. Fakat dokunulmazlıkların amacı ayrıcalıklı bir sınıf oluşturmak değildir. Asıl amaç, kamusal faaliyette görev alanları haksız isnatlardan korumaktır. Böylelikle kamu görevlileri görevlerini güvence içinde ifa edebileceklerdir. Bu da ancak hukuk devleti ilkesinin hayata geçirilebilmesi ile sağlanabilecektir.Dokunulmazlıklar, ayrıcalıklı bir sınıf oluşturmayı engelleme ve aynı zamanda güven içerisinde kamusal faaliyeti icra edebilme, arasındaki dengeyi sağlamalıdır.Öncelikli olarak, toplumun adalet duygusunu güçlendirmek için, mümkün olan en kısa zamanda, Türkiye de yeni bir yargı reformu yapılmalıdır. Dolayısı ile bu yeni yargısal reforma göre dokunulmazlıklar yeniden değerlendirilmelidir.

Demokratik toplumDokunulmazlıkHukuk devleti+6
Yusuf Gökhan Yolcu
İnönü University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periton diyalizi yapan kronik böbrek yetmezliği hastalarında vitamin D ile immün sistem arasındaki ilişki

Vitamin D `nin kemik metabolizması üzerindeki klasik rolü dışında birçok biyolojik fonksiyonun olduğu oldukça iyi bilinen bir durumdur. Bu çalışmanın amacı vitamin D eksikliği olan peritoneal diyaliz hastalarına kolekalsiferol desteği yapılmasının, pro-inflamatuvar sitokin IFN-? ve anti-inflamatuvar sitokinler IL-4, IL-10 ve pentraxin-3 ve serum total lökositlerin yüzdesinde, granülositler, lenfositler ve periferal kan mononükleer hücre alt gruplarında (CD3, CD4, CD8, CD45) ve CD4/CD8 oranında herhangi bir değişikliğe sebep olup olmadığını bulmaktır. Biz 31 sürekli ayaktan periton diyaliz hastalarının (15 erkek, 16 kadın, yaş ortalaması 48,6±14,8 yıl ) vitamin D durumu (serum 25-hidroksivitamin D3 [25(OH)D3)]) ve spesifik plazma sitokin konsantrasyonları (interferon-gamma [IFN-?], interleukin [IL]-4, ve IL-10), pentraxin-3, CD3, CD4, CD8 ve CD45 seviyesi için açlık kan örnekleri alarak analiz ettik. 25(OH)D3?ün bazal ortalama seviyesi 6,1±2,1 ng/dL ve kolekalsiferol desteğinin ardından 25(OH)D3?ün ortalama seviyesi 39,7±10,9 ng/dL (p<0,05). Hastalarımızın 24 tanesi (%77,4) paratiroid hormonu kontrol altında tutmak için alfacalsiferol almaktaydı. Alfa-kalsiferol alan ve almayan hastaların kolekalsiferol desteği öncesi ya da sonrası süreçlerinde hastaların CD4, CD8, CD4/CD8 oranı ve CD45, serum IL-4, IL-10, interferon-?, pentaxin-3 seviyelerinde bir farklılık olmadı (p>0,05). Vitamin D desteğinin ardından CD3, CD4, CD8, CD4/CD8 oranında ve CD45, serum IL-4, IL-10 ve pentraxin-3 seviyelerinde bir değişiklik olmadı ancak beyaz kan hücre sayısında, IFN-? seviyelerinde anlamlı bir düşüş oldu (p < 0.05). Sonuçlar: Bizim çalışmamızda kolekalsiferol desteği sonucunda proinflamatuvar sitokin IFN-? seviyesinde düşüş olurken kolekalsiferol tedavisi antiinflamatuvar sitokin IL-4 ve IL-10 serum seviyelerinde artışa neden olamamıştır. Görülmektedir ki, birçok sitokin üretimini aynı anda stimule eden bir uyaran olduğu halde, her bir sitokinin vitamin D?nin farklı şekillerde etkileyebileceği başka yollardan da türeyebileceği söylenebilir.

Böbrek yetmezliği-kronikDiyalizPentraksin 3+6
İbrahim Orman
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fare beyin metastazı modelinde optimal stereotaktik radyocerrahi yönteminin belirlenmesi ve immünolojik etkilerinin araştırılması

Kanser hastalarında morbidite ve mortalitenin hala en önemli nedeni olan beyin metastazlarında, tümör hücrelerinin immün supresif özellikleri ve geliştirdikleri direnç mekanizmaları nedeniyle bu tümörlerin lokal kontrol başarı oranları düşmektedir. Stereotaktik radyocerrahinin beyin metastazlarında ve primer beyin tümörlerinde, immün yanıtı ve tümör mikroçevresini düzenlemede etkili olduğu artık bilinen bir gerçektir ancak hipofraksiyone radyocerrahinin beyin metastazlarında immün sistem üzerine etkisi üzerine yeterli bilgi yoktur. Ayrıca, farklı kanser türlerinde tedaviye direnç oluşumunda rolleri kanıtlanan ısı şok proteinleri ve Hippo yolağının, beyin metastazlarında radyasyon ile ilişkisini ve farklı radyocerrahi doz ve fraksiyonasyonlarının bu moleküller üzerine etkisini araştıran çalışmalar kısıtlıdır. Bu amaçla B16F10 fare melanoma hücre serisi ile C57BL/6J farelerde beyin metastazı modeli oluşturduk. Fareleri kontrol ve Gamma Knife ile farklı doz ve fraksiyonlarda (15Gy, 3x7Gy, 5x5Gy) tedavi edilmek üzere dört gruba ayırdık. Her grupta sağkalım sürelerini ölçtük. Ölüm sonrası sakrifiye edilen beyinden sağlam ve tümörlü dokular ayrıldıktan sonra tümörlü dokulardan immünohistokimya ile radyasyona direnç ile ilişkisini ve farklı radyocerrahi tedavi şemalarının bu moleküller üzerine etkisini değerlendirmek için HSP90 ve YAP1 düzeylerini ölçtük. ELISA ile tümörlü ve sağlıklı beyin dokularında immün yanıtı değerlendirmek için CCL4 ve IL-17A seviyelerini analiz ettik. Toplanan tüm verileri istatiksel açıdan karşılaştırdık. 15 Gy dozunda Gamma Knife tedavisi uygulanan grupta en fazla olmak üzere tedavi alan gruplar ile kontrol grubu arasında sağkalımda anlamlı fark saptadık. İmmünohistokimyasal analizde HSP90 ve YAP1 düzeyleri için gruplar arasında; ELISA ile de, CCL4 ve IL-17A düzeyleri için gruplar arasında ve her grupta sağlıklı beyin dokusu ve tümör dokusu arasında istatiksel açıdan anlamlı bir fark tespit etmedik. Stereotaktik radyocerrahinin immün yanıt üzerine etkinliği kanıtlanmış olsa da, özellikle beyin metastazlarındaki radyasyona direnç mekanizmalarının üstesinden gelmek için, radyocerrahinin etkin ve güvenilir doz ve fraksiyonasyonlarının belirlenmesi gerekmektedir. Bu bağlamda çalışmamızın, ileriki çalışmalara yol gösterici olacağını umuyoruz.

Beyin neoplazmlarıDoz-cevap ilişkisi-radyasyonEnzime bağlı immünosorbent testi+6
Güven Gönen
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation of the ability of cytokine levels to influence immunity in group vaccinated with COVID-19 Pfizer vaccine

In addition to all the information obtained in studies on the SARS agent SARS-CoV and the MERS agent MERS-CoV, during the COVID-19 pandemic caused by SARS-CoV-2, the immunogenic capacity of the S and N structural proteins of coronaviruses and also vaccine candidates using the S protein as the antigen have been shown to induce a protective immune response mediated by neutralizing antibodies. The primary cause of death in COVID-19 patients was initially defined as acute respiratory infection with severe pneumonia. Cardiovascular problems and coagulation problems due to severe systemic inflammatory state have attracted attention as aggravating factors in the clinical picture of people infected with SARS-CoV-2. Biomarkers that can guide prognosis have also been investigated. It has been reported that serum levels of MCP-3 (monocyte chemotactic protein-3) and IP-10 (interferon gamma-induced protein-10) chemokines are elevated in studies conducted in COVID-19 patients hospitalized in the intensive care unit and progressing to a fatal process. During the pandemic process, it has emerged that protective vaccines against the COVID-19 epidemic must be rapidly produced on a large scale and distributed all over the world.

COVID 19COVID 19 vaccinesCytokines+1
Maha Kadhım Alı Abokshot
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Efficiency of probiotic supplementation on immunomodulation and some biochemical parameters in Helicobacter pylori infection

Helicobacter pylori is the first formally recognized bacterial carcinogen and is one of the most successful human pathogens, as over half of the world's population is colonized with this gram-negative bacterium. In this study, we aimed to investigate the efficiency of probiotics in H. pylori infection before and after treatment by determining the changes in immunoglobulin M (IgM), interleukin-10 and white blood cell counts besides biochemical parameters such as blood urea, creatinine, total protein, albumin, aspartate aminotransferase, alanine aminotransferase, alkaline phosphatase, and lactate dehydrogenase. For this purpose, ELISA and biochemical spectrophotometric methods have been used. As a result, the interleukin-10, immunoglobulin (IgM), and total white blood cells levels showed a significant increase in H. pylori group when compared with the control groups. But significant decreases has been determined in treatment groups. Also, we determined significant increase in blood urea, creatinine, AST, ALT, ALP, and LDH levels in all test groups, but significant decrease in total protein levels when compared with the control groups. There was no significant differences in albumin levels between the groups. According to the findings of the current study that probiotic treatment has a significant role in reducing H. pylori disease and its complications and the emergence and development of this disease.

Gastric mucosaHelicobacter pyloriImmunity+1
Rawnaq Hameed Mıjwıl Mıjwıl
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Study of some inflammatory factor and oxidative strees in patients with acute on chronic liver failuar

The aim of our studies is to identify the most important immunological factors that are mostly associated with acute on chronic hepatic failure. People who had liver problems were older than those who didn't, according to this study. There was a statistically significant difference (P<0.05) of age in acute and acute chronic group (40.407 ± 15.18 years and 48.440 ± 14.58 years). Renin, IL-6, and CRP were measured in the serum of all participants. There have been a significant (P<0.001) increasing of. Renin value in ALF patients (22.860 ± 6.76 pg/mL) and in ACLF patients (14.604 ± 3.51pg/mL) Compared with control (3.517 ± 0.46 pg/m). 50 patients with acute liver faulair (ALF) and 50 patients with chronic liver disease (ACLF) were compared. ALF patients had significantly higher levels of aspartate transaminase (AST) and alanine transaminases (ALT) than the healthy control group. ositive values of aspartate transaminase (AST), alanine transaminase (ALT), the total bilirubin, and direct bilirubin in the ALF and ACLF group were significantly higher than in the control group. The ROC curve analysis indicated the good performance of renin, IL-6 and CRP in diagnosis The cut-off point of CRP is >5, sensitivity 100 specifity 100 P < 0.001 T-TEST = 33.11.

C reactive proteinLiver failure-acuteRenin+2
Hudhaıfa Mahmood Yaseen Yaseen
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Thi-Qar'daki COVID 19 hastalarında bağışıklık yanıtı ve rahatsızlığı

SARS-CoV-1 ile iliĢkili SARS-CoV-2 adlı yeni bir beta koronavirüs, ilk olarak 2019'un sonlarına doğru Çin'de ortaya çıktı. Bu koronavirüs Dünya Sağlık Örgütü'nün 11 Mart 2020'de pandemi olarak sınıflandırdığı COVID-19'un nedenidir. Bu çalıĢma, COVID-19 hastalarında bazı otoantikorları ve bunların hastalık Ģiddeti ile iliĢkisini değerlendirmek ve Covid-19 enfeksiyonunun yaĢ, cinsiyet, kronik hastalık ile iliĢkisini incelemek amacıyla yapılmıĢtır. ÇalıĢma, Kasım 2021'den Mart 2022'ye kadar olan sürede 120 katılımcı (Thi-Qar Valiliği'ndeki AL-Imam Hussein Eğitim Hastanesinde moleküler olarak Covid-19 ile enfekte olan 60 hasta ve kontrol grubu olarak 60 hasta) üzerinde yapıldı. Alınan kan örneği 4000 RPM'de 5 dakika santrifüj edildi ve serum immünolojik parametrelerin ayrılması için, kan örneği ise moleküler çalıĢma için kullanıldı. Bu çalıĢma, hastalarda anti-sitrulinlenmiĢ Peptid antikoru dıĢında (anti-ANA, anti-DNA, Hs-CRP ve IL-6) çalıĢılan tüm parametrelerde anlamlı bir artıĢ olduğunu göstermiĢtir (p < 0.05). Anti sitrüline edilmiĢ Peptid antikoru dıĢında çalıĢılan tüm parametreler gruplar arasında ve cinsiyete göre karĢılaĢtırıldığında arttı (p < 0.05). ÇalıĢma ayrıca kontrol grubunda anti-ANA, anti-DNA, Hs-CRP ve IL-6 konsantrasyonlarında anlamlı farklılıklar olduğunu gösterdi (p <0.05). Bu çalıĢma, anti-DNA ile anti-ANA otoantikoru (r=0,261) arasında ve Hs-CRP ile anti-ANA otoantikoru (r=0,298) arasında ve RF ile anti-ANA otoantikoru (r=0,280). arasında zayıf bir pozitif korelasyon olduğunu göstermiĢtir. Sonuçlar ayrıca Hs-CRP ve Anti-ACCP antikoru arasında zayıf bir negatif korelasyon olduğunu gösterdi (r=-0.264). AraĢtırmamız, Covid-19 enfeksiyonu ile otoimmün bozuklukların geliĢimi arasında doğrudan bir iliĢki olduğunu gösterdi. Covid-19 enfeksiyonu romatizmal faktörün yüksek düzeyde olmasına neden olabilir veya varlığının enfeksiyon olasılığını artırdığı düĢünülmektedir. Ek olarak, yüksek bir ferritin seviyesi bu enfeksiyonun ne kadar ciddi olduğunu ve ayrıca karaciğerin nasıl çalıĢtığını etkiler.

Bağışıklık yanıtıCOVID 19Korona virüs enfeksiyonları+2
Anwar Shatı Mohammed Mohammed
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Mycobacterium bovis izolatlarının MIRU - VNTR ve spoligotyping ile surveyansı

İnsan ve hayvan tüberküloz olgularından izole edilen M. bovis suşlarının epidemiyolojik özelliklerinin belirlenmesi, kaynağı hayvan ve hayvan ürünleri olan bir grup tüberküloz olgusunun kontrolü ve etkin kontrol tedbirleri ile en aza indirilmesini sağlayacaktır. Bu çalışmada Çukurova bölgesinde pulmoner tüberküloz ön tanılı hastaların balgam örnekleri ile Adana mezbahasında et üretimi amacı ile kesilen hayvanların akciğer ve lenf nodlarının makroskopik incelemelerinde tüberküloz şüphesi yaratacak lezyona sahip olan dokulardan izole edilen M. bovis suşlarının muhtemel bir bulaşa delil teşkil etmek üzere klonal düzeyde irdelenmeleri ve bu amaçla kullanılan yöntemlerin tek başlarına veya birlikte kullanılmaları halindeki ayırım güçlerinin tespiti amaçlandı. Çalışmaya Mart 2011-Haziran 2012 tarihleri arasında izole ve identifiye edilen hayvan kökenli 32 ile insan kökenli 10 M. bovis izolatı dahil edildi. Klonal ilişkinin belirlenmesinde 12 lokus MIRU-VNTR yöntemi ile spoligotyping yöntemi kullanıldı. Test izolatlarının tamamının spoligotipleme ile 6, MIRU-VNTR ile 10 farklı patern gösterdikleri, her iki yöntemin birlikte kullanılması halinde ise patern sayısının 28'e çıktığı, MIRU lokusları içerisinde MRU4, MIRU26, MIRU31 ve MIRU40'ın ayırım gücü en yüksek lokuslar olduğu, spoligotiplemede de izolatların % 42.85 oranı ile SB0120 paterninde yoğunlaştıkları, aynı yöntemle 7 izolatın M. bovis ssp caprae paterni, 2 insan izolatının da M. bovis BCG paterni sergiledikleri, 5 insan izolatının spoligotyping ve MIRU-VNTR kalıplarının sığır kökenli izolatlar ile % 100 uyumlu olduğu yani ortak kökenden enfekte edildikleri görüldü. Bu çalışmada M. bovis izolatlarının epidemiyolojik analizinde spoligotyping ve MIRU-VNTR yöntemlerinin birlikte kullanılması halinde ayırım güçlerinin her iki yöntemin tek başına kullanılmasına oranla daha yüksek olduğu, bölgemizde bir kaynaktan köken alan suşların hem insanları hem de hayvanları enfekte ettiği bu sebeple de M. bovis moleküler epidemiyolojisine yönelik çalışmaların sürdürülerek elde edilen sonuçların Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ile paylaşılmasının uygun olacağı kanaatine varılmıştır.Anahtar Kelimeler: M. bovis, MIRU-VNTR, Spoligotyping

GenotipHastalıkMycobacterium bovis+4
Nevin Tuzcu
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Campylobacter jejuni'ye karşı koruyucu immüniteye yol açan antijenlerin tespiti ve potansiyel kullanım alanlarının araştırılması

Campylobacter jejuni özellikle kanatlılarda gastrointestinal sistemde kolonize olan Gram negatif spiral şekilli ve hareketli bir mikroorganizmadır. Kanatlılardaki enfeksiyonları et tutulumunu azaltarak ciddi ekonomik kayıplara yol açabilmektedir. İnsanlara sıklıkla enfekte kanatlı ürünlerinin tüketilmesi ile bulaşırlar ve non-spesifik basit semptomlardan dizanteriye kadar değişen intestinal semptomlara yol açarlar. Kanatlılarda kolonizasyonun yaş ile ilişkili olarak arttığı, ilk 2-5 hafta kolonizasyonun gerçekleşmediği gösterilmiş ve koruyucu immunitede yumurtadaki maternal IgY 'nin rolü olabileceği düşünülmüştür. Bu bulgu koruyucu immun cevabı indükleyen C. jejuni antijenlerinin kanatlılarda ve insanlarda aşı çalışmaları ile serolojik tanı kitlerinde kullanılabileceğini akla getirmiştir. Çalışmamızda; bölgesel suşlardan elde edilen membran antijenleri ile tavuk yumurtalarındaki anti-C. jejuni-IgY reaktivitelerinin tespiti amaçlanmıştır. Endüstriyel tip et tavukçuluğu yapan işletmelerdeki I. III, V haftalık piliçler ile kesimhanede işlem gören tavukların doku örneklerinden izole edilen C. jejuni suşlarının membran proteinleri ekstrakte edilmiş ve SDS-PAGE ile separe edildikten sonra nitroselüloz membranlarda immobilize edilmiştir. Daha sonra endüstriyel tip ve ev tipi yumurta tavukçuluğu yapan işletmelerden alınan 100 yumurtadan IgY ekstrakte edilmiş ve bunlarla reaktif membran proteinleri immunblot yöntemi ile araştırılmıştır. Çalışmada doku örneklerinin %17.5'inde C. jejuni kolonizasyonu görülmüş, bu suşların membranlarında 8-120 kDA arasında değişen çok sayıda protein bulunduğu ve 36 ve 60 kDa büyüklüğündekilerin suşların tamamında major protein bantları olduğu tespit edilmiştir. Yumurta ekstraktlarının %68'inde SDS-PAGE ve ELISA yöntemleri ile ölçülebilir ve kullanılabilir düzeyde IgY tespit edilmiştir. İmmunblotting yöntemi ile 30 (%44.1) yumurta ekstraktında 36 ve 60 kDa'luk proteinlerle (%93.3-100) reaktif olan IgY varlığı tespit edilmiştir. Bölgemizde endüstriyel tip et tavukçuluğunun yapıldığı işletmelerde C. jejuni enfeksiyonlarının insidansı. %17.5 ile beklenenden yüksek oranda görülmüştür. Endüstriyel ve ev tipi yumurta tavukçuluğu yapılan kümeslerdeki yumurtalarda sırasıyla %14 ve %46 oranında anti-C.jejuni IgY olduğu ve bunların 36 ve 60 kDa'luk proteinlerle immün-reaktif olduğu tespit edilmiştir. Bu antijenlerin aşı çalışmaları ve serolojik tanı kiti geliştirilmesinde hedef antijenler olarak kullanılabileceği belirlenmiştir.

AntijenlerKampilobakter jejuniMembran proteinleri+3
Melda Meral
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessEN

The prevalances and patient characteristics of primary immunodeficiency diseases

Objective: In this study, we aimed to record demographic features and laboratory resulth of patients with primary immunodeficiency who are followed by Çukurova University Medicine Faculty Hospital Pediatric Department of Pediatric Immunology and Allergy. Material and Method: In this study, 192 children with primary immunodeficiency who admitted to Çukurova University Medicine Faculty Hospital Pediatric Department of Pediatric Immunology and Allergy since june 2014 were evaluated retrospectively. The study protocol was approved by the Medical Ethics Committee of the Çukurova University Medicine Faculty and used ESID (The European Society for Immunodeficiencies) and IUIS (The International Union of Immunological Societies) criteria. We recorded patients'demographic features like age, gender, the age of symptoms, the age at diagnosis, clinical features, family history and laboratory results. At the same time we recorded consanguinity, is there another person who has primary immunodeficiency desease in family, is there dead person with primary immunodeficiency desease in family, clinical manifestations. Laboratory analyses included complete blood count, peripheral blood smear, measurement of serum immunoglobulins, lymphocyte proliferation test, absolute lymphocyte count, absolute neutrophil count, radiologic abnormality, treatment, prognosis. CT or HRCT scaned to the patient who recurrent respiratory system infection. Analyses included delayed cutaneous hypersensitivity, spesific IgE and skin prick test results. Results: The average age at diagnosis was 56.6 months and differed between 1 and 192 months. 114 (%59,4) of the patients were boys and 78 (%40,6) were girls. 42 (%21,9) of the patients from rural, 150 (%78,1) ) of the patients from urban. %33.3 of patients (n:64) had the most common immunodeficiency due to antibody deficiency. The ratios of the other immunodeficiencies were severe combined immunodeficiency % 16,1 (n:31), other welldefined immunodeficiency syndromes %30,7 (n:59), regulation defects of immun system %1 (n:2), defects of phagocytic system %15,1 (n:29), defects in innate immunity %3,6(n:7). %22,9 of patients (n:44) had the most common subgroup of immunodeficiency due to ataxia telangiectasia. Parental consanguinity ratio of our patients was %9,8 (n:19). The most common parental consanguinity severe congenital neutropenia, Ig A deficiency at least. The most common clinical manifestation recurrent respiratory system infection in %38,5, The most common symptoms gait disturbance in %21. Conclusion: Promoting the awareness of PID among the medical professionals and the general public is required if premature death and serious morbidity occurs due to late diagnosis of the wider spectrum of PID are to be avoided. Key words: Primary immunodeficiency, Laboratory, Demographic Features.

DemographyLaboratoriesImmun deficiency+1
Melda Mercan
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

DSM-V tanı sistemine göre obsesif kompulsif bozukluk ve ilişkili bozukluklar tanısı alan çocuk ve ergenlerin pediatrik akut nöropsikiyatrik sendrom ilişkisi, ana ve serum ıga düzeyleri

Amaç: PANDAS/PANS olarak isimlendirilen enfeksiyon ile ilişkili nöropsikiyatrik hastalıkların, immun fonksiyon bozukluğu ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada OKBİB hastalarının fenotipik özellikleri ile PANDAS birlikteliği, ailesel otoimmunite ve humoral immunite ilişkisini göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ağustos 2016-Şubat 2017 tarihleri arasında Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı polikliniğine başvuran, DSM-V tanı ölçütlerine göre OKBİB tanısı alan 6-18 yaş arası 58 hasta ve 82 sağlıklı kontrol alınmıştır. Psikiyatrik tanıları belirlemek amacı ile katılımcılara Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam boyu Şekli Türkçe uyarlaması (K-SADS), OKB belirti şiddetini ölçmek için Çocuklar için Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (ÇYBOKÖ) uygulandı. Hastaların sosyodemografik verileri, immunite-enfeksiyon öyküleri, ailesel otoimmunite öyküleri kaydedildi. Tüm katılımcılardan serum IgA, ANA, ASO, CRP düzeylerinin belirlenmesi amacı ile kan örnekleri alındı. Çalışma verilerinin istatiksel analizi SPSS 16.00 ile yapıldı. Bulgular: Serum IgA düzeyleri OKB ve OKB-spektrum diğer tanısı alan olgularda kontrol grubuna göre daha düşüktü. (2239,0±1373,0; 2593,34±1228,18 µg/ml; 2945±1299,01; p=0,054.) PANDAS olgularının (n=27, %46,5) ortalama serum IgA düzeyleri kontrol grubuna göre daha düşüktü. (2423,1±1316,6 µg/ml IgA; 2945,4±1299,0 µg/ml, p=0,089). PANDAS tanılı olgularda kontrol grubuna göre ASO düzeyleri anlamlı derecede yüksekti. ( sırasıyla; 336,2±107,1 IU/ml, 71,9±52,8 IU/ml, p=0,0000). Sonuç: OKBİB olgularında kontrole kıyasla daha düşük IgA değerleri saptadık. Çalışmamız, pediyatrik OKBİB ve humoral immunite ilişkisi hipotezini destekleyen ilk çalışma olması açısından önemlidir.

ErgenlerFenotipNöropsikiyatri+5
Zeynep Tunç
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sepsisli ratlarda deksmedetomidin ve midazolamın immünite üzerine etkileri

Giriş: Sepsis yıllarca tıp dünyasının tedavisi güç ve mortalitesi yüksek sorunlarından biri olmuştur. Sepsis ve septik şok acil tedavi edilmesi gereken, günümüzde hala önemli ölçüde mortalite ve morbiditeye sahip klinik bir tablodur; mortalite oranı ortalama olarak %40'ın üzerindedir. Uzun süren çalışmalar sonucunda sepsis sendromunun konakçının infeksiyon etkenine karşı geliştirdiği bir grup yanıtlar dizisi olduğu, klinik bulgularda salıverilen sitokinlerin büyük oranda sorumlu olduğu anlaşılmıştır. Sedatif ilaçlardan olan hem peroperatif hemde postoperatif kullanılabilen deskmedetomidin ve midazolam ilaçlarının immünite üzerine olumlu etkilerini gösteren yayınlar olmuştur. Çalışmamızda bu ilaçların sepsis modeli oluşturulmuş ratlarda immünite üzerine etkilerini araştırdık. Materyal Metod: Bu çalışmada sepsis ya da herhangi bir hastalığı olmayan 40 farede sepsis yapılarak iki anestezik ilacın immünite üzerine etkilerini incelemek hedeflendi. Böbrek ya da karaciğer fonksiyon bozukluğu olmayan 40 erkek fare rastgele dört gruba ayrıldı. Kontrol grubunun batın bölgesi açılıp dışarı çıkartıldı ve tekrar yerine yerleştirilerek süture edildi. Sepsis grubuna ÇLD yapıldı. Deksmedetomidin grubuna ÇLD yapıldıktan 8 saat sonra deksmedetomidin 0.01 mg/kg dozda verildi. 24 saat sonra kan ve doku örnekleri alınıp IL-1, IL-6 ve TNF alfa düzeyleri bakıldı. Midazolam grubuna ÇLD yapılıp 8. Saatte 0,01 mg/kg dozda midazolam verildi. 24 saat sonra kan ve doku örnekleri alınıp IL-1, IL-6 ve TNF alfa düzeyleri bakıldı. Alınan doku ve kan örnekleri üreticinin yönergelerine göre ELISA kitleriyle çalışıldı. Bulgular: Kontrol grubuyla kıyaslandığında sepsis grubunda TNF-α, IL-1 ve IL-6 düzeyleri yüksek bulunmuştur. Deksmedetomidin verilen grupta bu parametrelerde hem serumda hem de dokularda anlamlı düşüş görülmüştür. Midazolam verilen grupta TNF-α, IL-1 ve IL-6 değerleri de serum da ve dokuda anlamlı bir düşüş olduğu kaydedilmiştir. Sonuç: ÇLD modeli sepsis oluşturmada başarılı bir yöntemdir. Deksmedetomidin ve midazolamın sepsisin oluşturduğu proinflamatuvar sitokinleri düşürmede etkili olduğu görülmüştür. Deksmedetomidin ve midazolamın bu iyileştirici etkileri immünmodulatör etkileri ile açıklanabilmiştir. Anahtar Kelimeler: Sepsis, deksmedetomidin, midazolam, immünite

DeksmedetomidinMidazolamSepsis+3
Feyza Yar
Yozgat Bozok University
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Akut immun trombositopenili çocuklarda plazma tiyol/disülfit düzeylerinin araştırılması

Oksidatif stres, immün trombositopeninin (İTP) patogenezinde rol oynayabilir, ancak dinamik tiyol / disülfit homeostazının rolü henüz araştırılmamıştır. Bu çalışmanın amacı akut İTP'li çocuklarda tiyol/disülfit homeostazında bir değişiklik olup olmadığını değerlendirmektir. Bu çalışmaya yaş ve cinsiyetlerine göre ayrılan toplam akut İTP'li 40 çocuk ve sağlıklı 50 çocuk dahil edildi. Serum total tiyol ve doğal tiyol seviyeleri yeni bir otomatik spektrofotometrik yöntemle ölçüldü. Dinamik disülfit bağları ve ilgili oranlar bu değerlerden hesaplanmıştır. Hasta grubunun ortalama total tiyol ve doğal tiyol seviyeleri, kontrol düzeylerinden anlamlı derecede düşük bulundu (P<0.01). Bununla birlikte, 1 g/kg/gün ile intravenöz immünoglobulin (İVİG) tedavisi bu azalmaları önledi. İTP hastalarında hafif derecede disülfit seviyesi anlamlı olmayan bir şekilde azalmakla birlikte, İVİG tedavisinden sonra iyileşti. Disülfit / total tiyol, disülfit / doğal tiyol ve gruplar arasında doğal tiyol / total tiyol oranlarında belirgin değişiklikler saptanmadı. Bu sonuçlar, tiyol / disülfit homeostazının, İTP patogenezinde rol oynadığını gösteren ilk örnektir ve İVİG tedavisi, çocuklarda tiyol düzeylerindeki azalmayı önleyebilir. Anahtar sözcükler: İmmün trombositopeni, çocukluk çağı, tiyol, disülfit, oksidatif stres

DisülfitlerOksidatif stresPlazma+4
Husam Beyazıt
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Toll-ınteracting protein (TOLLIP), ıl-1β ve ıl-10 gen polimorfizmleri ile insan doğal immün cevabının negatif regülatörlerinin ekspresyonunun tüberküloza duyarlılıkla ilişkisi

Tüberküloz (TB), dünyada insanlarda infeksiyona bağlı ölümlerin başlıca sebeplerinden biridir, fakat immün patogenezi tam olarak anlaşılmadan kalmıştır. Doğal immün cevap mikobakterilere karşı konağın ilk savunması için çok önemlidir. Bu bağlamda, bir proinflamatuvar sitokin olan IL-1β'i, antiinflamatuvar sitokin IL-10'u ve Toll-like reseptörleri (TLRs) ile iletişime girerek inflamatuvar cevabı negatif yönde düzenleyen mediatörler arasında yer alan Toll-interacting protein (TOLLIP)'i kodlayan genlerdeki birçok polimorfizm ile immün cevabın negatif regülatörlerinin gen ekspresyon düzeylerinin farklı insan populasyonlarında birçok kronik infeksiyonda olduğu gibi TB patofizyolojisinde ve TB'a yatkınlıkta da önemli bir rol oynadığı az sayıdaki moleküler çalışmalarda ileri sürülmüştür. Biz çalışmamızda konağa ait bu risk faktörlerinin TB'a duyarlılıkla ilişkisini araştırmayı amaçladık. Aralık 2015 ile Aralık 2017 tarihleri arasında ÇÜ THAUM Bölge Tüberküloz Laboratuvarı'na Adana İlinden gönderilen balgam örneklerinin incelenmesi sonucunda TB tanısı alan ardışık 50 hasta ile 50 TB negatif sağlıklı kontrol bireyden EDTA'lı tüplere 8 ml venöz kan örneği alındı. Örneklerin 2 ml'sinden DNA ekstraksiyonu sonrasında TOLLIP genindeki rs5743899A/G ve rs3750920C/T polimorfizmleri ile IL-1β genindeki +3954C/T polimorfizmi Polymerase Chain Reaction - Restriction Fragment Length Polymorphism (PCR-RFLP) yöntemi ile, IL-10 genindeki -1082G/A polimorfizimi de Amplification Refractory Mutation System - Polymerase Chain Reaction (ARMS-PCR) yöntemi ile incelendi. Kalan 6 ml örnekten ise mononükleer hücre izolasyonu sonrası RNA ekstraksiyonu gerçekleştirilerek, immun cevabın negatif regülatörleri arasında bulunan A20, SOCS1, SOCS3, SIGIRR, ST2, TOLLIP, MKP1, IRAK-M gen ekspresyon düzeyleri kantitatif Real-Time PCR yöntemi ile incelendi. Hastalarda negatif regülatörlerin ekspresyonlarının ST2, TOLLIP ve SIGIRR'de anlamlı derecede yükseldiği, IRAK-M ve MKP1'de ise azaldığı tespit edildi. Polimorfizmler tek başlarına TB ile ilişkilendirilemese de, negatif regülatörlerin ekspresyonları ile birlikte değerlendirildiklerinde daha da anlamlı ilişkiler belirlendi. Bildiğimiz kadarıyla, araştırmamız bu immün mediatörlerin birlikte değerlendirildiği ve TB'a duyarlılıkla ilişkilendirildiği ilk çalışmadır. Sonuç olarak, hızlı tanıya ek olarak konağa ait bu biyobelirteçlerin birlikte değerlendirilmesi ile TB immünpatogenezinin daha iyi anlaşılacağı, dolayısıyla çalışmamızın kontrol ve tedavi protokollerinin yeniden düzenlenmesine katkı sağlayacağı ve daha geniş populasyonlu sürveyans çalışmalarına ışık tutacağı kanaatindeyiz.

GenlerMikobakterium tüberkülozisPolimorfizm-genetik+4
Emel Eker
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Tüberküloza duyarlılıkla IL-17A, IL-17F ve IL-23R gen polimorfizmleri ile Irak-1 ve Irak-3 doğal bağışıklık regülatörlerinin ilişkisi

Tüberküloza (TB) yatkınlık ve hastalığın prognozu, bakteriyel ajan, konakçı bağışıklık sistemi, çevresel ve genetik faktörler arasındaki etkileşimlere bağlıdır. Yapılan çalışmalarda sitokin gen polimorfizmlerinin TB ile ilişkili olduğu gösterilse de, etki mekanizmaları tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu vaka kontrollü çalışmada, IL-17A, IL-17F ve IL-23R genlerindeki tek nükleotid polimorfizmlerinin TB'a yatkınlıktaki rolü ve insan doğal immün cevabının TB' a duyarlılıkla ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmaya katılmayı kabul eden 50 sağlıklı kontrol grubu (21 (%42)'i erkek ve 29 (%58)'u kadın) ve 50 hasta (31 (%62)'i erkek ve 19 (%38)'u kadın) dahil edildi. Hasta ve sağlıklı kontrol grubu cinsiyet dağılımları karşılaştırıldığında anlamlı bir fark bulundu (p=0,045). Çalışmaya katılan sağlıklı kontrol grubunun yaş ortalaması 37,34±11,519 ve hasta grubunun yaş ortalaması 45,82±13,002'dir. Hastaların ve kontrollerin yaş ortalaması karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edildi (p=0,001). Hasta ve kontrol grupları arasında sigara kullanma alışkanlıkları değerledirildiğinde %70 gibi yüksek bir oran bulundu ve istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlı bir fark bulundu (p=0,001). Hasta ve kontrol gruplarından EDTA'lı tüplere kan örnekleri alındı ve kan örneklerinden ilk olarak DNA ekstraksiyonu yapıldı. Ardından IL-17A genindeki (rs2275913) ve IL-17F genindeki (rs763780) polimorfizmler Amplification Refractory Mutation System-Polymerase Chain Reaction (ARMS-PCR) yöntemi ile IL-23R genindeki (rs11209026) polimorfizim varlığı Polymerase Chain Reaction-Restriction Fragment Length Polymorphism (PCR-RFLP) yöntemi ile incelendi. Kalan kan örneklerinden mononükleer hücre izolasyonu sonrası RNA ekstraksiyonu ve elde edilen RNA'lardan cDNA ekstraksiyonu yapıldı. Ardından doğal immun cevap regülatörleri arasında bulunan IRAK-1 ve IRAK-3 doğal bağışıklık regülatörlerinin mRNA seviyeleri kantitatif Real-Time PCR yöntemi ile incelendi. Tüm sonuçlar elde edildikten sonra gen polimorfizmleri ile IRAK-1 ve IRAK-3 regülatör genleri arasındaki ilişki istatistiksel olarak karşılaştırıldı. IL17/IL23'ün farklı hastalıklarla ilişkisini araştıran birçok çalışma yapılmıştır. Fakat çalışmamız tüberküloz ile ilişkiyi araştıran ülkemizdeki ilk çalışmadır. Çeşitli ülkelerde bulunan farklı sonuçlar için çalışmamızın verilerinin literatürler açısından çok önemli olacağının, yeni tanı ve tedavi çalışmalarına referans olacağının kanaatindeyiz.

Polimorfizm-genetikTüberkülozİmmünite+4
Gülşah Tollu
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnaktif ve mRNA SARS-CoV-2 aşıları sonrası oluşan hücresel ve hümoral immün cevabın gösterilmesi

Amaç: Çalışmamızın amacı, CoronaVac ve BioNTech aşı uygulamalarından sonra oluşan, hücresel ve hümoral immünitenin göstergesi olan interferon-gama ile IgG antikor düzeylerinin karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza SARS-CoV-2 CoronaVac ya da BioNTech aşısını iki doz olarak yaptırmış ve ikinci doz üzerinden en fazla 1-4 hafta süre geçmiş, 40-60 yaş aralığında toplam 40 kişi dahil edilmiştir. CoronaVac aşısı yaptırmış 18 kişi ve BioNTech aşısı yaptırmış 22 kişinin serumlarından Anti-SARS-CoV-2 IGRA kiti ile IFN-γ yanıtı ve SARS-CoV-2 IgG II Quant Reagent kiti ile IgG antikor yanıtı çalışılmıştır. Bulgular ve sonuç: Çalışmaya alınan aşı grupları arasında interferon-gama cevabı açısından anlamlı düzeyde fark saptanırken (p=0,007), IgG antikor cevabı açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0,05). İnterferon gama cevabı pozitif olanların oranı, BioNTech aşı grubunda (%95,5), CoronaVac aşı grubundakilerden (%55,6) anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Çalışmaya katılan gönüllülerin cinsiyet, yaş grubu, VKİ, ek hastalık varlığı ve sayısı ile supplement kullanımına göre interferon-gama değerleri açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0,05). Benzer şekilde IgG antikor değerleri açısından da ek hastalık sayısı dışında kalan diğer veriler arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). İki aşı grubu ek hastalık varlığına göre karşılaştırıldığında interferon-gama ve IgG yanıtlarında anlamlı düzeyde fark saptanmıştır (p=0.001). CoronaVac aşı grubunda ek hastalığı olan ve olmayan bireylerin interferon gamma ile IgG antikor değerleri, BioNTech aşı grubunda ölçülen değerlerden anlamlı düzeyde daha düşük bulunmuştur (p=0.016, p=0,001). COVID-19'da aşı yanıtı için antikor testleri yaygın olarak kullanılmasına rağmen, T hücre etkinliğini saptayan Anti-SARS-CoV-2 IGRA testi de güvenilir bir yöntem olarak kullanılabilmektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: SARS-CoV-2, COVID-19 aşısı, interferon-gama, antikor yanıtı, CoronaVac

AntikorlarCOVID 19COVID 19 aşıları+7
Betül Dönmez Gökboğa
Düzce University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adenotonsillektominin kanama parametreleri ve erken dönem hümoral immünite üzerine etkileri

Adenotonsillektomi otorinolaringologlar tarafından en sık yapılan cerrahi girişimlerden biridir. Günümüzde kanama adenotonsillektominin en önemli komplikasyonu olarak görülmektedir. Kanama riski olan hastaların önceden tahmin edilmesi risk grubundaki hastaların yakın takibe alınması, kanamanın kötü sonuçlarını engelleyebilir.Çalışmamızın amacı, adenotonsillektominin erken dönem hümoral imünite ve kanama parametreleri üzerine etkilerini araştırmaktıÇalışmaya, Temmuz 2007? Aralık 2007 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Kliniğinde adenotonsillektomi yapılan 20 hasta alındı. Adenotonsillektomi yapılan çocuklardan preoperatif 1.gün ve postoperatif 1.gün ve 8.günlerde IgG, IgA, IgM, C3, PT, aPTT, INR, tam kan tahlilleri istendi. Etik nedenlerden dolayı hasta sayısı sınırlı tutuldu.Postoperatif 1. gün ve postoperatif 8. gün imünglobulin ortalamaları ile preoperatif 1.gün imünglobulin ortalamaları arasında istatistiksel anlamlı farklılıklar mevcuttur. Postoperatif 1.gün ve postoperatif 8.gün ile preoperatif 1.gün PT, aPTT, INR ve trombosit sayılarının ortalamaları arasında istatistiksel anlamlı farklılıklar mevcuttur.Sonuç olarak, adenotonsillektominin erken dönem hümoral imünite üzerine etkisi olduğu, bundan dolayı veya adenotonsillektominin doğrudan etkisiyle kanama parametrelerinin değiştiği tespit edildi.

Adenoidektomiİmmüniteİmmünoglobülinler
Erol Gültekin
Düzce University
2008
10
DoctorateOpen AccessTR

Çemen otu (Trigonella foenum-graecum L.) ve siyah hardal (Brassica nigra) tohumları ile defne (Laurus nobilis) yaprağı özütlerinin gökkuşağı alabalığında (Oncorhynchus mykiss) bağışıklık yanıtı ve büyüme performansı üzerine etkileri

Bu çalışmada, çemen otu (Trigonella foenum-graecum L.) ve siyah hardal (Brassica nigra) tohumları ile defne (Laurus nobilis) yaprağının sulu metanolik özütlerinin gökkuşağı alabalıklarında (Oncorhynchus mykiss) büyüme performansına etkileri, bazı bağışıklık sistemi parametrelerine etkileri ile IL-1β, IFN-1, TGF-β ve TNF-α gen ekspresyon seviyelerine olan tesirleri ile Vibrio anguillarum, Yersinia ruckeri ve Aeromonas salmonicida patojenlerine maruz bırakıldıklarında yaşama oranına etkileri araştırılmıştır. Çalışmada her bir tanka 25 adet balık stoklanmış ve her bir doz için 3 ayrı tekerrür kullanılmıştır. Çalışma süresince balıklar spreyleme yoluyla yeme ilave edilmiş olan her bitki özütü için 3 ayrı doz içeren yem grubu (0,1 g/kg; 1 g/kg; 5 g/kg) ve kontrol (0 g/kg) ile 45 gün boyunca günde 3 defa doyana kadar beslenmişlerdir. Her 15 günde bir örnekleme yapılarak öncelikle tüketilen yemler ile balık ağırlık tartımları yapılmış ve yem değerlendirme oranı (YDO), spesifik büyüme oranı (SBO) ve ağırlık kazanımları (AK) tespit edilmiştir. Akabinde kan ve doku örnekleri alınarak süperoksit radikal salınımları (NBT), lizozim (LYS) ve myelopreksidaz (MPO) aktiviteleri gibi humoral bağışıklık yanıtları ile sitokin gen ekspresyonları araştırılmıştır. Çalışmanın sonunda balıklara intraperitonal olarak Vibrio anguillarum, Yersinia ruckeri ve Aeromonas salmonicida enjekte edilmiş ve 10 gün boyunca balıkların hayatta kalma oranları (HKO) tespit edilmiştir. Sonuç olarak, kontrole grubuna kıyasla özüt içeren grupların tümünde büyüme performansı parametrelerinde önemli ölçüde farklılık görülmemiştir (P>0,05). NBT sonuçlarına bakıldığında 15. günde en fazla artış D5 grubunda görülmüş fakat sadece Ç0,1 grubu ile önemli istatistiksel fark bulunmuştur (P<0,05). Bununla birlikte 30. günde SH5 gruplarında en yüksek artış görüldüğü (P<0,05) fakat 45. günde kontrole kıyasla hiçbir grupta artış görülmediği belirlenmiştir (P>0,05). Lizozim aktivitesinde tüm örnekleme zamanlarında gruplar arasında anlamlı farklılık tespit edilmemiştir (P>0,05). Myeloperoksidaz aktivitesinde ise 15. günde SH1 grubu sadece SH5 ve D5 gruplarıyla benzerlik gösterirken diğer gruplara kıyasla önemli derecede artış göstermiş (P<0,05) ve diğer örnekleme günlerinde ise gruplar arasında farklılık tespit edilmemiştir (P>0,05). IL-1β, IFN-1, TGF-β ve TNF-α gen ekspresyon seviyelerine bakıldığında böbrek ve dalaklarda farklı örnekleme günlerinde farklı gruplarda kontrole kıyasla dikkat çekici artış tespit edilirken yine farklı örnekleme günlerinde farklı gruplarda kontrol grubuna kıyasla gen ekspresyon seviyelerinin kayda değer şekilde daha düşük çıktığı belirlenmiştir (P<0,05). Kontrol testleri sonuçlarına bakıldığında Aeromonas salmonicida patojenine karşı en yüksek hayatta kalma oranını SH0,1 grubu gösterirken, SH1 ve SH5 grupları da SH0,1 grubuyla benzer sonuçlar vermiştir (P>0,05). En düşük hayatta kalma oranı ise diğer gruplardan önemli derecede farklı şekilde D0,1 grubunda tespit edilmiştir (P<0,05). Vibrio anguillarum ile yapılan kontrol testlerinde en yüksek hayatta kalma oranını diğer gruplardan önemli derecede farklı olarak Ç1 ve SH5 grupları göstermiştir (P<0,05). En düşük hayatta kalma oranını ise kayda değer farkla yine D0,1 grubu göstermiştir. Yersinia ruckeri patojenine karşı ise en yüksek hayatta kalma oranı ciddi derecede farkla Ç5 grubunda tespit edilmiştir (P<0,05). En düşük hayatta kalma oranı ise SH1 ve SH5 gruplarında görülmüş ve bu gruplar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında farklılık tespit edilmemiştir (P>0,05). Tüm bu sonuçlara bakıldığında defne yaprağının (Laurus nobilis) metanolik özütünün yeme 0,1 g/kg oranında eklenmesinin bağışıklık uyarıcı olarak etkili olmadığı saptanmıştır. Bununla birlikte farklı oranlarda kullanılan bazı bitki özütlerinin bağışıklık uyarıcı olarak kullanılabilir olduğu tespit edilmiştir. Gen ekspresyon seviyelerinin yüksek olarak bulunmasıyla birlikte düşük ölüm oranları göstermesi çemen tohumunun metanolik özütünün 1 g/kg ve 5 g/kg oranlarında yemlere ilave edilmesinin bağışıklığı artırdığı sonuçlarına varılabilir.

Büyüme performansıDefne yaprağıGen ifadesi+4
Mustafa Karga
Kastamonu University · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Akhardal (Sinapis alba) ve keten tohumu (Linum usitatissimum) yağlarının gökkuşağı alabalıklarının (Oncorhynchus mykiss) büyüme performansı, bağışıklık yanıtı, kan parametreleri, sindirim enzimleri ve antioksidan enzim aktivitelerine etkileri

Bu çalışmada akhardal tohumu ile keten tohumu yağlarının gökkuşağı alabalığında yem katkı maddesi olarak kullanılabilirliği araştırılmıştır. Bu amaçla 3 tekerrürlü deney düzeneği kurulmuş ve ortalama ağırlıkları 25,77±0.13 g olan 1470 adet gökkuşağı alabalığı tank başına 35 adet balık olacak şekilde 21 adet tanka rastgele yerleştirilmiştir. Yedi adet grup oluşturulmuş, kontrol grubu katkısız yem ile beslenirken diğer gruplar % 0,5; 1 ve 1,5 oranlarında akhardal tohumu yağı (AKH) ve keten tohumu yağı (KT) katkılı yemler ile 63 gün boyunca beslenmişlerdir. Balıkların 21, 42 ve 63. günde doğal bağışıklık yanıtları, bazı sitokin gen ifade düzeyleri, kan değerleri, sindirim enzim aktiviteleri ve antioksidan enzim aktiviteleri belirlenmiş; deneme sonunda ise büyüme performansı parametreleri hesaplanmış ve balıkların histopatolojik muayeneleri gerçekleştirilmiştir. Balıklar yine deneme sonunda ayrı ayrı Yersinia ruckeri ve Aeromonas hydrophila patojenleri ile deneysel enfeksiyona tabi tutulmuşlardır. Elde edilen sonuçlara göre 63 günlük besleme çalışması sonunda tüm deneme gruplarının büyüme performansında iyileşme gözlemlenmiştir (P<0,05). Doğal bağışıklık yanıtlar, sitokin gen ifade düzeyleri, sindirim enzim aktiviteleri ve antioksidan enzim aktiviteleri her iki bitki yağı gruplarında da artış göstermiştir (P<0,05). Ayrıca hem akhardal tohumu ve hem de keten tohumu yağı ilavesi balıkların Y. ruckeri enfeksiyonuna karşı daha dirençli hale gelmesine neden olmuş ve yaşama oranlarını arttırmıştır (P<0,05). Öte yandan A. hydrophila enfeksiyonunda deneme grupları ile kontrol grubunun yaşama oranları arasında fark tespit edilmemiştir (P>0,05). Ayrıca histopatolojik bir etki görülmemiştir. Tüm bu sonuçlar ışığında gökkuşağı alabalığı yetiştiriciliğinde akhardal tohumu ve keten tohumu yağlarının büyüme teşvik edici, immün uyarıcı ve stres giderici olarak kullanılabileceği söylenebilir. Önerilen doz; akhardal tohumu yağı için %1,5; keten tohumu yağı için ise %1-1,5'dir. Her iki bitki de 42-63 gün arasında yeme ilave edilerek balıklara verilebilir.

Büyütme faktörleriGökkuşağı alabalığıKeten tohumu+3
Mohamed Omar Abdalla Salem
Kastamonu University · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Zeytinyağı ile özütlenen propolisin alabalıklarda (Oncorhynchus mykiss) immunostimulant etkisinin belirlenmesi

Bu çalışmada, gökkuşağı alabalığında (Oncorhynchus mykiss) zeytinyağı ile ekstrakte edilen propolisin immün sistemi uyarıcı etkisini belirlemek için 21 günlük bir besleme denemesi yapılmıştır. Başlangıç vücut ağırlığı 5,21±0,13 g olan yavru gökkuşağı alabalıklarında, zeytinyağı ile ekstrakte edilmiş farklı miktarlarda propolis içeren diyet denenmiştir. Çalışmada kullanılan dozlar %0 (kontrol) %0,1 (P01), %0,3 (P03), %0,5 (P05) olarak belirlenmiştir. Deneme balıkları, çalışmanın 7., 14. ve 21. günlerde rastgele örneklenmiştir. Besleme denemesinin sonunda, enjeksiyon yoluyla Yersinia ruckeri ile enfekte edilen balıkların deney gruplarına göre yaşama oranları belirlenmiştir. Çalışma sonucunda hematolojik değerler karşılaştırıldığında kırmızı kan hücreleri (RBC), hemoglobin (HGB), hematokrit (HCT), ortalama korpüsküler hemoglobin (MCH) ve ortalama korpüsküler hemoglobin konsantrasyonu (MCHC) değerlerinin gruplar arasında sadece 21. gün anlamlı bir farklılık gösterdiği tespit edilmiştir (p<0,05). Örneklemelerde alınan, bağırsak, böbrek, dalak ve karaciğer dokuları histopatolojik olarak gruplar arasında farklılık göstermemiştir. Ayrıca tüm deney gruplarında oksidatif radikal üretiminde de herhangibir farklılık olmadığı tespit edilmiştir (p>0,05). Balıkların bağırsak, böbrek ve dalak dokularından yapılan gen ekspresyon analizleri neticesinde; IFN, IL-1β, TNF-α ve TGF-β sitokinlerinin dokulara göre değişen ekspresyon seviyelerinde, kontrol grubuna göre farklı dozlarda artışların olduğu tespit edilmiştir. Yersinia ruckeri bakterisi ile yapılan kontrol testi sonuncunda yaşama oranlarının kontrol grubuna kıyasla P01 grubunda en çok arttığı tespit edilmiştir (p<0.05). Tüm bu veriler ışığında, zeytinyağı ile ekstrakte edilen propolisin bağışıklık sistemini iyileştirdiği ve Y. ruckeri'ye karşı bağışıklık direncini arttırdığı sonucuna varılmıştır.

Gen ifadesiGökkuşağı alabalığıPropolis+2
Gerly-ayn Tupas
Kastamonu University · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Obez dişi ve erkek sıçanlarda irisin uygulamasının bağışıklık sistemi üzerindeki etkisinin incelenmesi

Obezitede adipoz dokudaki artış dolaşımdaki IL-1β, IL-6 gibi pro-inflamatuar sitokinlerin ve apoptozun artmasına neden olmaktadır. Egzersizin ise hem obezite hem de bağışıklık sistemi hücreleri üzerine olumlu etkisinin olduğu ifade edilmektedir. Fakat egzersiz hormonu olarak bilinen irisinin, obezite ile meydana gelen bağışıklık sistemi bozukluklarında oluşturacağı etkiler ise tam olarak anlaşılamamıştır. Bu tez çalışması ile obez dişi ve erkek sıçanlara uygulanan irisin hormonunun bağışıklık sistemi üzerindeki olası rolünün belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, Sprague-Dawley ırkı dişi ve erkek sıçan olacak şekilde 2 ana grup kullanılmıştır. Her iki grup da kontrol, irisin, obez ve obez+irisin (her grup için n=10) gruplarını içeren 4 alt gruba ayrılmıştır. Obez ve obez+irisin grubundaki yetişkin dişi sıçanlara ortalama 14 hafta, erkek sıçanlara ise 22 hafta boyunca %60 kcal'lik yüksek yağlı diyetle beslenme yapılarak obezite modeli oluşturulmuştur. Daha sonra irisin ve obez+irisin grubunda yer alan tüm dişi ve erkek sıçanlara mini-ozmotik pompa aracılığı ile 28 gün boyunca subkutanöz irisin (100 ng/kg/gün) salınımı gerçekleştirilmiştir. Çalışma sonunda tüm dişi ve erkek hayvanlar dekapite edilerek kan numuneleri alınmış ELISA (Enzyme- Linked Immunosorbent Assay) yöntemiyle IL-1β, IL-6, IL-10, Kaspas-3 ve Kaspaz-9 seviyeleri incelenmiştir. Elde edilen veriler doğrultusunda, dişi sıçanlarda kontrol grubuna göre obez grubunda IL-1β, IL-6, Kaspaz-3 ve Kaspaz-9 seviyelerinde artış, IL-10 seviyesinde azalış görülmüştür. İrisin infüzyonunun olduğu obez+irisin grubunda ise obez grubuna göre IL-1β, IL-6, Kaspaz-3 ve Kaspaz-9 seviyesinin azaldığı, IL-10'un arttığı bulunmuştur. Erkek sıçanlarda kontrol grubuna göre obez grubunda IL-6, Kaspaz-3 ve Kaspaz-9 seviyesi artmış, IL-10 seviyesi azalmıştır. IL-1β seviyesinde ise istatistiksel anlamlılık bulunamamıştır. Obez+irisin grubunda ise obez grubu ile karşılaştırıldığında IL-6, Kaspaz-3 ve Kaspaz-9 seviyesi azalmış, IL-10 artmıştır. Ancak IL-1β seviyesinde anlamlı farklılık görülmemiştir. Sonuç olarak, bu tez çalışması kapsamında irisin hormonunun, obeziteye bağlı gelişen bağışıklık sistemi bozuklukları üzerinde düzenleyici bir rol oynayabileceğini göstermektedir.

ApoptozisHayvan deneyleriKaspazlar+7
Aslışah Özgen
Fırat University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

İshalli neonatal buzağılarda rotavirus, coronavirus, e. coli k99 ve cryptosporidium parvum'un hızlı test kitleri ile teşhisi ve bu hastalıkların maternal immünite ile ilişkisinin araştırılması

Buzağı ishalleri, neonatal dönemde yüksek mortalite ve morbiditesi nedeniyle, sığır yetiştiriciliğinde önemli ekonomik kayıplara neden olan hastalıklardan birisidir. Bu çalışma, neonatal ishalli buzağılarda, ishalin en önemli nedenlerinden olan rotavirus, coronavirus, E.coli F5 (K99) ve Cryptosporidium'un hızlı test kitleriyle tespit edilmesi, neonatal buzağılarda ishal ile serum IgA ve IgG düzeyleri arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapılmıştır.Çalışmanın materyalini Mart - Haziran 2011 tarihlerinde F.Ü. Hayvan Hastanesi Kliniklerine getirilen veya Elazığ merkez ve ilçelerinden temin edilen, akut ishalli, 1-28 günlük, 30 buzağı oluşturmuştur.Gaita örneklerinde rotavirus, coronavirus, Cryptosporidium ve E. coli F5 tespiti, ticari in vitro Rapid Diagnostic Test ile yapılmıştır. Serum immunoglobulinlerin konsantrasyonlarının, ticari Single Radial Immunodiffusion (SRID) test kiti ile belirlenmiştir.Araştırmada, ishalli buzağıların 9'unda (%30) rotavirus, 4'ünde ( %13) coronavirus, 5'inde (%17) E. coli F5, 2'sinde (%6) miksenfeksiyon, 10'unda (%33) diğer nedenlere bağlı ishal saptanmıştır. Çalışmada Cryptosporidium tespit edilmemiştir. Neonatal ishalli buzağıların yaş gruplarına göre dağılımları 1. haftada 15 (% 50), 2. haftada 5 (% 17), 3. haftada 6 (% 20) ve 4. haftada 4 (% 13) adet olarak belirlenmiştir. Klinik dehidrasyon ve depresyon değerlendirmelerine göre 30 buzağıdan 11'inin hafif, 5'inin orta ve 14'ünün de şiddetli derecede etkilendiği belirlenmiştir. Serum IgA düzeyleri rotaviruslu buzağıların 2'sinde 350 mg/dl'den yüksek, 5'inde 80-350 mg/dl kısmi normal, 2'sinde 80 mg/dl'den aşağı, coronaviruslu buzağıların 2'sinde 350 mg/dl'den yüksek, 2'sinde 80-350 mg/dl kısmi normal, E. coli'li buzağıların 2'sinde 350 mg/dl'den yüksek, 2'sinde 80-350 mg/dl kısmi normal, 1'inde 80 mg/dl'den aşağı, miks enfeksiyonlu buzağıların 2'sinde 80-350 mg/dl kısmi normal saptanmıştır. Serum IgG düzeyleri rotaviruslu buzağıların 1'inde 1600 mg/dl'den yüksek, 4'ünde 800-1600 mg/dl kısmi normal, 4'ünde 800 mg/dl'den aşağı, coronaviruslu buzağıların 1'inde 800-1600 mg/dl kısmi normal, 3'ünde 800 mg/dl'den aşağı, E. coli'li buzağıların 2'sinde 800-1600 mg/dl kısmi normal, 3'ünde 800 mg/dl'den aşağı, miks enfeksiyonlu buzağıların 2'sinde 800 mg/dl'den aşağı bulunmuştur.İshalli buzağılarda özellikle hızlı sonuç veren test tekniklerinin de pratik teşhiste kullanılmasının yararlı olacağı aşikardır. Enfeksiyonların tanısının kısa sürede gerçekleştirilmesi, tedavi şansını artırması ve hayvan sahiplerini buzağı ölümlerinden dolayı oluşabilecek büyük ekonomik kayıplardan kurtaracaktır

BuzağılarCryptosporidiumDiyare+8
Murat Al
Fırat University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Uluslararası Hukukta diplomatik dokunulmazlık ve ayrıcalıklar

1961 Viyana Sözleşmesi'nde düzenlenen diplomatik dokunulmazlık ve ayrıcalıklar, diplomasi temsilcilerine görevlerini gereği gibi yapabilmeleri amacıyla verilmiştir. Esasen devletler arasında ilişkilerin barışçıl bir şekilde sürdürülmesi amacına hizmet eden diplomatik dokunulmazlık ve ayrıcalıklar, sürdürülebilir bir uluslararası ilişkiler ağının oluşturulabilmesi için elzemdir. Bu önemine binaen diplomatik dokunulmazlık ve ayrıcalık kurallarının düzenlendiği 1961 Viyana Sözleşmesi'nin kapsamlı bir şekilde hükümlerinin değerlendirilmesi, mevcut yapıdaki sıkıntıların neler olduğu ve bu sıkıntıların aşılmasına yönelik olası önerilerin tespiti amacıyla böyle bir çalışma yapılmıştır. Diplomatik dokunulmazlık ve ayrıcalıklar incelenirken 1961 Viyana Sözleşmesi düzenlemelerinin yanı sıra önemli uluslararası mahkeme kararları incelenerek değerlendirilmeye çalışılmıştır. Ayrıca Türk pozitif hukukundaki diplomatik dokunulmazlık ve ayrıcalıklara ilişkin düzenlemelere ve bu düzenlemelerin 1961 Viyana Sözleşmesi ile uyumlu olup olmadığına ilişkin değerlendirmelere de tezimizin kapsamı dâhilinde yeri geldiğince değinilmiştir. Anahtar Kelimeler: Diplomasi, Diplomasi Temsilcileri, Diplomatik Dokunulmazlık ve Ayrıcalıklar, 1961 Viyana Sözleşmesi

DiplomasiDiplomatik dokunulmazlıkDiplomatik himaye+2
Esra Ata
Karadeniz Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Behçet hastalarında sjögren sendromunun sıklığının araştırılması

Behçet hastalığı (BH) ve Sjögren sendromu (SS) ortak komponentler içerirler ve etyopatogenezlerinde genetik, infeksiyöz, otoimmün mekanizmalar rol oynar. SS?nin diğer otoimmün hastalıklarla ilişkisi ülkemizde ve dünyada yapılan birçok çalışmayla gösterilmiş olmasına rağmen BH ile birlikteliğini gösteren çalışma sayısı yok denecek kadar azdır. Dünya üzerinde en sık ülkemizde görülen BH?nin SS ile birlikteliğini araştırarak bu alandaki eksikliğin giderilmesine katkıda bulunmak çalışmamızın temel amacıdır. Sjögren sendromunun tanısında klasik olarak SS-A ve SS-B otoantikorları kullanılmaktadır. Fakat son yıllarda tanımlanmış olan SS-A-52, SS-A-60, Alfa-fodrin, Muscarinic acetylcholine reseptör 3 (M3) otoantikorlarının da SS tanısında belirleyici olduğu belirtilmektedir. Çalışmamızda daha önce SS-A, SS-B ve ANA (IFA) ölçümleri yapılan 63 Behçet hastasında SS-A-52, SS-A-60, M3 ve Alfa-fodrin otoantikor düzeylerine bakıldı. Behçet hastalığı tanısı konan 63 kişi ve kontrol grubu olarak 30 sağlıklı kişi çalışma kapsamında değerlendirildi. Çalışma kapsamında değerlendirilen tüm kişilerden onayları alındı ve BH takip formu oluşturuldu. Hasta ve kontrol grubundan alınan kan serumlarına ayrıldı ve rutin biyokimyasal parametreler aynı gün incelendi. Otoantikorların ELISA ölçümleri ise aynı çalışmacı tarafından aynı laboratuvar ortamında kısa bir süre içerisinde çalışıldı. Elde edilen veriler uygun istatistik metotları kullanılarak değerlendirildi. Sonuç olarak hasta ve kontrol grupları arasında SS-A-52, SS-A-60 ve M3 otoantikor düzeyleri bakımından anlamlı bir farklılık bulunamazken, Alfa-fodrin düzeyinin hasta grubunda anlamlı olarak yüksek olduğu gözlendi. Hasta grubunda ki 4 kişide SS-A-52 pozitifliği, 2 kişide SS-A-60 pozitifliği ve 22 kişide ise Alfa-fodrin pozitifliği belirlendi. Yüksek oranda Alfa-fodrin pozitifliğinin görülmesi BH tanısında Alfa-fodrin otoantikorunun daha etkin bir şekilde kullanılabileceğini düşündürdü. Çalışmamızda BH ile SS arasında anlamlı bir birliktelik saptanamadı. Anahtar Kelimeler: Behçet Hastalığı, Sjögren Sendromu, alfa-fodrin, SS-A-52, SS-A-60, M3 reseptör

Behçet hastalığıOtoantikorlarReseptörler+4
Samet Şekercioğlu
Fırat University · Institute of Health Sciences
2013
00

Related subjects