Prospective studies

130 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

12-15 aylık çocuklarda demir eksikliğinin SİATT (Sosyal iletişim alan tarama testi) skoruna etkisinin değerlendirilmesi

Demir eksikliği ve demir eksikliği anemisi dünyada en sık görülen nutrisyonel eksiklik ve anemi nedenidir. Pek çok çalışmada demir eksikliği ve demir eksikliği anemisinin çocukluk döneminde büyüme ve gelişmede önemli etkilere neden olduğu bilinmektedir. Gelişmenin takibinde tarama testleri de oldukça önemlidir. Ülkemizde de pratikte kullanılmakta olan pek çok gelişim tarama testi bulunmaktadır. Demir eksikliği anemisinin, sosyal iletişim alanı değerlendirmede rol oynayan Sosyal İletişim Alan Tarama Testi'ne (SİATT) etkisi çalışmamızın amacını oluşturmaktadır. SİATT'ın günlük pratikte çocuklarımızın gelişimini değerlendirmede yaygınlaşıp, yardımcı olacağı düşüncesindeyiz. Çalışmamız prospektif bir olgu kontrol çalışmasıdır. Demir eksikliği anemisi olan 43 olgu vaka grubu olarak alındı. 69 olgu da kontrol grubu olarak belirlendi. Vaka grubu ve kontrol grubundaki olguların 12. ay ve hasta grubunun tedavisi sonrası tüm gruplarda 15. ay da SİATT tekrarlandı. Tüm olguların demografik bilgileri ve SİATT sonuçları karşılaştırıldı. Demir eksikliği anemisi olan vaka grubunda kontrol grubuna göre 12. ay SİATT sonuçlarında bakıldığında sosyal iletişim alanda gerilik yaşandığı istatiksel açıdan anlamlı değerlendirildi (p<0,05). Vaka ve kontrol grubunun laboratuvar sonuçlarına baktığımızda hemoglobin, demir ve ferritin düzeylerinin azalmasıyla SİATT toplam puanlarının da azalması istatiksel açıdan anlamlı saptandı (p<0.05). Vaka grubu tedavi sonrası kontrol grubu ile 15. ayda tekrar değerlendirildiğinde aradaki gerilemenin azalarak benzer SİATT sonuçları elde edildiği görüldü.

Anemi-demir eksikliğiDemirProspektif çalışmalar+2
Özge Yerlioğlu
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karbapenemaz üreten enterobacteriaceae tespitinde kullanılan fenotipik testlerin etkinliklerinin prospektif olarak değerlendirilmesi

Enterobacteriaceae ailesi hem toplum kaynaklı basit enfeksiyonların hem de hastane ile ilişkili komplike enfeksiyonların etkeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde Enterobacteriaceae'lar için son seçenek tedavilerden birisi olan karbapenemlere karşı direnç hem artmakta hem de yaygınlaşmaktadır. KDE izolatlarının hızlı yayılımı ve etken olduğu enfeksiyonlara bağlı morbidite, mortalitenin artışı sebebiyle dünya genelinde sürveyans ağları oluşturulmuştur. Buradan elde edilen veriler KDE izolatlarının sağlık hizmeti veren kuruluşlarda hastalar arası horizontal olarak yayılımı ve artık toplumda da yayılarak halk sağlığını tehdit etmekte olduğu konusunda uyarmaktadır. Bu sebeple bu izolatların hızlı ve doğru tespiti, enfeksiyon kontrol önlemlerinin alınarak yayılımını önlemede kritik role sahiptir. KDE'lerin en sık sebebi karbapenemaz üretimidir. Karbapenemazların tanısında fenotipik yöntemler ve moleküler yöntemler kullanılmaktadır. Moleküler yöntemler tanıda altın standart olmasına rağmen deneyimli personel, maliyet ve donanımlı gereksinimleri sebebiyle yaygın olarak kullanılamamaktadır. Biz de çalışmamızda tanıda kullanılan fenotipik testlerin performanslarını değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya 2018-2021 yılları arasında hastanemizin çeşitli kliniklerinden laboratuvarımıza gönderilen örneklerden izole edilen 100 K. pneumoniae izolatı dahil edildi. Karbapenemaz tarama kriteri olarak EUCAST 2021 kriterleri kullanıldı. İzolatlara karbapenemaz varlığını tespit etmek için kombine disk yöntemi, mCIM ve aCIM testleri yapıldı. mCIM ve aCIM testleri 19 ve 22 mm inhibisyon zon çapı sınır eşik değerlerine göre ayrı ayrı değerlendirildi. Karbapenemaz türünü tespit etmek için kombine disk yöntemi, eCIM ve CIMplus yöntemleri çalışıldı. İzolatların her birine gerçek zamanlı PZR ile direnç gen tespiti yapıldı. Çalışılan fenotipik yöntem sonuçları, PZR sonuçları ile karşılaştırılarak performans değerlendirmesi yapıldı. Karbapenemaz tespitinde kombine disk yöntemi, mCIM-19 mm, mCIM 22 mm, aCIM-19 mm, aCIM-22 mm testlerinin sırasıyla duyarlılıkları %100, %83,8, %94,8, %82,7, %94,6; özgüllüklerini ise %83,3, %100, %34, %100, %57 olarak tespit edildi. Karbapenemaz tür tespiti amacıyla çalışılan kombine disk yöntemi, eCIM-19 mm, eCIM-22 mm, CIMplus testlerinin sırasıyla duyarlılıkları %100, %75,4, %84, %23; özgüllükleri ise %62,5, %48,8, %44, %100 olarak tespit edildi. mCIM ve aCIM testlerinin sonuçları arasında anlamlı bir fark tespit edilmedi. mCIM, aCIM ve eCIM testlerinin inhibisyon zon çapı eşik değeri 19 mm'den 22 mm'ye artırıldığında duyarlılığın artıp özgüllüğün düştüğü gözlemlendi. Sonuç olarak fenotipik testler içerisinde hem performans hem de işlevsellik açısından en efektif sonuçların kombine disk metoduyla elde edileceğini, ancak çift direnç geni içeren izolatlar için ise fenotipik testlerin yetersiz olabileceğinin unutulmaması gerektiğini düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: Karbapenem dirençli Enterobacteriaceae, karbapenemaz, kombine disk yöntemi, karbapenem inaktivasyon yöntemi

EnterobacteriaceaeFenotipKarbapenemaz+2
Betül Günaydın
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Cerrahi yoğun bakım ünitelerinde enteral beslenmenin sağlanmasına yönelik engellerin belirlenmesi: Yoğun bakım hemşirelerine yönelik prospektif çalışma

Araştırma, yetişkin cerrahi yoğun bakım ünitelerinde enteral beslenmenin önündeki engellerin belirlenmesi amacıyla prospektif tanımlayıcı araştırma olarak gerçekleştirilmiştir. Araştırma, 25 Şubat 2023- 25 Haziran 2023 tarihleri arasında Eskişehir Yunus Emre Devlet Hastanesi'nde yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini Eskişehir Yunus Emre Devlet Hastanesi yetişkin cerrahi yoğun bakım ünitelerinde çalışan 180 hemşire oluşturmuştur. Araştırmaya cerrahi yoğun bakım ünitelerinde çalışan 149 hemşire dahil edilmiştir. Verilerin toplanmasında "Yoğun Bakım Hemşirelerine Yönelik Tanıtıcı Bilgiler Soru Formu" ve "Kritik Hastalarda Yeterli Beslenmeye Yönelik Engelleri Değerlendirme Ölçeği- Revize Formu" kullanılmıştır. Soru formları hemşirelerle yüz yüze görüşülerek doldurulmuştur. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler (sayı, yüzde, ortanca, ortalama ve standart sapma), ortalamalar arasındaki farkın değerlendirilmesinde normal dağılım gösterenlerde t-testi ya da tek yönlü varyans analizi testi, normal dağılım göstermeyenlerde Mann Whitney U ya da Kruskal Wallis testi kullanılmıştır. Araştırmada cerrahi yoğun bakım ünitelerinde enteral beslenmenin sağlanmasına yönelik engel olarak görülen durumların sınırlı, kısmen engel görülen durumların ise oldukça yüksek oranlarda olduğu bulunmuştur. Araştırmada, enteral beslenmenin sağlanmasında engel görülen durumlar arasında ilk sırada "akşamları, hafta sonları ve tatillerde diyetisyenin olmaması ya da yetersiz sayıda olması" (%56,4), ikinci sırada ise "diyare nedeniyle beslenmenin durdurulması" (%34,2) yer almıştır. Cerrahi yoğun bakım ünitelerinde enteral beslenmenin sürdürülmesinde ve yönetiminde güçlü kanıt ve öneri sunan rehberlerin kullanılması önerilir. Ayrıca, cerrahi yoğun bakım ünitelerinde enteral beslenmenin sağlanmasına yönelik engelleri önlemeye ilişkin stratejilerin ve kurum politikalarının geliştirilmesi önerilir.

BeslenmeCerrahiEngeller+7
Neşe Yavuz
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otoimmün hepatitli hastalarda antikorların sıklığı ve klinik ilişkisinin prospektif olarak değerlendirilmesi

Arka Plan ve Amaç: Çözünür karaciğer antijenine karşı antikorlar (anti-SLA), otoimmün hepatitin (OİH) spesifik serolojik belirteçleridir. OİH'li Türk hastalarda anti-SLA'nın sıklığını ve klinik önemini prospektif olarak değerlendirdik. Yöntem ve Gereçler: Ocak 2018 ve Aralık 2022 tarihleri arasında basitleştirilmiş skorlama sistemine göre OİH tanısı alan hastalar çalışmaya dahil edildi. ANA, AMA, ASMA ve LKM, IFA (Immunofluorescence Assay) yöntemi ile değerlendirildi, AMA-M2, LKM-1, LC-1 ve SLA/LP otoantikorları da immunoblot yöntemi ile çalışıldı. Hastaların genel özellikleri ve sonuçları da kaydedildi. Bulgular: Ortanca yaşı 34 (15-79) olan toplam 59 hasta (49'u kadın) çalışmaya dahil edildi. Medyan takip süresi 2 (0.3-4.1) yıldı. ANA, SMA, LKM-1, LC-1 ve AMA sırasıyla %66, %27, %5, %1,7 ve %3,4 oranında tespit edildi. On hasta (%17) seroloji negatifti. Anti-SLA hastaların 12'sinde (%20) poizitif bulundu. Cinsiyet dağılımı, yaş, tanı anındaki serum ALT, total bilirubin, albümin, trombosit, INR ve Ig-G düzeyleri anti-SLA pozitif olan ve olmayan hastalarda farklı değildi. Tedavi sonrası ilk 3 aydaki biyokimyasal yanıtın sıklığı anti-SLA pozitif olan hastalarda olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksekti (%100'e karşı %42,6, p <0.001), ancak 12 aydan sonra fark anlamlı değildi (%100'e karşı %79, p = 0.105). Sonuç: Verilerimiz, OİH'li anti-SLA pozitif hastaların, anti-SLA'sı olmayanlara kıyasla benzer histolojik ve laboratuvar özelliklere sahip olduğunu göstermektedir. Anti-SLA'lı hastalar, immünosupresif tedaviye daha hızlı yanıt verdi. Anahtar Kelimeler: Otoimmün hepatit, Otoantikor, SLA, Teşhis, Tedavi, Prognoz

AntikorlarHepatitHepatit-otoimmün+1
Nabi Kına
Harran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnfluenza benzeri hastalıkla hastaneye başvuran hastalarda, modifiye erken uyarı skoru (MEUS) ve nutrisyonel risk tarama skorunun (NRS-2002) hastanede kalış süresini öngörme ve mortalite üzerine etkisi

Bu çalışmada influenza benzeri hastalıkla hastaneye başvuran hastalarda, başvuru anındaki MEUS ve NRS-2002 skorlarının hastaların hastanede yatış süresini öngörme ve mortalite üzerinde etkisini incelemek amaçlanmıştır. Prospektif çalışmamızda, Hacettepe Üniversitesi İç Hastalıkları servislerinde ve acil serviste yatan influenza benzeri hastalık (İBH) ile ilişkili tanı kodlarına sahip hastalar taranmıştır. İBH semptom kriterlerini karşılayan hastalar içerisinden onamı alınıp anket uygulanabilen hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. 2019-2020 influenza sezonunda 64, 2020-2021 influenza sezonunda ise 104 hasta alınmıştır. 2019-2020 sezonunda çalışmaya alınan 64 hastanın %31,2' sinde (20) influenza saptanmıştır. 2020-2021 sezonunda çalışmaya dahil edilen 104 hastanın 97'sinin solunum örnekleri çalışılabilmiş ve 65'inde (%67) SARS-CoV-2'ye rastlanmıştır. 2020-2021 sezonunda hiç influenza tespit edilememiştir. İBH nedenli hastaneye başvuran hastalarda en sık sistemik semptom halsizlik; en sık solunumsal semptom öksürük olduğu görülmüştür. En sık komorbiditeler KVH, diyabet ve KOAH olduğu görülmüştür. MEUS ve NRS-2002 skorlarının hastanede kalış süresi ve mortalite üzerine etkisi olmadığı görülmüştür. İnfluenza pozitiflerin negatiflere göre sağkalımı daha düşük; SARS-CoV-2 pozitif hastaların negatiflere göre hastane yatış süresi daha uzun olduğu görülmüştür. COVID-19 hastalarının, influenza hastalarına göre daha genç ve daha az ek hastalığı olduğu görülmüştür. İnfluenza hastalarında, KOAH ve nörolojik hastalıkların COVID-19 hastalarına göre daha fazla olduğu saptanmıştır. İnfluenza ve COVID-19 hastalarının MEUS, NRS-2002 değerleri, yatış süreleri ve sağkalım açısından benzer olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: İBH, COVID-19, İnfluenza, MEUS, NRS-2002.

BeslenmeCOVID 19Hasta başvurusu+5
Mehmet Çakmak
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Benign ve malign kas-iskelet sistemi tümörlerinin ayrımında monoeksponansiyel difüzyon ağırlıklı görüntüleme, intravoxel incoherentmotion ve difüzyon kurtozis modellerinin kullanıldığı multiparametrik yaklaşım

Arslan Sarıkaya S, Benign ve malign kas-iskelet sistemi tümörlerinin ayrımında monoeksponansiyel difüzyon ağırlıklı görüntüleme, intravoxel incoherent motion ve difüzyon kurtozis modellerinin kullanıldığı multiparametrik yaklaşım, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Radyoloji Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Ankara, 2021. Bu çalışmada benign ve malign kas-iskelet sistemi tümörlerinin ayrımında monoeksponansiyel DAG, IVIM ve DK yöntemlerinin birlikte kullanıldığı multiparametrik yöntemin etkinliği araştırılmıştır. Prospektif olarak, Ağustos 2019-Kasım 2020 tarihleri arasında kemik ve yumuşak doku tümörü olan 50 olgu (ortalama yaş 32.80, yaş aralığı: 5-82 yaş) çalışmaya dahil edilmiştir. Toplam 28 olguda malign (13 kadın, 15 erkek, ortalama yaş: 30.36, yaş aralığı: 5-70 yaş), toplam 22 olguda benign (12 kadın, 10 erkek, ortalama yaş: 35.90, yaş aralığı: 7-82 yaş) kas-iskelet sistemi tümörü (kemik tümörleri benign/malign: 8/19, yumuşak doku tümörleri benign/malign: 14/9) saptanmıştır. Tüm olgularda DAG (ADC), IVIM (D, D* ve f) ve DK (D ve K) parametrelerinin volümetrik ve minimum değerlerinin malign ve benign tümör ayrımındaki rolü değerlendirilmiştir. Bu parametreler non-miksoid non-kondroid (benign/malign: 12/20) ve miksoid ve kondroid tümörler (benign/malign: 10/8) için ayrıca değerlendirilmiştir. Tüm tümörler birlikte değerlendirildiğinde malign ve benign tümörlerin D*vol, Kvol, Kmin, ADCmin ve DIVIM-min değerlerinin istatistiksel anlamlı fark gösterdiği (P sırasıyla; 0.045, 0.002, 0.001, 0.026 ve 0.015), malign tümörlerde D*vol, Kvol ve Kmin değerlerinin daha yüksek; ADCmin ve DIVIM-min değerlerinin daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Tüm tümörlerde malign ve benign ayrımında en yüksek hassasiyeti %75 ile D*vol değeri, en yüksek tanısal performansı Kmin değeri (EAA: 0.760) göstermiştir. Non-miksoid non-kondroid tümörler ayrı değerlendirildiğinde malign ve benign tümörlerin D*vol, Kvol, Kmin, ADCmin, DIVIM-min ve Dkurtozis-min değerlerinin istatistiksel anlamlı fark gösterdiği (P sırasıyla; 0.013, 0.035, 0.002, 0.005, 0.002 ve 0.025), malign tümörlerde D*vol, Kvol ve Kmin değerlerinin daha yüksek; ADCmin, DIVIM-min ve Dkurtozis-min değerlerinin daha düşük olduğu saptanmıştır. Non-miksoid non-kondroid tümör alt grubunda malign ve benign tümör ayrımında en yüksek hassasiyeti %95 ile D*vol ve DIVIM-min değerleri, en yüksek tanısal performansı ise Kmin değeri (EAA: 0.825) göstermiştir. ROC analizinde tüm tümörler ve non-miksoid non-kondroid tümör grubunda malign ve benign tümör ayrımında istatistiksel anlamlı farklılık gösteren D*vol, Kvol, Kmin, ADCmin, DIVIM-min ve Dkurtozis-min kesim değerleri sırasıyla 7.07/7.033x10-3 mm2/sn, 0.725/0.719, 0.931/0.793, 1.027/1.027x10-3 mm2/sn, 0.999/0.999x10-3 mm2/sn, 1.132/1.132x10-3 mm2/sn bulunmuştur. Miksoid ve kondroid tümörlerde benign ve malign tümörlerin DAG, IVIM ve DK parametrelerinin volümetrik ve minimum değerleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır. Malign ve benign tümörlerin ayrılmasında DAG, IVIM ve DK yöntemlerinin tek başına tanısal performansları arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır (P>0.05). Tüm tümörler için malign ve benign ayrımında en yüksek tanısal performansı gösteren Kmin değeri ile bu değerden daha yüksek tanısal performans gösteren üç model (1.model: Kmin+DIVIM-min, EAA: 0.783; 2.model: Kmin+ADCmin, EAA: 0.801; 3.model: Kmin+ADCmin+DIVIM-min, EAA: 0.801) karşılaştırıldığında, EAA değerleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır (P>0.05). Anahtar Kelimeler: Kas-iskelet sistemi tümörleri; Difüzyon ağırlıklı görüntüleme; 'Intravoxel incoherent motion'; Difüzyon kurtozis; Multiparametrik

Difüzyon manyetik rezonans görüntülemeKas-iskelet hastalıklarıKemik neoplazmları+4
Sevtap Arslan Sarıkaya
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp ameliyatı yapılan konjenital kalp hastalığı olan çocuk hastalarda miyokardiyal mitokondri fonksiyonlarının histopatolojik ve enzimatik değişikliklerle olan ilişkisi

Siyanotik ve asiyanotik olarak iki gruba ayrılan konjenital kalp hastalıklarında mitokondriyal transplantasyon gibi inovatif yaklaşımlar çocuk kalp hastaları için yeni cerrahi alternatifler yaratmaktadır. Prospektif çalışmamızdaki amaç mitokondri transplantasyonunun belirli bir grup konjenital kalp hastalığı için cerrahi tedavi sırasında rutin uygulanabilecek bir yaklaşım olup olamayacağını araştırmaktır. Çalışmamıza 5 siyanotik-5 asiyanotik konjenital kalp hastalığı olan çocuk hasta dahil edilmiştir. Siyanotik ve Asiyanotik olarak iki grupta değerlendirilen hastalarda mitokondri fonksiyon bozukluğu, fibrozis, nükleer atipi ve kardiyak enzim değerleri ana parametre olarak kabul edilmiş ve hepsinin ayrı ayrı siyanotik grup ve mitokondriyal disfonksiyon ile ilişkisinin olup olmadığına bakılmıştır. Ayrıca, kardiyopulmoner baypas ile aort klemp süreleri, yoğunbakım takip süreleri, hospitalizasyon süreleri ve inotropik ajan kullanım ihtiyaçları kaydedilmiştir ve siyanotik grup ile mitokondri fonksiyon bozukluğuyla olan ilişkisine bakılmıştır. Araştırmanın sonucunda siyanotik hasta grubundaki tüm hastalarda mitokondriyal disfonksiyon tespit edilmiştir. Asiyanotik grupta ise hiç bir hastada mitokondri fonksiyon bozukluğu görülmemiştir. Mitokondriyal disfonksiyon olan siyanotik grupta kardiyopulmoner baypas ile aort klemp süresi, yoğunbakım takip ve hospitalizasyon süreleri ve inotropik ajan kullanım ihtiyacının asiyanotik gruba göre fazla olduğu görülmüştür. Hem siyanotik hem asiyanotik grupta tüm biyopsi örneklerinin normal doku ve normal nükleer yapıdan ciddi fibrozis ve skor 4 nükleer atipiye kadar değişkenlik gösterdiği saptanmıştır. Son olarak, postoperatif kardiyak enzim artış miktarının mitokondri disfonksiyonu olan siyanotik grupta istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır. Araştırmamız Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesinde çocuk kalbinde mitokondriyal fonksiyonların ve enzimatik sonuçlarının incelendiği ilk ve tek çalışmadır. Sonuç olarak siyanotik konjenital kalp hastalıklarında mitokondri fonksiyon bozukluğunun olduğu görülmüş, bu disfonksiyonun intraoperatif ve postoperatif sonuçlarla ilişkisi değerlendirildiğinde mitokondri transplantasyonunun siyanotik konjenital kalp hastalığı olan cocuk hastalar için rutin uygulanabilecek ve cerrahi başarı oranını arttırabilecek bir yaklaşım olduğu saptanmıştır. Anahtar Sözcükler: Badminton, Fiziksel performans, Teknik performans, Basit hata, İlişki

Cerrahi-kardiyovaskülerEnzimlerKalp defektleri-konjenital+4
Zeynep Uçar
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Eozinofilik ve non-eozinofilik KOAH'lı olguların alevlenmeler, yaşam kalitesi ve tedaviye yanıt açısından karşılaştırılması: Prospektif çalışma

GİRİŞ ve AMAÇ: Kronik obstruktif akciğer hastalığı (KOAH), farklı klinik ve patofizyolojik komponentlerden oluşan heterojen bir hastalıktır. Farmakolojik tedavilere yanıt farklılıklarını önceden değerlendirebilmek için biyobelirteçler tanımlanmaya çalışılmaktadır. Periferik kan eozinofil düzeyinin balgam eozinofil düzeyiyle korele olduğu kabul edilmektedir. Periferik eozinofilisi saptanan KOAH olgularında, eozinofil sayısındaki artış ile inhaler ve sistemik kortikosteroidlere yanıt ve orta-ağır alevlenme oranlarında artış arasında bir ilişki de saptanmıştır. Bu çalışmada; stabil KOAH hastalarında kan ve balgam eozinofil düzeyleri, bunlar arasındaki ilişki; eozinofilisi olan ve olmayan gruplar arasında yıllık alevlenme sayısı ve inflamatuvar biyobelirteçlerin(C-Reaktif Protein, Fibrinojen) değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ ve YÖNTEM: Göğüs Hastalıkları polikliniğimize kontrol amaçlı başvuran stabil dönemdeki KOAH'lı olguların solunum fonksiyonları, semptomları [KOAH Değerlendirme Anketi (CAT) ve Modified Medical Research Council (mMRC)] değerlendirilmiş; inflamatuvar biyobelirteçleri ( C-Reaktif Protein, Fibrinojen ) balgam ve kanda eozinofil düzeyleri ölçülmüştür. Balgam eozinofil düzeyi ≥ %3, kan eozinofil düzeyi ≥ %2 ve ≥ 200 /µL olan olgular eozinofilik kabul edilmiştir. Olgular 1 yıllık süre ile prospektif olarak izlenerek alevlenme sayıları ve alevlenme nedeni ile hastaneye yatış oranları kayıt edilmiştir. BULGULAR: Yaş ortalaması 66.5±9.2 olan 78 (%82,4 erkek) olgunun ortalama, FEV1 %58±19,8, CAT skorları 12,5±7,2, mMRC 1,8±0,8 bulunmuş, periferik kan eozinofil yüzdesi 2,6±2 periferik kan eozinofil sayısı 237±176 balgam eozinofil yüzdesi 7,2±6,9 saptanmıştır. %55.4 olguda yüksek kan eozinofilisi , balgam eozinofil düzeyi bakılan 52 olgunun, %77'sinde yüksek balgam eozinofilisi saptanmış, kan ve balgam eozinofil değerleri arasında korelasyon izlenmemiştir (p=0.129) şekil 1 ve 2). Kan eozinofil yüzdesi ve mutlak değerine göre alevlenme sayısı anlamlı olarak yüksek bulunmuş(p=0.029), kan eozinofil sayısı ile hastane yatışı gerektiren alevlenme oranlarında artış (p=0.023) olduğu izlenmiştir. Balgam eozinofilisi ile önceki yıl alevlenme sayısı, takip alevlenme sayısı arasında korelasyon saptansa da istatisksel olarak anlamlı bulunmamıştır. (p=0,250). Eozinofilik olan ve olmayan gruplar arasında CAT, mMRC, FEV1 değişkenliğinde ve inflamatuar biyobelirteçlerinde anlamlı farklılık bulunmamıştır. (p=>0,05) SONUÇ: Kan ve balgam eozinofil değerleri arasında anlamlı korelasyon bulunmazken; kan eozinofil mutlak değeri ve yüzdesine sahip KOAH'lı olgularda alevlenme sayısı ve şiddetinin daha fazla olduğu saptanmıştır. Bu nedenle eozinofilik fenotipli olgularda daha sık izlem yapmak gereklidir.

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifProspektif çalışmalar+2
Yağmur Kaptan
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı ameliyat pozisyonlarının endotrakeal tüp kaf basıncına etkisi: Prospektif çalışma

Genel anestezi yönetiminde endotrakeal entübasyon sıklıkla uygulanan bir yöntemdir. Entübasyon tüpünün trakea içinde yer alan kısmında hava kaçağını engellemek, ağız içi sekresyonların ve mide içeriğinin akciğerlere aspirasyonunu önlemek amacıyla bir balon (kaf) bulunur. Kafın az şişirilmesi yetersiz ventilasyona, aspirasyona ve bununla ilgili komplikasyonlara sebep olabilirken, aşırı miktarda şişirilmesi kaf basıncında artmaya bağlı postoperatif farengeal rahatsızlıklardan trakeal rüptüre kadar değişen spektrumda komplikasyonlara sebep olabilir. Çalışmamızda ürolojik ameliyatlardaki farklı hasta pozisyonlarının (lateral flank, pron, litotomi ve supin) endotrakeal tüp kaf basıncına etkisinin olup olmadığını prospektif, gözlemsel çalışma dizaynı ile değerlendirmeyi amaçladık. Her birinde 50 hasta olmak üzere; supin, pron, lateral flank ve litotomi pozisyonunda üroloji operasyon geçiren toplam 200 hasta çalışmaya alındı. Entübasyon sonrası (T0) kaf basıncı kaf manometresi ile ölçülerek 25 cmH2O'ya ayarlandı ve manometre endotrakeal tüpün pilot balonundan ayrılmadan devamlı izleme alındı. Operasyon için gerekli pozisyon verilmeden hemen önce (T1), pozisyon verildikten hemen sonra (T2), pozisyonun 5. (T3), 10. (T4), 15. (T5), 30., 45., 60., 90., 120., 150. ve 180. dakikalarında, cerrahi işlem sonunda (T6) ve ekstübasyon öncesi (T7) zamanlarında kaf basıncı değerleri kaydedildi. Postoperatif 2. ve 12. saatte hastalarla görüşülerek boğaz ağrısı, ses kısıklığı ve öksürük olup olmadığı sorgulandı. Litotomi, lateral flank ve pron grubundaki hastaların pozisyon verildikten sonraki kaf basıncında istatistiksel olarak anlamlı artış saptanmıştır (3 grupta da p<0,001). En fazla artışın pron grubundaki hastalarda olduğu görülmüştür (34,3±7,5 cmH2O). Daha sonraki izlem zamanlarında tüm gruplarda kaf basıncının zamanla azalma trendinde olduğu gözlenmiştir. Gruplar arasında postoperatif boğaz ağrısı, öksürük ve ses kısıklığı görülme insidansı açısından anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,100). Ancak postoperatif 2.saatte boğaz ağrısı ya da öksürüğü olan hastaların olmayan hastalara göre pozisyon sonrası kaf basıncı ortalamasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (boğaz ağrısı için p=0,003, öksürük için p=0,047). Sonuç olarak, kaf basıncının değişen hasta pozisyonlarına bağlı dinamik bir seyir izlemesi nedeniyle kaf basıncı monitörizasyonunun hasta güvenliği için gerekli olduğunu ve rutin monitörizasyona dahil edilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.

AğrıBasınçCerrahi+4
Eda Tok Alsina
Ege University
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Amaca ulaşma kuramına dayalı ikincil inme korunma programının etkinliğinin incelenmesi

Çalışma; Imogene King'in Amaca Ulaşma Kuramı'na dayalı ikincil inme korunma eğitiminin ilk kez inme geçirmiş hastalarda inme tekrarının önlenmesi, inme risk faktörlerinin kontrol altına alınması, yaşam biçimi değişikliği, tedaviye uyum ve yaşam kalitesi üzerinde etkinliğini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Çalışma prospektif, öntest-sontest randomize kontrollü, deneysel bir çalışmadır. Araştırmanın evrenini, İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi nöroloji kliniklerinde Mart 2017-Temmuz 2018 tarihleri arasında yatarak tedavi gören inmeli hastalar oluşturmuştur. Araştırmanın örneklemini belirtilen evren içinden, araştırmaya dahil edilme ölçütlerine uyan ve araştırmaya katılmayı kabul eden, güç analizi ile belirlenen 58 girişim, 57 kontrol grubu olmak üzere toplam 115 inmeli hasta oluşturmuştur. Yaş, cinsiyet ve inme türüne göre, basit rastgele düzende randomizasyon yapılmıştır. Hasta eğitiminde temel kaynak olan eğitim kitapçığı güncel bilgiler ve kanıta dayalı rehberlere dayalı olarak hazırlanmış, konuyla ilgili uzmanların görüşü alındıktan sonra önerilen düzeltmeler yapılarak son şekli verilmiştir. Veri toplama sürecinde; girişim grubuna taburculuk öncesi bireyselleştirilmiş ikincil inme korunma eğitimi ve eğitim kitapçığı verilmiş, kontrol grubuna ise standart bakıma ek olarak yalnızca eğitim kitapçığı verilmiştir. Gruplar taburculuk sonrası birinci ayda telefonla aranarak soruları varsa yanıtlanmıştır. Taburculuk sonrası üçüncü ayda poliklinik kontrolüne çağırılan hastalara doktor kontrolü sonrasında son izlem formları doldurulmuştur. Girişim grubunda soruları varsa yanıtlanmış, kontrol grubuna bireyselleştirilmiş ikincil inme korunma eğitimi verilmiştir. Araştırma verilerinin toplanmasında; Bilgilendirilmiş Onam Formu, Hasta Tanılama Formu, Hasta İzlem Formu, Hastalık Algısı Ölçeği, Modifiye Rankin Ölçeği, Morisky Tedaviye Uyum Ölçeği, İnme Etki Yaşam Kalitesi Ölçeği 3.0 kullanılmıştır. Verilerin grup içi ve gruplar arası istatistiksel analizinde independent samples t test, paired samples t test ve Pearson ki-kare testleri kullanılmıştır. Çalışma sonunda inme tekrarı, inmeye bağlı ölümler, hastaneye tekrarlı yatışlar ve ilaç uyumu açısından girişim ve kontrol grubu arasında fark olmadığı; girişim grubunda bulunan hastaların kan basıncı, HbA1c, trigliserid, LDL düzeyleri ve bel çevresinde kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde azalma olduğu saptanmıştır. Eğitim sonucunda sağlıklı yaşam biçimi değişikliği ve inme risk faktörlerinin kontrolünde etkin sonuçlara ulaşıldığı; yaşam kalitesi, ilaç uyumu ve inme tekrarları açısından istenen sonuçlara ulaşılamadığı ve bu alanlarla ilgili geliştirmelere gereksinim duyulduğu saptanmıştır. İnme eğitimi sırasında yaşanan sorunların çözümü ve eğitimin yaygınlaştırılması ile ilgili önerilerde bulunulmuştur. Anahtar kelimeler: Hemşirelik; İkincil inme korunma; Imogene King Amaca Ulaşma Kuramı; İnme risk faktörlerinin kontrolü.

Hasta uyumuHastane hemşireleriHemşirelik+7
Fatma İltuş
Ege University · Institute of Health Sciences
2018
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Monolitik zirkonya kronların kısa dönem klinik takibi

Bu kısa dönemli klinik prospektif çalışmanın amacı, arka bölge monolitik zirkonya kronlar ile tabakalı zirkonya kronların, 2 yıllık takip süresi boyunca estetik, biyolojik ve mekanik yönden karşılaştırılmasıdır. Çalışmaya arka dişlerinde estetik, biyolojik ve mekanik olarak rahatsızlığı bulunan 40 hasta dâhil edildi. 20 diş monolitik zirkonya kron ile tedavi edilirken geriye kalan 20 dişe tabakalı zirkonya uygulandı. Yapılan muayeneler sonrası yüksek çözünürlüklü ağız içi fotoğraflar çekildi. Zirkonya esaslı restorasyonlara uygun olarak dişler kesildi, bütün diş kesimleri standardize edildi. Dişler kesildikten sonra silikon ölçü materyali (Affinis, 3M Espe, Minneapolis, ABD) ile ölçü alındı ve tip 4 alçı (Elite Master, Zhermack, Badia Polesine RO, İtalya) ile dökülerek modeller elde edildi. Bilgisayar ortamında modeller taranıp tasarlandı ve freze ünitesine gönderildi. Kenar uyumu, kontaktı ve oklüzyonu kontrol edildikten sonra tüm restorasyonlar temizlenerek glaze yapıldı. Adeziv siman (Relyx U200, 3M ESPE, Seefeld,Germany) ile kronlar simante edildi. Klinik değerlendirme başlangıçta (Simantasyondan iki gün sonra) 6, 12, 18 ve 24. aylarda yapıldı. 24 aylık gözlem periyodundan sonra 40 hastanın tümünde restorasyonlar incelendi ve 2 yıl boyunca restorasyonların hiçbirinin değiştirilmesi gerekmedi. Gözlem süresi kısa olmasına rağmen başarı oranı ve sağ kalım 2 yılda %100 olarak belirlendi. Mevcut ve geçmiş bulgular doğrudan karşılaştırılamasa da premolar ve molar dişlerde başarı oranları daha önce yapılan çalışmalara benzerdi. Çalışmada zirkonyum restorasyonların estetik, biyolojik ve fonksiyonel olarak başarıları yüksek bulundu. Tüm zirkonya kronlar için %100 başarı oranı saptanmıştır. 2 yıllık dönem boyunca tatmin edici klinik performans gözlemlendi. Sonuçlar monolitik zirkonya ve tabakalı zirkonya kronların yüksek sağ kalım oranlarına ve genellikle başarılı sonuçlara sahip olduğunu göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Monolitik Zirkonya, Tabakalı Zirkonya, Monolitik Zirkonya Kron, Tabakalı Zirkonya Kron.

Dental materyallerKronlarProspektif çalışmalar+1
İnan Anıl Özdemir
Ege University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemiplejik omuz ağrısında trombositten zengin plazmanın etkinliği

Amaç: Hemiplejik omuz ağrılı hastalarda trombositten zengin plazmanın ağrı ve fonksiyon üzerine etkisini araştırmaktır. Bu amaçla çift kör randomize, prospektif planlanan çalışmamızda hemiplejik omuz ağrılı hastalarda trombositten zengin plazmanın etkisi serum fizyolojik ile karşılaştırıldı. Gereç ve yöntem: Kliniğimiz polikliniklerine başvuran ilk inmeye bağlı hemipleji gelişmiş, 2 haftadan fazla plejik taraftaki omuzda ağrısı olan, 18-80 yaş aralığında, inmenin üstünden en az 3 ay geçmiş 55 hasta tarandı. Bu hastalardan 6' sı çalışmanın dâhil edilme kriterlerini karşılamadığı, 6 hasta da çalışmaya katılmayı reddettiği için çalışma dışı bırakıldı, toplam 43 hasta çalışma için randomize edildi. Tedavi grubuna TZP, 2. gruba plasebo olmak üzere tüm hastalara 1' er hafta arayla 3 kez enjeksiyon uygulandı. Tedavi grubundaki hastalara etkilenmiş omuz intraartiküler alanına; kendi venöz kanlarının santrifüji ile elde edilen trombosit zengin plazma, 2. gruptaki hastalara ise aynı miktar serum fizyolojik enjekte edildi. Tüm tedavi grupları yapılan enjeksiyona ek olarak nörolojik rehabilitasyon programlarına devam etti. Çalışma, hem hastaların hem de enjeksiyonu ve değerlendirmeyi yapan araştırmacıların hastaların hangi gruba dahil olduğunu bilmeksizin, kör olarak gerçekleştirildi. Üç aylık takip sonunda 40 hasta çalışmayı tamamladı. Primer ölçüm parametresi olarak hareketle olan VAS-ağrı skoru, sekonder ölçüm parametreleri olarak spontan VAS ağrı skoru, omuz pasif EHA(eklem hareket açıklıkları), FBÖ(fonksiyonel bağımsızlık ölçeği) ve kullanılan parasetamol miktarı kullanıldı. Tüm hastalar tedavi öncesi, son enjeksiyondan 1 hafta sonra, 1. ayda ve 3. ayda değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda spontan ve hareketle olan VAS değerlerinde, omuz pasif EHA'da 1. ay ve 3.ay vizitlerinde her iki grupta da anlamlı iyileşme gözlendi (p<0.05). Ancak gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Benzer şekilde FBÖ değerlerinde de tüm hastalarda iyileşme gözlenirken(p<0.05), gruplar arası fark yoktu. Kullanılan parasetamol miktarı arasında iki grup arası fark bulunmadı. iii Tartışma: Trombositten zengin plazma; tam kanın santrifüjü ile elde edilen ve tam kandan daha yüksek trombosit konsantrasyonu içeren hücresel plazma komponentidir. Biyoaktif protein ve büyüme faktöründen zengin trombositler dokuya bırakılıraak yaşlı ve rejenerasyonu iyi olmayan dokularda anjiyonegenezin, epitelizasyonun, hücre farklılaşmasının ve ekstraselüler matriks formasyonunun stimulasyonuyla doku iyileşmesine yardımcı olunması amaçlanır. Tüm bu yararlı etkilerinden dolayı HOA tedavisinde etkili olacağı hipotezine dayanarak yapılan bu çalışmada her iki grubun da zaman içinde iyileşme gösterdiği, ancak gruplar arası fark olmadığı görülmüştür. TZP enjeksiyonlarının plaseboya göre üstünlük göstermemesi iğnenin uyarıcı etkisi, TZP' nin hazırlanma biçimi, hazırlık aşamasında özellikle aktivatör kullanılmamış olması, hastaların aspirin alıyor olmaları ve HOA' nın heterojen yapısı ve olguların kronik olmaları ile açıklanabilir. Ayrıca tüm hastalara iyi bir eğitim sağlanması ile düzenli egzersiz programının başlanması bütün hastaların iyileşmesi üzerine etkili faktörler arasında sayılabilir. Bununla birlikte kesin bir yargıya varmak için HOA' nın akut-kronik, subluksasyonun eşlik edip etmediği alt gruplara ayrılabildiği daha çok hasta üzerinde yapılan, aktivatör kullanılarak hazırlanan TZP grubunun da yer aldığı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Ağrı, hemipleji, inme, omuz, trombositten zengin plazma

HemiplejiOmuzOmuz ağrısı+3
Asude Uzdu
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemiplejik hastalarda standart rehabilitasyona eklenen iş uğraşı tedavisinin günlük yaşam aktiviteleri, yaşam kalitesi ve psikolojik semptomlar üzerine etkinliği

Bu tek kör randomize, prospektif çalışmanın amacı hemiplejik hastalarda standart rehabilitasyona eklenen iş uğraşı tedavisinin günlük yaşam aktiviteleri, yaşam kalitesi ve psikolojik semptomlar üzerine etkinliğinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya hastalık süresi 6-24 ay arasında olan hemipleji tanılı 35 hasta dahil edildi. Hastalar iş uğraşı+standart rehabilitasyon (n:17) ve sadece standart rehabilitasyon (n:18) grubu olmak üzere randomize edildi. 1. gruptaki hastalara, 8 hafta boyunca haftanın 5 günü, günlük 45 dk süreyle standart rehabilitasyon tedavisi ve buna ek olarak haftanın 3 günü 45 dk süreyle iş uğraşı tedavisi verildi. 2. gruptaki hastalara ise; sadece standart rehabilitasyon tedavisi verildi. Hastalar tedavi öncesi ve 8. hafta sonunda; kendine bakım becerilerinin performansının değerlendirilmesi (KBBPD), fonksiyonel bağımsızlık ölçeği (FBÖ), Nottingham genişletilmiş günlük yaşam aktiviteleri indeksi (NGGYA), SF-36, purdue peg board testi, el ve parmak kas güçleri ve hastane anksiyete ve depresyon ölçeği (HAD) ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda her iki grupta da KBBPD, el ve parmak kas güçleri, NGGYA , purdue peg testi, FBÖ motor skorlarında grup içi anlamlı gelişim gözlendi(p<0.05). FBÖ kognitif, HAD skorlarında ise anlamlı gelişim görülmedi (p>0.05). Gruplar arası karşılaştırmada ise KBBPD testi enstrümantal günlük yaşam aktiviteleri-fiziksel alt ölçeği, FBÖ motor ve purdue peg board testi skorlarında iş uğraşı grubunda anlamlı daha çok iyileşme saptandı (p<0.05). Ancak KBBPD hareketlilik, özbakım ve enstrümantal günlük yaşam aktiviteleri-kognitif alt ölçekleri, SF-36, HAD, el ve parmak kas güçleri skorlarında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Sonuç: Standart rehabilitasyon uygulamalarına eklenen iş uğraşı tedavilerinin bazı günlük yaşam aktiviteleri, el fonksiyonları ve bağımsızlık üzerine faydalarının olduğu saptadık.

Fizik tedaviGünlük yaşam aktiviteleriHemipleji+7
Mehmet Eroğlu
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Omuzun adeziv kapsülitinde trombositten zengin plazmanın etkinliği

Amaç: Adeziv kapsülit tanılı hastalarda trombositten zengin plazmanın ağrı ve fonksiyon üzerine etkisini araştırmaktır. Bu amaçla çift kör randomize, prospektif planlanan çalışmamızda adeziv kapsülit tanılı hastalarda trombositten zengin plazmanın etkisi serum fizyolojik ile karşılaştırıldı. Gereç ve yöntem: Ege Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon kliniğine başvuran 89 adeziv kapsülit tanılı hasta değerlendirildi. 18-70 yaş aralığında, 3-9 aydır, omuzda ağrısı (VAS ile ≥40 mm şiddetinde), aktif ve pasif EHA'da karşı taraf ile karşılaştırıldığında, etkilenen tarafta en az 2 hareket düzleminde, en az % 25 kayıpla hareket kısıtlılığı olan 40 adeziv kapsülit tanılı hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar yaş ve cinse göre önceden belirlenen randomizasyon şemasına uygun olarak 2 gruba ayrıldı. 1. grup, kendi venöz kanlarının santrifüji ile elde edilen trombosit zengin plazma uygulanan grup, 2. grup serum fizyolojik uygulanan plasebo grubudur. Tüm tedavi gruplarında enjeksiyonlar toplamda 3 kez, 2' şer hafta ara ile omuza intrartiküler alana, posterior enjeksiyon tekniği kullanılarak ve körlüğü sağlamak için aynı madde ile kaplanarak uygulandı. Tüm tedavi gruplarına enjeksiyona ek olarak, ilk 4 hafta boyunca, haftada 3 gün fizyoterapist eşliğinde, daha sonra ev egzersiz programı şeklinde olmak üzere egzersiz tedavisi verildi. Hastanın hastaneye gelmediği günlerde de egzersizlerin günde 3 kez 10'ar tekrar şeklinde evde devam edilmesi önerildi. Tüm hastalar tedavi öncesi, 1. ay ve 3. ayda ağrı ve hareket kısıtlılığını değerlendirmek için primer ölçüm parametresi olarak Omuz Ağrı ve Dizabilite iİndeksi [Shoulder Pain and Disability Index (SPADI)] ile; sekonder ölçüm parametreleri olarak VAS (Visuel Analog Skala)- spontan ağrı, VAS- sağlık durumu, VAS- tedavi memnuniyeti, goniyometre ile omuz eklem hareket açıklığı ölçülmesi, kullanılan parasetamol dozu, komlikasyon ve yan etki olup olmadığı ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda; SPADI ile ağrı ve dizabilite değerlendirmesinde 1. ve 3. ayda her iki grupta da anlamlı iyileşme olmakla birlikte (p<0.05), TZP grubunda anlamlı daha fazla iyileşme saptandı (p<0.05). Her iki grupta da SPADI ağrı ve dizabilite alt skorlarında 1. ve 3.ay arasındaki değerlendirmelerde anlamlı iyileşme görüldü (p<0.05). SPADI totalde plasebo grubunda 1. ve 3.ay değerleri arasında fark saptanmadı . Ayrıca VAS ile spontan ağrı ve hastalığın yaşam kalitesine etkisini değerlendirmemizde de; TZP grubunda plasebo grubuna göre daha fazla iyileşme saptandı (p<0.05). EHA ölçümlerinde de 1.ve 3.ayda her iki grupta artış varken, 1.ayda aktif ER dışında diğer EHA'larda TZP grubunda daha fazla artış saptandı (p<0.05). Benzer şekilde, 1. ve 3.aydaki VAS-tedavi memnuniyeti de TZP grubunda daha iyi saptandı (p<0.05). Kullanılan parasetamol miktarında iki grup arası fark bulunmadı. Tartışma: TZP, tam kanın santrifüj edilmesi ile elde edilen ve tam kandan daha yüksek konsantrasyonda trombosit içeren otolog plazma kısmıdır. Hiperfizyolojik oranda büyüme faktörü içermesi çeşitli kas iskelet sistemi hastalıklarının tedavisinde kullanımını sağlamıştır. Kollajen sentezini arttırması, anjiogenezisi stimüle etmesi, hücre migrasyonunu, diferansiyasyonunu, proliferasyonunu arttırması, ekstrasellüler matriks oluşumunu arttırması ile tendon ve ligaman yaralanması tedavisinde etkili olduğu gösterilmiştir. Tüm bu yararlı etkilerinden dolayı AK tedavisinde etkili olacağı hipotezine dayanarak yapılan bu çalışmada her iki grubun da zaman içinde iyileşme gösterdiği saptanmıştır. Bununla birlikte gruplar karşılaştırıldığında hem ağrı parametreleri hem özürlülük ve memnuniyet değerlendirme parametrelerinde TZP grubunda istatiksel olarak çok daha fazla iyileşme bulunması egzersize ek olarak uygulanan TZP tedavisinin ek fayda sağladığı şeklinde yorumlanabilir. Çalışmamızda her 2 grupta da TÖ'ye göre anlamlı derecede iyileşme bulunması hastalara uygulanan bu egzersiz programına bağlanabilir. Bir başka olası neden de serum fizyolojiğin plasebo, distansiyon ve iğnenin uyarıcı etkisidir. Kesin karara varmada daha çok hasta üzerinde daha uzun süre takip edilerek yapılan, tek başına egzersiz tedavisi alan veya KS enjeksiyonu uygulanan gruplarla TZP'nin etkinliğinin karşılaştırıldığı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Adeziv kapsülit, omuz, trombositten zengin plazma

AdezyonlarOmuzOmuz ağrısı+3
Burcu Ünlü
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise nöbetle başvuran hastaların demografik verilerinin, laboratuvar ve tedavi süreçlerinin değerlendirilerek, acil servisteki izlem süresince ikinci nöbet sıklığının prospektif olarak araştırılması

AMAÇ: Acil servise epileptik nöbet ile başvuran hastaların demografik özelliklerinin tanımlanması, hastaların nöbet özelliğinin belirlenmesi (epileptik, akut semptomatik, uzak semptomatik), laboratuvar ve görüntüleme sonuçları değerlendirilip bu parametrelerin hastane takibinde rekürren nöbet geçirme oranları ile ilişkisi araştırılarak bu ilişkinin hastaların acil servis yönetimine katkısı olup olmadığının saptanması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Prospektif analitik araştırma olarak tasarlanan çalışmaya EÜTF Hastanesi Acil Servisine Mart 2014 - Şubat 2016 tarihleri arasında epileptik nöbet geçirme sebebiyle başvuran on sekiz yaş üstü hastalar alınmıştır. İlgili tarihler arasında acil servise nöbetle başvuran hastalardan travma sonrası ilk kez nöbet geçirenler ve acil servis takibinde arrest olanlar çalışmaya dâhil edilmemiştir. Söz konusu dışlama kriterlerine sahip olmayan hastalardan gönüllü olur formunu onaylayan 450 olgu çalışmaya dâhil edilmiştir. Bu 450 olgu arasında nöbet şikâyeti ile acil servise mükerrer başvurusu olan hastalar da mevcuttur. Mükerrer başvurusu olan olguların çalışmaya alındıktan sonraki otuz günlük süredeki ikinci başvuruları çalışmaya dâhil edilmemiş; ancak iki başvuru arasındaki süre otuz günden fazla ise olgu çalışmaya dâhil edilmiştir. Veri kaydı için standart bir olgu rapor formu oluşturulmuştur. İstatistiksel değerlendirme için veriler SPSS 20.0 programına girilerek veri tabanı oluşturulmuş ve gerekli analizler yapılmıştır. BULGULAR: Çalışmamızda 439 hasta değerlendirmeye alındı. Hastaların yaş ortalaması 46±20 yaş (18-94) olarak saptandı. Hastaların nöbet başlama yaşlarına göre dağılımı incelendiğinde %28,4 (n=125) ile en kalabalık grup 1-20 yaş arası olduğu, bu grubu %13,7 ile (n=60) 31-40 yaş aralığındaki hastaların oluşturduğu saptandı. Cinsiyete göre nöbet başlama yaşına bakıldığında erkeklerde ortanca nöbet başlama yaşı 37,5± 23,8 (1-94); kadınlarda ise 39,0 ± 25,1 (1-93) olarak saptandı. Hastaların %35,1'sinde (n=154) hayatında ilk kez epileptik nöbet geçirme şikâyeti olduğu saptandı. Hastaların %48.5'inin (n=213) nöbet özelliğine göre epileptik nöbet, %51.5'inin (n:266) semptomatik nöbet olduğu saptandı. Semptomatik nöbet olarak değerlendirilen hastaların %20.8'i (n=47) akut semptomatik, %79,2'si (n=179) uzak semptomatik nöbet olarak değerlendirildi. Hastaların nöbet özelliklerinin yaşa göre dağılımı incelendiğinde 18-35 yaş grubunun ağırlıklı olarak epileptik nöbet geçirdiği, yaş arttıkça semptomatik nöbet sıklığının da arttığı saptandı. Akut semptomatik nöbet hastalarının yaş ortancası 34,0±15,8 olup, etiyolojik sebebe göre kendi içinde sınıflandırıldığında; en sık sebep olarak %24,5'inde (n=11) akut serebral iskemi saptandı. Uzak semptomatik nöbet hastaları yaş ortancaları 59,0±19,8 olup (18-94), etiyolojisine göre sınıflandırıldığında nöbeti tetikleyen en sık sebep %49,7'inde (n=90) intrakraniyal yer kaplayan kitle, metastaz veya kafa içi basınç artışı yapan durum (ödem, hidrosefali gibi), ikinci sırada %37,0' ında (n=67) kronik iskemik/ hemorajik stroke olduğu saptandı. Çalışmaya alınan hastaların %31,9'u (n=140) acil servis takibi boyunca en az bir kez nöbet geçirdi. Hastaların takipte ilk nöbet geçirme saatinin dağılım aralığına bakıldığında ortanca değeri 2,0 (1- 40) çeyrekler arası aralık 1,0- 4,0 olarak saptandı. Gözlemde nöbet geçiren hastaların %39,3'ü (n=55) status epilepticus olarak değerlendirildi. Çalışmaya alınan hastaların ortanca acil serviste kalış saatleri 17,28±18,8 (1- 152) olarak saptandı. Acil servis gözleminde nöbet geçirme ile hastaların yaş aralıkları arasındaki ilişki incelendiğinde hastaların yaşı arttıkça hastane izleminde nöbet geçirme oranının daha yüksek olduğu gözlendi (p=0,016). Acil servis takibinde nöbet geçiren hastaların nöbet başlama yaşının >80 olduğu grubun takipte nöbet geçirme oranının en yüksek olduğu istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0,016). Ambulansla acil servise gelen hastaların hem acil servis takibinde hem de taburculuk sonrası bir ay içinde nöbet geçirme sıklığının daha yüksek olduğu; yine bu hastalarda SE görülme oranlarının da daha yüksek olduğu istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Bazal nöbet basit parsiyel olan hastaların acil servis takibinde nöbet geçirme sıklığının daha yüksek olduğu istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0,047). Semptomatik nöbetlerin epileptiklere göre acil servis gözleminde daha sık nöbet geçirdiği istatistiksel olarak anlamlı saptanırken (p=0,025); akut/ uzak semptomatiklerin arasında anlamlı istatistiksel fark saptanmadı (p=0,230). Daha önce status epileptikus geçiren hastaların acil serviste nöbet geçirme oranının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p=0,039). Tanılı epilepsisi olan hastaların kullandığı ilaç sayısı arttıkça acil serviste nöbet geçirme oranlarının daha yüksek olduğu istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0,004). İlk nöbetler ayrı olarak değerlendirildiğinde semptomatik nöbetlerin epileptiklere göre takipte nöbet geçirme oranının daha yüksek olduğu saptandı (p=0,013). Yine ilk nöbet hastalarının geliş GKS ile takipte nöbet geçirme oranlarının ters orantılı olduğu (p=0,001); fokal nörolojik defisiti olan hastaların da takipte daha sık nöbet geçirdiği istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0,031). İlk nöbet hastalarınde BBT'de patolojik bulgu saptanan hastaların, patolojinin ne olduğundan bağımsız olarak, takipte daha yüksek oranda nöbet geçirdiği saptandı (p=0,012). Tüm gruplar ele alındığında semptomatik nöbet hastalarının acil servis takibinde birinci basamak tedavi ile nöbet kontrolünün sağlanabilme oranının daha düşük olduğu saptandı (p=0,025). Hastaların geliş GKS ile takipte SE gözlenme sıklığının ters orantılı olduğu saptandı (p<0,001). Bilinen epilepsisi ve kanser öyküsü olan hastaların hastaneden ayrıldıktan sonraki bir ay içinde daha sık nöbet geçirdikleri saptandı (p<0,001; p=0.047). Uzak semptomatik nöbet olarak değerlendirilen hastalarda birinci ay takibinde nöbet görülme oranının akut semptomatiklere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p=0,040). Başvuru öncesi son yirmidört saatte nöbet geçiren hastaların çıkış sonrası birinci ayda nöbet geçirme oranının son bir yılda nöbet geçirmeyenlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü (p<0,001). Hastane izleminde nöbet gözlenen hastaların birinci ay takibinde nöbet geçirme oranının da geçirmeyenlere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p=0,044). TARTIŞMA: Acil servis başvurularında yaş ilerledikçe semptomatik nöbet oranının arttığı görülmüştür. Semptomatik nöbetlerin 45 yaş ve üzerindeki grupta belirgin olarak artmış olduğu saptanmıştır. sepmtomatik nöbet hastalarında 18-45 yaş aralığında ön planda intoksikasyonlar, intrakraniyal kitle ve posttravmatik nöbetler görülürken yaş ilerledikçe posttstroke nöbetler ve intrakraniyal kitlelerin görülme oranı artmaktadır. İleri yaş grubunda, ilk kez nöbet geçirme şikayetiyle başvuran hastalarda nöbete yol açabilecek sekonder nedenler akla gelmelidir. Nörolojik defisit saptanması ve düşük başvuru Glasgow koma skalası skoru, hipoksi ve hipertermi saptanması acil servisi gözleminde nöbet geçirme riskini arttırdığı bulunmuştur. Hemogram değerlerinin ve biyokimyasal parametrelerin takipte tekrar nöbet geçirme riskini belirlemede herhangi bir katkısı bulunmamıştır; ancak nöbetin etiyolojisinin aydınlatabilmek için bu değerlerin çalışılması önerilmektedir. BBT, EEG ve diğer tetkiklerin (amonyak, kan ilaç düzeyi, laktat, MRG, LP) sonuçlarının takipte nöbet geçirme riskini belirlemede katkısı bulunamamıştır. Ancak hastayı takip eden klinisyenin bu tetkiklerden herhangi birinin yapılması için endikasyon belirlediği hastaların takipte nöbet geçirme riski ve SE görülme oranları yüksek saptanmıştır. İleri tetkik gerekliliği düşünülen hastaların yatırılarak izlenmesi önerilmektedir. İlk nöbet hastaları ayrı olarak değerlendirildiğinde nöbet rekürrensi açısından tüm popülasyon ile aynı risk faktörleri saptanmıştır. Hastane sonrası takipte bazal nöbet sıklığı fazla olan hastalar, poststroke nöbetler ve intrakraniyal kitlesi olan hastalarda nöbet rekürrens riski yüksek saptanmıştır.

Acil servis-hastaneDemografiEpilepsi+3
Gizem Altınsoy
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber faset sendromlu hastalarda iki farklı iğne yerleşimi ile konvansiyonel radyofrekans uygulamasının karşılaştırılması

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı, Algoloji Bilim Dalı'nda Eylül 2015-Ocak 2016 tarihleri arasında Algoloji polikliniğine başvuran kronik bel ağrılı 51 hasta çalışma kapsamına alındı. Randomize, tek kör, prospektif olarak planlanan çalışmada dışlama kriterleri olamayan, diagnostik test bloğu pozitif sonuçlanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Onamları alındı. Diagnostik test bloğu pozitif olan hastalar randomize olarak 2 gruba ayrıldı ve konvansiyonel radyofrekans tedavisi iki farklı iğne yerleştirme uygulaması ile, resüsitasyon olanağı olan tam donanımlı Algoloji ameliyathanesinde uygulandı.Grup 1'e antero posterior yaklaşımla radyofrekans uygulanırken, Grup 2'ye oblik yaklaşımla konvansiyonel radyofrekans tedavisi uygulandı. İşlem öncesi 1.ay ve 3.ayda VAS, Beck depresyon testi, hasta memnuniyeti, el yer mesafesi, 20 metre yürüme testi,6 dakika yürüme testi, Oswestry skalası SF-36 yaşam kalite indeksi ve ek medikal tedavi kullanımları kaydedildi ve karşılaştırıldı. Hastalarda yan etki veya komplikasyon görülmedi. Çalışmanın genel değerlendirmesinden elde edilen sonuçlar şöyledir; 1.Her iki grupta da değerlendirdiğimiz; VAS ağrı skoru, Beck depresyon testi, el yer mesafesi testi, Oswestry testi, 20 metre yürüme testi, hasta memnuniyeti 6 dakika yürüme parametrelerinde iyileşme yönünde anlamlı sonuçlar saptadık. Ek medikal tedavi kullanımı açısından gruplarda anlamlı fark saptanmadı. 2.Bir yaşam kalite indeksi olan SF-36 testindeki değişim istatiksel olarak anlamlı saptanmadı. Bu da 3 aylık izlem süresinden dolayı değişimin henüz teste yansımamasından olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızın uzun dönem takipleri devam etmektedir. 3.Her iki grup karşılaştırıldığında ise grup 1 hasta memnuniyeti, VAS ağrı skoru parametrelerinde akut(1.ay)kontrolündeki iyileşmenin daha fazla olduğu görüldü fakat aynı parametrelerde 3.ay değişimlerinde gruplar arası fark gözlenmedi. 4.Sonuç olarak her iki iğne yerleştirme yönteminde de etkinlik yüksek olup, gruplar arasında anlamlı fark gözlenmemiştir. Tercih uygulayacak olan Algoloğun tercih ve deneyimine kalmıştır.

AğrıBel ağrısıLumbosakral bölge+4
Fatma Kübra Karaosmanoğlu
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı basınçlarda histeroskopi sırasında abdominal kaviteye endometrial hücre geçişinin değerlendirilmesi

Daha sonra girilecektir.

AbdomenBasınçEndometriyum+3
Esra Beypars
Ege University
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Ortopedi biriminde ilaç hazırlama sırasında yaşanan bölünmelerin değerlendirilmesi: Gözlemsel prospektif bir araştırma

Araştırma, bir üniversite hastanesinin Ortopedi ve Travmatoloji Biriminde ilaç hazırlama sırasında yaşanan bölünmelerin değerlendirilmesi amacıyla gözlemsel ve prospektif olarak gerçekleştirildi. Araştırmanın evrenini; bir üniversite hastanesinin Ortopedi ve Travmatoloji Biriminde hafta içi ve gündüz saatlerinde gerçekleştirilen ilaç hazırlıkları oluşturdu. Araştırmanın örneklemini ise, aynı hastanede gerçekleştirilen randominizasyon yöntemiyle seçilen ilaç hazırlıkları oluşturdu. İlaç hazırlıkları sırasında hemşirelerin maruz kaldıkları bölünmelerin azaltılabilmesi amacıyla, hemşirelere ilaç hazırlığı sırasında renkli güvenlik yeleği giydirildi. Araştırma verileri, Haziran- Ağustos 2022 tarihleri arasında arasında girişim öncesi ve sonrası 76'şar gözlem olmak üzere toplam 152 ilaç hazırlığı gözlenerek toplandı. Gözlemler sırasında elde edilen veriler, literatür doğrultusunda araştırmacılar tarafından oluşturulan ve kapsam geçerliliği onaylanan İlaç Hazırlama Gözlem Formuna kayıt edildi. Elde edilen verilerin istatistiksel analizleri için NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2020 Statistical Software (NCSS LLC, Kaysville, Utah, USA) programı kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesinde, standart sapma, medyan, min, max değerleri, frekans, yüzde gibi tanımlayıcı istatistiksel yöntemlerin yanı sıra Shapiro Wilks,Student t, Mann Whitney-U, Kruskal Wallis, Dunn, Interclass Correlation Coefficient, Fisher's Exact testleri kullanıldı. Sonuçlar % 95'lik güven aralığında, anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi. Araştırma sonucunda, ilaç hazırlıkları sırasında en sık olarak hasta yakınları, hekimler ve kişisel telefonun çalması nedeniyle bölünmeler yaşandığı, hasta yakınları ameliyat öncesi ve sonrası hasta karşılama, hasta gereksinimlerinin karşılanması ve hekimlerin en uzun süre bölünmeye neden olduğu bulundu. Girişim sonrasında hemşireler ilaç hazırlıkları sırasında, istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha az sayıda (p=0,001; p<0,01) ve daha kısa süre bölünme yaşadılar (p=0,001; p<0,01). Sonuç olarak; İlaç hazırlıkları sırasında renkli güvenlik yeleğinin kullanılmasının hemşirelerin yaşadığı bölünmeleri azalttığı belirlendi.

DoktorlarHemşirelerHemşirelik+6
Ebru Karabulut
Bahçeşehir University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Akut renal hasarlı köpeklerde bağırsak ultrasonografisi: Bağırsak-renal ekseni odaklı prospektif değerlendirmeler

Amaç: İntestinal disbiyozis ile renal hastalıkların patofizyolojileri arasında, gastrointestinal sistem ve renal arasındaki bağlantıdan dolayı bir ilişkili bulunmaktadır. Bu kapsamda belirtilen tez projesi ile akut renal hasarı bulunan köpeklerde renal ve intestinal ilişkinin ultrasonografik olarak belirlenmesi ve ultrasonografik intestinal verilerin akut renal hasarın erken belirteci olup olmayacağının ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Doğal yolla oluşan akut renal hasar tanısı konulan ve herhangi bir şikayeti bulunmayan sağlıklı olmak üzere her iki cinsiyetten ve farklı yaşlardaki (yaş aralığı 1-13) toplamda 64 köpek çalışmaya dahil edildi. Birinci grubu (n=24), kliniğe aşı veya sağlık kontrolü amacıyla getirilen, klinik ve laboratuvar değerlendirilmelerinde herhangi bir anormallik saptanmayan sağlıklı köpekler, ikinci grubu subklinik akut renal hasar (ARH)'lı kreatin değerleri normal sınırlar içerisinde olup Nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin (NGAL) değerleri yüksek olan köpekler (n=33), üçüncü grubu tübüler zararla ilişkili ARH bulunan kreatin ve NGAL değerleri yüksek (n=7) köpekler oluşturdu. Bulgular: Gerek tübüler zararla ilişkili ARH tanısı grubunda gerekse de subklinik ARH tanısı konulan gruplarda meydana gelen NGAL değişimleri ile yapılan sol böbrek /Aort ölçümleri arasında anlamlı düzeyde bir artış eğiliminin bulunmadığı belirlendi. Subklinik ARH ile, tübüler zararla ilişkili ARH kreatinin düzeyleri ve tübüler zararla ilişkili ARH bulunan hastalarla, sağlıklı grup arasında güçlü anlamlı (p<0,001) bir farklılık tespit edilmiştir. Tübüler zararla ilişkili ARH bulunan hastalarda kolon 3.3±0.1 mm, duodenum 5.1±0.4 mm, jejenum 4.4±0.3 mm olarak bulunurken, subklinik ARH grubuna dahil edilen hastalarda duvar kalınlıkları kolon 3.8±0.2 mm, duodenum 5.5±0.2 mm, jejenum 4.6±10.8 mm olarak tespit edilmiştir. Renal intestinal ilişki değerlendirildiğinde yanlızca subklinik ARH'li köpeklerdeki intestinal değişimler sağlıklılara kıyasla anlamlı olarak kolon p<0.001, duodenum p<0.01 ve jejenum p<0.05 bulunmuştur. Sonuç: ARH mevcut olan köpeklerde intestinal duvar kalınlıklarında artış görülmüştür. Elde edilen bu sonuçlar köpeklerde böbrek bağırsak iletişimini desteklemektedir.

Akut böbrek hasarıKöpeklerProspektif çalışmalar+2
Gamze Gökçay
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

İmplant üstü restorasyonların çıkış profilinin periodontal sağlık üzerine etkisinin değerlendirilmesi: Prospektif çalışma

Giriş ve Amaç: Bu prospektif çalışmanın amacı güncel diş hekimliğinde sıkça kullanılan ve birincil tedavi seçeneği haline gelmiş implant üstü restorasyonların, çıkış profil açılarının implant çevresi kemikte meydana getirdiği kayıp ve çevre yumuşak dokular üzerine etkisini ölçerek periodontal sağlığın in vivo olarak değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, 24 hastanın (15 kadın, 9 erkek) katılımıyla toplam 67 implant uygulanarak gerçekleştirildi. Kriterlerimize uyan ve çalışmamıza dahil ettiğimiz implant sayısı ise 24'tür. İmplantların cerrahi aşamaları tamamlandıktan 3 ay sonra protetik restorasyonları yapıldı. İmplant üstü restorasyonların ilgili bölgelerinden 1. ayda ve 6. ayda paralel film tutucular yardımıyla periapikal filmler alındı. İmplant üstü restorasyonlarda plak indeksi (PI), cep derinliği (PD) ve sondlamada kanama (BOP) durumu 1. ayda ve 6. ayda klinik olarak incelendi. Löe-Silness'in gingival indeks skorlarına göre alınan periodontal parametrelere ait veriler kaydedildi. İmplant bölgelerinden alınan periapikal filmlerde ImageJ programı yardımıyla çıkış profili açısı ve implant çevresi kemik seviyesi ölçümü yapıldı. Yapılan kemik seviyesi ölçümleri sonucunda kemik kaybı oran-orantı yöntemiyle hesaplandı ve kaydedildi. Çalışmamızdaki veriler IBM SPSS V23 ile analiz edildi. Kemik kaybı, GI, PI ve cep derinliği üzerine etki eden bağımsız değişkenlerin incelenmesinde çoklu lineer regresyon analizi kullanıldı. Analiz sonuçları nicel veriler için ortalama ± s. sapma ve ortanca (minimum - maksimum) şeklinde, kategorik veriler frekans ve yüzde olarak sunuldu. Önem düzeyi p<0,05 olarak alındı. Bulgular: Yapılan istatistiksel değerlendirmeler doğrultusunda açı ölçümü ile 6. ay gingival indeksi arasında anlamlı bir ilişki vardır. Açı artıkça gingival indekste orta şiddette bir azalış meydana gelmektedir (p=0,020). Açı ölçümü ile kemik kaybı, plak indeksi ve cep derinliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktur (p>0,050). Kanama durumuna göre açıların ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardır (p=0,001). Kanaması olmayanların açı ortalaması daha yüksek elde edilmiştir. Kemik kaybı, plak indeksi, gingival indeks ve cep derinliği üzerine etki eden bağımsız değişkenler çoklu lineer regresyon analizi ile incelendiğinde, kurulan regresyon modeli istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Sonuçlar: Bu çalışmanın limitasyonları dahilinde; implant üstü restorasyonlarda çıkış profil açısının gingival indeksle anlamlı bir ilişkisi olduğu gözlenmiştir. Çıkış profili açısı ile diğer parametreler arasında anlamlı bir ilişki olmadığı sonucuna varılmıştır. Kanama durumu ile açıların ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardır (p=0,001). Uygun çıkış profil açısının implantın uzun dönem başarısı üzerine etkili olduğu gözlenmiştir. Anahtar kelimeler: dental implant, implant üstü retorasyonlar, çıkış profili, periodontal sağlık.

Dental implantasyonDental implantlarDental protez-implant destekli+3
Özge Faydalı
Hatay Mustafa Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preeklampsi-eklampsi-HELLP tanılı gebelerde görülen "posterior reversibl ensefalopati sendromu (PRES)" sıklığı

Amaç: Çalışmamızın amacı Mustafa Kemal Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğimizde preeklampsi, eklampsi ve HELLP sendromu ile takip edilen gebelerde posterior reversibl ensefalopati sendromunun, MR ile görülme sıklığını araştırmaktır. Yöntem: Etik kurul onayı alındıktan sonra, prospektif olarak Kasım 2019 ile Kasım 2020 tarihler arasında HMKÜ hastanesinde doğum yapan 844 gebeden; preeklampsi, eklampsi ve HELLP tanısı alan 39 gebeye peripartum MR çekildi. Bu 39 hasta MR' da PRES bulguları olan ve normal görüntülemesi olan hastalar olarak 2 grupta incelendi. Bulgular: 844 gebeden 39'una (%4,6) preeklampsi, eklampsi ve hellp tanıları ile peripartum MR çekildi. Bu 39 hastanın 28'i preeklampsi (%3,3), 7'si eklampsi (%0,8) nedeniyle takibimizdeydi. Bu 39 hastanın 10'unda (%25,6) (tüm doğumlara oranı %1,1) PRES rapor edildi. Bu 10 PRES hastasının 5'inde eklampsi, 4'ünde preeklampsi,1'inde eklampsi ve HELLP vardı. MR çekilen 39 hastanın eklampsi tanısı konulan %71,4'ünde, preeklampsi tanısı konulan %14,3'ünde PRES olduğu tespit edildi. HELLP sendromu olan 2 hastada da PRES görülmedi. Hastaların tanıları ile PRES görülme sıklıkları arasında anlamlı bir ilişki olduğu tespit edildi (p=0,012). Çalışmamıza göre düşük yaş grubunda olan hastalarda PRES tanısının anlamlı düzeyde daha fazla olduğu tespit edildi (p=0,040). MR sonucu normal çıkan hastalarda yaş ortanca değeri 28,0 iken PRES çıkanlarda 23,5'tir. Çalışmamızda PRES tanısı konulan hastaların hastanede yatış sürelerinin diğerlerine göre anlamlı düzeyde daha fazla olduğu tespit edildi (p=0,001). PRES tanısı konulan hastaların hastanede yatış sürelerinin ortancası 6,5 gün iken diğerlerinin 3 gündü. Hastalarımız arasında nöbet geçirenlerde PRES görülme sıklığının nöbet geçirmeyenlere göre anlamlı düzeyde daha fazla olduğu tespit edildi. Nöbet geçiren hastalarda PRES görülme sıklığı %62,5 iken nöbet geçirmeyenlerde %16,1'dir (p=0,011). Sonuç: Prodromal semptomları olan preeklamptik ve eklamptik gebelerde PRES insidansı çok yüksek olduğu için bu hastalarda görüntüleme yöntemi ile erkenden tanı konulup ve tedavisi sağlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: PRES, preeklampsi, eklampsi, HELLP

GebelikHELLP sendromuManyetik rezonans görüntüleme+2
Burak Arslan
Hatay Mustafa Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut miyokard infarktüsü nedeniyle perkütan koroner girişim uygulanan hastalarda infarkt ilişkili arterin tam tıkalı olup olmamasının kontrast nefropati gelişimine etkisi

Amaç: Bu çalışmada akut miyokard infarktüsü (AMI) nedeniyle perkütan koroner girişim (PKG) uygulanan hastalarda başlangıçtaki infarkt ile ilişkili arterin TIMI Trombüs Grade sınıfının kontrast madde nefropatisi (KMN) gelişimi üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız tek merkezli prospektif olarak planlanmıştır. Çalışmaya Mayıs 2019 ile Nisan 2022 tarihleri arasında kurumumuzda AMI tanısı ile acil PKG yapılan 389 hasta dahil edildi. Hastaların demografik ve klinik özellikleri kaydedildi. Serum kreatinin düzeyleri işlem öncesi ve işlemden 48-72 saat sonra çalışıldı. Hastalar kreatinin düzeylerindeki artışa göre KMN gelişen ve KMN gelişmeyen olmak üzere iki gruba ayrıldı ve KMN gelişimine neden olabilecek risk faktörleri değerlendirildi. HastalarTIMI trombüs grade skoruna göreTIMI (0-4) ve TIMI (5) olmak üzere iki gruba ayrıldı. TIMI trombüs grade skorlarına göre ayrılan grupların klinik, demografik ve laboratuvar özellikleri karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların 59'unda (%15,2) KMN geliştiği saptandı. Acil PKG uygulanan AMI hastalarında KMN gelişimi açısından; hastanın yaşı (p<0,001), daha öncesinde ACE inhibitörü (p=0,018) ve betabloker kullanımı (p=0,017), işlem öncesi bazal GFH düşüklüğü (p<0,001), hemoglobin düşüklüğü (p=0,001) ve kontrast madde miktarı (p=0,005) anlamlı bulundu. İşlem öncesi bazal GFH (p=0,005) ve kullanılan kontrast madde miktarının (p=0,007) KMN gelişiminde bağımsız etkili faktörler olduğu bulundu. PKG uygulanan hastaların %31,9'unun infarktla ilişkili arterinin tromboz ile tam tıkalı olduğu bulundu. İnfarktla ilişkili arterin tam tıkalı olması ile KMN arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı (p=0,203). İnfarktla ilişkili arterin tam tıkalı olmasını öngören parametreler platelet sayısı, AST ve ALT yüksekliği olarak saptandı (sırasıyla p=0,019, p=0,002, p=0,001). Sonuç: AMI nedeniyle PKG yapılan hastaların %31,9'unun infarktla ilişkili arterinin tromboz ile tam tıkalı olduğu bulundu. İnfarktla ilişkili arterin tam tıkalı olması ile KMN gelişme riski arasında anlamlı ilişki bulunamadı. İnfarktla ilişkili arterin tam tıkalı olması açısından; platelet, AST ve ALT yüksekliği anlamlı bulundu. Anahtar Kelimeler: Akut miyokard infarktüsü, perkütan koroner girişim, kontrast madde nefropatisi, trombos yükü, TIMI trombüs derecesi

Akut koroner sendromBöbrek yetmezliği-akutKontrast maddeler+4
Turabi Öztekin
Hatay Mustafa Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik myeloid lösemili hastalarda imatinib mesilat tedavisinin osteoporoza etkisi

Kronik Myeloid Lösemi (KML) aşırı proliferasyona uğrayan myeloid seri hücrelerinin klonal bir bozukluğudur. Hastalığın karakteristik genetik anormalliği olan Philadelphia (Ph) kromozomu, 9. ve 22. kromozomların uzun kolları arasındaki karşılıklı bir translokasyon sonucu meydana gelir. Bu translokasyonun moleküler sonucu, KML' li bütün hastalarda bulunan ve yapısal olarak aktive edilmiş bir tirozin kinaz olan BCR-ABL füzyon proteininin üretimidir.Hastalığın güncel tedavileri allojenik kök hücre nakli ve imatinib mesilatı içeren ilaç rejimlerini kapsar. KML için tek küratif tedavi olan allojenik kemik iliği ya da kök hücre nakli, önemli morbidite ve mortalite ile birliktedir ve uygun vericisi bulunan hastalarla sınırlıdır. İmatinib mesilat, BCR-ABL' nin yapısal olarak aktif tirozin kinaz bölgesini hedefleyerek KML tedavisinde etkili olan bir ajandır ve günümüzde allojenik kök hücre nakli için uygun vericiye sahip olmayan hastaların tedavisinde ilk seçenek olarak kullanılmaktadır.Çalışmamızın amacı, KML grubu ile kontrol grubunun femur T skoru ve vertebra T skoru değerlerini karşılaştırarak imatinib kullanımının osteoporoza olası etkisini ortaya koymaktır.Bu çalışma Nisan 2008 ile Ekim 2008 tarihleri arasında Turgut Özal Tıp Merkezi'ne başvuran 20 KML hastası ile kontrol grubundaki 20 kişi üzerinde prospektif olarak yapıldı.Çalışmanın sonucunda, iki grup arasında serum P değerleri için istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.05). Serum P değerlerinin ortalaması, KML grubunda kontrol grubundan daha düşüktü. Bununla birlikte femur T skoru ve vertebra T skorunu içeren diğer parametreler için iki grup arasında anlamlı fark yoktu.Çalışmamızda tesbit edilmiş olan hipofosfatemi ile imatinib kullanımı arasındaki anlamlı ilişki, önceki çalışmaların sonuçları ile olgu sayısı az olmakla beraber uyumluydu.Sonuç olarak, çalışmamızda imatinib kullanımı ile osteoporoz gelişimi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gözlemlemedik. İmatinibin kemik yapım-yıkım döngüsü üzerindeki etkilerini göstermek için daha geniş kapsamlı araştırmaların yapılmasına ihtiyaç vardır.

LösemiLösemi-miyeloid-kronik-BCR-ABL pozitifOsteoporoz+3
Ahmet Görgel
İnönü University
2009
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otojen hamstring tendonları ile yapılan çift bant ön çapraz bağ rekonstrüksüyonunun erken dönem sonuçları (Prospektif Çalışma)

İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğine Haziran2009 ile Ocak 2010 tarihleri arasında başvuran, ÖÇB lezyonu tanısı konan 16 hastaçalışmamıza dahil edildi. Çalışmamız prospektif bir çalışma idi. Hastalarımızın hepsierkek idi. Hastaların yaş ortalaması 26.9 (20-47)'du.Tüm hastalara otojen hamstring greftleri ile femoral askı yöntemi kullanarakçift tünel ÖÇB rekonstruksiyonu yapıldı. Postop hastalara hızlandırılmışrehabilitasyon prosedürü uygulandı. Ortalama takip süresi 7.8 ay (3-12 ay) olarakbulundu.Hastaların Lysholm skor ortalaması preop 39.6 (dağılım 11-65) iken post op86.3 (dağılım 70-100)'dü. Hastaların Tegner aktivite skorları ortalaması travmaöncesi 7.37, travma sonrası 4, post op 6,43'idi. Son kontrollerinde IKDC skorlarıuygulanan hastaların 13 (%81.25)'ü A (mükemmel) ve B (iyi) grubunda yer aldı. Cgrubunda 3 hasta bulunurken, D (kötü) grubunda hastamız bulunmamaktadır.Hastaların IKDC subjektif diz değerlendirme formu ortalamaları pre op 39.3 (dağılım20.6-66) iken son muayenede 76.3 (dağılım 50-97)'ye yükselmiştir. Cincinnati skorupreop 18.18 (dağılım 15-22) iken, postop ortalama 27.25 (dağılım 20-30) `dir. Busonuçlara göre travma sonrası (pre-op) ve post-op ortalamalar arasındaki farklartatmin edici değerlerdedir (p=0.0001).Cybex II dinamometresi ile yapılan kuadriseps ve hamstring kas gruplarınaait güç ölçümlerinde hiçbir hastada %15'in üzerinde güç kaybıyla karşılaşılmadı.Sonuç olarak hamstring tendonları ile femoral askı yöntemi kullanarak çifttünel ÖÇB rekonstrüksiyonu literatür verileri ve aldığımız sonuçlar ışığındakullanılabilir ve tatmin edici sonuçlar alınabilir bir yöntemdir. Tekniğin,dejenerasyonu engelleme ve diz biyomekaniğini daha iyi restore etme açısındanyararlarını kanıtlamak ve aynı zamanda benzer çalışmalarla karşılaştırmak için uzundönem sonuçlarını görmek gerekmektedir.Anahtar sözcükler: ÖÇB rekonstrüksiyonu, çift bant, hamstring tendon greftleri,femoral askı.

CerrahiCerrahi tedaviHamstring tendonları+3
Demet Pepele
İnönü University
2010
10

Related subjects