Prospective studies

112 theses under this subject heading

Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

İmplant üstü restorasyonların çıkış profilinin periodontal sağlık üzerine etkisinin değerlendirilmesi: Prospektif çalışma

Giriş ve Amaç: Bu prospektif çalışmanın amacı güncel diş hekimliğinde sıkça kullanılan ve birincil tedavi seçeneği haline gelmiş implant üstü restorasyonların, çıkış profil açılarının implant çevresi kemikte meydana getirdiği kayıp ve çevre yumuşak dokular üzerine etkisini ölçerek periodontal sağlığın in vivo olarak değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, 24 hastanın (15 kadın, 9 erkek) katılımıyla toplam 67 implant uygulanarak gerçekleştirildi. Kriterlerimize uyan ve çalışmamıza dahil ettiğimiz implant sayısı ise 24'tür. İmplantların cerrahi aşamaları tamamlandıktan 3 ay sonra protetik restorasyonları yapıldı. İmplant üstü restorasyonların ilgili bölgelerinden 1. ayda ve 6. ayda paralel film tutucular yardımıyla periapikal filmler alındı. İmplant üstü restorasyonlarda plak indeksi (PI), cep derinliği (PD) ve sondlamada kanama (BOP) durumu 1. ayda ve 6. ayda klinik olarak incelendi. Löe-Silness'in gingival indeks skorlarına göre alınan periodontal parametrelere ait veriler kaydedildi. İmplant bölgelerinden alınan periapikal filmlerde ImageJ programı yardımıyla çıkış profili açısı ve implant çevresi kemik seviyesi ölçümü yapıldı. Yapılan kemik seviyesi ölçümleri sonucunda kemik kaybı oran-orantı yöntemiyle hesaplandı ve kaydedildi. Çalışmamızdaki veriler IBM SPSS V23 ile analiz edildi. Kemik kaybı, GI, PI ve cep derinliği üzerine etki eden bağımsız değişkenlerin incelenmesinde çoklu lineer regresyon analizi kullanıldı. Analiz sonuçları nicel veriler için ortalama ± s. sapma ve ortanca (minimum - maksimum) şeklinde, kategorik veriler frekans ve yüzde olarak sunuldu. Önem düzeyi p<0,05 olarak alındı. Bulgular: Yapılan istatistiksel değerlendirmeler doğrultusunda açı ölçümü ile 6. ay gingival indeksi arasında anlamlı bir ilişki vardır. Açı artıkça gingival indekste orta şiddette bir azalış meydana gelmektedir (p=0,020). Açı ölçümü ile kemik kaybı, plak indeksi ve cep derinliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktur (p>0,050). Kanama durumuna göre açıların ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardır (p=0,001). Kanaması olmayanların açı ortalaması daha yüksek elde edilmiştir. Kemik kaybı, plak indeksi, gingival indeks ve cep derinliği üzerine etki eden bağımsız değişkenler çoklu lineer regresyon analizi ile incelendiğinde, kurulan regresyon modeli istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Sonuçlar: Bu çalışmanın limitasyonları dahilinde; implant üstü restorasyonlarda çıkış profil açısının gingival indeksle anlamlı bir ilişkisi olduğu gözlenmiştir. Çıkış profili açısı ile diğer parametreler arasında anlamlı bir ilişki olmadığı sonucuna varılmıştır. Kanama durumu ile açıların ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardır (p=0,001). Uygun çıkış profil açısının implantın uzun dönem başarısı üzerine etkili olduğu gözlenmiştir. Anahtar kelimeler: dental implant, implant üstü retorasyonlar, çıkış profili, periodontal sağlık.

Dental implantasyonDental implantlarDental protez-implant destekli+3
Özge Faydalı
Hatay Mustafa Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise başvuran alzheimer hastalarının başvuru şikayetlerine göre prospektif olarak değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı, acil servislere (AS) başvuran Alzheimer hastalarının, başvuru nedenlerinin analizidir. Çalışma, 01.07.2021-01.07.2022 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Bursa Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Bursa Şehir Hastanesi acil servislerine başvuran ve Alzheimer hastalığı (AH) olan hastalar üzerinde prospektif olarak yürütüldü. Araştırma kapsamına 103'ü erkek (%41,5) ve 145'i kadın (%58,5) olmak üzere toplam 248 hasta alındı. Bu hastaların ortalama 4,58±3,68 yıldır AH tanısı olduğu tespit edildi. Başvuru nedenleri incelendiğinde en sık üç şikayetin sırasıyla genel durum bozukluğu (%18,9) dispne (%15,7) ve ateş yüksekliği (%14,1) olduğu görüldü. En az bir konsültasyon istenen hasta sayısı 202 (%81,5) olduğu, en sık konsültasyon istenen üç kliniğin göğüs hastalıkları, dahiliye ve nöroloji olduğu saptandı. Hastaların AS'de aldıkları en sık üç tanının sırasıyla pnömoni (%17,7), iskemik serebrovasküler hastalık (SVH) (%10,3) ve üriner sistem enfeksiyonu (%9,3) olduğu belirlendi. Hastaların 42,7'sinin klinik, %18,1'inin yoğun bakım ünitelerine yatışının yapıldığı belirlendi. En sık yatış yapılan üç bölümün göğüs hastalıkları, dahiliye ve nöroloji olduğu görüldü. Bu süreçte AS'de kalma süreleri ortalama 7,93±5,93 saat olduğu hesaplandı. Sonuç olarak AS'ye başvuran Alzheimer hastalarına en sık konan tanıların sırasıyla pnömoni, iskemik SVH ve üriner sistem enfeksiyonu olduğu; yaş ilerledikçe AS'ye başvurma sıklığının arttığı ve başvuran tüm hastaların yarısından çoğunun yatış endikasyonu olduğu tespit edilmiştir.

Acil servis-hastaneAcil tıpAlzheimer hastalığı+3
Murat Aslan
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Distiroid oftalmopatisi olan hastalarda oküler kan akım özelliklerinin optik koherens tomografi anjiyografi ile değerlendirilmesi

Bu kesitsel prospektif çalışmanın amaçı aktif, inaktif distiroid oftalmopatisi (DO) olan hastaların Optik Koherens Tomografi Anjiyogafi (OKT-A) bulgularını aynı demografik özelliklere sahip sağlıklı gönüllülerin bulgularıyla karşılaştırmak yanında aktif DO'si olan hastaların pulse steroid tedavi öncesi-sonrası OKT-A bulgularını karşlaştırmaktır. Çalışmaya 20 aktif DO hastasının 40 gözü, 20 inaktif hastanın 40 gözü ve 20 sağlıklı gönüllünün 40 gözü dahil edildi. Tüm gruplara kapsamlı göz muayenesi yapıldıktan sonra OKT-A çekildi. İnaktif ve aktif hasta grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre yüzeyel kapiller pleksus (YKP) ve derin kapiller pleksus (DKP) vaskülar dansite (VD) düşük saptanmasıyla birlikte inaktif grupta YKP tüm alan, üst yarı ve parafoveal inferior VD sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (P<0,05). DKP tüm alan, üst yarı, parafoveal bölge ve parafoveal nazal VD aktif ve inaktif gruplarda Kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (P<0,05). Peripapiller tüm alan, alt yarı VD aktif hastalarda inaktif ve kontrol grubuna anlamlı derecede düşüktü (P<0,05). Gruplar arasında santral maküla kalınlığı (SMK), foveal avaskülar zon (FAZ) alanı, dış retinal kapiller kan akım alanı (DRKKAA), koryokapillaris kan akım alanı (KKAA), peripapiller retina sinir lif tabaka (RNFL) kalınlığı açısından fark bulunmadı (P>0,05). Aktif DO hastalarında SMK, YKP tüm alan, üst yarı ve parafoveal VD, tedavi öncesine göre tedavi sonrasında anlamlı derecede düşüktü (P<0,05). Peripapiller RNFL, üst yarı, alt yarı, nazal-süperior, nazal-inferior ve inferior-nazal kadranlarda RNFL kalınlığı, tedavi öncesine göre tedavi sonrasında anlamlı derecede düşük bulundu. Peripapiller kapiller ve DKP VD, DRKKAA ve KKAA, FAZ alanı ve tonus açısından tedavi öncesi ve sonrası fark yoktu (P>0,05). Hertel ekzoftalmometre değeri ve klinik aktivite skoru (KAS) tedavi öncesine göre tedavi sonrasında anlamlı düzeyde düşük bulundu (P<0,05). OKT-A'nin DO tanı ve takibinde yüksek kullanım potansiyeli mevcuttur. Bu nedenle bu konu ile ilgili daha fazla çalışma yapılabilir.

AnjiyografiGöz hastalıklarıKan akış hızı+4
Hedayatullah Mohammadı
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İleri hava yolu yönetiminde macintosh laringoskop ve gum elastik buji uygulamalarının karşılaştırılması

Daha önce entübasyon deneyimi olmayan tıp fakültesi intern öğrencilerinin acil rotasyonları döneminde, maket üzerinde endotrakealentübasyon (ETE) yöntemlerinden olan Macintosh (MAC)laringoskop ilegum elastik buji (GEB)uygulamasında entübasyon başarılarının karşılaştırılması. Çalışma prospektif, crossover olarak yürütülmüştür. Gaziantep Üniversitesi Acil Tıp Anabilim Dalı' na eğitim amaçlı rotasyona gelen intern doktorlara öncellikle teorik olarak birer saat kardiopulmonerresusitasyon (CPR) ve Macintosh laringoskop ile entübasyon ve Gumelastic bujiile entübasyon pratik olarak anlatılıp, örnek modelde gösterilecektir. Daha sonra çalışmaya katılan her bir intern doktora en az 3'er kez her iki teknik uygulatılacaktır. İntern doktorların teorik ve pratik eğitimleritamamlandıktan sonra her bir intern doktora her iki teknik tekrar üçer kez uygulatılacaktır. Araştırmacıların oluşturduğu kontrol listesindeki kriterlere göre (entübasyonun süresi, entübasyon girişimi/komplikasyonu, dentalfraktür, manipülasyon ihtiyacı sayısı, kullanım kolaylığı ve ilk girişim başarı oranı, genel başarı oranı) her iki yöntem uygulanması değerlendirilip kayıt altına alınacaktır. Çalışmaya gönüllü 150 (%81)intern doktor dahil edilmiştir. Yaş ortalaması 24,7, %52' si erkektir. Girişim sayısına göre ortalama uygulama süresi GEB'de anlamlı oranda düşük tespit edilmiştir (p<0,05). GEB ile başarılı trakealentübasyon oranı (365 (%81,11); 317 (%70,44); sırasıyla), MAC' a göre istatistiksel olarak fazladır (p: 0,001). MAC ile özefagialentübasyon (112 (%24,89); 71 (%15,78); sırasıyla) ve dentalfraktürü (143 (%31,78);102 (%22,67); sırasıyla) oranı GEB' e göre istatiksel açıdan anlamlı olarak fazladır (p: 0,001). İlk entübasyon girişim başarı oranı karşılaştırıldığında GEB'in daha üstün olduğu saptanmıştır (%78; %64; sırasıyla) (p: 0,001). GEB (45 (%10); 120 (%26,67); sırasıyla) ile yapılan endotrakealentübasyondalaringeal manipülasyon istatiksel açıdan anlamlı olarak daha az sıklıkla uygulanmıştır (p:0,001). Her iki tekniğin genel entübasyon başarı oranları arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadığı tespit edilmiştir (p:0,125). GEB ile ETE yönteminin gerek intern öğrencilerin gerekse hastane öncesi ve hastane içi entübasyon uygulayan sağlık çalışanlarının eğitim modellerine eklenmesi ileentübasyon başarı oranının artması, kısa sürede gerçekleşmesi, eksternallaringeal manipülasyon ihtiyacının da daha az olması ve komplikasyonların az olması gibi katkıları olabilir.

EntübasyonEntübasyon-intratrakealKardiyopulmoner reanimasyon+2
Adil Karabacak
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anevrizmatik subaraknoid kanama hastalarında tiyol/disülfit, total oksidan seviyesi, total antioksidan seviyesi ve nitrik oksit düzeylerinin beyin omurilik sıvısında ve kanda karşılaştırılması; prospektif, kontrollü çalışma

Bu çalışmada anevrizmatik subaraknoid kanama hastalarında tiyol/disülfit, total oksidan seviyesi(TOS), total antioksidan seviyesi(TAS) ve nitrik oksit (NO) düzeyleri beyin omurilik sıvısında ve kanda eş zamanlı olarak ölçülmüş ve normal bireylerle kaşılaştırılmıştır. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğinde yatmakta olan, yapılan tetkiklerde anevrizmatik subaraknoid kanama geçirmiş olup ilk 48 saat içerisinde opere edilen 38 hasta çalışma grubuna dahil edilmiştir. Bu hastalardan operasyon sırasında alınan beyin omurilik sıvısı(BOS) ve kan numuneleri çalışma grubunu oluşturmuştur. Kontrol grubunu ise Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi ameliyathanesinde diğer yönlerden ek hastalığı olmayan, spinal anestezi alarak opere olan hastalar oluşturmuş (n=40) ve spinal anestezi işlemi sırasında alınan kan ve BOS numuneleri çalışmamızda kullanılmıştır. Çalışmada her iki grup hastanın TAS, TOS, oksidatif stres indeksi (OSİ), doğal tiyol, total tiyol ve disülfid düzeyleri, doğal tiyol/total tiyol oranı, dinamik disülfit/total tiyol oranı, dinamik disülfid/doğal tiyol oranları ile NO düzeyleri kan ve BOS numunelerinde ölçülerek karşılaştırılmıştır. Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında çalışma grubunda serumunda TAS'ın azaldığı (P=0.0143), TOS'un (P=0.6264) ve OSİ'nin anlamlı olarak değişmediği (P=0.8388) saptanmıştır. Çalışma grubunda doğal tiyol(P<0.0001) ve total tiyol(P=0.0014 ) düzeyleri düşerken, disülfid düzeyleri(P<0.0001) belirgin olarak artmıştır. Hasta serumunda doğal tiyol/total tiyol oranı azalırken(P<0.0001), dinamik disülfit/total tiyol oranı(P<0.0001) ve dinamik disülfid/doğal tiyol oranı(P<0.0001) belirgin olarak yükselmiştir. Hasta serum NO düzeyleri de anlamlı olarak artmıştır(P<0.0001). BOS'da ise ölçülen parametrelerin tamamında anlamlı bir değişiklik saptanmamıştır(P>0.05). Çalışmamız bu parametrelerin eş zamanlı olarak kan ve BOS numunelerinde çalışılmış olması açısından özgündür. Sonuçta, hastaların serumunda oksidatif stresin ve NO düzeylerinin arttığı saptanmıştır. Subaraknoid kanama nedeni ile ortaya çıkan erken doku hasarın mekanizmasının anlaşılması ve buna bağlı gelişen diğer komplikasyonları önlemede oksidatif stres belirteçlerinin rolü hakkında literatüre katkıda bulunacağını umuyoruz.

AnevrizmaAntioksidanlarDisülfitler+7
Nebi Taş
Gaziantep University
2023
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Baş ağrısıyla gelen çocuklarda demografik özellikler ve PEDMIDAS, MIDAS ölçeklerinin kullanımı

Çocukluk çağı baş ağrıları pediatri polikliniklerine en sık başvuru nedenlerinden birisidir. Görülme sıklığının fazlalığı, hayat kalitesini etkilemesi, ekonomik yükünün fazla olması nedeniyle baş ağrısının doktor tarafından tanınarak sınıflandırılması ve tedavisine yönelik girişimlerde bulunulması önem arz etmektedir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) de bu durumu fark ederek "Dünyada baş ağrısı yükünü azaltmaya yönelik küresel kampanya" başlatmıştır. Baş ağrısının çocukların sosyal ve okul yaşamında meydana getireceği olumsuz etkileri göz önüne alınarak, doğru tanıya ulaşabilmek için ayrıntılı öykü alınmalı, ayırıcı tanı yapılmalı ve uygun tedavi belirlenmelidir. Erişkinlerde baş ağrısı sınıflaması, Uluslararası Baş Ağrısı Derneği (IHS) tarafından 2005 yılında yayınlanan tanı ölçütleri doğrultusunda yapılmıştır. Çocuk hastalar için uygun olmayan bu kriterler daha sonraki yıllarda çocuk ve ergenlere de uygun hale getirilmiştir. Baş ağrıları, günlük aktiviteyi etkileyerek hastaların iş veya okul performansını bozmasının yanında yaşam kalitelerinde, aile içi ve sosyal aktivitelerinde azalmaya neden olabilmektedir. Bu durum DSÖ tarafından disabilite olarak değerlendirilmiştir. Tedavinin planlanması ve tedaviye verilen yanıtın değerlendirilmesi amacıyla yaşam kalitesi ve baş ağrısına bağlı disabilite durumunu ölçmek için çeşitli ölçekler geliştirilmiştir. Erişkin migren hastalarında disabiliteyi ölçmek amacıyla geliştirilen ve yaygın olarak kullanılmakta olan ölçeklerden biri Migraine Disability Assesment Scale (MIDAS)'dır. MIDAS ölçeği çocuklara uyarlanarak PedMIDAS ölçeği hazırlanmıştır. Retrospektif ve prospektif olarak planladığımız çalışmamızda; baş ağrısı şikâyeti ile gelen çocukların demografik özelliklerini, baş ağrısı sıklığını ve IHS kriterlerine göre tipini belirlemeyi, MIDAS ve PedMIDAS ölçeklerini kullanarak, tedaviyi planlanmayı ve tedaviye verilen yanıtı değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya, Ağustos 2017-Ocak 2018 tarihleri arasında Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Hastanesi genel pediatri, çocuk acil ve çocuk nöroloji polikliniklerine baş ağrısı şikâyeti ile başvuran 6-18 yaş arası 680 çocuk alındı. Hastaların demografik bulguları ve baş ağrısının özellikleri not edildi. Prospektif çalışmaya Aralık 2017 tarihinde başlandı. Bu hastalara ayrıca MIDAS ve PedMIDAS ölçekleri uygulandı. Şubat 2018 tarihinde kontrole çağrılan hastalara PedMIDAS ölçeği tekrar uygulanarak tedaviye yanıtları değerlendirildi. Çalışmaya alınan hastaların %54,9'u kız, 45,1'i erkekti. Baş ağrısı şikâyeti ile en sık başvurulan bölüm çocuk nöroloji polikliniğiydi. Tüm tanılar içerisinde en sık görülen baş ağrısı tipi gerilim tipi baş ağrısıydı. Prospektif çalışmadaki hastaların %29,8'i ağrıyı ayda 2 veya 3 kez hissetmekte, hastaların %40'nın ağrısı 1-4 saat sürmekteydi. Baskılayıcı sıkıştırıcı karakterde ağrı en sık görülen ağrı çeşidi olarak görüldü. En sık lokalizasyon ise frontal bölgedeydi. Stresin ağrıyı en sık tetikleyen faktör olduğu görüldü. Hastaların %50'sinin uyku ve dinlenme ile rahatlama sağladığı gözlemlendi. %44,3'ü primer baş ağrısı tanısı alarak %25,2'si gerilim tipi baş ağrısı, %18,6'sı migren olarak sınıflandırıldı. Hastaların %41,6'sı ise sekonder baş ağrısı tanısı aldı. Başvuran hastalara MIDAS ve PedMIDAS ölçekleri uygulandı, ölçek sonucunda evreler arası istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Migren tanısı alan hastalara tedavi sonrasında uygulanan PedMIDAS ölçeği neticesinde tedaviye yanıt gözlendi. Bu sonuçlar baş ağrısı olan çocuk ve ergenlerde PedMIDAS ölçeğinin kullanılabileceği gösterilmiştir. Çocuk hekimliğinde koruyucu hekimliğin ne kadar önemli olduğu bilinmektedir, bunun ışığında ailenin ve çocuğun endişeleri azaltılmanın dışında ağrı ile baş etme yolları da anlatılmalıdır.

AğrıBaş ağrısıDemografi+6
Çiğdem Kırmacı
Bezmialem Vakıf University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beta talasemi minörde serum endokan düzeyi

Giriş ve Amaç: Beta talasemi minör (BTM) hafif anemi ile seyreden, hemoglobinin yapısındaki beta globülin zincirinin yapım azlığına bağlı bozulmuş hemoglobin yapısından kaynaklanan önemli bir talasemi formudur.Yapılan çalışmalarda BTM'de kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların görülme sıklığı daha az olduğu gösterilmiş ancak mekanizması net olarak gösterilememiştir. Endotel'den salınan bir molekül olan endokan (endotel spesifik molekül)'ın endotel aktivasyonu (inflamasyonda) ve neovaskülarizasyonda serumdaki oranı ve dokudaki ekspresyonu artar. Kronik böbrek hastalığı, diyabet, akut koroner sendrom, sepsis, hipertansiyon ve renal transplantasyon sonrası akut rejeksiyon gibi endotel disfonksiyonu görülen hastalıklarda serum endokan seviyelerinin arttığı yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Biz de çalışmamızda BTM hastalarında endotel hasarının daha az olmasında ve buna bağlı olarak da kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların düşük oranlarda gelişmesinde düşük serum endokan düzeyinin katkısı olabileceğini düşündüğümüzden dolayı bu çalışmayı yapmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız prospektif kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya dahil edilen kişiler BTM grubu (n:40) ve sağlıklı kontroller grubu (n:40) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Endokan düzeyini etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan hastalıklar, komorbid durumlar ve ilaç kullanımları çalışmanın dışlama kriteri olarak belirlendi. Katılımcılardan serum endokan düzeyi ve paralel olarak diğer rutin laboratuvar tetkikleri çalışıldı. Bulgular: Çalışma %38,8'i (n=31) erkek, %61,2'si (n=49) kadın toplam 80 olgu ile yapılmıştır. Çalışmaya katılan olguların yaşları 18 ile 65 arasında değişmekte olup, ortalama yaş 36,99±12,29 yıl olarak saptanmıştır. Her iki grubun yaş, cinsiyet ve VKİ değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Gruplara göre olguların endokan ölçümleri BTM'de 206,85±88,1 pg /ml, kontrol grubunda ise 236,1±162,8 pg /ml idi. BTM grubunda endokan düzeyi daha düşük saptanmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Gruplar arasında TSH, glikoz, HbA1c, HOMA-IR, HDL, LDL kolesterol, trigliserit, total kolesterol, AST, ALT, kreatinin ve CRP değerleri arasında anlamlı bir fark tespit edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda beklediğimiz gibi BTM hastalarında serum endokan düzeyi kontrol grubuna göre düşük idi, ama sonuç istatistiksel olarak anlamlı değildi. BTM hastalarında kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların düşük oranlarda gelişmesinde serum endokan düzeyinin katkısı olabileceğini göstermek için çok merkezli ve fazla hasta sayısının katılımı ile yapılacak yeni çalışmalara gerek duyulmaktadır. Anahtar Sözcükler: Beta talasemi minor, kardiyovasküler iskemik olay, serebrovasküler iskemik olay, endokan

ENDOKANEndotelyumKardiyovasküler hastalıklar+6
Nıjat Khanmammadov
Bezmialem Vakıf University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemiplejik hastalarda solunum fonksiyon testi ve ultrasonografik diyafram ölçümlerinin korelasyonu ile solunum egzersizlerinin bu parametrelere etkilerinin araştırılması

Amaç: Hemiplejik hastalarda diyafram ultrasonunun solunum fonksiyon testi ile korelasyonu ve pulmoner rehabilitasyonun bu parametrelere olan etkilerini araştırmaktır. Bu amaçla hemiplejik hastalarda diyafram ultrasonu (DUS) ölçümleri ile solunum fonksiyon testi (SFT) korelasyonu ve pulmoner rehabilitasyonun bu parametrelere olan etkisi araştırıldı. Gereç ve yöntem: Çalışma için Bezmialem Vakıf Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik kurulundan onam alındı. Tek kör randomize, prospektif planlanan çalışmamızda kliniğimiz polikliniklerine başvuran ilk inmeye bağlı hemipleji gelişmiş, 18-80 yaş aralığında, kardiyak ve/veya pulmoner hastalıkları olmayan, mini mental skoru (MMT) 24'ün üzerinde, alt ekstremite Brunnstrom değeri evre 3'ün üstünde olan 59 hasta tarandı. Bu hastalardan dokuzu çalışmanın dahil edilme kriterlerini karşılamadığı, 5 hasta da çalışmaya katılmayı reddettiği için çalışma dışı bırakıldı, toplam 45 hasta çalışma için randomize edildi. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalara çalışmanın amacı detaylı bir şekilde anlatılarak yazılı onam alındı. Klinik değerlendirmede; Brunnstrom evrelemesi, kognitif değerlendirme için mini mental durum testi (MMT) ve Fonksiyonel Ambulasyon Skalası (FAS) ve Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçütü (FBÖ) kullanıldı. Tüm hastalara DUS ölçümleri yapıldı. Etkilenen taraf ve sağlam taraf inspirasyon sonu ve ekspirasyon sonunda 3 kez ölçüm yapıldı ve bu ölçümlerin ortalaması alındı. Hastalara DUS ölçümü sonrası aynı gün SFT ölçümü yapıldı. Tedavi grubuna nörolojik rehabilitasyon ve pulmoner rehabilitasyon programı uygulandı. Kontrol grubuna ise sadece nörolojik rehabilitasyon programı uygulandı. Rehabilitasyon programı 6 hafta boyunca haftanın 5 günü olmak üzere 30 seans şeklinde uygulandı. Takipleri sırasında 4 hasta çalışmadan ayrıldı, tedavi grubunda 1 hasta çalışmadan kendi isteğiyle, 1 hastada yoğun bakım ihtiyacı geliştiği için çalışmadan ayrıldı. Kontrol grubunda ise 1 hasta kendi isteğiyle, 1 hastada düşme sonrası kalça fraktürü gelişmesi nedeniyle ayrıldı. Altı haftalık takip sonunda 41 hasta çalışmayı tamamladı. Ölçüm parametreleri olarak FVC, FEV1, inspirasyon sonu diyafram kalınlığı ölçümü, ekspirasyon sonu diyafram kalınlığı ölçümü, diyafram kalınlaşma kesiri (ΔKdi) kullanıldı. Tüm hastalar tedavi öncesi ve tedavi sonrası değerlendirildi. Bulgular: Sonuçlar hem grup içi hem de gruplar arası karşılaştırıldı. Çalışmamızda DUS ile ölçülen, etkilenen taraf inspirasyon sonu (p<0,01), sağlam taraf inspirasyon sonu (p<0,01), etkilenen taraf ekspirasyon sonu (p<0,01), sağlam taraf ekspirasyon sonu (p<0,01), etkilenen taraf diyafram kalınlaşma kesiri (ΔKdi) (p<0,01), sağlam taraf ΔKdi değeri (p =0,01) tedavi grubunda kontrol grubuna göre tedavi sonrasında tedavi öncesine göre iyiydi (p<0,05). Benzer şekilde SFT parametrelerinde; FVC (p < 0,01), FVC(%) (p < 0,01), FEV1(p = 0,03), FEV1(%) (p=0,02), FEV1/FVC (p=0,04), tedavi grubunda kontrol grubuna göre tedavi sonrasında tedavi öncesine göre iyiydi (p<0,05). Ayrıca DUS etkilenen taraf diyafram inspirasyon sonu ölçümü SFT parametresi FVC ile tedavi öncesi (r=0,38, p=0,03) ve tedavi sonrası (r=0,460 p=0,02) pozitif koreleydi.(p<0,05). DUS etkilenen taraf diyafram inspirasyon sonu ölçümü ile SFT parametresi FEV1 ile tedavi öncesi (r=0,35, p=0,02) ve tedavi sonrası (r=0,39, p=0,03) pozitif koreleydi. DUS etkilenen taraf ΔKdi değeri ile SFT parametresi FVC tedavi öncesi (r=0,484, p=0,01) ve tedavi sonrası (r=0,32, p=0,04) pozitif koreleydi. DUS etkilenen taraf ΔKdi değeri ile SFT parametresi FEV1 tedavi öncesi (r=0,51, p=0,01) ve tedavi sonrası (r=0,40, p=0,03) pozitif koreleydi. Sonuç: Bu hastalarda DUS ölçümlerinin inme hastalarında solunum problemlerinin değerlendirilmesinde kullanılabileceği düşünülmektedir. Bunun yanı sıra inmeli hastalarda pulmoner rehabilitasyonun bu parametreleri iyileştirdiği ve bunun takibinde DUS ile yapılabileceği gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Hemipleji, Diyafram Ultrasonu, Solunum Fonksiyon Testi, Solunum Egzersizleri.

DiyaframHemiplejiHemipleji+7
Mehmet Serkan Kılıçoğlu
Bezmialem Vakıf University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aralıklı açlık diyetinin erişkin bireylerde vücut kompozisyonu ve biyokimyasal parametreler üzerine etkisi: Prospektif gözlemsel bir çalışma

Amaç: Obezite ve obezite ilişkili hastalıkların prevalansı tüm dünyada artmaktadır. Obez ve fazla kilolu hastaların kilo verme hedefli beslenme şekli değişikliğinin sağlık sunucuları tarafından önerilmesi ve takiplerinin yapılması gerekmektedir. Güncel kılavuzlar obezitenin beslenme tedavisinde, kalori kısıtlı üç ana üç ara öğün rejimini önermektedir. Ancak, kalori kısıtlı üç ana üç ara öğünlü beslenmede diyet uyumu ve uzun süreli kiloyu korumada çeşitli sorunlar olduğu için alternatif yaklaşımlara ihtiyaç duyulmaktadır. Zaman kısıtlı beslenme şeklinde, aralıklı açlık uygulaması obezitenin beslenme yoluyla tedavisi için bir seçenek olabilir. Zaman kısıtlı beslenmenin rutin önerilmesinden önce, bilimsel çalışmalarla kanıt düzeyinin arttırılması gerekmektedir. Birinci basamak hekimleri olarak kişilerin sağlık sistemiyle ilk temas noktası olan aile hekimleri; kişiye özel, kapsamlı, bütüncül bir bakım sağlayarak obezite ile olan mücadelede etkin bir konumda ve ön safta yer almaktadır. Bu çalışma, aile hekimliği polikliniği şartları altında obezite ve obezite ilişkili hastalıklar ile mücadelede, uygun hastalarda kolay anlatılabilir ve uygulanabilir olan zaman kısıtlı beslenme şeklini, üç ana üç ara öğünlü beslenme şekline bir seçenek olarak sunmak amacıyla planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız İstanbul'da bulunan bir aile sağlığı merkezine 01.11.2021-01.07.2022 tarihleri arasında başvuran, 18-65 yaş arasındaki, BKİ>25 kg/m2 olan, çalışmanın dahil olma kriterlerini karşılayan ve çalışma şartlarını kabul edip gönüllü olur formunu imzalayan katılımcılar ile tamamlanmıştır. Örneklem analizinde, 63 hasta üç ana üç ara öğünlü grupta, 63 hasta ise zaman kısıtlı beslenme grubunda olmak üzere, toplamda 126 katılımcıyla çalışılması gerektiği belirlenmiştir. 174 hasta süreçte çalışmaya dahil edilmiş, ancak çeşitli nedenlerle 37 hasta çalışmayı tamamlayamamıştır. Bu doğrultuda, çalışma 137 katılımcı ile sonuçlandırılmıştır. Katılımcıların diyet listeleri, hesaplanan günlük toplam gereken enerji miktarından 400-500 kcal eksik olacak ve benzer besin içeriğine sahip olacak şekilde hazırlanmıştır. 88 kişi 16:8 zaman kısıtlı beslenme grubuna, 86 kişiyse üç ana üç ara öğün beslenme grubuna alınmıştır. Katılımcıların yaş, cinsiyet, sigara veya alkol kullanımı, eğitim durumu ve haftalık spor süreleri sorgulanmış; antropometrik ölçümleri (kilo, boy, bel çevresi, bel/boy oranı, kalça çevresi), vücut kompozisyonu, kan basıncı ölçümleri çalışmanın öncesinde ve 8 haftalık süreç sonunda alınmıştır. Yine, çalışma öncesi ve 8 haftalık süreç sonrasında, 8 saat açlık sonrasında sabah alınan kan numunelerinde tam kan sayımı, açlık kan şekeri, ALT, AST, total kolesterol, HDL, LDL, trigliserit, HbA1c, kreatinin, TSH, ferritin ve CRP değerleri incelenmiş; katılımcıların yeme tutum test puanları ve kardiyovasküler risk skorları hesaplanmıştır. Çalışmanın sonunda, kişilerin aynı diyete devam etme istekleri ve diyete uymadıkları gün sayıları sorgulanmıştır. Grupların kendi içinde öncesi sonrası ve gruplar arasında karşılaştırma yapılmıştır. Veriler değerlendirilirken Kolmogrov Smirnov testi, Pearson Ki-kare testi, Mann Whitney U testi, Spearman Korelasyon testi ve Wilcoxon testinden faydalanılmış, P-değerinin 0,05'in altında olduğu durumlar istatistiksel anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamız 21 erkek 116 kadın olmak üzere ve 69'u zaman kısıtlı beslenme grubunda, 68'i üç ana üç ara öğün grubunda olmak üzere 137 katılımcı ile sonuçlandırılmıştır. İki gruptaki dağılıma bakıldığında cinsiyet, yaş, boy, sigara kullanımı, alkol kullanımı ve diyete uyulmayan gün sayısı bakımından istatistiksel fark bulunmamaktaydı (p>0,05). Eğitim durumu açısından ise, lisans ve lisans üstü katılımcıların oranı, aralıklı açlık grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede fazlaydı (p=0,012). Zaman kısıtlı beslenme grubunun iki aylık diyet öncesindeki değerleri, sonrasındaki değerlerle karşılaştırıldığında kilo, BKİ, bel çevresi, kalça çevresi, bel/boy oranı (WHtR), bel* çevresi, bel/boy oranı (WHtR)*, sistolik tansiyon değerleri, HbA1c, HDL, ALT, AST, vücut yağ oranı, obezite derecesi ve metabolik yaşın istatistiksel anlamlı olarak düştüğü; CRP, vücut kas oranı ve vücut sıvı oranının istatistiksel olarak anlamlı olarak arttığı gözlenmiştir (p<0,05). Üç ana üç ara öğünlü beslenen grupta ise kilo, BKİ, bel çevresi, kalça çevresi, bel/boy oranı (WHtR), bel çevresi*, bel/boy oranı (WHtR)*, sistolik tansiyon değerleri, diyastolik tansiyon değerleri, HbA1c, HDL, LDL, total kolesterol, CRP, ALT, kardiyovasküler risk skoru, vücut yağ oranı, obezite derecesi ve metabolik yaşın azaldığı; ferritin, vücut kas oranı ve vücut sıvı oranının arttığı saptanmıştır (p<0,05). Gruplar arasında elde edilen parametreler karşılaştırıldığında, zaman kısıtlı beslenen grupta üç ana üç ara öğün beslenen gruba göre kilo kaybının, BKİ'nde düşmenin, bel/boy oranındaki (WHtR)* azalmanın, obezite derecesinde azalmanın istatistiksel daha fazla olduğu bulunmuştur (p<0,05). Üç ana üç ara öğün grubunda ise, zaman kısıtlı beslenme grubuna göre LDL değerindeki azalmanın fazlalığı istatistiksel anlam kazanmıştır (p<0,05). Aynı diyet şekline devam etmek isteyen katılımcı sayısı da zaman kısıtlı beslenen grupta istatistiksel anlamlı olarak fazladır (p<0,001). Sonuç: Çalışmamızın sonuçları önceki literatür bilgilerini destekler nitelikte olup zaman kısıtlı beslenmenin kilo kaybı, yağ oranında azalma, sistolik tansiyonda düşme sağladığı ve metabolik parametreler bakımından olumlu etkilerinin olduğu saptanmıştır. Kilo kaybı bakımından üç ana üç ara öğünlü beslenme şekline göre daha avantajlı olduğunun ortaya konulması önemlidir. HDL, LDL, total kolesterol ve trigliserit değerlerine etkileri bakımından literatürde rastlanan çalışmalardan farklı olarak HDL değerini iki grupta düşürmüştür, ancak iki grup arasında bu düşüş bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir. LDL değerini düşürme açısından ise, üç ana üç ara öğünlü beslenme grubu istatistiksel anlamlı olarak daha başarılı bulunmuştur. Sonuç olarak, her iki diyet yaklaşımının da olumlu sonuçlar sağladığı saptanmış; zaman kısıtlı beslenme şeklinin, üç ana üç ara öğünlü beslenme şekline, kilo verme tedavisinde iyi bir alternatif olduğu gözlenmiştir. Obezitenin beslenmeyle tedavisinde zaman kısıtlı beslenme yöntemi, yapılacak olan daha uzun süreli ve randomize kontrollü çalışmalarla desteklenerek rutin önerilebilir hale gelebilir.

Aralıklı açlıkBeslenmeBeslenme incelemeleri+7
Merve Yüzbaşıoğlu
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Humerus üst uç kırıklarında konservatif tedavi seçeneklerinin klinik ve radyolojik olarak karşılaştırılması. Prospektif ve randomize kontrollü çalışma

Amaç: Proksimal humerus kırığında(PHK), konservatif tedavinin yeri gün geçtikçe artmaktadır. Buna rağmen konservatif tedavinin protokolü literatürde net değildir. Protokollerden birisi olan immobilizasyonun şekli konusu literatürde araştırılmamış, önemli bir konudur. Çalışmamızda amaç ise; kolun değişen rotasyonlarında tespit sağlayan 3 farklı omuz kol askısı çeşidinin, radyolojik ve fonksiyonel sonuçlara etkisini, prospektif randomize olarak araştırmaktır. Hastalar ve Yöntemler: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Ortopedi Birimi'ne Aralık 2020-Mart 2022 tarihleri arasında başvuran ve konservatif tedavi kararı verilen PHK hastalarına, daha önce yapılan randomizasyona göre 3 farklı omuz askısı türünden biri verilerek, bir yıl prospektif olarak takip edildi. Hastalar yaralanma sonrası 1.yıl kontrolünde; Görece Omuz Değeri (SSV), Visual Analog Skala (VAS), Amerikan Omuz ve Dirsek Cerrahları (ASES), Kol, Omuz ve El Sakatlıkları (DASH), Constant Skorlarına, eklem hareket açıklık derecelerine ve radyolojik sonuçlarına göre değerlendirildi. Bu sonuçlar, her biri farklı askı türü ile tedavi edilmiş 3 grup arasında istatistiksel olarak analiz edildi. Toplam 120 hasta ile başlanan çalışma, verileri eksiksiz toplanabilen 105 hasta ile tamamlandı. Bulgular: Velpau bandaj verilen Grup A'da 34 hasta, normal omuz kol askısı verilen Grup B'de 39 hasta, yastıklı omuz kol askısı verilen Grup C'de ise 32 hastanın verileri incelendi. Tüm hastalar için ortalama yaş 60.6 ± 15.9 yıldı ve hastaların 67'si (%63,8) kadındı. Grup A,B ve C arasında yapılan analizde; gruplar arasında Neer Sınıflaması'na ve yaşa göre homojen bir dağılım olduğu tespit edildi. Gruplar arasında; SSV,VAS,ASES,DASH Skorları ve eklem hareket açıklık dereceleri açısından anlamlı fark bulunamadı. Radyolojik olarak yapılan değerlendirmede de, 120 hastamızdan 5'inde (%4,1) kaynamama, 105 hastamızın 24'ünde (%22,9) yanlış kaynama görüldü. Kaynamama görülen 5 hasta, sonuç analizine alınmadı. Yanlış kaynama görülen hastaların gruplar arası dağılımında, istatistiksel anlamlı fark bulunamadı. Sonuçlar: Çalışmamızın sonucuna göre; konservatif tedavide kullanılan kol askısı tipi, hastaların fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarınını etkilememektedir. Konservatif tedavi edilecek PHK'larda askı tipi seçilirken, hasta konforu ve maliyete göre karar verilebilir. Standart tedavi protokollerinin geliştirilebilmesi için konservatif tedavinin her bir parametresi; iyi planlanmış, yüksek kaliteli çalışmalarla araştırılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Humerus üst uç kırıkları, konservatif tedavi, omuz kol askısı

Humeral kırıklarHumerusKonservatif tedavi+4
Murat Sarıkaş
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nöbet tanısı koyma ve nöbet-epilepsi sınıflamasında kısa süreli video-EEG monitorizasyonun yeri

Amaç: Bu prospektif çalışma kısa süreli (3-4 saat) video-elektroensefalografi monitorizasyonun lokalizasyon ilişkili epilepsilerin sınıflandırılmasında ve nöbet/psödonöbet ayırımının yapılmasındaki etkinliğini değerlendirmek amacıyla Ekim 2005- Ekim 2008 arasında yapıldı.Gereç ve Yöntem: Çalışmada gündüz zamanlı kısa süreli (3-4 saat) video-elektroensefalografi monitorizasyonun, toplam 75 çocuk hastaya uygulandı. İlk grupta; polikliniğe nöbet benzeri yakınmalar ile başvuran, ancak nöbet-yalancı nöbet veya nöbeti taklit eden paroksismal bozukluk ayrımı yapılamayan ve çekilen interiktal elektroensefalografileri normal olan ortalama yaşı 9,63 ? 3,81 (minimum 3, maksimum 17 yaş) olan toplam 43 hasta incelendi. İkinci grupta ise; aynı dönem içinde polikliniğe parsiyel nöbet geçirme öyküsü ile başvuran, öykü ve klinik muayene bulguları ile nöbet tipi ve lokalizasyonu belirlenen ve çekilen interiktal elektroensefalografileri normal olan ortalama yaşı 9,62 ? 3,77 (minimum 3, maksimum 16 yaş) olan hastalar incelendi.Bulgular: Nöbet/psödonöbet ayırımı yapılan birinci grupta video-elektroensefalografi monitorizasyonun sonucunda 11 hastaya (% 25,6) epilepsi tanısı konuldu ve diğer hastaların video-elektroensefalografi monitorizasyonun sonucu normaldi. Nöbet sınıflaması ve lokalizasyonu yapılan ikinci grupta hastaların video-elektroensefalografi monitorizasyonun öncesi klinik bulguları ile, video-elektroensefalografi monitorizasyonun sonrası tanıları arasındaki uyumluluk istatistiksel olarak değerlendirildi. Klinik tanı ile video-elektroensefalografi monitorizasyon arasında tüm hastalar çalışmaya dahil edildiğinde orta derecede uyumluluk saptandı (kappa=0,642). Ancak, klinik ile elektroensefalografi sonuçlarının uyumlu görülmediği oksipital lob nöbetli altı hasta istatistiksel çalışma dışı tutulduğunda, uyumluluk daha yüksek düzeyde idi (kappa=0,775).Sonuç: Nöbet tanısı koyma ve nöbet-epilepsi sınıflamasında kısa süreli video-elektroensefalografi monitorizasyon etkin bir tanı yöntemidir.Anahtar Kelimeler: Epilepsi, lokalizasyon, nöbet/psödonöbet, video-elektroensefalografi monitorizasyon.

ElektroensefalografiEpilepsiEpilepsi-parsiyel+2
Mustafa Kurthan Mert
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Semptomatik dev karaciğer hemanjiomlarında cerrahi tedavi

Amaç: Günümüzde görüntüleme yöntemlerindeki gelişme ile birlikte karaciğer hemanjiomu tanısında artış görülmektedir. Fakat tedavi konusunda tartışmalar devam etmektedir. Semptomatik olgularda üzerinde en fazla durulan tedavi seçeneği cerrahidir. Bu çalışmada 1999-2009 yılları arasındaki 10 yıllık dönem içinde ÇÜTF Genel Cerrahi anabilim dalında hepatik hemanjiyom nedeni ile opere edilen 49 olgunun prospektif incelenmesi ve sonuçlarının literatürle karşılaştırılması amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Olguların arşiv bilgileri incelenerek demografik bulguları, yaşı, cinsiyeti, şikayeti, yapılan tetkikler, hemanjiom lokalizasyonu, ameliyat endikasyonu, tümör boyutu, yapılan ameliyat, kan transfüzyonu, postoperatif hastanede yatış süresi, komplikasyonlar, patoloji sonuçları ve mortalite değerlendirildi.Bulgular: Olguların 39 (% 79,6)'u kadın,10 (% 20,4)'u erkek olup, ortalama yaş 46,2±8,54 idi.En sık görülen semptom 37 (% 75,5) olguda karın ağrısı, 5 (% 10,2) olguda bası semptomları, asemptomatik olan 7 (% 14,3) olguda malignite şüphesi saptandı.Olguların 25 (% 51)'inde hemanjiyomlar sağ lob, 18 (% 36,7)'inde sol ve 6 (% 12,2)'sında her iki lobda yerleşmiş bulundu.Olguların 47 (% 96)'sinde hemanjiom çapı 5 cm veya daha büyük, 2 (% 4)'sinde 5 cm'den daha küçük olarak saptandı.Cerrahi girişim olarak, 28 (% 57,1) olguda enükleasyon, 21 (% 42,9) olguda anatomik karaciğer rezeksiyonu uygulandıEnükleasyon grubunda ortalama operasyon süresi rezeksiyon grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı oranda kısalmış olduğu görüldü (p < 0,05). Transfüzyon ihtiyacı enükleasyon grubunda belirgin olarak azalmasına karşılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p > 0,05). Hastanede yatış süresi ise enükleasyon grubunda belirgin olarak kısa saptandı (p < 0,05).Karaciğer rezeksiyonu yapılan olguların 8 (% 38,1)'inde komplikasyon gelişti. Enükleasyon yapılan olgularda komplikasyon gelişmedi (p < 0,05). En sık komplikasyon atelektazi ve plevral effüzyon olup, 5 (% 10,5) olguda mevcut idi. Komplikasyon gelişen diğer 3 olgunun birinde koleksiyon, 1'inde pnömoni, diğerinde ise pulmoner emboli görüldü.49 olgudan 3 (% 6)'ünde mortalite görüldü. Bu olguların 1'i pulmoner emboli, diğer 2 olgu postoperatif intraabdominal kanama sonucu kaybedildi.Patolojik olarak; 47 (% 96) olguda kavernöz formasyon, 2 (% 4) olguda ise kapiller formasyon tespit edildi.Sonuç: Bugüne kadarki bilgiler ışığında daha çok sayıda teşhis edilmeye başlanan karaciğer hemanjiomlarının ayırıcı tanılarının konulması, uygulanacak tedavi yönteminin özel endikasyonlarına sahip ol¬mayan olguların 3 - 6 aylık aralıklarla izlenmesinin daha faydalı olabileceği bizim de katıldığımız ve daha fazla taraftar bulan görüş olarak belirmektedir.Anahtar sözcükler: Karaciğer hemanjiomu, enükleasyon, rezeksiyon, kan transfüzyonu, komplikasyon.

Belirti ve semptomlarCerrahiHemanjiyom+7
Fahrettin Çakay
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

`Open abdomen' Yönetiminde erken dönem cerrahi alternatiflerin karşılaştırılması: Randomize prospektif çalışma

Amaç: Abdominal Kompartman Sendromu (AKS); sınırlı bir anatomik alana sahip abdomende basıncın akut ve patolojik artışı ile karakterize olup, tedavi edilmediği takdirde yüksek oranda mortaliteyle sonuçlananan klinik bir durumdur. İntraabdominal basıncın progresif yükselmesi sonucu ortaya çıkan bu sendromun etkileri sistemik olarak ortaya çıkar. AKS'nin tedavisi, artmış karın içi basıncın düşürülmesidir. Dekompresif laparotomi kararını vermede en önemli kriter hastanın klinik tablosudur. Grade 3 ve 4 hastalarda dekompresif laparatomiyi takiben postoperatif karın içi basıncın tekrar yükselmesini engellemek için karın kapatılmaz, açık abdomen uygulanır. Bu çalışmada dekompresif laparotomi uygulanmış evre 3 ve 4 AKS'li hastalara geçici karın kapatılmasında kullanılan Vacuum-assisted closure (VAC) ve Bogota bag yöntemlerinin randomize prospektif değerlendirilmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya şubat 2007 ile eylül 2010 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Yoğun Bakımı'na travma, geçirilmiş cerrahi sonrası ya da medikal takiplerinin izlemi sırasında AKS gelişmiş ve tedavilerinin bir parçası olarak dekompresif laparotomi uygulanmış 40 hasta dahil edildi. Hastalar ardışık randomizasyon yöntemi ile VAC ve Bag olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Geçici karın kapama yöntemleri olan bu yöntemlerin sonuçları gruplar arasında randomize prospektif olarak klinik, laboratuvar, morbidite ve mortalite yönünden karşılaştırılarak değerlendirildi.Bulgular: Her iki gruptaki hastaların yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, yandaş hastalıkları gibi demografik özellikleri arasında anlamlı fark yoktu. AKS gelişen hastalarda etiyolojik faktörler arasında en sık neden 12 hastada (% 30) görülen gastrointestinal sistem perforasyonu idi. İnsizyon eninin ölçümlerinde VAC grubunda daha anlamlı bir azalma vardı. Hastanın primer fasya kapatılması için uygun hale gelmesi için geçen zaman VAC grubunda 16,9 gün iken, Bogota bag'li grupta 20,5 gün idi. Postoperatif dönemde alınan kan gazlarına ait parametrelerde; VAC grubunda elde edilen SPO2, PO2, PCO2, pH değerlerinde Bogota bag grubuna göre olumlu yönde anlamlı iyileşme mevcut idi. BUN ve Cre değerlerinin VAC grubunda anlamlı olarak daha fazla düşerek normale yaklaştığı ve renal fonksiyonların düzeldiği saptandı. İntraabdominal basıncı düşürme değerlendirildiğinde; her iki grupta 1, 4 ve 7. günlerde benzer oranlarda düşme saptanırken, postoperatif 14. günde VAC grubunda anlamlı olarak daha fazla düşme saptandı. Mortalite gelişen hasta sayısı 12 (% 30) iken, 5 (% 12,5) hasta VAC grubuna, 7 (% 17,5) hasta Bogota bag grubuna aitti.Sonuç: Bulgulara dayanarak geçici karın kapama yöntemi olarak VAC uygulamasının daha uygun olduğu kanaatindeyiz.Anahtar kelimeler: AKS, intraabdominal hipertansiyon, Vacuum assisted closure, Bogota bag, randomize klinik çalışma

AbdomenBasınçDekompresyon+4
Ahmet Rencüzoğulları
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Yoğun Bakım Ünitesinde izlenen onkoloji hastalarının prognozunu belirleyen faktörlerin prospektif olarak incelenmesi

Amaç: Çalışmanın amacı yoğun bakım ünitesinde takip edilen onkoloji hastalarının mortalitesine etki eden faktörlerin belirlenmesidir. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada 2012-2014 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları A.D. yoğun bakım ünitesinde takip edilen ardışık 100 hasta prospektif olarak incelenmiştir. Mortaliteyi etkileyen faktörleri saptamak için APACHE II, SOFA 1. gün ve SOFA 3. gün skorları kullanılmıştır. 0., 1. 2. ve 3. gün laktat düzeyleri, magnezyum, fosfor, potasyum, BUN ve beta 2 mikroglobülin düzeyleri belirlenmiştir. Hastaların yoğun bakımda takip edildiği süre boyunca vazopressör, renal, solunumsal destek ihtiyacı, nötropeni ve enfeksiyöz etkenler ile mortalite arasındaki ilişki belirlenmiştir. Yoğun bakım takibinden çıkarılıp servise devredilen hastalar (Grup 1: 40 hasta) ve yoğun bakım takibinde ölen hastalar (Grup 2: 60 hasta) olmak üzere iki grupta incelenmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 17.0 (SPSS Inc. Chicago, Ill, USA) paket programı kullanıldı. Bulgular: Grup 1 ve Grup 2 'deki hastaların APACHE II değeri (p<0,001), SOFA 1. Gün ve SOFA 3. Gün skoru (p<0,001), Prediktif mortalite oranı (p<0,001), yoğun bakıma kabul anındaki laktat değerleri (p<0,001), vazopressör destek ihtiyacı, solunumsal destek ihtiyacı, (p<0,001), renal destek ihtiyacı (p<0,05), BUN düzeyi (p<0,05), K düzeyi (p<0,05), Mg düzeyi (p<0,05) ve Acinetobacter baumannii üremesi (p<0,05) ile hastaların yoğun bakım takiplerinde exitus olması arasında istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Ayrıca hastaların izlemi sırasında yeni yoğun bakım ünitesinde izlenen hastalarda mortalite daha az bulunmuştur. Sonuç: Çalışmada incelenen parametreler dikkate alındığında hastaların uzun dönem mortalitesi ve yoğun bakım mortalitesini belirleyebilmek amacıyla tek bir parametreden ziyade birden fazla parametreyi kapsayan yeni skorlama sistemlerine ihtiyaç vardır. Yoğun bakım ünitelerinin hastaların enfeksiyon riskini azaltmak ve mortalitenin düşürülmesi amacıyla yapılması gereken ilk adımın hastalar arasındaki kontaminasyonu önleyecek şekilde sağlık personelinin eğitimi ve hastaların ayrı odalarda takibin yapılması mortaliteyi anlamlı şekilde düşürmüştür.

APACHE skorlama sistemiBeta 2 mikroglobülinKanser hastaları+7
Ali Oğul
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antineoplastik kemoterapi alan hastalarda serolojik ve non-invaziv yöntemlerle kardiyotoksisitenin prospektif olarak değerlendirilmesi

Amaç: Antrasiklin ve trastuzumab alan meme kanserli olgularda kardiyotokisitenin konvansiyonel EKO, doppler EKO, doku doppler EKO ve kardiyak biyo-belirteçler ile prospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Metod: Antrasiklin ve trastuzumab alan 43 meme kanserli hasta çalışmaya alındı. Tüm hastalara tedavi öncesi, birinci ve dördüncü kür tedavileri sonrası ve tedavi başlangıcının 6. Ayında değerlendirmeler yapıldı. Her değerlendirme aşamasında hastalara EKO, dopler EKO ve doku dopler EKO yapıldı. Ekokardiyografik olarak aort ve sol atrium çapları, interventriküler septum, posteriyor duvar kalınlıkları, sol ventrikülün sistol sonu ve diyastol sonu çapları parasternal uzun aks kullanılarak hesaplandı. Mitral ve triküspit kan akım velosite hesaplamaları ve aynı zamanda sol ventrikülün lateral septal duvar ve triküspit anülüsün doku doppler incelemeleri yapıldı. Ayrıca yine her değerlendirmede tedavi uygulamasından 2 saat sonra kardiyak biyo-belirteçler için kan örneği alındı. Kan örnekleri alındıktan sonra 30 dk içinde santrifüj edildi ve plazmaları ayrılarak -70 °C'de saklandı ve toplu olarak tüm hastalardan hsTn-T, hsCRP ve pro-BNP çalışıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların ortanca tanı yaşı 52,72 yıl (Aralık 27 – 76) olarak saptandı. Çalışmamızda kardiyotoksisite gelişme oranı %18,6 (8 hasta) olarak gözlendi. Hastaların sol ventrikül fonksiyonları değerlendirildiğinde ortalama EF, E' mitral lateral anulus, E' mitral septum ve E'/A' mitral septum değerlerindeki azalmalar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Hastaların E/E' mitral değeri ortalamasındaki artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Hastaların kardiyak biyo-belirteçlerinden hsTn-T düzeylerindeki artışlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bunlara ek olarak birinci kür tedavi sonrası pro-BNP ve hsTn-T yükselmesinin kardiyotoksisite gelişimini öngördüğü bulunmuştur. Sonuç: Antrasiklin ve trastuzumab alan hastalarda kardiyak yan etkilerin tanısında ekokardiyografik takipler konvansiyonel EKO ve sistolik fonksiyon takibiyle sınırlı kalmamalı, beraberinde doppler ve doku doppler EKO ile diyastolik fonksiyonlar da sık aralıklarla izlenmelidir. Ayrıca hsTn-T ve pro-BNP düzeylerinin takibinin kardiyotoksisitenin subklinik dönemde teşhisi için kullanılabileceği uygun görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Antrasiklin kardiyotoksisitesi, hsTn-T, pro-BNP.

Antikorlar-monoklonalAntineoplastik ajanlarAntineoplastik ajanlar+7
Osman Şahin
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebe ve gebe olmayan kadın hastalarda tuffier hattı'nın yerinin ultrasonla tespiti

GEBE VE GEBE OLMAYANLARDA TUFFİER HATTININ YERİNİN ULTRASONLA TESPİTİ Dr. Bahar ŞEKER Uzmanlık Tezi, Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı Tez Danışmanı: Prof. Dr. Lütfiye PİRBUDAK Temmuz - 2018, 62 Sayfa Amaç ve Kapsam: Gebe ve gebe olmayan kadın hastalarda doğru vertebral seviyeyi belirlemede palpasyon tekniği ile ultrason tekniğini karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışmaya 135 kadın dahil edildi. Hastalar gebe (n=75) ve gebe olmayan (n=60) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Her iki gruba da palpasyonla tespit edilen Tuffier Hattı'nın gösterdiği vertebral seviyeyi doğrulamak amacıyla lateral dekübit pozisyonda lomber ultrason yapıldı. Her iki grupta demografik veriler, palpasyon ve ultrasonla Tuffier Hattı tespit süresi ve tespit edilen vertebral seviyeler kaydedildi. Bulgular: Demografik veriler açısından gruplar benzerdi. Palpasyonla Tuffier Hattı vertebral seviyesi tespit süresi gebe grupta 5 ± 1.63, gebe olmayan grupta 4.43 ± 1.45 saniye idi. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0. 037 ). Ultrasonla Tuffier Hattı vertebral seviyesi tespit süresi gebe grupta 46.81 ± 14.11, gebe olmayan grupta 43.52 ± 10.55 saniye idi. Aradaki fark anlamlı bulunmadı. Palpasyonla tespit edilen Tuffier Hattı vertebral seviyesi gebe grupta hastaların %41.3'ünde, gebe olmayanların %36.7'sinde L4 vertebral seviyede tespit edildi. Gebelerin %58.7'sinde, gebe olmayanların %63.3'ünde palpasyonla L4-L5 intervertebral aralığı tespit edildi. Palpasyonla L4 olarak tahmin edilen vertebral seviye gebelerin %9.7'sinde ultrasonla L2, %9.7'sinde L3, %80.6'sında L4; gebe olmayanların % 100'ünde L4 vertebral seviyesinde tespit edildi. Palpasyonla L4-L5 intervertebral aralık olarak tahmin edilen vertebral seviye gebelerin %6.8'inde L2-L3, %70.4'ünde L3-L4, %22.5'inde L4-L5 vertebral seviyede; gebe olmayanların %5'inde L2-L3, %58'inde L3-L4, %37'sinde L4-L5 vertebral seviyede tespit edildi. İki grupta her iki teknikle tespit edilen vertebral seviyeler gebe grubunda 35 (%46.6), gebe olmayan grupta 36 (%60) hastada uyumluydu. Tartışma ve Sonuç: Tuffier Hattı'nın gebelik ve demografik verilerden bağımsız olarak hastaların çoğunda doğru vertebral seviyeyi göstermediğini belirledik. Palpasyon tekniğine göre ultrasonun bu anlamda daha güvenli olduğunu tespit ettik. Santral nöraksiyal blok uygulanacak hastalarda işlem öncesi lomber ultrasonla iğne giriş yerinin belirlenerek spinal kord hasarının önlenebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Lomber ultrasonografi, spinal anestezi, gebelerde santral bloklar, Tuffier Hattı, vertebral seviye.

AnesteziAnestezi-kondüksiyonAnestezi-spinal+6
Bahar Şeker
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüksek ventrikül cevaplı atriyal fibrilasyonu olan hastaların prospektif analizi

Amaç: Tez çalışmamızda; yüksek ventrikül cevaplı atriyal fibrilasyonlu hastalarda, demografik özelliklerini, hız yüksekliğinin nedenlerini, tedavi de kullanılan antiaritmik ajanları, kısa dönem mortalitede etkili olabilen bazı parametreleri, acil servis yönetimini ve taburculuk yada hospitalizasyon kararını kolaylaştırmaya yönelik veriler elde etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi yerel etik kurulundan prospektif çalışmamız için onay alınmasından sonra, 20 Kasım 2016-24 Nisan 2018 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisinde gerçekleştirildi. Çalışmamıza 18 yaş üstü, yüksek ventrikül yanıtlı AF'si olan hastalar incelendi. AF Tipi, AF'nin hızını yükseltebilecek altta yatan sekonder nedenler araştırıldı. Bu araştırma kapsamında hastanın volüm durumunu değerlendirmek için yatak başı USG ile İVC çapı bakıldı. Tüm hastalardan kan tetkiki olarak laktat ve baz açığına bakıldı. Hastaların 15 ile 30 günlük kısa dönem mortaliteleri sorgulandı. 15 ve 30 gün içinde mortal seyreden vakaların mortalite ile ilişkili parametreleri analiz edildi. Bulgular: Çalışmamıza 57 erkek, 46 kadın olmak üzere toplam 103 hasta alındı. Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 66,7±15,1 yıl bulundu. Yüksek ventrikül cevabının altında yatan sekonder nedenler araştırılmış, AF ile beraberindeki klinik tablolar belirlenmiştir. AF'ye eşlik eden klinik tablolar incelendiğinde birinci sırada %15,5 ile kalp yetmezliği iken 2.sırada %13,6 ile hipovolemi saptanmıştır. Bunları hipoksi (%6,8), ateş (%4,9), anemi (%2,9), ağrı (%1,9) izlemektedir. Tüm hastaların %14.6'sına herhangi bir antiaritmik ilaç yapılmadan altta yatan klinik tablo yönetilerek yüksek ventrikül hızının düzeldiği izlenmiştir. Laktat ve kan gazında bakılan baz açığı (BE) 15 ve 30 gün içinde mortal seyreden hastalarda yaşayan hastalara göre anlamlı yüksek bulunmuştur. İnferiyor vena cava çapı ise intravasküler volüm hakkında klinisyene yön gösterip dehidrate hastalarda antiaritmik tedaviyi önlemiştir. Sonuç: Yüksek ventrikül cevaplı AF'si olan hastalarda, hız kırıcı tedavi verilmeden önce sekonder nedenler irdelenmelidir. Anamnez ve fizik muayene bulgularının yanı sıra USG ile İVC ölçümü hastanın volüm durumu hakkında bilgi vererek gereksiz antiaritmik tedaviyi engelleyebilir. Acil hekimleri yüksek ventrikül AF'li hastalarda taburculuk veya yatış kararı verirken, kısa dönem mortalitede anlamlı yüksek bulunan baz açığı ve laktat klinisyene rehberlik edebilir. Anahtar sözcükler: Atriyal fibrilasyon, İnferiyor vena cava, Laktat, Baz açığı.

Acil servis-hastaneAcil tıpAtriyal fibrilasyon+7
Gökhan Sağlamol
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fibromiyalji tanılı hastalarda geleneksel ve tamamlayıcı tıp kullanımı

Giriş ve Amaç: FMS yaygın vücut ağrısı, yorgunluk, uyku bozukluğu kognitif ve somatik disfonksiyon ile karakterize, yaşam kalitesini etkileyen kronik bir ağrı bozukluğudur. Prevalansı %2-8 arasında olup kadınlarda daha sık rastlanır. Çocukluk çağı dahil her yaşta görülebilir. Osteoartritten sonra en sık görülen kas-iskelet sistemi hastalığıdır. Etyopatogenezi tam olarak aydınlatılamamıştır. FMS'li hastalar arasında herhangi bir geleneksel ve tamamlayıcı tıp yöntemine başvurma oranının neredeyse tama yakın olduğu bildirilmektedir. Bu çalışmanın ana amacı, FMS'li hastaların GETAT uygulama kullanım durumlarını, GETAT uygulamalarına bakış açılarını ve bu uygulamaların tedavideki etkinliğini değerlendirmek; ikincil amacı ise, GETAT uygulamalarının FMS tedavisinde ne derece önemli bir yer tuttuğunu tespit ederek hastaları bu konuda aydınlatmak ve hekimlerin bu uygulamalar konusunda kendilerini geliştirmeleri yönünde dikkatlerini çekmektir. Gereç ve Yöntem: Prospektif, tanımlayıcı, kesitsel tipteki araştırma, 01/10/2019-01/02/2020 tarihleri arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Polikliniği'ne ardışık olarak başvuran Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı tarafından tanısı konulmuş ve araştırmaya katılım rızası alınmış 140 FMS hastasına yüz yüze anket uygulanarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmacılar tarafından ilgili literatür taranarak oluşturulan anket, hastaların sosyodemografik özellikleri, FMS ile ilgili özellikler ve GETAT ile ilgili sorular olmak üzere toplam 3 bölüm ve 34 sorudan oluşmaktadır. Araştırma verileri SPSS 18 istatistik programı kullanılarak değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizde Ki-Kare Testi, Fisher'in Kesin Testi, Kolmogorov-Smirnov Testi ve Mann-Whitney U Testi kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 140 FMS hastasının %96,4'ü kadın, %3,6'sı erkekti. Yaş ortalaması 46,25 olup %72,9'u 40-65 yaş arasındaydı. %85,7'si evli, %71,4'ü ev hanımıydı. %59,3'ünün hastalık süresi 3 yıldan fazlaydı. En sık görülen ilk başvuru yakınmaları sırasıyla; yaygın vücut ağrısı, yorgunluk, uyku bozukluğu ve sabah tutukluğuydu. Hastaların %96,4'ünün tıbbi ilaç kullanmakta olduğu ve %65,7'sinin ise bu tedaviden memnun olduğu saptandı. Sadece % 13,6'sı GETAT hakkında bilgi sahibi değildi. %54,3'ü ise en az bir GETAT yöntemi kullandığını belirtti. En sık kullanılan yöntemler sırasıyla; fitoterapi, akupunktur, kupa, besin takviyeleri ve kayropraktikti. Hastalar en sık doktor önerisi nedeniyle GETAT yöntemi kullandığını ve bu yöntemleri en sık sağlık çalışanlarından öğrendiğini belirtti. %63,1' i GETAT kullanmadan önce doktora danıştığını belirtti. Hem tıbbi tedavi hem de GETAT etkin diyenlerin oranı %40,7 ile daha yüksekti. Hastaların %77,6'sının GETAT yöntemlerinden fayda gördüğü ve %72,3'ünün bu yöntemleri başkalarına önerebilecekleri öğrenildi. GETAT hakkında bilgi sahibi olma durumu ile sosyodemografik özellikler arasında anlamlı bir ilişki vardı. Ancak GETAT kullanımı ile sosyodemografik özellikler arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Sadece ilk başvuru şikayetleri ve komorbidite durumlarıyla GETAT kullanımı arasında anlamlı bir ilişki olduğu görüldü. GETAT yöntemlerinden fayda görme durumu ile sadece ilk başvuru şikayetleri arasında anlamlı bir ilişki olduğu görüldü. Kullanılan GETAT yöntemleri ayrı ayrı sosyodemografik, klinik ve GETAT ile ilgili özelliklerle karşılaştırıldığında aralarında anlamlı ilişkiler olduğu saptandı. Sonuç: Çalışmamızda FMS'de GETAT yöntemlerinin kullanım oranı ve bu yöntemlerden fayda görme oranı yüksek bulunmuştur. Hastaların GETAT yöntemleri hakkında bilgi sahibi olma durumları da oldukça yüksek bulunmuştur. Kısmen bilgi sahibi olanlar ile hiç bilgi sahibi olmayanların ev hanımı ve ilköğretim mezunu hastaların oluşturduğu düşünüldüğünde, özellikle düşük eğitim ve gelir düzeyindeki FMS'li hastaların yaşadığı bölgelerde GETAT yöntemlerinin yanlış kullanımını önlemek amacıyla bu uygulamalara yönelik saha eğitimleri düzenlenebileceği, hekimlerin de bu bilgileri verebilmesi için GETAT yöntemleri konusunda yeterli bilgiye sahip olması önerilebilir. Hastaların GETAT kullanım durumlarının her görüşmede sorulması ve kullandıkları GETAT yöntemlerini hekimleriyle paylaşmaları konusunda telkinlerde bulunulması yanlış kullanımların önüne geçmesi konusunda etkili olacaktır. FMS hakkında düşük bilgi seviyesi ve düşük eğitim alma durumunu yükseltmek için her hastaya hastalığın tedavisinde eğitimin önemli olduğu vurgusu yapılması ve FMS ile ilgili uygun eğitimlerin verilmesi önerilebilir. FMS'li hastalarda GETAT kullanımı ile ilgili az sayıda çalışma mevcut olup yapılacak yeni çalışmaların literatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

AnketlerFibromiyaljiProspektif çalışmalar+4
Onur Ünsal
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şok ve/veya organ yetmezliği gelişen zehirlenmeli hastaların prospektif analizi

Amaç: Bu çalışmanın amacı şok ve organ yetmezliği gibi mortalitesi yüksek zehirlenmeli hastaların prospektif olarak incelenerek, literatüre tanı, tedavi, klinik seyir ve sonuçlarla ilgili değerli verileri kazandırmaktır. Materyal ve Metod: Çalışmamız yerel etik kurul tarafından onay alındıktan sonra, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim dalında Eylül 2015-Ocak 2019 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışmaya; ciddi zehirlenmeler nedeni ile Acil Tıp Anabilim dalına başvuran şoku veya akut organ yetmezliği olan, çalışmaya katılmayı kabul eden 18 yaş üstü ardışık 89 hasta kabul edilmiştir. Hastaların demoğrafik özelliklerinin yanı sıra, aldıkları ilaç veye maddelerin tipi, alım şekli, dozu ayrıntılı olarak sorgulanarak kaydedildi. Hastaların acil tedavisi ve yatışı sırasında şok veya akut organ yetmezliği gelişme zamanı, akut organ yetmezliğinin tipi, zehirlenmenin tedavisi, kullanılan antidotlar ve ekstrakorporeal metotların tipi ayrıntılı bir şekilde kaydedildi. Zehirlenme şiddetini belirlemek için zehirlenme güvenlik endeksi kullanıldı. Elde edilen verilerin istatistiksel değerlendirmeleri için SPSS v.23,0 programı kullanıldı. Çalışmaya alınan hastaların sonlanım şekli raporlandı. Bulgular: Çalışmaya şok ve akut organ yetmezliği olan toplam 89 hasta dahil edildi. Hastaların 72 (%80,9)'si erkek, 17 (% 19,1)'si kadındı. Hastaların yaş ortalaması ortalaması 49,1 (19-90) iken, kadın hastaların yaş ortalaması 42,7 (19-90), erkek hastalar ise 50,6 (19-90) olarak bulundu. Akut organ yetmezliği ve şok tablosu olan hastalarımızın aldığı ajanlar sorgulandığında; 51 hastanın metil alkol, 12 hastanın kardiyovasküler ajan (KKB, BB, ARB), 6 hastanın alüminyum fosfit, 4 hastanın karbonmonoksit, 4 hastanın mantar maruziyeti olduğu görülmektedir Çalışmaya alınan 89 hastanın, ortalama yatış süreleri 6,29 (1-50) gün olarak bulundu. Zehirlenme şikayeti sonrası exitus olan hastaların ortalama yatış süresi ise 7,60 (1-50) gün olarak bulundu. Acil servise başvuran 89 hastadan 30'u exitus olurken 52'u ise taburcu olmuştur. Ekstrakorporeal tedavi metodları uygulanan hastalarda mortalitenin düşük, acil servise başvurduğunda hipotansiyona bağlı şoku olan hastalarda mortalitenin yüksek olduğu tespit edildi. Laboratuvar bulguları incelendiğinde wbc, laktat, baz açığı, potasyum yüksekliği olan ve kan Ph'ı, bikarbonat düşük olan zehirlenme hastalarında mortalitenin yüksek olduğu görüldü. Sonuç: Mortalitesi yüksek zehirlenme hastalarında vakit kaybetmeden zehirlenmenin tipini şeklini belirleyerek, gerekli antidot tedavi ve ekstrakorporeal metodları uygulamak sağkalım oranlarını arttırabilir. Akut organ yetmezliği ve şok yapan zehirlenmeler arasında metil alkol ve alimunyim fosfit zehirlenmelerinin tüm tedavilere rağmen halen mortaliteleri yüksektir. Acil hekimleri zehirlenme şiddetini belirlerken zehirlenme güvenlik endeksine ek olarak çalışmamızda mortalite yüsekliğinde anlamlı bulunan 1. saatte hipotansiyon tespit edilen, lökosit değeri, baz açığı, laktat yüksekliğinin ve kan Ph'ı, bikarbonat düşüklüğünü prognostik kriter olarak kullanılması önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Acil, Şok, Akut Organ Yetmezliği, Zehirlenme, Laktat, Baz Açığı.

LaktatlarProspektif çalışmalarZehirlenmeler+3
Faysal Tekin
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kardiyovasküler ilaç zehirlenmelerinde prospektif analiz

Amaç: Bu çalışmanın amacı; kardiyovasküler ilaç zehirlenmesi ile gelen hastaların prospektif olarak incelenerek literatüre tanı, tedavi ve sonuçlarla ilgili verileri kazandırmaktadır. Materyal ve Metod: Çalışmamıza 2017 – 2020 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp ABD'a ; kazara ya da özkıyım amacı ile kardiyovasküler ilaçlarla zehirlenmeyle merkezimize başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul eden 18 yaş üstü ardışık 25 hasta kabul edilmiştir. Normal klinik süreci ile ilgili harici herhangi bir laboratuar parametresi çalışılmamış olup, herhangi farklı bir ilaç uygulanmamıştır.. Çalışmamıza Hastaların demoğrafik özelliklerinin yanı sıra, aldıkları ilaçlar ve dozu ayrıntılı olarak sorgulanarak kaydedildi. Hastaların acil tedavisi ve yatışı sırasında şok veya bradikardi gibi hayati bulguların gelişme zamanı, zehirlenmenin tedavisi, kullanılan antidotlar, ekstrakorporeal metotların tipi ve yapılan invaziv girişimler ayrıntılı bir şekilde kaydedildi. Elde edilen verilerin istatistiksel değerlendirmeleri için SPSS v.23,0 programı kullanıldı. Çalışmaya alınan hastaların sonlanım şekli raporlandı. Bulgular: Çalışmaya acil servise kardiyovasküler ilaç zehirlenmesiyle başvuran 25 hasta dahil edilmiştir. Hastaların 8 (% 32,0)'i erkek, 17 (% 68,0)'si kadındı.. Hastaların hastaneye geliş vitallerinde % 56,0 (n:14)'sında hipotansiyon, %16,0 (n:4)'sında bradikardi saptandı. Kardiyovasküler ilaç zehirlenmesiyle acil servise başvuran hastalardan; % 52,0 (n: 13)'sine Kalsiyum, % 36,0 (n: 9)'sına Glukagon, % 32,0 (n: 8)'sine Lipit, % 12,0 (n: 3)'sine Atropin, % 20,0 (n: 5)'sine pozitif inotrop, % 4,0 (n: 1)'üne Entübasyon ve % 4,0 (n: 1)'üne Pacemakerların kullanıldığı tespit edilirken, hastalara Hemodiyaliz, Hemofiltrasyon, Plazmaferez ve İntraaortik balon pompasının kullanılmadığı saptandı. Sonuçlar: Kardiyak etkileri olan ilaçları alarak acil servise başvuran zehirlenme hastalarında vakit kaybetmeden zehirlenmenin tipini şeklini belirleyerek, gerekli antidot tedavi ve ekstrakorporeal metodları uygulamak sağkalım oranlarını arttırabilir. Bu ilaçların yüksek oranda bradikardi ve kardiyojenik şok yaptığı ve tedavilerle bu hastaların mortalitesiz ve morbiditesiz taburcu olabileceği düşünülmüştür. Hastaların % 56,0 (n: 14)'sının tedavi sonucunda taburcu oldukları, % 44,0 (n: 11)'ünün kendi istekleriyle hastaneden ayrıldıkları, ölüm vakasının ise olmadığı saptanmıştır. Kalsiyum kanal blokeri alan hastaların beta blokeri alan hastalara oranla daha çok kardiyojenik şoka, beta bloker alanlarda ise kalsiyum kanal blokeri alanlara göre daha çok bradikardi yaptığı görülmüştür. Kalsiyum kanal blokeri alan hastaların ilaç kan düzeylerinde yükseklikle klinik bulguların bağlantılı olduğu, beta bloker alan hastalarda ise ilaç düzeyi yüksekliğiyle hastanın kliniği arasında bağlantı olmadığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Kardiyovasküler ilaç zehirlenmeleri, Beta bloker, Zehirlenme, Kalsiyum kanal blokeri, Zehirlenme, Acil.

Acil servis-hastaneAdrenerjik beta agonistleriKalsiyum kanal blokerleri+4
Mustafa Oğuz Tuğcan
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KoAH tanılı ve steroid kullanan hastaların enfeksiyon kaynaklı acil servis başvurularının prospektif değerlendirilmesi

KOAH Tanılı ve Steroid Kullanan Hastaların Enfeksiyon Kaynaklı Acil Servis Başvurularının Prospektif Değerlendirilmesi Giriş ve amaç: Steroidler KOAH hastalarında atak sıklığı, hastanede yatış süresi ve mortaliteyi azalttığı bilinen ve kılavuzlarda kullanımı açıklanmış ilaçlardır. Klinik gözlemimiz ülkemizde KOAH hastalarının steroid kullanımlarının kılavuz önerisinin çok üstünde olduğu şeklindedir. Çalışma amacımız steroid kullanımının yaygın olduğu KOAH tanılı hastalarda steroide bağlı sürrenal baskılanma var mı ve steroid kullanımı ile sık acil servis başvuru arasında ilişki var mı sorularına yanıt aramaktır. Hastaların enfeksiyon ile sepsis sıklığında artış olup olmadığını ve mortalitelerine etkilerini de araştırmayı amaçladık. Metod: Prospektif kesitsel klinik araştırma olan çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde (ÇÜTF) tek merkezli olarak Etik Kurulu onayı ve Bilimsel Araştırmalar Proje biriminin desteği ile yapıldı. Çalışmaya 1 Mayıs 2018-1 Ekim 2019 tarihleri arasında nefes darlığı şikayeti ile ÇÜTF Acil Tıp Anabilim Dalı Erişkin Acil Servisine başvuran 18 yaş üstü çalışmaya dahil edilme kriterlerine sahip KOAH hastaları dahil edildi. Hastalara ait demografik, klinik ve rutin laboratuvar verileri ile laktat klirensi, CRP, prokalsitonin, ACTH, kortizol seviyeleri, acil servise başvuru sayıları, yatış durumları ve süreleri, 1 aylık mortaliteleri incelendi. Hastalar son 3 ayda steroid kullanıp kullanmama ve indeks acil servis başvurularında steroid alıp almama durumlarına göre değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilip verileri tam olan 50 hastanın 41'i (% 82,0) erkekti. Hastaların yaş ortalamaları 66,72 yıl (49-85 yaş aralığı) idi. Hastaların şikayet, fizik muayene bulguları, ek hastalıkları, yatış ve mortalite verileri, ACTH, prokalsitonin, laktat ortalamaları acil serviste steroid alan ve almayan hastaları içeren gruplar arasında benzerdi. Hastalardan acil serviste steroid tedavisi alanların balgam şikayeti (p=0,005), KY ek hastalığı oranı (p=0,007), analjezik kullanmama durumu (p=0,033), solunum sayıları (p=0,049), ral (p=0,049), ronküs (p=0,00), nötrofil yüzdesi (p=0,028), Hb (p=0,011) ve HCT (p=0,018) ortalamaları, almayanların oranından istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek bulundu. İndeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi almamış hastalardan, son 3 ayda steroid kullananların lenfosit yüzdelerinin ortalaması istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0,041). İndeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi almış hastaların hemoglobin ve hematokrit değer ortalamaları incelendiğinde, son 3 ayda steroid kullanmayanlara göre, kullananlarda istatistiksel olarak daha yüksek olduğu görüldü (Hb için p=0,010 ve HCT için p=0,004). İndeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi almış hastaların, son üç ayda steroid kullanmayanların kortizol seviyelerinin kullananlardan istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde düşük olduğu bulundu (p=0,013). Ancak indeks başvuruda steroid alan hastaların ortalama kortizol değerleri almayanlardan ve son 3 ayda steroid kullananlarda da düşük bulundu (p>0,05). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda indeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi alanlarda balgam şikayeti, KY varlığı, solunum sayısı, ral ve ronküs sıklığı, nötrofil yüzdeleri, hemoglobin ve hematokrit değerleri steroid almayan hastalara kıyasla istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Kortizol ve ACTH değerleri steroid kullananlarda düşüktü ancak istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmasa da KOAH hastalarında steroid kullanımına bağlı sürrenal baskılanma gelişebileceğini ve hastaların bu açıdan takip edilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Ancak daha fazla sayıda hasta ve kortizol ve ACTH için mükerrer örnekleme yapılabilen ileri çalışmaların bu durumun daha net ortaya koyabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: KOAH, steroid, sürrenal baskılanma, ACTH, kortizol

Acil servis-hastaneAdrenokortikotropik hormonAkciğer hastalıkları+4
Talha Karahan
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

65 yaş ve üzeri karın ağrısı şikayeti ile acil servise başvuran hastaların prospektif değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamız travmaya bağlı olmayan karın ağrısı yakınması ile acil servise (AS)başvuran 65 yaş ve üzeri hastaların ağrıya neden olan tanılarını; yaşlı (65-74 yaş) ve ileri yaşlı (75 yaş ve üzeri) hastalarda, erkek ve kadın hastalarda, cerrahi ve dahili tanı alan hastalarda; tanı farklılıklarını, yatış oranlarını, geliş semptomlarının yatış üzerine etkisini, cerrahi tanı alma sıklığını, konsültasyon istenme oranlarını, vital bulgu anormalliklerinin sıklığını, ek hastalıkların tanılara olan etkilerini karşılaştırmak amacıyla yapılmıştır. Materyal-metod: Çalışmaya acil servisimize başvuran 65 yaş ve üzeri travmaya bağlı olmayan karın ağrısı şikayeti ile başvuran 150 hasta dahil edildi. Hastaların yaş grupları, cinsiyet ve dahili ya da cerrahi ön tanıları ile karın ağrısına eşlik eden şikayetler, vital bulgular, muayene bulguları, yandaş hastalıklar, istenen konsültasyonlar, tanılar, sonuçlar ve yattığı birimler karşılaştırıldı ve aralarındaki korelasyon incelendi. Bulgu: Çalışmaya dahil edilen hastaların % 50,7'si kadın, % 49,3'ü erkek iken % 45,3'ü 65-74 yaş arasında, % 54,7'si 75 yaş ve üzerinde idi. Hastaların genel yaş ortalamaları 77,21 (65-98) yıldı. Hastaların % 78.6'sında karın ağrısının nedeni olarak dahili bir hastalık tanısı saptandı ve en sık konulan ön tanılar sıklık sırasına göre sırasıyla safra kesesi ve yolları hastalıkları, nonspesifik karın ağrısı (NSKA), idrar yolu enfeksiyonu (İYE), ileus, akut gastroenterit (AGE) ve pankreatit idi. Karın ağrısına eşlik eden en sık semptom bulantı, kusma olup; iştahsızlık ve gaz gaita çıkaramama cerrahi nedenlere bağlı karın ağrısı olanlarda daha fazla gözlendi (p<0,05). Hastalardan dahili bilimler tanısı konulanların bulantı, kusma, ishal, dizüri ve kabızlık bulgularının oranları, cerrahi bilimler tanısı konulan hastaların oranlarından daha yüksek bulundu (p<0,05). 65-74 yaş grubundaki hastaların ateş bulguları, 75 yaş ve üzerinde olanların oranından daha yüksek bulundu (p<0,05). Her iki yaş grubunda da karın ağrısına eşlik eden en sık kronik hastalık Hipertansiyon (HT) iken, kadınlarda HT erkeklere göre daha sık gözlendi (p<0,05). Erkek hastalarda astım-kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ve malignite ek hastalık varlığı oranı, kadın hastaların oranlarına göre yüksek bulundu (p<0,05). Çalışmamıza dahil edilen hastaların % 50'sine ilgili bölümlerden konsültasyon istenirken en sık genel cerrahi ve dahiliye bölümlerinden konsültasyon istendiği görüldü. Cerrahi tanı alan hastaların konsültasyon istenme oranları daha yüksek saptandı (p<0,05). Hastaların % 36'sı hastaneye yatırılırken hastaların en fazla yatırıldığı birim genel cerrahi yoğun bakım (% 18) idi. Yatış durumu açısından cerrahi bilimler tanısı konulan hastaların yoğun bakıma yatma oranları, dahili bilimler tanısı konulan hastaların oranlarına göre yüksek bulundu (p<0,05). Sonuç: Yaşlı hastalarda klinik semptomlar silik ve atipik prezentasyonlar sık olduğundan karın ağrısı ile gelen hastaları acil patolojik durumlardan ayırt edebilmek için hekimlerin, yaşla birlikte olan fizyolojik değişiklikleri bilmesi gerektiğini ve yaşlı hastaları daha dikkatli değerlendirmeleri gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Acil servis, Geriatrik hasta, Karın ağrısı

Acil servis-hastaneAcil tıpGeriatri+4
Mehmet Işık
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebelik ve postpartum dönemde akut kritik şikayetle acil servise başvuran hastaların prospektif analizi

Gebelik ve Postpartum Dönemde Akut Kritik Şikayetle Acil Servise Başvuran Hastaların Prospektif Analizi Amaç: Çalışmamız kapsamında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Servisine kritik şikayetle başvuran gebelerin demografik ve klinik bilgilerini derlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda Mart 2020 – Aralık 2020 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulundan onay alınarak prospektif olarak yapılmıştır. Çalışmaya, kliniğimize akut kritik şikayetlerle başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul eden 74 gebe dahil edilmiştir. Çalışma kapsamında veriler, hastalardan anamnez alınarak, ilgili bölümlere yapılan konsültasyon notları değerlendirilerek, Hastane Bilgi Yönetim Sistemi (HBYS) tanı kodları incelenerek ve laboratuvar sonuçları kaydedilerek elde edilmiştir. Bulgular: Çalışma sonucunda 74 gebenin verileri derlenmiştir. Gebelerin ortalama yaşı 30,4 yıl olarak saptanmıştır. Gebelerin özgeçmişine bakıldığında toplam 9 gebede hipertansiyon, astım ve epilepsi hastalıkları tespit edilmiştir. Kritik şikayetle başvuran gebeler arasında en büyük grubu 3. Trimester döneminde bulunan gebeler oluşturmaktadır. Başvuru sırasında ortalama gebelik haftası 30,8 olarak saptanmıştır. Gebelerin başvuru şikayetleri incelendiğinde en fazla şikayetin vajinal kanama (n=21, %28.4 ) olduğu görülmüştür. Gebelere mevcut başvuruları sırasında en fazla konulan tanı ise preeklampsi olmuştur (%23). Acil Servis başvurusu sırasında en fazla konsültasyon istenen klinik Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğidir. Gebelerin 70'i Kadın Hastalıkları ve Doğum servisine yatırılmıştır. Gebelerin 44'ü Acil Servis başvuru ve sonrasındaki yatış sürecinde doğum yapmıştır ve ortalama doğum haftası 33 olarak tespit edilmiştir. Doğan bebeklerin 6'sı ölü doğum, 15'i sağlıklı doğum olarak gerçeklemiş olup 23'ü Yenidoğan Yoğun Bakıma yatırılmıştır. Ölü doğan bebeklerin ortalama doğum haftası 25,35±6.18 olarak saptanmıştır. Gebelerden alınan hemogram ve biyokimya örneklerinin sonuçları ile bebeğin son durumu karşılaştırıldığında ölü doğum yapan gebelerin kan HCO3 değeri diğer gruplara göre anlamlı olarak daha düşük olarak bulunmuştur. (p<0.05) Beyaz küre değerinin ise ölü doğum yapan gebelerde, diğer gruplara göre anlamlı yüksek olduğu saptanmıştır. (p<0.05). Sonuç: Çalışmamızda acil servise kritik şikayetle başvuran gebelerin, en sık başvuru nedeninin vajinal kanama olduğu tespit edilmiştir. Bebek ve anne sağlığı açısından bu hastalara hızlı kadın doğum konsültasyonu yapılmalıdır. Gebelerin yapılan rutin tetkiklerinin yanı sıra, özellikle venöz kan gazında, sodyum bikarbonat değerinin ölü doğum yapan anneler de anlamlı düşük bulunması, hekimler açısından uyarıcı bir parametre olarak düşünülebilir. Aynı zamanda ölü doğum yapan gebelerde saptanan venöz kan gazında sodyum bikarbonat düşüklüğü, ağır fetal distresin bir labaratuvar göstergesi olabilir mi sorusunu akla getirmektedir. Sonuç olarak, bu konuda yapılacak daha kapsamlı çalışmalar ile elde edilecek veriler, bölgemizde sık görülen hastalık profilllerinin de belirlenerek anne ve bebek sağlığının iyileşmesine katkıda bulunacaktır. Anahtar Kelimeler: Acil Servis, Doğum, Epidemiyoloji, Gebelik, Kritik

Acil servis-hastaneAcil tıpDoğum+4
Serkan Arıcan
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sepsiste mottling skoru ve mortalite ilişkisi

Amaç: Sepsis veya septik şok tanılı hastalarda, mikrodolaşımı gösteren fizik muayene bulgularından olan, diz bölgesindeki anormal cilt beneklenmesi olarak tarif edilen mottling skorunun hastaların mortalitesi ile ilişkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Prospektif gözlemsel olarak yürütülen Çalışmamıza anabilim dalımıza bağlı yoğun bakım ünitelerine sepsis veya septik şok nedeni ile (sepsis tanısı uluslar arası uzlaşı raporlarına göre konulan) yatışı gerçekleşmiş veya yoğun bakım ünitesinde başka bir sebepten dolayı yatmakta iken sepsis veya septik şok tanısı almış, 92 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan hastaların yaş, boy, kilo, vücut kitle indeksi, yoğun bakım ünitesine yatış nedeni, sepsis odağı, komorbiditeleri kaydedilmiştir. Hastaların kalp atım hızı, ortalama arteryel basıncı, vücut ısısı, kapiller dolum zamanı, mottling skoru, arteryel laktat düzeyi, hemoglobin düzeyi, saatlik idrar debisi, santral venöz basınç, santral venöz oksijen satürasyonu (ScvO2), arteriyovenöz oksijen konsantrasyonu farkı (C[a-v]O2), venöz-arteryal karbondioksit parsiyel basınç farkı (∆PCO2), kullanılmakta ise vazopresör/inotrop ajan adı ve infüzyon miktarı, 6 saat aralık ile toplam 24 saat boyunca ölçülmüştür. Hastaların sağ kalım açısından prognozunu değerlendirmek için SAPS 2 ve SOFA skorları hesaplanmıştır. Hastaların tanı aldıktan sonraki 14. gün itibarı ile sağkalımı kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışmamızdaki 92 hastanın, 14 günlük süre içerisinde 64 tanesi (%69) eksitus ile sonuçlandı. Eksitus olan grup ile sağ kalanlar arasında tüm ölçüm zamanlarında mottling skoru anlamlı derecede farklı idi (T0; p= 0,002, T6; p= <0,001, T12; p= <0,001, T18; p= 0,001, T24; p= 0,009) Mottling skoru derecesi artışı ile (Skor 0-1/Skor 2-3/ Skor 4-5) tüm zamanlarda mortalitenin de arttığı görülmüştür (T0; p=0,032, T6; 0,008, T12; 0,027, T18; p= 0,012, T24; p= 0,031). 24 saatlik süre içerisinde mottling skorunun oluştuğu hastalarda mortalitenin oluşmayanlara göre daha yüksek olduğu görüldü (%54 mortaliteye karşın %89, p= <0,001). Sonuç: Septik şok mikrodolaşımı etkiler, organ yetmezliğine ve mortaliteye yol açar. Mikrodolaşım bulgularını monitörize etmek septik şokta prognostik öneme sahiptir. Çalışmamızda elde ettiğimiz verilerde, tanı veya resüsitasyonun herhangi bir evresinde mikrodolaşımın bir belirteci olan mottling skorunun artan derecelerde görülmesinin artmış mortalite açısından uyarıcı bir belirteç olarak kullanılabileceğini düşündürmüştür.

MortaliteProspektif çalışmalarSepsis+2
Onur Kumcu
Manisa Celal Bayar University
2022
00

Related subjects