Osmanlı Devleti
2,061 theses under this subject heading
7 Numaralı Antakya Şer'iyye Sicili'nin transkripsiyonu ve tahlîli (H. 1175-1177/ M. 1761-1764)
Şer'iyye sicil defterleri; kaydedildikleri kazanın siyasî, sosyal ve ekonomik yapısı ile hukukî işleyişi hakkında ayrıntılı veriler sağlayan, kadılar veya naipler tarafından düzenlice tutulan ve yerel tarih araştırmalarında ana kaynak niteliği taşıyan mahkeme kayıtlarıdır. Nitekim içerdikleri çeşitli belgelerden; kaydedildikleri dönemin toplum yaşantısı, giyim-kuşamı, nüfusu, insanların birbirleriyle olan hukukî ilişkileri vb. birçok konu hakkında bilgiye ulaşmak mümkündür. "7 Numaralı Antakya Şer'iyye Sicili'nin Transkripsiyonu ve Tahlîli" adlı çalışmanın kapsamı, Hicrî 1175-1177/ Miladî 1761-1764 yılları arasındaki dönemdir. Önceki araştırma-incelemelerde bu sicilden kısmen yararlanılmış olmasına rağmen, Antakya Kazası ile ilgili transkripsiyonu ve tahlili yapılan siciller arasında yer almaması ve bütün olarak müstakil bir çalışmaya konu edilmemiş olması bu çalışmanın yapılmasının önemini ortaya koymaktadır. Bu çalışmanın hazırlanması ile sicilin kaydedildiği dönemde Antakya Kazası'nın idari, sosyal, ekonomik, demografik yapısı ve hukukî işleyişi ile yer (nahiye, mahalle, köy, mezraa) adlarının tespit edilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmaya konu olan 7 numaralı Antakya şer'iyye sicilinin görüntüleri, Osmanlı Arşivi'nden temin edilmiş olup Latin Alfabesi ile transkripsiyonu yapılarak tahlil edilmiştir. Bu araştırma; 1761-1764 yılları arasında Antakya Kazası'nın yer adları, kazanın idaresinde bulunan kimseler ve görev süreleri, insanlar arasındaki hukukî ilişkiler, meslek ve esnaf sayısı, gündelik malzeme ve değeri, halkın yaşantısı, giyim-kuşamı, uğraşı, kullanılan isim ve lakap, aile (evli-boşanmış, tek/çok eşlilik vs.) ve nüfus yapısı (Müslim-gayrimüslim) gibi birçok konu hakkında ayrıntılı verilere ulaşılmıştır.
Tanzimat'tan I. Meşrutiyet'e Antakya'nın sosyo-ekonomik yapısı (1839-1876)
Tanzimat dönemi (1839-1876), Osmanlı Devleti'nde bir taraftan klasik devlet anlayışının devam ettiği, diğer taraftan modernleşme sürecinde meydana gelen birtakım yeniliklerin uygulama alanı bulduğu bir dönemdir. Tanzimat Fermanı'nın ilan edilmesiyle birlikte devletin her kademesinde, merkezden taşraya doğru yayılan bir değişim ve dönüşüm başlamıştır. Bu dönemde Halep eyaletine bağlı bir kaza olan Antakya'da da bu değişim ve dönüşümü görmek mümkündür. Antakya'da ilk dönüşüm, idari alanda gerçekleşmiştir. Yerel yönetici konumundaki mültezimlerin yerine sırasıyla zaptiye müdürü ve kaymakamlar atanmıştır. Kaza, idare meclisinin oluşturulmasına kadar yeni bir örgütlenme biçimi olan muhassıllık meclisiyle idare edilmiştir. XIX. yüzyılın ortalarından itibaren gerek sosyal güvenlik konusunda, gerekse koruyucu sağlık uygulamaları kapsamında merkezde oluşturulan eytam sandıkları ve salgın hastalıklara karşı geliştirilen karantina faaliyetleri, Antakya kazasında da uygulanmıştır. Sosyal devlet anlayışı çerçevesinde vakıflar idaresinde meydana gelen merkezileşme sürecinde, Antakya Evkaf Müdürlüğü 8 Ağustos 1849 tarihli tahrirat ile müstakil hale getirilmiştir. Dönemin gereği olarak merkezin tarım ve sanayiyi geliştirmeye yönelik atılımları da Antakya kazasında etkili olmuştur. "Islah-ı Sanayi Komisyonu" çerçevesinde özel teşebbüse önem verilmiş, 1868'den itibaren Antakya'da ilk defa fabrika kurma girişimi gerçekleşmiştir. Vergiler ise herkesin ekonomik gücüne göre, senede iki taksit şeklinde toplanmıştır. İç ve dış ticaretin yoğun olduğu şehirde vergilerin herkesin gelirine göre alınması ticareti canlandırmış, bu durum devlete çeşitli isimler altında verilen vergi gelirlerinin artmasını sağlamıştır. Bu yeni vergilendirme düzeni içerisinde gerçekleştirilen emlak tahriri 1864-1865 yılları arasında tamamlanmıştır. Doktora tezi olarak hazırlanan bu çalışmada, Tanzimat dönemi uygulamalarının sosyo-ekonomik açıdan Antakya kazasına yansımalarının tespit edilebilmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın temel kaynaklarını; şeriyye sicilleri, merkez-taşra arasında yapılan yazışmalar, devlet ve vilayet salnameleri, kronikler ile araştırma ve inceleme eserleri oluşturmaktadır.
Meşîhat Arşivi'ne göre Osmanlı'nın son döneminde Maraşlı ilmiye sınıfı
Bu çalışma Türkiye'nin güzide şehirlerinden olan ve aynı zamanda tarih boyunca pek çok medeniyete ev sahipliği yapan Kahramanmaraş'ın Osmanlı Devleti'nin son döneminde (1824-1889) yetiştirdiği ilim adamları ve ilmiye sınıfının diğer mensuplarını tarihin tozlu sayfalarından çıkararak gün yüzüne kavuşturmak amacıyla oluşturulmuştur. Yüksek lisans tezi olarak hazırlanan bu çalışmanın kapsamını; 1824-1889 yılları arasında Osmanlı Devleti hâkimiyetindeki Maraş Sancağı ve kazalarında doğmuş olan ve müderris, naib, kâtip, müftü, muhzır veya ilmiye sınıfının başka alanlarında yer almış olan memurlar, onların biyografileri ve Osmanlı Devleti'nin bu memurlar vesilesiyle tarih bilimine katkıları oluşturmaktadır. Çalışma iki ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Osmanlı idari taksimatında son dönemde uzun yıllar Halep Vilayetine bağlanan Maraş Sancağının kısa tarihi, idari ve demografik yapısı tablolarla desteklenerek işlenmiştir. Yine bu bölümde Maraş adının menşei ve Maraş'ın Osmanlı yönetimine girmeden önceki genel tarihi ele alınmıştır. Bunun yanı sıra Osmanlı Devleti'nde sosyal müessese kurumu açıklanarak Maraşlı ilmiye sınıfı mensuplarının da yetişmesinde doğrudan etkisi olan cami ve medrese kurumları ele alınmıştır. İkinci bölümde ise Osmanlı Devleti'nin en önemli kurumlarından olan ilmiye teşkilatının oluşumu, dayandığı usuller, mekanizması ve işleyişi hakkında genel bilgiler verilmiştir. Osmanlı eğitim sisteminin yapı taşı olan medreselerin yetiştirdiği Osmanlı ulemâsı ve ilmiye sınıfı mensuplarının yetişme usullerine değinilmiştir. 1824-1889 yılları arasında yaşamış ve Maraş'ta doğmuş olan 28 tane Osmanlı ilmiye sınıfı mensubunun Meşîhat Arşivi'ndeki dosyalarının Osmanlıcasından yola çıkılarak günümüz Türkçesine çevrilmiş, sadeleştirilmiş ve biyografi haline getirilmiştir. Maraşlı bu ilmiye sınıfı mensupları Osmanlı devlet kurumlarında müderris, kâtip, naib, müftü, kadı, naib vekili veya ilmiye sisteminin çeşitli alanlarında görev alan medrese çıkışlı kimselerdir. İncelenen ilmiye sınıfı mensuplarıyla ilgili olarak; Osmanlıca ve Türkçe'nin yanı sıra çoğunun Arapça okuma yazma bildikleri, hatta içlerinde bazılarının Farsça ve Fransızca gibi dönemin dillerini kullandıkları anlaşılmıştır. Böylece Osmanlı toplumunun önde gelen ve topluma yol gösteren bir rol oynadıkları görülmüştür.
Meşîhat Arşivi'ne göre Osmanlı'nın son döneminde Ayntablı ilmiye sınıfı
Bu çalışma Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin en eski kültür merkezlerinden olan Ayntabın (Gaziantep) Osmanlı'nın 1844-1887 yılları arasında yetiştirdiği ilmiye mensuplarının tarih sahnesindeki rolünü ortaya çıkarmak amacıyla oluşturulmuştur. Yüksek Lisans Tezi olarak hazırlanan bu çalışmanın konusunu, 1844-1887 yılları arasında Osmanlı Devleti himayesinde bulunan Ayntab Sancağı ve Kilis ile İslahiye Kazaları'nda tevellüd eden müftü, müderris, kâtip, naib ve devletin farklı hizmetlerinde bulunan ilmiye müntesiplerinin biyografileri ve tarih bilimine katkıları oluşturmaktadır. Meşîhat Arşivi'nde bulunan Sicill-i Ahval dosyalarından elde edilen veriler doğrultusunda on beş ilim hizmetkârının hayatı incelenmiştir. Toplam on beş dosyadan (304 varaktan) oluşan arşiv belgelerindeki bilgiler tetkik eserlerle desteklenerek okuyucunun istifadesine sunulmuştur. Yapılan incelemelerde daha önce herhangi bir tez çalışmasında yer verilmeyen Antep ilmiyesinden, adalet (hukuk) ve eğitim konuları başta olmak üzere pek çok konuda bölge ahalisine hizmet ettikleri sonucuna ulaşmıştır.
Kafkasya'dan Anadolu'ya Çeçen göçleri (1860-1918)
Kafkas coğrafyası ile 914'ten itibaren ilişki kuran Rusya'nın tarihi süreçte Kafkasya politikasında birçok dönüşüm yaşanmıştır. 1859'da Kafkas halkı Rus yayılmacılığına karşı direniş hareketlerini başlatarak Rusya'nın Kafkasya'da ilerlemesini bir süre durdurmuşlardır. Rusya 1774 Küçük Kaynarca ve 1829 Edirne Antlaşması ile birlikte Kafkasya'da hakimiyeti tekrar ele geçirerek Kafkas halklarının dini, siyasi ve sosyal hakları üzerinde tamamen tahakküm kurmuş ve bu halkları Osmanlı topraklarına göç etmeye zorlamıştır. Kafkasya'da direnişin sembol halkı olan Çeçenler de Rusya'nın Kafkasya politikasından nasibini almış ve Osmanlı topraklarına göç etmişlerdir. Çalışmada Çeçen muhâcirlerin, Osmanlı topraklarına geliş güzergahları, nüfusları, geçici ve kalıcı iskân mahalleri, devlet ve halk tarafından yapılan yardımlar, iskân öncesinde ve sonrasında yaşanan olumlu ve olumsuz gelişmeler gibi konular üzerinde durulmuştur. Bunun yanında Osmanlı Devleti'nin iskân politikası, diğer devletlerin bu politikaya bakışı da ele alınmıştır. Anahtar Kelimler: Kafkasya, Osmanlı Devleti, Rusya, Çeçen Göçü, İskân
Rumeli Vilâyât-ı Selasesinde Jandarma Teşkilatı adlı eserin transkripsiyonu ve tahlili
XVIII. Yüzyılın ortalarından itibaren başlayan Sanayi devrimi ile birlikte ortaya çıkan bilim, sanayi ve askeri alandaki yenilikler tüm dünyada olduğu gibi Osmanlıda da bazı değişiklikleri zorunlu kılmıştır. Bu yüzyılda Osmanlının girdiği savaşlarda peş peşe aldığı yenilgiler özellikle askeri alanda gelinen durumun sorgulanmasına neden olmuştur. Bu sorgulamalar beraberinde belirli askeri düzenlemelerin yapılmasına neden olsa da bir boyutu ile artık batılı devletlerin üstünlüğünün kabul edilmesi sonucu yabancı uzmanlardan yararlanma yoluna gitmekten de geri durulmamıştır. Yabancı uzmanlardan askeri anlamda yararlanmanın iç politikaya müdahale ile sonuçlanmasından da çekinen Osmanlı bu anlamda bir denge kurma yoluna da gitmiştir. Böylesi bir ortamda Osmanlının bu durumunu ifade eden önemli örneklerden birisi Makedonya sorunu olmuştur. 1878'de önce Rusya ile yapılan Ayastefanos antlaşması ve sonrasında Batılı devletlerle imzalanan Berlin antlaşması sonrası Makedonya topraklarında ıslahat talep eden bu devletler, bir nevi vekâlet savaşlarına yönelerek Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan'ı el altından destekleyerek Makedonya sorununun büyümesine neden olmuşlardır. Bu gelişmeler karşısında Osmanlı devleti Mürzsteg Reform Planı ile bölgede jandarma teşkilatını güçlendirerek hâkimiyetini belirli tavizler vererek sürdürmeye çalışmıştır. Mürzsteg Reform Planını her ne kadar İtalyan General De Giorgis denetimindeki komisyon başlatsa da Giorgis 'in ölümü üzerine reform planının başına Robilan paşa getirilmiş ve bu plan doğrultusunda yapılan faaliyetleri Robilan Paşa kaleme aldırmıştır. Çalışmanın ana kaynağı olan bu rapor Robilan paşanın Tensikat-ı umumiye kaymakamı Lamoş Bey tarafından kaleme alınan rapordur. Bu rapor Makedonya Vilayetlerinde Osmanlı jandarmasına yapılan düzenlemelerin ayrıntılı bir tarihini ve analizini konu edinmektedir. Eser Osmanlı jandarması ile ilgili kaleme alınan nadir çalışmalardan biridir. Çünkü Makedonya Vilayetlerinde jandarma teşkilatlarında yapılan düzenlemede sağlanan başarılar daha sonra diğer vilayetlerde yapılacak çalışmalara ciddi bir temel teşkil etmiştir. Eser bu anlamda modern Osmanlı jandarmasının anlaşılması açısından oldukça önemli bir yere sahiptir. Sonuç itibari ile 1903 Mürzsteg Planı doğrultusunda Makedonya vilayetlerinde başlayan bu tenkisat ve Robilan Paşa'nın bu eser ile ilgili son derece titiz ve kıyaslamalı çalışmaları günümüze kadar hala varlığını sürdüren ve kara kuvvetleri ordusundan sonra en büyük ikinci askeri güç haline gelen Jandarma teşkilatının temelini oluşturmuş olması bakımından çok önemli bir yere sahiptir.
XVI. yüzyılın ikinci yarısında Ayıntâb'da suç ve ceza
Osmanlı Devleti'nin sınırları içerisinde bulunan yerleşim yerlerinde tutulmuş olan şer'iyye sicilleri, toplum yapısının ve bölge yaşantısının anlaşılması hususunda oldukça mühim kayıtlardır. 1516 tarihinde Osmanlı Devleti topraklarına katılmış olan Ayıntâb'da da şer'iyye sicil kayıtları bulunmaktadır. Hazırlanan tez kapsamında çalışmak maksadı ile Ayıntâb'daki kayıtlardan XVI. Yüzyılın ikinci yarısında olanları tercih edilmiştir. Üzerinde çalışılmış olan altı adet defter içerisinden, suç işleme ya da suç işlendiğini iddia etme sebebiyle tutulmuş olan kayıtlardan istifade edilmiştir. Osmanlı Devleti'nin temel aldığı İslam hukuku içerisinde, işlenmiş olan suçlara karşı verilen cezalar, belirli şartlara bağlı kalarak belirlenmiştir. Suçlar genel manası ile hadd cezası gerektiren suçlar, kısas ve diyet cezası gerektiren suçlar, ta'zir cezası gerektiren suçlar olarak ayrılmıştır. Hadd cezaları hududları kesin olarak belirlenmiş ve Allah hakkı için, kısas ve diyet cezaları kasten ya da hataen öldürme ya da yaralama suçlarında kimselerin birbirlerinden haklarını almaları için, ta'zir cezaları ise kesin bir ceza belirlenmemiş suçlar için uygulanan cezalardır. İslam hukukunda ayrımı yapılmış olan bu cezaların uygulandığı suçlar, üzerinde çalışılmış defterler içerisinden seçilip başlıklar halinde sınıflandırılarak değerlendirilmiş ve olabildiğince izah edilmeye çalışılmıştır. Bu değerlendirme ile XVI. Yüzyılın ikinci yarısında Ayıntâb'da işlenen suçlar bir nebze olsun anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu dönem içerisinde aile ve toplum yaşamında karşılaşılan olaylar ve bunların yine aile ve toplum üzerine yansımaları incelenerek alana ufak da olsa bir katkı sağlanmaya uğraşılmıştır.
Osmanlı Devleti'nde fal ve büyü (16-19. yüzyıllar)
Falın ve büyünün, talep doğrultusunda çeşitliliği ve insanlık tarihindeki yeri üzerinde durularak çalışmaya başlanmıştır. Falın ve büyünün ortaya çıkma nedenleri ve neden varlığını her kültürde sürdürdüğü sorularına cevap aranmıştır. Osmanlı Devleti'nde fal ve büyü asıl çalışma kısmımızı oluşturmaktadır. Dinen yasak olmasına rağmen insanoğlunun merakı ile çelişmiş ve bu alandaki uygulamalara devam edilmiştir. Çalışmamızda arşiv kaynaklarından ve yazılı kaynaklardan hareketle toplum ve yönetim sınıfı içinde bu mistik işlerin yeri araştırılmıştır. Osmanlı Devleti'nde padişahların fal ve büyüye yaklaşımı aynı olmamıştır. Kimisi fal ve büyü odaklı devlet işlerini yürütürken kimisi devlet işlerine daha akılcı yaklaşmıştır. Ama, bütün hükümdarlıklar süresince ortak olan durum halk arasında bu işin hep önemli olmasıdır. Arşiv kaynaklarından hareketle toplum içinde bu işi yapanların önemli bir yere sahip olduğu kanısına varılmaktadır. Bazı padişahlara danışmanlık yaptıkları dahi görülmektedir. Önemli fetihlerin sebebi ve devlet içi atamaların gerçekleşmesi yine bakılan bir fal neticesinde olmuştur. Bu iş ile uğraşanlara ruhsat verildiği, ruhsatsız bu işi yapanların cezalandırıldığı veya bu işi layıkıyla yapmayanların ruhsatlarının alındığı görülmektedir. Fal ve büyüye verilen önem, beraberinde edebi eserler olan falnameleri ortaya çıkarmıştır. Bu falnameler arz talep ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Fal ve büyü işleri, tarih sahnesinde önemli bir yere sahip olan hükümdarlıkta, stratejik bir yere sahiptir. Devlet işleyişi üzerindeki etkileri ve toplum düzenindeki yeri azımsanamayacak kadar önemli olduğundan bu uygulamaların işleyişi üzerinde durulmuştur.
Turan gazetesi örneğinde I. Dünya Savaşı'nda Avrupa cepheleri (1914-1915)
Bu çalışmada, Turan gazetesinin "Avrupa Harbi", "Almanların Vaziyeti", "Vaziyet-i Harbiye" ve "Vaziyet-i Umumiye" başlıkları altında yer alan Avrupa cephelerine ait haberler transkribe edilerek araştırmacıların dikkatine sunulmıştur. Avrupa muharebelerine dair detaylı bilgiler içeren bu haberler, Müttefiklerin cephedeki gelişmeleri kendi çıkarlarına uygun olarak kamuoyuna yansıtmaya çalıştıklarına dair önemli ipuçları içermektedir.
İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Türk militarizminin inşası: Silah gazetesinin söylem analizi
Çalışma, genel itibariyle toplumsallığın en önemli belirleyenlerinden olan devlet denilen yapıyı ve onun iktidarını tarihsel sosyolojik bir yaklaşımdan yola çıkarak anlamaya dairdir. Anti-statik işleyiş yapısıyla türlü mücadelelerin verildiği devlet arenası, kaynakları tekelinde toplamaya çalışan kişi ve grupların çatıştığı bir alandır. Bu mücadele hâlinde de kimi zaman altyapısal kimi zaman da müstebit iktidar biçimleri galebe çalma yolunda işe koşulur. Özel olarak bu çalışma da İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin altyapısal iktidarını tahkim etmek için işe koştuğu basın faaliyetlerinin bir ürünü olan Silah gazetesinin söylemleri üzerinden tüm bu bağlamı kavramayı amaçlamaktadır. Bunları yaparken de özellikle popülerleştirilek itiyat hâline getirilen militarizmin ve sosyal Darwinizm'in kullanım biçimlerine odaklanılacaktır.
İmparator VI. Ioannes Kantakuzenos'un "Historia" adlı eserinin IV. kitabının çeviri ve değerlendirilmesi
Kantakuzenos, Bizans'ın çöküşe giden süreçteki son büyük sülalesi olan Palaiologos Hanedanlığı'nın üç imparatoru (II. Andronikos, III. Andronikos ve V. İoannes) döneminde perde ardından Bizans siyasetine yön vermiştir. Tahta çıktığında 52 yaşında olan ve sadece 7 yıl (1347-1354) imparatorluk yapan Kantakuzenos sonra tahttan feragat ederek bu makamı meşru imparator olan damadı V. İoannes'e bırakarak inzivaya çekilmiştir. Keşiş olarak manastıra çekildiği bu inziva günlerinde 1320 yılından başlayarak tahttan feragatinden birkaç yıl sonra 1356 yılında nihayet bulan yaşadığı döneme ilişkin tarihi olayları yansıtan 4 kitaptan oluşan "Historia"yı kaleme almıştır. Kantakuzenos; imparatorluk, askerlik, bilim adamlığı, devlet adamlığı, din adamlığı ve keşişlik gibi farklı meziyetlere sahip olmasının yanı sıra, kendi döneminin olaylarını kaydeden tek Bizans imparatorudur. Tarihini kaleme alma amacı Bizans İmparatorluğu'nun XIV. yüzyıldaki sosyal ve politik tarihini anlatmak değil; mevkiinden feragat etmiş, türlü iftiralara maruz kalmış, yanlış anlaşılmış bir devlet adamının hatırat eseri olarak kendi icraatını savunmaktır. Kantakuzenos, naiplik hükümetine karşı giriştiği taht mücadelesinde Aydınoğlu Umur Gazi ve Orhan Bey ile ittifak yapmıştır. Batının Türklere karşı negatif algısının aksine bu müttefikliğini güçlendirmek adına kızı Theodora'yı Orhan Gazi'ye eş olarak vererek Osmanlılarla akrabalık bağı kurmuştur. Bu bağ Konstantinopolis'teki iktidarı ona getirse de ilerleyen dönemlerde Çimpe Kalesi'nin kaybı ve Türkmenlerin Gelibolu'ya iskânı Osmanlılara Avrupa kapılarını açmış ve Bizans İmparatorluğunu çöküşe sürüklemiştir. Taraflılığına rağmen tecrübeli bir devlet adamının kaleminden çıkan eser sahip olduğu içerik ve detaylar bakımından Bizans histografisinde eşsiz bir yere sahiptir. Dilimize baştan sona bir tercümesi bulunmayan bu eser, Ortaçağ ve Osmanlı kuruluş devrine ait verdiği detaylar bakımından önemli bir eksikliği gidermek adına yapılmıştır. Çalışmamızla bir nebze de olsa boşluğun doldurulacağı ve karanlıkta kalmış noktaların aydınlatılacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: İoannes Kantakuzenos, Palaiologos, Andronikos, Bizans, Umur Gazi, Orhan Gazi, Theodora, Çimpe Kalesi, Tarih
1869-1878 yılları arasındaki tereke kayıtlarına göre Milâs'ta sosyo-ekonomik hayat
Tereke defterleri, Şer'iyye sicilleri içerisinde yer alır. Vefat eden kişilerin miraslarının kaydedildiği defterlerdir. Bu yönüyle Osmanlı sosyo-ekonomik tarihinin önemli kaynaklarından biridir. Bu çalışmada 139, 140 ve 141 numaralı defterler esas alınarak Milas'ın sosyo-ekonomik yapısı ele alınmıştır. Bu çerçevede tereke sahiplerinin medeni durumları, çocuk sayıları, kullandıkları lakaplar, ölüm yerleri, geriye bıraktıkları giyim-kuşamları, ev eşyaları, aksesuarları, kitapları, silahları gibi maddi kültür unsurları ortaya konulmaya çalışılmıştır. Ekonomik hayat başlığı altında ise Milas'ta yaşayanların ekonomik durumları, meslekleri, ev ve dükkânları, hayvanları, nakit para ve altınları, borçları ve alacakları gibi konular işlenmiştir. Çalışma bu yönüyle Milas'ta Tereke kayıtlarından hareketle aile ve sosyal hayatı ele alan ilk çalışma özelliğini taşımaktadır.
XIII-XVI. yüzyıllarda Diyâr-ı Bekr bölgesi tarihi (1243-1514)
Diyâr-ı Bekr bölgesi, hem doğu-batı hem de kuzey-güney arasında bir geçiş noktası olmanın yanında, ticaret yollarının kesiştiği bir kavşak olması hasebiyle de tarihi bir önem arzetmiştir. Bu özelliğiyle birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan bu bölge, zengin bir siyasî, sosyo-ekonomik ve kültürel geçmişe de sahiptir. Buna binaen sürekli cazibe merkezi olmuş ve tarihi önemini korumuştur. Anadolu'ya gelen Türkmenlerin ilk yerleşim yerlerinden olan Diyâr-ı Bekr, birçok millete ev sahipliği yapmıştır. Faklı unsurları bünyesinde barındıran Diyâr-ı Bekr bölgesinde, Moğol İstilası ile başlayan siyasi çekişmeler takip eden üç yüz yılda da devam etmiş ve bölge eski müreffeh görüntüsünden uzak kalmıştır. Binaenaleyh XIII-XVI. asır aralığı siyaseten tam bir kaos ortamına dönüşmüş ve bölgenin sosyo-ekonomik yapısı da bundan ziyadesiyle etkilenmiştir. Bir "bölge tarihi" olarak ele alınmış bu çalışmada, öncelikle Moğol İstilası ve özellikle Kösedağ Bozgunu'ndan (1243) sonra yaşanan olayların bölge siyasetine etkisi üzerinde durulmuştur. Bölgenin yerel siyasi teşekküllerinden daha güçlü olan İlhanlı ve Memlûklar gibi devletlerin mücadele sahası olması ve bu durumun bölgeye etkisi de ele alınmıştır. Bu bağlamda Diyâr-ı Bekr bölgesinin Kösedağ Bozgunu ile başlayan ve Çaldıran Zaferi ile Osmanlı hâkimiyetine girdiği üç yüz yılllık kaotik siyasi tarihi ele alınmıştır. Ayrıca bu çalışmada bölgenin XIII-XVI. yüzyıl aralığındaki tarihsel coğrafyası ve idari yönetimi ile sosyo-ekonomik yapısının değişimleri üzerine odaklanılmıştır. Bölge adına büyük demografik değişim ve dönüşümlerin yaşandığı bu dönemde son Türkmen göçünün etkisiyle Türk nüfusu daha da yoğunlaşmıştır. Akabinde Karakoyunlu ve Akkoyunluların tersine göç hareketiyle beraber Kürt nüfusunun yoğunlaşmaya başladığı gözlenmiştir.
Siroz Ayanı İsmail Bey'in merkezi hükümet ile olan ilişkileri (1785-1813)
Siroz(Serez) ayanı olan İsmail Bey, 1796'dan önce dağlı eşkıyasına yardım eden bir ayân olarak değerlendirilirken bu tarihten sonra devlet lehine yapmış olduğu başarılı siyaset ile anılmıştır. Alemdar Mustafa Paşa'yı daimi olarak destekleyen Sirozlu İsmail, kısa sürede Rumeli bölgesinde ayanlar ile devlet arasında aktif rol alan bir aktör haline gelmiştir. Nizam-ı Cedit ordusuna ve diğer askeri reform hareketine karşı muhalif bir çizgi izlemeyen Sirozlu İsmail Bey, III. Selim'e bağlılığını her anlamda dile getirmiştir. 1808'de Sened-i İttifak'a imza atarak bu bağlılığını II. Mahmut döneminde de devam ettirmiştir. Bu çalışma ile 1785 ile 1813 yılları arasında Sirozlu İsmail Bey'nın Osmanlı Devleti ile olan bürokratik ilişkileri ele alınmaya çalışılmıştır. Özellikle Ali Molla, Tokatçıklı, Pazvandoğlu, Gürcü Osman Paşa, Tirsinikli İsmail, Haseki Ayanı Emin Ağa ve diğer dağlı eşkıyası ile olan ilişkileri üzerinde durulmuştur. Sirozlu İsmail Bey'in Tekfurdağı isyanında devletin yıpratılması ve bölge halkının zarar görmemesi adına vermiş olduğu sulh zeminli mücadeye dikkat çekilmiştir. Tüm bunlarla birlikte Tuna havzasındaki askeri mücadeleleri ile özellikle 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaş'ında Rusçuk Muhasarasındaki göstermiş olduğu etkin taarruz ve mukavemet başarıları aktarılmıştır. Ayrıca Vidin'de bulunan Pazvandoğlu'nun işgalci siyasetiyle Belgrad üzerine gönderdiği reform muhalifi yeniçerilerin ve eşkıya birliklerinin sebep olduğu Sırp isyanındaki yeri ve önemi dile getirilmiştir.
1787-1792 Osmanlı-Avusturya-Rus savaşlarında Rusçuk kazası
XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti, askeri alandaki zaaflarını ıslahatlarla düzeltmeye çalışmıştır. Ancak alınan tedbirlerin başarısız olması 1768-1774 Osmanlı-Rus ve 1787-1792 Osmanlı-Rus ve Avusturya savaşlarında, Osmanlı'nın Tuna kıyısındaki kalelerin elden çıkmasına neden olmuştur. Askeri alandaki bu başarısızlıklar karşılıklı diplomasi anlayışını benimsemesine neden olmuştur. Bu maksatla Rusya ve Avusturya'ya karşı İsveç ile Prusya'yla ittifak anlaşmaları yapılmıştır. Diplomatik alandaki bu denemelerle Osmanlı Devleti, Tuna'daki kalelerin bir müddet daha elinde tutabilmiştir. Rusların ve Avusturyalıların askeri başarılarından dolayı bu topraklarda uzun süreli bir hâkimiyet mümkün olmamıştır. Bu dönemde Hotin, Belgrad, Kili, İsmail ve Bender gibi kalelerin işgale uğramasna rağmen Rusçuk Kalesi işgale uğramamıştır. Çalışmanın ana teması ise savaş döneminde Osmanlı Devleti'nin Tuna sahillerindeki askeri lojistiği açısından Rusçuk Kalesi'nin önemini belirtmektir. Tez, giriş hariç üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Rusçuk'un coğrafî konumu ve tarihsel süreci hakkında bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde Avrupa ile Osmanlı Devleti'nin savaş öncesi durumları hakkında bilgiler verilerek 1768-1774 Osmanlı-Rus savaşından bahsedilmiştir. Üçüncü bölümde ise Kırım'ın ilhakı, 1787-1792 Osmanlı-Rus-Avusturya savaşları, savaş önce ve savaş dönemi Rusçuk Kalesi'nin Tuna sahilindeki kaleler arasındaki mühimmat ve erzak nakli sırasındaki önemi gösterilmeye çalışılmıştır.
II. Meşrutiyet Dönemi İstanbul'unda adi suçlar (1908-1918)
II. Meşrutiyet'in ilanıyla Osmanlı Devleti; siyasi, iktisadi, hukuki, askerî ve sosyal alanda birçok değişimin yaşandığı bir sürece girmiştir. Özellikle 1908-1918 yılları arasında Osmanlı Devleti'nin yaşadığı isyanlar, siyasi kamplaşmalar, faili meçhul cinayetler, savaşlar, göçler, ekonomik bunalımlar başkent olması nedeniyle ilk önce İstanbul'da tesirini göstermiş ve şehrin güvenlik ve asayişi bu durumdan olumsuz etkilenmiştir. Şehirde her geçen gün artan suç vakaları ve güvenlik kaygıları İstanbul sakinlerini tedirgin ettiği gibi bürokratik ve siyasi çevrelerde bu durumdan rahatsız olmuştur. II. Abdülhamit devrinden kalma kolluk güçleri ise İstanbul'daki suç vakalarına zamanında müdahale edememiş ve şehrin asayişini temin etmede yetersiz kalmıştır. Bu durum İstanbul'daki asayiş unsurlarının modernleşmesini kaçınılmaz kılarken II. Meşrutiyet döneminde güvenlik güçlerinin merkezileşmesi ve mesleklerinde uzmanlaşmaları için önemli adımlar atılmasını sağlamıştır. Bu çalışma 1908-1918 yılları arasında önemli kırılmalar yaşayan Osmanlı Devleti'nin başkenti İstanbul'da yaygın olarak işlenen adi ve cinsel içerikli suçları ve bu suçları işleyen suçluları ele almıştır. Aynı zamanda İstanbul'da suç olgusunu ortaya çıkaran etkenlere ve güvenlik güçlerinin ne gibi tedbirler aldığına değinilmiştir. Anahtar Kelimeler: II. Meşrutiyet Dönemi, İstanbul, Suç, Suçlular, Asayiş ve Güvenlik.
Geç Osmanlı ve Erken Cumhuriyet Döneminde siyasi seçkinlerin Suriye'ye bakışı
Son yıllarda Ortadoğu'daki gelişmelerin etkisiyle Türkiye'nin Erken Cumhuriyet döneminde bu bölgeye sırtını döndüğüne yönelik görüşler akademik çevrelerce sıklıkla dile getirilmeye başlanmıştır. Bu çalışmada söz konusu argümanın ne derece doğru olduğu tartışılmış: bu çerçevede Geç Osmanlı ve Erken Cumhuriyet yıllarında kamuoyu tartışmalarında öne çıkan yedi seçkinin günümüzde Suriye, Lübnan, Filistin, İsrail ve Ürdün'ü kapsayan, Osmanlı yıllarında Suriye veya Büyük Suriye (Bilad-ı Şam) olarak adlandırılan coğrafyaya bakışı değerlendirilmiştir. Seçkinlerin görüşlerine başvurulmasının amacı Türkiye'nin Erken Cumhuriyet dönemindeki Bilad-ı Şam politikasının düşünsel alt yapısını çözümlemek, böylelikle Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçiş sürecinde Türkiye'nin söz konusu coğrafyaya yönelik siyasetini yalnızca dış politika bağlamında değerlendiren literatüre farklı bir perspektiften katkıda bulunmaktır. Çalışmada Suriye vilayeti/ülkesi ile Suriye/Büyük Suriye bölgesinin karıştırılmaması için söz konusu coğrafya Bilad-ı Şam olarak anılmıştır. Çalışmanın tarihsel aralığı 1908-1939 olarak belirlenmiş; Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçiş sürecinde seçkinlerin Bilad-ı Şam'a bakışlarındaki süreklilik ve kopuşlar analiz edilmiştir. Bu dönemde kamuoyu tartışmalarında ve siyasi karar alma sürecinde etkili olan Hüseyin Cahit Yalçın, Falih Rıfkı Atay, Refik Halid Karay, Halide Edib Adıvar, Yusuf Akçura, Mehmed Akif Ersoy ve Mustafa Kemal Atatürk, bu çalışma kapsamında fikirleri irdelenen seçkinlerdir. Seçkinlerin Bilad-ı Şam'a yönelik düşüncelerini çözümlemek için söz konusu tarih aralığında var olan siyasi koşullar ve temel tartışmalar çerçevesinde gazete yazıları, anıları ve biyografilerden elde edilen veriler analiz edilmiştir. Ortaya çıkan temel sonuç, seçkinlerin Bilad-ı Şam'a ilişkin düşüncelerinde kırılmalarla birlikte sürekliliğin de var olduğu, bir başka ifade ile Türkiye'nin Bilad-ı Şam coğrafyasına sırtını döndüğüne ilişkin argümanların tam olarak gerçeği yansıtmadığı yönündedir. Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan yabancılaşma ve Milli Mücadele dönemindeki uluslaşma süreci kırılmanın temel bileşenleri iken, gerek Osmanlı döneminde gerekse Cumhuriyet yıllarında Bilad-ı Şam coğrafyasının modernleşmesine yönelik söylem ve eylemler, seçkinlerin konuya ilişkin düşüncelerindeki sürekliliğe işaret etmektedir.
Osmanlı Devleti'nde kadıların askeri seferler sırasındaki görevleri
Osmanlı Devleti, sınırlarını genişletmesiyle beraber toprak düzeninin şekillenmesini etkilemiş; ülke eyaletlere, eyaletler sancaklara, sancaklar ise kazalara ayrılmıştır. Eyaletlerde beylerbeyi, sancaklarda sancakbeyi ve kazalarda da kadılar yer almıştır. Osmanlı Devleti kurulduğu andan itibaren devletin kurumları arasında yer alan kadılar, belli bir süreliğine kaza adı verilen yerlere atanarak, görev bölgelerinde yargı yetkisine sahip hakimliği, merkezden gelen emirleri uygulamayı ve denetlemeyi, yetki alanını kapsayan yerlerde beledi hizmetleri yerine getirmeyi üstlenmiştir. Yargıçlık, mülki ve idari görevlerine ek olarak kadılar, devletin hem karada hem de denizde savaşa giriştiği zaman sefer organizasyonlarının içerisinde yer almıştır. Bu çalışmada mühimme defterlerindeki hükümler tasnif edilerek, XVI. yüzyılın ikinci yarısından XVIII. yüzyılın sonuna kadar olan dönemi kapsayan seferler sırasında kadılara gönderilen emirler incelenmiştir. Mühimme defterlerine göre kadılık kurumu ve sefer organizasyonları birleştirilerek, kadılardan sefer zamanı yerine getirilmesi istenilen görevler tespit edilmeye çalışılmıştır.
Afiyet Gazetesi'ne göre sağlık ve beslenme
Bu çalışmada 26 Teşrin-i evvel 1329 (8 Kasım 1913)- 24 Kanun-i Sani 1330 (6 Şubat 1915) tarihleri arasında haftalık olarak yayımlanan Afiyet Gazetesi incelenmiştir. Afiyet Gazetesi Osmanlı basınında yer alan önemli sağlık yayınlarındandır. Döneminin sağlık yayınlarından farklılaşarak resmen aile hekimi rolü üstlenerek okuyucularının her derdine fayda bulmayı amaç edinmiştir. Gazete bilgilendirici olmasının yanı sıra, sayfalarında yer verdiği bilmeceler, fıkralarla da okuyucularını eğlendirmiştir. Geniş bir perspektif sunarak siyaset ve din gibi belirli konuları dışarıda bırakarak neredeyse her alanda içerik sağlamıştır. Gazete genel olarak sağlık ve beslenme konularına odaklanmasına rağmen fıkra, bilmece, ev ekonomisi, ticaret, moda, güzellik, ev işleri, pratik bilgiler, yemek tarifleri, sağlıklı beslenme ve fenni bilgiler gibi çeşitli konuları da içeren geniş bir içerik yelpazesi sunmaktadır. Bu geniş içeriği sayesinde okuyucu kitlesini her zaman aktif tutmayı başarmıştır. Bu çalışmanın amacı, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde yayımlanan Afiyet Gazetesi'nin sağlık odaklı içeriği üzerine odaklanarak, dönemin sağlık gelişmeleri ve önemli bilgileri hakkında kapsamlı içerik sunmaktır. Amacımız, okuyuculara o dönemin güncel sağlık bilgileri ile sağlıklı yaşam konusunda rehberlik etmektir. Araştırmanın kapsamını 1913-1915 yılları arasında yayımlanan Afiyet Gazetesi'nin 62 sayısı oluşturmaktadır. Gazetede yer alan tüm sağlık, bilim, sağlıklı beslenme verileri incelenmiştir. Okuyucuların da kolay anlayabilmeleri açısından transkripsiyonları haricinde günümüz Türkçesine çevrilmiş halleri de verilmiştir. Gazetenin ilk sayısında yer alan ''Sağlam fikir, sağlam vücutta bulunur'' sözünden hareketle çıkarılmış olduğu tüm sayılarının bu cümleyi tamamlayıcı nitelikte olduğu görülmüştür.
Osmanlı Saray teşkilatında Doğancı Koğuşu
Osmanlı idarî ve askeri yapısının temelini oluşturan Enderûn saray okulu Osmanlı İmparatorluğunun klasik döneminde önemli bir yer tutmaktaydı. Padişahın da yaşam alanı olan Topkapı Sarayı'nın üçüncü avlusu aynı zamanda Enderûn avlusu idi. Burada devşirilmiş yahut esir edilmiş Hristiyan çocukları eğitilerek dönemin mülkiye mezunlarıyetiştirilmekteydi. Bu gençler ya düşük odalardan ayrılıp kapıkulu sipahi bölüklerinde kendilerine yer buluyor ya da Has Oda'ya kadar yükselerek padişahın hizmetindeki kırk Has Odalı ağadan biri oluyordu. Buradan da imparatorluk kurumlarından herhangi birine yönetici olur ve şansı da varsa sadrazamlığa kadar yükselebilirdi. Bu okulun beş kaftanlı koğuşu vardı ve bunlardan beşincisi Doğancı Koğuşu'dur. Doğancı Koğuşu'nun iç oğlanlarına doğancı, bâzî ya da toganî unvanları verilmiştir. Bu doğancılar hem ilmî eğitimleri ile uğraşır hem de eskilerinden doğancılığı öğrenirlerdi. Padişah ile ava gider ve bağlı devletlerden ve Mısır eyaletinden gelen doğanları besleyerek eğitirlerdi. Bir doğancı, Büyük Oda'daki eğitimi sonrası önce Seferli Koğuşu'na, sonra Hazine Koğuşu'na ve nihayetinde Has Oda'ya alınırdı. Has Oda'da önce üçüncü doğancı, sonra ikinci doğancı olur ve en sonunda doğancıbaşı olarak Doğancı Koğuşu'nun ve dış saray doğancılarının amiri olurdu. Doğancıbaşılar, XVII. yüzyılda Avcı Mehmed'in av düşkünlüğü nedeniyle de devletin önemli mevkilerine getirilmişlerdir. Düşük kıdemdeki doğancıların çıkmaları kapıkulu sipahi bölüklerine Has Odalıların ki ise vezirlikten kapıcıbaşılığa kadar çeşitli görevlere yapılırdı. Doğancı Koğuşu H. 1084 yılında kaldırılmaya başlanmış ve sonraki beş yıl içerisinde Enderûn'da sadece bir doğancı kalmıştır. Bu doğancının ileriki yıllarda çıkması ile de Doğancı Koğuşu tarihsel işlevini tamamlamıştır.
Tanzimat döneminin sonuna kadar Osmanlı Devletinde padişahlık makamı
Türkler, tarih içerisinde farklı devletler kurarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Türklerin kurmuş olduğu devletlerde yönetim devlet başkanı ve yardımcıları ile sağlanmıştır. Eski Türk devletlerinde bu kişi kağan, han gibi unvanlar almıştır. İslamiyet'in kabul edilmesiyle birlikte hükümdar; sultan, padişah, halife gibi unvanlar kullanılmıştır. Türklerin kurmuş olduğu en uzun soluklu devletlerden biri olan Osmanlı devleti başlamıştır. Osmanlı devletinde güçler ayrılığı ilkesi mevcut olmadığı için devletin, başlangıçta bir beylik olarak ortaya çıkmıştır. Eski Türk gelenekleri ve İslami öğelerle harmanlanan devlet anlayışı Fatih döneminden itibaren değişmeye yasama, yürütme ve yargılama fonksiyonu padişahın tekelinde toplanmıştır. Ancak Fatih, merkezi bir devlet kurmak adına padişahın bu yetkilerini vezir-i âzâm, dîvân-ı hümâyun ve diğer devlet adamlarına devretmiştir. Padişah bu yetkilerini yine de eski Türk gelenekleri ve şer'i hükümler çerçevesinde kullanmaya devam etmiştir. Devlet düzeninde bozulmaların başlamasıyla birlikte yenileşmeye ihtiyaç duyulmuştur. Padişahlar Batı'nın üstünlüğünü kabul ederek askerî alan başta olmak üzere birçok alanda yenilikler yapmışlardır. Özellikle bu dönemde divanın yerini alan Meşveret meclisleri, yeni kurulan nazırlıklar ve diğer meclisler parlamentarizm alanında atılan önemli adımlar olmuştur. Padişahlık makamı, yine bu dönemde devlet kademesinin en tepesinde yer alan güç olarak varlığını korumuştur. Ancak Tanzimat ve Islahat Fermanları ile padişah kendi iradesiyle egemenliğini reaya lehine sınırlandırmıştır.
Türk düşünce dünyasında Osmanlı devlet ve toplum yapısı tartışmaları üzerine tarihsel sosyolojik bir değerlendirme
Bu çalışmada, Türk düşünce dünyasında Osmanlı devlet ve toplum yapısı tartışmaları üzerine ortaya atılan farklı görüşlerin sistemli bir biçimde analiz edilmesi amaçlanmıştır. Bu amaç çerçevesinde döneminde kendi çağdaşlarını etkileyebilmiş özgün çalışmalar incelenerek tartışmaya ışık tutulması hedeflenmektedir. Bu çalışma, betimsel bir araştırma türü olup çalışmada doküman/belge tarama tekniği kullanılmıştır. Bu bağlamda çalışma Türk düşünce dünyasında Osmanlı devlet ve toplum yapısı üzerine geliştirilen tahlillerin dönemsel sınırlılıklarını göz önünde bulundurarak Osmanlı İmparatorluğu'nun devlet ve toplum yapısını tarihsel sosyolojik bir çerçevede değerlendirmiştir. Bu çalışmada, öncelikle Osmanlı toplum yapısını anlamak için tarihsel sosyolojik bir bakış açısının nasıl olması gerektiği üzerinden bir tartışma yürütülmüş ve sonrasında bu bakış açısından hareket ederek Osmanlı Devleti'nin kuruluş süreci, devlet yapısı ve üretim biçimi farklı düşünürlerin düşünceleri etrafında değerlendirilmiştir. Bu nedenle bu araştırmada Osmanlı Devleti'nin toplum yapısını açıklamak için kullanılan feodalizm, doğu despotizmi ve Asya tipi üretim tarzı (ATÜT) kavramları karşılaştırılmıştır. Bu bağlamda çalışmada, alanyazındaki önde gelen tarihçi, sosyolog, iktisatçı ve siyaset bilimcilerin Osmanlı devlet ve toplum yapısı hakkında olan değerlendirmeleri karşılaştırmalı bir biçimde ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Asya Tipi Üretim Tarzı, Doğu Despotizmi, Feodalizm, Osmanlı Toplum Yapısı, Tarihsel Sosyoloji
Osmanlı Devleti'nin batılılaşma sürecinde klarnetin konumu
Bu çalışmada 1690 yılında Alman çalgı yapımcısı J. C. Denner‟in chalumeau‟dan (şalümo) geliştirmiş olduğu tahta üfleme çalgılar üyesi olan klarnetin, Osmanlı Devletindeki Muzıka-ı Humayun‟dan sonraki gelişimi irdelenmektedir. Batı devletleri ile gelişen ikili ilişkileri sonucunda yaşanan değişimler ve Osmanlının batılılaşma süreci bu değişimi koşutlayan en önemli faktörlerdir. Klarnetin Mehterhane‟den Muzıka-ı Humayun‟a uzanan tarihsel süreç içindeki konumu ve önemi, bu çalgının Osmanlı dönemindeki değişimine ışık tutacak nitelikleri göz önüne sermektedir. Anahtar Kelimeler Chalumeau, Klarnet, Mehterhane, Muzıka-ı Humayun
Osmanlılarda keyif verici bir madde: Esrarın hikâyesi
Esrar, modern manada merkezi sinir sistemi ve beyin üzerindeki etkisiyle kişiyi kendi sınırları dışına çıkmış olma zannına sokan uyuşturucu maddelerden biridir. Fakat ne insanın sınırlarını aşma arzusu ne de bunun için başvurduğu bu madde modern toplumla yaşıttır. Bu günümüz toplumlarının geçmişi -belkide doğanın bilgisine erişilmeye başlandığı ilk zamanlara kadar uzanan- en eski sorunlarından biridir. Bu açıdan mevcut dünya yalnız tercihleri değil, pek de gönüllüsü olmadığı bu gibi şeylerin de varisi, esrarsa onun neredeyse tüm geçmişinin en yakın şahididir. Osmanlılar da ardılı bizlere ister istemez böylesi bir miras bırakmışlardır. Anadolu'da gelişmeye başladıkları henüz ilk zamanlarda heterodoks guruplar aracılığıyla bununla tanışmış ve bu tanışıklığı nedeni olduğu tüm sorunlarla beraber elde olmaksızın son günlerine kadar korumuşlardır. Bu meyanda belirgin bir "esrar altkültürü"nün taşıyıcısı olarak bundan başta keyif ve vecd ile kimi hastalıkların tedavisi için istifade etmişlerdir. Tıbbi kullanım bir takım ilkel ilaçların imali, esrime ile keyif ise gayr-ı sünni tarikat mensupları ile avamın beklentisini kapsar. Ne var ki uyuşturucu, daha doğrusu o günün tanımıyla keyif verici olarak istimali ecza maksatlı kullanımından çok daha yaygındır. Özellikle de heretik dervişler arasında böyledir ki nitekim bunu Anadolu coğrafyasına getirip de halk arasında yayanlar da onlardır. Ekseriyetle halk da bunu yine keyif için içmiş; öyle ki bu işe mahsus mekânlar dahi yaratmıştır. Nihayetinde ekilip biçilmesinden ülke içi veya ülkelerarası ticaretine, hakkında kaleme alınan ilmi ve edebi eserlerden jargon ve argosuna değin daha pek çok yönüyle beraber tüm bunlar Osmanlı, hatta günümüz toplumunda hala varlığını koruyan küçük ölçekli, fakat gerek nüfuz ettiği farklı kesimler ve gerekse bunların elbirliğiyle inşa ettiği biçim açısından çok yönlü ve belirgin bir esrar altkültürünü meydana getirmiştir. Bu çalışma, Osmanlılardaki söz konusu bu altkültürün tüm yönleriyle tarihi serüvenin ortaya koymayı amaçlar. Anahtar Kelimeler: Osmanlılar, Esrar, Osmanlılarda Esrar, Haşiş, Uyuşturucu.