Lung

168 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Akciğer kanserli hastalarda metabolik durumun immün sistem üzerine etkileri

bu çalışma akciğer kanserli hastaların metabolik durumlarının immün sistem üzerine etkisini görmek amacıyla tanımlayıcı olarak planlanmıştır. Çalışma, Mayıs 2017- Şubat 2018 tarihleri arasında Tekirdağ ilinde bulunan üniversite hastanesinde akciğer kanseri tanısı ile başvuran 57 hasta ile yürütülmüştür. Veriler Hasta Tanılama Formu, Antropometrik Ölçümler, Nutritional Screening-2002 (NRS-2002) Tarama Aracı kullanılarak ve hasta dosyasından biyokimyasal belirteçlere, flow sitometrilerine bakılarak elde edilmiştir.. Verilerin değerlendirilmesinde yüzdelik, ortalama, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis, ANOVA, ki-kare, kullanılmıştır. Çalışmamızda hastaların yaş ortalaması 61,3±7,95 yıl olup, %75,4'ü erkekti. Hastaların %71,9'unda istemsiz kilo kaybı vardı. Son üç aydaki kilo kaybı ortalaması 3,47±5,03 kg, son altı aydaki kilo kaybı ortalaması 3,63±5,79 kg , %12,3'ün iştahı kötüydü. Hastaların % 8,8'inin BKİ ≤ 20 kg/m²'in altındaydı. NRS 2002 skor ortalamaları 2,35±1,12 idi ve %45,6'sında malnütrisyon riski mevcuttu. Erkek cinsiyette olma, sukamöz tip akciğer kanseri tanısı olma, sosyal güvencenin bulunmaması ve her gün et balık tüketme durumunun IgG düzeyini etkilediği ve daha yüksek olduğu görülmüştür (p˂0,05). Ayrıca sosyal güvencesi olmayan hastaların son altı aydaki kilo kaybının daha fazla olduğu, BKİ'nin ve kol çevresinin daha düşük olduğu tespit edilmiştir (p˂0,05). İştahı kötü olan hastaların NRS 2002 skorunun anlamlı derecede yüksek olduğu (p˂0,05); her gün sebze/meyve tüketenlerin albümin düzeyini ve lenfosit alt tiplerinden T helper ( cd3/cd4), T sitotoksik (cd3/cd8), doğal öldürücü lenfositleri (cd3-/cd56) etkilediği (p˂0,05); her gün et/balık tüketenlerin son üç aydaki kilo kaybını anlamlı fark yarattığı ve kilo kaybının daha az olduğu bulunmuştur (p˂0,05). Kemoterapi sayısının sağ el ikinci ölçüm ile sol elin birinci ve ikinci ölçümlerini etkilediği görülmüştür (p˂0,05). Anahtar Kelimeler: Kanser, akciğer kanseri, immün sistem, malnütrisyon.

AkciğerAkciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmları+3
Derya Mercan İbiş
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ani bebek ölümü sendromu şüphesi olan olgularda akciğer dokusunda bulunan megakaryosit sayılarının değerlendirilmesi

Ani Bebek Ölümü Sendromu (ABÖS), 8 ila 365 günlük bebeklerin ani ve açıklanamayan ölümü olarak tanımlanmakta olup gelişmiş ülkelerde yaşamın postneonatal ölümlerin en yaygın nedenidir. Etiyolojisi henüz tam olarak bilinmemekle birlikte, altta yatan kardiyak aritmojenik mekanizmalar predispozan faktörler olarak son yıllarda popülerlik kazanmıştır. Akciğer dokusunda alveol kapiller lümeninde bulunan megakaryositler (MK) şok durumlarında nihai emboli olarak kabul edilmektedir. Şok durumunda ölen erişkinlerdeki ölüm sonrası bulgulara ilişkin olarak, sadece uzun süreli şok durumunda akciğer dokusunda artan sayıda MK bulunacağı bilinmektedir. Genel patolojide yaygın kabul gören bu bilgiden hareketle, çalışmamızda ABÖS şüphesi olan olguların alveoler kılcal damarlarında bulunan MK sayısını tespit ederek, şok tablosu meydana gelip gelmediği ve ne ölçüde meydana geldiğini ortaya koymak amaçlanmıştır. ABÖS şüphesi olan 35 vaka (kız=10; erkek=25; ortalama yaş=3,11 ay) akciğerlerin alveolar kapillerlerinde MK varlığı açısından retrospektif olarak araştırıldı. ABÖS şüphesi olan vakalardan alınan akciğer örnekleri mikroskobik olarak incelendi ve toplam 25 alanda (200x) alveoler kılcal damarların lümeninde bulunan MK'ler sayıldı. Suffokasyon yoluyla öldüğü bilinen 3 kontrol vakası ile ABÖS harici doğal sebeplerle öldüğü bilinen 24 kontrol vakası da karşılaştırma amacıyla incelendi. Şüpheli ABÖS vakaları arasında örneklerin %57'sinde (20 vaka) MK bulunmadı. Vakaların %17'sinde (6 vaka) yalnızca 1 MK, vakaların %17'sinde ise (6 vaka) 2 MK görüldü. Örneklerin %8,5'inde MK sayısı 2'den fazlaydı. ABÖS ve kontrol grubundaki vakaların MK varlığı oranları ve MK sayıları arasında istatistiksel fark bulunmadı. Çalışmamızdaki bulgular, akciğer dokusunda megakaryosit eksikliğinin, ABÖS'ün kardiyak aritmi nedeniyle ölüm gibi agonal dönemin çok kısa olduğu ani bir ölümden kaynaklandığı hipoteziyle tutarlı bulunmuştur. Daha geniş serilerle yapılacak çalışmalar bu ilişkinin net bir şekilde ortaya çıkarılmasına katkı sağlayacaktır.

Adli tıpAkciğerAni bebek ölümü+5
Tuğçe Fındıkoğlu Güven
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hiperoksi–reoksijenizasyon ile akciğer hasarı oluşturulan ratlarda proflaktik vitamin A ve izotretinoin'in histopatolojik ve biyokimyasal etkileri

Bronkopulmoner displazi (BPD) prematüre bebeklerde önemli morbidite ve mortalite nedeni olan kronik akciğer hastalığıdır. BPD patogenezinde inflamasyon ve oksidatif hasar önemli rol oynamaktadır. Günümüzde etkinliği kanıtlanmış bir tedavi modeli bulunmamaktadır. Çalışmamızda hiperoksi –reoksijenizasyon ile akciğer hasarı oluşturulan ratlarda proflaktik Vitamin A ve İzotretinoin'in histopatolojik ve biyokimyasal etkileri araştırıldı. Postnatal üçüncü günde başlayıp 13. güne kadar devam eden deneyde yenidoğan rat yavruları randomize olarak 4 gruba ayrıldı: Grup 1 (Oda havası+Kontrol, n=12), Grup 2 (Serum Fizyolojik+ Hiperoksi, n=12), Grup 3 (Vitamin A+ Hiperoksi, n=12) ve Grup 4 (İzotretinoin +Hiperoksi, n=12). Grup 1 ve 2'ye intraperitoneal serum fizyolojik, Grup 3'e haftada 3 gün intraperitoneal olarak insulin enjektörü ile Vitamin A 5000 IU/gün verildi, Grup 4'e hergün gastrik lavajla soya yağı içine konmuş İzotretinoin 1 mcg/gr verildi. Vitamin A ve İzotretinoin akciğer dokusu üzerine olan histopatolojik etkileri; alveol yüzey alanı, fibrozis ve düz kas aktin (SMA) skoru olarak, karaciğer dokusu üzerine olan histopatolojik etkileri; karaciğerde yağlanma, karaciğerde hidropik dejenerasyon. karaciğerde apopitotik hücre, karaciğerde fibrozis olarak, biyokimyasal parametreler üzerine olan etkisi olarak IL-1β, IL-6, IL-10, IL-8, TNF-α düzeyleri değerlendirildi. Çalışma sonunda, Vitamin A+Hiperoksi grubu ile İzotretinoin +Hiperoksi grubu arasında akciğerde fibrozis açısından istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Kontrol grubunda alveol yüzey alanın belirgin olarak normal saptandı (p<0,001). SF+ Hiperoksi grubunda alveol yüzey alanında diğer gruplara kıyasla daha belirgin azalma saptandı (p<0,001). İzotretinoin +Hiperoksi grubunda akciğer yüzey alanın Vitamin A+Hiperoksi grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı oranda artmış olduğu tespit edildi (p<0,001). Vitamin A+Hiperoksi grubu ile İzotretinoin + Hiperoksi grubu arasında akciğer fibrozisi açısından istatistik açıdan anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Vitamin A+Hiperoksi ve İzotretinoin + Hiperoksi gruplarında SF+ Hiperoksi grubuna göre akciğerde SMA ile boyanan hücre sayısı bakımından istatistiksel olarak anlamlı oranda azalmış saptandı (p<0.01). Vitamin A ile İzotretinoin proinflamatuar sitokinlere etkisi bulunmazken; bir anti-inlamatuvar olan IL-10 düzeyi Vitamin A+Hiperoksi grubu ile İzotretinoin +Hiperoksi grubunda SF+ Hiperoksi grubuna göre istatistiksel olarak daha yüksek bulundu (p<0,001). Vitamin A ve İzotretinoin'in karaciğer dokusuna histopatolojik açıdan herhangi bir yan etkiye yol açmadığı görüldü. Sonuç olarak, Vitamin A ve İzotretinoin tedavisinin ratlarda gerçekleştirdiğimiz hiperoksik akciğer hasarı modelinde plasebo tedaviye göre üstün olduğu, Vitamin A ve RA kullanımı sonrası karaciğer dokularında herhangi bir patolojik bulgu gözlenmediği, İzotretinoin bir anti-inflematuvar olan IL-10 düzeyini artırdığı, bu verilerle Isotretionin kullanımının güvenli olabileceği gözlendi. Anahtar Kelimeler: Bronkopulmoner displazi, İzotretinoin, Vitamin A

AkciğerAkciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktif+6
Naile Kaya Yıldırım
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda valproik asitin akciğer dokusunda oluşturudğu oksidatif hasara karşı alfa lipoik asitin koruyucu etkisi

Valproik asit (VPA) bir yağ asidi olup beyin ile ilgili rahatsızlıklarda kullanılan bir ilaçtır. VPA uzun süre kullanıldığı zaman vücudumuzda birtakım hasarlara özellikle de serbest radikallerin oluşumuna yol açar. VPA tedavisi ile organizmada birçok doku hasara uğramaktadır. Akciğerde uzun süreli VPA tedavisi sürecinde etkilenen organlardan biridir. Serbest radikallerin oluşturduğu hasarı önlemek için bazı antioksidan maddeler kullanılmaktadır. Bunlardan biri de doğal olarak bulunun alfa-lipoik asittir (ALA). Çalışmamızda VPA ile oluşturduğumuz akciğer hasarına karşı ALA'nın koruyucu etkisi araştırılmıştır. Çalışmamızda, Sprague Dawley dişi sıçanlar I. Grup kontrol grubu; II. Grup 15 gün boyunca ALA (50 mg/kg/gün) verilen grup; III. Grup 15 gün sadece valproik asit (0.5 g/kg/gün) verilen grup; IV. Grup ise aynı doz ve aynı sürede valproik asit ve alfa lipoik asid verilen grup olarak çeşitli gruplara ayrılmıştır. 16. Günde tüm gruplar anestezi altında sakrifiye edildi. Akciğer dokuları alınarak homojenize edildi. Hazırlanan süpernatantlarda, VPA grubunda indirgenmiş glutatyon ve total antioksidan düzeylerinde ve glutatyon redüktaz, glutatyon-S-transferaz, glutatyon peroksidaz, katalaz, paraoksonaz, karbonik anhidraz, aril esteraz ve süperoksit dismutaz aktivitelerinde azalma, siyalik asit, lipid peroksidasyon, reaktif oksijen türleri, total oksidan, oksidatif stres indeksi, hidroksiprolin, ileri düzey okside protein ürünleri, glikoprotein miktarlarında ve ksantin oksidaz aktivitelerinde ise artış olduğu saptandı. ALA verilen VPA grubunda tüm değerler tersine çevrildi. Sonuç olarak, ALA'in VPA ile oluşan akciğer hasarına karşı koruyucu etki gösterdiği sonucuna varılabilir

AkciğerLipoik asitSerbest radikaller+1
Royal Shırınov
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Dibutil ftalatın insan akciğer hücre hattına olası toksik etkilerinin değerlendirilmesi ve askorbik asit ve N-asetilsisteinin olası koruyucu etkileri

Endokrin bozucular, hormonları taklit ederek veya engelleyerek vücudun normal işleyişini bozan ve genellikle de insanlar tarafından üretilen kimyasal maddelerdir. Üzerinde en çok çalışılan ftalat türevi di(2-etilhekzil) ftalat (DEHP)'tır. DEHP'nin özellikle testiküler ve hepatik oksidatif strese yol açtığı bilinmektedir. DEHP'den sonra en yaygın kullanılan ftalat türevi olan dibutilftalat (DBP) ise, başta kozmetikler (özellikle ojeler) olmak üzere, endüstride birçok alanda yaygın kullanılmaktadır. DBP'ye inhalasyonla da özellikle manikürcülerin, yoğun parfüm ve deodorant kullanan bireylerin ve bu ftalatı üreten işyerlerinde çalışanların maruz kaldığı bilinmektedir. Literatürde DBP'nin testiküler ve hepatik toksisitesine dair veriler olmakla birlikte, akciğer toksisitesi üzerinde çok az sayıda çalışma bulunmaktadır. Ayrıca, DBP'nin akciğer toksisite mekanizmaları bilinmemektedir. Bu tez kapsamında, DBP'nin insan küçük hücreli olmayan akciğer kanseri hücre kültürleri (A549 hücreleri) üzerinde olası sitotoksik ve oksidatif stres oluşturucu etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu kapsamda, A549 hücrelerinde DBP'nin inhibitör konsantrasyon 30 (IC30; hücrelerin %30'unu öldüren konsantrasyon) ve inhibitör konsantrasyon 50 (IC50; hücrelerin %50'sini öldüren konsantrasyon) dozları belirlenmiş, IC30 dozunun neden olduğu intraselüler reaktif oksijen türlerini (ROS) arttırıcı etkisi değerlendirilmiştir. Ayrıca, DBP'nin yol açtığı olası lipit peroksidasyon ve protein oksidasyonu incelenmiş, organizmadaki en önemli tiyol olan glutatyon (GSH) ve total antioksidan kapasitede (TAOC) düzeylerinde yol açabileceği olası değişiklikler belirlenmiştir. Tez çalışmasında DBP'nin olası toksik etkilerine karşı askorbik asit (Asc) ve N-asetil sisteinin (NAC) olası koruyucu etkileri incelenmiştir. Hem NAC, hem de Asc'nin DBP uygulamasıyla beraber ROS düzeylerini düşürdüğü, protein oksidasyonunu azalttığı, total GSH düzeylerini kontrol düzeylerine yükselttiği ve azalan oksidatif strese bağlı olarak her iki antioksidanın da TAOC düzeylerini düşürdüğü belirlenmiştir. Tez çalışmasından elde edilen bilgiler doğrultusunda, DBP'nin toksik etki mekanizmasının altında yatan nedenlerden birinin oksidatif stres olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca, Asc ve NAC'ın DBP'nin neden olduğu oksidatif strese karşı koruyucu oldukları saptanmıştır

AkciğerAkciğer hastalıklarıAskorbik asit+5
Gamze Burçak
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Son 10 yılda Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Cocuk Hastanesi'nde yatırılarak izlenen komplike pnömonili çocukların klinik, radyolojik, mikrobiyolojik özelliklerinin incelenmesi ve prognostik faktörlerin belirlenmesi

Hastanemizde son yıllarda literatürde görüldüğü gibi komplike pnömoni (parapnömonik plevral efüzyon, ampiyem, nekrotizan pnömoni, akciğer apsesi gibi durumların eşlik ettiği pnömoni) sıklığında artış görülmektedir ve bu durum çocuklarda artmış morbidite ve mortalite nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışma son on yılda komplike pnömoni gelişen ve yatırılarak tedavi edilen çocuk hastaların demografik ve klinik özelliklerini incelemeyi; komplike pnömoni ile ilişkili olabilecek değişkenleri belirlemeyi; hastalığın prognozunu, hastanede yatış süresini tahmin etmede kullanılabilecek klinik ve laboratuvar parametreleri belirlemeyi amaçlamaktadır. Çalışmadaki 204 hastada en az bir komplikasyon mevcuttu ( 160 (%48) parapnömonik efüzyon, 56 (%18) atelektazi, 37 (%12) nekrotizan pnömoni, 36 (%12) ampiyem, 19 (%6) akciğer absesi, 14 (%4) pnömotoraks), 99 hasta herhangi bir komplikasyon olmadan pnömoni tanısıyla yatırılarak tedavi edilmişti. Yaş ortalaması, kadın/erkek cinsiyet oranı, prematür doğum öyküsü, ortalama anne sütü alma süresi, okula/kreşe gitme durumu, influenza aşısı olma durumu, evde sigara içilme durumu, hastaneye başvurmadan önce geçirilen ateşli gün sayısı, hastaneye başvurmadan önce oral antibiyotik kullanma durumu ve ortalama antibiyotik kullanma süresi açısından karşılaştırıldığında komplike olan ve olmayan grupta istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. Komplike pnömonili hastaların pnömokok aşısı ile aşılanma oranının daha düşük, hastaneye başvurmadan önceki semptom süresinin daha uzun, en yüksek ateş değerinin daha düşük, ibuprofen kullanma oranının daha yüksek, başvuruda göğüs ağrısının daha fazla, malnütrisyon oranının daha yüksek, başvuru tetkiklerinde anemi, trombositoz, hipoalbuminemi, eritrosit sedimentasyon hızı ve C-reaktif protein yüksekliği saptanma oranının daha yüksek olduğu görüldü. Komplike pnömonili hastalarda prognositk faktörleri belirlemek amacıyla çeşitli etkenlerin sonuç değişkeni olarak hastanede yatış süresi, antibiyotik tedavisi başlandıktan sonra ateşin düşme süresi, plevral sıvı drenaj süresi ve radyolojik bulguların düzelme süresine etkileri incelendi. Prematurite öyküsü, anne sütü alma süresi, okula/kreşe gitme durumu, influenza aşısı olma durumu, evde sigara içilme durumu ve/veya başvuru öncesi oral antibiyotik kullanım hastaneye yatırıldıktan sonra sonuç değişkenlerine etki etmediği saptanmıştır. Hastaların başvuru öncesinde ibuprofen alması, hastada malnütrisyon olması, başvuru anındaki tetkiklerinde anemi, trombositoz, hipoalbuminemi, hiponatremi, CRP yüksekliği olması, plevral sıvının ampiyem karakterinde olması, plevral sıvıda LDH'ın yüksek, glukozun düşük olması, plevral sıvı kültüründe mikroorganizma üretilmesi ve plevral sıvı PZR'da pnömokok DNA'sı izole edilmesi sonuç değişkenleri üzerinde etkili, iyileşme süresini uzatan faktörler olarak saptandı

AkciğerAkciğer hastalıklarıAmpiyem+5
Canan Caka
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer adenokarsinomu olgularında ezh2 ve cd10 ekspresyonunun önemi

Akciğer kanseri dünyada oldukça yaygın görülen ve en sık ölüme neden olan malign bir tümördür. Erken evrede bile metastatik lezyonların sık görülmesi ve lokal rekürrens nedeniyle mortalite yüksektir. Adenokarsinom ise, en sık görülen histolojik alt tiptir ve insidansı artmaktadır. EZH2, histon metil transferaz etkinliğine sahip olan ve translasyon sonrası histon modifikasyonları yoluyla gen susturmasına aracılık eden, polycomb repressive complex 2'nin (PRC2) anahtar bir bileşenidir. EZH2 kanser gelişiminde önemli rol oynar ve birçok malign tümörde sıklıkla aşırı eksprese edilir. Literatürde EZH2'nin meme, prostat ve over başta olmak üzere birçok tümörde aşırı ekspresyonu kötü prognoz ile ilişkilendirilmiştir. CD10 çeşitli normal dokularda ve çeşitli malignitelerin epitelyal, stromal veya her iki komponentinde geniş oranda eksprese edilen bir hücre yüzeyi çinko bağımlı metalopeptidazdır. Çelişkili raporlar yayınlanmış olmasına rağmen, tümör hücrelerinde CD10 ekspresyonunun kaybedilmesi veya azalmasının küçük hücreli ve küçük hücreli dışı akciğer karsinomları dahil olmak üzere pek çok malignitenin gelişimine veya ilerlemesine katkıda bulunduğu gösterilmiştir. Seksen olgunun 27'sinde (%33,8) EZH2 boyanması saptanmamış, sekiz olguda (%10) "1+", 18 olguda (%22,5) "2+" ve 27 olguda (%33,8) "3+" boyanma elde edilmiştir. EZH2 boyanma yoğunluğu iyi prognoz ile ilişkili bulunmuştur. Çalışmamızda seksen olgunun 39'unda CD10 boyanmazken 10 olguda "1+", 20 olguda "2+", 11 olguda "3+" boyanma elde edilmiştir. CD10 boyanması ile cinsiyet dışındaki parametrelerin ilişkisi anlamlı bulunmamıştır. Çalışmamızda 2012-2015 yılları arasında EÜTF Patoloji Anabilim Dalında "Akciğer Adenokarsinomu" tanısı almış 80 olgunun ameliyat materyalleri DSÖ 8.versiyon TNM sınıflandırmasına göre yeniden değerlendirilerek klinikopatolojik ve histopatolojik özellikleri incelenmiş, bunların EZH2 ve CD10 immünbelirteçleri ile boyanma özellikleri karşılaştırılmıştır. Yapılan bu çalışmada, CD10 immünekspresyonu ile ilgili veriler anlamlı bulunmamakla birlikte literatüre katkı sağlayabileceği düşünülmüştür. EZH2 ile ilgili umut verici birçok çalışma bulunmaktadır ve çalışmamızın da literatüre farklı bir bakış açısı sunabileceği düşünülmüştür.

AdenokarsinomAkciğer
Kenan Barış Bingül
Ege University
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Tek ve iki taraflı akciğer hastalığı olan bireylerde farklı pozisyonların fizyolojik parametreler ve periferik oksijen satürasyonuna etkisi

Amaç Bu yarı-deneysel araştırma, tek ve iki taraflı akciğer hastalığı olan bireylere uygulanan 5 farklı pozisyonun (45°supine, 60° supine, 90° supine, 45°sağ lateral, 45°sol lateral) oksijen satürasyonuna ve fizyolojik parametrelere etkisinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Yöntem Araştırmanın evrenini yatağa bağımlı, tek ve iki taraflı akciğer hastalığı olan, 18 yaşın üzerinde olan hastalar oluşturmuştur. Araştırmanın örneklemini, 10 Aralık 2013 – 15 Eylül 2015 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Kliniği'nde yatan ve araştırmaya dahil olma kriterlerine uyan 18 yaşın üzerindeki çalışmaya katılmaya istekli 109 hasta oluşturmuştur. Araştırma kapsamına alınan hastalar 45°'lik supine, 45°'lik sol lateral, 45°'lik sağ lateral, 60°'lik supine ve 90°'lik supine pozisyonlarında yatırılmış, onuncu, yirmibeşinci ve kırkıncı dakikadaki oksijen satürasyon değerleri ile nabız hızı, sistolik kan basıncı, diastolik kan basıncı, solunum hızı ve vücut sıcaklıkları ölçülerek kayıt edilmiştir.Her hastada pozisyonların veriliş sırasını belirlemede basit randomizasyon yöntemi kullanılmıştır. Araştırmada verilerinin toplanmasında araştırmacılar tarafından hazırlanmış Hasta Tanıtım Formu ve Fizyolojik Parametreler İzlem Formu kullanılmıştır. Çalışmanın yapılabilmesi için Bilimsel Araştırmalar Etik Kurulu'dan ve araştırmanın yapılabilmesi için Başhekimlikten yazılı izin alınmıştır. Çalışmaya katılan hastalardan /hasta yakınlarından çalışmanın yapılabilmesi için yazılı onam alınmıştır. Verilerin analizinde Wilcoxon testi ve yüzdelik dağılım kullanılmıştır. Bulgular Sağ akciğer hastalığı olan bireylerde onuncu dakikada 45° sol lateral pozisyondaki oksijen saturasyon ortalaması 94,10 iken, 45° sağ lateral pozisyonda oksijen saturasyonu 95,85'tir (Z=-2,596, p=0,009). Çalışmanın onuncu dakikasında sol akciğer hastalığı olan bireylerde 90° supine pozisyondaki oksijen saturasyon ortalaması 94,33 iken, 45° supine pozisyonda oksijen saturasyonu 96,33'tür (Z=-2,710, p=0,007). Çalışmanın onuncu dakikasında iki taraflı akciğer hastalığı olan bireylerde 45° sol lateral pozisyondaki oksijen saturasyon ortalaması 93,72 iken, 45° sağ lateral pozisyonda oksijen saturasyonu 95,79'dur (Z=-4,099, p=0,000). Çalışmanın onuncu dakikasında iki taraflı akciğer hastalığı olan bireylerde 60° supine pozisyondaki oksijen saturasyon ortalaması 93,80 iken, 45° sağ lateral pozisyonda oksijen saturasyonu 95,79'dur (Z=-3,859, p=0,000). Yirmibeşinci dakikada sağ akciğer hastalığı olan bireylerde 90° supine pozisyonda oksijen saturasyon ortalaması 95,70 iken, 45°sol lateral pozisyonda oksijen saturasyon ortalaması 94,05 olarak bulunmuştur (Z=-2,350, p=0,019). Yirmibeşinci dakikada sol akciğer hastalığı olan bireylerde 60° supine pozisyonda oksijen saturasyon ortalaması 94,90 iken, 45° sağ lateral pozisyonda oksijen saturasyon ortalaması 96,66 olarak bulunmuştur (Z=-2,490, p=0,013). Yirmibeşinci dakikada iki taraflı akciğer hastalığı olan bireylerde 60° supine pozisyonda oksijen saturasyon ortalaması 93,77 iken, 45°sağ lateral pozisyonda oksijen saturasyon ortalaması 95,61 olarak bulunmuştur (Z=-3,643, p=0,000). Kırkıncı dakikada sağ akciğer hastalığı olan bireylerde 45° sol lateral pozisyonda oksijen saturasyon ortalaması 94,10 iken, 45° sağ lateral pozisyonda oksijen saturasyonu 95,95 olarak bulunmuştur (Z=-2,551, p=0,011). Kırkıncı dakikada sol akciğer hastalığı olanlarda 45° sol lateral pozisyonda oksijen saturasyon ortalaması 94,76 iken, 45° sağ lateral pozisyonda oksijen saturasyonu 96,42 olarak bulunmuştur (Z=-2,169, p=0,030). Kırkıncı dakikada iki taraflı akciğer hastalığı olanlarda 60° supine pozisyonda oksijen saturasyon ortalaması 94,01 iken, 45° sağ lateral pozisyonda oksijen saturasyon ortalaması 95,54 olarak bulunmuştur (Z=-2,137, p=0,033). Sonuçlar Tek ve iki taraflı akciğer hastalığı olan bireyleri farklı pozisyonlarda yatırmak oksijen satürasyonunu değiştirmektedir ve hastaları 45° sağ lateral pozisyona yatırmanın oksijenlenme açısından en etkili pozisyon olduğu sonucuna varılmıştır. Ancak, tek ve iki taraflı akciğer hastalığı olan bireylere uygulanan farklı pozisyonlar fizyolojik değerleri etkilememektedir. Anahtar Kelimeler; Pozisyon Verme, Oksijen Saturasyonu, Fizyolojik Parametre, Hemşirelik

AkciğerAkciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktif+4
Nurten Alan
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanseri nedeni ile radyoterapi uygulanan olgularda radyasyona bağlı radyolojik akciğer değişikliklerinin tanımlanması, klinik ve dozimetrik faktörler ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç Meme kanseri nedeni ile radyoterapi (RT) uygulanan olgularda akciğerde oluşan radyasyona bağlı değişikliklerin detaylıca tanımlanarak radyasyon pnömonisi/fibrozisi (RP/F) açısından derecelendirilmesi ve bu bulguların klinik ve tedavi özellikleri ile ilişkisinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı'nda 2005-2013 yılları arasında meme kanseri nedeni ile RT uygulanan 76 olgu retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Onkolojik tedavileri tamamlandıktan sonra rutin takibe alınan olgular radyasyon pnömonisi (RP) açısından sorgulanmış ve takip döneminde elde olunan toraks bilgisayarlı tomografi (BT)'leri radyasyona bağlı radyolojik akciğer değişiklikleri açısından detaylıca incelenmiştir. Yetmiş altı olguya ait toplam 116 toraks BT'si mediasten penceresinde 350/50 Hounsfiel Unit (HU), parankim penceresinde ise 1200/-600, 800/-800, 1800/-600 HU'ları ile değerlendirilmiştir. Toraks BT'ler detaylıca buzlu cam, septal kalınlaşma, konsolidasyon/yamasal opasite değişikliği/alveoler infiltrasyon, subplevral hava kisti, hava bronkogramı, parankimal bant, traksiyon bronşiektazisi, plevral/subplevral kalınlaşma ve volüm kaybı bulguları açısından incelenmiştir. Radyolojik RP/F meme kanseri tanılı olgularda kullanılabilir bir sistem olan Nishioka sınıflama sistemine göre derecelendirilmiştir. Derece 0, RT alanında anlamlı değişiklik olmaması; Derece 1, RT alanında plevral kalınlaşma; Derece 2, RT alanının <%50'sinde pulmoner değişiklikler (plak benzeri, heterojen dansite gibi) ve Derece 3, RT alanının >%50'sinde pulmoner değişiklikler olarak sınıflandırılmıştır. İstatistiksel değerlendirmede tanımlayıcı analizler ve bağıntı analizleri IBM SPSS 22.0 programı ile yapılmış ve bağıntı analizleri için Spearman testi kullanılmıştır. Bağıntı katsayısı (rs) -1 ile +1 arasında olup p<0,05 istatistiksel anlamlı değer olarak kabul edilmiştir. Bulgular Ortanca yaşı 53 olan olguların %70'ine modifiye radikal mastektomi operasyonu uygulanmış, %58'i invaziv duktal karsinom histolojisinde, %93'ü evre II-III'dür. RT, tüm olgularda meme/göğüs duvarı ve bölgesel lenfatiklere uygulanmıştır. Ortanca takip süresi 49 ay olan olguların hiçbirinde oksijen veya steroid gerektiren klinik RP gözlenmemiştir. Toraks BT değerlendirmelerinde, tüm zaman aralıklarında en sık görülen radyolojik bulgu buzlu cam olup bunu plevral/subplevral kalınlaşma ve septal kalınlaşma takip etmektedir. Tek değişkenli analizde; RT sonrası 1-6 aylık dönemdeki toraks BT değerlendirmelerinde 53 yaşından büyük veya aromataz inhibitörü kullanan olgularda Nishioka RP/F derecesinin daha yüksek olduğu saptanmıştır (rs=0,42 ve rs=0,663; p=0,012 ve p=0,000). Doz volüm histogram (DVH) parametreleri ipsilateral akciğere ait olup akciğerdeki radyolojik radyasyon hasarıyla arasındaki ilişki değerlendirildiğinde; V5 için >%30 (rs=0,73 ve p=0,000) ve >%44 (rs=0,49 ve p=0,025); V20 için >%15 (rs=0,56 ve p=0,01), >%20 (rs=0,64 ve p=0,002), >%30 (rs=0,51 ve p=0,02) ve >%33 (rs=0,48 ve p=0,02); V40 için >%24 (rs=0,51 ve p=0,02) ve ortalama akciğer dozu (OAD) içinse >16 Gy (rs=0,51 ve p=0,02) olması ile 13-18 ay takip dönemindeki toraks BT Nishioka RP/F derecelerinin doğru orantılı olarak arttığı gözlenmiştir. Benzer olarak V5 için >%30 (rs=0,37 ve p=0,037) ve V20 için >%15 (rs=0,39 ve p=0,028) olması durumunda 18 ay sonrası takip dönemindeki toraks BT'lerinde Nishioka RP/F derecesi daha yüksek bulunmuştur. Sonuç Çalışmamızda 1-6 aylık takip dönemindeki değerlendirmelerde; klinik faktörlerden ileri yaş veya aromataz inhibitörü kullanımının Nishioka RP/F şiddetini arttırdığı saptanmıştır. DVH parametrelerinde ise; takip toraks BT incelemelerinde 13-18 aylık dönem için V5, V20, V40 ve OAD, 18 ay sonrası takip dönemi için ise V5 ve V20 değerleri Nishioka RP/F derecesiyle ilişkili bulunmuştur. Klinik pratikte kullandığımız bu DVH parametrelerinin geç dönemde (>12 ay) oluşan radyolojik akciğer hasarında yol gösterici oldukları saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Radyoterapi; radyasyon pnömonisi/fibrozisi; Nishioka sınıflama sistemi

AkciğerFibrozMeme neoplazmları+7
Uğur Yılmaz
Ege University
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Adipoz kökenli kök hücrelerden salınan eksozomların sıçanlarda oleik asitle oluşturulan akut akciğer hasarı üzerine olası rejeneratif etkisi

Akut akciğer hasarı (AAH), hasta popülasyonunda önemli bir morbidite ve mortalite kaynağı olan bir solunum yolu sıkıntısıdır. AAH'nin patogenezi, hem vasküler endotel hem de alveoler epitel tahribiyat ile açıklanmaktadır. Adipoz kökenli kök hücreler ya da diğer adıyla adipoz kökenli mezenkimal kök hücreler (AKH), adipoz dokudan elde edilen hücre/doku yenilenmesine katkı sağlayan, farklı tip dokulara/hücrelere farklılaşma yeteneği olan minimal invaziv yöntemlerle elde edilen mezenkimal kök hücrelerdir. Eksozomlar ise çoğu hücre tarafından salgılanan ve hücreler arası iletişime katılan hücre dışı keseciklerdir ve proteinler, DNA, mRNA, miRNA, lncRNA, circRNA, vb. moleküller taşırlar. Kök hücreler ve eksozomlar solunum yolu hastalıklarında sıklıkla kullanılmışlardır. Bu çalışmada da akut akciğer hasarında adipoz kökenli kök hücreler ve onlardan izole edilen eksozomların terapötik etkileri kıyaslandı. Bunun için Wistar Albino sıçanlara intravenöz (i.v.) uygulanan oleik asit (60 mg/kg) ile akciğer hasarı oluşturuldu. Histopatolojik incelendiğinde hasar skorlandırılmasına göre hasardan 2.5 saat sonra verilen 1x106 sayıda adipoz kökenli kök hücreler (i.v. yolla), oleik asit ile hasar oluşturulduktan sonra meydana gelen infiltrasyon, hiperplazi, ödem ve kanama parametrelerinde gözle görülür iyileşme sağladı ve eksozomların (1x106 sayıda hücreden elde edilen eksozom 500 µl PBS içinde i.v. yolla) oleik asitle oluşan hasarı tersine çevirmediği görüldü. Kardiyak kanda analizi yapılan serumların Total Antioksidan Seviyesi (TAS) ve Total Oksidan Seviyesi (TOS) örneklerde oluşan hemoliz nedeniyle değerlendirilemedi. Bunun yanında IL-6, IL-10 ve VEGF genlerinin ifade düzeylerinde kontrol, oleik asit, adipoz kök hücre tedavi grubu, eksozom tedavi grubu arasında anlamlı farklılık olmadığı görüldü. Sonuç olarak Wistar Albino erkek sıçanlarda oleik asit ile indüklenen akciğer hasarında terapötik etki yaratması amacıyla adipoz kökenli mezenkimal kök hücreler ve eksozomlar histopatolojik olarak değerlendirildiğinde adipoz kök hücre tedavi grubunun eksozom tedavi grubuna göre iyileştirici etki yarattığı ama gen ifadesi düzeyinde anlamlı farklılık oluşturmadığı tespit edildi.

Adipoz dokuAkciğerAkciğer hastalıkları+6
Gamze Ayar
Mersin University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tek akciğer ventilasyonu uygulamalarında çift lümenli endobronşiyal tüplerle tek lümenli endobronşiyal tüplerin karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmanın primer amacı tek akciğer ventilasyonu (TAV) uygulanacak göğüs cerrahisi hastalarında, entübasyon için kullanılan çift lümenli endobronşiyal tüp (Ç-LET) ve tek lümenli endobronşiyal tüp (T-LET) uygulamalarının postoperatif boğaz ağrısı ve ses kısıklığına etkilerinin karşılaştırılmasıdır. Sekonder amaçlar ise yeni kullanıma sunulan TLET'lerin yerleştirilme süresi, perioperatif malpozisyon, yeterli akciğer kollapsı sağlayıp sağlamadığı gibi klinik verilerini de Ç-LET'ler ile kıyaslamaktır. Material Metod: Tek merkezli, prospektif gözlemsel çalışmaya ASA I-III, 18-80 yaş arası ve elektif göğüs cerrahisi uygulanacak 56 hasta dahil edildi. Hastalar iki gruba ayrıldı; Ç-LET grubu (Grup D, n=28) ve T-LET grubu (Grup S, n=28). Ç-LET için uygun tüp boyutu CT'de krikoid çap ve ana bronş çapı ölçülerek kombine yöntemle belirlendi. Kadınlarda 7.5 mm, erkeklerde ise 8.0 mm çapında TLET'lerin kullanılması planlandı. Boğaz ağrısı ve ses kısıklığı sıklığı ve şiddeti ekstübasyon sonrası postoperatif 1. 24. ve 48. saatlerde değerlendirildi. Bulgular: Boğaz ağrısı ve ses kısıklığı sıklığı ve şiddeti bütün ölçüm zamanlarında; Grup S ile karşılaştırıldığında, Grup D'de daha fazla olmasına ragmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. İki grup arasında malpozisyon ve hipoksi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur. Grup S'de 4 hastada hipoksi gözlenirken, Grup D'de gözlenmemiştir (p=0,038). Grup S'de 11 ve Grup D'de 4 hastada malpozisyon gözlenmiştir (p=0,035). Her iki grupta entübasyon sonrası yerleştirilme süreleri ve akciğer kollaps kalitesi benzer bulunmuştur. Tartışma ve Sonuç: T-LET'ler, Ç-LET'lerle karşılaştırıldığında daha az boğaz ağrısı ve ses kısıklığı oluşturmasına ragmen, bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Hiçbir yöntemde şiddetli bir boğaz ağrısı veya ses kısıklığı rapor edilmemiştir. T-LET'lerde perioperatif daha fazla malpozisyon ve buna bağlı hipoksi görülmüştür. Her iki yöntemin de yerleştirilme süreleri ve akciğer kollaps kalitesi benzer olarak bulunmuştur. Sonuç olarak T-LET'lerin, daha ince ve yumuşak yapıda olmalarına ragmen, boğaz ağrısı ve ses kısıklığı açısından Ç-LET'lere bir üstünlükleri tespit edilememiştir. Yerleştirilme süreleri ve akciğer kollaps kaliteleri aynı olmasına ragmen, TAV sırasında T-LET'ler daha fazla malpozisyon ve hipoksemiye neden olmaktadır. TLET kullanım deneyiminin artması ve gelecekte yapılacak daha yüksek denekli randomize kontrollü çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: tek akciğer ventilasyonu; göğüs cerrahisi; boğaz ağrısı; çift lümenli endobronşiyal tüp; tek lümenli endobronşiyal tüp; ses kısıklığı; malpozisyon

AkciğerAkciğer hastalıklarıBronşlar+2
Mesut Barakazi
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

G protein ile birleştirilmiş östrojen reseptör agonist g1'in oleik asit kaynaklı akut akciğer hasarı üzerinde olası etki

Günümüzde akut akciğer hasarının(ALI-Acute Lung Injury) etkin tedavisi hala sınırlıdır. ALI ve ARDS(Acute Respiratory Distress Syndrome)'deki yüksek mortalite ve morbidite düzeyleri nedeniyle öncelikle akut akciğer hasarından korunmak önemlidir. Bu nedenle ALI/ARDS'nin önlenmesi daha fazla önem kazanmaktadır. ARDS'nin önlenebileceği risk grubundaki hastaların belirlenerek ARDS oluşmadan etkin tedavi ile hem ARDS'nin mortalite ve morbiditesinin hem de yüksek tedavi maliyetinin azaltılması öncelik haline gelmiştir. ALI/ARDS patofizyolojisi incelendiğinde bir dizi inflamatuar yanıtın sonucunda geliştiği görülmüştür. G1(G proteini kenetli östrojen reseptör agonisti)'in inflamasyonu cinsiyetten bağımsız şeklide baskıladığı çalışmalarla gösterilmesi üzerine bu çalışmada G1 in ALI/ARDS önlenmesine etkisini incelenmiştir. Çalışmada 46 Wistar Albino rat (23 dişi-23 erkek) kullanılarak 5 grup oluşturulmuştur. DMSO(Dimetilsülfoksit) kontrol grubu hariç gruplar 5 dişi+5 erkek olmak üzere toplamda 10 sıçandan oluşmaktadır. DMSO kontrol grubunda ise 3 dişi+ 3 erkek toplamda 6 sıçan kullanılmıştır. Tedavi ve antagonist gruba intraperitoneal olarak G1 ve G1+G15(G1 'in antagonisti) verildikten 30 dakika sonra kuyruk veninden oleik asit verilerekALI/ARDS oluşup oluşmadığı incelenmiştir. Ratlardan histopatolojik inceleme için akciğer doku örneklemesi ve kandan malondialdehit(MDA), myeloperoksidaz(MPO) ve İnterlökin-6(IL-6) düzeyleri bakılmıştır. Sonuçlar incelendiğinde G1 verilen gruplarda histopatolojik olarak oleik asitin ARDS oluşturma etkisi azalmış olup sadece oleik asit verilen grupla arasında anlamlı bir fark çıkmıştır. Biyokimyasal olarak da G1 verilen grupta MDA düzeyi oleik asit ile ARDS oluşturulan gruba göre anlamlı ölçüde düşük çıkmış olup IL6 ve MPO' da anlamlı fark bulunmamıştır. Çalışmanın sonucunda G1'in oleik asit ile oluşturulan akciğer hasarını önlediğini saptamış olduk. Anahtar Sözcükler: ALI/ARDS, G1, Oleik Asit

AkciğerAkciğer hastalıklarıMalondialdehit+5
Hadra Şafak Üstük
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulmoner nodül saptamada manyetik rezonans görüntülemenin rolü

Amaç: Manyetik Rezonans Görüntüleme'de (MRG) pulmoner nodül saptamanın tanısal doğruluğunu araştırmak ve T2 ağırlıklı (A) balanced steady state free precession (True-FISP) ile kontrastlı T1A 3D Volumetric Interpolated Breathhold Examination (VIBE) sekanslarının etkinliğini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bilgisayarlı Tomografi'de (BT) saptanan 300 pulmoner nodülü olan 90 hastaya (211 nodül <6 mm, 89 nodül ≥6 mm) 1,5 T cihazda tüm vücut MRG yapıldı. BT ve MRG verileri iki radyolog tarafından analiz edildi. Pulmoner nodülleri saptamada tüm MRG ve her bir sekans için duyarlılık ve yanlış pozitiflik hesaplandı. Ayrıca <6 mm ve ≥6 mm şeklinde iki gruba ayrılarak alt grup analizi yapıldı. Bulgular: Pulmoner nodül saptanmasında MRG'nin genel duyarlılığı %35,33; nodül büyüklüğüne göre <6 mm nodüller için %21,80, ≥6 mm nodüller için %67,41 bulundu. Her bir sekansın duyarlılıkları sırasıyla <6 mm ve ≥6 mm nodüller için T2A True-FISP sekansında %12,79, %44,79 ve T1A 3D VIBE sekansında %21,80, %67,41 bulundu. Sonuç: 6 mm ve üstü nodüllerde MRG'nin tanısal doğruluğu artmaktadır. Kontrastllı T1A 3D VIBE sekansı, T2A True-FISP sekansından daha yüksek tanısal duyarlılık göstermektedir. Tüm vücut MRG protokolüne kontrast eklemek pulmoner nodül saptama oranını arttırabilir. Anahtar Kelimeler: Pulmoner nodül, Akciğer MRG, MRG sekansları

AkciğerAkciğer hastalıklarıManyetik rezonans görüntüleme+1
Sezgi Burçin Barlas
Demiroğlu Bilim University
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Pre-metastatik niş gelişmesini etkileyen faktörlerin araştırılması

Kanser kontrolsüz büyüme ve anormal hücrelerin vücuda yayılması ile karakterize bir hastalık grubudur. Dünya genelinde, gerçekleşen her yedi ölümden biri kansere bağlıdır. Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC) araştırmalarına göre, Kanser, kardiyovasküler hastalıklardan sonra dünyadaki ikinci önde gelen ölüm nedenidir ve 2018'de yaklaşık 18,1 milyon yeni vaka ve 9,6 milyon ölümden sorumludur. Bu ölümlerin çoğu metastaz oluşumuna, yani ikincil tümörlere bağlıdır. Primer tümörün büyümesi ve metastaz gelişme sürecinde anjiyogenez çok önemlidir. Vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) ve reseptörleri (VEGFR1 ve VEGFR2) tümör anjiyogenezinde kritik rollere sahiptir. Yeni kan damarlarının oluşumu ve metastaz ile ilişkili sitokinleri indükleme yoluyla da tümör büyümesi ve metastaz ile yakından bağlantılı olabileceğine dair kanıtlar vardır. VEGF- A anjiyogenezdeki önemli rolünün yanı sıra tümör mikroçevresinde de immunosüpresif bir etkiye sahiptir. APC hücreleri ve T-hücrelerinin gelişimlerini engeller ve gelişmemiş APC hücrelerini immün sistemi baskılayan hücreleri (MDSC, TAM ve Tregs) ortama çekmeleri için organize eder. Diğer yandan, VEGF reseptörlerinin birçok hücre tipinin üzerinde olduğu içinde onlara bağlanarak TGF-β, NO, IL-17 ve IL-6 gibi metastaz ilişkili olan sitokinlerin salımlarına sebep olduğu gösterilmiştir. İmmün sistem ve metastaz arasında da tersine bir ilişki de söz konusudur. Örneğin tümör hücreleri ve immün baskılayıcı hücreleri tarafından sentezlenen PD-L1'in bağışıklık cevabından kaçıştaki rolünün yanı sıra, epitelyal-mezenkimal geçiş (EMT), metastaz ve tedavi direncinde de rol oynadığını göstermektedir. Tümör hücrelerinin metastaz yaparken op0rgan seçiminde hangi faktörlerin belirleyici olduğu çok net bilinmemektedir. Özelikle anjiyogenez ve metastaz sürecinde aktif rol alan faktörlerin bu hücrelerin metastaz yapacağı doku ve organları belirlemesinde de rol oynadığı düşünülmektedir. Kanser patogenezinde özellikle metastatilk hücrelerin vücutta önceden hazırlanmış olan yuvalara (metatüstatik niş) yerleştiği genel kabul gören bir görüştür. Ancak bu premetastatik nişleri tam olarak belirleyen faktörler bugün için çok iyi bilinmemektedir. Bu çalışmada, esas olarak VEGF yolağının akciğerdeki pre-metastatik niş' lerin oluşumundaki olan etkisini araştırdık. Bunun için, kanser tedavisinde kullanılan anti-VEGF (axitinib) ve anti-PDL1 (anti-hPD-L1-mlgG1) tedavilerinin tümör hücrelerinden salgılanan metastaz ilişkili sitokinler, immün hücreler ve immün baskılayıcı hücreler üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçladık. Çalışmamız in-vitro ve in-vivo olarak planlandı. İn-vitro deneylerde, melanom hücre hattı kullanıldı. Metastaz ilişkili sitokin salgısı gen düzeyinde qPCR yöntemi ile ve immün sistem ilişkili hücreler Western blot yöntemi ile belirlendi. Diğer yandan, in-vivo deneylerinde, akciğer haritalaması sonucunda alınan doku parçalarından metastaz ilişkili sitokin salgısı gen düzeyinde qPCR yöntemi ile ve immün sistem ilişkili hücreler Western blot ve immünhistokimya yöntemi ile belirlendi. Bu çalışma, yapılan yüksek lisans tezimin devamıdır. Bu proje, tezimde kullandığım axitinib ilacına rutin kanser tedavisinde kullanılan anti-hPD-L1-mlgG1 ilacı eklenerek, ayrı ayrı ve kombinasyon şeklinde, metastaz üzerindeki etkilerinin, in-vitro ve in-vivo, incelenmesi nedeniyle özgündür. Bu çalışma sonucunda elde edilecek veriler ile akciğer üzerinde oluşan olası pre metastatik niş incelemesi yapıldı. Ayrıca, anti-anjiyogenik ve immün denetim noktaları inhibitörlerinin kombinasyon şeklinde kullanmanın metastaz üzerindeki etkisini belirlendi ve bu kombinasyonun kullanımı için bir gerekçe sağlandı.

AkciğerNeoplazm metastazlarıNeoplazmlar+3
Samıra Abdı Abgarmı
Ankara University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mikrobt solid paternli akciğer tümörlerinin birbirinden ayrımında kullanılabilir mi?

Amaç: Akciğer kanseri dünyada ve ülkemizde oldukça sık görülen ölümcül bir kanserdir. Mikroskopik inceleme, diğer tümörlerde olduğu gibi, tanı için altın standarttır. Farklı patternler gösteren akciğer tümörleri arasında bir grup tümör solid organizasyon gösterir. Solid paternli adenokarsinomlar, yassı hücreli karsinomlar ve tipik karsinoid tümörler bunlar arasında bulunmaktadır. Mikro bilgisayarlı tomografi (mikroBT), X-ışınları kullanan bir tomografik yöntemdir. Normal bilgisayarlı tomografiye benzer bir çalışma prensibi vardır; ancak mikroBT'nin voksel boyut hassasiyeti 1-50 mikrometre arasında değişmektedir. Bu da BT'lerde görüntülenebilenlerden çok daha hassas çözünürlüğe ulaşmaya fırsat verir. MikroBT ile histopatolojik görüntülere benzer görüntüler elde edilmesi mümkündür. Bu çalışmada mikroBT ile solid paternli farklı tip akciğer tümörünün birbirinden ayrılıp ayrılamayacağının analizi, tümöral ve non-tümöral akciğer parankiminin ayrılmasının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada daha önce anabilim dalımızda tanı almış olan solid patern gösteren üç ayrı tip akciğer tümörüne ait birer hematoksilen-eozin kesit 3D HISTECH, Panoramic P250 Flash 3, Version Panoramic Scanner 3.0.2. ile taranarak tüm lam görüntüler ("whole slide image"/WSI) elde edilmiştir. Bu tümörlerin kesitlerine ait parafin bloklardan Bruker Skyscan 1275, (Kontich, Belgium) ile mikroBT görüntüleri elde edilmiştir. Bu görüntüler WSI'ler ile karşılaştırılarak incelenmiştir ve WSI'ler üzerinde seçilen "region of interest" (ROI) alanları ile elde edilen mikroBT görüntüleri üzerine aktarılmıştır. Elde edilen "volume of interest" (VOI) sahaları üzerinde yapılan hesaplamalar ile ortaya çıkan yapısal parametreler (yüzde nesne hacmi, yapısal kalınlık, kesişim yüzeyi, doğrusal yapı yoğunluğu, bağlantılılık, bağlantılılık yoğunluğu, açık gözeneklilik, kapalı gözeneklilik, yapı model indeksi) kullanılarak tümör alanlarının non-tümöral alanlardan ve tümörlerin birbirinden ayırt edilip edilemeyeceği araştırılmıştır. Verilerin analizinde IBM SPSS Statistics for Windows 23 programı kullanılmıştır. Kruskal Wallis testi, Mann-Whitney U testi, kümeleme analizi, Cohen's Kappa katsayısı, receiver operating characteristic (ROC) eğrisi, duyarlılık, seçicilik, 2 "univariate" lojistik regresyon analizi, Spearman's rho korelasyon katsayısı analizleri yapılmıştır. P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Bu yöntemle, parafin blok düzeyinde, tümöral ve non-tümöral sahaların ayırıcı tanısının, mikroBT'den elde edilen sayısal parametreler aracılığıyla güvenle ayrılabileceği bulunmuştur (tüm p değerleri=0.00). Ayrıca solid akciğer adenokarsinomlarının, tipik karsinoid tümörlerden, yüzde nesne hacmi (YNH) parametresi açısından ayrıldığı bulunmuştur (p=0.011). Ayrıca bu çalışmada mikroBT ile hesaplanan yapısal parametreler ile bunların histolojik karşılıkları arasındaki ilişkiler ortaya konmuştur. Sonuç: MikroBT insan tümörlerinin tanısında kullanılma potansiyeli taşıyan bir yöntemdir. Bu yöntem rutin histopatolojik incelemeye yardımcı bir yöntem olarak kullanılabileceği gibi, üç boyutlu bir incelemeyi kısa sürede ve doku bütünlüğünü bozmadan yapabilme yeteneği ile gelecekte bazı alanlarda histopatolojik incelemenin yerine geçebileceği düşünülebilir. Tümörlü alanların tümörsüz alanlardan mikroBT parametreleri aracılığı ile ayrılabildiğini gösteren çalışmalar bulunmakla birlikte, mevcut çalışma literatürde solid paternli akciğer tümörlerinin birbirinden ayrılmasını araştıran ülkemizdeki ve dünyadaki ilk çalışma niteliğindedir. Bu çalışma ile henüz çok az veri bulunan bir alanda bu yeni yöntemin kullanımı ve olası yararına ait bilgi elde edilmiştir. Akciğer kanserinin sıklığı düşünüldüğünde bu yöntem Türkiye'de ve dünyada milyonlarca hasta için kullanılabilecek bir bilgiyi üretme potansiyelini taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: akciğer karsinomu, histopatoloji, mikro bilgisayarlı tomografi, parafin blok, yapısal parametreler

AkciğerAkciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmları+3
Selim Sevim
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ARDS hastalarının mekanik ventilasyonunda farklı "PEEP" düzeyleri ile soluk sonu akciğer hacmi ve pulmoner mekaniklerin değerlendirilmesi

Akut respiratuvar distres sendromunun (ARDS) tedavi yönetim stratejileri oldukça karmaşık, mortalitesi yüksektir. Akciğerlerde gaz değişimini desteklemek ve solunum işini azaltmak için mekanik ventilatör desteği gerekir. Mekanik ventilasyonda soluk sonu pozitif basınç (PEEP) titrasyonunun önemi büyüktür. Ancak PEEP titrasyonuna optimal yaklaşım net olarak belirlenememiştir. Güncel uygulamalarda kişiselleştirilmiş PEEP uygulaması vurgulanmaktadır. Çalışmamızda basınç-volüm eğrisi üzerinden farklı PEEP seviyelerinde volüm kazancı (gain), modifiye çoklu azot yıkama tekniği ile ölçülen soluk sonu akciğer hacmi (EELV) değişimi ve kompliyansın solunum mekanikleri ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Etik Kurul onayı alındıktan sonra yoğun bakım ünitelerinde yatmakta olan ve invaziv mekanik ventilasyon uygulanan 14 yetişkin ARDS hastası çalışmaya alındı. Berlin Kriterlerine göre; 2 hafif, 7 orta, 5 ağır ARDS hastasıydı. Azalan PEEP titrasyon prosedürü (5 cmH2O) ile fonksiyonel rezidüel kapasite (FRK) ve EELV, çoklu azot yıkama tekniği ile ölçüldü. İntratrakeal basınç sensörü ile oluşturulan dinamik basınç-volüm eğrileri üzerinden kazanç ve kompliyans ölçüldü. Her PEEP düzeyinde arteriyel kan gazı ile oksijenasyon değerlendirildi. En yüksek kompliyans, kazanç, EELV değerlerine ve en düşük sürücü basınç değerlerine 10 cmH2O PEEP düzeyinde ulaşıldı. Oksijenasyon göstergesi olan PaO2'nin en yüksek değerleri 15 cmH2O PEEP düzeyinde ölçüldü. Kazancın; kompliyans, elastans, sürücü basıncı, statik strain ile anlamlı olarak değişmediği ve akciğer distansiyonuna duyarlı olmadığı görüldü. Sonuç olarak; PEEP titrasyonunda alveol distansiyonunu, EELV veya kazanç parametreleri göstermez. Klinik pratikte tek başına kullanılabilmesi için yeterli ve güçlü kanıtlar elde edilememiştir. Bunun için daha fazla çalışmaya gerek vardır. Anahtar kelimeler: Fonksiyonel rezidüel kapasite, kazanç, PEEP, EELV, pulmoner mekanikler

AkciğerBiyomekanikPEEP+4
Selvinaz Yüksel Tanrıverdi
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yenidoğan ratlarda hiperoksiyle indüklenmiş akciğer hasarında subkutan anne sütü eksozomunun etkileri

Prematüre bebekleri etkileyen en önemli morbidite ve mortalite nedenlerinden birisi olan bronkopulmoner displazi (BPD) için, etkinliği kanıtlanmış kesin bir tedavi veya önleyici strateji henüz mevcut değildir. Biz bu çalışmada subkutan anne sütü eksozomunun, hiperoksik akciğer hasarı (HAH) yöntemiyle BPD modeli oluşturduğumuz yenidoğan ratların akciğerlerinde meydana getirdiği histopatolojik ve biyokimyasal etkilerini araştırmayı planladık. HAH oluşturulacak Sprague-Dawley rat yavruları postnatal birinci günden yedinci güne kadar, pleksiglastan imal edilen kapalı bir alanda hiperoksiye (oksijen konsantrasyonu %85) maruz bırakıldı. Oksijen konsantrasyonu günde iki defa kontrol edildi (anestezik gaz monitörü, Drager, 1996) ve nem oranı %60-80 arasında tutulmaya çalışıldı. Oluşan karbondioksitin soda-lime ile ortamdan uzaklaştırılması sağlandı. Rat yavruları her birinde sekiz adet olmak üzere altı gruba ayrıldı. Grup I (oda havası, kontrol grubu, n=8), Grup II (HAH modeli, n=8), Grup III (profilaksi plasebo grubu, HAH+1.-6. günler subkutan salin uygulandı, n=8), Grup IV (profilaksi tedavi grubu, HAH+1.-6. günler subkutan anne sütü eksozomu uygulandı, n=8), Grup V (plasebo tedavi grubu, HAH+7.-11. günler subkutan salin uygulandı, n=8), Grup VI (tedavi grubu, HAH+7.-11. günler anne sütü eksozomu uygulandı, n=8). Grup I, II, III ve grup IV postnatal 7. günde, grup V ve VI ise 11. günde ötenazi edildi. Ötenazi sonrası ratların sağ akciğer doku örneklerinde alveolar yüzey alanı skoru, fibrozis ve düz kas aktin skoru değerlendirmesi yapıldı. Sol akciğer doku örnekleri total antioksidan kapasite (TAS) ve total oksidan kapasite (TOS) düzeyleri için ticari ELISA kitleri ile ve kardiyak girişimle alınan kanda ticari ELISA kitleri ile TAS ve TOS düzeyleri antijen antikor reaksiyonuna dayalı sandviç immün ölçüm yöntemi ile Tıbbi Biyokimya Araştırma Laboratuvarında analize edildi. HAH modelinde hem akciğer alveolar yüzey alanı skoru hem de düz kas aktin skoru kontrol grubuna göre belirgin yüksek saptanmış (p<0,05), ancak fibrozis bakımından farklılık gösterilememiştir (p>0,05). TOS düzeyleri hem akciğer dokusu hem de kanda HAH grubunda kontrol grubuna göre yine yüksek ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Anne sütü eksozomunun profilaktik uygulanması hem akciğer alveolar yüzey alanı skorunu hem de düz kas aktin skorunu Grup II, III, V ve VI'ya göre belirgin olarak düşürmüş (p<0,05) ve kontrol grubuyla aralarında istatistiksel bir farklılık saptanmamıştır. Ayrıca profilaktik anne sütü eksozom uygulamasının akciğer dokusu TOS düzeylerini de hem HAH grubu hem de plasebo grubuna göre belirgin düşürdüğü görülmüştür (p<0,05). Sonuç olarak, hiperoksik akciğer hasarı ile BPD modeli oluşturulan bu deneysel çalışmada profilaktik anne sütü eksozomu uygulamasının hem histopatolojik hem de biyokimyasal olarak akciğer hasarını önleyici etkisinin olduğu gösterilmiştir. Son yıllarda özellikle erken tanı ve önleyici stratejiler üzerinde durulmaktadır, bu yönüyle önleyici bir tedavi yöntemi olarak anne sütü eksozumunun BPD gelişme ihtimali yüksek olan bebeklere profilaktik olarak uygulanması bakımından çalışmamızın önemli olduğunu, ancak bu alanda daha kapsamlı ve ileri çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Anne sütü eksozomu, hiperoksik akciğer hasarı, tedavi

AkciğerAkciğer hastalıklarıAnne sütü+6
Fethi Baştan
Pamukkale University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artrit akciğer tutulumunda YKL-40, panneksin-1, kalprotektin ve sialik asit düzeyleri

Amaç ve hipotez: Bu çalışmada akciğer tutulumu olan RA hastalarında YKL-40, Panneksin-1, Kalprotektin ve Sialik asit kan düzeyleri belirlemek ve hastalık aktivitesi ile olan ilişkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Araştırmanın amacı doğrultusunda iki tane hipotez oluşturulmuştur. Bu hipotezlerden ilki "Akciğer tutulumu olan RA hastalarında YKL-40, Panneksin-1, Kalprotektin ve Sialik asit kan düzeyleri yüksektir ve hastalık aktivitesi ile ilişkilidir". Araştırmanın ikinci hipotezi "Akciğer tutulumu olan RA hastalarında YKL-40, Panneksin-1, Kalprotektin ve Sialik asit kan düzeyleri yüksektir ve hastalık aktivitesi ile ilişkisizdir". Yöntem: Çalışmamıza Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Romatoloji polikliniğine başvurarak 2010 ACR/EULAR kriterini karşılayan, daha önceden organ tutulumları açısından (kalp, akciğer, gastrointestinal sistem ve böbrek) değerlendirilmiş, hemogram, sedimantasyon, RF, anti-CCP laboratuvar sonuçları olan 18-80 yaş aralığında hastalar dahil edilmiştir. Hastaların anamnez fizik muayene bulguları, sedimantasyon, c-reaktif protein, RF, anti-CCP, böbrek ve karaciğer fonksiyon testleri, DAS-28 skorları olgu rapor formuna kaydedilmiştir. Hastalardan rutin poliklinik kontrol esnasında çalışma hakkında bilgilendirilip onam alınarak çalışmaya alınma kriterini sağlayan tüm grupların venöz kanları bir adet kuru biyokimya tüpüne alınmıştır. Hasta sayısı tamamlandığında ELISA (enzyme-linked immunosorbent assay) yöntemi ile serumda kalprotektin, Panneksin-1, Sialik asid ve YKL-40 düzeyleri elde edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya toplam 104 RA hastası (Akciğer tutulumu olan 49 ve olmayan 54 RA hastası), 50 sağlıklı kontrol olmak üzere toplamda 154 hasta dahil edilmiştir. ESH ve CRP RA akciğer ve RA hasta grubunda, kalprotektin ve sialik asit kontrol grubunda, Panneksin RA hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. RA, RA akciğer ve kontrol grupları arasında biyokimya belirteçleri eşik değerlere göre karşılaştırıldığında RF ve anti-CCP belirteçleri RA akciğer hasta grubunda RA hasta grubuna göre, kalprotektin belirteci kontrol grubunda RA ve RA akciğer hasta gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Sialik asit akciğer tutulumu olmayan RA hastalarında, akciğer tutulumu olan RA hastalarına göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Kalprotektin düzeyi romatoid nodülü olan grupta, romatoid nodülü olmayan gruba göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda RA akciğer tutulumunda YKL-40, Kalprotektin ve Sialik asit kan düzeylerinin kontrol grubuna göre yüksek olmadığı bulunmuştur. Panneksin-1 kan düzeylerinin ise RA hasta gruplarında kontrol grubuna göre yüksek olduğu ve Panneksin-1' in RA tanısında ve hastalık progresyonunda spesifik bir biyobelirteç olabileceği düşünülmektedir. Araştırmacıların hemfikir olduğu ve kabul ettiği bir biyobelirteç için patofizyolojinin daha iyi anlaşılabilmesinin ve daha fazla çalışma yapılmasının gerekli olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: romatoid artrit, inflamasyon, biyobelirteç

AkciğerAkciğer hastalıklarıArtrit-romatoid+6
Burcu Güneş Alpaydın
Aydın Adnan Menderes University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik obstruktif akciğer hastalığı tanısında FEF 25-75 / FVC oranının yeri

Amaç: Kronik obstrüktif akciğer hastalığı solunum yollarında enfeksiyöz olmayan iltihabi, ilerleyici bir akciğer hastalığıdır. Kronik obstrüktif akciğer hastalığının tanısında FEV1/FVC oranının % 70'in altında bulunması hastalık için tanı koydurucudur. FEV1/FVC oranının hastalığın erken dönemlerinde ve yaşlı hastalarda yanlış pozitif sonuç verdiği için yeni tanı yöntemlerine ihtiyaç vardır. Çalışmamızda FEF25 – 75/FVC oranının KOAH tanısında yeni bir yöntem olarak kullanılabilirlik değeri ve FEV1/FVC oranına üstünlüğü olup olmadığı incelenmiştir. Materyal Yöntem: HMKÜ Göğüs Hastalıkları polikliniğine başvurmuş ve KOAH tanısı almış olan 30 – 80 yaş arası 100 hasta ve daha önceden KOAH tanısı almamış 100 gönüllü alınmış, spirometrik incelemeler ile FEV1, FVC, FEF25-75, FEV1/FVC, FEF25-75/FVC değerleri ve sosyodemografik verileri incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya 100 kontrol, 100 vaka toplam 200 kişi alındı. FEV1 ile FVC ve FEF25-75 arasında çok güçlü (r 0.878, p < 0.001), FEV1/FVC arasında güçlü (r 0.561, p < 0.001) ve FEF25-75/FVC arasında orta düzeyde (r 0.458, p < 0.001) pozitif korelasyon; FVC ile FEF25-75 arasında orta düzeyde (r 0.458, p < 0.001) pozitif korelasyon; FEV1/FVC ile FEF25-75 (r 0.820) ve FEF25-75/FVC (r 0.896 p < 0.001) arasında çok güçlü pozitif korelasyon; FEF25-75 ile FEF25-75/FVC arasında çok güçlü (r 0.840 p < 0.001) pozitif korelasyon tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda FEF25–75/FVC oranı FEV1/FVC oranına hastalığın tanısında üstünlük sağlayamamıştır. FEF25–75/FVC oranı hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük çıkmış olup KOAH tanısında kullanılabilir gözükmektedir. Anahtar Kelimeler: KOAH, Spirometri, FEV1, FVC, FEF 25 – 75

AkciğerAkciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktif+2
Semahattin Serkan Sezer
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda Bleomisinle oluşturulan akciğer fibrozisine Rekombinant Aktive Protein-C derivesi Drotrekogin-alfa'nın etkisi

Amaç: Bu çalışmamızda intraperitoneal aktive protein C (APC) derivesi drotrekogin-alfa tedavisinin sıçanlarda bleomisinle (BLM) indüklenen akciğer fibrozisindeki koruyucu etkilerini, akciğer dokusu ve bronkoalveolar lavaj (BAL) sıvısı örneklerinde, histolojik ve biyokimyasal düzeyde, hem negatif kontrol (plasebo), hemde tedavide etkinliği kanıtlanmış steroid tedavisi ile kıyaslayarak test etmeyi amaçladık.Materyal-Metod: Çalışmaya Wistar albino 30 erkek sıçan alındı. BLM'nin uygulandığı sıfırıncı günde; kontrol grubuna (n= 6) intratrakeal salin, BLM grubuna ( n= 7), steroid grubuna (n= 7) ve APC grubuna ise (n= 10) intratrakeal BLM (2.5mg/kg) uygulandı. i.t. BLM uygulamasından 2 gün önce; APC grubuna 100 µg/kg/gün dozunda APC derivesi drotrekogin-alfa, steroid grubuna 5mg/kg/gün metilprednizolon intrapreitoneal olarak uygulandı. Sıçanların dekapite edildiği 14. güne kadar toplam 16 gün boyunca uygulamaya devam edildi. Tüm gruplardan BAL sıvısı alındı ve periferik kan elamanlarına mikroskopik olarak bakıldı. Akciğer dokusundaki hidroksiprolin seviyeleri Woessner yöntemiyle biyokimyasal olarak ölçüldü. Akciğerde oluşturulan fibrozis ise histopatolojik inceleme ile Ashcroft kriterlerine göre 0'dan 8'e kadar derecelendirildi.Bulgular: Bu çalışmada sıçan akciğerinde deneysel olarak BLM ile başarıyla fibrozis oluşturuldu. Akciğerde fibrozisin göstergesi olarak kollajenin yapısındaki temel aminoasit olan akciğer dokusu hidroksiprolin (OH-P) seviyeleri, histopatolojik olarak Ashcroft fibrozis skorları kullanıldı. Histopatolojik incelemede kontrol grubundaki sıçanların akciğer dokularında hiç fibrotik alan tespit edilemezken, diğer grupların hepsinde fibrotik alanlar tespit edildi. BLM grubunda fibrozis skorları (4.86±0.93) diğer tüm gruplardan anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). Tedavi verilen BLM+steroid (2.57±0.94) ve BLM+APC (2.67±0.76) gruplarında ise fibrozis skorları BLM grubundan anlamlı olarak düşüktü (p<0.05). Hidroksiprolin seviyeleri kontrol grubu (3.37±0.51) ile karşılaştırıldığında BLM grubu (5.65±0.78) ve BLM+Steroid (4.72±0.25) gruplarında anlamlı olarak yüksek (p<0.05) ancak BLM+APC (2.67±0.76) grubundaki OH-P değerleri ise diğer gruplardan anlamlı olarak düşük (p<0.05) izlendi. Grupların BAL sıvısından yapılan periferik yaymalarda %nötrofil oranları BLM (21.1±2.7) grubunda diğer tüm gruplarla kıyaslandığında anlamlı olarak yüksek (P<0,05), makrofaj yüzdeleri (76.7±2.3) ise diğer tüm gruplardan anlamlı olarak düşük bulundu (p<0,05). BLM grubu dışındaki gruplar arasında anlamlı fark gözlenmedi. Tüm grupların % lenfosit ve eozinofil değerleri arasında anlamlı fark bulunmadıSonuç: Çalışma sonuçları; BLM'nin indüklediği akciğer fibrozisinde rekombinant APC derivesi drotrekogin-alfanın koruyucu olduğunu ve fibrozisi gerilettiğini göstermektedir. APC'nin antikoagülan etkilerinin yanında antifibrotik etkilerinin de olduğunu desteklemektedir. Pulmoner fibrozisin başlangıç aşamasında tanı konulan vakalarda fibrozis sürecini yavaşlatmak amacıyla drotrekogin-alfa kullanılması çalışmamızın verilerinde görülen faydalı etkileri nedeni ile önerilebilir. Ancak drotrekogin alfanın kullanımının etkinliği ve güvenilirliğinin değerlendirilebilmesi için mevcut çalışmalar yeterli olmayıp daha geniş serilerle yapılacak deneysel ve klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Akciğer fibrozisi, sıçan, bleomisin, aktive protein C, drotrekogin-alfa, hidroksiprolin

AkciğerAkciğer hastalıklarıBleomisin+7
Kadir Yıldız
İnönü University
2010
40
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plevral sıvılı hastalarda tuzak akciğer (trapped / entrapped lung) varlığının tespitinde intraplevral basınç ölçümleri ve solunum fonksiyon testleri (Difüzyon testi, body pletismografi dahil) ölçümleri

Çalışmamız tek taraflı plevral sıvılı hastaların alındığı prospektif bir çalışmadır. Plevral sıvılı hastalarda tuzak akciğer varlığını tespit etmede yol gösterici parametreleri araştırmak için torasentez ile sıvı boşaltılan hastalar değerlendirilmeye dahil edildi. Sıvı boşaltımı işleminin öncesinde ve sonrasında yapılan body (vücut) pletismografileri ile elde edilen değerler ile işlemin başlangıcında ve sıvı boşaltımı (500 ml ve 1000 ml) sonrasında ölçülen intraplevral basınç ölçümleri kaydedildi. Bu değerler başlangıç seviyesinde tuzak akciğeri olanlarda +4,58 cm H2O, olmayanlarda +4,70 cm H2O (p=0,034), 500 ml sıvı boşaltımı sonrası tuzak akciğeri olanlarda -4,12 cm H2O, olmayanlarda +0,60 cm H2O (p=0,003) ve 1000 ml sıvı boşaltımı sonrası tuzak akciğeri olanlarda -7,20 cm H2O, olmayanlarda -3,23 cm H2O idi (p=0,039 ). Plevral aralık elastans hesaplamalarında 500 ml sıvı boşaltımı sonrası tuzak akciğeri olanlarda 17,7179 cm H2O/L, olmayanlarda 8,4500 cm H2O/L (p=0.000) ve 1000 ml sıvı boşaltımı sonrası tuzak akciğeri olanlarda 12,5968 cm H2O/L, olmayanlarda 7,9118 cm H2O/L (p=0,009) idi. Plevral sıvı boşaltıldıktan sonra ölçülen FEV1 değeri tuzak akciğeri olanlarda 0,8895, olmayanlarda 1,1695 (p=0,030), FVC değeri tuzak akciğeri olanlarda 1,0528, olmayanlarda 1,4078 (p=0,022) idi. Tuzak akciğeri olan 37 hastada pH ortalaması 7,31, tuzak akciğeri olmayan 39 hastada pH ortalaması 7,34 idi (p=0.530). Mevcut bulgular ile boşaltıcı torasentez öncesi tuzak akciğer varlığını tespit etmede elastans ölçümlerinin faydalı olduğunu tespit ettik. Ancak havayolu direnci ve vital kapasite ile tuzak akciğer varlığı arasında bir ilişki bulmadık. Anahtar Kelimeler: Plevral sıvı, intraplevral basınç, plevral manometri, elastans, body (vücut) pletismografi, tuzak akciğer

AkciğerAkciğer hastalıklarıBasınç ölçümleri+6
Fatmanur Korul
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Gebelik ve laktasyon döneminde nikotine maruz kalan wistar albino sıçanların yavrularının akciğerlerinde meydana gelen değişiklikler ve bu değişiklikler üzerine melatoninin etkileri

Bu çalışmanın amacı, gebelik ve laktasyon dönemlerinde nikotine maruz kalan sıçanların yavrularının akciğerlerinde meydana gelen histolojik ve biyokimyasal değişikliklerin saptanması ve bu değişiklikler üzerine, gebelik ve laktasyon süresince uygulanan melatoninin koruyucu etkilerinin araştırılmasıdır.Çalışmada, İnönü Üniversitesi Deney Hayvanları Üretim ve Araştırma Merkezi'nden temin edilen, 22 adet Wistar albino dişi sıçan ve 12 adet erkek sıçan kullanıldı. Dişi sıçanlar, erkek sıçanlar ile çiftleştirildi ve vajinal smearda spermin gözlendiği tarih embriyonik 0. gün olarak kabul edildi. Gebe sıçanlar rastgele 1. grup: Kontrol, 2. grup: Serum Fizyolojik (SF), 3. Grup: Etil Alkol (EA), 4. grup: Melatonin (MEL), 5. grup: Nikotin (NT), 6. grup: NT + MEL olarak 6 gruba ayrıldı.. Doğan yavrular, her grupta 10 sıçan olacak şekilde düzenlendi. Deney sonunda yavru sıçanların (22 günlük) vücut ağırlıkları ölçüldü. Ardından ketamin ve ksilazin (5 mg/kg-50 mg/kg) anestezisi altında sakrifiye edildiler. Sıçanların akciğerleri alınarak, ağırlıkları tartıldı. Akciğerin belirli bir kısmı histolojik inceleme için, diğer kısmı biyokimyasal analizler için kullanıldı.NT grubunda yavru sıçanların vücut ve akciğer ağırlıkları, kontrol ve sham (SF, EA ve MEL) grupları ile benzer bulundu. Histolojik incelemelerde, NT grubuna ait akciğerlerde, genel olarak alveol gelişiminin yetersiz olduğu ve oluşan alveollerin ise yer yer birleşerek geniş hava boşlukları oluşturduğu izlendi. Bu grupta, alveoler makrofaj ve mast hücre sayısının kontrol ve sham grupları ile karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı derecede artmış olduğu saptandı (P<0.0001). Biyokimyasal analizlerde, NT grubunda MDA (malondialdehit) seviyesinin kontrol ve sham gruplarına göre önemli şekilde yükselmiş olduğu gözlendi (P<0.0001). Diğer yandan MEL uygulamasının, NT'nin neden olduğu histolojik ve biyokimyasal hasarı düzelttiği izlendi. Septasyon ve buna bağlı olarak alveol gelişimindeki artış NT + MEL grubunda belirgindi. Bu grupta alveol sayısının NT grubuna göre anlamlı derecede artmış olduğu saptandı (P<0.0001). Bununla beraber NT maruziyetine bağlı olarak yükselmiş olan alveoler makrofaj ve mast hücre sayısının MEL tedavisi ile belirgin şekilde azalmış olduğu gözlendi (P<0.0001). Ayrıca biyokimyasal analizlerde MEL'in MDA seviyesini önemli şekilde düşürdüğü tespit edildi (P<0.0001).Sonuç olarak bu çalışma, gebelik ve laktasyon boyunca maternal NT maruziyetinin, yavruların akciğer gelişimi üzerinde önemli yapısal değişikliklere neden olduğunu, antioksidan özelliği bilinen MEL'in de NT' nin neden olduğu akciğer hasarını hafiflettiğini göstermektedir.

AkciğerGebelikLaktasyon+2
Azibe Yıldız
İnönü University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
20
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gemsitabin ve cisplatin alan akciğer karsinomu olan hastalarda ERCC1 inprognoz ile ilişkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Akciğer kanseri tüm dünyada kadın ve erkeklerde kanserden ölümlerin en sık sebebidir. Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde platin bazlı kemoterapiler standart tedavidir. Ancak her ilacın olduğu gibi platin bazlı kemoterapilerinde yararının yannda ciddi toksisite ve yan etkileri vardır. Hangi hastalarda hangi tür kemoterapi ajanlarının kullanılacağı, konusunda tedaviden maximum fayda ve minimum zarar elde etmek amacıyla bazı ipuçlarına ihtiyaç vardır. Enzyme repair cross- complementation group 1 (ERCC1) in akciğer kanserinde platin alan hastalarda prognoz üzerindeki etkisinin araştırılarak ileri dönemlerde yeni tedavi başlanacak hastalarda tedavi seçiminde etkili olup olmayacağı amacıyla bu çalışma hazırlanmıştır. Hastalar ve Yöntem: Çalışmaya İnönü Üniversitesi Tıbbi Onkoloji kliniğinde 2008?2012 tarihleri arasında sisplatin-gemsitabin kombinasyonu ile tedavi edilen 26 akciğer kanserli hasta alındı. Hastaların tıbbi kayıtları retrospektif olarak değerlendirildikten sonra immünhistokimyasal inceleme için doku örnekleri uygun olanlar çalışmaya dahil edildi. Tümoral dokuda ERCC1 ekspresyonu immünhistokimyasal boyama tekniği ile değerlendirildi. Bulgular: ERCC1 boyanma şiddeti ve dağılımına göre 4 gruba ayrıldı. 6 hastada 0, 8 hastada +1, 5 hastada +2, 7 hastada +3 bulundu. O ve +1 olanlar ERCC1 negatif kabul edilirken, +2 ve +3 olanlar ERCC1 pozitif kabul edildi.. Tedavi sonrası yapılan değerlendirmede 1 hastada iyi parsiyel cevap (%3,8) , 1 hastada parsiyel cevap (%7,7),5 hastada stabil hastalık (%19,2) ve 18 hastada progresyon (%69,2) gözlendi. Çalışmanın bittiği tarih itibariyle 13(%50) hasta exitus olmuşken 13(%50) hasta yaşıyordu. Hastaların genel sağkalımı ortalama 15 (3?44) ay olarak bulundu. progresyonsuz sağ kalımı ise 9(2?25) ay olarak bulundu. Çalışmamızda genel sağkalım ve hastalıksız sağkalım ile ERCC1 arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Sonuç: : ERCC1 ile tedavi cevabı ve sağkalım arasındaki ilişki incelendiğinde genel olarak literatürle benzer sonuçlar bulunmuştur. Hasta sayısı az olmakla birlikte çalışmalardaki sonuçlar arasındaki farklılıklar da dikkate alındığında ERCC1 negatif VI ve pozitif gruplar arasındaki farkın istatistiksel anlamlılığa ulaşmamış olmasını tek başına buna bağlamamak gerekmektedir.

AkciğerAkciğer neoplazmlarıGemsitabin+4
Engin Ataman
İnönü University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Makine öğrenme algoritmalarıyla akciğer X-ray görüntü özniteliklerini kullanarak pnömoni tespiti ve sınıflandırılması

Pnömoni insan sağlığını tehdit eden ve erken teşhis edilmediğinde ölüme yol açabilen bir hastalıktır. Bu çalışmada akciğer X-ray görüntülerinden makine öğrenimi yöntemleri kullanılarak pnömoni tespiti gerçekleştirilmiştir. Veri seti 1-5 yaş arası çocuklara ait akciğer X-ray görüntülerinden oluşmaktadır. Pnömoni tespiti için yeni bir yaklaşım sunulmaktadır. İlk adımda akciğer X-ray görüntüleri üzerine bir dizi ön işleme adımı gerçekleştirilmiştir. Bu adımlar Histogram Eşitleme, Mask R-CNN(Maske Bölge Tabanlı Evrişimli Sinir Ağı) ve Otsu Eşikleme adımlarıdır. Ardından birinci dereceden ve ikinci dereceden dokusal öznitelikler çıkarılmıştır. SMOTE(Sentetik Azınlık Aşırı Örnekleme Tekniği) yöntemi kullanılarak eğitim verilerinde sınıflar arasındaki dengesizlik giderilmiştir. Son adımda makine öğrenimi sınıflandırma modelleri kullanılarak sınıflandırma gerçekleştirilmiştir. Bu sınıflandırma modelleri Çok Katmanlı Algılayıcı, Destek Vektör Makinesi, Lojistik Regresyon ve K-En Yakın Komşu modelleridir. Sınıflandırma modelleri birbirleri ile karşılaştırılmıştır. Sonuçlara göre Çok Katmanlı Algılayıcı 0,95833 doğruluk oranı, 0,95978 kesinlik oranı, 0,95833 duyarlılık oranı, 0,95856 F1-Skor ve 0,98566 AUC(Eğri Altındaki Alan) Skor ile diğer sınıflandırma algoritmalarına göre en iyi performansı göstermiştir. Ayrıca sınıflandırma modelleri literatürde bulunan önceki çalışmalar ile de karşılaştırılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre önerilen Çok Katmanlı Algılayıcı modeli, doğruluk oranı, F1-Skor ve AUC Skor açısından literatürdeki diğer çalışmalardan daha üstün performans göstermiştir.

AkciğerMakine öğrenmesiPnömoni+3
Semih Demirel
Kütahya Dumlupınar University · Institute of Graduate Studies
2023
00

Related subjects