Receptors

104 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Merkezi yolla uygulanan üridin ve üridin nükleotidlerinin kardiyovasküler parametreler üzerine etkileri

Üridin, dolaşımda serbest halde veya nükleotidlerin yapısında bulunan endojen bir nükleoziddir. Bu çalışmada intraserebroventriküler (i.s.v.) yolla uygulanan üridin ve nükleotidlerinin kardiyovasküler parametrelere etkileri ile muhtemel etki mekanizmalarının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada 120 adet 4-6 aylık Sprague Dawley cinsi erkek sıçan kullanılmıştır. Etki incelemesi için üridin, UMP, UDP ve UTP 0.1, 0.5 ve 1 mikromol (μmol) olmak üzere üç farklı dozda uygulanmıştır. Kan basıncı ve kalp hızı değerleri 60 dakika boyunca kaydedilmiştir. Mekanizma araştırmaları için üridin ve nükleotidlerinin en etkin bulunan dozunun enjeksiyonundan 15 dakika önce i.s.v. yolla P2Y reseptör antagonistleri (MRS2578, PPTN hidroklorür ve ARC-118925xx) enjekte edilerek kan basıncı ve kalp hızı kayıt altına alınmıştır. Ayrıca katekolaminler, oksitosin ve vazopressin analizleri için 0, 5, 10, 30 ve 60. dakikalarda kateter yoluyla kan toplanmıştır. Üridin ve UMP'nin kan basıncı ve kalp hızı üzerine anlamlı bir etkisi bulunamamıştır. UDP ve UTP'nin doz-yanıt gruplarında kalp hızını değiştirmediği, kan basıncını ise doza bağlı olarak anlamlı şekilde artırdığı bulunmuştur. P2Y reseptör antagonistleri ile ön tedaviler ise en etkin dozda (1 μmol) elde edilen kan basıncı artışını geri çevirmiştir. UDP ve UTP'nin en etkin dozunda serum vazopressin ve oksitosin düzeylerinin anlamlı olarak arttığı, katekolamin düzeylerinin ise değişmediği belirlenmiştir. Çalışmamızın sonuçları, merkezi yolla uygulanan UDP ve UTP'nin sıçanlarda kan basıncını anlamlı olarak artırdığını ve bu artışlara P2Y reseptör aktivasyonunun aracılık ettiğini literatürde ilk kez göstermektedir. Gözlenen etkilerin vazopressin ve oksitosin düzeylerindeki artışlarla ilişkili olması muhtemeldir. Bulgularımız, kan basıncının merkezi düzenlemesinde pirimidinerjik reseptör aktivasyonunun önemli bir mekanizma olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Üridin, üridin nükleotidleri, kan basıncı, kalp hızı, P2Y reseptörleri

Kalp hızıKan basıncıKardiyovasküler sistem+3
Berna Salman
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

CDK4/6 reseptör inhibitör tedavisi alan hormon reseptör pozitif metastatik meme kanseri hastalarda tedavi yanıtını değerlendirmede 18F-FDG PET/BT suvmax değerlerinin rolü

Metastatik meme kanseri çok kötü prognozlu bir hastalıktır. Yıllardır hormonoterapi ile tedavi edilir ancak CDK 4/6 inhibitörlerinin verdiği umut sonuçlarından dolayı hormonoterapi ile kombine edilmesi son yıllarda metastatik meme kanserinin tedavisinde yerini almıştır. CDK 4/6 inhibitörlerinin yanıtını değerlendirmek için standart bir yaklaşım bulunmamakla birlikte PET BT ile değerlendirilmesi mümkün olabilir. Çalışmamızda CDK 4/6 inhibitörleri uygulanan hormon pozitif metastatik meme kanseri hastalarında PET BT SUVmax değeri ile tedavi yanıtını ölçmeye amaçladık. Çalışmamız 94 hasta (93 kadın, 1 erkek) üzerine tek merkezli retrospektif olarak tasarlandı. Hastaların tanı yaşı ortalamasını 55,03 olarak saptandı. Hastaların genel sağkalım süresi (GSS) 169 ay, 5 yıllık ortalama genel sağkalım %77,4, 10 yıllık genel sağkalım %60,9 olarak saptandı. Çalışmamızda en çok kullanılan kombinasyon Ribosiklib + Letrozol (%45,7) olarak saptandı. CDK 4/6 inhibitörlerine bağlı yan etki profiline bakıldığında nötropeni en yaygın yan etki olarak saptandı (hastaların %35,5'inde). İkinci ve üçüncü sırada halsizlik ve bulantı yer aldığı saptandı (sırayla %25,8 , %19,4). CDK 4/6 inhibitörleri başlanmadan önce en yüksek SUVmax değerinin ortalaması (primer kitle+ metastaz) 11,20 olarak saptandı. Tedavi başladıktan sonra en yüksek SUVmax değerinin ortalaması 7,32'ye düştüğü saptandı (p=0,001). SUVmax değerlerinde ciddi düşüşü olan (AUC: 0,769, p=0,001, cut off 3,35 olarak hesaplanmıştır) vakaların progresyonsuz sağkalım süresinin (28,92 ay), SUVmax değerlerinde düşüşü olmayanlara göre (14,47) daha fazla olduğu saptandı. Tedavi öncesi ve tedavi sonrası en yüksek SUVmax değer farkının Clinical Benefit Rate (CBR), Objective Response Rate (ORR) ile anlamlı ilişkisi saptandı (p= 0,001). Metastatik meme kanseri tedavisinde hormonoterapi yanına CDK 4/6 inhibitörlerinin kullanımını hastalığın progresyonunu önleyebileceğinden önermekteyiz.

Meme hastalıklarıMeme neoplazmlarıNeoplazm metastazları+4
Rahime Dilara Özbek
Gaziantep University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

İnsan aortasında transient reseptör potansiyeli (TRP) kanalları ile hipertansiyon arasındaki ilişkinin araştırılması

Yüksek prevalansa sahip olan arteriyel hipertansiyon (HT), kardiyovasküler hastalıkların gelişimi için önemli bir risk faktörüdür. HT hastalarının büyük çoğunluğunu oluşturan primer HT patogenezi halen büyük ölçüde aydınlatılamadığından tedavi hedefleri de araştırmalara açık bir alandır. Transient reseptör potansiyeli (TRP) kanalları, membran potansiyelini veya hücre içi kalsiyum konsantrasyonunu değiştirerek sinyal transdüksiyonunda önemli rol oynayan bir katyonik kanal sınıfıdır. Hücre kültürü ve deneysel hayvan modellerinde yapılan çalışmalarda TRP kanallarının HT'da rolü olabileceği ileri sürülmüştür. Bu çalışma, TRP kanallarının HT patogenezindeki rolünü ve tedavideki potansiyel yerini araştırmayı hedefleyen, insan vasküler dokusunda yapılan ilk çalışmadır. Çalışmamızda, koroner arter hastalığı nedeniyle koroner arter bypass greft cerrahisi yapılan kronik HT hastaları (n=59) ile HT öyküsü olmayan normotansif (n=22) hastalardan, santral kan basıncını en iyi yansıtan vasküler yapı olan asendan aorta doku örnekleri toplanarak TRP kanallarının mRNA seviyeleri kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile analiz edilmiştir. Grupların demografik özellikleri, biyokimyasal parametreleri ve kullandıkları antihipertansif ilaç sayıları ve sınıfları ile eş zamanlı kardiyometabolik hastalıkları açısından alt grup analizleri yapılarak gen ekspresyon seviyeleri bu faktörlere göre değerlendirilmiştir. Çalışmada, TRPC1 ve TRPV3 mRNA ekspresyon seviyeleri açısından HT grubu ile kontrol grubu arasında farklılık bulunmazken, HT hastalarının TRPC6, TRPV1, TRPV2, TRPV4, TRPM8 mRNA ekspresyon seviyelerinin normotansif kontrol grubuna göre daha düşük olduğu tespit edilmiştir (sırasıyla; 0.2'ye karşı 1.05, 0.17'ye karşı 1.05, 0.31'e karşı 0.97, 0.29'a karşı 1.05, 0.35'e karşı 1.19). Sonuç olarak; TRP kanalları, HT patogenezinin aydınlatılması ve potansiyel bir tedavi hedefi olarak değerlendirilmesi daha etkili tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesine olanak sağlayabilir.

AortGen ifadesiHipertansiyon+3
Algül Dilara Dokumacı
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İzole kurbağa atriumunda Dopamin'e bağlı muhtemel etkilerin mekanizmasına yönelik bir çalışma

ÖZET Çalışmamızda spontan çalışan izole kurbağa atriumunda dopamin etkilerinin muhtemel mekanizması araştırıldı. Bu amaçla sağ ve sol atriumlar bütünlüğü bozulmadan uçlarından bağlanarak, ısısı 20°C de sabit tutulan ve kurbağa Ringer solüsyonu içeren izole organ banyosuna 0.15 g tansiyon altında asıldı. Spontan çalışan dokunun kontraksiyon boyundaki veya gücündeki değişmeler izotonik ve izometrik transducerler aracılığı ile bir poligrafa kaydedildi. Dopamin 'e bağlı pozitif inotrop etki propranolol tarafından güçlü ve doza bağımlı bir tarzda inhibe edildi; ancak dopamin antagonisti bir madde olan metoklopramid 'den anlamlı bir şekilde etkilenmedi. Preparatın dopamin veya adrenalin ile yarım saat ön inkübasyona maruz bırakılması işlemi, anılan iki agonist ilaca karşı doku duyarlığında bir değişikliğe neden olmadı. 30 dk aralar ile 3 kümü latif izoprenalin ( lO"*?, 10-e, 10"5 ve 10~4 M ) uygulanması cevaplarda giderek bir azalmaya yol açtı. Bundan sonra aynı dokuya uygulanan dopamin 'in etkilerinde de belirgin azalma gözlemlendi. Diğer yandan 3 kez kümülatif dopamin ( 10-7, 10-8, 10-5 ve 10-4 M ) uygulanması dokuda desensitizasyona neden o lmad ı. Bu bulgular spontan çalışan izole kurbağa atrium dokusunda dopamin 'in pozitif inotrop etkisinin 0 reseptörler aracılığı ile geliştiğini telkin etmektedir. 16

DopaminKalp atriumlarıKurbağalar+1
Cemil Göçmen
Çukurova University
1994
00
Master'sOpen AccessEN

Genetic study of the progesterone receptor for infertile in Iraqi women

The genetic causes of infertility in women are almost completely unknown. One of the genes associated with a higher risk of female infertility is the human progesterone receptor gene. Multiple polymorphisms have been discovered in this gene; however, PROGINS stands out as a variation with a 320-bp Alu-insertion in intron G and two-factor mutations in exon 4 and 5 (V660L and H770H, respectively), which both occur in the PGR polymorphism. For the purpose of determining the prevalence and pattern of the PROGINS 306 bp Alu insertion in intron G polymorphism in Iraqi women with unexplained infertility, as well as the associated risk factor, we are doing this research. PGR gene polymorphism (Alu insertion in intron G) was evaluated in 70 patients with idiopathic infertility and 60 healthy fertile women as controls in this research, which looked at the genotype frequency polymorphism of PROGINs. According to the findings, the proportion of patients with unexplained infertility who had polymorphism genotypes (G1/G2 and G2/G2) was substantially greater than that of the control group (33%). (16 percent ) We find that the PROGINS polymorphism of the PGR gene has a strong link with unexplained infertility in Iraqi women

Infertility-femalePolymerase chain reactionProgesterone+2
Alaa Alı Lafta Al-asadı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
DoctorateOpen AccessEN

Antikanser tedavisi olarak kanser hücrelerinde bakteriyel otofajiyi indükleyen lipopolisakkaritler

Escherichia coli (ATCC 8739) lipopolysaccharides (LPS) extracted from this stain were determined to be the most abundant in comparison to the DH5alpha- stain. So, the LPS obtained from E. coli (ATCC 8739) was tested on breast cancer cell lines to see whether it had any impact. LPS treatment has mixed outcomes on the MCF-7 and MDA-MB-231 cell lines. LPS-treated breast cancer cells also demonstrated up-regulation of Toll-like receptor (TLR) stimulation pathway genes (TLR-4 and NFkβ) and autophagy associated genes (PI3KC3). Toll-like receptor 4 ligand LPS may thereby alter immune responses in many malignancies. It is possible to considerably enhance the effectiveness of chemotherapy by using LPS in conjunction with other medicines. Translational oncology research for breast cancer treatment may benefit from the use of LPS, according to our results. The aim of the present study was to evaluate effect of E. coli isolated LPS on various breast cancer cells. ATCC 8739 and DH5alpha- were the two E. coli strains used for LPS isolation. Various biochemical approaches were used to estimate the extracted LPS in terms of both quality and quantity. Keywords: Autophagy, Breast cancer, Toll-like receptors, Lipopolysaccharide, Gene expression

Gene expressionLipopolysaccharidesBreast neoplasms+2
Abas Omran Hadı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Gaziantep ve çevresinde yaşayan ailesel hiperkolesterolemi hastalarında ldlr ve APOB genlerinin moleküler analizi

Ailesel Hiperkolesterolemi (AH) dünyada en sık görülen genetik hastalıklardan biridir. Öyle ki, 500 kişiden biri bu hastalıktan etkilenmektedir. Bu hastalık, plazma düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol (LDL-K) seviyelerinde artışa sebebiyet veren ve hayatın erken dönemlerinde erken koroner arter hastalığı ve diğer kardiyovasküler hastalıkların riskini artıran, otozomal dominant geçiş gösteren bir genetik bozukluktur. Hastaların büyük çoğunluğunda düşük yoğunluklu lipoprotein reseptör (LDLR) geninde mutasyon bulunmaktadır. Hastalığın ortaya çıkmasının diğer bir yaygın sebebi ise apolipoprotein B proteinini kodlayan APOB genindeki mutasyonlardan kaynaklanmaktadır. AH'nin erken tanısı, hastalıktan uygun korunma ve erken tedavilere olanak sağlayarak erken koroner arter hastalığı ve diğer kardiyovasküler hastalıklardan kaynaklı erken ölüm risklerini azaltır. Hastalığın erken tanısında moleküler tanı önemli bir yere sahiptir. Bu çalışmada, AH hastası on bireyde bu hastalık ile ilişkili iki önemli gen olan LDLR ve APOB genlerinin, yeni nesil dizileme yöntemi kullanarak tüm gen dizilemesini yapılmıştır. Elde ettiğimiz bulgulara göre, LDLR geninde, bir hastada homozigot, bir hastada heterozigot literatürde tanımlı patojenik mutasyon saptanmıştır. Ayrıca aynı aileden 4 bireyde ortak ekzonik bölgede literatürde tanımlı olmayan yeni bir delesyon saptanmıştır. APOB geninde ise, üç hastada heterozigot, iki hastada homozigot patojenik mutasyon saptanmıştır. Ayrıca bu gende hipertrigliseridemi ve diğer apolipoprotein B hasarlarına yol açan mutasyonlar saptanmıştır. Ek olarak, iki gende de hastalığın seyrini etkileyebilecek dönüşümler belirledik. Hiperkolesteroleminin erken tanı ve tedavisi oldukça önemlidir ve yeni nesil dizileme yöntemi ile bu hastalıkla ilişkili genlerdeki mutasyonların tamamının ortaya çıkarılması, kişiye özgü hastalığın tanısı ve hastalığın seyrinin belirlenmesi açısından büyük öneme sahiptir.

AileApolipoproteinler BDizi analizi-DNA+4
Murat Korkmaz
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken ve ileri evre skuamöz hücreli akciğer kanserli hastalarda Fibroblast Büyüme Faktörü Reseptörü 1 (FGFR1), Fibroblast Büyüme Faktörü 2 (FGF2), Fosfotidil İnozitol 3 Fosfat Kinaz (PI3K) ekspresyonlarının değerlendirilmesi ve klinik, prognostik önemi

Amaç: Küçük hücreli dışı akciğer karsinomu (NSCLC), tüm dünyada, kanser ilişkili mortalitenin en sık nedenidir. Skuamöz hücreli akciğer kanseri (SCC) ise ikinci sıklıkta görülen akciğer kanseri histolojik alt tipidir. SCC'de, prognozu ve bireyselleştirilmiş tedaviyi belirlemek için, büyüme faktörleri ve sinyal ileti yolakları ile ilgili genlerdeki amplifikasyonlar ve mutasyonlar günümüzde yoğun olarak araştırılmaktadır. Bu çalışmada erken ve ileri evre SCC‟li hastalarda büyüme faktörlerinden FGFR1, FGF2 ve sinyal ileti yolağından IP3K ekspresyonlarını ve bunların klinik ve prognostik önemini araştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi verilerinden, 2005-2013 arası histopatolojik olarak SCC tanısı almış 129 hasta (23 erken evre, 106 ileri evre) alındı. Dokusu yeterli olan 99 hastada FGFR1, FGF2 ve IP3K (p110α) ekspresyonları tümör ve stromada immunohistokimyasal olarak 2 bağımsız patolog tarafından incelendi. Sağkalım analizi için, erken evre ve ileri evre hastalar ayrı ayrı dikkate alınarak, hastaların klinik özellikleri ile ekspresyonlar arasındaki ilişki, hem tek değişkenli (TDA) ve hem de çok değişkenli analizle (ÇDA) değerlendirildi. Sonuçlar: FGFR1 ekspresyonu 59 (%60) hastada düĢük, 40 (%40) hastada ise yüksek olarak saptandı. FGF2, 12 (%12) hastada yüksek, 87 (%88) hastada düşük ve IP3K, 31 (%32) hastada yüksek, 66 (%68) hastada düşük olarak saptandı. TDA'de, evre ve performans statusu, sağkalım ile ilişkili bulundu (p 0,0001 ve p 0,001). Hastalarda FGFR1, FGF2 ve IP3K'ın düşük veya yüksek ekspresyonları ile sağkalım arasında anlamlı fark bulunmadı. Bu ilişki erken ve ileri evre hastalar dikkate alındığında da önemli değildi. Ayrıca erken ve ileri evre hastalarda FGFR'nin tedaviyi predikte edici önemi saptanmadı. Diğer taraftan, FGFR1 ve FGF2 ekspresyonu, erken ve ileri evre SCC'li hastalarda, sigara içme, tüberküloz skarı ve radyoterapi skarı durumlarıyla ilgili olarak farklılık göstermekteydi (sırasıyla p=0,002, p=0,06 ve p=0,05. Tartışma: SCC tedavisinde henüz bireyselleştirilmiş etkin bir tedavi yoktur. Gelecekte böyle tedavilerin geliştirilmesi için, SCC karsinogenezi ve biyolojik davranışlarından sorumlu olan genetik anormalliklerin ortaya konması gereklidir. Biz FGFR1, FGF2 ve IP3K ekspresyonlarının prognostik ve prediktif önemini gösteremedikse de, SCC'de Türkiye'deki hastalar için referans olmak üzere FGFR1, FGF2 ve IP3K ekspresyon oranlarını belirledik. Diğer taraftan Evre III hastalıkta, radyoterapinin kronik komplikasyonu olan fibrozis ve SCC'deki tüberküloz skarı ile FGFR1 ve FGF ekspresyonları arasındaki ilişkiye işaret ettik.

Akciğer neoplazmlarıFibroblast büyüme faktörüFosfatidilinozitoller+6
Çiğdem Usul Afşar
Çukurova University
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Obez bireylerde elabela düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Obezite aşırı kilo artışı sonucu ortaya çıkan bir durumdur. Obezite kardiyavasküler hastalık riskinde artış, diyabet oluşumunda artış gibi pek çok hastalıkla ilişkilidir. Obezite sıklığı giderek artış göstermekte ve hem ekonomik hem sosyal boyutlarda pek çok soruna neden olabilmektedir. ELABELA son zamanlarda ortaya çıkan ve apelinerjik reseptörlere bağlanarak etki gösteren yiyecek alımı üzerine etki gösterdiği bilinen bir peptit hormondur. Obezitenin etyopatogenezi hakkında pek çok çalışma yapılmasına rağmen henüz tam olarak altta yatan nedenler tespit edilememiştir. Literatüre baktığımızda ELABELA düzeylerinin değerlendirildiği obez bireylerde herhangi bir çalışma yer almamaktadır. Bu çalışmada obez ve obez olmayan bireylerde serum ELABELA düzeyleri değerlendirildi ve obeziteyle ilişkisi incelendi. Metot: Çalışmamıza; Yozgat Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları polikliniğine başvuran 18-65 yaş arası toplam 49 birey dahil edildi. BKI>30 olan 24 obez birey ve BKI<25 olan 25 non-obez sağlıklı birey dahil edilerek 2 gruba ayrıldı. Tüm katılımcıların boy, kilo, cinsiyet, yaş, bel-kalça çevresi, kan basıncı değerleri kaydedildi ve rutin kan tetkikleri, serum ELABELA düzeyleri ölçüldü. Elde edilen veriler, istatistiksel olarak gruplar arası karşılaştırmalarda kullanıldı. Bulgular: Yaş ortalamaları ve cinsiyet dağılımları açısından hasta ve kontrol grupları arasında istatistiksel fark olmadığı belirlendi. Hasta grubu kontrol grubuyla karşılaştırıldığında Diastolik kan basıncı (DKB), BUN, Kreatinin, Total Kolesterol, LDL-Kolesterol ve Elabela düzeylerinde her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Sistolik kan basıncı (SKB), Beden kütle indeksi (BKİ ) ve Bel/Kalça oranı, Glukoz, AST, ALT, Trigliserid, İnsulin, HOMA-IR düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. HDL–Kolesterol hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulundu. Sonuç: Bu çalışmada Elabela düzeyleri ile obezite arasında bir ilişkinin olmadığı bulunmuştur. Fakat katılımcı sayısı çok az olduğu için, daha kapsamlı çalışmalarla bu konunun araştırılmasına ihtiyaç bulunmaktadır.

ApelinElabelaHormonlar+2
Neslihan Yeniel
Yozgat Bozok University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glioblastoma multiforme (GBM)'de hücre öldürücü immünglobülin benzeri reseptör (KIR) gen polimorfizminin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalıĢmanın amacı Glioblastoma Multiforme (GBM) tanılı olgularda KIR polimorfizminin dağılımını inceleyerek, klinik gidiĢin öngörülebilmesini, hastalarda genetik mekanizmanın ortaya konulmasını ve gelecekteki muhtemel tedavi yöntemleri için yönlendirici olmaktır. Materyal ve Metod: Bu çalıĢmaya Ekim 2013- Ocak 2014 tarileri arasında NöroĢirurji Anabilim dalımıza baĢvuran eriĢkin yaĢta (18 yaĢ üzeri), histopatolojik olarak GBM tanısı almıĢ 31 hasta ve 50 sağlıklı kontrol olgusu dahil edilmiĢtir. Hasta ve kontrollerden bilgilendirilmiĢ onayları alındıktan sonra demografik, klinik özellikleri ve kan örnekleri alınmıĢtır. DNA izolasyonu yapıldıktan sonra KIR genotiplendirmesi Sekans Oligonükleotid Prob Metodu (SSOP) kullanılarak gerçekleĢtirilmiĢtir. Sonuçlar: 20 erkek, 11 kadın toplam 31 GBM hastası ve 32 erkek 18 kadın toplam 50 sağlıklı kontrol olgusu çalıĢmaya dahil edilmiĢtir. Hasta ve kontrollerin yaĢ (Hasta: 53,5 yıl vs. Kontrol: 53.8 yıl), ve cinsiyet dağılımları (Hasta grupta erkek/kadın: % 64.5/35.5; Kontrol grubunda erkek/kadın: % 64/36) her iki grupta benzer bulundu (p>0.05). Hasta ve kontroller, inhibitor, activator ve psödogenler olmak üzere16 farklı KIR gen bölgesi açısından değerlendirildi ve KIR2DL4, 3DL2, 3DL3 ve 3DP1‟ü içeren çerçeve genleri tüm hasta ve kontrollerde pozitif bulundu. Ayrıca, inhibitor KIR genlerinden 2DL3 geninin, hastalarda, kontrol grubuna gore istatistiksel anlamlı düzeyde yüksek olduğu gösterildi (p<0.05). TartıĢma: Bu çalıĢmada inhibitör KIR geni 2DL3, GBM için yatkınlık oluĢturan bir genetik faktör olarak bulunmuĢtur. GBM hücrelerinin immun sistem genetiği ile iliĢkisinin anlaĢılması ailevi yatkınlıkların önceden tahmini ve erken teĢhis açısından önem taĢımaktadır. Bundan da öte bu bilgi hastalara cerrahi sonrası uygulanabilecek bireysel immunoterapotik tedavi modaliteleri geliĢtirmek için anahtar olarak kullanılabilir. Anahtar Sözcükler: KIR geni, NK hücreleri, Glioblastoma Multiforme, SSOP.

Beyin neoplazmlarıGlioblastomaKatil hücreler-doğal+3
Mustafa Emre Saraç
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiyopatik membranöz glomurolenefritli hastalarda anti-fosfolipaz A2 reseptör(anti-pla2R) antikor düzeyinin tanı ve tedavideki yeri

Giriş: Membranöz glomerulonefrit (MGN) yetişkinlerde nefrotik sendroma yol açan en sık primer glomerüler hastalıktır. 2009'da Beck ve arkadaşları tarafından, yetişkin idiyopatik membranöz glomerulonefrit(İMN) tanılı hastaların %70'inde M-Tipi fosfolipaz A2 reseptörüne karşı gelişmiş olan otoantikorların (Anti-PLA2R) varlığı gösterilmiştir. Bizim araştırmamız, sağlıklı gönüllüler ve İMN'li hastalarda Anti-PLA2R antikor varlığını, düzeylerini ve bu düzeylerin klinik parametreler ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçlayan kesitsel bir çalışmadır. Metod: Gaziantep üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalı olarak nefroloji polikliniğine başvuran böbrek biyopsisi ile İMN tanısı konulmuş 71 erişkin hasta ve 48 sağlıklı gönüllü aydınlatılmış onam formu alınarak kesitsel çalışmamıza dahil edildi. Çalışmaya 1 ay içinde tedavi değişikliği yapılmamış, serum kreatinin düzeyi <2mg/dl olan, 18-65 yaş aralığında sekonder nedenler dışlanmış olan patolojik olarak İMN tanısı almış hastalar dahil edildi. Laboratuvar analizleri için kan ve idrar örnekleri tüm katılımcılardan alındı. Serum örneklerinden tam kan sayımı, üre, kreatinin, total protein ,albümin, low dansity lipoprotein(ldl), trigliserid(1), hig dansity lipoprotein(hdl), total kolesterol, c-reaktif protein(crp), sedimantasyon(sedim) değerleri hastane kayıtlarından elde edildi. 24 saatlik idrar örneklerinden protein düzeyi ölçüldü ve spot olarak tam idrar tetkiki(tit) istendi. Hasta ve kontrol grubunda aynı zamanda poliklinik viziti sırasında ek olarak serum örneği alınıp -80 °C de Anti-PLA2R antikor ölçümleri yapılıncaya kadar saklandı. Serum Anti-PLA2R antikor düzeyleri ELİSA(Enzyme-Linked ImmunoSorbent Assay) yöntemiyle ölçüldü. İki grup arasındaki farklılıkların karşılaştırılmasında Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Normal dağılmayan sayısal değişkenler arasındaki ilişkiler Spearman korelasyon katsayısı ile test edilmiştir. Analizlerde SPSS 22.0 paket programı kullanılmıştır. P<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hasta grubu ve kontrol grupları arasında demografik ve labaratuar değerlerinden yaş, cinsiyet, crp, hdl, ast, alt, mean corpuscular volüme(mcv), platelet(plt) değerleri ile ilgili anlamlı farklılık saptanmadı(p>0.05). İki grup arasında bakılan değerlerden üre, kreatinin(kre), modifiye diet renal disease(mdrd) değerleri ile fark olmayıp; total protein, albümin, ldl, tg, total kolesterol, hdl ,tit proteini nefrotik sendromda beklendiği üzere hasta grubunda istatiksel olaral anlamlı düzeyde yüksek bulundu(p<0.01). Hasta ve kontrol grubunda ELİSA ile bakılan anti-PLA2R antikor düzeyi negatif saptanmış olup; her iki gruptaki örneklerin sonuçları testin refarens değerlerinin altında saptanmıştır. Ayrıca saptanan değerler testin minumum hassaiyet değeri olan 0,5 ng/ml' nin altında olduğu için örneklerde ölçülen değerler de bu değerin altında sonuçlandığı için tüm veriler negatif olarak değerlendildi. Sonuç: Erişkindeki nefrotik sendromların önemli bir bölümünü oluşturan MN'li hastalarda primer, sekonder ayırımı için ve Anti-PLA2R varlığının araştırılması için daha hassas ve daha fazla hasta sayılarıyla araştırma yapmaya ihtiyaç vardır. Şu anki mevcut bilgilerimizle İMN tanılı hastaların tanı ve tedavisinin değerlendilmesinde spesifik bir biyomarkır olmayıp bu nedenle 2009 yılından beri birçok vaka serisinde anti-PLA2R antikor düzeyinin önemli olduğu vurgulanmıştır. Bizim çalışmamızda antikor titreleri düşük düzeylerde saptanmış olup çalışılacak antikor kitinin ölçüm aralığının daha hassas olması gerektiği ve daha fazla sayıda hasta ile desteklenmesi gerektiği ortaya çıkmıştır. Anahtar Kelimeler: Membranöz Nefropati, İdiyopatik membranöz glomerulonefrit Anti M-Tipi fosfolipaz A2 reseptör(Anti-PLA2R).

AntikorlarFosfolipazlar AGlomerüler filtrasyon+7
Sadettin Öztürk
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Normal gebeler ile gestasyonel diyabetli gebelerde glukoz yıkım ürünleri ve reseptörlerinin karşılaştırılması

Çalışmamızda ileride belki de OGTT(Oral glukoz tolerans testi)'lere alternatif yöntem olabilecek yeni biyokimyasal belirteçlerin tanısal değerini ve grupların birbirleri arasındaki farkları belirlemeyi amaçladık. Bu çalışmada hastanemizde 2015-2016 yıllarında yapılan GDM(Gestasyonel diyabetes mellitus) 50 gram tarama ve 100 gram tanı testlerini tarayarak sonuçlarını değerlendirdiğimiz GDM'li gebeler ile bozulmuş glukoz intoleransı olan gebelerde glukoz yıkım ürünleri ve reseptörlerini inceleyerek kontrol grubu ile karşılaştırdık. Araştırmamıza kabul edilen 180 gebe arasında 3 grup oluşturuldu. GDM tanısı konulan gebeler (n=59) GDM grubu olarak, bozulmuş glukoz intoleransı tanısı konulan gebeler (n=50) BGT grubu olarak, eşik değerlerin altında kalan gebeler (n=71) ise kontrol grubu olarak çalışmamızda yer aldı. Üç grup, Serum Human Advanced Glycation End Products (AGEs) düzeyleri, Carboxymethyl Lysine (CML) düzeyleri ve Receptor for Advanced Glycation End Products (RAGE/AGER) düzeyleri, vücut kitle indeksi (VKİ), yaş, açlık kan şekeri (AKŞ), obstetrik parametreler ve gebelik yaşları gibi biyokimyasal parametreler açısından değerlendirildi. Verilerin dağılımı Kolmogorov-Simirnov yöntemiyle değerlendirildikten sonra, normal dağılım gösteren parametrelerin gruplar arası karşılaştırmalarında One-Way ANOVA testi ve normal dağılım göstermeyen parametrelerin gruplar arası karşılaştırmalarında Kruskal Wallis testi kullanıldı. Veriler ortalama ± standart sapma olarak verildi. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında ise kikare testi kullanıldı. Sonuçlar % 95'lik güvenirlilik aralığında, anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Kontrol grubu, bozulmuş glukoz toleransı ve gestasyonel diyabet arasında yaş yönünden istatistiksel olarak anlamlı bir fark belirlenemedi. Gruplar arasındaki açlık kan glukozu değerleri ve VKİ ise istatistiksel olarak anlamlı olarak belirlendi. Gravida, parite, yaşayan ve abortus sayıları karşılaştırıldığında kontrol grubu, BGT ve GDM arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Gebelik yaşı gruplar arasında karşılaştırıldığında da anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Gruplar arasında AGEs, CML, RAGE/AGER değerleri arasında anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,000). Bu çalışma gestasyonel diyabet tanı ve taramasında AGEs, CML, RAGE/AGER düzeylerinin kullanılabilmesini araştıran literatürdeki ilk çalışmadır. Yaptığımız çalışmada kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, bozulmuş glukoz intoleransı olguları ve gestasyonel diyabet olgularında bu parametrelerin seviyelerinin istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksek olduğunu saptadık. Anahtar Kelimeler: Gestasyonel diyabetes mellitus, bozulmuş glukoz intoleransı, AGEs, CML, RAGE/AGER

Diabet-gebelik sırasındaDiabetes mellitusGebelik+4
Özlem Şimşek Tanın
Yozgat Bozok University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Membranöz glomerulonefrit ve fokal segmental glomerulosklerozda soluable ürokinaz-tip plazminojen reseptör ve fosfolipaz a2 reseptör antikorlarının glomerül hasarı ve klinik bulgular ile olan ilişkisi

ÖZET Membranöz Glomerulonefrit ve Fokal Segmental Glomerulosklerozda Soluble Ürokinaz-tip Pazminojen Reseptör ve Fosfolipaz A2 Reseptör Antikorlarının Glomerül Hasarı ve Klinik Bulgular İle Olan İlişkisi Amaç: Membranöz glomerülonefrit (GN) ve fokal segmental glomerüloskleroz (FSGS) glomerulonefritlerin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Glomerüler podositlerde eksprese edilen Fosfolipaz A2 reseptör antikorları (Anti-PLA2R) primer membranöz glomerulonefrit patogenezinde önemlidir. Podositler de dahil olmak üzere birçok hücrede bulunan soluable-ürokinaz tip plazminojen reseptör (suPAR) düzeyinin yüksek bulunması FSGS'de glomerül hasarı ile ilişkilendirilmiştir. Çalışmamız; Anti-PLA2R ve suPAR düzeylerinin membranöz GN ve FSGS patogenezindeki yerini saptamayı ve klinik parametreler ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz Nefroloji polikliniğine başvuran böbrek biyopsisi ile tanısı konulmuş 20 membranöz GN ve 20 FSGS tanılı erişkin hasta aydınlatılmış onam formu ve etik kurul onayı alınarak çalışmamıza dahil edildi. Tedavi başlanmadan hastalardan alınan kan ve idrar örneklerinde Anti-PLA2R ve suPAR düzeyleri çalışıldı; hastaların eş zamanlı yaş, cinsiyet, glomerüler filtrasyon hızı (GFR), kreatinin, 24 saatlik idrarda proteinüri, trombosit, lökosit, albümin ve C-reaktif protein (CRP) değerleri ile korelasyonu değerlendirildi. Bulgular: Hastaların %52,5'u kadın, %47,5'u erkekti. Çalışmaya katılan kişilerin yaş ortalaması 42±16,0 yıldı. Membranöz GN grubunda ortalama albumin değeri FSGS grubuna göre düşük saptandı. Membranöz GN grubunda % 90, FSGS grubunda % 55 oranında hastada proteinüri nefrotik düzeydeydi. Gruplar arasında plazma ve idrar Anti-PLA2R ve suPAR düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Ancak Anti-PLA2R ve suPAR ile CRP, kreatinin, yaş, GFR arasında korelasyon saptandı. Sonuç: Çalışmamızda, Anti-PLA2R ve suPAR ile klinik ve laboratuvar bulguları arasında korelasyon olduğu görüldü. Ancak membranöz GN ve FSGS'de, Anti-PLA2R ve suPAR'ın önemini aydınlatmak için daha fazla hasta içeren çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar sözcükler: Membranöz glomerulonefrit, Fokal segmental glomeruloskleroz, Fosfolipaz A2 Reseptör Antikorları, Soluble Ürokinaz-tip Plazminojen Reseptör

AntikorlarFosfolipazlar AGlomerüler filtrasyon+5
Yasemin Aydınalp Camadan
Çukurova University
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Selektif NMDA-GLUN2B reseptör antagonisti ifenprodilin tip-1 diyabetli farelerde anti-diyabetik etkileri

Merkezi sinir sisteminin glutamaterjik sinapslarında yer alan ve alt tiplerine göre değişik özellikler sergileyen N-metil-D-aspartat (NMDA) reseptörlerinin sinaptik iletim, nöronal plastisite ve eksitotoksisite gibi kritik fizyolojik süreçlerde önemli görevleri vardır. Bir NMDA reseptör alt ünitesi olan GluN2B'nin diyabetli ob/ob farelerin Aguti ilişkili peptid (AgRP) nöronlarından silinmesinin bu farelerin yüksek kan glikoz seviyelerini tamamen düzelttiği bildirilmiştir. Bu bulgu GluN2B alt ünitesinin anti-diyabetik etkilerinin olabileceğine işaret etmektedir. Bu nedenle çalışmada NMDA-GluN2B reseptör alt tipi için oldukça seçici bir antagonist olan ifenprodilin tip-1 diyabetli farelerde anti-diyabetik etkilerinin olabileceği hipotezlendi. Deneysel süreçte 26 adet erişkin (6-8 haftalık) erkek BALB/c fare kullanıldı. Tip-1 diyabet intraperitoneal streptozotosin uygulaması (150 mg/kg) ile oluşturuldu. Diyabet oluştuktan sonra farklı dozlarda (250 ve 500 nM) ifenprodil ozmotik mini pompa ile 14 gün boyunca deri altı olarak uygulandı. Deney süresince farelerin günlük vücut ağırlıkları, yem tüketimleri ile glikoz seviyeleri belirlendi. Glukagon ve leptin hormon seviyelerinin belirlenmesi için deney sonunda derin anestezi altında dekapitasyon yöntemi ile kan alınıp serumları çıkarıldı. Elde edilen veriler 500 nM/gün dozundaki ifenprodil uygulamasının vücut ağırlığı ve yem tüketimi üzerine etkisinin olmadığı (P>0.05), ancak glikoz seviyeleri üzerine azaltıcı etkisinin olduğunu gösterdi (P<0.001). Ayrıca, hem 250 nM/gün hem de 500 nM/gün dozunda uygulanan ifenprodilin glukagon seviyelerini tamamen normalleştirdiği belirlendi. Sonuçlar tip-1 diyabetli farelerde ifenprodilin yem tüketiminden bağımsız olarak glukagon hormonu üzerinden kan glikoz seviyelerini azaltıcı etkisinin olabileceğine işaret etmektedir.

AntagonistlerDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1+4
Hasan Çiftçi
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Perianal tümörlerde patolojik incelemeler ve MAPK sinyal yolağının tümörün onkogenezindeki rolünün değerlendirilmesi

Amaç: CD117 –c-KİT olarak da bilinir- c-KİT proto-onkogeni tarafından kodlanan bir tirozin kinaz reseptörüdür. İnsanlarda yapılan çalışmalarda prostat kanseri gibi gonadal hormonların etkisi altında gelişen tümörlerde c-KİT reseptörü ile karsinogenezis arasında ilişki belirlenmiştir. Köpek malign meme tümörü olgularında tümörün alt tipi ile c-KİT boyanma paterni arasında ilişki olduğu saptanmıştır. Androjenik hormonların etkisi altında geliştiği ileri sürülen perianal tümörlerde c-KİT ekspresyonu bilinmemektedir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada perianal tümör olgularında (toplam 17 olgu) c-KİT ifadesi ve onunla ilişkili sinyal yollarından biri olan MAPK sinyal yolağının aktivasyonu immunohistokimyasal yöntemle değerlendirildi. Perianal tümörler önerilen histopatolojik ve immunohistokimyasal değerlendirme kriterleri ışığında değerlendirildirilerek sınıflandırıldı. Bulgular: Olguların %29'una perianal adenom, %12'sine perianal epitelyom, %59'una ise perianal karsinom tanısı konuldu. İncelenen olguların hiçbiri CAM5.2 ile reaktivite göstermedi. İstatistiksel analizler perianal tümör alt tipleri arasında c-KİT ekspresyonu bakımından farklılık olmadığını ortaya koydu. Tüm olgularda rezerv/bazoloid hücrelerinde sitoplazmik c-KİT immunoreaktivitesi belirlendi. Hepatoid hücrelerdeki c-KİT boyanma paterni olgudan olguya değişmekle birlikte olguların genelinde sitoplazmik c-KİT immunoreaktivitesi saptandı. Olguların 3'ünde p-ERK1/2 ile pozifif boyanma belirlendi. Sonuç: Bir ön çalışma niteliğindeki bu çalışmada olguların genelinde anormal (sitoplazmik) boyanma paterninin belirlenmesi ve membranöz boyanmanın azalma eğiliminde olması c- KİT'in perianal tümör gelişiminde rolü olduğunu düşündürdü. Ayrıca yüksek düzeyde c-KİT ifade eden olguların kinaz inhibitörlerinden fayda görebileceğini akla getirdi. Anahtar kelimeler: CAM5.2, c-KİT, Köpek, Perianal tümör, p-ERK1/2

Gen ifadesiKöpeklerNeoplazmlar+6
Semra Rıfatı
Aydın Adnan Menderes University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hodgkin lenfomalı hastalarda, tümör dokusunda vitamin d3 reseptör ekspresyonu ve vitamin d3 reseptör ekspresyonunun klinik özellikler ve prognostik göstergelerle ilişkisi

Giriş ve Amaç: D vitamini ve kanser ilişkisi uzun zamandır araştırmacıların ilgisini çekmektedir. D vitamininin farklı tiplerde kanserlerle ilişkisini araştıran çalışmalar mevcuttur. Bununla birlikte, D vitamininin dokularda etkisini göstermesi için bağlanması gereken vitamin D reseptörünün (VDR) normal ve tümör dokularında incelendiği çalışmalar sınırlıdır. Hodgkin lenfomada VDR' nin non-Hodgkin lenfomaya göre yüksek oranda boyandığı, yapılan tek çalışmada gösterilmiştir. Çalışmamızda HL tanılı hastalarımızın tümör dokusunda vitamin D reseptör düzeyinin incelenmesi yanısıra, vitamin D reseptör ekspresyonunun hastalığın klinik özellikleri ve prognostik göstergeler ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamızda Hodgkin Lenfoma tanısı konmuş hastaların tümör dokusu biyopsi örnekleri ve hasta dosya kayıtları kullanılmıştır. 42 hastanın doku biyopsi örnekleri retrospektif olarak incelenmiştir. Hodgkin lenfoma tanısı almış hastaların tümör dokularında immünhistokimyasal yöntemle vitamin D reseptör boyaması yapılmıştır. VDR boyanma yoğunluğuna göre hafif, orta ve güçlü boyanma şeklinde üç gruba ayrılmıştır. Hastaların demografik verileri, klinik özellikleri ve biyokimyasal değerleri geriye dönük dosya incelemesi ile kaydedilerek klinik ve prognostik özellikleri ile vitamin D reseptör boyanma yoğunluğu arasındaki ilişki incelenmiştir. Bulgular: Değerlendirmede Hodgkin lenfoma hastalarının tümör dokularında Reed-Sternberg hücrelerinin tümünde VDR boyası pozitif saptanmıştır. VDR boyanma yoğunluğu ile klinik prognostik önemi bilinen bulgular karşılaştırıldığında sadece B semptomu varlığı ile istatistiksel anlamlı ilişki saptanmıştır. Cinsiyet, kemik iliği tutulumu, ekstralenfatik alan tutulumu, mediastinal kitle, bulky kitle, ortalama lökosit sayısı, tedaviye yanıt oranları ile vitamin D reseptör boyanma yoğunluğu arasında ilişki saptanmış ancak istatistiksel anlamlı fark izlenmemiştir. Diger prognostik verilerden yaş, hastalığın evresi, dalak tutulumu, hemoglobin, albümin, LDH, sedimentasyon değeri, lenfosit ve eozinofil sayısı, alt tip verileri ve prognostik gruplar ile VDR boyanma yoğunluğu arasında ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamız, literatür verilerine göre, Hodgkin lenfoma tümör dokusunda VDR' nin gösterildiği ikinci, bunun prognostik açıdan önemli klinik ve laboratuvar özellikleriyle ilişkisinin incelendiği ilk çalışmadır. Bununla birlikte tüm Hodgkin lenfoma vakalarının tümör dokularında Reed-Sternberg hücrelerinin tamamının vitamin D reseptör ile boyanması, VDR' nin özellikle klasik Hodgkin lenfoma histopatolojik ayırıcı tanısında kullanılamaya aday bir belirleyici olabileceğini akla getirmektedir. Hodgkin lenfomalı hastalarda tümör dokusunda immünhistokimyasal yöntemle saptanan VDR' nin tanısal ve prognostik önemini daha iyi değerlendirebilmek için, serum D vitamin düzeyini ve diğer histolojik alt tipleri de içeren ve daha fazla sayıda hastanın incelendiği, daha kapsamlı çalışmaların yararlı olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Hodgkin lenfoma, D vitamini, Vitamin D reseptörü, Prognostik belirleyici

Hodgkin hastalığıNeoplazmlarPrognoz+3
Lale Saka Baraz
Manisa Celal Bayar University
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Adenozin reseptörlerinin kannabis bağımlılığı üzerindeki rolü

Kannabis, tüm dünyada en sık kullanılan yasadışı keyif verici maddedir. Kannabis içeriğindeki Tetrahidrokanabinol (THC)'un anksiyete benzeri davranışları, bilişsel işlevleri etkilediği ve bağımlılık oluşturduğu bilinmektedir. Son yıllarda adenozinerjik sistemin çeşitli uyarıcı maddelere bağımlılık gelişmesinde önemli bir rolü olduğu bildirilmektedir. Çalışmamızda farelerde kannabis bağımlılığında adenozinerjik sistemin olası rolü araştırıldı. Bu amaçla erkek Swiss albino farelere 5 gün boyunca günde bir kez THC (10mg/kg intraperitoneal, i.p), Adenozin A2A reseptör agonisti CGS (2,5 mg/kg subkutan, s.c), Adenozin A2A reseptör antagonisti Istradefylline (3mg/kg s.c), THC+Istradefylline, THC+CGS uygulandı. Sham gruplarına benzer yöntemlerle ilaçların çözücüleri uygulandı. Tüm grupların, vücut ağırlığı değişimleri ölçüldü; açık alan ve yükseltilmiş artı düzenek testleriyle lokomotor aktivite ve anksiyete benzeri davranışları incelendi; RT-PCR ile hipokampus dokularındaki CB1 ve adenozin A2A genlerinin ekspresyon düzeyleri değerlendirildi. Çalışmamızda, farelerde THC ve CGS anksiyete benzeri davranışı arttırırken lokomotor aktivite davranışını azalttı. Istradefylline anksiyete benzeri davranışı azaltırken, lokomotor aktivite davranışını arttırdı. THC ve Istradefylline hipokampus dokularında adenozin A2A gen ekspresyonunu indüklerken, CGS baskıladı. THC'nin adenozin A2A reseptör antagonisti Istradefylline ya da adenozin A2A reseptör agonisti CGS ile birlikte uygulaması adenozin A2A gen ekspresyonu baskıladı. Ancak, CB1 gen ekspresyonlarında istatiksel olarak anlamlı değişikliğe neden olmadı. Bu çalışmanın sonuçları, THC uygulanan farelerde anksiyete benzeri davranışlar ve lokomotor aktivite üzerinde adenozin A2A reseptörlerinin modülatör bir rolü olabileceğini telkin etmektedir.

AdenozinBağımlılıkHipokampus+3
Burçin Ün
Çukurova University · Bağımlılık ve Adli Bilimler Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Orta kulak basınç düzenlenmesinin nöronal kontrol mekanizmaları

Orta kulak basıncı düzenlenmesinde etkin bir sekilde rol aldıgı düsünülen ve nöronal refleks yolla kontrol edilen iki mekanizma son yıllarda ön plana çıkmıstır. Bu mekanizmalar, orta kulak kavitesinde bulunan baroreptörler ile timpanik membran üzerinde bulunan mekanoreseptörlerin, orta kulak kavitesindeki basınç degisimlerini algılayarak, beyin sapı aracılıgı ile Östaki tüpü fonksiyonunu kontrol ettikleri esasına dayanmaktadır. Bu çalısma, bahsedilen nöronal mekanizmaların rolünü açıklamaya yönelik olarak planlanmıstır. Bu amaçla, refleks arkın afferent ayaklarını olusturdukları düsünülen timpanik pleksus ve timpanik membrana, farklı hasta gruplarında, lidokain uyguladık. Daha sonra, afferent ayagı bloke olan refleks arkın, efferent ayagını olusturan Östaki tüpünün fonksiyonlarını degerlendirdik. Bu amaçla üç grup olusturuldu: Otoskopik muayenesinde timpanik membran perforasyonun izlenen, Östaki tüpü disfonksiyonu izlenmeyen gönüllüler Grup 1 olarak sınıflandırıldı. Hastaların promontoryumları üzerine lidokain uygulandı ve sonrasında östaki tüpü fonksiyonları tekrar degerlendirildi. Tinnitus yakınması nedeni ile izlenmekte olan, otoskopik muayenesi dogal, Östaki tüpü disfonksiyonu izlenmeyen eriskin gönüllüler Grup 2 olarak sınıflandırıldı. Gönüllülere intratimpanik lidokain uygulandı ve uygulama sonrasında östaki tüpü fonksiyonları tekrar degerlendirildi. Otoskopik muayenesi dogal, Östaki tüpü disfonksiyonu izlenmeyen saglıklı, eriskin gönüllüler Grup 3 olarak sınıflandırıldı. Gönüllülerin timpanik membranları üzerine, lidokain topikal olarak uygulandı ve uygulama sonrasında östaki tüpü fonksiyonları tekrar degerlendirildi. Bu çalısmanın sonucunda su sonuçlara ulasılmıstır: 1. Östaki tüpünün fonksiyonu nöronal olarak kontrol edilmektedir. 2. Bu nöronal kontrol mekanizmasında, timpanik pleksus ve orta kulak mukozasına yerlesmis olan baroreseptörlerin etkin bir rol oynadıgı düsünülmektedir. 3. Östaki tüpü fonksiyonunun nöronal kontrolünde, timpanik membran üzerinde yer alan baroreseptörlerin etkinliginin çok az oldugu düsünülmektedir. Bu çalısmada timpanik membranın tüm katmanlarının anestezisini saglayacak bir yöntem kullanılmadıgından bu konuda net bir fikir sahibi olunamamıstır.

Orta kulakOrta kulak ventilasyonuReseptörler+2
Murat Songu
Manisa Celal Bayar University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Leiomyomda Ürokortin'in rolü

Amaç: Ürokotin açısından leiomyom ile normal myometrium dokusu arasında fark olup olmadığı saptanarak ürokortinin leiomyom etiyolojisindeki olası rolü araştırıldı.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum bölümüne başvuran ve histerektomi kararı verilmiş olan leiomyom endikasyonlu 20 hasta, uterin prolapsus endikasyonlu 15 hasta alınmıştır. Operasyon sonrasında hastaların histerektomi materyallerinden; myom dokusu (myom endikasyonlulardan), normal myometrium dokusu (bütün hastalardan) ve over dokusu (salpingoooferektomi de yapılmış olanlardan) örnekleri alındı. Bloklanan bütün örneklere UK ve UKR açısından immünohistokimyasal boyama uygulanarak immunoreaktiviteler negatif (1), zayıf (2), orta (3) ve şiddetli (+++) pozitif olarak değerlendirildi.Bulgular:. Biyopsi örneklerinin UK açısından yapılan immunohistokimya boyamasında normal (PL+OVER) ile karşılaştırıldığında myomlu (LM+OVER) over dokusunda benzer miktarda boyanma görüldü. Boyanmanın heterojen olduğu, damar duvarlarında belirgin bulunduğu ve stromayı da tuttuğu saptandı. Kontrol örneklerinde (LM-MM ve PL+MM) bazal bir boyanmanın olduğu ve boyanmanın overe benzer şekilde damar duvarlarında lokalize olduğu anlaşıldı. LM+MM grubunda ise boyanmanın daha belirginleştiği ve daha yoğun olduğu saptandı. Yapılan morfometrik analizde de özellikle LM+MM grubunda anlamlı (p<0,05) bir fark bulundu.Sonuç: Leiomyomlarda bu proteinlerin artış göstermesi hem tümör oluşumu ile ilgili olabileceği hem de damar duvarındaki lokalizasyonlarının tümör anjiogenezinde önemli olabileceğine işaret etmektedir. Çoğalma markırları ile ilişkilendirilebilmesi için leiomyosarkom gibi daha agresif tümör örnekleri ile leiomyom olgularının karşılaştırılması ve UK ve UK reseptörlerinin buradaki rollerinin ortaya konması için yeni çalışmaların yapılması gereklidir.Anahtar Kelimeler: Leiomyom, Ürokortin, Ürokortin reseptörü

LeiomyomNeoplazmlarNeoplazmlar-kas dokusu+2
Taner Kartal
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Astımlı hastalarda serum Plasental Growth Faktör (PIGF), Vasküler Endotel Growth Faktör (VEGF) ve CD 95'in klinik testlerle ilişkisi

Amaç: Astım kronik inflamatuar bir hastalık olup hastalığın patofizyolojisi, hala tam olarak anlaşılamamıştır. Astımda yeni damar oluşum mekanizması halen yoğun biçimde araştırılmaktadır. Çalışmamızda, astım hastalarındaki remodelizasyon göstergelerinden olan; vasküler endotel büyüme faktörü (VEGF), Plasental büyüme faktörü (PLGF), vasküler endotel büyüme faktörü reseptörü-1 (VEGFR-1), vasküler endotel büyüme faktörü reseptörü-2 (VEGFR-2) gibi anjiogenik markırları, CD4, CD8, CD25, CD45RO, CD95 gibi hücre yüzey belirteçlerini ve inflamasyon göstergesi hs-CRP'nin incelenmesi amaçlanmıştır.Gereç yöntem: Çalışmaya, 30 orta persistan astımlı hasta hasta grubuna ve 20 sağlıklı gönüllü kontrol grubuna dahil dahil edilmiştir. Tüm olgulardan çalışma başında bir kez venöz kan örneği alınmıştır. Hasta grubuna solunum fonksiyon testi uygulanmıştır. Serum VEGF, PLGF, VEGFR-1, VEGFR-2 düzeyleri ELISA yöntemi ile, serum hs-CRP immunassay yöntemi ile ve CD4, CD8, CD25, CD45RO, CD95 hücre yüzey belirteçleri flow sitometri yöntemiyle çalışılmıştır.Bulgular: Astım ve kontrol grubu arasında VEGF, PLGF, VEGFR-1, VEGFR-2 düzeyleri anlamlı olarak birbirinden farklı bulunmuştur (sırasıyla p= 0,002, p= 0,004, p= 0,006, p= 0,001). Hs-CRP düzeylerinde ise hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık (p= 0,227) gözlenmemiştir. Hastalık süresi ile çalışma parametreleri arasında bir ilişki saptanmamıştır. CD4, CD8, CD25, CD45RO, CD95 hücre yüzey belirteçleri için iki grup arasında da anlamlı bir fark (sırasıyla p= 0,401, p= 0,184, p= 0,186, p= 0,127, p= 0,446) saptanmamıştır. Hastalık süresi 5 yıldan fazla olanların 5 yıldan az olanlara göre, CD4+ ve CD25-CD4+ lenfosit düzeyleri, artmış, hastalık süresi 10 yıldan fazla olan grubta 10 yıldan az olanlara göre, CD4+ ve CD25+ lenfosit düzeyleri artmış olduğu gözlenmiştir. FEV1 ile VEGF arasında (r=-0,399, p=0,029) ve FEV1 ile CD4+ düzeyleri arasında negatif korelasyon (r=-0,467, p=0,009) tesbit edilmiştir.Sonuç: Astımlı hasta grubunda anjiogenez markırlarının sağlıklı kontrollerden yüksek olması, astım patofizyolojisinde anjiogenez mekanizmasının önemini göstermektedir. Astım hastalarında serum PLGF düzeyleri ilk kez çalışmamızda incelenmiş ve sağlıklı konrollere kıyasla astım hastalarında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı tespit edilmiştir. İleri araştırmalarda astımda farklı evrelerdeki hastalarda serum VEGF, PLGF, VEGFR-1, VEGFR-2 düzeylerinin incelenmesi astımdaki vaskülogenezis mekanizması konusunda daha ayrıntılı bilgiler sağlayabilecektir. Ayrıca, FEV1 ve VEGF arasındaki saptadığımız negatif ilişki örneğinde olduğu gibi serum VEGF, PLGF, VEGFR-1, VEGFR-2 düzeylerinin astım hastalarında evrelendirmede de yardımcı olabileceğini düşünmekteyiz. Söz konusu anjiogenez patofizyolojisini aydınlatacak çalışmalar yeni ilaçlar içinde yol gösterici olacaktır kanısındayız.

Akım sitometrisiAnjiyogenez inhibitörleriAstım+4
Mehmet Çalkan
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal hücreli karsinom dokusunda; EGFR, BRAF ve K-RAS gen mutasyonlarının, DNA dizi analizi yöntemleri ile tespiti ve klinik parametreler ile karşılaştırılması

Renal hücreli kanserlerde (RHK); hastaların prognozu ve moleküler hedeflenmiş tedavilerin cevabını belirlemede önemli olan Kras, Braf ve EGFR (endotelyal growth faktör reseptörü) genindeki mutasyonların varlığının gösterilmesi amaçlandı.Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Üroloji Anabilim Dalı'nda böbrek tümörü ön tanısıyla radikal veya parsiyel nefrektomi yapılan 35 hasta dahil edildi. Patoloji spesmenlerinden normal doku ve kanserli dokudan preparatlar hazırlandı. DNA izolasyon işleminden sonra bu dokulardan genomik DNA eldesi gerçekleştirildi. Elde edilen DNA'lardan ABI-3130 DNA dizi analizi cihazı kullanılarak erime mutasyon tanımlanması yapıldı.Yapılan çalışma sonucunda EGFR, Braf VE Kras yolağı üzerindeki tüm eksonlarda herhangi bir mutasyon olmadığı saptandı.Gelecekteki böbrek tümörü araştırmalarına yönelik EGFR, Braf ve Kras gen polimorfizmlerinin saptanmasında ve tümör dokusu çalışmaları ile birleştirilerek mutasyonların tanımlanmasında öncülük edecek bir çalışma olarak düşünmekteyiz.

BöbrekBöbrek neoplazmlarıDNA+5
Ersan Bulut
Gaziantep University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserinde ürotensin 2 ile klinik ve patolojik parametrelerin ilişkisinin araştırılması

Bazı vazoaktif polipeptidlerin tümör hücrelerince üretildiği, sekrete edildiği ve bir parakrin büyüme uyarıcısı olarak hareket ettiği bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı bir vazoaktif madde olan ürotensin 2 ve reseptörünün messenger RNA (mRNA) ekspresyonunun meme kanserindeki potansiyel ilişkisinin araştırılmasıdır.Bu çalışmaya meme kanserli, ortanca yaşı 48 olan toplam 59 kadın hasta alındı. Hastalardan elde edilen taze tümör dokusu ve sağlıklı meme dokusu örneklerinden elde edilen ürotensin 2 ve ürotensin 2 reseptörü mRNA ekspresyonlarının hastaların klinik ve patolojik parametreleri ile ilişkisi incelendi.Çalışmamızda meme kanserli hastalardan alınan 59 tümörlü dokunun 55'inde ve 59 tümörsüz meme dokusunun 55'inde ürotensin 2 ve reseptörünün mRNA ekspresyonu saptandı. Ürotensin 2 ve reseptörü arasında pozitif yüksek bir ilişki saptandı (r=0,632, p=0,001). Yaşla ürotensin 2 reseptörü arasında istatistiksel olarak negatif zayıf bir ilişki bulundu (p=0.38, r=-0.281). Premenopozal grupta ürotensin 2, postmenopozal gruptan daha yüksek bulundu (p<0.05). Premenopozal grupta ortalama ürotensin 2 reseptörü, postmenopozal gruptan daha yüksek bulundu (p<0.05). Ekstra nodal invazyonu olmayan grupta ürotensin 2 reseptörü ekstranodal invazyonu olan gruba göre yüksek bulundu (p=0.001). Lenfatik invazyonu olmayan grupta ürotensin 2 lenfatik invazyonu olan gruba göre sınırda anlamlı yüksek bulundu (p=0.048).Bu çalışma şimdiye kadar meme dokusu ve meme kanser dokusunda ürotensin 2 ve ürotensin 2 reseptörü mRNA ekspresyonunu gösteren literatürdeki ilk çalışmadır. Ürotensin 2 menopoz ve ekstranodal invazyon ve lenfatik invazyonla ilişkili görünmektedir.

Meme neoplazmlarıNeoplazmlarReseptörler+2
Ozan Balakan
Gaziantep University
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

SERM (Selective estrogen receptor modulators) grubu raloksifen ve tamoksifen içeren yeni ilaç şekilleri üzerine çalışmalar

Bu çalışmada, SERM grubuna dahil iki etkin madde olan raloksifen hidroklorür ve tamoksifen sitrat ile meme tümörleri üzerinde etkili, oral yolla kullanılması amaçlanan yeni ilaç taşıyıcı sistemler geliştirilerek tedavi etkinliklerinin artırılması yönünde in vitro ve in vivo çalışmalar yapılmıştır. Raloksifen ve tamoksifenin lipozom, nanopartikül ve kohleat formülasyonları absorpsiyon artırıcılar (dimetil-ß-CD ve sodyum taurokolat) kullanılarak geliştirilmiştir. Geliştirilen formülasyonların karekterizasyonu yapılmış, Caco-2 hücrelerinden geçiş özellikleri çözelti formlarıyla kıyaslanarak araştırılmış, permeabilite katsayıları hesaplanmıştır. Raloksifen dimetil- ß-CD lipozomları için:4.14 kohleatları için log k: 1.59 cm/saat, taloksifen dimetil- ß-CD lipozomları için:1.22 kohleatları için log k:1.22 cm/saat'dir. tamoksifen dimetil- ß-CD lipozomları için, MCF-7 ve MDA-MB-231 hücreleri kullanarak, antitümöral aktivite tayinleri ve MMP-2 enzim inhibisyonu çalışmaları yapılmıştır. Hazırlanan formülasyonlar Balb-C tipi sağlıklı dişi farelere uygulanarak konsantrasyon zaman grafikleri elde edilmiş ve Caco-2 hücrelerinden geçiş çalışmaları ile birlikte değerlendirilerek in vitro/in vivo korelasyon çalışmaları yapılmıştır. Genel olarak fomülasyonlarda, dimetil-ß-CD varlığında ve lipit bazlı formülasyonlarda permeabilite katsayıları artmıştır. İn vitro ve in vivo çalışmalarda en iyi özellik gösteren formülasyonlar seçilerek meme tümörü oluşturulmuş Sprague Dawley cinsi dişi sıçanlara oral yolla uygulanmış ve tedavi etkinlikleri tümör ölçüm ve patoloji sonuçlarıyla değerlendirilmiştir. Meme tümörü oluşturulmuş Sprague Dawley cinsi dişi sıçanlara seçilen formülasyonlarının oral yolla uygulanmasının ardından en fazla tümör küçülmesi, raloksifen dimetil-ß-CD kohleatları (%94.8 küçülme, p<0.001) ve tamoksifen dimetil-ß-CD lipozom (%92.5 küçülme, p<0.001) ile sağlanmıştır. Tedavi etkinliğinin en yüksek %60 grup raloksifen dimetil-ß-CD kohleat olurken, ikinci sırada ise %50 ile tamoksifen dimetil-ß-CD lipozom olmuştur. Seçilen formülasyonlarla 6 ay süreli stabilite çalışmaları yapılmış ve kohleat formülasyonlarıyla raf ömürlerinin arttığı bulunmuştur.

Hücre dizisiHücre kültürüLipozomlar+6
N. Başaran Mutlu Ağardan
Gazi University · Institute of Health Sciences
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşanlarda deneysel üveit modelinde endotelin reseptörlerinin etkisi

Üveit, primer olarak üveal dokuları etkileyen bir enflamasyon olup, vitreus, retina ve optik sinirde de hasara yol açabilen bir hastalıktır. Üveit patogenezi hala tam anlamıyla aydınlatılamamış olup, tedavisi ile ilgili devam eden pek çok çalışma vardır. Endotelin-1 bilinen en vazoaktif peptid olup, keşfinden beri tıp dünyasında pek çok branşın ilgi odağı olmuştur. Endotelin reseptörlerinin oküler dokularda da varlığı gösterilmiş ve ön kamarada protein artışına yol açtığı gösterilmiştir. Endotelin reseptörlerinin oküler dokulardaki etkilerini araştıran oldukça kısıtlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmada endotoksin ile üveit modeli oluşturulan tavşanlarda Bosentan (non-selektif endotelin reseptör antagonisti) ve BQ123 (ETA reseptör antagonisti)'ün klinik skor, ön kamarada hücre sayısı, protein miktarı ve histopatolojik değerlendirme üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmış, bu amaçla 42 tavşanın 42 gözü değerlendirmeye alınmıştır. Her grupta 6'şar tavşan olacak şekilde şekilde hayvanlar 7 gruba ayrıldı (V: salin ve etanol alan, B: Bosentan alan, BQ: BQ123 alan, LPS: Lipopolisakkarid alan, BL: Bosentan ve Lipopolisakkarid alan, BQL: BQ123 ve Lipopolisakkarid alan, K: saline alan grupları göstermektedir). İlaç enjeksiyonları LPS yapılmadan 1 saat önce her göze subtenon olarak uygulandı. Yapılan istatistiksel analizlerde BQ123'ün klinik skor, hücre sayısı ve protein miktarını Bosentana göre daha fazla azalttığı ve bu azalmanın hücre sayısı açısından anlamlı olduğu izlendi (p=0.018). Histopatolojik örneklerde Bosentanın enflamatuar reaksiyonu BQ123'e göre daha fazla azalttığı ve bu azalmanın anlamlı olduğu izlendi (p=0.002). Sonuç olarak ETA reseptör blokajının kan aköz bariyerini koruma etkisiyle, non-selektif endotelin reseptör blokajının ise enflamasyonun vasküler basamağını antagonize ederek üveit tablosunda düzelmeye yol açtığı izlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Endotelin, endotelin reseptör antagonistleri, üveit, lipopolisakkarit, endotoksin

AntagonistlerEndotelinlerEndotoksinler+6
Emine Esra Karaca
Gazi University
2013
00

Related subjects