Leukemia

104 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Trizomi 8 anomalisine sahip AML ve MDS olgularında IDH1 ve IDH2 gen mutasyonlarının araştırılması

Başlık: Trizomi 8 anomalisine sahip AML ve MDS olgularında IDH1 ve IDH2 gen mutasyonlarının araştırılması Amaç: Bu çalışma ile; izole trizomi 8 anomalisi saptanan AML ve MDS tanılı olgularda, IDH1 ve IDH2 genlerindeki mutasyonlar araştırılmıştır. Buna bağlı olarak ilgili genlerin mutasyonel durumunun; görülme sıklığı trizomi 8 ile ilişkisi ve klinik heterojeniteye olan katkısının değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Yöntem: Konvansiyonel ve moleküler sitogenetik analizlerle izole trizomi 8 anomalisi saptanan 23'ü AML, 22'si MDS tanılı olmak üzere 45 hastada; IDH1 ve IDH2 genlerinin 4. eksonlarında IDH1 için R132, IDH2 için R140 hotspot mutasyonlarının analizi Real- time PCR yöntemi ile gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Akut miyeloid lösemi ve MDS tanılı olgularda IDH1 ve IDH2 gen mutasyonlarına yönelik gerçekleştirilen Real- time PCR çalışmamızın sonucunda; çalışmaya dahil edilen 1 AML ve 1 MDS tanılı olmak üzere 2 hastada yalnızca IDH1, MDS tanılı 1 hasta da ise yalnızca IDH2 geninde heterozigot mutasyon varlığı saptanmıştır. Akut miyeloid lösemi tanılı 1 hastada ise ilgili genlerin her ikisinde de heterozigot mutasyon saptanmıştır. Akut miyeloid lösemi ve MDS tanılı hastalarda +8 anomalisinin IDH1 ve IDH2 mutasyonlarının birlikte saptanması açısından aralarındaki ilişki, mutasyon saptanan hasta sayısının az olması sebebiyle istatistiksel olarak değerlendirilememiştir. Sonuçlar: Elde edilen veriler AML ve MDS olgularında +8 ile IDH1/2 mutasyonlarının birbirine eşlik etmediğini destekler niteliktedir. Ancak mutasyon saptanan olgular klinik verileriyle birlikte değerlendirildiğinde, ilgili gen mutasyonlarının ağır seyreden prognoz ve AML'de tedavi direnci ile ilişkili olabileceğini düşündürmüştür. Çalışmamızın sonucunda trizomi 8 saptanan AML ve MDS olgularında IDH1/2 mutasyonlarının olumsuz prognostik etki gösterdiğine dair bilgilerin kesin olarak ortaya koyulabilmesi için daha fazla vakada ilgili gen mutasyonlarının araştırılmasına ihtiyaç olduğu sonucuna varılmıştır.

AnomalilerGenlerLösemi+6
Tuğçe Pınar Köseoğlu
Eskişehir Osmangazi University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Volümetrik ark tedavisi (VMAT) kullanarak tüm vücut ışınlaması ve tüm kemik iliği ışınlamasının dozimetrik karşılaştırılması

Tüm vücut ışınlaması (TVI), lösemi, lenfoma, otoimmün hastalıkları ve multipl miyelom hastalarını tedavi etmek için, kemik iliği transplantasyonunun bir parçası olan özel bir radyoterapi tekniğidir. Nakilden sonra hastanın bağışıklık sistemini baskılamak, donör kemik iliğinin reddedilmesini önlemek ve sağlıklı hücrelerin bölünmesine uygun ortam hazırlanması için kullanılmaktadır. Bu çalışmasının amacı, volümetrik ark tedavisi (VMAT) kullanarak, tüm vücut ışınlaması (TVI) ve tüm kemik iliği ışınlaması (TKI) doz dağılımını araştırmaktır. Bunun için insan doku eşdeğerine benzer malzemelerden yapılmış rando fantomu kullanılmıştır. Rando fantomun BT görüntüleri 2 mm kesitler halinde çekilmiş ve BT görüntüleri, Monte Carlo doz hesaplama algoritması kullanılarak konturlama ve tedavi planlama için, Monaco sürüm 5.1'e aktarılmıştır. TVI için, akciğer ve lensleri koruyarak tedavi planı hazırlanırken TKI için, beyin, gözler, ağız boşluğu, akciğerler, kalp, böbrekler, karaciğer, dalak, mide, mesane, rektum ve bağırsaklar korunarak plan hazırlanmış ve hazırlanan planlar dozimetrik olarak karşılaştırılmıştır. VMAT-TVI ve VMAT-TKI planları için tedavi öncesi kalite kontrolü, Octavius 4D fantom kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Planlanan ve verilen doz arasındaki doz doğruluğu, her 3 düzlemde de 3 mm ve %3 kriterleri ile gama indeksi analizi kullanılarak değerlendirilmiştir. İzomerkezlerin birleşimleri arasındaki doz hesaplaması ve dağılımı doğrulanmıştır. Çalışmada, her iki plan için tedavi öncesi ölçüm sonuçları ve tedavi planlama sisteminde elde edilen sonuçlar, TKI TVI'si ile karşılaştırıldığında, risk altındaki organ (RAO) dozlarında belirgin azalma olduğu gözlemlenmiştir. Özellikle sağ ile sol akciğer dozları sırasıyla yaklaşık olarak %20 ve %28 oranında azalmıştır. TVI'da ise Akciğer toksisitesi ana sınırlayıcı faktör olduğundan, bu azalmanın yaşam kalitesini daha da iyileştirebileceği ve klinik gereklilik olduğunda daha yüksek dozlara izin verebileceği görüşüne varılmıştır. İki tekniğin karşılaştırılması sonucunda %3-3 mm analiz için ortalama PTV γ indeksi %1'den az olduğu gözlenmiş, planlanan ve uygulanan dozlar arasında oldukça hassas doz dağılımları gözlenmiştir. Kritik organları korumada, TKI'nin üstünlüğü gözlemlenmiştir.

Kemik iliğiLenfomaLösemi+5
Tülay Özbek
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı lösemi hastalığı nedeniyle tedavi alan hastalarda ikincil kanser ve hastalıkların araştırılması

Akut lösemi, normal lenfoid ve miyeloid kök hücrelerinin hematopoezinin spesifik bir evresinde durması ve sınırsız çoğalma özelliği kazanması ile karakterize klonal bir hastalıktır (1). Bu çalışmada, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Hematoloji Kliniği'nde 2005-2017 yılları arasında tanı konularak tedavileri yapılan toplam 378 akut lösemi olgusunun bilgileri geriye dönük incelenerek literatür eşliğinde değerlendirilmiştir. Bu çalışmada çocukluk çağı lösemi olgularının tedavileri tamamlandıktan en az 5 yıl geçtikten sonra gelişmiş olan ikincil maligniteler araştırılmış olup, ikincil malignitelerle kemoterapi protokolleri arasında ilişki olup olmadığı araştırılmıştır. Çalışmaya dahil edilen 378 hastanın %15,3 (n=58)'si AML, %84,3 (n=319)'ü ise ALL tanısı almış hastalardı. ALL ve AML hastalarının relaps oranları karşılaştırıldığında ALL hastalarında relaps oranı %13,2, AML hastalarında %22.4 olup anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0.070>0.05). 378 hastamızın 9'unda ikincil kanser geliştiği görüldü. ALL tanılı hastalarda sekonder malignansi gelişim oranı %2.839, AML tanılı hastalarda ise bu oran %1.724 olarak saptandı. ALL hastalarının mortalite oranı %24,3, AML hastalarının ise %44.8 olup AML hastalarının mortalite oranı istatistiksel olarak daha yüksek olarak saptandı (p=0.001<0.05). ALL/AML tanılı hastaların mortalite sebepleri değerlendirildi ve dirençli ALL (%42.157) ve dirençli AML (%18.627) en yüksek mortalite sebebi olarak saptandı. Sonuç olarak çalışmamızda verilen tedavi protokollerinden ALL için BFM-2009 ile tedavi alan hastalarda görülen relapsın istatistiksel olarak anlamlı şekilde az görüldüğü, AML hastalarının ise ALL hastalarına göre mortalitesinin yüksek olduğu saptandı. Anahtar kelimeler: Çocukluk çağı akut lösemileri, kemoterapi protokolleri, relaps, kemik iliği nakli, sekonder malignansi.

Kanser hastalarıKemik iliği nakliLösemi+4
Gülden İnceoğlu
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Akut promyelositik lösemi hücre hattında (HL-60) çoklu ilaç direncininin azaltılmasında manyetik nanopartikül destekli ilaç kullanılması

Kanser, ölüm oranlarının yüksek olması ve tedavideki zorluklar nedeniyle önemli bir sağlık problemidir. İdarubisin göğüs kanseri ve akut lösemilerin tedavisinde sıklıkla kullanılan bir antikanser ilacıdır. İdarubisin kullanımının bazı dezavantajları vardır. Bunlar kanser hücrelerine spesifik olmaması, sağlıklı hücre ve dokulara zarar vermesi, kullanımından sonra kanserin nüksetmesi ve çoklu ilaç direncinin gelişmesidir. Bu amaçla, tez kapsamında ilaç direncini azaltacak, ilacın taşınmasını sağlayacak ve ilacı lösemi hücrelerine daha spesifik hale getirecek manyetik nanopartikül (MNP) sistemini kullandık. Çalışmamızda öncelikle Fe3O4 nanopartikülleri hazırlandı, çeşitli organik moleküllerle kaplandı, MNP'lere folik asit bağlandı ve FT-IR, XRD, C-TEM, SEM yöntemleriyle karakterizasyon işlemleri yapıldı ve idarubisin bağlandı. İdarubisin bağlı MNP'lerin ve serbest idarubisinin HL-60 hücre hatlarında sitotoksik etkisi 24., 48. ve 72. saatlerde MTT ve ATP testleriyle belirlenip IC50 değerleri hesaplandı. Bulunan IC50 konsantrasyonlarındaki apoptoz durumu flow sitometriyle değerlendirildi, PCR yöntemiyle MDR1, Puma, NOXA, BAX, Survivin ve BCL-2 genlerin eskpresyonları ölçüldü. Yapılan sitotoksite testlerinde MNP kullanımıyla IC50'nin 2 ile 20 kat arasında düştüğü ve folik asit bağlı MNPlerde sitotoksik etkinin daha da arttığı bulundu. Gen ekspresyon ölçümlerinde MNP kullanımında apoptotik genlerin ekspresyonlarının arttığı, MDR1 ve antiapoptotik genlerin ekspresyonlarının ise azaldığı bulundu. Flow sitometri ölçümlerinde apoptozun arttığı bulundu. MNP sistemlerinin kullanımı ilacın kontrollü salınımını sağladığından ve yapısından dolayı hücre dışına çıkışını engellediğinden ilaç direncini azaltmıştır. Ayrıca apoptozu uyardığından ilacın daha düşük konsantrasyolarda etki etmesini sağlamıştır. Folik asit kullanımı ilacı kanser hücrelerine spesfikliğini arttırdığından ve hücre içine girişi kolaylaştırdığından ilacın etkinliğini arttırmıştır. Buradan elde edilen sonuçlar daha ileri çalışmalara ışık tutacak ve kanser hastalarının tedavisi için daha etkili yöntemler geliştirmesini sağlayacaktır.

ApoptozisFolik asitHücre dizisi+6
Hasan Ulusal
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağında lösemi gelişiminde etkili faktörler

Çocukluk çağında en sık karşılaşılan malignite akut lösemilerdir. Lösemilerin gelişiminde hastaların içinde bulunduğu kalıtsal ve çevresel etmenlerin rolü olduğu düşünülmektedir. Bu çalışma, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Bilim Dalı'nda tedavi almış 307 hasta (256 akut lenfoblastik lösemi ve 51 akut miyeloid lösemi) ile 310 lösemi polikliniği hariç diğer polikliniklerde kontrole gelen çocukların anne ve/veya babalarıyla yapılan 15-20 dakikalık görüşmelerde vakaların kişisel, ailesel ve çevresel etmenleri sorgulanarak yapılmıştır. Bu çalışmada lösemi gelişiminde etkili olabilecek faktörleri değerlendirmek amaçlanmıştır. Doğum yeri, tanı yaşı, cinsiyeti, anne ve babanın eğitim durumu, sigara içip-içmedikleri, meslekleri, akraba olup-olmadığı, hastanın doğduğu yıldaki yaşları, annenin gebelik dönemine ait ayrıntılı öyküsü, gebe kalma şekli, önceki gebelikleri, hastanın doğum zamanı, şekli, sorun olup-olmadığı, doğum boy ve kilosu, anne sütü alımı, geçirilen hastalıklar, tomografi çekimi yapılıp-yapılmadığı, sosyoekonomik bilgiler, evin yakın çevresinde santral, enerji hattı veya fabrika bulunup-bulunmadığı, ailede kanser yada kronik hastalık olup-olmadığı görüşmelerde sorgulanmıştır. Lösemi gözlenmesi riski doğum yeri ilçe olanlarda 5.85 kat, erkek çocuklarda 2.58 kat, normal doğum kilosunda olanlarda doğum ağırlığı gebelik yaşına göre az (SGA) olanlara göre 4.06 kat, doğum ağırlığı gebelik yaşına göre fazla olanlarda SGA olanlara göre 10.36 kat, babası iş yerinde kimyasala maruz kalan çocuklarda 16.74 kat, yüksek gerilim hattına yakın bir evde yaşayan ailelerin çocuklarında ise 12.03 kat fazla olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada; doğum yeri, cinsiyet, doğum kilosu, babanın mesleği, eve yakın bölgede yüksek gerilim hattı bulunmasının lösemi gelişim riski ile ilişkisini saptadık.

EtyolojiLösemiÇocuklar+1
Bergen Yavuz
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik faz KML hastalarında tirozin kinaz inhibitörlerinin tedavi etkinliğinin değerlendirilmesi: Tek merkez deneyimi

Amaç:Merkezimizde takip edilen kronik faz kml hastalarının tedavisinde kullanılan tirozin kinaz inhibitörlerinin etkinliğini inceleyip,gerçek yaşam verilerini tek merkez olarak sunmak ve EMR ve MMY yanıtın uzun dönemde hastalık sonuçları ile ilişkisini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Hematoloji polikliniğine 2007-2021 yılları arasında başvuran, en az 1 yıl TKİ tedavisi alan, sitogenetik ve moleküler yanıtı düzenli olarak takip edilen 184 hasta çalışmaya alınmıştır Sağkalım analizleri Kaplan Meier analizi ile gerçekleştirilmiştir. Analizler SPSS 22.0 programı yardımıyla gerçekleştirilmiştir. p<0,05 anlamlılık seviyesi seçilmiştir. Bulgular: Birinci basamak tedavi olarak imatinib mesilat alan hastaların 124'ünde (% 67,4) ilaç değişimi olmayıp 60 hastada (% 32,6) ikinci basamak tedaviye geçilmiştir. İkinci basamak tedaviye geçilen 60 hastanın 36'sında (% 60) dasatinib, 24'ünde (% 40) nilotinib tedavisi başlanmıştı. İkinci basamak ilaç değişimi yapılması nedenlerinde 8 hastada (% 4,3) yan etki, 52 hastada (% 28,3) MMY kaybı nedeni ile ilaç değişimi görüldü. İmatinib alan hastalada 3. Ayda bakılan PCR sonuçlarına göre 116 hastada (% 63,3) EMY olup bu hastaların 113'ünde 6. ayda PCR sonuçlarında TSY elde edilmiş, 12. ayda ise 107 hastada MMY sağlanmıştır. 3. Ayda EMY alınamayan 67 hastanın (% 36,7) 28'inde 6. Ayda TSY sağlanmıştır. Bu hastaların 21'inde (% 11,4) ise 12. Ayda MMY elde edilmiştir. Hastaların 29'unda (% 15,8) EMY, TSY ya da MMY sağlanamamıştır. Tüm hastalara bakıldığında ortalama sağkalım (OS) süresi 137,5±4,5 ay olarak bulunmuştur. İmatinib alan hastalarda 5 yıllık OS oranı % 85,4 ve 5 yıllık progresyonsuz sağkalım (PS) oranı % 62.8 olarak hesaplanmıştır. İmatinib alan 3. ayda EMY alınan hastaların 3 yıllık PS oranı % 94,4 iken EMY alınamayan hastaların 3 yıllık PS oranı % 22,9 olarak bulundu. İmatinib tedavisi altında EMY alınan ve alınamayan hastalar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlendi (p:0,001). İmatinib tedavisi alan hastalarda, 12. ayda MMY durumu ile PS arasındaki ilişki incelendiğinde MMY alınan hastalarda 3 yıllık PS oranı % 85,9 iken, MMY alınamayan hastalarda ise % 16,8 olarak saptanmıştır. İki grup arasındaki farkın istatistiksel olarak MMY alınan grup lehine pozitif korelasyon gösterdiği ve anlamlı ilişki olduğu gözlenmiştir (p:0,001). Sonuç: İmatinib alan hastalarda EMY alınan hastalar ile EMY alınamayan hastalar karşılatırıldığında 5 yıllık OS ve 3 yıllık PS, EMY alınan hastalar lehine istatiksel olarak pozitif korelasyon gösterdiği ve anlamlı ilişki olduğu görülmüştür(P:0,001). MMY alınan hastalar ile MMY alınamayan hastalar 3 yıllık PS oranı ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak MMY alınan grup lehine pozitif korelasyon gösterdiği ve anlamlı ilişki olduğu gözlenmiştir (p:0,001). Anahtar Kelimeler: KML, TKİ, imatinib, yan etki

ErbB reseptörleriLösemiLösemi-miyeloid-kronik-BCR-ABL pozitif+3
Ferhat Çaça
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut lenfoblastik lösemili çocuklarda avasküler nekrozun vitamin D reseptör gen polimorfizmleriyle ilişkisi ve asemptomatik avasküler nekroz tanısındaki rolü

Amaç: Avasküler nekroz gelişiminin, akut lenfoblastik lösemili hastalarda tedavi boyunca oluşan önemli bir komplikasyon olduğu görülmüştür. Avasküler nekroz; lösemik sürecin kendisine ve kemoterapinin hücresel toksisite ve vasküler hasar oluşturmasına bağlı olarak gelişmektedir. Çalışmamızda, akut lenfoblastik lösemili hastalarda avasküler nekroz gelişiminin vitamin D reseptör gen polimorfizmleri ile ilişkisinin belirlenmesi; elde edilen sonuçlardan yeni tanı alan hastaların takip ve tedavi süresinde yararlanılabilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bezmi Alem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Çocuk Hematoloji-Onkoloji Bölümlerinde takipli akut lenfoblastik lösemi tanılı, tanı yaşları 0-18 yaş arasında olan 71 hasta çalışmaya dahil edildi. Alınan kanda; deoksiribo nukleik asit izolasyonu yapıldı ve vitamin D reseptör gen bölgeleri olan BsmI, ApaI ve TaqI polimorfizmleri polymerase chain reaction-Restriction fragment length polymorphism yöntemi ile çoğaltılarak değerlendirildi. Kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz, 25 Hidroksi Vitamin D, 1,25-Dihidroksi Vitamin D biyokimyasal parametreleri çalışıldı. Bulgular: 1. Akut lenfoblastik lösemi tanılı çocuk hastalarda avasküler nekroz gelişimi ile BsmI, ApaI, TaqI polimorfizmleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki bulunmamıştır (sırasıyla p=0.819, p=0.731, p=0.623). 2. Akut lenfoblastik lösemi tanılı çocuklarda akut lenfoblastik lösemi tanı yaşının daha büyük olmasının avasküler nekroz gelişimi ile istatistiksel olarak anlamlı ilişkisi olduğu gösterilmiştir (p<0.001). 3. Akut lenfoblastik lösemi tanılı çocuklarda avasküler nekroz gelişme oranı kızlarda erkeklere göre istatiksel açıdan anlamlı olarak fazla bulunmuştur (p<0.05). 4. Avasküler nekroz tanılı hastalarda en sık kalça eklemi, ikinci sıklıkta diz eklemi, üçüncü sıklıkta ise ayak bileği eklemi tulumu olduğu görülmüştür. 5. Avasküler nekroz varlığı ile ortalama kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz, 25 Hidroksi Vitamin D, 1,25-Dihidroksi Vitamin D değerleri arasında anlamlı ilişki gösterilememiştir. 6. Avasküler nekroz tanısı alan grupta semptomatik avasküler nekroz tanısı almayan gruba kıyasla ortalama fosfor değeri anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (p=001). 7. Avasküler nekroz nedenli cerrahi uygulanan akut lenfoblastik lösemi hastaların hepsi kız hastaydı ve tamamında kalça eklem tutulumu mevcuttu. Sonuç: Çalışmamızda, akut lenfoblastik lösemi hastalarında bakılan vitamin D reseptör geninin BsmI, ApaI, TaqI polimorfizmleri ile avasküler nekroz gelişimi arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. Ancak avasküler nekroz gelişiminde belirti göstermeyen lezyonların oranı yüksektir ve bu nedenle erken teşhis ve tedavi büyük öneme sahiptir. Akut lenfoblastik lösemi tedavisinde bireysel yaklaşım önemlidir, bu hastalarda özellikle farmakogenetik risk faktörlerinin kapsamlı çalışmalarda prospektif olarak araştırılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.

LösemiNekrozNeoplazmlar+3
Nurhan Aruçi Kasap
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut ve kronik lösemilerde telomeraz aktivitesi

Kromozomların uç kısımlarında bulunan, genomik stabiliteyi sağlayan yapıya telomer adı verilir. Telomerler tekrarlayan TTAGGG dizilerinden oluşur ve replikasyon esnasında gelişebilecek kromozoma! anomalileri engeller. Hücrenin yaşlanmasıyla telomer kısalır ve hücre ölür. Embriyonik yaşamda aktif olarak fonksiyon gören, doğumdan sonra inaktive olan telomeraz enzimi replikasyon sonrası gelişen telomerik erozyonu engeller. Buna bağh olarak hücreler sınırsız bölünme yeteneği kazanır. Karsinogenezde telomeraz reaktivasyonu önemli rol oynar. Lösemilerde telomeraz aktivitesi ile klinik prezentasyon, tedaviye yanıt, prognoz arasında yakın ilişki vardır. Ayrıca sitogenetik anomaliler ile telomeraz aktivitesi arasında korelasyon mevcuttur. Hastaların takiplerinde ve prognozun belirlenmesinde kullanılabilecek önemli bir parametredir. Bu çalışmada 70 lösemi hastasının (35 akut miyeloid lösemi (AML), 7 akut lenfoblastik lösemi (ALL), 18 kronik lenfositik lösemi (KLL), 10 kronik miyeloid lösemi (KML)) periferik kan örneğinde telomeraz aktivitesi, PCR tabanlı bir yöntem ile araştırıldı. Yirmi sağlıklı kişiden alınan kan örnekleri kontrol olarak kullanıldı. Ortalama telomeraz aktivitesi çalışma grubunda 0.729 ± 0.031 (0.305-1.763) iken kontrol grubunda 0.190 ± 0.031 (0.148-0.265) olarak saptandı ve fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001). En yüksek telomeraz aktivitesi AML grubunda, özellikle refrakter ve/veya erken relaps olgularında bulundu. Telomeraz aktivitesi ile yaş, cinsiyet, organomegali, lenfadenopati, beyaz küre ve trombosit sayısı, hematokrit düzeyi gibi klinik parametreler arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Bunun nedeni her gruba düşen hasta sayısının sınırlı obuası ile ilişkili olabilir. Her ne kadar telomeraz aktivitesinin prognostik önemi bu çalışmada tam olarak gösterilemedi ise de bu enzim akut lösemilerde önemli bir prognoz belirleyicisidir ve daha geniş hasta gruplarında yapılacak çalışmalar daha fazla yol gösterici olacaktır. Anahtar sözcükler: lösemi, telomer, telomeraz aktivitesi, kanser.

EnzimlerLösemiTelomer
Sinan Yavuz
Çukurova University
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı lösemi tiplerinde nükleer manyetik rezonans tabanlı metabolomik profilleme

Lösemi, çocukluk çağında %30'luk oran ile en sık görülen kanser türü olup, tüm kanserler içerisinde 3.2%' lik oranı kapsamaktadır. Lenfomalar ise orijin aldığı doku açısından lösemi ile ayrışmakla beraber ortak semptomlar gösterebilmektedir. Hastalık gelişiminde temelde beyaz kan hücrelerinin kemik iliği/ lenfoid organlardaki maturasyon bozukluğu yer almaktadır. Literatürde lösemi ve lenfomada metabolik profilleme çalışmaları mevcut olup, belirlenen biyobelirteç adayı metabolitlerin erken tanı, prognoz, tedaviye cevapta kullanılabilirliği tartışılmaktadır. Yüzlerce metaboliti kapsayan metabolomiks çalışmalarında çok yönlü istatistiksel modelleme kullanılarak bu aday belirteçlerin ilişkili olduğu yolaklar belirlenebilmekte, kişiselleştirilmiş tedaviler için değerli bilgiler sunulabilmektedir. Bunu mümkün kılan analitik kimya tekniklerinden ve metabolomiksin en önemli enstrümanlarından nükleer manyetik rezonans (NMR) ile kütle spektrometresi (MS), birbirini tamamlayıcı şekilde farklı moleküllerin ölçümünde başarılıdır ve entegre analizlerde analit spektrumun tamamına yakınını kapsamaktadır. NMR; yüksek tekrarlanabilirlik, tek internal standartla yüzlerce metabolit kantitasyonuna olanak vermesi, uzun stabilite, kalibrasyon gerektirmemesi gibi avantajlarıyla son yıllarda metabolomikste artan sıklıkta kullanılmaktadır. Öte yandan rutin kullanımı oturmuş MS ise yüksek sensitivitesi ve proteomik-lipidomik moleküllerin başarılı tespiti ile pratik kullanımda halen en ön sırada yer almaktadır. Güncel tez çalışması, sık görülen lösemi/ lenfoma tiplerini kapsayacak şekilde bütüncül yaklaşımla kantitatif NMR ve kalitatif MS metodlarını entegre eden bir çalışma düzeni içerisinde gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla her bir grupta (AML, KLL, NHL) yer alan 30 yetişkin hastaya ait serum ile lökosit izolatlarında bir ve iki boyutlu 1H NMR ile yüksek-rezolüsyonlu MS (HR-MS) analizleri tamamlandıktan sonra diferansiyel metabolitler ile ilgili metabolik yolaklar tek değişkenli-çok değişkenli istatistiksel metotlarla MetaboAnalyst ve TidyMass çevrimiçi platformlarında belirlenmiştir. 1D deneylerde kimliklendirilen metabolitler, 2D NMR analizleri ile doğrulanmıştır. Lökosit izolatları ise HRMS platformunda serum örnekleri ile eşit koşullar altında çalışılarak bu matrikste kontrollere kıyasla anlamlı eksprese edilen metabolitler belirlenmiştir (TidyMass). Serum NMR analizlerinde ortaya konan bulgulara göre; AML grubunda kontrol bireylere kıyasla artış gösteren metabolitler (VIP skoru> 1) metilguanidin, izobütirat, glisin, 2-hidroksiizobütirat, glukoz, üre, betain ve azalanlar (VIP skoru> 2) piroglutamat, 3-hidroksiizovalerat, alanin olarak kaydedilmiştir. KLL grubunda artan metabolitler içerisinde AML ile ortak bulunanlar haricinde kreatinin-kreatin fosfat, tirozin ve fosfoetanolamin molekülleri de yer almaktadır. Burada her üç grupta da artan moleküllerin protein degredasyon ürünü olmaları, hematolojik malignitelerde gözlenen hızlı protein turnoverını doğrulamaktadır. VIP skoru 2.5' ten büyük bulunan fumarat ve asetat moleküllerinin azalışı da KLL ve NHL gruplarında ortak öne çıkan farklılıklar olarak Krebs siklusu ara bileşenlerinin prolifere olan lökoblastlarda yoğun tüketimine işaret etmektedir. Ayrıca NHL grubuna özgü bir farklılık olarak düşük bulunan serum karnitin seviyesi (VIP skoru> 1), lenfoma hastalarında artan enerji ihtiyacının beta oksidasyon artışı ile kompanse edildiğini düşündürmektedir. Serum NMR sonuçlarını kapsayan alıcı özelliği (ROC) analizi ile AML için 10, KLL için 3 ve NHL için 20 en anlamlı metabolit ile eğri altı alanı> 0.98 olan tanısal biyobelirteç modelleri oluşturulmuştur. Grup bazlı değişim gösteren yolak analizlerinde glutatyon, glukojenik ile dallı zincirli amino asit metabolizması ve kolin oksidasyonu AML' de birinci sıradayken; KLL ve NHL gruplarında ise Krebs ve üre siklusu öne çıkmaktadır. Serum HRMS sonuçlarında ise yüksek sensitif metodoloji yardımıyla çeşitli polar lipitler (yağ asitleri ve fosfolipitler) tanımlanarak özellikle AML grubunda anlamlı artan doymamış yağ asitleri dokozatrienoik ve cis-13-dokozenoik asit (p=0.002 ve 0.003, sırasıyla, Tidymass) olarak kaydedilmiştir. Serum HRMS sonuçlarına göre KLL grubunda anlamlı bulunan oleamid artan ve gliserofosfokolin ile piroglutamat ise NMR sonuçlarını doğrulayan şekilde düşük seviyelerde bulunmuştur (p=0.001 ve 0.000, sırasıyla, Tidymass). Öte yandan NHL serum HRMS bulguları artan doymamış yağ asitleri açısından AML ve oleamid açısından KLL ile; azalan piroglutamat seviyeleri açısından ise KLL ile benzerlik göstermektedir. Lökosit izolatlarında gerçekleştirilen HRMS analizlerinde ise seruma göre daha az sayıda anlamlı metabolit tanımlanmış olup; spermin ve uzun zincirli yağ asitlerinin (serumda sonuçlarını destekleyen biçimde) artan, biyotin gibi koenzimlerin ise düşük seviyeleri her üç grupta da ortak olarak kaydedilmiştir. Sonuç olarak güncel çalışmada, lösemi/ lenfoma hastalarında NMR ve MS metodolojilerinin komplementer kullanımı ile oldukça geniş metabolit spektrumu içeren serum-lökosit matriks profillemesi gerçekleştirilmiştir. Literatürde bir ilk olarak, farklı hematolojik malignitelerde serum metabonomu kantitatif yaklaşımla belirlenmiş ve HR-MS teknolojisi ile yapılan global tarama ile entegrasyon sağlanarak geniş kapsamlı parametre araştırması yapılmıştır. Bir diğer yenilik ise, global serum araştırması yanı sıra lökosit izolatlarında MS analizi ile hücresel düzeyde anlık metabolik profilleme ile bireysel etyolojilere dair önemli veriler sunulmasıdır. Grup bazlı değişiklikleri ortaya çıkaran mevcut bulgular bireysel itici güçlerin yanı sıra farklı alt sınıflarda yaygın olarak gözlemlenen patojenik mekanizmalar hakkında da ipuçları sağlamaktadır. Tüm bunlarla birlikte sunulan güncel sonuçların, her grup için oluşturulacak geniş kohort ve omiks teknolojilerinden gelen tamamlayıcı veriler ile doğrulanması gerekmektedir.

Biyobelirteçler-tümörFenotipHematolojik neoplazmlar+7
Ayşe Zehra Gül
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hematolojik malignansilerde eritrositer piruvat kinaz aktivitesi

ÖZET Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji-Onkoloji Bilim Dalı'nda yapılan bu çalışmaya yeni tanı konmuş hematolojik malignansisi olan 68 olgu ve benzer yaş grubunda olan 42 sağlıklı çocuk (kontrol grubu) alındı. Hematolojik malignansili olgular dört ayrı grubta incelendi. Birinci grup 1 1 ANLL'li, ikinci grup 10 relaps ALL'li, üçüncü grup 32 ALL'li ve dördüncü grup ise 15 lenfomah olgudan oluşturuldu. Olguların öykü, fizik muayene, rutin laboratuvar tetkikleri, kemik iliği aspirasyon yaymaları, gerektiğinde lenf nodu biyopsisi, ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi gibi tetkiklerin yanısıra tanı anındaki ve antineoplastik tedavi başlandıktan sonraki ePKA aktiviteleri yaklaşık 1,5 ay ara ile spektrofotometrik yöntemle ölçüldü. Böylece hematolojik malignansili olgularda ePKA ve antineoplastik tedavinin eritrositer pirüvat kinaz aktivitesi üzerine etkisi saptanmak suretiyle tanı ve takip sırasında kullanılabilirliği araştırıldı. Çalışmaya alınan ANLL'li, relaps ALL'li ve ALL'li olguların ePKA sağlıklı kontrol grubunun ortalama ePKA'nden düşük olup aradaki fark istatistiksel yönden anlamlı bulundu (sırasıyla pc 0,0027, p: 0,0006 ve p; 0,0025). Buna karşın lenfomah olguların ePKA sağlıklı kontrol grubunun ortalama ePKA'nden düşük olmasına rağmen istatistiksel yönden anlamlı bulunmadı (p: 0,0819). ANLL'li, relaps ALL'li, ALL'li ve lenfomah olgularda ePKA ile yaş, cins, retikülosit yüzdesi, hemoglobin, MCH, trombosit sayısı, periferik yaymadaki ve kemik iliğindeki blast yüzdesi arasında pozitif veya negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki mevcut değildi. Ancak ANLL'li olgularda ePKA ile MCV ve LDH arasında pozitif yönde bir ilişki (sırasıyla r: 0,676, p: 0,022 ve r: 0,685, p: 0,020), ALL'li olgularda ePKA ile beyaz küre sayısı ve MCV arasında pozitif yönde ve MCHC arasında negatif yönde bir ilişki (sırasıyla r: 0,383, p:0,022; r: 0,612, p<0,0001 ve r: -0,489, p: 0,005), lenfomah olgularda ePKA ile MCV arasında negatif yönde bir ilişki saptandı ( r: -0,619 p:0,018). ALL'li olgularda tanı anındaki (birinci örnek) ePKA ile yaklaşık 3 ay sonra alınan (üçüncü örnek) ePKA arasında istatistiksel yönden anlamlı bir araş bulundu (p:0,0062). Ancak birinci örnekle dördüncü örnek (tanı anından yaklaşık 4,5 ay sonra alınan) arasında istatistiksel yönden anlamlı olmayan bir artış saptanmışken, üçüncü örnekle dördüncü örnek arasında ise istatistiksel yönden anlamlı olmayan bir azalma saptandı (sırasıyla p: 0,124 ve 85p: 0,233). Lenfomalı olgularda da tanı anındaki (birinci ömek) ePKA ile yaklaşık 3 ay sonra alınan (üçüncü ömek) ePKA arasında istatistiksel yönden anlamlı bir artış bulundu (ç>:0,0469). Sonuçta; akut lösemili ve relaps ALL'li olgularda ePKA'nin düşük bulunması, tedavi sonrası ise yükselerek normal değerlerde saptanması nedeniyle tanıda ve neoplastik tedavinin takibinde kullanılabileceğini düşündürmesine karşın bu düşüncenin doğruluğunun kanıtlanabilmesi için daha uzun süreli ve daha çok olgu içeren çalışmaların yapılması gerekmektedir. 86

LenfomaLösemiNeoplazmlar+2
Hayri Levent Yılmaz
Çukurova University
1995
00
Master'sOpen AccessEN

Effect of chemotherapy treatment on quality of life in patients with leukemia

Background: Leukemia is a type of cancer with high malignancy that develops in the stem cells of the hematological system. Chemotherapy is frequently preferred in the treatment of leukemia. Chemotherapy treatment is a treatment option with intense side effects as well as positive effects. The symptoms caused by leukemia and chemotherapy completely change the way of life of individuals. Changing adverse conditions can also negatively affect the quality of life of individuals. Decreased quality of life causes individuals to feel the burden of the disease more, makes it difficult to comply with treatment, and therefore negatively affects the healing process. For this reason, it is important to determine the quality of life of individuals and to plan nursing interventions accordingly. Objective: To evaluate the quality of life of individuals receiving chemotherapy treatment for leukemia. Method: A descriptive and cross-sectional research design was used. The study was conducted from March 2022 to November 15, 2022 at an Oncology Center located in the city of Holly Karbalaa. The sample consisted of 200 leukemia patients receiving chemotherapy treatment. As a data collection tool; Sociodemographic Form, World Health Organization Quality of Life Scale - Short Form 26 (WHOQOL-BREF 26) was used. The data were collected by face-to-face interview method. In the analysis of data; Mann-Whitney U test and Kruskal Wallis Test were used in the analysis of descriptive statistics (number, percentage, mean, standard deviation) and quantitative data. Results: Of the participants, 38.5% were in the 20-29 age range, 52% were male, 81% were literate, 51.5% lived in rural areas, 40% were single, 39% had acute lymphoblastic leukemia, 47%, She receives 5 induction treatments. WHOQOL-BREF 26 sub-dimension mean scores are as follows; general health status was 12.31±6.32, physical health 5.95±5.43, psychological health 22.08±4.52, social relations 13.37±6.25, environment 17.45±6.92. There was a significant difference between the participants' gender, education, region of residence and marital status and WHOQOL-BREF 26 physical, psychological, social relations and environmental areas (p<0.05). Conclusion and Recommendation: It was determined that the quality of life of leukemia patients who received chemotherapy treatment in Iraq was low. In nursing care, it can be suggested that individuals plan care content that will increase their quality of life.

TreatmentPatientsChemotherapy-adjuvant+3
Marwan Najı Abdulhadı Ghanımı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Assessment of anxiety levels in "Leukemia" patients

The increase in the number of patients with "Leukemia" in Iraq shows the importance of assessing the level of anxiety in these patients. The burden of the disease has caused the increase of psychiatric disorders, especially anxiety levels in patients. The aim of this study was planned to make an evaluation about the relationship between anxiety levels and sociodemographic characteristics of "Leukemia" patients. The study was conducted as a cross-sectional descriptive study at AL-Nasiriya Training Hospital in Nasiriyah city between 15.3.2022 and 15.9.2022. The sample of the study consisted of 132 patients over the age of 18 who were treated in this patient and accepted to participate in the study. Data were collected through face-to-face interviews. Firstly, demographic information such as age, gender, marital status, place of residence, education level, occupation, duration of illness, type, income level were asked to the patients. Anxiety levels of the patients were evaluated according to the Hamilton Anxiety Rating Scale. It was seen that the majority of the patients (44.7%) who participated in the study consisted of 18-35 years old, (59.8%) male, (76.5%) married individuals. It was determined that the place where the patients lived was mostly in the urban region (78.0%) and their education level was mostly in primary school (56.8%). Looking at the type of disease, it was concluded that the patients mostly had AML type disease. It was seen that all patients participating in the study had someone they lived with and received medical help. Anxiety levels of the patients were found to be higher than the Hamilton Anxiety Rating Scale. It was determined that the anxiety levels of "Leukemia" patients increased with increasing age and the result was statistically significant (p≤0.05). In addition, it was observed that the anxiety level was statistically significantly higher in patients who were married to female patients (p≤0.05). Considering the working status, it was concluded that the anxiety levels were statistically higher in patients who were unemployed and also in patients who had a previous illness compared to those who did not (p≤0.05). The results of the study showed that the level of anxiety in "Leukemia" patients is generally high and the level can vary according to the demographic information of the patient. We think that measures can be taken to reduce the level of anxiety in "Leukemia" patients by conducting more extensive research on this subject, and that the results of the study will guide people working on this issue.

AnxietyEvaluationLeukemia+1
Makarım Razzaq Sekhı Sekhı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı akut lösemilerinde FLT3 (FMS-like tyrosine kinase 3) mutasyonları

Amaç: Bu çalışmada çocukluk çağı akut lösemilerinde hücre yaşamı, farklanma ve çoğalması ile ilgili yollarla bağlantılı bir reseptör olan FLT3'ün (FMS-Like Tyrosin Kinase) mutasyonlarının lösemi hastalarında varlığı ve bu mutasyonların prognoz ve diğer klinik tablo ile ilişkilerinin araştırılması planlandı.Materyal Metod: Çalışmaya sitomorfolojik, immunohistokimyasal ve immün akımsitometrik metodlar ile ALL tanısı alan 53 hasta ile AML tanısı alan 16 çocuk hasta dahil edildi.Bulgular: ALL ve AML tanılı hasta gruplarında saptanan FLT3/TKD mutasyon dağılımı; ALL grubunda 1 hasta (% 2) ve AML grubunda 4 hasta (% 25) şeklindeydi. Mutasyon saptanan ALL hastası 8 yaşında erkek hasta FAB sınıflamasına göre ALL-L1 idi. İmmünfenotipleme ile pre-B grubunda olan hasta risk grubu olarak SRG'ye dahil olmuştu. Hasta halen hayatta ve remisyondaydı. AML grubunda FLT3/TKD mutasyonu taşıyan hastalar içinde bir hasta relaps olmuştu, ancak relaps olan hasta ile birlikte 4 hastadan üçü kaybedilmişti. Buna rağmen yapılan istatistiksel incelemelerle mutasyon taşıyan AML hastaları ile taşımayan hastalar arasında mortalite ve morbidite açısından anlamlı bir fark saptanamadı (p>0,05).Sonuç: Bu çalışmada mevcut hastalarımızda saptanmış olan FLT3/TKD mutasyonlarının prognozla ilişkisi saptanamadı. Mutasyon AML grubunda daha yüksek oranlardaydı. Ancak AML grubunda dahi mevcut hasta sayıları ile mutasyon mortalite ve morbidite açısından istatistiksel bir fark oluşturmuyordu.Netice itibarıyla daha fazla hasta örneklerini içeren çalışmalar sonucu mutasyonla ilgili daha net sonuçlara ulaşılabilmesi mümkün olacaktır.

Lösemi
Göksel Leblebisatan
Çukurova University
2008
00
Master'sOpen AccessEN

Investigation of some antioxidant parameters in children patients with leukamia in Mosul city

This study included assessing the level of some serum antioxidants levels Catalase (CAT), Superoxide dismutase (SOD), Glutathione (GSH), Vitamin C, Albumin, Uric Acid, Zinc (Zn), and Copper (Cu) in Iraqi patients suffering from leukemia. The aim of the study is to assess the level of some antioxidants in the blood serum of Iraqi patients suffering from leukemia. Know the relationship between leukemia and some antioxidant parameters, may give to the doctor a visualization to modify the treatment of the patient and focus on the status of antioxidants. Patients in the study will be randomly taken from leukemia patients that coming to Ibn AL-Athir Teaching Hospital. It was found after investigating the number of patients with leukemia, where it was included (80) male and female cases their ages between (4 months and 14 years) after taking approvals from their parents, and other 40 persons healthy apparent in same age levels as the control group. The results showed there is a statistically significant increase in the levels all (Albumin), at P ≤ 0.05 in patients with leukemia compared with control, and also there is a statistically significant decrease in the levels all at P ≤ 0.05 (Vitamin C), but it is a non-significant in the level of albumin between study groups at P ≤ 0.05. Keywords: Antioxidant, Leukemia, Iraqi patients

AntioxidantsIraqiLeukemia
Omar Alı Ibrahım Al-hayanı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı akut lösemilerinde apoptotik yolakta TRAIL ve TRAIL lıgand

Amaç: Lösemilerde ve malign tümörlerde hücre çoğalması ve hücre apoptozisiarasındaki denge bozulmuştur. p-53 sisteminden bağımsız olarak apoptozisi uyaran;ekstrinsik yolağı hedef alan, tedavi yöntemleri apoptozisin sadece kanser hücrelerindeuyarılmasını sağlayarak sağlıklı hücrelerin zarar görmesini engeller. Tümör nekrozeedici faktör ilişkili apoptozis indükleyici ligand (TRAIL) pek çok kanserli hücredehücre yüzeyinde bulunur. TRAIL'ın, reseptörlerinden TRAIL- R1 ve TRAIL-R2 ilebağlanması apoptozisi uyarır. TRAIL'ın reseptörlerinden TRAIL- R3 ve TRAIL-R4 ilebağlanması halinde apopitotik sinyal oluşmamaktadır. Apoptozis ile lösemi gelişimiarasındaki ilişki bir çok çalışmada araştırılmıştır.Bu çalışmada çocukluk çağı akut lösemilerinde tanıdaki serum TRAIL düzeyi veserum TRAIL reseptörleri; (TRAIL-R1, TRAIL-R2, TRAIL-R3, TRAIL-R4)düzeylerini araştırdık. Bu düzeyler ile hastaların klinik bulguları, yaşam süreleriarasındaki ilişkiyi saptamayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: : Bu çalışma Ekim 2009? Temmuz 2010 tarihleri arasındaÇukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji ve Çocuk Onkoloji BilimDallarına başvuran hastalarda yapıldı. Çalışmaya 9 ay-12 yaş 8ay arasında yeni tanıalmış 23 akut lenfoblastik lösemili (ALL) hasta ile, 9 gün-19 yaş arasında 14 akutmyeloblastik lösemili (AML) hasta dahil edildi. Sağlıklı, kan hastalığı olmayan, hastagrubuna benzer yaş ve cinsiyetteki 21 çocuk, kontrol grubu olarak seçildi. Tanısırasında serum örneklerinden TRAIL ve TRAIL reseptör düzeyleri Elisa yöntemi ilearaştırıldı.Bulgular: Akut lösemi tanılı hastalar ile kontrol grubu karşılaştırıldığında akutlösemi hastalarında ortalama serum TRAIL düzeyi sağlıklı kontrollerden düşük tespitedildi. (p=0,002) (p<0,05).ALL ile AML'li hastaların ortalama serum TRAIL düzeyi karşılaştırıldığındaistatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. (p>0,05).Common ALL antigen (CALLA )(-) öncül B ALL grubunda TRAIL düzeyi düşüktespit edildi. (p=0,004) (p<0,05)ALL'li yüksek risk grubundaki (HRG) hastalarda, TRAIL düzeyi düşük tespitedildi. (p=0,008) (p<0,05).Lösemi tanısı alan ve eksitus olan hastalarda TRAIL düzeyi düşük tespit edildi.(p=0,004) (p<0,05).AML tanısı alan hastalardan, yaşayanlarda yüksek TRAIL-R1 düzeyi tespit edildi.(p=0,03) (p<0,05).ALL'li hastalar, AML'li hastalar ve sağlıklı kontroller ile karşılaştırıldığındaALL'li hastalarda daha yüksek TRAIL-R3 reseptörü düzeyi bulundu. (p=0,04) (p<0,05).Sonuç:. Bu çalışmada lösemili çocuklarda (ALL, AML) sTRAIL düzeyi düşüktespit edildi. Yüksek riskli grupta ve CALLA-öncül B ALL grubunda sTRAIL düzeyidüşük tespit edildi. Prognozun kötü olduğu bu iki grupta TRAIL düzeyinin düşükXIIolması apoptozisin uyarılamayabileceğini göstermiştir. ALL hastalarında R3 düzeyiyüksek saptandı. TRAIL düzeyinin düşük, R3 düzeyinin yüksek olması apoptozisinoluşamadığını ve bu durumun ALL'nin patogeneziyle ilişkili olabilceğinidüşündürmüştür. AML hasta grubu içinde yaşayan hastalarda TRAIL-R1 düzeyi yükseksaptandı.Sonuç olarak sTRAIL ve reseptörleri lökomogenezde rol oynayabilir. AncaksTRAIL ve reseptörlerinin lökomogenezdeki rolünü desteklemek amacıyla TRAIL vereseptörlerinin mRNA'larını ve hücre membranında varlığını gösteren pek çokçalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar sözcükler: APOPTOZİS, ALL, AML, TRAIL, TRAIL- R1, TRAIL- R2,TRAIL- R3, TRAIL-R4

ApoptozisLigandlarLösemi+3
Zeliha Haytoğlu
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk ve yetişkin çağı akut lösemilerinde mikro-RNA paneli

Amaç: mikroRNA'lar, genom üzerinde protein kodlayan intron veya ekzon bölgeleri ve protein kodlamayan bölgelerdeki RNA genlerinden transkripsiyonu sağlanan, fakat proteine translasyonu gerçekleşmeyen, fonksiyonel RNA molekülleridir. Olgun mikroRNA'lar hedef genlerin ekspresyonunu azaltarak protein sentezinin düzenlenmesine bir nevi genin işlevlerinin engelenmesine sebep olurlar. MikroRNA'lar protein translasyonunun inhibisyonuna ve/veya mRNA'nın yıkımına neden olur. Yapılan çoğu çalışmada bu küçük moleküllerin hematopoezde farklılaşma, çoğalma ve apoptoz (programlı hücre ölümü) gibi çok önemli hücresel olaylarda kritik öneme sahip olduğunu göstermiştir. Normal ve malign hematopoesizdeki microRNA ekspresyonları ve bunlar arasındaki ilişkiyi saptamak giderek artan bir şekilde ilgi uyandırmaktadır. Akut lösemilerde mikroRNA'ların rolü giderek daha fazla araştırmanın konusu olmaktadır. Bizde bu çalışmada, hematolojik tümörlerden biri olan çocukluk ve yetişkin çağı akut lösemilerinde, mikroRNA profillerini belirlemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Pediatrik Hematoloji ve Pediatrik Onkoloji Bilim Dalları ile Dahiliye Hematoloji Bilim Dallarına Aralık 2010 ile Eylül 2011 tarihleri arasında başvuran akut lösemi tanısı alan 49 hasta çalışmaya alındı. Sitomorfolojik, immünohistokimyasal ve akım sitometrik çalışmalar ile ALL tanısı alan çocuk 31 hasta, yetişkin 4 hasta ile çocuk AML tanısı alan 6 hasta ile yetişkin 8 hasta için çocuk ve yetişkin kontrol grubu sağlıklı çocuk ve yetişkin olarak 70 (çocuk;47 , yetişkin 23) hasta ile çalışmaya dahil edildi. Hasta gruplarında tanı sırasında ve remisyon dönemlerinde olmak üzere 2 defa kan alınıp plazma örnekleri saklandı. Sağlıklı gruptan bir defa kan alınıp plazması ayrıldı. Alınan plazma örneklerinden PCR ile mikroRNA analizi araştırıldı.Bulgular: Çocuk hasta ve kontrol gruplarında (ölçümü yapılan 10 ve üzeri hasta) micro RNA değerlerinin karşılaştırması ile; miR20a, miR25, miR92a, miR30c, miR106b, miR203, miR150, miR192, miR302c, miR184, miR218, miR320, miR342-3p, miR223, miR328, miR483-5p, miR376a, miR381, miR451, miR576-3p, miR548a hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak yüksek (p<0.05) iken, miR20b, miR342-3p ve miR548a ölçümlerinde kontrol grubunun ölçümleri hasta grubunun ölçümlerinden yüksek (p<0.05) bulundu.Hastaların remisyon anındaki ölçümleri ile kontrol grubunda (ölçümü yapılan 10 ve üzeri hasta) micro RNA değerlerinin karşılaştırması ile; miR769-3p, miR20a, miR92a, miR16, miR27b, miR192, miR320, miR223, miR484, miR451'in hasta grubunun remisyon anındaki ölçümlerinde kontrol grubundan yüksek (p<0.05) bulunmuşturÇocuk hastaların tedavi sırasındaki ve remisyon anındaki ölçümleri karşılaştırıldığında (ölçüm yapılan 5 ve üzeri hasta) miR30c, miR106b, miR25, miR184, miR218, miR302c, miR483-5p tedavi grubundaki hastalarda istatistiksel olarak daha yüksek (p<0.05) olduğu saptandı. Lösemi tipi ALL olan çocuk ile lösemi tipi AML olan çocukların karşılaştırılmalarında iki lösemi tipi arasında micro RNA değeri yönünden bir istatistiksel farklılık (p>0.05) saptanamamıştır.Çocuk hastalarda hücre tipleri arasında micro RNA değeri yönünden bir istatistiksel farklılık saptanamamıştır. micro RNA ölçümlerinin cinsiyete göre karşılaştırılması ile tedavi sırasında ölçülen miR30c ölçümünün erkek hastalarda kız hastalara göre daha yüksek (p<0.05) olduğu görülmüştür.Kız çocuklardan oluşan kontrol grubundan elde edilen ölçümler ile karşılaştırıldığında; miR30c, miR106b, miR25, miR92a, miR16, miR203, miR150, miR302c ve miR4835p micro RNA ölçümlerinin kız hastalarda kontrol grubundaki kız çocuklarının değerlerine göre daha yüksek (p<0.05) olduğu görülmüştür.Erkek çocuklardan oluşan kontrol grubundan elde edilen ölçümler ile karşılaştırıldığında; miR30c, miR106b, miR25, miR92a, miR150, miR302c, miR184, miR218, miR320, miR223 ve miR4835p micro RNA ölçümlerinin erkek hastalarda kontrol grubundaki erkek çocuklarının değerlerine göre daha yüksek (p<0.05) olduğu görülmüştür.Kız ve erkek çocuklarda ayrı ayrı olarak hasta grubunda tedavi ve remisyon anlarında elde edilen ölçümlerin karşılaştırılması sonucunda, kız hastalarda miR30c ölçümünün, erkek hastalarda ise miR30c, miR25, miR218 ve miR381 ölçümlerinin tedavi anındaki değerlerinin remisyon anındaki değerlerinden daha yüksek (p<0.05) olduğu görülmüştür.Yetişkin hasta ve kontrol gruplarında (ölçümü yapılan 5 ve üzeri) micro RNA değerlerinin karşılaştırması ile miR328 ölçümünde kontrol grubu hasta grubundan daha yüksek değer elde ederken, miR451 ölçümünde ise hasta grubunun ölçümleri kontrol grubunun ölçümlerinden daha yüksek (p<0.05) bulunmuştur.Hastaların remisyon anındaki ölçümleri ile kontrol grubunun değerleri karşılaştırıldığında, miR30c, miR106b, miR302c, miR184, miR218 ve miR483-5p ölçümlerinde kontrol grubunun, miR16, miR223 ve miR451 ölçümlerindeyse hasta grubunun micro RNA değerinin daha yüksek olduğu görülmüştür.Yetişkin hastaların tedavi sırasındaki ve remisyon anındaki ölçümleri karşılaştırılmak istendiğinde miR30c, miR302c, miR218 ve miR483-5p ölçümlerinde remisyon anında tedavi sırasındaki ölçüme göre istatistiksel olarak anlamlı (p<0.05) düşüş görülmüştür. Yetişkin hastalarda iki lösemi tipi arasında micro RNA değeri yönünden bir istatistiksel farklılık (p>0.05)saptanamamıştır.Lösemi tiplerine göre tedavi ve remisyon anında ölçülen micro RNA ölçümlerinde ALL hastalarında miR30c ve miR106b remisyon anında bir düşüş (p<0.05) gözlenirken, AML hastalarında sadece miR30c ölçümünde remisyon anında bir düşüş (p<0.05) gözlenmiştir.

HematolojiLösemiMikro RNA+2
Barbaros Şahin Karagün
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tüylü hücreli lösemi hastalarında kalretikülin gen mutasyonu saptanması ve prognozla ilişkisi

Amaç: Tüylü hücreli lösemi nadir görülen bir lenfoproliferatif hastalıktır. Hastalığın patogenezi tam olarak anlaşılamamıştır. Hücre içi birçok homeostazi mekanizmasında rolü olan kalretikülin proteininin, kalretikülin gen mutasyonu sonucunda patolojik olarak sentezlendiği ve JAK/STAT sinyal yolağında aktivasyona neden olduğu anlaşılmıştır. Kalretikülin mutasyonu sonucu çeşitli homeostazi bozuklukları ve kanserlerin ortaya çıktığı görülmüştür. Bu çalışmadaki amacımız Tüylü hücreli lösemi hastalığında Kalretikülin gen mutasyon varlığını belirlemekti. Buna ek olarak hastalığın bazı klinik verilerini ve bunların prognoz ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmamızda tek merkezli olarak 2005-2015 yılları arasında Tüylü hücreli lösemi tanısı almış 33 hastanın kemik iliği biyopsi doku örnekleri kullanılmıştır. Hastaların klinik ve labaratuar bulguları retrospektif olarak tarandı. Genetik materyalin izolasyonu sonrası PCR yöntemi ve gen sekans analizi ile Kalretikülin gen mutasyon varlığı değerlendirildi. Hastalara ait yaş, cinsiyet, laboratuvar parametreleri ve hayatta kalma süresi istatistiksel yöntem ile değerlendirildi. Bulgular: 33 hastanın 21 'inde gen sekans analizi yapılabildi ve hiçbirinde mutasyon tespit edilemedi. Hastaların 26' sı (%78.8) erkek olup ortalama yaşı 55.3 ± 13.3 olarak saptandı. Kladribin tedavisi uygulanan yirmi üç hastanın 13'ü (%56.5) tam remisyon, 3'ü (%13) parsiyel remisyonu başarabildi. Monositopenisi olmayanlarda splenomegali görülme sıklığı anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.05). Tedavi uygulanan (H=23) ve uygulanmayan (H=10) hastalar arası sağ kalımda fark olduğu saptandı (p=0.001). Tedavi uygulanan hastaların sağ kalım süreleri almayanlara göre belirgin olarak uzundu. Dahası, remisyona giren hastaların median Hgb değeri (10.1 g/dL), remisyona girmeyen hastaların median Hgb değerinden (8.5 g/dL) daha yüksek olduğu tespit edilmiş olup aralarında istatistik olarak anlamlı fark vardı (p=0.047). Sonuç: Bu çalışma literatürde Tüylü Hücreli Lösemide kalretikülin gen mutasyonu ile ilgili olarak yapılan ilk çalışmadır. Çalışmamızda hastalığın klinik, histopatolojik ve prognostik özellikleriyle ilgili önemli bilgiler elde edilmiş, monositepeni olmayanlarda dalak büyüklüğünün varlığı ve remisyona giren hastalarda hemoglobin değerlerinin yüksekliğinin girmeyenlere göre yüksekliği anlamlı bulunmuştur. Bu sonuç Tüylü Hücreli Lösemi hastalarında tedavi zamanlaması açısından önemli bir bulgu olabilir.

GenlerKalretikülinLösemi+4
Salih Subari
Gaziantep University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı akut lösemilerinde nükleer por protein ekspresyonu ve flow sitometrinin prognoz ile ilişkisi

Çocukluk Çağı Akut Lösemilerinde Nükleer Por Protein Ekspresyonu ve Flow Sitometrinin Prognoz ile İlişkisi Amaç: Bu çalışmada; çocukluk çağı akut lösemilerinde flow sitometri sonuçlarının değerlendirilmesi, hücre çoğalması ile ilgili yollarla bağlantılı olabileceği düşünülen nükleer por proteini olan POM121'in ekspresyonun normal populasyona göre durumu, prognoz ve diğer klinik tablolarla ilişkisinin araştırılması planlandı. Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya, Ocak 2008 ile Kasım 2013 arasında hastanemizde tanı alan 69 akut lenfoblastik lösemi (ALL) ve 24 akut miyeloid lösemi (AML) hastası olmak üzere toplam 93 olgu dahil edildi. Bulgular: Çalışmamızda 5 yıllık ALL olgularında genel sağ kalım % 66, AML olgularında ise % 80'dir. Flow sitometrik olarak yüzey antijenlerine (CD) göre sınıflandırıldığında; 5 yıllık genel sağ kalıma bakıldığında, CD2(+) olması hastalarda kötü prognoza, CD10 (+) olmasının iyi prognoza neden olduğu görüldü. CD2(+) hastalarda 5 yıllık sağ kalım % 77, CD2(-) hastalarda ise % 58'di. CD10 (+) hastada 5 yıllık sağ kalım % 82, CD10 (-) olan hastalarda ise % 61'dir. Ancak OS, flow sitometrik parametreler ile istatistiksel olarak değerlendirildiğinde anlamlı sonuç elde edilemedi (p>0,05). Nükleer por proteini POM121 ekspresyonu AML hastalarında yüksek değerde saptandı (5,79±7,04), ancak olgu sayısı (n:24) az sayıda olması ile anlamlı bulunmadı. ALL olgularında anlamlı yükseklik saptanmadı (3,75±2,91). Nükleer por proteini POM121 akut lösemi hastalarıyla kontrol grubu (3,32±3,76) kıyaslandığında anlamlı fark bulunamadı. ALL hastaları ve AML hastaları birbiriyle istatistiksel olarak değerlendirildi, sonuç anlamlı değildi. Nükleer por ekspresyonunun; hematolojik parametreler, yaş ve cinsiyet ile ilişkisi bulunmadı ve genel sağ kalım, olaysız sağ kalım, hastalıksız sağ kalım açısından da anlamlı değildi. Nükleer por proteini ekspresyonu kontrol grubu ortalamasına göre düşük ve yüksek olmak üzere 2 gruba ayrıldı ve genel sağ kalıma etkisi araştırıldı; ALL ve AML hasta grupları ile istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Ancak ALL olgularında nükleer por proteini ekspresyonu yüksek olan hastalarda 3 ve 5 yıllık sağ kalım % 56 olup; nükleer por protein ekspresyonu düşük olan hastalarda ise 3 yıllık sağ kalım % 78 ve 5 yıllık sağ kalım % 70'dir. AML olgularında da nükleer por ekspresyonu proteini düşük olan olgularda 3 yıllık sağ kalım % 82, 5 yıllık takip ise mevcut değildir. AML olgularında nükleer por proteini ekspresyonu yüksek olan hastalarda 3 yıllık ve 5 yıllık sağ kalım % 70'dir. Hasta sayısı fazla olan büyük çalışmalarla daha anlamlı sonuçlar elde edilebileceğini düşünmekteyiz. Sonuç: AML hastalarında nükleer por proteini ekspresyonu yüksek saptandı ancak istatistiksel açıdan anlamlı olmaması olgu sayısının azlığına bağlandı. Flow sitometrik değerlendirmede CD10 (+) olan olguların 5 yıllık sağ kalımın daha iyi olduğu, CD2(+) olan hastalarda ise sağ kalımın daha düşük olduğu saptandı. Sonuç olarak; bu grup hasta için literatürde yapılan ilk çalışma olup, daha fazla hasta örnekleri ile yapılan çalışmalarda daha net sonuçlar elde edilebilecektir. Anahtar Kelimeler: Akut lösemi, nükleer por proteini, POM121, prognoz, flow sitometri.

Akım sitometrisiLösemiNükleer proteinler+2
Burcu Genç Cavlak
Çukurova University
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Hematolojik maligniteli hastalarda kullanılan farklı solüsyonların oral mukoziti önlemede etkisi

Çalışma hematolojik maligniteli hastalara uygulanan farklı solüsyonların oral mukozite etkisini değerlendirmek amacıyla; randomize, kontrollü, deneysel olarak yapıldı. Araştırma öncesi gerekli izinler alındı. Hasta sayısını belirlemek için power analizi yapıldı. Birinci gruba klorheksidin glukonat ve benzidamin klorür (29 hasta), ikinci gruba kalsiyum ve fosfat (28 hasta) ve üçüncü gruba karadut şurubu içeren solüsyon (24 hasta) uygulandı. Tedavileri başlamadan bir gün önce uygulamaya başlanıp, hastalar nötropeniden çıkana kadar uygulamaya devam edildi. Araştırmanın verileri soru formu ve Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)'nün "Mukozit Evreleme Skalası" ile toplandı. Hastaların mukozit düzeyleri her gün değerlendirilip kayıt edildi ve elde edilen veriler ki-kare ile analiz edildi. 7. günde tüm gruplarda Evre 3 ve 4 mukozit görülmediği, Evre 0, 1 ve 2 açısından fark olmadığı belirlendi. 14. günde; üçüncü grupta Evre 2 mukozit %8,0 oranında görülürken, bu oranın ikinci grupta %17.9, birinci grupta %16.7 olduğu; Evre 3 mukozit ise birinci grupta %6.7 oranında görülürken, ikinci ve üçüncü grupta hiç görülmediği tespit edildi. 21. günde; Evre 3 mukozitin üçüncü grupta %8.0, ikinci grupta %7.1, birinci grupta ise %13.3 olduğu saptandı (p>0.05). Birinci gruba göre ikinci ve üçüncü gruptaki hastalarda mukozit sıklığının daha az olduğu belirlendi. Bu nedenle oral mukoziti önleme ve tedavisinde özellikle karadut ve kalsiyum-fosfat içeren solüsyonların kullanılması önerilebilir.

Ağız mukozasıBenzidaminKan hastalıkları+7
Merve Harman
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı lösemi hastalarında lamin protein ekspresyonu

Çocukluk Çağı Lösemi Hastalarında Lamin Protein Ekspresyonu Amaç: Çalışmamızda, çocukluk çağı akut lösemilerinde hücre çoğalması ve apoptozis ile ilgili yollarla bağlantılı olduğu düşünülen lamin A/C, lamin B1 ve lamin B2 proteinlerinin ekspresyon durumunun saptanması ve prognoz ile olan ilişkilerinin değerlendirilmesi planlandı. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza, hastanemiz Pediatrik Onkoloji Bilim Dalı'nda Ocak 2008 ile Mart 2014 tarihleri arasında başvuran ve akut lösemi tanısı alıp tedavi edilen 73'ü akut lenfoblastik lösemi (ALL) ve 29'u akut myeloid lösemi (AML) olmak üzere toplam 102 olgu alındı. Tanı anında ve indüksiyon tedavisi bitiminde lamin A/C, lamin B1 ve lamin B2 protein ekspresyonları Real Time PCR yöntemi ile çalışıldı. Bulgular: ALL ve AML hastalarımızda, tanı anında bakılan lamin B1 protein ekspresyonu kontrol grubuna göre belirgin olarak azalmış bulundu (p<0,05). ALL hastalarında, lamin B1 ve B2 protein ekpresyonları, tanı anında splenomegalisi olanlarda (sırasıyla p:0,027, 0,012) ve ALL hastalarından eksitus olanlarda (sırasıyla p:0,03, 0,01) kontrol grubuna göre artmış bulundu. Tanı anında beyaz küresi 50000-100000/mm3 olan ALL hastalarında sadece lamin B1 protein ekspresyonu artmış bulundu (p<0,05). Hepatomegalisi olan AML hastalarında lamin A/C, splenomegalisi olanlarda hem lamin A/C hem de lamin B2 protein ekspresyonu, hepatomegali ve splenomegalisi olmayan AML hastalarına göre artmış bulundu. Sonuçlar istatistiksel olarak anlamlıydı. (p<0,05) Lamin protein ekspresyonları, kontrol grubu ortalamasına göre düşük ve yüksek olmak üzere 2 gruba ayrıldı ve genel sağ kalıma etkisi araştırıldı. Lamin B2 protein ekspresyonu, kontrol grubuna göre yüksek olan ALL hastalarında genel sağ kalım sonuçları çok daha iyiydi. (p<0,05) Benzer şekilde AML hastalarında da lamin B2 protein ekspresyonu yüksek olanlarda genel sağ kalım sonuçları daha iyiydi, ancak, sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı değildi. Tedavi bitiminde daha az sayıda hasta analiz edilebildiğinden, her iki grupta da lamin protein ekspreyonları ile ilgili anlamlı sonuç alınamadı. Sonuç: Çocukluk çağı akut lösemilerinde, lamin B1 protein ekspresyonu, tanısal bir belirteç olarak, lamin B2 protein ekspresyonu ise ALL hastalarında prognostik bir belirteç olarak kullanılabilir. Çalışmamız, hematolojik maligniteler için literatürde yapılan ilk çalışma olup daha fazla hasta örneklemesi ile yapılacak çalışmalardan daha net sonuçlar elde edilebilecektir. Anahtar Kelimeler: Akut Lösemi, lamin proteinleri, prognoz.

ApoptozisGen ifadesiLaminler+4
Ayşe Özkan
Çukurova University
2014
00
DoctorateOpen AccessTR

Akut lenfoblastik lösemili çocuklarda VEGF-A, MMP-2, MMP-9, TIMP-1 ve TIMP-2 genlerinin ekspresyon ve metilasyon düzeylerindeki değişikliklerin incelenmesi

Akut lenfoblastik lösemi (ALL), lenfositik progenitörlerin malign hastalığı olup tek bir B ya da T hücre klonundan köken alır. Blastik hücrelerin kemik iliğinde birikimi ve çoğalması kemik iliği baskılanmasına neden olur ve hastalık tablosu ortaya çıkar. VEGF-A, TIMP-1, TIMP-2, MMP-2 ve MMP-9 genleri solid tümörlerde hastalığın invazyon ve metastazı ile ilişkilendirilmiş ancak hematolojik kanserlerin etiyolojisine etkileri tam olarak bilinmemektedir. Çalışmamızda, Çukurova Üniversitesi, Pediatrik Onkoloji Bilim Dalı'nda ALL tanısı almış 26 hasta ile bu hastalara yaş ve cinsiyet açısından uygun olan sağlıklı ve ailesinde kanser öyküsü olmayan 26 kontrol dâhil edildi. Hastalarda vasküler endotelyal büyüme faktörü-A (VEGF-A), matriks metalloproteinaz-2 (MMP-2), matriks metalloproteinaz-9 (MMP-9), doku inhibitörü matriks metalloproteinaz-1 (TIMP-1) ve doku inhibitörü matriks metalloproteinaz-2 (TIMP-2) genlerinin ifadesi ile metilasyon düzeyi RT-PCR yöntemi ile tarandı. İnceleme sonucunda; VEGF-A, TIMP-1, TIMP-2, MMP-2 ve MMP-9 genlerinin ifadeleri hasta ile kontrol grubu karşılaştırıldığında; VEGF-A (p<0,05), TIMP-1 (p<0,05), MMP-2 (p<0,05) ve MMP-9 (p<0,05) genleri için anlamlı bir fark saptanırken, TIMP-2 (p>0,05) geninin anlamlı olmadığı tespit edildi. VEGF-A, TIMP-2, MMP-2 ve MMP-9 genlerinin metilasyon yüzdesi hasta ile kontrol grubu arasında karşılaştırıldığında; VEGF-A (p<0,05), TIMP-2 (p<0,05), MMP-2 (p<0,05) ve MMP-9 (p<0,05) genleri için anlamlı bir farkın olduğu saptandı. Çalışmamızda, hastaların yaş, lökosit, hemoglobin, trombosit, CD yüzey antijenleri, metilentetrahidrofolat redüktaz (MTHFR) geni polimorfizmi ve sınıflandırma ölçütleri de istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak çalışmamızda hasta grubumuzda tanı anında VEGF-A, TIMP-1, TIMP-2, MMP-2 ve MMP-9 genlerinin ifadeleri ve metilasyon değerlerinin ALL hastalığının tanısında önemli olabileceği, hastalığın takibinde nüks ve mortalite için araştırılması gereken hedef genler olabileceği iler sürülebilir. Anahtar Kelimeler: Akut lenfoblastik lösemi, VEGF-A, TIMP-1, TIMP-2, MMP-2, MMP-9.

Gen ifadesiLösemiMatriks metalloproteinaz 2+6
Nihal İnandıklıoğlu
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı akut lösemilerinde DNA polimeraz (pol-d1 ve pol-d2) enzim ekspresyonu

Amaç: Bu çalışmada; çocukluk çağı akut lösemilerinde flow sitometri sonuçlarının değerlendirilmesi, DNA replikasyonu ve tamirinde görevli olan DNA polimerazın (PolD1 ve PolD2) ekspresyonunun normal populasyona göre durumu, prognoz ve diğer klinik tablolarla ilişkisinin araştırılması planlandı. Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya, Ocak 2008 ile Kasım 2015 arasında hastanemizde tanı alan 73 akut lenfoblastik lösemi (ALL) ve 28 akut miyeloid lösemi (AML) hastası olmak üzere toplam 101 olgu dahil edildi. Tanı anında DNA PolD1 ve PolD2 ekspresyonları Real Time PCR ile çalışıldı. Bulgular: ALL ve AML hastalarının DNA PolD1 ve PolD2 ekspresyonları kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı olarak yüksek bulundu (p:0,001). ALL hastalarında relaps, SSS tutulumu ve ex olanlarda hastalarda PolD1 ve PolD2 ekspresyonları belirgin olarak düşük saptanırken istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). AML hastalarında da DNA PolD1 ve PolD2 ekspresyonları relaps ve exitus olanlarda belirgin düşük saptanmış ancak istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). DNA Polimeraz PolD1 ve PolD2 ekspresyonu düzeyleri, kontrol grubu ortalamasının 95. persentiline göre düşük ve yüksek olmak üzere 2 gruba ayrıldı ve genel sağ kalıma etkisi araştırıldı. ALL olgularında PolD1 ekspresyonu yüksek olan hastalarda 5 yıllık sağ kalım %68 olup; PolD1 ekspresyonu düşük olan hastalarda ise 5 yıllık sağ kalım %54'dür. ALL hastalarında PolD2 ekspresyonu ise yüksek olan hastalarda 5 yıllık sağ kalım %68 olup; PolD2 ekspresyonu düşük olan hastalarda %58'dir. AML olgularında PolD1 ekspresyonu yüksek olan hastalarda 5 yıllık sağ kalım %80 olup; PolD1 ekspresyonu düşük olan hastalarda ise 4 yıllık sağ kalım %54'dür. AML hastalarında PolD2 ekspresyonu ise yüksek olan hastalarda 5 yıllık sağ kalım %88 olup; PolD2 ekspresyonu düşük olan hastalarda %63'dür. Çalışmaya daha fazla hasta dahil edilebilseydi daha anlamlı sonuçlar alınabileceğini düşünmekteyiz. Sonuç: SSS tutulumu, relaps ve ex olan hastalarda tanı aşamasında ölçülen DNA PolD1 ve PolD2 ekspresyonları, olmayanlara kıyasla belirgin derecede düşük saptanmıştır ve aynı zamanda DNA PolD1 ve PolD2 düzeyleri kontrol grubuna göre düşük saptanan hastalarda daha kötü sağkalım oranları saptanmıştır. Bu durum bizlere tanı aşamasında ölçülen düşük DNA polimeraz düzeylerinin kötü prognostik faktör olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. Sonuç olarak; çalışmamız literatürde çocukluk çağı lösemilerinde DNA polimeraz ekspresyonuna yönelik yapılmış ilk çalışma olup, istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edilebilmesi ve DNA polimerazlarının etkilerinin tam olarak ortaya çıkarılabilmesi için hasta sayısı fazla olan büyük çalışmaların yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Akut lösemi, DNA polimeraz, PolD1, Pold2, prognoz.

DNAGen ifadesiLösemi+3
Ahmet Yöntem
Çukurova University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut ve kronik miyeloid lösemilerde killer cell immunoglobulin-like reseptör genotip analizi

ÖZET Akut ve Kronik Miyeloid Lösemilerde Killer Cell Immunoglobulin-like Reseptör Genotip Analizi Amaç: Doğal öldürücü (NK, natural killer) hücreler antitümör aktiviteleri olduğu bilinmektedir. NK hücrelerinin bu aktivitesi KIR (killer cell immunoglobulin-like receptor) adı verilen aktive ve inhibe edici özellikleri olan reseptörler tarafından düzenlenmektedir. Aktive edici ve inhibe edici reseptörler arasındaki oran, reseptörlerin ilgili ligandlarla bağlanma kuvveti ve oluşturulan sinyaller arasındaki denge NK hücrelerinin fonksiyonlarını düzenler. KIR genleri popülasyonlar, bireyler, hastalıklar arasında çeşitlilik gösterir. Yapılan çalışmalar bu farklılıkların tedavi yanıtını etkilediğini göstermiştir. Bu çalışmada akut ve kronik miyeloid lösemi hastalarında KIR genotip frekanslarını araştırdık. Gereç ve Yöntem: Çalışma grubumuza Mayıs 2016-Eylül 2017 tarihleri arasında kliniklerimizde takip edilen 34 akut miyeloid lösemi (AML), 46 kronik miyeloid lösemi (KML) tanılı hasta dahil edildi. Ayrıca 100 yaş ve cinsiyet uygun sağlıklı birey dahil edildi. Tüm katılımcıların bilgilendirilmiş onayı ile çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Değerlendirme Kurulu tarafından izin verilmiştir. Tüm hastalardan EDTA'lı venöz kan örneklerinden DNA çıkarıldı. KIR genlerinin genotipik analizi multipleks KIR SSO kiti ile yapıldı. Polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ve SSO yöntemiyle periferik kan örneklerinden KIR genleri tanımlandı. Grup A haplotipine karakteristik gen (KIR2DL1, 2DL3, 2DL4, 2DP1, 3DP1, 3DL1, 3DL2, 3DL3 and 2DS4) içeriğine sahip kişiler AA genotipi kabul edildi. KIR2DL2, 2DL5, 2DS1, 2DS2, 2DS3, 2DS5 ve 3DS1 arasında herhangi bir gen mevcutsa, birey B haplotipi olarak kabul edildi (genotip Bx). Bulgular: Çalışmamızda AML, KML ve kontrol grubunda yaş ortalaması sırasıyla 52±2.8, 56.5±2,2 ve 53±1,2 yıl idi (P>0.05). KML hastalarında AA genotipi % 34,8, AML ve kontrol grubu için % 38,2 ve % 30 bulundu. Bx genotipi KML, AML ve kontrollerde sırasıyla; % 65,2, % 61,8 ve % 70 olarak saptandı. Tüm lösemili (AML+KML) hastalar kontrol grubuyla karşılaştırıldığında KIR2DL3 anlamlı bulundu (P<0.05). KML hastaları için KIR2DL3 yüksek frekanslarda anlamlı iken KIR2DS2 ve KIR2DL2 düşük frekanslarda anlamlı bulundu (P ≤0.05). Sonuç: Lösemilerde özellikle KML grubu hastalarda NK hücre fonksiyonlarının düzenleyicisi olarak kabul edilen spesifik KIR genotiplerinin bulunduğuna dair güçlü veriler bulunmaktadır. Çalışmamıza ait bulgular NK hücreleri üzerindeki KIR ekspresyonundaki değişikliklerin akut ve kronik miyeloid lösemi gelişimiyle ilişkili olabileceğini desteklemektedir. Bu konuda daha geniş sayıda hastalarla yapılan çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: Lösemi, KIR, Miyeloid

GenotipKatil hücreler-doğalLösemi+5
Merve Erkoç
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk lösemi hastalarının febril nötropeni ataklarının üriner sistem enfeksiyonu ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Febril nötropeni kemoterapi alan kanser hastalarının sık ve önemli bir komplikasyonudur. Febril nötropeni ataklarında enfeksiyonların yoğun olarak görüldüğü yerler intestinal sistem, akciğerler, deri ve yumuşak doku ve üriner sistemdir. Üriner sistem enfeksiyonlarının febril nötropeni ile ilişkisini gösteren çok fazla çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma çocukluk çağı lösemi hastalarında febril nötropeni ataklarının idrar yolu enfeksiyonu ile ilişkisinin gösterilmesi amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Hematoloji Bilim Dalı'nda 2013- 2020 yılları arasında takip edilen lösemi hastalarının febril nötropeni atakları retrospektif olarak incelendi. Hastaların febril nötropeni ataklarında mutlak nötrofil sayısı, C-Reaktif Protein düzeyi, kan-idrar kültür üreme sonucu ve etkenlere yönelik antibiyogram çalışması, idrar analizi, febril nötropenik atak öncesinde antibiyotik profilaksisi ve febril nötropeni ataklarında kullanılan antibiyotikler araştırıldı. Bulgular: Çalışmada 0-17 yaş aralığındaki (ortalama yaş:7,4 ±5,1) 36 hastaya ait (%72,2 erkek, %27,8 kız ) 128 febril nötropeni atağını (hasta başına düşen ortalama atak 3,5) inceledik. Hastaların 29'u ALL (%80,6), 5'i AML (%16,7), 1'i JMML (%2,8) idi. Çalışma esnasında 5 hasta (%13,9) yaşamını yitirdi, geri kalan 31 (%86,1) hasta hayattaydı. Febril nötropeni ataklarını mutlak nötrofil sayısına göre gruplara ayırdığımızda %63,3'ü derin nötropenik (<100 m³/L), %36,2'sı ağır nötropenik (100-500 m³/L), %0,2'si ise orta nötropenik (>500m³/L) bulundu. Febril nötropeni ataklarının enfeksiyon odaklarına baktığımızda; %21,1 bakteriyemi, %10,9 kültür pozitif üriner sistem enfeksiyonu, %10,1 olası İYE ve %17,9 odak bulunamayan ateş olarak değerlendirildi. Kesin İYE ve olası İYE tespit edilen atakların toplamı (%21), bakteriyemi insidansı (%21,1) ile neredeyse eşit sonuçlandı. Kan-idrar kültür üreme oranlarına baktığımızda kan kültürlerinde %21,1, idrar kültürlerinde %10,9 pozitiflik bulundu. Kan kültüründe üreyen mikroorganizmaların %77,8'i gram pozitif, %22,2'si gram negatif etkendi. Gram pozitif mikroorganizmalar arasında en çok izole edilen etken KNS (%55,6), gram negatifler arasında ise Klebsiella (%11,1) oldu. İdrar kültüründe en çok izole edilen etkenler %50 Escherichia Coli, 2. Sırada %43 Klebsiella bulunurken, gram pozitif etkenlerden %7 üreme tespit edildi. İdrar kültüründe en çok üreyen her iki bakterinin de Trimetoprim-Sulfametoksazol ve Ampicilline karşı %100 dirençli, 3. Kuşak Sefalosporinlere karşı %50 duyarlı, İmipenem ve nitrofurontoine karşı ise %100 duyarlı olduğu görüldü. Febril nötropenik çocukların idrar analizinde lökositesteraz, nitrit, lökositüri, duyarlılıkları (sırasıyla %42,5, %35,5, %50) kısıtlı bulundu. Aynı zamanda İYE ilişkili lokalize bulguların da duyarlılığı %50 ile kısıtlı bulundu. Çalışmamızda tüm febril nötropeni ataklarının idrar örneklerine baktığımızda 30'unda (%23,5) idrar analizinde bulgu vardı (lökosit-esteraz, nitrit, lökositüri bulgularından en az biri pozitif) fakat sadece 8'inde (%26,6) idrar kültür üremesi oldu, geri kalan 22 (%73,4) idrar analizinde bulgu olmasına rağmen idrar kültür üremesi gerçekleşmedi. Ek olarak başlangıçta olası idrar yolu enfeksiyonu (hem idrar analizinde bulgu var hem de idrar yolu enfeksiyonu ilişkili klinik bulgusu var) düşünülen 18 (%14) febril nötropeni atağının sonradan 5'inde (%27,8) idrar kültür pozitifliği saptandı, geri kalan 13'ünde (%72,2) idrar kültür üremesi gözlenmedi (üreme eşik değer 105CFU/ml alındığında). Tartışma ve Sonuç: Üriner sistem enfeksiyonunun febril nötropenili pediatrik hasta grubunda da diğer çocuklarda olduğu kadar yaygın olduğunu gördük. Bu yüzden febril nötropenide üriner sistem enfeksiyonuna yönelik belirti olmasa da tam idrar tetkiki ve idrar kültürü mutlaka alınmalıdır. Amerikan Pediyatri Akedemisinin 2011 tarihinde yayınladığı üriner sistem enfeksiyonu protokolünde önerilen, bizim çalışmamız dâhil çoğu laboratuarda kabul gören, idrar kültür pozitifliği için orta akım idrarında 105CFU/ml patojen üreme sınırının özellikle nötropenik hastalar için yüksek olduğu düşünülebilir. Zira çalışmamızdaki veriler de bunu destekler nitelikte olup, eğer daha düşük üreme eşik değerleri alınsaydı, enfeksiyon odak noktalarından olası idrar yolu enfeksiyonu olarak değerlendirdiğimiz %10,1 febril nötropeni atağının azalıp, kesin idrar yolu enfeksiyonu olgularının artacağı düşünülebilir. İdrar yolu enfeksiyonunun oluşmasını etkileyen farklı değişkenlerin bağımsız risklerini değerlendirmek için lojistik regresyon modeli oluşturuldu. Modele alınan değişkenler hastaların cinsiyeti, tanısı, mutlak nötrofil sayıları, CRP değerleri, idrar lökosit-esteraz, nitrit, lökositüri ve dizüri oldu. Modelde idrarda nitrit pozitifliğinde idrar yolu enfeksiyonu varlığı riskinin 15,27 kat (%95 GA 3,47-67,11) daha fazla olduğu saptandı. Çalışmamızda idrar kültür antibiyogram çalışması sonucuna göre lösemilerde Pneumocystis Jiroveci profilaksisinde kullanılan Trimetoprim ve Sulfametoksazol'un idrar yolu enfeksiyonu üzerinde azaltıcı etkisi olmadığını ve ayrıca üreyen Escherichia Coli'lerin bu antibiyotiğe dirençli olduğunu bulduk. Anahtar kelimeler: Çocuklarda lösemi, lösemide febril nötropeni, üriner sistem enfeksiyonu.

Febril nötropeniLösemiNötropeni+3
Hakan Arslan
Manisa Celal Bayar University
2022
00

Related subjects