Saliva

69 theses under this subject heading

Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Tip 1 diyabetes mellituslu ergenlerde periodontal hastalık ve oksidatif stres ile HIF-1 alfa düzeyleri arasındaki ilişki

Diyabetes mellitus (DM) ve periodontal hastalık dünyada yaygın olarak görülen önemli halk sağlığı sorunlarındandır. Periodontal hastalık ve DM patolojisinde oksidatif stres önemli rol oynar. Ayrıca hipoksi HIF yoluyla inflamatuar yanıtı modüle edebildiği için inflamatuar hastalıklarda sıkça araştırılmıştır. Çalışmamızda T1DM ve sağlıklı kontrollerde metabolik durum, klinik periodontal parametreler ve tükürük oksidatif stres ve hipoksi ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza en az 5 yıllık takip süresine sahip 101 T1DM'lu ve 102 sistemik sağlıklı 12-18 yaş aralığındaki ergenler dahil edildi. Sosyodemografik, klinik ve metabolik veriler toplandı. Uyarılmamış tükürükde toplam antioksidan seviye (TAS), toplam oksidan seviye (TOS) ve hipoksiyle indüklenebilir faktör-1 alfa (HIF-1ɑ) seviyeleri belirlendi. Sistemik sağlıklı kontrol (S) ve T1DM grupları arasında klinik periodontal ve tükürük hacmi parametreleri açısından farklılık gözlenmezken (p>0,05), T1DM grubunda TOS ve OSİ değerleri istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Çalışma grupları sistemik ve periodontal hastalık varlığına göre gruplandırıldığında (Ss: kontrol-sağlıklı dişeti, Sg: kontrol-gingivitis, T1DMs: T1DM-sağlıklı dişeti, T1DMg: T1DM-gingivitis) PI, GI, SKI, SCD ve PİYA değerleri Sg ve T1DMg gruplarında dişeti sağlıklı gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. On yıldan uzun süre takip edilen T1DM grubunda TOS ve OSİ değerlerinin yükseldiği ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edildi (p<0,05). S grubunda TAS ve HIF1- alfa arasında, T1DM grubunda tükürük hacmi ile TOS, OSİ ve HIF- 1alfa arasında pozitif korelasyon bulundu. Bireylerin ağız bakımı benzer olduğu için T1DM in klinik periodontal parametreler üzerine etkisi görülmeyebilir. Tükürük hacmi, TOS ve OSİ değerlerinin sistemik hastalıktan ve T1DM'nin takip süresinden etkinlendiği tespit edilmiş olup daha sonraki çalışmalara öncülük edebilir.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1Ergenler+5
Sevim Tek
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Siyaloreli hastalara yaklaşım ve tedavi yönetimi

Siyaloreli Hastalara Yaklaşım ve Tedavi Yönetimi Hassouna H, Siyaloreli Hastalara Yaklaşım ve Tedavi Yönetimi, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi, İstanbul, 2016. Amaç: Siyalore çeşitli sebeplerden kaynaklanabilen ağızdan sürekli ve kontrolsüz salya akmasıdır. Bu çalışmanın amacı siyaloreli çocuk hastalarda bilateral submandibular kanal relokasyonu ve sublingual bez eksizyonu ile birlikte parotis bezine botulinum toksin-A enjeksiyonunun etkinliğini değerlendirmektir. Çalışma Dizaynı: Retrospektif çalışma Bireyler ve Yöntem: Bu çalışma 2012-2016 yılları arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Kliniği'nde siyalore nedenli bilateral submandibular kanal relokasyonu ve sublingual bez eksizyonu ile birlikte bilateral parotis bezi içine botulinum toksin-A enjeksiyonu uygulanan 13 hasta dahil edilmiştir. Hastaların preoperatif ve postoperatif 3. ayda siyalore sıklık ve şiddetinin değerlendirilmesi (Thomas-Stonell ve Greenburg klasifikasyonu) ve öğretmen siyalore ölçeğinin değerlendirilmesi yapıldı. Ayrıca günlük önlük sayısı ve saatlik silme eylemi de sorgulanarak kaydedildi. İstatistiksel analizler için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 16.0 programı kullanıldı. Hastaların operasyon öncesi ve operasyon sonrası parametrelerinin karşılaştırılmasında Wilcoxon Signed-Rank testi kullanıldı. p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Tüm parametrelerin değerlendirilmesinde preoperatif ve postoperatif değerler arasında anlamlı fark izlendi (p=.002). Hastaların birinde (%7,6) postoperatif hemoraji gelişti ve tekrar operasyona alındı. Siyalore sıklık skorlaması, siyalore şiddet skorlaması, öğretmen siyalore ölçeği değerleri, günlük değiştirilen önlük sayısı ve saatlik silme eylemi 12 hastada (%92,3) postoperatif en az bir değer düşerken, bir hastada (%7,6) hiç değişmemiştir. Sonuç: Siyalore multidisipiner yaklaşımdan fayda gören karmaşık bir sorundur. Cerrahi tedaviler; submandibular ve/veya parotis bezlerden gelen tükürüğü yönlendiren kanal relokasyonu ve tükürük miktarını azaltan kanal ligasyonu, submandibular bez eksizyonu ve korda timpani kesili veya kesisiz timpanik nörektomidir. Submandibular kanal relokasyonu ve sublingual gland eksizyonu ile birlikte bilateral parotis bezi içine botulinum toksin-A enjeksiyonu minimal invaziv, etkili ve hasta bakıcı memnuniyeti yüksek bir yöntemdir. Anahtar kelimeler: Siyalore, tükürük, botulinum toksini, cerrahi, tedavi, serebral palsi, submandibular kanal relokasyonu.

Botulinum toksinleriCerrahiSerebral palsi+6
Hasan N.h. Hassouna
Bezmialem Vakıf University
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Normal ve fazla kilolu hastalarda diş hareket hızı, kemik metabolizması belirteçleri ve tükürük leptin seviyelerinin karşılaştırılması

Birçok metabolik hastalığı beraberinde taşıdığı bilinen obezite, her yaşta ciddi sağlık problemlerine yol açabilen prevalansı yüksek, yaygın bir sağlık sorunudur. Obez insanların serum leptin konsantrasyonları obez olmayanlara oranla oldukça yüksektir. Leptin, kemik remodelinginden sorumlu sitokin benzeri etkilere sahiptir, bu nedenle leptin seviyesinin ortodontik diş hareket hızı üzerinde bir etkisi olabileceği düşünülür. Bu kapsamda, bu çalışmanın amacı üst birinci premolar çekimi ve kanin distalizasyonu gerektiren normal ve fazla kilolu bireyler arasındaki ortodontik diş hareket hızını değerlendirmek, tükürük leptin konsantrasyonunu karşılaştırmak ve diş hareket miktarıyla leptin arasındaki korelasyonu araştırmaktır. Ayrıca dişeti oluğu sıvısından (DOS) elde edilen Osteoprotegerin (OPG) ve Reseptör Aktivatör Nüklear Faktör Kappa B Ligandı (RANKL) seviyelerinin diş hareketi süresince değişimi incelenecektir. Çalışma için ortodontik tedavi talebiyle başvuran 12-18 yaş aralığındaki adölesan hastalardan her grupta 10 kız 6 erkek olacak şekilde 32 hasta seçilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 15,58±1,55'tir. Beden kitle indeksi (BKİ) verilerine göre 25-29.9 kg/m2 arası olan hastalar fazla kilolu tanımına uyduğu için çalışma grubunu, 18.5–24.9 kg/m2 arası olan normal kilolu hastalar ise kontrol grubunu oluşturmaktadır. Hastalardan ortodontik tedavi öncesi (T0), distalizasyonun başladığı gün (T1), distalizasyonun 1. günü (T2), 1. ay (T3) ve distalizasyon tamamlanana kadar takip eden her ay kayıt alınmıştır. Bu kayıtlar; ağız içi fotoğraflar, üst çene dental ölçüsü, randomize olarak seçilen sağ veya sol üst kanin dişin distalinden kağıt şerit ile alınan DOS örneği ve stimule edilmemiş tükürük örneğidir. Seviyeleme tamamlandıktan sonra 0.016 x 0.022 çelik teller takılarak kanin dişlerden birinci molar dişlere uzanan Nikel-Titanyum (NiTi) kapalı sarmak yaylar ile 150 gr kuvvet uygulanarak kanin distalizasyonu gerçekleştirilmiştir. Toplanan bütün tükürük ve DOS örnekleri biyokimyasal analizleri yapılana kadar -80°C'de saklanmıştır. Üst çene alçı modelleri dijital ortama aktarılmıştır. Dijital modeller üzerinde, en az değişiklik gösterdiği bilinen ruga bölgesinde, 3. rugaların medial uçları ve insiziv papillanın en posterior ucu işaretlenerek 3 boyutlu çakıştırma yapılmıştır ve diş hareket miktarı ölçülmüştür. Elde edilen veriler, bağımsız örneklem t testi, Mann Whitney U Testi ve Pearson korelasyon testi kullanılarak %95 güven aralığında istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Analizler sonucunda BKİ değeri yüksek olan hastaların tükürük leptin düzeyi, normal kilolu hastalara göre yaklaşık 3 veya 4 katından daha fazla olduğu bulunmuştur. (p≤0,01) Leptin seviyesi yüksek olan hastaların diş hareket hızının azaldığı, tedavi süresinin uzadığı tespit edilmiştir. (p≤0,01) Fazla kilolu hastaların diş hareket miktarı (1,03±0,09), BKİ normal sınırlar içinde olan bireylere (1,25±0,13) göre düşüktür. (p≤0,01) Hem BKİ yüksek hem de normal değerlere sahip bireylerde diş hareket miktarı ve tükürük leptin seviyesi arasında, fazla kilolu bireylerde daha güçlü olmakla birlikte, yüksek korelasyon tespit edilmiştir. (p<0,05) Diş hareketi boyunca her iki grupta da DOS OPG seviyesinin önce azaldığı daha sonra hafif oranda yükseldiği tespit edilmiştir. Normal kilolu bireylerin OPG seviyesi tüm zaman dilimlerinde fazla kilolu hastalardan yüksek bulunmuştur. Diş hareketi süresince DOS RANKL düzeyinin ilk olarak artış gösterip daha sonra hafifçe azaldığı tespit edilmiştir. Normal kilolu bireylerin RANKL seviyesi tüm zaman dilimlerinde fazla kilolu hastalardan düşük bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: BKİ, Diş hareket hızı, Tükürük Leptin, DOS, OPG, RANKL

Diş hareketleriGingival oluk sıvıKemik ve kemikler+6
Nurper Madak
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2020
10
DoctorateOpen AccessTR

Twin blok tedavisi gören normal ve fazla kilolu hastaların tükürük leptin düzeylerinin iskeletsel ve dişsel değişime etkisinin karşılaştırılması

Sınıf II maloklüzyon; problemin kaynaklandığı çeneye göre farklı şekillerde tedavi edilebilir. Mandibular retrognati, Sınıf II maloklüzyonun en sık görülme nedeni olup, ideal tedavi hedefi mandibulanın büyüme ve gelişimini stimüle etmektir. Twin Blok apareyi, 2 parçadan oluşması sebebiyle hastalarda kullanım rahatlığı sunması, üst çenede aynı zamanda genişletme yapılabilmesi gibi avantajlarından dolayı en çok tercih edilen fonksiyonel apareylerden biridir. Twin Blok uygulaması ile yapılan fonksiyonel tedavide alt çene aşağı ve öne konumlandırılmakta, bu sayede alt çene kondilindeki liflerin gerilimesiyle endokondral kemikleşme stimule edilmektedir. Bu durum mandibula boyutunda artışa sebep olmaktadır. Literatürde endokondral kemikleşmeyi ve dolayısıyla tedavi etkinliğini değiştirebilen çeşitli faktörler bildirilmiştir. Bu faktörlerden biri olan leptin hormonu, yağ dokusunun fazla olmasına bağlı olarak kilolu hastalarda normalden fazla salgılanır. Bu sebeple, kilolu hastalarda endokondral kemikleşme miktarı leptin düzeyi artışına bağlı olarak artacağı düşünülebilinir. Endokondral kemikleşme modeli olarak farelerdeki mandibular kondilinin kullanıldığı bir çalışmada da leptinin kondildeki kondrosit popülasyonu üzerine doğrudan etkisinin olduğu görülmüştür. Literatürde leptin düzeyinin, osteoklastik aktivite ve endokontral kemikleşme üzerine olan etkisi ile ilgili çalışmalar mevcut iken, fonksiyonel tedavi etkinliğinde leptin miktarının etkisinin ölçüldüğü çalışma bulunmamaktadır Bezmialem Vakıf Üniversitesi, Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalına tedavi amacıyla başvuran 32 hasta; fazla kilolu ve normal kilolu olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Fazla kilolu hastalar, Dünya Sağlık Örgütünün çocuk ve adolasanlar için belirlediği tabloda 85 persentil ve üzeri hastalardan, normal kilolu hastalar ise 85 ve 15 persentil arası bireylerden oluşturulmuştır. Boy Kilo İndeksine ek olarak, leptin düzeyi hastaların yağ dokusu mikarıyla da doğru orantılı olduğundan, tedavi başında 3. ayda ve tedavi sonunda hastaların yağ oranına da bakılmıştır. Hastaların yağ oranı Bezmialem Vakıf Üniversitesi dietetik bölümünde DEXA cihazı ile ölçülmüştür. Tedavide kullanılacak olan Twin Blok apareyleri Clark´ın 2002 yılında tanıttığı gibi dizayn edilmiştir. Kapanış kaydı sagittal aktivasyonu, mandibulanın en ileri pozisyonun yüzde 70'i kadar ileri alınarak; vertikal aktivasyonu, 2-4 mm istirahat aralığının üzerine çıkılarak yapılmıştır. Normal ve fazladan düzeltim yapıldıktan sonra tedavi sonlandırılmıştır. Endokondral kemikleşmeye bağlı kondil boyu artışı, tedavi başında ve sonunda lateral sefalometrik filmler aracılığıyla, lineer ölçümlerden oluşan Pancherz sefalometrik analiz yöntemi kullanılarak değerlendirilmiştir. Tüm hastalardan 5 farklı zamanda (tedavi başı, 1. ay, 3. ay, 6. ay ve tedavi sonu) stimule olmamış tükürük, invaziv olmayan pasif akıtma yöntemiyle alınmıştır. Tükürük örneği (5 ml) saat 9 ile 12 saatleri arasında yemekten en az 1 saat sonra alınmıştır. Örnekler hastalar dik oturtularak başları öne eğilecek ve tüp ağızının köşesine konularak tükürük tübe akıtılmıştır. Toplanan tükürük 15 dakika boyunca 4˚C'de boş kuru tüp içinde 15,000 x g´de santrifüj edilmiştir. Alınan süpernatant'ın 1 ml ´si cryotüplerde -80 ˚C'de derin dondurucuda leptin analizi yapılıncaya kadar saklanmıştır. Daha sonra tükürük örneklerinden ELISA kitleriyle leptin düzeyleri fotometrik olarak ölçülmüştir. Bu çalışmanın bulgularına göre, Sınıf II bölüm 1 malokluzyonu olan aşırı kilolu ve normal kilolu hastaların Twin Blok apareyi ile tedavilerinin sonucu başarıyla gerçekleştirilmiştir. Tedavi sonunda her iki grupta da Sınıf 1 molar ve kanin ilişki elde edilmiş, overjet ve overbite önemli miktarda azalmış, konveks profil ortadan kalmıştır. Aşırı ve normal kilolu hasta gruplarında maksillada istatiksel olarak anlamlı ciddi bir fark bulunamazken, mandibula uzunluğunda aşırı kilolu hastalarda normal kilolu hastalara göre istatiksel olarak (0,01Anahtar Kelime: Dental aygıtlar = Dental instruments ; Dişler = Teeth ; Kemik ve kemikler = Bone and bones ; Leptin = Leptin ; Maloklüzyon = Malocclusion ; Maloklüzyon-angle sınıf III = Malocclusion-angle class III ; Obezite = Obesity ; Tükürük = Saliva ; Vücut kitle indeksi = Body mass index ; İskelet = Skeleton

Dental aygıtlarDişlerKemik ve kemikler+7
Ece Karaer
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Assessment of saliva as a preanalytical tset in comparison to polymerase chain reaction (PCR) tast for COVID-19 diagnosis‏‏

COVID-19 is a life-threatening disease that may be deadly. It will be much simpler to stop the spread of the illness if sick persons are recognized early on. Saliva-based testing has been shown in a few recent papers to be an alternative that may simplify and speed up the diagnosis of COVID-19. Using saliva tests and covid antibodies (IgG and IgM) results, this study will assess the diagnostic value of the covid19 antigen in the diagnosis of covid 19 patients. So here's what and how we're going about it. (100) people with a thorough medical history, clinical evaluation, and acceptable laboratory testing were enrolled in the Covid19 study. Samples of human saliva are tested for SARS-CoV-2 antigen using an immunochromatographic assay (ICA). In blood and saliva samples, Covid testing for SARS-CoV-2 yielded a broad range of findings in detecting SARS-CoV-2. There was a high rate of detection for rapid antibodies of 47.83 percent in group1 and 50 percent in group2, but only 8.33 percent in group1 and a low rate of detection for saliva testing. Saliva antigen testing was shown to be ineffective in identifying COVID. It's possible that the results are due to COVID's dry mouth and lack of saliva. Keywords: Saliva, Comparison, PCR, COVID-19

COVID 19ComparisonPolymerase chain reaction+1
Zaman Azeez Jameel Al-duwayjee
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Saliva antigen test as anew biomarker in population-based screening of coronavirus infection

Saliva testing is becoming more common. It contains salivary gland secretions, desquamated oral epithelial cells, and microorganisms. There are also immunoglobulins, mucins, enzymes, metabolites, hormones, and electrolytes. This makes saliva ideal for early covid 19 diagnosis. This study examines oral specimens and compares SARS-CoV-19 antigen detection assay results with CRP and other markers. Cross-sectional study of 19 covids. 100 patients with a full history, exam, and covid19 lab tests provided blood and saliva. PCL COVID19 Ag (saliva test) detects SARS-CoV19 antigen in human saliva. Diagnostic accuracy for SARS-CoV-2 in blood and saliva varied. The CRP test found 79% in group1 and 66% in group2, while the saliva test found 6% and 7%. D-dimer tests found 80% in group1 and 76% in group2. PCL SARSCoV-2 saliva antigen test accuracy in early/late infection was below manufacturer specifications. Remember this when testing. DIAGNOS may be an easy-to-use saliva complement to detect SARS-CoV-2 positive individuals, but validation with other biomarkers and diagnostic tools using larger sample sets is needed. Keywords: Saliva antigen test, Biomarker, Coronavirus, Infections

AntigensBiomarkersInfections+2
Maryam Taha Yaseen Al-ghayyım
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Molecular detection of bacteria associated with dental lesions

The present work aimed to isolate and identify S. mutans thawere late from saliva by using PCR technique. Saliva was collected from forty healthy subjects in Baghdad city; ages were between 19-21 years old. Before beginning the research, approval of the protocol was acquired from the relevant Ethical Committee, and each subject gave their written permission after receiving appropriate information. The results showed that 100 healthy patients of Dentistry College from Baghdad University were included in this study, 65% of them were male and 35% were female, 87% were residents of Baghdad and 13% were non-Baghdad residents. In order to verify the identity of the bacteria, an amplification of the 16S rRNA was carried out using 12 separate samples. After using primers targeting a conserved area of 16S rRNA to amplify the DNA of S. mutans isolates using PCR, the resulting DNA fragments were separated on an agarose gel. S. mutans contained a 16S rRNA gene band of 332 bp in 12 (100%) of the samples. 16S rRNA is more accurate than bacterial and biochemical tests in identifying S. mutans isolates. Due to the over 100 identified species in the genus Streptococcus, traditional microbiological culturing techniques restrict investigations regarding the identification of distinct populations of S. mutans. As a result, 16S rRNA is more accurate than bacterial and biochemical testing for identifying S. mutans isolates.

DNAPolymerase chain reactionStreptococcus mutans+2
Adıan Amer Dhannoon Dhannoon
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Anti-tnf tedavisi gören romatoid artritli hastaların periodontal durumlarının değerlendirilmesi

Periodontal hastalıklar ve romatoid artrit (RA), klinik ve patolojik özellikleri açısından benzerlik gösteren kronik enflamatuar hastalıklardır. Bu iki hastalığın patogenezinde benzer sitokin genotiplerinin ve protein kodlamasının olduğunu gösteren kanıtlar bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı, RA tedavisinde kullanılan ilaçların periodontal ve biyokimyasal parametreler üzerine etkisini araştırmaktır. Bu amaçla 100 RA ve Anti- TNF kullanan, 100 RA ve konvansiyonel ilaç (DMARD) kullanan ve 100 sistemik sağlıklı birey çalışmamıza dahil edildi. Bireylerin plak indeksi (Pİ), gingival indeksi (Gİ), sondlamada kanama indeksi (BOP), sondlama cep derinliği (SCD) ve klinik ataşman seviyesi (KAS) ölçülüp, tükürükte TNF-α seviyeleri değerlendirildi. Anti-TNF grubunda 8, DMARD grubunda 11 ve kontrol grubunda 23 kişiye periodontitis teşhisi konuldu. Klinik periodontal parametreler incelendiğinde SCD ve KAS değerlerinin kontrol grubuyla RA'lı gruplar arasında istatistiksel olarak farklı olduğu, ancak Pİ, Gİ ve BOP'un istatistiksel anlamlı fark göstermediği görüldü. TNF-α seviyeleri incelendiğinde, Anti-TNF grubunda en az olmasına rağmen, gruplar arasında istatistiksel olarak fark bulunmadığı görüldü. Bizim bu çalışmamız kapsamında çıkan sonuca göre, RA tedavisinde kullanılan ilaçların periodontal dokularda ataşman kaybını önleyici etkisinin olduğu söylenebilir. Ancak, bu konuyla ilgili daha kapsamlı, randomize ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Artrit-romatoidPeriodontal hastalıklarPeriodontitis+3
Hatice Umay Hoşgören
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Perikoronitisli mandibular 3. molar dişlerin; tükürük total antioksidan/oksidan seviye ve oksidatif stres indeksi üzerine etkileri

ÖZET PERİKORONİTİSLİ MANDİBULAR 3. MOLAR DİŞLERİN; TÜKÜRÜK TOTAL ANTİOKSİDAN/OKSİDAN SEVİYE VE OKSİDATİF STRES İNDEKSİ ÜZERİNE ETKİLERİ Fatih ÖZDEMİR Doktora Tezi, Ağız Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı Tez danışmanları: Prof. Dr. Metin GÜNGÖRMÜŞ, Prof. Dr. İnci Rana KARACA Nisan 2018, 79 Sayfa Perikoronitis, kısmen sürmüş bir dişin kuronunu çevreleyen yumuşak dokuların inflamasyonu olarak tanımlanabilir. Son yıllarda yapılan araştırmalar, reaktif oksijen türlerinin, birçok enflamatuar hastalıkların patogenezi ile ilişkili olduğunu ve doku hasarında önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Bununla birlikte perikoronitisle ilişkili çok farklı çalışmalar yapılmış olmasına rağmen, daha önce perikoronitisle oksidatif stres arasındaki ilişkinin değerlendirildiği herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Bu nedenle, bu çalışma perikoronitisli mandibular 3. molar dişleri bulunan hastaların oksidatif stres düzeylerinin belirlenmesi ve sağlıklı bireylerle karşılaştırılması amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya 26'sı perikoronitisli, 27'si sağlıklı olmak üzere toplam 53 kişi dâhil edildi. Bu bireylerden uyarılmamış tükürük örneği toplanarak, total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) seviyeleri biyokimyasal olarak ölçüldü ve elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Yapılan analizler sonucunda, TAS seviyeleri yönünden gruplar arasında önemli bir fark olmadığı (p>0,05), perikoronitisli bireylerin tükürük TOS ve OSİ seviyelerinin kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu ve iki grup arasında istatistiksel olarak önemli bir fark olduğu (p=0,001) tespit edildi. Sonuç olarak, bu çalışmanın sınırları içerisinde perikoronitisli bireylerin tükürük TOS ve OSİ değerlerinin sağlıklı bireylere nazaran daha yüksek olduğu ve kronik perikoronitisin oksidatif stres oluşumuna neden olabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Sözcükler: perikoronitis, antioksidan, oksidan, oksidatif stres

AntioksidanlarAzı dişi-üçüncüDiş-gömülü+6
Fatih Özdemir
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk hastalarda değişik konsantrasyonlarda kullanılan sedasyon ajanlarının anksiyete üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu tez çalışmasının amaçları şunlardır; çocuk hastalarda farklı intravenöz ajanlar kullanılarak yapılan derin sedasyon uygulamalarından sonra tükürük kortizol seviyeleri ölçülerek çocukların anksiyete düzeyindeki değişikliklerin değerlendirilmesi ve kullanılan farklı sedasyon ajanlarının klinik etkinliklerinin, operasyon sırasındaki komplikasyonlarının, derlenme sürelerininin ve yan etkilerinin karşılaştırılmasıdır. Materyal-Metod: Bu klinik çalışmaya 3-7 yaş arası, yüksek anksiyeteye sahip 69 sağlıklı çocuk hasta dâhil edilmiştir. Hastalar, kullanılan sedasyon ajanlarına göre 3 gruba ayrılmıştır; Grup 1'e (23 hasta) Propofol, grup 2'ye (23 hasta) 1:3 oranında Ketofol ve grup 3'e ise (23 hasta) 1:4 oranında Ketofol sedatif ajanları uygulanmıştır. Hastaların anksiyete seviyeleri ilaç uygulaması öncesi ve sonrasında, FIS ve tükürük kortizol seviyeleri ölçülerek değerlendirilmiştir. Hastaların vital bulguları ve sedasyon derinliği 5 dk aralıklarla kaydedilmiştir. Hastaların işlem sırasında ve sonrasında gelişen komplikasyonları ve derlenme süreleri hasta takip formuna kaydedilmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 23.0 paket programı kullanılmıştır. Bulgular: İşlem öncesi ile karşılaştırıldığında işlem sonrası projektif skala FIS'ta anksiyete seviyeleri anlamlı bir değişiklik göstermedi (p>0,05). Sedasyon uygulamalarından sonra tükürük kortizol seviyeleri grup 2 (p=0,000) ve grup 3'teki (p=0,003) hastalarda istatistiksel olarak anlamlı derecede artış göstermiştir. Vital bulgular, sedasyon derinliği, operasyon süresi ve postoperatif komplikasyonlar karşılaştırıldığında gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken (p<0,05); peroperatif dönemdeki komplikasyonlar açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar tespit edildi. Lokal anestezi enjeksiyonu ağrısının grup 1'de (p=0,025), satürasyon düşmesinin ise grup 3'te (p=0,05) diğer gruplara göre görülme sıklığının istatistiksel açıdan anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı. Derlenme süreleri kıyaslandığında; Grup 2'de yer alan olguların derlenme sürelerinin, Grup 1 (p=0,000) ve Grup 3 (p=0,001)'te yer alan olguların derlenme sürelerinden istatistiksel açıdan anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı. Sonuç: Mevcut çalışmanın sonuçlarına göre; Propofol, Ketofol 1:3 ve Ketofol 1:4 infüzyonu dental sedasyon uygulamalarında ciddi bir komplikasyona neden olmadan etkili bir sedasyon sağlamaktadır. Propofol sedasyon uygulamaları ile karşılaştırıldığında, Ketofol karışımı ile yapılan sedasyon uygulamalarının çocuklarda anksiyeteyi daha çok artırdığı sonucuna ulaşılabilir. Anahtar Kelimeler: Anksiyete, Derin sedasyon, Ketofol, Propofol, Tükürük Kortizolü

AnesteziAnksiyeteBilinçli sedasyon+5
Gizem Işık
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Oral glukoz tolerans testi yapılacak gebelerde stres belirteci olarak tükürük alfa amilaz ölçümü

AMAÇ: Bu çalışmanın amacı rutin olarak uygulanan 75 gram oral glukoz tolerans testi (OGTT)'nin gebeler üzerinde herhangi bir stres yaratıp yaratmadığını araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma prospektif olarak planlanmıştır. Çalışmaya gebelik dışında herhangi bir stres yükü olmayan, gebeliğinin 23. ve 28. haftaları arasında olan, sağlıklı, kronik hastalığı olmayan, rutin OGTT yapılması için tarafımıza başvuran 20 gebe alınmıştır. Çalışma sırasında hastalara 75 gram OGTT yapılmıştır. Stres belirteci olarak tükürük alfa amilaz (tAA) ölçümü yapılmış, aynı zamanda hastane anksiyete ve depresyon (HAD) ölçeği doldurulmuştur. Tükürük alfa amilazı OGTT öncesinde, OGTT sırasında ve OGTT sonrası 24. saatte olmak üzere üç kez ölçülmüş ve elde edilen sonuçlar HAD skorları ve sosyodemografik verilerle karşılaştırılmıştır. BULGULAR: OGTT öncesi tAA düzeylerine göre, OGTT sırasındaki tAA değerleri istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksektir. OGTT sonrası kontrol günü ise tAA değerleri 2.amilaz değerinden ve hatta 1.amilaz değerinden anlamlı derecede daha düşüktür. HAD ölçeği anksiyete skoru ortalaması 7.7±4.4, HAD ölçeği depresyon skoru ortalaması 4.8±2.8' dir. SONUÇ: OGTT gebeler için stres yaratan bir faktördür. Hem OGTT başlangıcı hem de OGTT sırasındaki anlamlı derecede tAA yüksekliği yapılan testin gebelerde stres yarattığını düşündürmektedir.

Alfa amilazAlfa amilazGebelik+6
Mustafa Melih Erkan
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Solunum desteği alan prematüre bebeklerde uygulanan mekanik ventilasyon modlarının tükürük kortizol düzeylerine etkisi

Giriş ve Amaç: Prematüre doğmuş yenidoğanların solunum sistemi yeterince gelişmemiş olduğundan bu bebeklerde solunum yetmezliği sık görülmekte ve mekanik ventilasyon tedavisi gerekebilmektedir. Bu uygulama süresince bebeklerde oluşan ağrı ve stres bu bebeklerin nörolojik gelişiminde olumsuz sonuçlara yol açabilen bir durumlardan biridir. Stres varlığını gösteren önemli invaziv olmayan testlerden biri de tükürük kortizol düzeyidir. Bu çalışmada olguların tükürük kortizol düzeyi ölçülerek uygulanan mekanik ventilasyon modları ile stres düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemeyi hedefledik. Yöntem: Çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğun Bakım Üniteleri'nde yürütüldü. Prematürite nedeni ile takip edilen, çeşitli nedenlerle solunum desteği alan 65 prematüre bebek çalışma grubunu ve oda havasında solunum desteği ihtiyacı olmayan 43 prematüre bebek ise kontrol grubunu oluşturdu. Örnek alımından hemen önce nabız, vücut sıcaklığı, solunum sayısı, oksijen saturasyonu, sistolik-diyastolik kan basıncı değerleri kaydedildi. Bebeklerin ağrı değerlendirilmesinde NIPS ölçeği kullanıldı. Stres düzeyini belirlemek için tükürük kortizol düzeyi çalışıldı. Çalışmaya dahil edilen bebeklerden postnatal 4.günde, sabah 07.00-09.00 ve akşam 22.00-23.00 saatleri arasında aynı sağlık personeli tarafından tükürük örneği alındı. Bulgular: Çalışma grubundaki bebeklerin 32'si kız, 33'ü erkek, kontrol grubundaki bebeklerin 23'ü kız, 20'sı erkek idi. Çalışmaya alınan bebeklerin ortalama doğum haftası ve doğum ağılığı arasında istatistiksel farklılık yoktu. Çalışma grubundaki bebeklerin ortalama NIPS Skoru, ortalama kalp tepe atımı ve ortalama solunum sayısı kontrol grubundaki bebeklere göre anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı (sırasıyla p<0,001; p<0,001; p<0,001). Çalışma grubundaki bebeklerin sabah ve akşam tükürük kortizol seviyeleri kontrol grubundaki bebeklere göre anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla p<0,001; p<0,001). Çalışma grubundaki bebeklerden invaziv mekanik ventilasyon uygulanan bebeklerin ortalama sabah kortizol değerleri 12,46±5,3 ng/ml, akşam kortizol değerleri 12,0±5,2 ng/ml, non-invaziv mekanik ventilasyon uygulanan bebeklerin sabah kortizol değerleri 4,57±2,7 ng/ml, akşam kortizol değerleri 4,41±2,7 ng/ml ölçüldü. İnvaziv mekanik ventilasyon uygulanan bebeklerin kortizol düzeyleri, non-invaziv mekanik ventilasyon uygulanan bebeklerin sabah ve akşam kortizol değerlerine göre daha yüksek olduğu saptandı (sırasıyla p<0,001; p<0,001). İnvaziv mekanik ventilasyon uygulanan grupta; PSV ve SIPPV mekanik ventilasyon modları ile takip edilen bebeklerin sabah ve akşam kortizol değerleri arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. (sırasıyla p=0,402; p=0,391). Non-invaziv mekanik ventilasyon uygulanan nSIMV modunda takip edilen bebeklerin, nCPAP modu ile takip edilen bebeklerin sabah ve akşam kortizol değerlerine göre daha yüksek olduğu saptandı (sırasıyla p=0,031; p=0,038). Sonuç: Bu çalışmada ventilasyon uygulanan bebeklerin kontrol grubuna göre oldukça yüksek tükürük kortizol seviyelerine sahip olması ağrı ve stresin bu bebeklerde daha fazla olduğunu göstermektedir. Bu nedenle mekanik ventilasyon uygulanan bebeklerin ağrı ve stres yönetimi için hekim ve hemşirelere önemli görevler düştüğünü düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Yenidoğan, Kortizol, İnvaziv, Noninvaziv

Bebek-yenidoğmuşHidrokortizonSolunum+4
Selin Kaplan
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preterm doğumu öngörmede tükürükteki progesteron düzeyi

Amaç: Çalışmamızda gebelerde tükürükteki progesteron düzeyi ile preterm doğumu öngörebilmeyi amaçladıkGereç ve Yöntem: Bu izlem çalışmasında polikliniğimize başvuran 100 gebeden 24,27ve 30. haftalarda tükürük topladık. Preeklampsi, diabet, ikiz gebelik,ve intrauterin gelişme geriliği olan gebeler çalışmaya dahil edilmedi. Tükürük progesteron değerleri enzim immun assay yöntemi ile tespit edildi. Gebeler doğuma kadar izlendi.Bulgular: Yüz hastanın onbirinde (%9,09) erken doğum izlendi. Preterm doğum yapanların ortalama progesteron değerleri termde doğum yapanlara göre daha düşük bulundu. İstatistiksel açıdan 24. ve 27. hafta progesteron değerleri anlamlı olarakbulundu (p=0,031, p=0,018). Otuzuncu hafta preterm doğumların progesteron değerleri düşük bulunmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,061). Çalışmamızda daha öncesinde erken doğum hikayesi olmayanlarda erken doğum görülme sıklığı %2.2 iken, erken doğum hikayesi olan gebelerde erken doğum görülme sıklığı %27,3 olarak saptandı (p=0,004). ROC eğrisinde 27. hafta progesteron değerleri preterm doğumu öngörme açısından 24. ve 30. hafta değerlerinden daha anlamlı olarak bulundu.Sonuç: Preterm doğumu öngörmede sensitivitesi yüksek ve noninvaziv yöntem olan tükürük progesteron düzeylerine 20-30. gebelik haftalarında bakmak yararlıdır. Ancak preterm doğumun multifaktöriyel bir olay olduğu unutulmamalıdır. Bu açıdan tek bir belirteç ile değerlendirmek yerine kombine olarak hem belirteçlerin hem de kliniğin beraber değerlendirilmesi preterm doğumu öngörmek ve önlemek açısından önemlidir. Böylece yüksek riskli hastalar tespit edilip uygun tedavi başlanabilirAnahtar Kelimeler: Preterm,tükürük,progesteron,doğum

DoğumDoğum-prematürGebelik+2
Hasan Ulaş Başyurt
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik over sendromlu hastaların tükürük içeriklerinin mikrobiyolojik olarak incelenmesi ve çürük insidansı açısından değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı, doğurganlık çağındaki kadınlarda sık görülen Polikistik Over Sendromu (PKOS)'nun tükürük, diş ve dişeti üzerindeki etkilerinin incelenmesidir. Çalışmaya, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda PKOS tanısı almış/almamış ve Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Anabilim Dalı'nda insülün direnci tanısı almış/almamış toplamda 100 birey dahil edildi (n=100). Devamında bireylerin, belli parametrelerde standardizasyonu sağlamak amacıyla, biyokimyasal parametrelerinin sonuçlarına retrospektif olarak ulaşılarak; bireyler, PKOS'lu ve insülin direnci olan (PKOSİD+) , PKOS'lu ve insülin direnci olmayan (PKOSİD-), PKOS olmayan ve insülin direnci olan (KontrolİD+), PKOS ve insülin direnci olmayan (KontrolİD-) şeklinde 4 gruba ayrıldı (n=25). Alınan anamnez ile grupların sosyodemografik verileri değerlendirildi. Diş ve diş eti sağlığı değerlendirmesi için DMFT (Decayed, Missing, Filled Teeth) indeksi ve periodontal indeksler kullanılırken, tükürük pH'sı ölçümü için pH metre kullanıldı. Ayrıca tükürükteki Streptococcus mutans (S.Mutans) sayıları real-time Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR) yöntemi ile incelendi. İstatistiksel analizde; normal dağılan değişkenler için tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve LSD testleri, normal dağılmayan değişkenler için ise Kruskal-Wallis ve pairwise testi kullanıldı. Kategorik değişkenlerin gruplar arası karşılaştırılmasında Pearson Ki-kare test, gerekli görüldüğü durumlarda Fisher's exact test kullanıldı. Normal dağılım gösteren sayısal değişkenlerin korelasyon hesaplamasında Pearson korelasyon testi kullanılırken, normal dağılım göstermeyen sayısal değişkenlerde Spearman rho testi kullanıldı. p<0.05 anlamlı kabul edildi. Gruplar arası karşılaştırmada, DMFT indeks, S. Mutans, tükürük pH, periodontal indekslerden plak indeksi (Pİ) - gingival indeks (Gİ) ve sosyodemografik veri değerleri açısından anlamlı fark tespit edildi (p<0.05). Karşılaştırılan gruplar arasında en yüksek DMFT indeksi, S. Mutans, Pİ ve Gİ değerleri PKOSİD(+) grubunda, en düşük ise KontrolİD(-) grubunda tespit edilirken, en düşük tükürük pH değeri PKOSİD(+) grubunda bulundu. PKOSİD(+) grubunda S. Mutans ve DMFT indeks değerleri arasında anlamlı ilişki gözlendi (p<0.05). Tüm gruplarda uyarılmamış tükürük akış hızı ile S. Mutans arasında anlamlı ilişki tespit edildi (p<0.05). Sonuç olarak multifaktöriyel bir sendrom olan PKOS hastalarının tükürüklerinde S. Mutans ve DMFT indeks değerleri yüksek bulunmuş ve bu duruma sosyodemografik, tükürük ve periodontal parametrelerin etkisi olduğu tespit edilmiştir. PKOS ve oral mikroflora patogenezinde merkezi rol oynayan insülin direncinin araştırdığımız parametreler üzerinde etkili olduğu saptanmıştır.

Diş çürükleriHidrojen iyon konsantrasyonuMikrobiyoloji+4
Necla Ezgi Yeniçeri
Gaziantep University
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Periodontitisli olan ve olmayan bireylerde tükrük ve diş eti oluğu sıvısındaki periostin ve TGF β1 seviyelerinin değerlendirilmesi

Periodontitis; dişleri destekleyen dokuların ilerleyici yıkımı ile karakterize enfeksiyoz bir hastalıktır. Periodontitisin teşhisinde biyobelirteçler gün geçtikçe önem kazanmaktadır. Periostin ve TGFβ1' in ise periodontitisin teşhisinde önemi gün geçtikçe artmakta ve pek çok hastalık tanısı için bir belirteç olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmadaki amacımız periodontitisli olan ve olmayan bireylerde klinik parametreler ile dişeti oluğu sıvısı (DOS) ve tükrük periostin ve TGFβ1 seviyesindeki değişiklikleri değerlendirmektir. Çalışmamız kesitsel klinik bir çalışmadır. Çalışmamıza 20-60 yaş arası, 30 periodontitis olmayan ve 30 periodontitisli toplam 60 birey dahil edilmiştir. Tüm bireylerden DOS ve tükrük örnekleri toplanmış ve klinik ölçümler yapılmıştır. Toplanan DOS ve tükrük örneklerinde enzim bağlı immunosorbent analiz (ELISA) ile Periostin ve TGFβ1 seviyeleri ölçülmüş ve gruplar arasında değerlendirilmiştir. Klinik ölçümler değerlendirildiğinde; gingival indeks (Gİ), plak indeksi (Pİ), sondlanabilir cep derinliği ve klinik ataçman seviyesi (KAS) periodontitisli bireylerde anlamlı derecede yüksektir bulunmuştur. Biyokimyasal analiz verileri değerlendirildiğinde periodontitisli bireylerde DOS ve tükrük periostin seviyesi periodontitis olmayan bireylere göre daha yüksek gözlenmiştir. Tükrük periostin düzeyindeki bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı iken, DOS periostin düzeyindeki bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildir. Diğer taraftan da hem tükrük hem DOS TGFβ1 düzeyleri periodontitisli grupta anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak tükrük periostin seviyesi periodontitisli bireylerde daha yüksek seviyelerde gözlenirken, periodontitis olmayanlarda daha düşük seviyelerde gözlenmiştir. DOS ve tükrük TGFβ düzeyleri ise periodontitisli bireylerde daha yüksek gözlenmiştir. Diğer taraftan çalışmamızdaki DOS periostin düzeyindeki farklılık istatistiksel olarak anlamlı değidir ve daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.

Gingival oluk sıvıPeriodontal hastalıklarPeriodontit+3
Mehmet Akif Türkan
Gaziantep University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diabetes mellitus tanılı hastalarda serum ve tükürük phoenixin seviyelerinin araştırılması

Diabetes mellitus tüm dünyada en sık rastlanan metabolik hastalıklardan biridir. İnsülin direnci veya insülin salınımında yetersizlik sonucunda ortaya çıkan kronik bir hastalıktır. Etyopatogenezinde birçok peptid yapılı hormon yer almaktadır. Son yıllarda keşfedilen Phoenixin (PNX) nöropeptidinin sıçanlarda pankreas adacıklarında mevcut olduğu bulunmuştur. Yapılan çalışmalar PNX'in insülinin neogenezi ve sekresyonunu kontrol ederek enerji homeostazının ve metabolizmasının modülasyonuna katkıda bulunabileceğini düşündürmektedir. PNX ile polikistik over sendromu, anoreksiya nervoza, nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı ile ilişkisi gösterilmiştir. Ancak bugüne kadar diabetes mellitus ile PNX düzeyleri arasında bağlantı olabileceği çalışılmamıştır. Bu çalışma diabetes mellitus hastalarının serum ve tükürüklerindeki PNX düzeylerinin HbA1c ile ilişkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya HbA1c'ye göre 80 hasta 4 gruba ayrılarak [Grup 1: % 5,7- 6,4 (n=20), Grup 2: % 6,5-8,4 (n=20), Grup 3: % 8,5-9,9 (n=20) ve Grup 4: % 10 ve üzeri (n=20) ] ve 20 sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubu olmak üzere toplam 100 kişi dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubundan en az 8 saatlik açlık sonrası venöz kan ve tükürük örneği alınmıştır. Venöz kandan açlık kan şekeri (AKŞ), düşük dansiteli lipoprotein (low-density lipoprotein-LDL), aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), sodyum, potasyum, kreatinin, HbA1c düzeyleri çalışılmıştır. Serum ve tükürük phoenixin düzeyleri enzyme-linked immunosorbent assay (ELISA) yöntemiyle çalışılmıştır. Verilerin analizinde One Way Anova testi, Pearson's korelasyon testi yapılmış olup SPSS 22 paket programı kullanılmıştır. Anlamlılık değeri p≤0.05 olarak alınmıştır. PNX düzeyleri karşılaştırıldığında prediyabetik gruptaki (Grup1 (% 5,7- 6,4) ) PNX kan düzeylerinin tip 2 diabetes mellitus hastalarına göre istatistiksel olarak artmış olduğu tespit edildi (p≤0.05). PNX tükürük düzeylerinin kontrol ve tip 2 diabetes mellitus grubunda kan düzeylerine göre daha yüksek olduğu tespit edildi. Sonuç olarak PNX molekülü kanda ve tükürükte saptanabilen bir nöropeptiddir. Prediyabetik bireylerde kandaki PNX düzeyinin tip 2 diabetes mellitus tanılı hastalara göre daha yüksek olduğu gösterilmiştir. Prediyabetik grupta kan PNX düzeyinin daha yüksek olmasının hiperinsülineminin etkisiyle oluşabileceği, bunun yanında aşikar diyabet ortaya çıktığında ise rölatif insülin yetersizliğinden dolayı kanda daha düşük düzeyde saptanmış olabileceği düşünülmektedir. Bu da bize prediyabet olarak adlandırabileceğimiz grupta yüksek seyreden glukoz seviyesini regüle edebilmek için PNX'in artmış olabileceğini düşündürmektedir. Tükürükte bulunan PNX kaynağının bir tanesinin de tükürük bezlerinin kendisi olduğu düşünülmektedir. Sentez ve salgılanma yerlerinden biri de tükürük bezi olduğu için kan düzeyine göre daha yüksek olması beklenen bir durumdur. Gelecekte PNX metabolik yolaklardaki çalışmalarda kan PNX invaziv işlem olduğundan dolayı yerine tükürük PNX çalışılması tercih edilebileceği öngörülmektedir. Anahtar kelimeler: Diabetes mellitus, peptid yapılı moleküller, phoenixin, Hb1Ac

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Hemoglobin A-glikolize+5
Burak Muhammed Öz
Fırat University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diabetes mellitus tanılı hastalarda serum ve tükürük endostatin, endokan seviyelerinin araştırılması

Diabetes mellitus, insulin salınımının ve/veya insülinin hormonal etkisine karşı oluşan doku cevabının kusuru sonucu karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasında bozulmalara sebep olan hiperglisemi ile karakterize kronik bir metabolizma hastalığıdır.Tip 2 DM, bozulmuş insülin salınımı, insülin direnci, hepatik glukoz üretiminde artış ve anormal yağ metabolizması ile karakterizedir. İnsülinin hedef dokuları olan kas, yağ dokusu ve karaciğer de insüline karşı biyolojik yanıtın bozulması insülin direncidir.Tip 2 DM etyolojisinde çok sayıda genetik ve çevresel etken vardır. Kan glukoz düzeyinin düzenlenmesinde başta insulin ve glukagon olmak üzere çok sayıda hormon ve peptid yapılı molekül rol oynamaktadır. Endostatin, İlk olarak O'Reilly ve arkadaşları tarafından fare hemanjioendotelyoma hücrelerinden izole edilmiştir, Kollajen tip XVIII'in karboksi terminalinden elde edilen 20-kDa molekül ağırlığındaki bir bileşenidir. Endotelyal hücrelerin çoğalmasını ve migrasyonunu önler. Kollajen tip XVIII bazal membranlarda, hücre dışı matrikste ve özellikle karaciğerde yoğun olarak bulunur. Bir çok kronik hastalıkta ve diyabet gibi metabolik hastalıklarda rolu olduğu düşünülmektedir. Endokan, aktif damar endotel hücrelerinden sentezlenen ve salgılanan, serumda ölçülebilen 50 kDa'lık bir dermatansülfat proteoglikandır. Endokan molekülü ilk kez 1996 yılında Lassalle ve arkadaşları tarafından bulunmuştur.2001 yılından önce endotelyal hücre spesifik molekül-1 (ESM-1) bilinen bu molekül 2001 sonrasında endokan olarak isimlendirilmiştir. Başlangıçta sadece vasküler endotel hücreleri ile ilişkili olduğu düşünülen endokanın sonraki çalışmalarda cilt mikrovasküler dokusu, pulmoner arterlerde ve koroner arterlerde de bulunduğu görülmüştür. Diyabetin bir vasküler hasar nedeni olması nedeni ile diyabet ile ilişkisi araştırılmakta olan bir moleküldür. Çalışmaya HbA1c'ye göre 80 hasta 4 gruba ayrılarak [Grup 1: % 5,7- 6,4 (n=20), Grup 2: % 6,5-8,4 (n=20), Grup 3: % 8,5-9,9 (n=20) ve Grup 4: % 10 ve üzeri (n=20) ] ve 20 sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubu olmak üzere toplam 100 kişi dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubundan en az 8 saatlik açlık sonrası venöz kan ve tükürük örneği alınmıştır. Venöz kandan açlık kan şekeri, düşük dansiteli lipoprotein, aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz, sodyum, potasyum, kreatinin, HbA1c düzeyleri çalışılmıştır. Serum ve tükürük endostatin, endokan düzeyleri enzyme-linked immunosorbent assay (ELISA) yöntemiyle çalışılmıştır. Verilerin analizinde One Way Anova testi, Pearson's korelasyon testi yapılmış olup SPSS 22 paket programı kullanılmıştır. Anlamlılık değeri p≤0.05 olarak alınmıştır. Endokan kan konsantrasyonu incelendiğinde endokan tükürük ile pozitif yönde korelasyon olduğu HbA1c ve AKŞ arasında negatif yönde korelasyon olduğu istatistiksel olarak tespit edilmiştir. Endostatin kan konsantrasyonu incelendiğinde endostatin tükürük pozitif yönde korelasyon olduğu HbA1c ve AKŞ arasında ise istatistiksel farklılığın olmadığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak endokan ve endostatinin hem kan hem de tükürük düzeyleri birbiri ile korele durumdaydı. Bu durum bu iki peptidin tükürükte bulunduğunu ve tükürük bezleri tarafından salgılanabileceğini bize düşündürmüştür. İlerde bu moleküller ile yapılacak çalışmalarda kan yerine tükürük değerlerinin kullanılabileceğini göstermektedir. Bu durum invaziv bir işlem olan kan almaya göre tercih edilebilir. Endokan kan ve tükürük konsantrasyonları bizim çalışmamızda diyabet hastalarında negatif yönde bir ilişki bulunmuştur. Endostatin değerleri ile prediyabet veya diyabet hastalarında bir ilişki bulunamamıştır. Diyabette endostatinin ve endokanın rolünü araştırmak için daha fazla parametrelerle ve uzun süreli çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Diabetes mellitus, Peptid yapılı moleküller, Endostatin, Endokan, HbA1c

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2ENDOKAN+5
Fatih Ahmet Tanış
Fırat University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sklerodermalı hastalarda plazma ve tükürükte sklerostinin araştırılması

Sistemik skleroz (SSk), deri ve iç organların yaygın fibrozu ile giden kronik otoimmün inflamatuar bir hastalıktır. SSk etyolojisi tam olarak aydınlatılamamasına rağmen, etyolojisinde genetik ve çevresel faktörler sorumlu tutulmaktadır. Patogenezi kesin olarak bilinmemektedir. Hastalığın kollajen sentezini etkileyen faktörler, kapiller değişiklikler ve immünolojik mekanizmalar arasındaki etkileşmeler sonucu geliştiği düşünülmektedir. Sıklıkla genç kadınlarda görülmesi ve hastaların hayat kalitesini etkilemesi nedeniyle önemli psikososyal sorunlar eşlik etmektedir. SSk'da deride oluşan değişiklikler ve kontraktürler morbiditeyi, iç organ tutulumları ise hem morbiditeyi hem de mortaliteyi önemli ölçüde etkilemektedir. Sklerostin molekülü SOST geninin glikopeptid yapıda bir ürünüdür, büyük ölçüde osteositler tarafından salınır. Aynı zamanda, renal ve vasküler hücrelerden de salgılanır. Sklerostin Wnt sinyal yolağında inhibitör olarak görev almaktadır. Wnt sinyal yolağı embriyonik kök hücre gelişiminde, kemik metabolizmasında ve normal yetişkin homeostasisinde rol oynadığı bilinmektedir. Çalışmamızın amacı SSk hastalarında kan ve tükürükte sklerostin düzeylerinin belirlenmesi, sağlıklı gönüllülerle karşılaştırılması ve araştırılmasıdır. Literatürde SSk ile sklerostin arasında ilişki olduğunu gösteren yeterli çalışma yapılmamıştır. Sklerostinin SSk patogenezinde rol oynayabileceği düşünülmüştür. Çalışmamızda 35 SSk'lı hasta ile 35 gönüllü sağlıklı grup karşılaştırılmıştır. Kontrol grubuyla kıyaslandığında SSk'da kan ve tükürükte sklerostin düzeyi anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.001) . Sonuç olarak, kronik otoimmün bir hastalık olan SSk 'da sklerostin düzeyleri artmaktadır. Wnt yolağı inhibitörü olan sklerostinin, SSk patogenezinde bilinen bir rolü yoktur. Elde ettiğimiz bulguları doğrulamak için daha fazla katılımcının olduğu çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Sistemik skleroz, Sklerostin, Wnt yolağı

PlazmaSinyal nakliSkleroderma-sistemik+2
Ali Çağrı Oral
Fırat University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metformin tedavisi alan yeni tanı tip 2 diyabetes mellitus'lu hastaların tükürük ve plazma ürotensin-2 düzeylerine etki eden faktörlerin araştırılması

Diyabetes Mellitus (DM); kronik seyir gösteren, etyopatogenezi multifaktöryel olan, tam veya kısmi insülin eksikliği veya insülin direnci ile karakterize, temel bulgusu plazma glukoz yüksekliği olan, yağ ve protein metabolizmalarında da belirgin değişiklikler görülen, heterojen bir klinik tabloya sahip, karbonhidrat metabolizmasının primer hastalığıdır. Diyabetik hastalarda yaşam beklentisi hala düşük olmasına karşın, son on yılda prognozda iyileşme sağlanmıştır. Hipergliseminin derecesi ve süresi komplikasyonların gelişiminde önemli rol oynar. Metformin ABD'de antidiyabetik ilaçlar içinde en çok reçete edilen ilaçtır ve tüm dünya genelinde en çok kullanılan ilaçlar arasında yerini almaktadır. Metformin karaciğerde insülin direncini ve glukoz yapımını azaltarak, plazma glukoz düzeylerini düşürür. Tip 2 DM'li hastalarda tek başına kullanıldığı gibi, diğer antidiyabetik ilaçlar veya insülinle kombine olarak da kullanılabilir. İnsülin sekresyonu yapan bir oral antidiyabetik ajan olmadığı için hipoglisemi riski yoktur. Bilinen en kuvvetli vazokonstriktör peptidlerden biri olan ürotensin-2 (UII), bu yönü ile endotelin-1'den bile daha kuvvetlidir. Somatostatin ile benzerlik gösteren peptid sekanslarına sahiptir. UII, hipertansiyon ve kalp yetmezliği gibi hastalıklarda vazokonstriktör etki gösterirken, sağlıklı gönüllülerde vazodilatasyona neden olduğu gözlemlenmiştir. Sağlıklı insanlarda UII 'radioimmünoassay yöntemi' ile ölçüldüğünde plazma seviyeleri çok düşük bulunmuştur. (5±1 fmol/ml). Bundan dolayı, bazı araştırmacılar, ürotensin-2'nin plazmada dolaşan bir hormon olmadığını düşünmektedir. UII sisteminin aktive olmasıyla, metabolik sendrom gelişebileceğini öne süren çalışmalar mevcuttur. Çalışmamızın amacı yeni tanı Tip 2 DM hastalarında tanı anında ve 3 aylık metformin ile tedavi sonrası kan ve tükürükte ürotensin-2 düzeylerinin belirlenmesi, sağlıklı gönüllülerle karşılaştırılması ve araştırılmasıdır. Literatürde Diyabetes Mellitus ile ürotensin-2 arasında ilişki olduğunu gösteren çeşitli çalışmalar mevcuttur. Fakat yeni tanı Tip 2 DM hastalarında metformin ile tedavi sonrası ürotensin-2'nin etkileri ile ilişkili bir çalışma literatürde bulunmamaktadır. Çalışmamızda 30 yeni tanı Tip 2 DM hastası, bu yeni tanı Tip 2 DM hastalarının metformin ile 3 aylık tedavi sonrası ve 30 gönüllü sağlıklı grup karşılaştırılmıştır. Kontrol grubuyla kıyaslandığında yeni tanı Tip 2 DM hastalarında kan ve tükürükte ürotensin-2 düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı artış bulunmamıştır. Yeni tanı Tip 2 DM hastalarının metformin ile 3 aylık tedavi sonrası kan ve tükürükteki ürotensin-2 seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı artış bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak, kronik seyir gösteren, etyopatogenezi multifaktöryel olan Tip 2 DM hastalarında metformin ile tedavi sonrası ürotensin-2 düzeyleri artmaktadır. Bilinen en kuvvetli vazokonstriktör peptidlerden biri olan ürotensin-2'nin metabolizmasına yönelik metforminin bilinen bir rolü yoktur. Elde ettiğimiz bulguları doğrulamak için daha fazla katılımcının olduğu klinik ve deneysel çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Tip 2 Diyabetes Mellitus, Metformin, Ürotensin-2

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Metformin+2
Kübra Oral
Fırat University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yeni tanı tip 2 diabetes mellitus tanılı erişkin hastalarda serum ve tükürükte alarin ve galanin düzeylerinin araştırılması

Type 2 diabetes mellitus is a chronic disease characterized by insulin resistance or relative insulin deficiency. Alarin and galanin are neuropeptides that play an important role in energy metabolism. In this study, we have studied alarin and galanin saliva and blood which we think may play a role in the etiopathogenesis of type 2 diabetes mellitus. In addition, two salivary glands (submandibular and parotid glands) were stained with alarin and galanin antibodies to determine whether human salivary glands synthesize alarin and galanin. Thirty newly diagnosed type 2 diabetes patients and 30 healthy controls were included in the study. The patients were divided into 3 groups of new type 2 diabetes (pre-treatment), metformin therapy (post-treatment) for 12 weeks (control) and healthy subjects (control). The data were analyzed by SPSS 22 package program. Significance value was accepted as p<0.05. There was a statistically significant difference between the levels of alarin and galanin in the blood and control and patient groups. The levels of the patient group were higher than the control group (p<0.01). When the levels of alarine in the blood were compared in the patient (TÖ) and patient (TS) groups, there was a statistically significant increase in the pre-treatment group (p<0.01). When the levels of galanin in the blood were compared in the patient (TÖ) and patient (TS) groups, there was a statistically significant increase in the pretreatment group (p<0.05). In this study, both alarinin and galanin were synthesized immunohistochemically in the intercalated and striated channels of the parotid and submanibular glands. As a result, alarin and galanin are synthesized in submandibular and parotid glands. Alarin and galanin levels are higher in patients with type 2 diabetes than in healthy individuals. Metformin treatment also decreases the level of alarin and galanin in type 2 diabetes patients. Keywords: Type 2 diabetes mellitus, Alarin, Galanin

AlarinDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2+4
Büşra Şengül
Fırat University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yeni tanı alan DM hastaları ile diyabetik nefropatisi olan hastaların kan ve tükürüklerinde asprosin düzeylerinin araştırılması

Diyabetes mellitus insülin eksikliği ya da insülin direnciyle karakterize komplikasyonları itibariyle de önemli bir kronik hastalıktır. Patogenezinde başlıca pankreastan salınan insülin sorumlu olsa da yeni çalışmalar asprosin proteininin de diyabet patogenezinde rol oynayabileceğini göstermektedir. Asprosin proteini başlıca adipoz doku tarafından sentezlenen ve hepatik glukoz salınımına neden olan protein yapıda bir hormondur. Yapılan çalışmalarda asprosinin insülin direnci, DM, polikistik over sendromu, obezite gibi pek çok hastalık patogenezinde rol oynadığı gösterilmiştir. Ancak bugüne kadar asprosin proteini ile diyabetik nefropati arasında bağlantı olabileceği çalışılmamıştır. Bu çalışma diyabetik nefropati ve yeni tanı almış diyabet hastalarının kan ve tükürüklerindeki asprosin protein düzeylerini göstermek amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya yeni tanı alan 30 DM hastası, 30 son dönem diyabetik nefropati hastası ve 30 sağlıklı bireylerden oluşan kontrol grubu dahil edildi. Hasta ve kontrol grubundan en az 8 saatlik açlık sonrası venöz kan gazı ve tükürük örneği alındı. Venöz kan gazından açlık kan şekeri (AKŞ), düşük dansiteli lipoprotein (low density lipoprotein-LDL), trigliserit (TG), HbA1c ve asprosin düzeyleri çalışıldı. Diyabetik nefropati hastalarında ayrıca üre ve kreatininin düzeyleri çalışıldı. Tükürük örneklerinden asprosin proteini çalışıldı. Hasta ve kontrol grubunun vücut kitle indeksleri hesaplandı. Ayrıca tükürük bezlerinin asprosin proteini sentezleyip sentezlemediğini göstermek amacıyla parotis bezi asprosin antikorlarıyla boyanmıştır. Plazma asprosin düzeyleri üç grup arasında kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p=0,001). Aynı şekilde gruplar arası tükürük asprosin düzeyleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p<0,001). Plazma asprosin düzeyleri diyabetik nefropati grubunda diyabetes mellitus grubuna ve kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu. En yüksek tükürük asprosin düzeyleri ise sağlıklı bireylerden oluşan kontrol grubunda saptandı. Çalışmada tükürük bezlerinden parotis bezinin de asprosin proteini sentezlediği immunhistokimyasal olarak gösterildi. Sonuç olarak; plazma asprosin protein düzeyleri diyabetik nefropati grubunda komplikasyonsuz diyabetik gruba göre anlamlı olarak daha yüksek tespit edildi. Plazma asprosin düzeyi diyabetin erken göstergesi olmaktan ziyade daha çok diyabetin uzun dönem vasküler komplikasyonlarıyla ilişkili olabilir. Fakat bu molekülün diyabetik nefropati patogenezi ve prognozunda bir izlem kriteri olarak kullanıp kullanılmayacağına dair daha çok hastanın verilerinin değerlendirilebileceği çok merkezli araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Diyabetes mellitus, diyabetik nefropati, asprosin

AsprosinDiabetes mellitusDiabetik nefropatiler+2
Esra Aykut
Fırat University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Submandibuler gland histopatolojisi üzerinde Picinabil'in etkisi

Siyalore, oromotor olgunlaşma gerçekleştikten sonra, tükürüğün istemsiz olarak fazla salgılanması ve ağızdan dışarı akmasıdır. Bu birçok nörolojik hastalığın önemli bir semptomudur. Bu çalışmanın amacı, submandibular beze uygulanan OK-432'nin bez histopatolojisi üzerindeki etkilerini incelemek ve siyalore tedavisinde kullanılan geleneksel tedavi yöntemlerine yeni bir alternatif tedavi oluşturmaktır. Çalışma, rastgele seçilerek üç gruba ayrılan 21 Yeni Zelanda türü erişkin tavşan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Deneklerin submandibular bezine Grup I'de (n=7) 0.2 ml, Grup II'de (n=7) 0.5 ml OK-432; Grup III (n=7)'de ise 0.5 ml serum fizyolojik uygulanmıştır. Denekler bu uygulamalardan 42 gün sonra dekapite edilmiş ve bilateral submandibular bezleri eksize edilmiştir. Bunlardan hazırlanan preperatlar duktal enflamasyon, asiner hücre enflamasyonu, fibrozis, lipomatozis, atrofi ve ödem yönünden ışık mikroskobu ile değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular; yok: - (0), hafif: + (1), orta: ++ (2), şiddetli: +++ (3) olarak derecelendirilmiştir. Bu parametreler açısından gruplar birbirleriyle karşılaştırılmış ancak parametrelerin hiçbirinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0.05). Çalışmamızın sonucunda, OK-432'nin submandibular bezlerde histopatolojik değişikliklere yol açmadığı, bu nedenle de OK-432'nin siyalore tedavisinde kullanılacak alternatif bir tedavi yöntemi olmayacağı anlaşılmıştır. Bu nedenle bu konuda daha çok deneysel çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.

PicibanilSiyaloreSubmandibular gland+4
Yusuf Avcı
Fırat University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda serum ve tükürük decorin düzeylerinin araştırılması

Kronik böbrek yetmezliği, insidansı gün geçtikçe artan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu güne kadar çok sayıda pepdit/proteinlerin böbrek yetmezliğinin etiyopatogenezinde rol aldığı öne sürülmektedir. Ancak yaptığımız literatür taramasinda, protein yapılı bir molekül olan decorin isimli molekülün ileri dönem böbrek yetmezliği etyopatogenezinde rolü olup olmadığının araştırılmadığını gördük. Bu nedenle bu çalışmada temel amacımız ileri dönem böbrek yetmezliği olan hastalarda serum ve tükürük decorin düzeyleri araştırılarak, bu hastalığın etyopatogenezinde rol alıp almadığı ortaya konulmaya çalışılacaktır. Literatürde decorin düzeyi ile ilgili olarak çalışmamıza benzer makale bulunmamaktadır. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Nefroloji Bilim Dalı'na başvuran GFR ye göre evre 3, 4, 5 KBY'si olan 30'ar hasta ve sağlıklı bireylerden oluşan 30 kişi dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen tüm bireylerden kan ve tükürük örneği alındı. Mevcut numunelerden decorin dzüeyi çalışıldı. Gruplar arası karşılaştırma yapıldı. Decorin düzeyleri kan ve tükürükte karşılaştırıldı. Serum dekorin düzeyleri evre 5 hastalarda evre 3, 4 grubu hastalara ve kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı olarak arttığı gözlendi (p<0.05) tükürük dekorin düzeylerinin kontrol grubuna göre evre 3, evre 4 ve evre 5 hastalarda azaldığı görüldü ve istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi (p<0.05) KBY'li hastalarda decorin düzeyleri ile patofizyoloji arasında ilişki olduğu düşünüldü Anahtar Sözcükler: Kronik böbrek yetmezliği, decorin

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliğiBöbrek yetmezliği-kronik+5
Serap Topaloğlu
Fırat University
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Periodontal hastalıklarda cep sıvısı, salya serum enzim aktivitelerinin karşılaştırılması ve klinik ölçümler ile ilişkileri

-62- ÖZET Periodontitis oral kavite içerisinde bulunan bakterilerin sebep olduğu enfeksiyöz bir hastalıktır. Doğal dişlere sahip birçok bireyde inflamatuar periodontal hastalık mevcuttur ve diş kaybının en belirgin sebebidir. Periodontal hastalık aktivitesi destek kemik ve bağ doku ataşmanı kaybı ile karakterize hastalık basamakları ile ilişkilidir. Periodontal hastalıklı bireylerde episodik olarak tekrarlayan şiddetlenmeler görülebilmektedir. Periodontal hastalıklar ve tedavi planları alveoler kemik kaybının radyografik olarak değerlendirilmesi, yaş, medikal ve denial anamnez, cep derinliği, ataşman kaybı ölçümlerine, infiamasyon derecesine, mikrobiyal depozitler ve eksudasyon varlığına göre tanımlanmaktadır. Aktif ve inaktif bölgeleri saptamak için objektif diagnostik testlere ihtiyaç vardır. Dişeti cep sıvısı inflamatuar periodontal hastalıkların gelişimi ve ilerlemesinde, patojen - konakçı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi için uygun bir ortamdır. Aspartat aminotransferaz ve laktat dehidrogenaz enzimleri sitoplazmik enzimlerdir ve ekstraselüler ortamda görülmeleri hücre nekrozunun belirleyicisidir. Ayrıca alkalen fosfataz seviyesi değişiklikleri periodontal hastalık aktivitesinde bölgesel indikatör olabileceği düşüncesiyle çalışmamız juvenil ve erişkin periodontitis tanısı konmuş 31 hasta ile 15 sağlıklı birey üzerinde gerçekleştirilmiştir. AST, LDH ve ALP enzimlerinin cep sıvısı, salya-63- ve serum seviyeleri karşılaştırılmış ayrıca klinik indeksler ile ilişkileri incelenmiştir. Çalışma sonucunda heriki deney grubuna ait dişeti cep sıvısı enzim seviyeleri salya ve serum enzim seviyelerinden önemli oranda yüksek bulundu. Intraselüler enzimlerden olan LDH ve AST seviyesi kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunurken alkalen fosfataz seviyelerindeki farklar istatistiksel olarak anlamlı değildi. Juvenil periodontitisli bireylerde örnek bölgesi plak indeksi ile dişeti cep sıvısı AST düzeyi arasında negatif yönde kuvvetli korelasyon saptandı. Heriki deney grubunda salya enzim değerleri ile klinik parametreler arasında korelasyon gözlendi..Sonuç olarak, hücre içi enzimlerinden özellikle LDH ve AST'in periodontal hastalık aktivitesi indikatörü olabilecekleri ve hastalık patogenezi hakkında bilgi verebilecekleri görülmüştür.

Alkalen fosfatazAspartat aminotransferazEnzim aktivasyonu+5
Sibel Başçıl
Gazi University · Institute of Health Sciences
1993
00

Related subjects