Orta Çağ
274 theses under this subject heading
Ortaçağ Avrupasındaki karanlık feodalizmin iktisatla aydınlanışı
Bu çalışmada Avrupa sosyal tarihinin en önemli siyasi kavramı olan feodalizmin; Ortaçağ döneminde oluşum nedenleri, dönemin konjonktürel yapısı içerisindeki rolü incelenmektedir. Bu konjonktür içerisinde, toplum belirli sınıflara ayrılmıştır. Toplumun üst katmanını oluşturan asiller ticaret gibi faaliyetlerle uğraşmış, toprak kazanılmasını sağlayan savaşçılar toplumda önemli mevkilere sahip olmuştur. Korunmasız olarak yaşayan halk, çevresi kalelerle çevrili kale-kentlere yerleşerek korunmacı bir sosyal hayata geçiş yapmıştır. Toplumun hizmetkarı olan köleler sefalete ve işkencelere maruz kalmış, toplumun dua edenleri olan ruhban sınıfı ise Kilise faktörü ile ekonomik ve sosyal hayatı yönlendiren unsur haline gelmiştir. Kilise, sorgulanamayan dogmatik inançlar ile toplumu belirli sınırların içine almıştır. Ekonomi artan oranlı bir eğilim ile üretim aşamasına geçmiştir. Üretilen mallar pazarlanmaya başlanarak panayırların ve han kültürlerinin ilk tohumları atılmıştır. Bu araştırmada, tarihçiler ve iktisatçılar tarafından karanlık olarak adledilen çağın iktisadi yöntemler ile aydınlanışı ve bir devrin kapanışı analiz edilmeye çalışılmıştır.
Haçlı Seferlerinde Muînüddin Üner ve Şam
Dünya Tarihinin ve İslam Tarihinin başat konularından olan Haçlı Seferleri'nde, açıkça bir "Hıristiyan – İslam", diğer bir ifadeyle "Haç - Hilal" mücadelesi görülür. Bu seferlerden, on ikinci yüzyılın ilk yarısındaki İkinci Haçlı Seferi, İslam Tarihi açısından ayrı bir önem arzeder. Suriye Selçuklu Devleti'nin devamı durumundaki Dımaşk Tuğteginli / Böri Atabegliği, henüz yarım yüzyılını doldurmamışken, Atabegliğin merkezi Dımaşk İkinci Haçlı Seferi'yle kuşatılmıştır. Bu sırada Dımaşk Atabegliği'nde kudretli vezir, Atabeg Muînüddin Üner bulunmaktaydı. Dımaşk, Kudüslü Haçlılarla gerektiğinde ittifak yaparken, bu defa daha techizatlı ve kalabalık Haçlı ordusu tarafından İkinci Haçlı Seferi kapsamında kuşatılmıştı. Muînüddin Üner askerî ve diplomatik becerileriyle kuşatmayı dördüncü gününde yarmış ve Dımaşk'ı işgalden kurtararak İkinci Haçlı Seferi'nin tartışmasız galibi olmuştur. Bu çalışma, XII. yüzyılın ilk yarısında vaki olan ve doğrudan Dımaşk'ı kuşatan İkinci Haçlı Seferine karşı, zekice bir savunma yaparak, Birleşik Haçlı Ordusunu dört günde geldikleri yere geri göndermeyi başaran bir kahramanın, Dımaşk Atabegi Muînüddin Üner'in biyografisini konu edinmektedir. Çalışma, Muînüddin Üner'in İkinci Haçlı Seferi tarihçileri tarafından ihmal edildiğini ve onun, asker, devlet adamı ve siyasetçi olarak çağdaşlarından farklı bir kişilik olduğunu tespit etmektedir. Dımaşk Atabegliği'nin elli yıllık siyasî tarihinin yirmi yıllık bir döneminde etkin söz sahibi olan Atabeg Muînüddin Üner'in kahramanlığını ve başarılı yönetimini ortaya koymaktadır. Anahtar Kavramlar: Atabeg, Dımaşk, Haçlı, Muînüddin Üner, Zengî
Büyük Selçuklu Devleti bürokrasisinde Nizâmülmülk etkisi
Selçuklular, hânedan adını ordu komutanı olan Oğuzlar'ın kınık boyuna mensup Selçuk Bey'den almıştır. Selçuk Bey yaklaşık 350/961 yıllarında Yenikent'ten yanındakilerle birlikte Cend şehrine göç etmiştir. İleri görüşlü olan Selçuk Bey, bu diyarda azınlık bir şekilde yok olmamak için Müslüman olmaları gerektiğini tefekkür etmiştir. Bunun sonucunda Selçuk Bey ve maiyetindekiler Müslüman olmuşlar ve Cend bölgesini yurt edinmişlerdir. Selçuklular zaman zaman Karahanlılara karşı, Sâmânîlerle iş birliği yapmışlardır. Gazneli Devletine karşı verdikleri mücadelede Dandanakan Savaşının ardından bağımsız bir devlet kurmayı başarmışlardır. Abbasî Halifesi Kâim-Biemrillâh'a küffar için cihat sözü vermişlerdir. Tuğrul Bey devlet bürokrasisinde çalışması için kalem ehlinden (İranlı) adamları Selçuklu Devleti'nde işe almaya başlamıştır. Nizâmülmülk, çok küçük yaştan itibaren babası sayesinde iyi bir eğitim almıştır. Babası ile birlikte Büyük Selçuklu Devleti'nin bürokraside kalem ehli aradıklarını öğrenince Çağrı Bey'in Belh valisi İbn Şâdân'ın yanında kâtiplik göreviyle işe başlamışlardır. Ancak İbn Şâdân'ın Nizâmülmülk'e baskı yapması ve iftira etmesi dolayısıyla, Nizâmülmülk onun yanından gizlice kaçıp Merv'e Çağrı Bey'in yanına gitmiştir. Çağrı Bey de Nizâmülmülk'ü oğlu Alparslan'a vezir tayin etmiştir. Böylelikle Nizâmülmülk'ün yaklaşık otuz yıl süren vezirlik hayatı başlamıştır. Nizâmülmülk, İdarî ve siyasi becerileriyle Alparslan'ın beğenisini kazanmıştır. Alparslan'ın Rumlarla yaptığı Malazgirt Savaşı haricinde bütün savaşlarda ve devlete karşı çıkan isyanlarda yanında yer almıştır. Melikşah'ın rakiplerini bertaraf ederek tahta oturmasında çok büyük yardımı olmuştur. Melikşah, bu sebeple Nizâmülmülk'ü Selçuklularda ilk defa "atabeg" tayin etmiştir. Devlet bekası adına risk teşkil eden Hasan Sabbah'la mücadele etmiştir. Uzun süren vezirlik görevinde devlet kademelerine yakınlarını getirmesi tepki çekmiştir. Melikşah ile arasını açmak adına entrikalar yapılmıştır. Sonunda Hasan Sabbâh tarafından düzenlenen bir suikast sonucu hayatını kaybetmiştir. Nizâmülmülk, orduya oldukça çok önem vermiştir. Devlet bürokrasisinin düzenini kurmuştur. Devlet kurumlarına getirdiği nizam ve askeri dehası onun şöhretini gün be gün artırmıştır. Üstün kişiliği sayesinde halk tarafından da sevilen bir insan olmuştur. Şii- Fâtımî tehdidine karşı Ehli-Sünnet akîdesini korumak için Nizamiye Medreselerini inşa ettirmiştir. İslâm eğitimi ve ilim adamlarına değer vermiştir. Devlet teşkilat ve idaresi ile ilgili konulara yer veren Siyâsetnâme adlı bir eser yazmıştır. Bu eser İslâm kültür ve medeniyetine katkı sağlamıştır. Nizâmülmülk çağında devlet nizamına kavuşmuştur. Kılıçla fethedilen devleti kalemle inşa etmiştir. Anahtar Kavramlar: Nizâmülmülk, Selçuklular, Devlet Bürokrasisi, Nizamiye Medreseleri, Siyâsetnâme.
Basra'da tarih yazıcılığı (Hicrî ilk iki asır)
Bu çalışma hicrî ilk iki yüzyılda İslâm dünyasının en önemli şehirlerinden birisi olan Basra'daki tarih yazıcılığını incelemektedir. Mezkûr iki asırda Basra, sahip olduğu kültürel ortam ve coğrafî konum itibariyle İslâm düşüncesinin teşekkülüne büyük katkılar sağlamıştır. İlk kelâmî mezheplerin, ilk zühd hareketlerinin ve ilk Müslüman filozofun bu şehirde zuhur etmesi onun İslâm düşüncesinin teşekkülündeki rolünü ortaya koymaktadır. Bu çalışmamız Basra'nın bu zengin ilmî ve kültürel ortamının tarih yazıcılığına etkilerini yine Basralı tarihçiler ve onların eserleri üzrerinden ortaya koymaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde kısaca Basra'nın hicrî ilk iki asırdaki siyasî ve kültürel ortamından bahsedilmiş ardından Basra'da tarihçiliği başlatan etmenler ele alınmıştır. İkinci bölümde Basra'da örnekleri bulunan tarih yazım türleri hakkında bilgi verilerek bu türlere ait eserler tanıtılmıştır. Çalışmanın son bölümü hicrî ilk iki asırda Basra'da yetişen tarihçilerin hayatlarını ve ilmî çalışmalarını ele almaktadır.
Çocukluk imgesi, oyun ve oyuncak: Sosyo-kültürel bir analiz
Çocukluk imgesi, çocuğa yüklenen anlamı, çocukluk anlayışını ifade eder. Çocukluk imgesi, çağlar boyunca farklı anlamlara sahip olmuştur; dolayısıyla çocukluk imgesi, toplumsal bir kurgudur. Oyun kültürü de, çocuk kültürünün ayrılmaz bir parçasıdır. Değişik toplumsal süreçlerde değişik çocukluk imgelerinden bahsedilebildiği gibi, değişik çocuk oyunlarından/oyuncaklarından söz edilebilmektedir. Dolayısıyla çocukluk ve çocuk kültürü, toplumdan topluma, kültürden kültüre farklılık göstermektedir. Çocuk oyunları ve çocukluk imgesi, toplumsal değişimlerden en çok etkilenen ve toplumsalı da en çok niteleyen alanlardan biridir.Günümüzde çocukluk ve çocuk oyunları kültürü hızla değişmektedir. Yaşadığımız küreselleşme sürecinde, post-modern çocukluk imgesinden, sosyal oyunların ve geleneksel oyuncakların ortadan kaybolmasından söz edilmektedir. Dünyada ve Türkiye'de yaşanan toplumsal değişimlerin, çocuk oyun kültürünün ve çocukluk kavramının değişimine etkisi söz konusudur.Bu çalışmada çocukluk'un, oyun ve oyuncağın sosyolojik anlamda neleri ifade ettiği; değişen sosyo-kültürel süreçlerden çocukluk'un ve oyun kültürünün nasıl etkilendiği, değiştiği ve değişimin ne yönde olduğu ele alınmıştır. ?Geleneksel, modern ve post-modern? kavramsallaştırması kullanılarak, çocuk kültürünün toplumsal değişim kaynakları olan sanayileşme, kentleşme, teknolojik ilerlemeler, kapitalizm, tüketim kültürü ve küreselleşme süreçleriyle ne şekilde değiştiği tarihsel karşılaştırmalı yöntemle incelenmiştir.Anahtar Kelimeler: Çocukluk imgesi, oyun, oyuncak, toplumsal değişim, geleneksel, modern, post-modern, sosyo-kültürel analiz.
Hüseyin Baykara ve zamanı
Soyu Emir Timur ve Cengiz Kağan gibi hükümdarlara dayanan Timurlu sultanlarından Hüseyin Baykara 1438 yılında Herat?ta doğdu. Henüz 7 yaşındayken babasını kaybeden Baykara, 14 yaşına geldiğinde Ebu?l Kasım Babür?ün yanına gitti. Bu dönemde Babür?ün 1454 tarihindeki Semerkant üzerine yaptığı ikinci seferine katılan Baykara, Ebu Said?in yanında kaldı. Daha sonra Mirza Üveys?in isyan etmesiyle Ebu Said, şüphelendiği 13 akrabası ile birlikte Hüseyin Baykara?yı tutsak etti. Bunu duyan Baykara?nın annesi Firuze Begim oğlunun serbest bırakılmasını sağladı ve Baykara tekrar Ebul Kasım Babür?ün yanına döndü. Babür?ün 1457 baharında ölmesiyle Merv hakimi Mirza Sencer?in yanına gitti ve onun kızıyla evlendi. Sencer 1457 yazında Meşet?e gittiğinde Merv idaresini Hüseyin Baykara?ya bıraktı. Baykara, Mirza Sencer?in yokluğunda Merv?i eline geçirmek istediyse de başarılı olamadı. Daha sonra Astarabat?ı Cihan Şah?ın yeğeni Hüseyin Türkmen?den alan Baykara, Cihan Şah?ın Herat?tan ayrılmasından sonra burada tutunmadı ve Harezm?e çekildi. Baykara Ebu Said?in adamlarını yenerek Hive ve civarını ele geçirdi. O, 1468 tarihinde Özbek hükümdarı Ebu?l Hayr Han?dan yardım istedi. Ancak Ebu?l Hayr Han?ın bir süre sonra ölmesi sebebiyle bu yardım sağlanamadı. Daha sonra Ebu Said Mirza?nın hâkimiyetinde bulunan topraklara saldıran Hüseyin Baykara, Ebu Said?in 1469 tarihinde vefatı üzerine Herat?ı ele geçirdi ve adına hutbe okuttu. Yadigâr Muhammed bir süreliğine Herat tahtını ele geçirdiyse de Baykara onu öldürterek tekrar Herat?a sahip oldu. Hüseyin Baykara, 36 yıllık hükümdarlık döneminin ilk safhalarında bazı hanedan mirzaları ile mücadele ederken daha sonra kendi oğullarının isyanlarıyla uğraşmak zorunda kalmıştı. Herat?ı bir kültür başkenti haline getiren Baykara?nın Özbek saldırılarının devam ettiği sırada 1506 yılında vefat etmesi Özbek Sultanı Şibani Han?ın işini daha da kolaylaştırdı ve Timurluları ortadan kaldırdı. Anahtar Kelimeler: Timurlular, Hüseyin Baykara, Ali Şir Nevai, Horasan, Herat.
Orta Çağ temalı filmlerde Kilise imajı
Sinema, ortaya çıktığı andan itibaren çeşitli alanlarda kaynak olarak kullanılmaktadır. Bu alanlardan biri olarak da tarih karşımıza çıkmaktadır. Sinemanın dönemin olaylarına tanıklık etmesi, dönemle ilgili kesitler sunması, tarih için önemli bir kaynak olduğunu gözler önüne sermektedir. Bu çalışma, tarihsel dönem itibariyle Orta Çağ'ı işleyen filmlerde Kilise'nin hangi kavramlar ve temalar üzerinden işlendiğini ortaya koymayı amaçlamıştır. Film, kitap, makale gibi kaynaklardan elde edilen bulgular çerçevesinde bir tarihçi gözüyle dönemin şartları da göz önünde bulundurularak Kilise imajının tarihsel bir dönemde sinema aracılığıyla nasıl ele alındığını ve inşa edildiğini anlamayı hedeflemiştir. Çalışmamızın birinci bölümünde araştırmanın önemi, araştırmanın yöntemi ve kaynaklarına yer verilmiştir. İkinci bölümünde, sinema ve tarih ilişkisi anlatılmış ve bu konuyla alakalı yazarların görüşleri de göz önünde bulundurularak gerekli açıklamalar yapılmıştır. Üçüncü bölümünde kilise kavramına yer verilmiş, kilisenin boyutu, mahiyeti, misyonu ve kilise için kullanılan metaforlardan bahsedilmiştir. Dördüncü bölümünde ise Orta Çağ döneminde geçen kilisenin ön planda olduğu on filme yer verilerek, filmler tarihi kaynaklarda göz önünde bulundurularak değerlendirilmiştir.
Tapınak Şövalyeleri tarikatı: Kuruluşu, örgüt yapılanması ve yargılanmaları
Süleyman'ın Mabedi ve İsa'nın Yoksul Şövalyeleri ya da en bilinen adıyla Tapınak Şövalyeleri, I. Haçlı Seferi sonucunda Hıristiyanlar tarafından ele geçirilen Kudüs'te kurulan Latin Krallığı bünyesinde hayat bulmuş askeri-dini nitelikli bir tarikattır. Kutsal toprakları ziyarete gelen hacı adaylarını korumak gibi bir ülküyle kurulmuş olan tarikat, Hıristiyan manastır yaşamını benimsemiş savaşçı keşişlerden oluşuyordu. En temel prensipleri olan yoksunluk ve yoksulluk ilkelerine rağmen Papalık tarafından resmi olarak tanınmasının hemen akabinde özellikle Avrupa soylularının yüklü bağışları sayesinde muazzam bir zenginliğe ulaşmıştı. Avrupa'da sahip oldukları sayısız mülk ve geniş topraklarla zenginleşen Tapınakçılar, krallara ve soylulara yüksek miktarlarda borç para veriyorlardı. Avrupa ve kutsal topraklarda bulunan Tapınak evleri vasıtasıyla bir nevi para transferi sistemi kuran Tapınakçılar, modern bankacılığın temelini de atmışlardır. Kısa sürede zenginleşmesine rağmen özellikle kutsal topraklarda üst üste gelen askeri başarısızlıklardan sorumlu tutulmuşlardı. Kuruluşundan itibaren yaklaşık iki yüz yıl boyunca Orta Çağ Avrupa'sının dini, askeri, ekonomik, sosyal ve mimari yapısını etkileyen Tapınak Şövalyeleri'nin düşüşü de yükselişleri gibi hızlı olmuştu. XIV. yüzyılın başında Fransa topraklarının önemli bir bölümüne sahip olan Tapınakçılara yüklü miktarda borcu bulunan Fransa Kralı IV. Philippe tarafından isnat edilen heretiklik, Haç'a hakaret, Şeytan'a tapınma ve İsa'yı inkâr gibi suçlamalar neticesinde aralarında son Tapınak Üstadı Jaques de Molay'ın da bulunduğu pek çok tarikat mensubu tutuklanmıştı. Engizisyon yargılamaları neticesinde suçlu bulunan Tapınakçılar son üstadın idam edilmesiyle birlikte resmi olarak tarih sahnesinden silinmiştir. Tapınak Şövalyeleri Tarikatı'nın kuruluşundan tarih sahnesinden çekilişine kadar olan seyrini incelediğimiz çalışmamızda Roma Kilisesi'nin dünyevi otorite kurma ve Hıristiyanlıkta kutsal savaş olgusunu geliştirerek Haçlı Seferlerine zemin oluşturma çabalarına yer verdik. Manastır yaşamı ile şövalyelik kurumunun bir araya getirildiği Tapınak Şövalyeleri Tarikatı'nın organizasyon yapısı, faaliyetleri ve engizisyon tarafından sorgulanmaları ise çalışmamızın ikinci bölümünü teşkil etmiştir.
İdrîsî'nin Nüzhetü'l-Müştâķ Fi'ĥtirâķı'l-Afâķ adlı eserinin batı lüteratürüne göre değerlendirilmesi
Çalışmada Orta Çağ'ın en önemli coğrafyacılarından biri olan Ebû Abdullah Muhammed b. Muhammed Şerif el-İdrîsî, gümüş tabla üzerine işlenmiş yuvarlak dünya haritası ve özgün eseri Nüzhetü'l-müştâķ fi'ĥtirâķı'l-Afâķ (Dünyanın Aşılmış Ufuklarında Zevkli Bir Gezinti) hakkında ayrıntılı bilgiler verilmiştir. Bu Müslüman müellifin coğrafi anlayışı, ortaya çıkardığı eserler, bu eserlerin Batı ve İslam medeniyetlerinin bilimsel anlayışlarında nasıl bir etkiye sahip olduğu ortaya konmaya çalışılmıştır. Türkiye'de coğrafya tarihi alanında yapılan çalışmaların, Batı dünyasında yapılanlara kıyasla çok daha az sayıda olduğu ve bilhassa Müslüman coğrafyacıları üzerine yapılan çalışmaların yetersizliği de göz önüne alındığında, bu çalışmanın Türkiye'deki coğrafya tarihi çalışmalarına katkı sağlaması amaçlanmaktadır. Bu bağlamda öncelikle yabancı dilde yazılmış kaynaklara başvurulmuş ve araştırma konusu ile ilgili farklı fikirler ve bakış açıları ele alınmıştır. İdrîsî ve eserleri hakkında araştırmalar yapan Batılı bilim insanlarının konu ile ilgili karşıt ve benzer görüşlerine çalışmada yer verilmiş ve konuya derinlik kazandırılmaya çaba gösterilmiştir. Böylelikle bahsi geçen kaynaklardan elde edilen bilgiler ışığında ortaya çıkarılan bu çalışmanın, Türkçe literatürdeki boşluğu giderebilmesi ve araştırılmaya ihtyaç duyulan bir konuyu bilim camiasına sunması amaçlanmıştır. Bu çalışma kavramsal anlamda bilim, bilim tarihi, coğrafya, coğrafya tarihi, harita, kartografya, kartografya tarihi ve kişvar sistemi çerçevesinde şekillendirilmiştir. Çalışmanın kuramsal çerçevesi olarak da, çalışmanın odak noktası olan İdrîsî, haritaları ve önemli eseri Nüzhetü'l-Müştâk'ı ele alınmıştır. Çalışmada karma bir yöntem kullanılmış ve amaca uygun bilgilere yer verilmiştir. Çalışmanın konusu hakkında öncelikle literatür taraması yapılmış ve ağırlıklı olarak yabancı kaynaklar ele alınmıştır. Veri toplama ve analiz yöntemi, vaka araştırması, biyografi yöntemi, tarihsel analiz yöntemi, doküman analizi çalışmada yararlanılan yöntemlerdir.
Anadolu Selçuklu Devleti'nde sosyal yapının dinamikleri
Bu tez çalışması, Anadolu'ya göç eden Türkmenlerin Orta Asya'dan getirmiş oldukları âdetlerini, geleneklerini, aile yapısını, inançlarını ve Anadolu'yu Türkleştirme- İslamlaştırma konusunda büyük katkıları olan Ahî Teşkilatı, Anadolu velileri, mutasavvıflar gibi gönül erlerini incelemek amacıyla yapılmıştır. Bu çalışma hazırlanırken, esas çağdaş kaynaklar ile konuyla ilgili yerli ve yabancı araştırma eserlerinden faydalanılmıştır. Moğol istilasından kaçarak akın akın Büyük Selçuklu Devleti topraklarına kaçan Türkmenler, siyasi ve ekonomik sebeplerle Anadolu'ya sevk edilmiştir. Anadolu'ya gönderilmekle Büyük Selçuklu Devleti bu kadar insanı ülkesine yerleştirmekten kurtulmuştur. Diğer taraftan da Türkmenlerin kalabalık bir şekilde Anadolu'ya girmesi Anadolu'yu fethetmelerini kolaylaştırmış ve Anadolu'yu Müslüman-Türk yurdu hâline getirmelerini sağlamıştır. Anadolu'ya gelen Türkmenler ile Anadolu'da yaşayan yerleşik halk arasında sık sık sürtüşmeler yaşandığı için devlet ile Türkmenler karşı karşıya gelmiştir. Bu sebepledir ki Türkmenler, hem yerli halka hem de arkalarından gelen Moğollara karşı örgütlenmek zorunda kalmışlardır. Ahî Teşkilatı, bu örgütlenmeyi tesis etmiş ve Türkmenlere; uyum, yerleşim, eğitim ve meslek edinme konularında yardımcı olmuştur. Bu çabalar sonrası Hristiyan halkın elinde olan tarım ve ticaret Türkmenlerin eline geçmeye başlamış ve zamanla Türkmenler ekonomide söz sahibi olmuştur. Ayrıca eğitim ve sağlık problemlerinin çözümü ile sosyal yardımlar hususunda vakıf sisteminin çok büyük katkıları olmuştur.
Selçuklu ve Abbasi hanedan evliliklerindeki çeyizlerin siyasi ve ekonomik boyutu
Kuruluşunun ardından siyasi hâkimiyetini diğer devlet ve hanedanlar arasında güçlendirmeyi amaçlayan Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, hanedanlar arası yapılan siyasi evliliklere büyük önem vermişti. Bu nedenle Selçuklu Sultanları, Abbasi Hilafeti ile aralarındaki iyi ilişkileri güçlendirmek ya da kötü ilişkileri düzeltmek amacıyla birçok kez evliliği siyasi bir araç olarak kullanmış ve bu yolla aralarındaki ilişkileri düzenlemeye çalışmışlardır. Selçuklu-Abbasi arasındaki ilişkileri düzenlemek adına ilk adım Sultan Tuğrul'un yeğeni Hatice Arslan Hatun ile Halife el-Kaim Biemrillah'ın evlilikleriyle atılmıştır. İlerleyen süreçlerde de sıklıkla Selçuklu sultanları ve Abbasi halifeleri evlilikler üzerinden bir takım hedeflerini gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Bu hedefler içerisinde Hatunların getirmiş oldukları çeyizlerin de büyük bir payı vardır. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey'in Halife el-Kaim Biemrillah'ın kızı Seyyide Hatun ile evlenirken çeyiz olarak Altuncan Hatun'dan kalma verimli arazilerin ikta olarak, ayriyeten 300.000 nakit altın dinarın verilmesi çeyizin ekonomik boyutunu gözler önüne sermeye yeterlidir. Ayrıca çeyizler üzerinden kaynaklarda incelemeler yapıldığında çeyizler üzerinden yaşanan bir takım olayların ilişkileri etkilediği dikkati çekmektedir. Bu nedenle çeyiz konusunun araştırılması önem arz etmektedir.
Selçuklu sultanlarının gayrimüslim kadınlarla evlilikleri ve bu evliliklerin Selçuklu din politikasına yansımaları
Selçuklu sultanları siyasi ilişki kurduğu devletler ile akrabalık bağı oluşturarak gayrimüslim kadınlar ile evlenmişlerdir. Bu evliliklerin amacı devletlerarasındaki ilişkileri güçlü tutmak, herhangi bir şekilde gelecek olan tehlikeyi bertaraf etmek, sınırları genişletmek ve bozulan politik ilişkileri düzeltmektir. Nitekim bu sebeplerle yapılan evliliklerdeki ana unsuru kadın oluşturmuştur. Selçuklu Devleti'nde de görülen bu siyasi evlilikler hanedanlar arası gerçekleştirildiği gibi hanedan dışından da gerçekleştirilmiştir. Özellikle sultanların gücüne güç katmak ve hükümdarlığının İslam dünyasınca onaylanması açısından halife ile akrabalık kurma teşebbüsleri Selçuklu Devleti açısından önemli rol oynamaktadır. Daha sonraları bu tür evlilikler İslamiyet'in dışına taşmış olup Selçuklu sultanları gayrimüslim kadınlar ile de evlenmişlerdir. Bu durum haliyle devletin din politikasına da etki etmiştir. Biz bu çalışmamızda hükümdarların gayrimüslim kadınlar ile olan evliliklerinin neticesinde sultanların Hıristiyanlığa temayül gösterip göstermediklerine, gayrimüslim halka karşı yaklaşımlarına ve Selçuklu Devleti'nin bu doğrultuda uyguladığı politikayı ele aldık.
Gıotto ve Cimabue sanatında kullanılan figüratif dil
Her sanat dalı gibi, resim sanatı da ortaya çıktığı dönemin sanatsal bir ürünü olarak o döneme özgü etkileri yansıtmaktadır. Sanatçılar yaşadıkları dönemin ve toplumun sosyal, kültürel, ekonomik, politik durumundan, tarihsel, sanatsal geçmişinden ve inançlarından etkilenerek o dönemi yansıtan eserler vermişlerdir. Cimabue, Giotto gibi sanatçılar 13. yüzyılın sonları 14. yüzyılın başlarında, İtalya'nın Gotik döneminden rönesans dönemine geçişi sağlayarak, İtalyan resim sanatının temellerini atarak resim sanatının oluşmasını sağlamıştır. Cimabue sanat hayatında geleneksel Bizans etkilerini sürdürürken, 13.yüzyılın sonlarına doğru Bizans üslubundan vazgeçme konusunda ilk adımları atmış ve Giotto da onu takip etmiştir. Giotto sanata yeni bir üslup getirmiş, sanatı daha beşerî bir anlatıma ve natürele yönlendiren yenilikçi bir yaklaşım ortaya koymuştur. Giotto'nun sanatı gelişmiş perspektif yöntemlerine sahip olmasa bile eserlerindeki figürlerin kütlesel görünüşleri ve perspektifin önemi, iki boyutlu sanatın aşılmasındaki konusunda ilk adımlar olarak değerlendirilmektedir. Bu tez, Cimabue ve Giotto'nun eserlerindeki figüratif dili inceleyerek, her iki sanatçının üslup ve teknikleri aracılığıyla yaşamış oldukları döneme ve resim sanatı tarihine etkilerini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Cimabue'nin figüratif dili, dini tema ve simgelerle ifade edilmiş, figürler düz hatlar ve iki boyutlu stilize edilmişken; Giotto'nun figüratif dili, insani duyguların ön plana çıktığı, insan vücudunun ve anatomisinin doğru yansıtıldığı, üç boyutlu derinlik hissinin olduğu, ışık ve perspektifin kullanıldığı daha dinamik ve doğal bir ifadeyi yansıtmaktadır. Çalışmanın odak noktası, Cimabue ve Giotto'nun 13. yüzyılın İtalyan resim sanatını temellerini atarak, resim sanatına kazandırmış oldukları figüratif dillerinin sanatlarında temsil ettiği anlamı, yapmış oldukları sanat eserlerinde şekil, renk, kompozisyon ve anlatım unsurlarının benzerlik ve farklılıklarını ifade etmektir. Sonuç olarak, Giotto ve Cimabue eserlerindeki figüratif dili sanat tarihinde önemli değişimlere sebep olmuş, eserleri dönemin kültürel ve toplumsal dinamiklerini etkilemiştir. Dolayısıyla 13. yüzyılın sonları 14. yüzyılın başlarında sanat ve insan algısının nasıl evrildiğini eserleriyle göstermişlerdir.
İlk İslam fetihleri ve Moğol fütühatı üzerine karşılaştırmalı bir tarih denemesi
Araplar İslamiyet öncesinde Arap yarımadasının kuzey ve güneyinde siyasi teşekküller meydana getirmiş olsalar da onların seslerini dünya çapında duyurmalarına asıl vesile olan, 622 yılında gerçekleşen Hicret ile birlikte kurulan ilk İslam Devleti'dir. Hz. Peygamberin Mekke yıllarında henüz Kur'an savaşa müsaade vermediğinden, kişiler ve gruplar arasında türlü çatışmalar yaşansa da müşrikler ile Müslümanlar arasında karşılıklı bir savaş hali söz konusu olmamıştır. Hicret ile beraber ise artık Müslümanların kendi kararlarını uygulayabildikleri bir toprakları olmuştur. İlk İslam Devleti'nin kurucusu olan son peygamber ölmeden önce, yarımadanın önemli bir kısmında İslam'ın yayıldığına şahitlik etmiştir. Kısa süre sonra ise Sasanilere son verilmiş, Bizans'ın önemli memleketleri ellerinden alınmıştır. Benzer bir siyasi ve askeri başarıyı Araplardan altı yüz sene kadar sonra, Araplara çok uzak bir sahada devletlerini kuran Moğollar da göstermiştir. Onların maceraları ilk Müslümanların deneyim ettiği şartlardan oldukça farklılık arz etmiştir. Bu bakımdan Orta Çağ'ın sonları gelirken yaşanan Moğol deneyimi, öncesinde Orta Asya'da kurulan diğer devletlerde olduğu gibi, dini motivasyon olmadan da askeri başarının sağlanabileceğinin belki de en etkili örneğini bizlere sunmuştur. Hz. Muhammed'in Moğollardaki karşılığı ise Cengiz Han'dan başkası değildir. Bu çalışmada, Orta Çağ'da tecrübe edinilen söz konusu iki genişleme hareketi mümkün olduğu kadar karşılaştırmalı bir metot ile ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Arap, Moğol, Savaş, Fetih, Din
Selçuklularda saltanat mücadeleleri
Bu çalışmanın konusu Selçuklularda Saltanat Mücadeleleriolarak belirlenmiştir. Öncelikle eski Türklerdeki hâkimiyet anlayışı ve devlet yönetim şekilleri üzerinde durularak konunun etraflıca anlaşılması amaçlanmıştır. Bunun yanı sıra SelçukluDevleti'nin kuruluş aşamasından gelişme ve yıkılış evrelerine kadar geçen dönemler verilerek tezin konusunu oluşturan Saltanat Mücadelelerinintemelinde yatan sebepler irdelenmeye çalışılmıştır.Tez çalışması Selçuklular döneminde yaşanan bütün saltanat mücadelelerini kapsamaktadır. Bu mücadeleler SelçukluSultanlarının hüküm sürmüş oldukları dönemler anlatılarak desteklenmiştir. Yine SelçukluSultanlarının yürütmüş oldukları faaliyetler etraflıca ele alınarak diğer devletlerle olan münasebetlerine değinilmiştir. Çalışmada bütün olaylar kronolojik sıraya uygun olarak her Saltanat Mücadelesikendi dönemi içerisinde değerlendirilmiştir. Ele alınan Saltanat Mücadelelerifarklı coğrafyalarda vuku bulmakla beraber, genel itibari ile mücadelenin temelinde yatan sebep hepsinde aynı noktaya dayanmaktadır. Çalışmamızda bu noktaların üzerinde özellikle durarak mücadelenin çıkış noktası vurgulanmış ve neticesi belirtilmiştir. Yer yer tablolara ayrılan sayfalarda SelçukluDevleti'nin hükümdar listeleri ile şecereleriverilmiş ve yine ekler kısmında da Selçukluların hüküm sürdüğü yerlere ait haritalar verilerek işlenen konunun görsel manada anlaşılması amaçlanmıştır. Çalışmanın son bölümü içerisinde açılan değerlendirme başlığı ile de çalışmanın omurgasını oluşturan SelçuklulardaSaltanatmücadelelerinintamamı değerlendirilmiştir.
Papa III. Innocentius dönemi Papalık-İngiltere ilişkileri (1198-1216)
Ortaçağ Avrupa tarihinde Din-devlet ilişkileri dikkate değer konulardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Roma İmparatorluğu topraklarında ortaya çıktığı dönemde başlangıçta Museviliğin reforme hareketi olarak görülen Hristiyanlık, Roma İmparatorluğu'nun devlet dini ile çelişen görüşleri sebebiyle uzun yıllar baskı ve zulüm politikalarıyla karşı karşıya kalmış olsa da Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesinden sonraki dönemde Roma İmparatorluğu topraklarında geniş bir alana yayılmış ve İmparator Büyük Theodosius ile birlikte resmi devlet dini olarak kabul edilmiştir. IV. Yüzyıla kadar İmpatorluk baskısı altındaki bir kurum olan Kilise, Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkılışından sonraki dönemde Ortaçağ Avrupasında ortaya çıkan otorite boşluğunu doldurmuş ve siyasi açıdan kurumsallaşmıştır. Katolik inanca göre bizzat Hz. İsa tarafından kurulup, "Tanrı'nın Yeryüzündeki Krallığı" olarak kabul edilen Kilise'nin hiyerarşik yapılanmasının başında ise Papa bulunmaktadır. Siyasi güçlerini ilahi otoriteye dayandıran papaların bu gücü, Kilise'nin toprak sahibi olmasıyla artmış ve imparatorların meşruiyetlerini dine dayandırıp papaların elinden taç giyerek tahta çıkmalarıyla zirveye ulaşmıştır. Kurumsallaşan Papalık kurumunun bundan sonra temel amacı, Hristiyan dinini Barbar kavimler arasında yayarak Avrupa'yı Hristiyanlığın merkezi haline getirmek olmuştur. Papa I. Gregorius ile başlayan bu misyonerlik faaliyetlerinin önemli bir durağı da İngiltere olmuştur. Roma İmparatorluğu'nun uzaktaki bir eyaleti konumunda olan İngiltere'de pagan Kelt toplumu ile sonraki süreçte Anglosaksonlar arasında Hristiyan dininin yayılmasında Papa I. Gregorius (590-604) tarafından gönderilen misyonerlerin etkisi oldukça büyüktür. Bu noktada Aziz Augustine'in misyon faaliyetleri Canterbury Kilise'nin kurulmasıyla sonuçlanmış ve Papalığn etkisi altındaki Kilise, İngiltere topraklarında kurumsallaşmaya başlamıştır. Aziz Augustine tarafından Canterbury'de kurulan Kilise, bu dönemde ve ilerleyen süreçte adeta Papalık kurumunun İngiltere'deki bir kolu olarak görev yapmıştır. Tezimizin konusu olan Papa III. Innocentius döneminde ise Roma Kilisesi'nin Canterbury Kilisesi ile olan ilişkileri oldukça canlıdır. Canterbury başpiskoposu Hubert Walter'ın ölümü ile Papalık kurumu ve İngiltere Krallığı arasında başlayan atama tartışmaları Papa III. Innocentius ve Kral John'u karşı karşıya getirmiştir. Bu noktada Papalığın Canterbury Kilisesini özerk bir yapı olarak görmesi ve atama sürecine müdahalede bulunması İngiltere Krallığı'nı önce enterdi sürecine sokmuş ve daha sonraki süreçte Kral John'un aforoz edilmesiyle sonuçlanmıştır. İngiltere ve Papalık arasında yaşanan bu hâkimiyet mücadelesi dönemin siyasi koşullarının etkisiyle İngiltere topraklarını Papalığın fiefi haline getirirken, Avrupa topraklarında hâkimiyet sağlamak için dini otoritesini kullanan Papalık kurumunu ise dönemin siyasi yapısında adeta bir derebeyi haline getirmiştir.
Doğu Roma İmparatoru I. Aleksios Komnenos dönemi (1081-1118)
Kurulduğu 11 Mayıs 330 yılından yıkıldığı 29 Mayıs 1453 yılına kadar Doğu Avrupa, Adriyatik, Kuzey Afrika, Balkanlar, Anadolu ve Ortadoğu'da boy gösteren ve o dönem dünya siyasetinde Roma mirasını ve Hristiyanlığı sırtlayan Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) gerek günümüz Türkiye tarihinin aydınlatılmasında gerekse Dünya tarihine umumi bir bakış açısı kazandırılmasında büyük önem arz etmektedir. İmparator I.Isakios Komnenos'un 1057'de taç giymesiyle Doğu Roma'da 128 yıl sürecek Komnenos Hanedanı saltanatı başladı. Tahta 1078 yılında 77 yaşındayken çıkan III.Nikèphoros Botaniates (1078-1081) çok sönük bir saltanat dönemi geçirdi. İmparatorlukta süregelen karmaşa devam etmekte, bundan faydalanmak isteyen komutanlar birbiri ardına isyan etmekteydiler. İsyancıları ve gelecekteki damadı olacak Nikèphoros Bryennius'u birer birer alt eden İmparatorluk başkomutanı Aleksios özellikle İmparatoriçe Maria Alania'nın dikkatini çekmiştir. İmparatoriçe 23 yaşındaki bu genç delikanlıya âşık oldu ancak oğlu Konstantin Dukas'ı korumak amacıyla Aleksios'u evlat edindi. Ertesi yıl Şubat 1081'de İmparatorluğu içine düştüğü iç ve dış buhrandan kurtarmak amacıyla Dukas ve Komnenos ailelerinin yaptığı istişareler sonucu 4 Nisan 1081 Pazar günü I.Aleksios Komnenos tahta çıkmıştır. Doğu Roma İmparatorluğu'nun 76. İmparatoru I. Aleksios Komnenos tahta çıktığında henüz 24 yaşında idi. İlk icraatı İstanbul'a giren paralı askerlerin yaptığı yağma ve talanlara engel olmak için ordugahı İstanbul'un dışına çıkarmak oldu. Doğuda Selçuklular batıda ise Peçenekler, Bulgarlar ve Slavlarla mücadeleyi sürdürdü. Fakat dönemin en önemli tehditlerinden birisi Norman Kralı Robert Guiskard'ın önce Sicilya ve daha sonra İtalya'yı alarak Akdeniz'de önemli bir güç haline gelmesiydi. Guiskard, İstanbul'u alarak iki imparatorluğu birleştirmek istiyordu. Bu amaçla çıktığı seferde Doğu Roma-Venedik ittifakına mağlup olur ve Aleksios açısından ilk büyük tehdit bertaraf edilmiş olur. Doğuda ise Selçuklu Türklerinin hakimiyeti ve akınları devam ediyordu. Bu duruma son vermek isteyen Aleksios Papa II.Urban'dan Türkleri Anadolu'dan çıkarmak ve ihtiyaç duyduğu insan kaynağını elde etmek için profesyonel birlikler talep etti. Ancak bu istek hiç umulmadık sonuçlara yol açtı ve Haçlı Seferlerinin başlamasına neden oldu. Bu uzun soluklu savaşlar ise hem Dünya Tarihi açısından hem de Bizans ve Türk Tarihi açısından önemli sonuçlar doğurmuştur. 37 yıllık saltanatı boyunca hem doğudan hem de batıdan birçok tehdide maruz kalan İmparator Aleksios Komnenos, bunların hemen hemen hepsini başarıyla bertaraf etmiştir. Tahta geçtiğinde enkaz halini alan donanmayı toparlamış, komutan olmasının getirdiği etkiyle orduda geniş bir ıslahat süreci başlatmıştır. Devletin yıpranan ekonomisini toparlamaya çalışmıştır. Yüzyıllardır yoğun bir çekişme yaşanan Katolik Batı ve Papa ile nispeten ilişkileri düzeltmiştir. Saltanatının son yıllarında Selçuklu Türklerine karşı mücadelelerini yoğunlaştırmış, bir yandan da eşi İrene, kızı Anna ve damadı Bryennius'un entrikalarına engel olmaya çalışmıştır. Saltanat sürdüğü 37 yıla birçok zafer sığdırmış, yok olan devlet otoritesini yeniden tesis etmiş ve belki de Doğu Roma İmparatorluğu tarihinin en önemli dönemlerinden birinde imparatorluk yapmıştır. İmparator Aleksios Komnenos yoğun geçen saltanatının ardından yakalandığı gut hastalığı sonucu 15 Ağustos 1118 Perşembe günü İstanbul'da hayatını kaybetmiştir.
Türkiye Selçukluları döneminde Ahilerin devlet ve toplum ilişkileri
Ahilik teşkilatı Müslüman Türk toplumunun en uzun süreli ve toplumu derinden etkileyerek biçimlendirmiş en önemli organizasyonlarından birisidir. Ahilik, içerisinde geliştiği toplumu siyasi, ekonomik ve toplumsal açıdan etkilemiş ve şekillendirmiştir. Çalışmamızda Ahiliği oluşturan etmenler kapsamında, Horasan aklı ve Yesevilik düşüncesinin, Fütüvvet ve tasavvuf yapısının ve Türk kültürünün Ahilik teşkilatının oluşumunu nasıl etkilediği anlatılmıştır. Ahi Evran'ın Ahilik içerisindeki etkisi belirtilmiştir. Ahiliğin Şiî-Bâtınilik ile ilgisi olup olmadığı araştırmamızın özgün yönünü oluşturmaktadır. Çalışmamızda Ahilerin siyasi ve toplumsal ilişkileri incelenmiştir. Siyasal ilişkiler kapsamında özellikle Türkiye Selçuklu Devleti dönemi, Kösedağ yenilgisi ve Moğol istilası dönemi ile Türkiye Selçuklu Devleti'nin yıkılması sonrası dönem çalışma alanımızı oluşturmuştur. Ahilik teşkilatının Türkiye Selçuklu Devleti sınırları içerisinde yayılıp gelişmesine sultanların etkisi olmuş, özellikle I. Gıyaseddin Keyhüsrev, I. İzzettin Keykavus ve I. Alaaddin Keykubat gibi sultanların Fütüvvet teşkilatına girmeleri Ahiliğin şehirlerden köylere kadar ulaşmasına katkı sağlamıştır. Sultan I. Alaaddin Keykubat dönemi Ahiler açısından bir dönüm noktasıdır. Sultan I. Alaaddin döneminde Ahiler en zirve dönemlerini yaşamışlardır. Fakat I. Alaaddin Keykubat'ın zehirlenerek öldürülmesi, II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in yönetimi yıllarında uygulanan yanlış siyasetler sonucu meydana gelen Türkmen isyanları ve devamında Kösedağ yenilgisi sonrası gerçekleşen Moğol tahakkümü Ahiler üzerinde baskı ve sindirme olaylarına neden olmuştur. Ahiler tüm olumsuzluklara rağmen hem Beylikler döneminde hem de kuruluşuna zemin hazırlayarak Osmanlı Devleti döneminde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ahilerin toplumsal gruplarla ilişkileri kapsamında, kendi döneminde bulunan dini zümreler ile ilişkileri incelenmiş, özellikle Ahilerin Yesevilik ve Evhadilik ile bağı, Bektaşilik'in kurucusu Hacı Bektaş ile Babailer lideri Baba İlyas'ın Ahi Evran ile dostluğu belirtilmiştir. Babailer isyanının siyasi ve ekonomik nedenleri, Babailerle Ahilerin ilişkileri incelenmiştir. Mevleviler ile Ahilerin kimi zaman olumlu kimi zaman da olumsuz ilişkileri anlatılmıştır. Kalenderilik mensuplarıyla Ahilerin ilişkileri açıklanmıştır.
Ahi Teşkilatının kadınlar kolu Bacıyân-ı Rûm
Ahilik, Türk-İslam Medeniyetinin bir ürünü olarak Anadolu'da ortaya çıkmıştır. Kültür ve Medeniyetlerin oluşmasında belirleyici bir rol oynamıştır. Ahilik, sanat, ticaret ve mesleğin, olgun kişilik, ahlak ve doğruluğun iç içe girmiş bir ürünüdür. Ahi diye anılan kişi bir sanat, ticaret ya da meslek sahibidir. Bununla birlikte, olgun, ahlaklı, merhametli, iyiliksever ve her işinde, her davranışında dürüst ve güvenilir bir kişidir. XIII. yüzyılın ilk yarısında Anadolu Selçuklu Türklerinin ekonomik yaşamında çok etkin rol oynadığını gördüğümüz ahilik, uzun yıllar boyu Türk halkının da simgesi duruma gelmiştir. Ahi Kelimesinin, Türkçedeki karşılığı mertlik, yiğitlik, eli açıklık demektir. Ahi Teşkilatının Kadınlar Kolu olan Bacıyân-ı Rûm adlı çalışmanın amacı, Kadınlar Birliğinin sosyal, kültürel, ahlaki ve dini konularda yönlendirici rol üstlenen teşkilatı esas alınarak Türk İslam Tarihinde sosyal hayatın içinde kadının yerinin ne olduğu konusuna nasıl katkı sağladığını araştırmak olacaktır.
Van Kalesi Höyüğü (2010-2012) kazılarından çıkarılan iskeletler üzerinde paleopatolojik analiz
Van Kalesi'nin kuzeyinde bulunan Van Kalesi Höyüğü'nde ilk kazı çalışmaları 1939 yılında Kirsopp ve Silva Lake tarafından başlatılmıştır. Höyük'te kazı çalışmalarına 1989-1991 yılları arasında Prof. Dr. M. Taner Tarhan başkanlığında devam edilmiştir. 2010 yılında ise Van Kalesi Höyüğü'ndeki çalışmalara Yrd. Doç. Dr. Erkan Konyar başkanlığında yeniden başlanmıştır. Bu çalışmanın materyalini 2010-2012 yıllarında çıkan ortaçağ ve yakın çağa tarihlendirilen iskeletler oluşturmaktadır. Yapılan çalışmalar sonucunda 377 birey tespit edilmiştir. Bu bireyler paleopatolojik açıdan incelenmiş ve toplumun yaşam biçimleri hakkında bilgi edinilmeye çalışılmıştır. 2010-2012 Van Kalesi Höyüğü Ortaçağ ve Yakın Çağ Toplumu'nda karşılaşılan patolojiler 5 başlık altında toplanılmıştır. Toplum içinde en fazla gözlemlenen metabolik hastalık %28,42 oranla cribra orbitaliadır. Toplumun sağlık yapısı hakkında önemli bilgiler veren bir diğer patoloji ise %20,39 oranında gözlemlenen porotic hyperostosistir. Bu iki lezyon en fazla bebek ve çocuklarda gözlemlenmiştir. Toplumda konjenital anomaliler çeşitlilik olarak en fazla gözlemlenen patolojidir ve 8 başlık altında toplanılmıştır. Toplumda %15,15 oranında en fazla karşılaşılan konjenital anomali craniosynostotistir. Bu anomalilerin genetik kökenli ve bireyin yaşadığı stres veya çevresel etmenler nedeniyle gerçekleştiği tahmin edilmektedir. Toplumda yaşam biçimine bağlı 7 patolojik lezyon tespit edilmiştir. Erişkin bireylerde tespit edilen periferal osteoartritin oranı %31,81'dir. En az 1 omurunda gözlemlenen osteoatrit ise %57,80'dir. Schmorl nodülü ise toplum genelinde %50,27 oranında gözlemlenmiştir. Yaşam biçimine bağlı gerçekleşen hastalıklar yaş ilerledikçe artış göstermektedir. Enfeksiyonel hastalıklar açısından da incelenen toplumunda %55,67 oranıyla periostitis bulunmaktadır. Toplumun her yaş ve cinsiyetteki bireylerinin patolojik olgulardan etkilendiği, toplumda gözlemlenen enfeksiyonel hastalıkların diğer Anadolu toplumlarına göre fazla olması, bebek ve çocuk ölüm oranlarının (%55,70) fazla oluşu ve toplumda genç yaşlardan itibaren yaşam biçimine bağlı gerçekleşen hastalıkların gözlemlenmesi nedeniyle 2010-2012 Van Kalesi Höyüğü Toplumu'nun tarıma dayalı bir ekonomiye sahip olduğu, hijyenik olmayan bir ortamda yaşadıkları ve beslenme açısından yetersiz bir duruma sahip oldukları düşünülmektedir.
Van Kalesi Höyüğü (2010-2012) kazılarından çıkarılan iskeletler üzerinde travma ve tümör analizi
Bu tez çalışmasının materyalini oluşturan iskelet kalıntıları 2010 - 2012 yılları arasında yapılan Van Kalesi Höyüğü kazılarından elde edilmiştir. Van Kalesi Höyüğü, Van ili sınırlarında var olan Van Kalesi'nin hemen dışında doğu-batı yönünde alçak sırt şeklinde uzanmaktadır. Ortalama genişliği 70 m. ve uzunluğu 1 m. olan bu höyüğün en yüksek kısmı batı ucudur. Bu noktada yükseklik 7 m'yi geçmektedir. Höyükte kazılara 2010 yılında Van-Tuşpa Projesi kapsamında Erkan Konyar başkanlığında başlanmıştır. Höyük "A"," B" ve "C" tabakaları şeklinde katmanlara ayrılmıştır. "A" tabakası kazısı esnasında bu çalışmanın materyali olan iskeletler, mezarlık alandan çıkartılmıştır. İskeletler A tabakasının mezar tiplerine bakılarak Ortaçağ ve Yakın Çağ arasına tarihlendirilmiştir. Höyük alanı yıllarca iki dini inanışa sahip insanlara tarafından iskan görmüştür. Çalışmanın amacı, Van Kalesi Höyüğü Ortaçağ ve Yakın Çağ Toplumu'nda travma ve tümörün varlığına dair incelemeler yapmak ve çağdaşı olan Anadolu toplumlarıyla karşılaştırmaktır. Höyük toplumunda 377 birey paleopatolojik açıdan incelenerek travma ve tümör analizleri yapılmış ve toplumun yaşam biçimi hakkında bilgiler edinilmeye çalışılmıştır. Van Kalesi Höyüğü Toplumu'nda gözlemlenen travmalar Cranial, Post-Cranial ve Kültürel kafatası deformasyonu olarak üç alt başlıkta incelenmiştir. Toplumda cranial travmaların görülme oranı % 8,91, Post-Cranial travmaların görülme oranı %4,83'tür. Kafatası deformasyonu görülme oranı ise % 8,6'dır. Van Kalesi Höyüğü Toplumunda tümörler benign (iyi huylu) ve malignant (kötü huylu) olmak üzere iki alt başlıkta incelenmektedir. Toplumda benign tümör olarak bilinen: button osteoma, osteokondroma, fibros cortical defect ve dermoid kist gözlenmiştir. Toplumda button osteoma görülme oranı % 2,64'tür. Malignant tümörlere ise rastlanılmamıştır. Toplumda travmalar, en fazla erişkin erkek bireylerde olmak üzere her yaş grubunda gözlenmiştir. Çocuk bireylerde ve her yaş grubu erişkin bireylerde kafatası deformasyonunun gözlenmesi bu durumun kültürel bir davranış olduğunu düşündürtmektedir. Toplumda gözlenen travmanın günlük yaşam biçiminden kaynaklı düşme ya da çarpma gibi durumlardan oluştuğu gözlenmiştir. Toplumda savaş ve şiddete yönelik travmalara rastlanılmamıştır. Anahtar Kelimeler: Van Kalesi Höyüğü, Travma, Tümör, Ortaçağ ve Yakın Çağ.
Ortaçağ'da Buhara'da yetişen âlimler ve eserleri
Orta Asya'da İslam dininin de etkisiyle ilmi çalışmalar desteklenmiş, bu alanda ön plana çıkan ilim merkezi ise Buhara olmuştur. Orta Asya kent tarihine bakıldığında dünyanın birçok yerinde olduğu gibi burada da kentlerin karakteristik bazı özellikler taşıdığı dikkat çekmektedir. Bu bazen devletlerin kentler üzerine uygulamış oldukları siyasî ve sosyal politikalardan ileri gelir. Bazen de kentler hangi devletler tarafından yönetilirse yönetilsin sahip oldukları özellikleri sürdürmeye devam etmesinden ileri gelir. Buhara, Orta Asya kentleri içinde her dönemde dinî ve ilmî özellikleri ile ön plana çıkan bir kent olmuştur. Kurulduğu ilk zamanlardan itibaren birçok dini bünyesinde barındırmış, dinsel niteliğini her zaman korumuş ve hala izlerini de üzerinde taşımaktadır. Bu durumun en önemli getirisi ise farklı dinlere mensup insanların aynı coğrafyada uzun yıllar yaşaması ve kültür alışverişinde bulunmasıdır. Bu kültür alışverişi aynı zamanda kentin kimliğinin de oluşmasını sağlamış, farklılıklara açık bir hale getirmiştir. Geçmişten günümüze kadar insanoğlunun belki de en temel problemi sorgulama içgüdüsünü durdurmaya çalışmasıdır. Bunun en net en çarpıcı örneğini Ortaçağ'da Avrupa yaşamıştır. Ancak bu sorgulamaya izin veren, araştırmayı ve geliştirmeyi, yeniliği teşvik eden durumlarda insanoğlu kazançlı çıkmıştır. Orta Asya'da ise Buhara her anlamda sorgulama yapılabilen bir kent olmuştur. Âlimlere duyulan saygı ve güven şehrin daha da önem kazanmasını sağlamıştır. Aynı zamanda Orta Asya'da önem arz eden bir eğitim-öğretim merkezi olarak birçok âlimin de yetişmesini sağlamıştır. Belirtilen dönemde Orta Asya'da İslam kültürünün bir getirisi olan ilim öğrenme faaliyetleri daha çok Buhara'da öne çıkmıştır. Buhara bu yönüyle bir ilim merkezi haline gelmiştir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Buhara, Buharalı Âlimler, Ortaçağ'da İslam, Orta Asya'da İslam, Ortaçağ'da İlim
Tanrıçalıktan Orta Çağ'ın cadı avı geleneği: Kadının itibarsızlaştırılması üzerine bir inceleme
Bu çalışma ilkel dönemden başlayan bir yol haritası çizerek Orta Çağ'da kadınların karşı karşıya bırakıldığı cadılık suçlamaları ile tarihte kadının değer problemine eğilmeyi amaçlamaktadır. Tezimizin iddiası kadınların Orta Çağ'daki cadı avları noktasına nasıl getirildiğiyle ilgili süreci değerlendirebilmektir. İlk bölümde kategorileştirmeden daha uzak olunan taş devirlerinde kadın ve erkeğin yaşamdaki ortaklığı üzerinde dururuz. Yaşamlarını sürdürmek için birbirlerine duydukları ihtiyaç ve yaşamsal faaliyetlerdeki ortaklıkları ile kadının birincil statüsü hakkında bir incelemeye başvururuz. İkinci bölümde toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine kodlar oluşturduğunu düşündüğümüz dinlerin çizdiği kadın profillerini inceleriz. Kutsal kitaplardaki kadın ve ahlak anlayışı üzerinden bir çıkarım yapabilmeyi planlarız. Üçüncü bölümde bir önceki bölümde Hıristiyanlığın kadınlar hakkındaki değerlendirmesini detaylandırmak ve Orta Çağ'ın amaç ve sonuç itibariyle en önemli gelişmelerinden olan Haçlı Seferleri ve bu seferlerdeki Hıristiyan ve Müslüman kadınlar üzerinde dururuz. Araştırmamız dördüncü bölümde bir dönem tanrıçalığına ikna olunan kadının geldiği son itibarsızlık noktası olan cadılık üzerinde yoğunlaşır. Aynı bölümü Avrupa'da yaklaşık üç yüz elli yıl süren cadı avı geleneğinde söz konusu olan kadınların benzer ve farklı özelliklerini, fiziksel görünüşlerini ve yaşam tarzlarını değerlendirmekle sürdürürüz. Cadılık deneyleri, Engizisyon Mahkemeleri ve yargılamayı bir bütün şeklinde ele alırız. Son bölümde gerek Avrupa tarihi, gerek kadın tarihi üzerine araştırmalarda karşımıza çıkan Jeanne d'Arc karakterinin incelemesinde bulunuruz. Son kertede tezimiz, önce cadılık suçlamasıyla infaz edilen, sonra da azizeliği ilan edilen Jeanne d'Arc karakterinin itibarının önce alınıp sonra iade edilmesiyle görülen çelişkili tutumla tarihte kadınlara karşı geliştirilen tutarsız algılamayı somutlaştırmayı iddia eder. Anahtar kelimeler: Tanrıça, Orta Çağ, Cadı Avı, Kadın.
Siyasî, dinî, ictimaî ve iktisadî yönleriyle Babaî isyanları
Anadolu'da Türk hâkimiyetinin tesisi açısından en önemli siyasî yapı olan Türkiye Selçuklu Devleti'ni yıkılışından az önce bir hayli uğraştırmış ve belki de yıkılışını hızlandırmış olan Babaî İsyanı'nın doğru anlaşılabilmesi Anadolu Türk tarihi açısından oldukça önemlidir. Türkiye Selçuklu Devleti'ne karşı başlatılan isyana kendi öz halkı niçin katılmıştı? Baba İlyâs ve Baba İshak önderliğinde 1240 yılında Türkiye Selçuklu Devleti'ne karşı gerçekleştirilen Babaî İsyanı'nı daha çok siyasî sebeplere ağırlık vererek, dinî, ictimaî ve iktisadî sebepleriyle incelemeye çalıştık. Babaî isyanlarını konu edindiğimiz bu çalışmamız giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Girişte konumuza temel teşkil etmesi bakımından "isyan" ve "baba" terimlerinin açıklaması, bu kavramların Türk ve İslâm kültüründe yeri ve önemi anlatılarak örneklendirilmiştir. Birinci bölümde Türkiye Selçuklu Devleti'nin 1230-1240 yılları arasındaki siyasî durumunu; dinî, kültürel ve iktisadî yönleriyle/sebepleriyle destekleyerek ele almaya çalıştık. İkinci bölümde ise Babaî İsyanı'nı organize edenleri tespit ederek isyanın hazırlık safhasında yaşananlar ile isyanın silahlı olarak fiilen başlamasını ele aldık.