Urine
69 theses under this subject heading
Köpeklerde idrar özgül ağırlık ölçümünde bir dijital refraktometrenin kullanılabilirliği
Amaç: İdrar özgül ağırlığı (İÖA), klinik olarak idrar konsantrasyonunu değerlendirmek için kullanılır ve rutin olarak refraktometre ile ölçülür. Köpeklerde İÖA'nın değerlendirilmesinde optik ve dijital refraktometrelerin karşılaştırıldığı çalışmaların sınırlı olması yanında sonuçlarıda bir örneklilik göstermemektedir. Bu nedenle, bu çalışmada İÖA ölçümünde el tipi dijital bir refraktometrenin (EDR) (Atago Pal-Usg Dog) klinikte rutin kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Haziran 2022 - Mayıs 2023 tarihleri arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesine farklı nedenlerle getirilen 100 köpekten idrar örnekleri alındı. EDR ve referans yöntem olarak optik el tipi refraktometre (OER) (Atago URC-NE) sonuçları bağımlı t testi, Pearson korelasyon analizi, Passing Bablok regresyonu ve Bland-Altman testi ile değerlendirildi. Ayrıca, EDR için varyasyon katsayısı (VK) ve total analitik hata (TAH) oranları belirlendi. Bulgular: OER ve EDR ile ölçülen ortalama İÖA arasındaki istatiksel olarak anlamlı bir fark (p = 000) belirlenmekle birlikte, iki refraktometre arasında pozitif mükemmel (r = 0,996) bir korelasyon bulundu. Passing - Bablok regresyon analiz; iki refraktometrenin sonuçları arasında sistematik ve orantısal yanlılık olmadığını gösterdi. Bland-Altman testinde OER ve EDR ile elde edilen ölçüm değerlerinin farklarına ilişkin ortalama değeri -0,9 olarak hesaplandı ve EDR ile ölçülen İÖA'nın OER ile ölçülen değerden 1,3 birim büyük, 3 birim küçük bulunabileceği belirlendi. VK değerlendirildiğinde, EDR'nin tekrarlanabilirliğinin oldukça iyi olduğu; TAH değerlendirildiğinde ise bu değerin İÖA için istenen sınırlarda olduğu gözlemlendi. Sonuç: Bu çalışma, köpeklerde EDR (Atago Pal-Usg Dog) ile İÖA'nın güvenli, kolay ve hızlı ölçülebileceğini ve EDR'nin klinik kullanım için uygun olduğunu gösterdi.
Obstrüktif uyku apne sendromu hastalarında sürekli pozitif havayolu basıncı tedavisinin inflamasyona (periostin, TGF-beta, TNF-alfa, IL-6, CRP düzeylerine) ve spot idrarda mikroalbumin düzeyine etkisi
Amaç: OUAS hastalarında serum periostin, IL-6, TGF – beta, TNF-alfa, CRP ve spot idrarda mikroalbümin düzeylerini ilk tanı anında ve 3 aylık CPAP tedavi sonrasında karşılaştırarak CPAP tedavisinin inflamasyon parametrelerine etkilerini incelemektir. Yöntem: Çalışmaya 24 kontrol, 38 CPAP tedavisi almayan hafif-orta OUAS tanılı hasta ve 29 CPAP tedavisi başlanan ağır OUAS tanılı hasta olmak üzere toplam 91 kişi dahil edilmiştir. Başlangıç ve CPAP tedavisinin 3.ayında sonuçlar kaydedilmiştir. Veriler için uygun analizler SPSS 21.0 programı ile yapılmış ve p<0,05 olması anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hafif-orta OUAS ve ağır OUAS olan hastalar ile karşılaştırıldığında, normal PSG sonucuna sahip hastalar daha fazla sıklıkta kadındır. PSG sonucu normal olan hastaların SFT sonucu daha fazla sıklıkta normal, daha az sıklıkta obstrüktif / restriktiftir. OUAS olmayan hastalar ile karşılaştırıldığında, ağır OUAS hastalarının yaşı daha fazladır. Hafif-orta / ağır OUAS hastaları ile karşılaştırıldığında, PSG sonucu normal olan hastaların BKİ'si ve TNF alfa değeri daha düşüktür. Ağır OUAS hastalarının CPAP tedavisi öncesinde kaydedilen mikroalbümin/kreatinin, hs CRP, TGF – Beta 1, TNF alfa, IL-6 ve periostin değerleri ile 3 aylık CPAP tedavisi sonrasında kaydedilen aynı değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber bir azalma olduğu gözlenmiştir. Sonuç: OUAS hastaları daha fazla sıklıkta erkekler, yaşlı ve obezlerden oluşmaktadır. OUAS hastalarının TNF – alfa değeri daha yüksektir. Diğer inflamasyon parametreleri sağlıklı katılımcılar ile karşılaştırıldığında, OUAS hastalarında istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber daha fazladır. CPAP tedavisi sonrasında da anlamlı olmamakla beraber bu parametrelerin azaldığı gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Obstrüktif Uyku Apne Sendromu, Periostin, IL-6, TGF-Beta, TNF-Alfa, CRP, Spot İdrarda Mikroalbümin
Respiratuar distres sendromlu prematür bebeklerde akut böbrek hasarının idrar nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin ile değerlendirilmesi
Amaç; Böbrek hasarı prematüre bebeklerde sık görülmektedir. Kreatinin, glomerüler filtrasyon hızının azalmış olduğunu gösteren geç bir belirteçtir. Bu yüzden ABH tanı ve tedavisi gecikmektedir. Akut böbrek hasarını erken dönemde saptayabilmek için NGAL gibi yeni tanısal belirteçler kullanılmaya başlanmıştır. Çalışmamızda; prematüre bebeklerde böbrek fonksiyonlarını değerlendirmek amacıyla idrarda NGAL düzeylerini RDS'li ve RDS'li olmayan hastalarda saptayarak, böbrek fonksiyonlarını karşılaştırmayı amaçladık.Gereç ve yöntem; Bu çalışmaya İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi YYBÜ'nde takip edilen, gebelik haftası 28-34 olan 51 prematüre bebek alındı.Hastalar RDS gelişen ile RDS gelişmeyen kontrol grubu olarak 2 gruba ayrıldı.Grup 1: RDS gelişen hasta grubu (21 olgu),Grup 2: RDS gelişmeyen kontrol grubu (30 olgu),Hastaların klinik, laboratuar özellikleri, postnatal komplikasyonları kaydedildi. 1. ve 7. gün idrar NGAL değerleri ELİSA yöntemi ile çalışıldı. İstatiksel analiz SPSS 16.0 yazılım programı kullanılarak yapıldı.Bulgular; Çalışmamızda RDS gelişen ve gelişmeyen hastaların idrar NGAL seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmamasına rağmen, 1. gün idrar NGAL değerinin 7. gün değerine göre daha yüksek olduğu tespit edildi.Sonuç; Çalışmamızda 1. ve 7. gün bakılan idrar NGAL düzeylerinde yükselme tespit edilmedi. RDS gelişen ve gelişmeyen olgularda neonatal ABH sınıflandırmasına uygun ABH tespit edilmediği için idrar NGAL düzeylerinde yükselme tespit edilmemiş olabilir. Bundan dolayı çalışmamızda idrar NGAL'inin ABH gelişimini erken evrede göstermede değerli olup olmadığını belirleyemedik. Bu çalışmamızdaki verilerimizin daha geniş serilerde yapılacak benzer çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir.Anahtar kelimeler; NGAL, RDS, akut böbrek hasarı, prematürite
Effect of different types of statins drugs on kidney function decline and proteinuria
Contrast agents are widely used in diagnostic and therapeutic procedures today, and one of the most important complications of these agents is the development of contrast agent nephropathy. Renal failure that develops after the use of contrast media is associated with the need for hemodialysis, prolonged hospitalization, increased cost, increased mortality, and morbidity. Patients undergoing coronary angiography often have co-morbidities that predispose them to the development of contrast media nephropathy. Today, the effectiveness of statin therapy in cardiovascular primary and secondary prevention has been demonstrated. In addition to their lipid-lowering effects, there is evidence that statins, which have antioxidant, anti-inflammatory, and antithrombotic effects on vascular structure, have a role in the prevention of contrast media nephropathy in a few limited retrospective studies. This study aimed to determine whether adding HMG CoA-reductase inhibitor statins to immunosuppressive therapy in patients with primary glomerulonephritis provides an additional contribution to remission compared to those receiving only immunosuppressive therapy. For this purpose, a study was planned to evaluate the efficacy of statins on renal functions in the early period in patients scheduled for elective coronary angiography (CAG). A total of 180 patients who were planned to undergo elective coronary angiography at Baghdad Teaching Hospital were included in the study. The protocol of the study was approved by Baghdad University Clinical Research Ethics Committee. In order to evaluate the effectiveness of statin treatments, 180 patients were included in the study in 3 groups. The patients who were planned to undergo coronary angiography while using statin derivative drugs for at least 1 month, continued their statin treatment and were included in the study as the "chronic statin group" (80 patients). The patients whose coronary angiograms were planned electively, who did not use statins, and whose low-density lipoprotein (LDL) level was above 70 mg/dL were included in the control group (80 patients) and atorvastatin 40 mg/day (20 patients) groups, respectively. The patients in the atorvastatin group were started on atorvastatin 40 mg/day 3 days before the procedure. The average age of the participants was 59.8±9.7. Age, sex, body mass index, hypertension, diabetes, smoking, family history of coronary artery disease, left ventricular ejection fraction, presence of atrial fibrillation, history of cerebrovascular accident, anemia, and peripheral artery disease were all comparable between the three patient groups (p > 0.05). Statistically significant differences (p>0.05) in the presence of dyslipidemia, prior myocardial infarction, heart failure, coronary bypass surgery, and percutaneous coronary intervention were seen between the groups. Chronic statin users were more likely to have dyslipidemia, previous myocardial infarction, heart failure, percutaneous coronary intervention and CABG compared to those not taking statins (p<0.001, p=0.003, p=0.014, p=0.001, and p=0.027, respectively). In the atorvastatin group, the incidence of dyslipidemia was significantly higher than in the control group (p<0.001). The atorvastatin group and the control group showed no significant differences in any other clinical characteristics (p>0.05). Chronic statin users had a significantly greater incidence of dyslipidemia (p=0.001) and history of percutaneous coronary intervention (p=0.001) than atorvastatin users. Since only elective coronary angiography cases were included in the study, it can be said that the efficacy of statins in preserving renal functions is valid for this patient population.
Determination of uranium and toxic elements in urine samples of cancerous patients in Al-diwaniyah governorate, Iraq
The best way to determine how exposed a person to radioactive and hazardous contaminants within their body is to examine urine samples. Urine samples from male and female volunteers in the Al-Diwaniyah governorate in southern Iraq were obtained for the current investigation to measure the quantities of uranium and hazardous elements including lead (Pb), nickel (Ni), and cadmium (Cd) in urine. This study uses two techniques atomic absorption spectrophotometer (AAS) and fission-track analysis (FTA) with CR-39 alpha track detector to measure the amounts of toxic elements (TEC) and uranium (UC). Two groups of males and females participated in this investigation cancer prostate and breast cancer group make up the first category, and healthy people make up the second. The hospitals in the southern Iraqi city of Al-Diwaniyah governorate, which was one of the locations of combat operations during the Gulf Wars, were chosen for the collection of urine samples from cancer patients (1991-2003). Similar to this, the healthy group provided urine samples from several Al Diwaniyah governorate locations. The relationship between UC and TEC and the risk of acquiring cancer sickness is explained by this investigation. The findings show that cancer patients uranium content was higher in the urine of the healthy group's.
Tek taraflı üreteropelvik darlıklı hastalarda prognostik belirteçler
Amaç: Bu çalışmada, opere ve non-opere tek taraflı üreteropelvik bileşke darlığı olan çocuklarda idrarda MCP-1 ve TGF-ß1 atılımı ile üreteropelvik bileşke darlığının derecesi arasındaki ilişkiye bakmak amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntemler: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Bilim Dalı'nda takip edilen benzer yaşta olan 20 opere ve 26 non-opere tek taraflı üreteropelvik darlıklı hasta ile kontrol grubu olarak 22 sağlıklı çocuk çalışmaya alındı. Tüm hasta ve kontrol gruplarının idrarlarında eşzamanlı MCP-1, TGF-ß1 ve kreatinin çalışıldı. Sonuçlar istatistiksel olarak Çukurova Üniversitesi, Tıp Fakültesi Biyoistatistik Anabilim Dalı'nda değerlendirildi.Bulgular: İdrar MCP-1/ kreatinin ve idrar TGF-ß1/kreatinin oranları opere hasta grubunda non-opere ve sağlam gruplara göre belirgin yüksek bulundu (p<0,05). Non-opere ve sağlam grup arasında ise istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). İdrar MCP-1/ kreatinin ve idrar TGF-ß1/kreatinin oranları ile ön-arka pelvis çapı arasında anlamlı korelasyon tespit edilmezken (p>0.05) sadece idrar TGF-ß1 düzeyi, ön-arka pelvis çapı ile korele bulundu (p<0,05).Sonuç: Bu çalışmada tek taraflı üreteropelvik bileşke darlığı olan çocukların izleminde özellikle operasyon kararı açısından prognostik bir marker olarak idrar MCP-1ve TGF-ß1 düzeylerinin bakılabileceği sonucuna varılmıştır.
Spot idrarda protein/kreatinin ve albumin/kreatinin oranı ile 24 saatlik idrarda total protein ve albumin miktarının korelasyonu
Spot (Anlık) İdrarda Protein/ Kreatinin, Albumin/ Kreatinin Oranı İle 24 Saatlik İdrarda Total Protein ve Albumin Miktarının KorelasyonuGiriş ve Amaç: Proteinüri, renal ve kardiyovasküler hastalıklar için bağımsız bir risk faktörü ve uç organ hasarını gösteren bir belirteç olarak kabul edilmektedir. Proteinüri ölçümü için referans test 24 saatlik idrarda protein ve 24 saatlik idrarda albumin düzeyinin ölçümüdür. Ancak 24 saatlik idrar toplama hastalar açısından zahmetli ve kimi zaman hatalı sonuç vermektedir. Bu nedenle 24 saatlik idrarda proteinüri ve albuminüri ölçümleri yerine spot (anlık) idrarda protein/kreatinin oranı ve albumin/kreatinin oranı kullanılmaktadır. Biz de çalışmamızda diyabetes mellitus, hipertansiyon, kronik böbrek hastalığı ve nefrotik sendrom nedeniyle izlenen hastalarda 24 saatlik idrarda total protein ve albumin ölçümleri ile sabah anlık idrardaki protein/kreatinin oranı ve albumin/kreatinin oranının uygunluk ve güvenilirliğini araştırdık.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları polikliniklerine başvuran 130 hasta (kadın=53 erkek=73) alındı. Hastaların yaş ortalaması 53,5±15,4 idi. Hastaların ayrıntılı anamnez ve fizik muayenesi yapıldı. Özgeçmiş sorgulaması yapıldı. Kan basıncı ölçüldü. Glomeruler filtrasyon hızı değerleri hesaplandı. Kullanılan ilaçlar sorgulandı. Bu hastalarda rutin takipleri sırasında istenen tetkiklere ek olarak 24 saatlik idrar, sabah anlık idrar ve kan örneği istendi. Hastaların 24 saatlik idrarda kreatinin, albumin, protein düzeyleri, anlık idrarda kreatinin, albumin, protein düzeyleri ölçüldü. Anlık idrarda protein/kreatinin oranı ve albumin/kreatinin oranı, 24 saatlik idrarda albumin ve protein miktarları hesaplandı. Hastaların 24 saatlik idrarda protein ve albumin ile anlık idrarda protein/kreatinin oranı ve albumin/kreatinin oranları karşılaştırıldı. Beraberinde idrarda total protein ve total albumini etkileyecek değişkenleri(yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, hipertansiyon, böbrek hastalığı mevcudiyeti, serum albumin) hesaba katarak hastaların total proteinüri ve total albuminüri değerlerini saptayabilecek regresyon analizi ileyeni bir model oluşturuldu.Bulgular: Çalışmada anlık idrar albumin/kreatinin değeri ile 24 saatlik albumin/kreatinin sonuçları birbirinden farklı olmadığını ve birbirleri yerine kullanılabilir olduğu, yine anlık idrar protein/kreatinin değeri ile 24 saatlik idrar protein/kreatinin sonuçları birbirinden farklı olmadığını ve birbirleri yerine kullanılabilir olduğu sonucu elde edildi. Anlık idrar protein/kreatinin değeri ile 24 saatlik idrar protein değerleri arasında % 86; anlık idrar albumin/kreatinin değeri ile 24 saatlik idrar albumin değerleri arasında % 92 düzeyinde korelasyon saptandı. Hastanemiz için bakılan anlık idrar albumin/kreatinin oranı için 0,372 ve üzeri değerler için % 95 özgüllük ve % 95 duyarlılıkla patolojik albuminüriyi saptadığı sonucu elde edildi. Bununla beraber anlık idrar protein/kreatinin değeri 0,480 ve üzeri değerler % 96 özgüllük ve % 88 duyarlılıkla patolojik proteinüriyi saptadığı sonucu elde edildi. Regresyon analiziyle 24 saatlik idrarda protein düzeyi 3000 mg ve üzeri hastalarda R katsayısı % 92; 24 saatlik idrarda albumin düzeyi 300 mg ve üzeri hastalarda R katsayısı % 87 olduğu saptandı. Bununla beraber 24 saatlik idrarda protein düzeyi 3000 mg ve 24 saatlik idrarda albumin düzeyi 300 mg'ın altında olan hastalarda regresyon modeliyle daha iyi sonuçlar alındığı gösterildi.Sonuç: Çalışmamızda 24 saatlik idrarda protein ve albumin ölçümleri için anlık idrarda protein/kreatinin ve albumin/kreatinin oranlarının kullanılabilir bir yöntem olduğu ancak günlük 3000 mg'ın altında olan proteinüri ve 300 mg'ın altında albuminüri için regresyon modeli kullanımı ile referans değerlere daha yakın sonuç verdiği gösterildi.Anahtar Sözcükler: İdrarda albumin/kreatinin oranı, idrarda protein/kreatinin oranı, mikroalbuminüri, proteinüri
Pollution parameters in fluorite deposits in Yeniyapan village (Akçakent-Kirşehir) and urine analysis in people in the region
In order to examine the pollution parameters in the fluorite deposits of Yeniyapan Village (Akçakent - Kırşehir) and the urine analysis of the people in the region, plant, soil, water and urine samples were taken from the study area and the analysis results were evaluated statistically. High and very high positive correlations were observed between tomato - soil and root - soil with 99% and 95% confidence in plant samples. For Cd, Co, Cu, Fe, Mg, Ni and Pb of tomato; It has been determined that the root can be an indicator plant for Ag, F, Mg, Mn, Ni, Pb and Sn. The fact that the TF values of Ag, Sn and Sb elements are >1 in some sample locations indicates that the elements in the roots of the plant are transported to the tomatoes, that is, they are transferred. According to BAC values, between tomato and soil, F and Sn; root - soil between F, Sn, Mo, Cd and Zn; tomato - water among Cu Cr, Co, Ni, Sb, Mo, Fe and F; root - water among Mg, Cr, Fe, Co, Ni, Cu, As, Mo and Sb; urine - among tomatoes, Mg, Fe, Mo, Ag, Cd, Pb and F; urine - soil between Mo and F; It has been observed that Cr, Ni, Cu, Mo, As, Fe and F elements among urine - drinking water have very high accumulator properties in some locations. No skeletal system anomalies were detected in the control group and living in the area where F mineralization is located. In some sample locations, Mg, Fe and Ni element values were found to be higher than the control group. Less enrichment in EF values of Mg, Cr, Ni, Cu, Zn, F, Mo, Ag and Sb elements, weak enrichment in Mo, Ag, Cu, Ag, Sn and Sb elements and moderate enrichment in Mo element were observed. While moderate pollution is observed in Igeo values of Cr, Co, Ni and Cu elements, no or very little element pollution is observed in Fe, Sb, Co, Ni, Cu and Zn elements. The CF values of the elements in the samples taken from all locations between T1 - T6 were <1 or no contamination was observed. Since the calculated pollution load index (PLI) values are < 1 in all sample locations, soil pollution is not observed in T1 – T6 locations in terms of the investigated elements.
Proteinürisi olan renal transplant hastalarında 24 saatlik idrar sodyum düzeyi ile idrar anjiotensinojen düzeyi arasındaki ilişki
Giriş ve amaç: Böbrekteki lokal renin anjiotensin sistemi (RAS) aktivasyonu, primer hipertansiyon, proteinüri ve kronik böbrek hastalığının gelişmesinde önemli rol oynamaktadır. Renal transplant hastalarında görülen hipertansiyon; proteinüri ve greft yetersizliğinin gelişmesinde önemli bir risk faktörüdür. İdrar anjiotensinojen (AGT) düzeyinin hipertansiyon, proteinüri ve böbrek hastalığı olan hastalarda böbrekteki lokal RAS durumunu yansıttığı ortaya konulmuştur. Lokal RAS aktivasyonu ile idrar sodyum atılımı arasındaki ilişki deneysel ve hayvan çalışmalarında daha önce gösterildi. Ancak bu konuda yeterli klinik çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı; renal transplant hastalarında idrar AGT düzeyi ile; idrar sodyum atılımı ve proteinüri arasındaki ilişkiyi böylece lokal RAS ile hipertansiyon ve proteinüri arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Gereç ve yöntem: Stabil greft fonksiyonuna sahip (nakilden sonra en az 6 ay geçmiş, serum kreatinin düzeyi <2mg/dl olan) 80 böbrek nakilli hasta ve 40 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edildi. Demografik özellikleri yanında vücut kitle indeksleri ve ortalama kan basıncı sonuçları hastalarda ve sağlıklı gönüllülerde kaydedildi. Laboratuvar analizleri için kan ve idrar örnekleri tüm katılımcılardan alındı. 24 saatlik idrar örneklerinden sodyum, kreatinin, protein ve albumin düzeyleri ölçüldü. Hastalar proteinüri düzeyi düşük (<300 mg/g)(Grup 1) renal transplant alıcıları ile proteinüri düzeyi yüksek (>300 mg/g)(Grup 2) renal transplant alıcıları olarak iki gruba ayrıldı. Tüm katılımcıların idrar örnekleri -80 °C de AGT ölçümleri yapılıncaya kadar saklandı. İdrar AGT düzeyleri ELİSA(Enzyme-Linked ImmunoSorbent Assay) yöntemiyle ölçüldü. İki grup arasındaki farklılıklar 2-sample t test ve Mann-Whitney testleriyle analiz edildi. İdrar AGT düzeyleriyle diğer çalışma parametreleri arasındaki korelasyonun araştırılması için Spearman korelasyon analizi yapıldı. İstatiksel önem p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Grup 1 renal transplant alıcıları ile Grup 2 renal transplant alıcılarının demografik özellikleri arasında yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, sigara kullanım oranı, orjinal böbrek hastalığı, transplantasyondan önceki renal replasman tipi, donör kaynağı, transplantasyon süresi, kullanılan immünsüpresif ilaçların tipleri ve dozları ile kullanılan antihipertansif ilaçların tipleri ve dozları açısından herhangi bir fark saptanmadı(p>0.05). İdrar albumin/kreatinin oranları ile idrar anjiotensinojen/kreatinin oranları Grup 2'de Grup 1'e göre belirgin olarak daha yüksek iken (p<0.001); serum 25-(OH) vitamin D3 ve idrar sodyum atılım düzeyi Grup 2'de Grup 1'e göre daha düşük olarak saptandı(p<0.01). Sonuç: Sonuç olarak çalışmamıza göre henüz klinik olarak aşikâr düzeyde kronik allogreft nefropatisi(KAN) olmayan böbrek nakilli hastalarda, idrar AGT düzeyleri proteinüri ile pozitif korelasyon gösterirken, idrar sodyum atılımı ile negatif korelasyon göstermektedir. Bu çalışmanın ışığı altında, kronik allogreft nefropatinin erken tanısı ve prognozunun tahmininde, diğer klinik ve laboratuvar parametrelerle birlikte idrar AGT ve sodyum düzeylerinin rolünün araştırılacağı ileri izlem çalışmalarına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Üriner anjiotensinojen, renal transplant hastaları, hipertansiyon, proteinüri, renin anjiotensin sistem
Yoğun bakım hastalarının idrar kültürlerinden izole edilen candida türlerinin dağılımı ve antifungal duyarlılıklarının belirlenmesi
Candida`lar insanların normal florasının bir üyesi olup, doğada yaygın olarak bulunurlar. İdrarda Candida türlerinin varlığı kandidüri olarak adlandırılır. Bu durum klinik örneklerin kontaminasyonu, alt üriner sistem kolonizasyonu veya alt ya da üst üriner sistemin invaziv enfeksiyonunun göstergesi olabilir. Çalışmamızda yoğun bakım ünitesinde yatan hastaların idrar kültürlerinden izole edilen Candida'ların identifikasyonu ve antifungallere duyarlılık durumlarının belirlenmesi amaçlandı. Bu çalışma Kasım 2016-Haziran 2017 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi, Anasteziyoloji ve Reanimasyon ve İç Hastalıkları Yoğun Bakım ünite'lerinde yatan hastaların idrar kültürlerinden izole edilen 100 Candida suşu (≥ 104 CFU/mL) değerlendirmeye alındı. Candida suşlarının identifikasyonu klasik yöntemler yanında, otomatize identifikasyon yöntemi kullanılarak yapıldı. Tanımlanan Candida suşlarının antifungal duyarlılıkları, Clinical and Laboratory Standards Institute (CLSI) M27-S3 ve M27-S4 dökümanlarındaki referans broth mikrodilüsyon yöntemi kullanılarak araştırılmıştır. Çalışmada C.parapsilosis ATCC 22019 ve C.kruseiATCC 6258 kontrol suşları kullanılmıştır. İdrar kültürlerinde Candida izole edilen hastaların %60'ı kadın %40'ı erkek, yaş ortalaması 68.02±17.48'idi. Hastaların idrar örneklerinden izole edilen 100 Candida suşunun %54'ü Candida albicans, %34'ü C.glabrata, %7'si C.tropicalis, %2'si C.kefyr, %2'si C.lusitaniae, %1'i C.parapsilosis olarak identifiye edildi. Çalışmamızda, antifungal ilaçların MİK aralıkları kaspofungin için 0.015-0.5 µg/mL, flukonazol için 0.125-64 µg/mL, itrakonazol için 0.03-16 µg/mL, vorikonazol için 0.03-16 µg/mL arasında saptandı. Candida suşlarının, %1'i kaspofungine dirençli, %40'ı flukonazole dirençli; %69'u itrakonazole dirençli, C.glabrata dışındaki Candida'ların %54.5'i vorikonazole dirençli olarak tespit edildi. Amfoterisin B ve flusitozine dirençli Candida türü tespit edilmedi. Sonuç olarak idrar kültürlerinden izole edilen Candida türlerinde profilaksi ve tedavide en sık kullanılan azol grubundaki antifungallere yüksek oranda direnç saptanmıştır.
Transplant yapılmış hastalarda retikülosit dağılım aralığı (RDW) değeri ile proteinüri ve diğer metabolik değerler arasındaki ilişkinin incelenmesi
Amaç: Proteinüri ile RDW ilişkisini inceleyen çalışmalar sınırlıdır. Çalışmamızın amacı, renal transplant yapılmış olan hastalarda RDW değeri ile proteinüri ve diğer klinik-laboratuvar bulguları arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Gaziantep Üniversitesi Renal Transplant Polikliniğinde takip edilen 120 hasta dahil edilmiştir. Hastaların cinsiyetleri, yaşları, kan basınçları, ek hastalıkları, kullandıkları ilaçları, biyokimyasal tetkikleri, tam kan sayımları, idrar mikrototal protein / kreatinin oranı (İPKO) düzeyleri ve kreatinin klirensleri dosyalarındaki verilerden incelenmiştir. İstatistiksel analizler bilgisayarda SPSS ver. 22.0 programı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. P<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen renal transplant alıcılarında RDW düzeyleri ile PTH (r= 0.305, p<0.01), hs-CRP (r=0.189, p=0.037) ve HbA1C (r=0.192, p=0.034) düzeyleri arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı. RDW düzeyleri ile idrar mikro total protein/kreatinin oranları (İPKO) arasında pozitif korelasyon olmasına rağmen, istatistiksel olarak anlamlı düzeye ulaşmadığı görüldü (r=0.177, p=0.052). Yine hesaplanmış GFH düzeyleri ile PTH (r=-0.30, p<0.01) ve İPKO (r=-0.39, p<0.001) düzeyleri arasında anlamlı negatif korelasyon saptandı. CRP düzeyleri ile HbA1C düzeyleri (r=0.24, p=0.008) arasında anlamlı pozitif korelasyon saptanırken, 25-(OH) vitamin D3 düzeyleri (r=-0.228, p=0.012) arasında anlamlı negatif korelasyon saptandı. Yine PTH düzeyleri ile 25-(OH) vitamin D3 düzeyleri arasında anlamlı negatif korelasyon saptanırken (r=-0.265, p=0.003), İPKO düzeyleri arasında anlamlı pozitif korelasyon bulundu (r=0.278, p=0.002). Sonuç: Renal transplant alıcılarında RDW indeksi ile CRP, PTH ve HbA1C düzeyleri arasında anlamlı pozitif korelasyon vardı. RDW indeksi ile bu hastalarda proteinüri arasında istatistiksel olarak anlamlı olmayan zayıf korelasyon saptandı. Renal transplant alıcılarında proteinüri graft kaybı açısından en önemli risk faktörüdür. Fibrozis açısından anlamlı bir belirleyici olan RDW indeksinin aynı zamanda CRP ve de zayıf da olsa proteinüri ile ilişkili olması inflamasyon ile proteinüri arasındaki patogenetik mekanizmanın kliniğe yansımasından kaynaklandığının göstergesi olabilir. Proteinüri oluşumunda renal düzeyde gelişen inflamasyon ve fibrozisin önemli olduğu bilgisiyle birlikte bu korelasyonların saptanması önemlidir. Çalışmamızda hasta sayısının az olması ve heterojen bir çalışma grubu olması sebeblerinden dolayı RDW ile proteinüri arasındaki korelasyon zayıf olabilir, daha büyük ve homojen çalışma grubu ile daha güçlü bir korelasyonun gösterilmesi olasıdır. Bu konuyu inceleyen daha büyük çaplı, geniş kapsamlı ve ileriye dönük çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: retikülosit dağılım genişliği, idrar mikrototal protein / kreatinin oranı (İPKO), renal transplant
Yoğun bakım hastalarında akut böbrek yetmezliğinin erken tanısında presepsinin rolü
Amaç: Böbrek yetmezliği kritik hastalarda önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Bu nedenle kritik hastaların bakımında böbrek hasarının tanınması amacıyla RIFLE VE AKI sınıflamaları geliştirilmiştir. Yoğun bakımlardaki böbrek hasarı genellikle sepsis zemininde gelişir. Presepsin sepsis tanısında kullanılan yüksek sensitivite ve spesifiteye sahip yeni bir biyomarkerdır. Ancak literatürde böbrek yetmezliğinde presepsin düzeylerinin rolünü gösteren yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada böbrek yetmezliği olan kritik hastalarda idrar ve kan presepsin düzeylerinin tanıdaki rolünün araştırılması hedeflendi. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Çukurova üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon A.D. ve Etik Kurul onayı ile hastalardan bilgilendirilmiş rıza onam formu alınarak yapıldı.Çalışmaya yoğun bakımda yatmakta olan, yaşları 18-75 arasında erişkin 60 hasta alındı. Hastalar iki grupta incelendi. Grup 1(n=30) yoğun bakıma kabülünde böbrek yetmezliği mevcut olmayan, Grup 2 (n=30) yoğun bakıma kabülünde böbrek yetmezliği mevcut olan hastalar olarak belirlendi. Böbrek hasarı değerlendirmesi RIFLE sınıflaması ile yoğun bakım hastalık şiddeti ise APACHE II ve SOFA skorlama sistemi ile yapıldı. Nötropenik olan, HIV enfeksiyonu olan, kronik böbrek yetmezliği olan, hemodiyaliz uygulanan ve septik şokta olan hastalar çalışma dışı bırakıldı.Yoğun bakıma yatışın 1. 2. ve 7.günlerinde kan ve idrarda presepsin, kanda Hb, Htc, WBC, platelet, PCT, CRP, biluribin, Na, K, üre, kreatinin, laktat düzeylerine bakıldı. Veriler SPSS 17.0 programı ile kayıt altına alınarak Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyoistatistik AD tarafından analiz edildi. Bulgular: Hastaları demografik özelliklerine göre incelediğimizde; grup 2'deki hastaların yaş ve APACHE II skorlarının, grup1'e göre anlamlı olarak daha yüksekti.(p <0,05). Gruplar arasında SOFA ve cinsiyet dağılımları arasında anlamlı bir fark bulunamadı (p>0,05). 7. gün kan Presepsin, WBC ve CRP değerleri grup 2'de anlamlı olarak yüksek bulundu. Grupların zaman içindeki kan presepsin değerlerindeki değişim incelendiğinde; grup1'in değerleri zaman içerisinde azalırken; grup 2'de arttığı saptanmıştır (p=0.001). PCT değerleri grup 2'de anlamlı olarak yüksek bulundu (p <0,005). Her iki grupta da hastaların PCT değerleri zaman içinde azaldı (p<0,05). Üre ve sKr düzeyleri grup 2'de grup 1'e göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p <0,0001). Grup1'in kreatinin değerleri zaman içerisinde azalırken; grup 2'de arttığı saptandı (p=0.001). Grup 2'de GFR düzeyleri grup 1'e göre anlamlı olarak düşük bulundu. Kan ile idrar presepsini arasındaki ilişki karşılaştırıldığında ikisi arasında anlamlı bir korelasyon saptandı (p <0,0001, r=0,65). Kan ve idrar presepsini ile PCT arasındaki ilişki karşılaştırıldığında ikisi arasında negatif korelasyon saptandı. Sonuç: Yoğun bakımda yatan akut böbrek yetmezliği tanısı alan hastalarda olmayanlara göre presepsin ve prokalsitonin konsantrasyonları kanda belirgin olarak yüksek görülmektedir. Ancak idrar presepsin düzeylerine bakıldığında akut böbrek yetmezlikli hastalarda olmayanlara göre fark yoktur. Akut böbrek yetmezliği olan hastalarda kan presepsin konsantrasyonu ile hastalık şiddeti ilişkilidir.
Tek taraflı fonksiyon gören böbreği olan çocuklarda böbrek hasarlanmasının erken tespiti
ÖZET Tek Taraflı Fonksiyon Gören Böbreği Olan Çocuklarda Böbrek Hasarlanmasının Erken Tespiti Amaç: Tek taraflı renal gelişimin embriyolojik olarak olmaması nedeniyle doğuştan fonksiyon görek tek böbrekli olma durumuna konjenital unilateral renal agenezi denir. Doğuştan unilateral renal agenezi olan hastalar, uzun süreli takiplerinde proteinüri, hipertansiyon ve yıllar içinde böbrek yetmezliği gelişimi açısından risk altındadırlar. Bu çalışmada tek taraflı fonksiyon gören böbreği olan çocuklarda yeni belirteçler kullanılarak böbrek hasarlanması başlamadan erken dönemde tespit etmek amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çukurova Tıp Fakültesi Çocuk Nefrolojisi Bilim Dalı'nda 01 Ocak 2016 - 31 Aralık 2017 yılları arasında yaşları 5'ten büyük olup unilateral renal agenezi tanısıyla takip edilen ve ek diğer üriner sistem anomalisi olmayan 44 hasta ile aynı yaş ve cinsiyette 43 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Bu hastaların sağlam böbreğinde DMSA, USG ve VCUG ile bir patoloji olmadığı gösterilmişti. Hasta ve kontrol grupları yaşa göre 3 gruba ayrıldı. Hasta gruplarından 1. Grupta 5-9 yaş arası 14 (% 32), ikinci grupta 10-14 yaş arası 17 (% 39), üçüncü grupta 15-19 yaş arası 13 hasta çocuk (% 29) var iken; sağlıklı kontrol grubunda 1. Grupta 5-9 yaş arası 12 çocuk (% 28), ikinci grupta 10-14 yaş arası 14 çocuk (% 33), üçüncü grupta 15-19 yaş arası 17 çocuk (% 39) mevcuttu. Hasta ve kontrol gruplarında böbrek fonksiyon testlerine ek olarak, idrarda miroalbumin/kreatinin nefelometrik, idrarda NGAL/kreatinin ve idrarda Interlökin 18/kreatinin değerleri ELİSA yöntemiyle ölçüldü. Hastaların renal ultrasondaki böbrek boyutları yaşa göre persentil çizelgesine göre değerlendirildi. Bulgular: Hasta ve kontrol grupları arasında böbrek fonksiyon testleri, böbrek boyutları, ortalama kan basınçları ve idrar mikroalbumin/kreatinin atılımı açısından fark bulunmadı. İdrar NGAL/kreatinin oranı hasta grubunda ortalaması 2,46+2,24 ng/mg, kontrol grubunda 1,93+1,44 ng/mg saptandı, tüm gruplar arasında idrar NGAL/cr açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,427). Hasta grubunda idrar IL-18/idrar kreatinin oranları 5-9 yaş arası ortanca değeri 0,30 pg/mg, 10-14 yaş arası ortanca değeri 0,84 pg/mg, 15-19 yaş arası ortanca değeri 21,13 pg/mg tespit edildi. Kontrol gruplarında ortanca değerleri grup 1, 5-9 yaş arası 0,33 pg/mg; grup 2, 10-14 yaş arası 0,20 pg/mg; grup 3, 15-19 yaş arası 0,18 pg/mg tespit edildi. İdrar IL-18/cr oranı hasta ve kontrol grupları arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık gösterdi, hasta grubunda ortalaması 17,70+32,79, kontrol grubunda 2,79+5,32 p değerleri sırası ile p=0,014 ve p=0,002). Sonuç: Böbrek hasarının erken belirteçlerinden biri olan idrar IL-18/ idrar kreatinin oranlarının hasta yaş artışıyla birlikte ortanca değerlerindeki artışın gösterilmesi, bu çocuklarda ikinci dekattan başlayarak glomerüler hasarın başlayabileceğinin erken göstergesi olarak kabul edilebilir. Konjenital unilateral renal agenezi ile doğan çocukların hayatlarının ilerleyen dönemlerinde glomerüler hiperfiltrasyona bağlı kalıcı böbrek hasarı riskleri olduğu akılda tutulmalı ve hasarın erken tanı ve tedavisi ile kalıcı böbrek hasarına gidiş hızı yavaşlatılmalıdır. Anahtar kelimeler: Tek taraflı renal agenezi, idrarda NGAL/Cr, idrarda IL-18/Cr, glomerüler hiperfiltrasyon
Maternal iyot durumunun yeni doğan bebeğe etkisinin belirlenmesi
İyot Yetersizliği Hastalıkları (İYH) birçok insanı etkileyen önemli bir halk sağlığı sorunudur. İyot eksikliği özellikle gebe ve emziren kadınlarda hem anne hem de bebek için olumsuz etkileri nedeniyle ciddi bir sorundur. Bu araştırmanın amacı gebe kadınlarda ve yenidoğanda idrarla medyan iyot atımı (İMİA) düzeylerinin ve etkilerinin belirlenmesidir. Çalışma tanımlayıcı, kesitsel bir çalışma olup Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü'ne doğum için başvuran, gebelik yaşı 37 hafta ve daha büyük olan 60 gebe kadın ve 60 yenidoğan üzerinde yürütülmüştür. Gebelerin demografik özellikleri, 24 saatlik besin tüketimi, besin desteği kullanma durumu belirlenmiş ve antropometrik ölçümleri yapılmıştır. Gebe kadınlarda ortalama (±SS) yaş 26,5±4,8 yıldır. Gebelerin %73,3'ü iyotlu tuz kullanmaktadır. Maternal İİA ortalama 163,4±79,6 (İyotlu tuz kullanan gebelerde: 192,9±71,1; iyotlu tuz kullanmayan gebelerde: 82,3±29,8 mcg/L, p=0,000, p<0,05) mcg/L ve yenidoğanda ise 113,5±44,9 (annesi iyotlu tuz kullanan yenidoğan: 129,3±41,4; annesi iyotlu tuz kullanmayan yenidoğan:70,2±16,6 mcg/L; p=0,000, p<0,05) mcg/L'dir. İyotlu tuz kullanan ve kullanmayan gebelerin medyan iyot atım değeri 163,5 ve 74,6 mcg/L iken annesi iyotlu tuz kullanan ve kullanmayan yeni doğanlarda bu değerler, 118,3 ve 67,4 mcg/L'dir. Gebe kadınların %3,3'ünde ağır iyot eksikliği (<50 mcg/L), %16,7'sinde orta eksiklik (50-99 mcg/L), %21,7'sinde hafif eksiklik (100-149 mcg/L), %50,0'ında yeterli düzey (150-249 mcg/L) ve %8,3'ünde fazla düzey (250-499 mcg/L) belirlenmiştir. Yenidoğanda ise eksiklik, yeterlilik ve fazlalık sırasıyla %33,3, %63,3 ve %3,3 olarak belirlenmiştir. İyotlu tuz kullanan gebelerin bebeklerinde eksiklik görülme sıklığı iyotlu tuz kullanmayanlara göre daha düşüktür (p=0,000, p<0,05). İdrarla iyot atımı ağır eksiklik gösteren gebelerin yenidoğan bebeklerinin vücut ağırlığı ortalaması 2200,0±282,8 gram, yeterli olanların 3308,0±384,8 ve fazla olanların 3450,0±70,7 gramdır. Annenin idrar iyot atımı arttıkça yenidoğanın vücut ağırlığının arttığı saptanmıştır (p=0,005, p<0,05). Annesi iyotlu tuz kullanan yenidoğanların boy uzunluğu, baş çevresi ve beden kütle indeksi (BKİ) değeri iyotlu tuz kullanmayanlara göre daha fazladır (p=0,000, p=0,001 p=0,04 p<0,05). İyotlu tuz kullanan gebe kadınların %95,5'inin yemeğe pişerken tuz eklediği ve bu gebelerin idrar iyot atımlarının, iyotlu tuzu yemeğe pişirdikten sonra ekleyenlere göre daha düşük olduğu bulunmuştur (p=0,001, p<0,05). Tüm bu bilgiler doğrultusunda, maternal iyot atım düzeyi yenidoğanın düzeyi ile paralellik göstermektedir ve maternal iyot eksikliği hem anne hem de yenidoğan için önemli bir halk sağlığı sorunudur. Gebelerde ve bebeklerde iyot eksikliğinin önlenmesi için politikaların etkin uygulanması, yürütülmesi ve izlenmesi gerekmektedir.
Gebelikte bisfenol a maruziyetini önlemeye yönelik eğitimin anne idrar bisfenol a düzeyine etkisi
Bisfenol-A (BPA), sentetik polimer üretiminde büyük miktarlarda kullanılan kimyasal bir bileşiktir. BPA, endokrin bozucu bileşikler sınıfına aittir ve hormon benzeri özellikler sergiler. Bu bileşiğin düşük dozları, üreme sistemini, bağışıklık sisteminin düzenlenmesini, hormona bağımlı kanserleri ve metabolizmayı olumsuz etkilediği bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı; gebelerin idrar örneklerinde bisfenol-A (BPA) düzeylerinin belirlenerek mevcut maruziyetin belirlenmesi ve gebelikte BPA maruziyetine yönelik, gebelik süresince uygulanacak eğitimin idrar BPA düzeyi üzerindeki etkisinin incelenmesidir. Bu amaçla çalışmaya, herhangi bir kronik hastalığı olmayan, 25-49 yaş arasındaki ve ilk trimesterdeki gebeler (n=30) dahil edildi. Gebelere sosyo-demografik, antropometrik ölçümler, obstetrik özellikler, BPA bilgi düzeyi ve BPA maruziyeti ile ilgili toplamda 60 soru, Gebelikte Sağlık Uygulamaları Ölçeği ve WHOQOL Bref Yaşam Kalitesi Ölçeği ön test olarak uygulandı. Uygulanan ön test sonrasında 1. trimesterdeki gebelerden ilk idrar örnekleri BPA içermeyen tüplere alınarak -80⁰C'de saklandı. Gebelerden İlk idrar örnekleri alındıktan sonra gebelere BPA maruziyetini azaltmaya yönelik bilgilerin, BPA'nın anne sağlığı üzerine olan etkilerini kapsayan farkındalığın ve konuyla ilgili bilgi düzeyini arttırmaya yönelik eğitim verildi. Bu doğrultuda 1. trimesterde yüz yüze eğitim ve el broşürü ile bilgilendirme 2. trimesterde ve 3. trimesterde gebelerin gereksinimleri doğrultusunda tazeleme, hatırlatma ve izleme eğitimleri yapıldı. Gebelerden 1. trimesterde yapılan idrar örneği alma işlemi 2. trimesterde ve 3. trimesterde tekrarlandı. Gebelerden üçüncü idrar örnekleri alındıktan sonra soru formu ve ölçekler son-test olarak uygulandı. Toplanan 90 örnek Likit kromatografi-kütle spektrometresi (LC/MS-MS) yöntemi ile çalışılarak idrar BPA düzeyleri belirlendi. BPA düzeyinin ölçümünde, her insandaki idrar konsantrasyonu değişebildiğinden tüm örneklerde kreatinin seviyesi de ölçülüp, doğrulaması yapıldıktan sonra veriler değerlendirildi. (Birinci trimester:2.55, ikinci trimester:2.27, üçüncü trimester:1.58 µg/g kreatinin) Gebelerin 3. Trimester'de yapılan BPA ölçümleri 2.Trimester ve 1.Trimester'e göre istatistiksel olarak daha düşük olduğu tespit edildi (p<0.05). Sonuç olarak çalışmamızda BPA maruziyetinin verilen eğitimler ile azaltılabileceği, BPA maruziyetinin azalması ve eğitimler ile sağlık düzeyinde ve yaşam kalitesinde artış olabileceği gösterildi. Ayrıca, eğitimler ile maruziyete sebebiyet verebilecek davranışların anlamlı şekilde azaldığı gösterildi. BPA maruziyetini azaltmaya yönelik uygulanan eğitimlerin sürekliliğinin önemli olduğu, tek bir eğitimin periyodunun anlamlı bir fark oluşturmadığı ancak, hatırlatıcı eğitimlerin devam etmesiyle idrar BPA düzeyinde anlamlı fark oluştuğu sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Endokrin Bozucu Kimyasallar, Bisfenol, Gebe, Eğitim
Screening for intercellular adhesion gene cluster (ICA) genes Staphylococcus aureus isolated from uti cases
144 urine samples were collected from persons suspected of urinary tract infections, their ages ranged from 7 to 60 years. Some pathogens of urinary tract infections were investigated, diagnosed, and antibiotic sensitivity tested. The percentage of patients with diabetes and pregnant women was also investigated, in addition to comparing patients between age and gender. The results showed The results of isolation and diagnosis of Staphylococcus aureus showed 15.27% of the number of (22) samples and were divided into age groups.The present study evaluated the ability of biofilm formation and the presence of (icaA) and (icaD)genes among strains of staphylococci isolated from patients with urinary tract infection. The presence of (icaA)a (icaD) gene was also determined by PCR technique the Biofilm development is common among Staphylococcus aureus isolated from urinary tract infections .The sensitivity of Staphylococcus aureus bacteria was tested to 10 antibiotics, and the highest sensitivity was to an antibiotic Methicillin 91%, and 86.3% towards Amoxicillin. It also gave an 81%percentage to an antibiotic Levofloxacin and Gentamicin. It is also being less sensitive to an antibiotic Ethromycin. The bacteria showed moderate sensitivity to an antibiotic Rifampicin 86.36% and to an antibiotic vancomycin 81.81% and it was less moderate sensitivity to an antibiotic Methicillin and Ethromycin 4.54%. The bacteria showed a high resistance to an antibiotic Ethromycin 90.90% and also to an antibiotic Tetracycline 81.81%, While there was no resistance to an antibiotic Rifampicin 0.0%. Through the study of the statistical analysis, it was shown that there are significant differences, that is, that there are differences in the effect of antibiotics on bacteria, and it was the best four antibiotics and had an effect on the sensitivity of bacteria it is Methicillin, Gentamicin, Levofloxacin and Ciprofloxacin.
Enürezis nokturnalı çocuklarda aktigrafi yöntemiyle uyku kalitesinin yaşam kalitesi ile ilişkisi
Enürezis, mesane kontrolünün kazanılmış olması gereken yaşta istemsiz olarak idrarkaçırma davranışıdır. Yatağını ıslatan çocukların çoğu derin uykuya sahiptirler. Aktigrafiuyku-uyanıklık siklusunu ölçen harekete duyarlı mikrosensorler içeren bir cihazdır.Bu çalışmanın amacı; enürezisli çocukların genel yaşam kalitesinin(SİGYK)ve uykubozukluğunun subjektif değerlerle ortaya konması, yaş, cinsiyet ve sosyokültüreldeğişkenlerin belirlenmesi, enürezis nokturnanın uyku bozukluğuna olan etkilerinin objektif,kolay uygulanabilen bir yöntem olan aktigrafik inceleme ile karşılaştırılmasıdır.Çalışmamıza Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji polikliniğinebaşvuran 40 monosemptomatik enüretik olgu ile 20 herhangi bir sistemik yakınması olmayanyaş grubu benzer sağlam çocuk alındı.Çalışmaya alınan tüm çocuklara `KINDL' yaşam kalitesi anketi uygulandı. `Bedenseliyilik' ve `Duygusal İyilik' parametrelerinde anlamlı fark bulunamadı. Ancak `özsaygı',`aile', `okul' ve `arkadaş' ilişkilerinde enüretik çocuklarda istatistiksel olarak anlamlıderecede düşük bulundu.Uykuyu değerlendirmede kullanılan subjektif testlerden Pittsburg uyku kalite indeksitüm çocuklara uygulandı ve enüretik hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı orandadüşük bulundu.`Etkin uyanıklık süresi ' , `Nap Sayısı' ve `Fragmantasyon indeksi' şeklindekiaktigrafik uyku parametreleri, monosemptomatik enüretik çocuklarda aynı yaş grubuna aitsağlam çocuklara göre anlamlı derecede yüksek bulundu.`Etkin uyku süresi', `Uyku etkinliği' şeklindeki aktigrafik uyku parametreleri enüretikçocuklarda anlamlı derecede düşük olarak bulundu.`Total Aktivasyon Skoru' parametresinde her iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı.Çalışmamızın sonucunda; monosemptomatik enürezis nokturnalı olgularda uyku veyaşam kalitesinin olumsuz etkilendiğini objektif ve subjektif ölçümlerle gösterdik.
Gaziantep ili merkezi ilköğretim okul çocuklarında proteinüri, hematüri ve hipertansiyon sıklığı
Tam idrar analizi her laboratuarda kolayca uygulanabilen, basit, ucuz ve son derece yararlı bilgi veren bir testtir. Kronik böbrek yetmezliği ve kronik glomerülonefrit başlangıçta asemptomatik proteinüri ve/veya hematüri olarak ortaya çıkabilir. Proteinüri taraması, kronik böbrek yetmezliği gelişme riski tespiti açısından yapılacak taramalarda azalmış renal fonksiyonun güçlü göstergelerinden biridir. Hipertansiyon ileri yaşlarda ortaya çıkan kalp, böbrek, beyin ve damar hastalıkları için temel risk etmenidir ve bazı hastalarda başlangıç çocukluk çağına kadar uzanabilmektedir.Bu çalışmada Gaziantep il merkezinde değişik sosyoekonomik düzeydeki ailelerin çocuklarının öğrenim gördügü ilköğretim okullarında 6?14 yaş aralıgındaki çocuklarda hematüri, proteinüri ve hipertansiyon varlığını tarama yolu ile araştırarak anormalliklerin prevalansını bulmak amaçlandı. Bu çalışma kümeli örnekleme sistemi ile seçilen 8 farklı ilköğretim okulunda 32 sınıf şubesinde gerçekleştirildi. İlk etapta 840 okul çocuğunda sabah ilk idrar örnekleri alınarak, okulda kurulmuş seyyar laboratuarda 0,5-1 dakika içinde dipstick kullanılarak daldırma yöntemi ile proteinüri ve hematüri varlığı araştırıldı. Kan basınçları önkoldan yaşa uygun manşon kullanılarak farklı günlerde yapılan üç ölçümün ortalaması alınarak gerçekleştirildi. Hematüri ve/veya proteinüri saptanan çocuklarda ikinci idrar analizi 2 hafta ve üçüncü kez idrar analizi 3 hafta sonra yapıldı. Elde edilen sonuçlarla Gaziantep il merkezi ilköğretim okul çocuklarında proteinüri, hematüri ve hipertansiyon prevalansı ortaya çıkarıldı ve bu değerlerin klinik diğer parametrelerle bir ilişkisinin olup olmadığı istatistiksel metotlarla analiz edildi. .Proteinüri % 0.23 oranında 2 kişide (2'sı kız) , hematüri %1.07 oranında 9 kişide (5'i kız, 4'ü erkek) ve yüksek kan basıncı % 0.23 oranında 2 kişide (1'ı kız, 1'i erkek) görüldü. Anormal bulgu saptanan öğrenciler ileri tetik ve tedavi için hastaneye çağrıldı.
Kuaförler,otoboyacılar ve marangozlarda sigara kullanım durumu ve solunum sistemi semptomları
Çeşitli meslek gruplarında sigara kullanımı ile mesleki astım sıklığı arasındaki bağlantı araştırılmıştır. Fırıncılarda, deniz ürünlerini işleyenlerde, deterjan üretiminde çalışanlarda, platin tuzuna maruz kalanlarda sigara kullanımı ile mesleki astım gelişimi arasında bağlantı bulunmuştur. Bölgemizde (Türkiye'nin kuzeybatısında 120.000 nüfuslu bir il) çalışmakta olan 75 kuaför (68 kadın/7 erkek), 75 marangoz (4 kadın/71 erkek), 75 (tümü erkek) otoboyacının mesleki öyküleri, sigara kullanım durumları, solunumsal yakınmaları sorgulandı. Çalışanlara yaz aylarında solunum fonksiyon testleri uygulandı ve eş zamanlı olarak idrar örneklerinde kotinin düzeylerine bakıldı. Kotinin düzeyi 500 ng/ml altında bulunan 90 çalışanın solunum sistemi bulguları değerlendirildi. Kuaförlerin 45.3%'ü, marangozların 45.3%'ü ve otoboyacıların 29.3%'ünün kotinin düzeyi düşüktü. Öksürük (14.7%), balgam şikayeti (17.6%), wheezing (14.7%), göğüste sıkışıklık (17.6%) en sık marangozlarda gözlenirken, dispne en sık otoboyacılarda (27.3%) görülmekteydi. Meslekle ilgili rinit öyküsü en sık otoboyacılarda (18.2%), konjonktivit kuaförlerde (8.8%) görülmüştü. İdrar kotinin düzeyi 500 ng/ml üstünde bulunan çalışanlardan kuaförlerde ve marangozlarda öksürük yakınması 36.6% oranında gözlenmişti. Balgam en sık marangozlarda gözlenmişti (41.5%). Wheezing en sık kuaförlerde saptanmıştı (22.0%). Göğüste sıkışıklık hem kuaförler hem de marangozlarda eşit düzeyde idi (24.4%). Dispne en sık otoboyacılarda saptanmıştı (15.1%). Kuaförlerde rinit en fazla gözlenirken (19.5%), konjonktivit marangozlarda (7.3%) görülmüştü. İdrar kotinin düzeyi 500 ng/ml'nin altında bulunan çalışanların solunum fonksiyon değerleri karşılaştırıldı. Kuaför (94.1%pred), marangoz (94.7%pred) ve otoboyacıların (93.3%pred)beklenen % FVC değerleri arasında anlamlı fark yoktu. Beklenen %FEV1 değerleri açısından da kuaförler (92.5%pred), marangozlar (99.4%pred) ve otoboyacılar (94.7%pred) arasında fark bulunmadı. FEV1/FVC oranı otoboyacılarda (83.9%pred) kuaförlerden (89.0%pred) ve marangozlardan (88.2%pred) anlamlı derecede düşüktü. Otoboyacılarda beklenen % MMF değeri (82.7%pred) kuaförlerden (89.7%pred) ve marangozlardan (106.1%pred) daha düşüktü. Univariate analizde öksürük, balgam , wheezing, thightness, ve dispne üstünde iş ve kotinin düzeylerinin anlamlı etkisi olduğu bulundu. Multivariate analizde ise iş balgam üretimi (F= 5.7, p=0.004) ve dispne (F=3.9, p=0.021) üstünde anlamlı olarak bağımsız etkili bulundu.Sonuçta; Marangozluk mesleğinde sigaradan bağımsız olarak kronik bronşit ile uyumlu bulgular artmışken, otoboyacılarda dispne ön planda idi. Sigara kullanmayanlarda rinit en sık otoboyacılarda gözlendi. Sigara kullanmayan otoboyacıların FEV1/FVC oranı ve MMFR ortalaması kuaför ve marangozlardan düşüktü. Sonuçta çalışanların sigarayı bırakmasının yanında zararlı toz ve buhardan korunmasının anlamlı olduğu vurgulandı.Key words: Kuaförler, otoboyacılar, marangozlar, solunum sistemi bulguları, idrar kotinin düzeyi.
Primer enurezis nokturnalı çocuklarda antidiüretik hormon kullanımının kısa dönem idrar ve serum elektrolitleri üzerine etkileri
Çalışmamızda primer enurezis nokturnalı hastalarda desmopressin tedavisinin etkinlik ve yan etkilerini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamıza Kasım 2011 ve Şubat 2012 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Departmanı?na başvuran hastalar dahil edildi. Yaşları 5 ila 15 arasında değişen 35 hasta çalışmaya alındı. Hastaların yapılan fizik muayenesi normaldi. Bütün hastalardan çalışmaya başlamadan önce işeme günlüğü yapılması istendi. Hastaların diurnal semptomu yoktu. Ürolojik veya nörolojik bir hastalığa ait semptomu tespit edilmedi. Çalışmaya gündüz idrar kaçıran, 5 yaş altı ve 18 yaş üstü olan ve altta yatan hastalığı olan hastalar (işeme disfonksiyonu, üriner enfeksiyon, üretral obstrüksiyon, ektopik üreter, obstrüktif uyku apnesi, diabetes mellitus veya insipitus, hipertiroidizm) alınmadı. Çalışmaya katılan hastalara tedavi seçenekleri anlatıldıktan sonra desmopressin tedavisini kabul eden ailelerin çocuklarına desmopressin melt 120 mcg tablet başlandı. Gece yatmadan yarım saat önce tek doz kullanmaları önerildi. Hastalar gece yatmadan 2 saat önce sıvı alımı kısıtlaması konusunda bilgilendirildi. Hastalar ilk defa primer enurezis nokturna tanısı almış olan hastalardı ve daha önce ilaç tedavisi almamışlardı. Çalışmaya katılan bütün hastalardan tedaviye başlamadan önce sabah kan sodyum, kan potasyum, kan kalsiyum, kan osmolaritesi, idrar soyum, idrar potasyum, idrar kalsiyum, idrar osmolaritesi ve spot idrar sodyum/kreatinin, kalsiyum/kreatinin, potasyum/kreatinin değerleri çalışıldı. Tedavinin üçüncü ve yedinci günlerinde bütün parametreler tekrar edildi. Hastalar desmopressin tedavisinden fayda gördü. Desmopressinin yan etkisi görülmedi. Desmopressin, primer monosemptomatik enurezis nokturnada güvenli, efektif ve iyi tolere edilebilen bir ilaçtır.
Hiperkalsiüri ve/veya böbrek taşı tanısı almış hastalarda idrar KIM-1, NGAL ve IL-18 düzeylerinin erken böbrek hasarını belirlemedeki rolü
Böbrek disfonksiyonunu ve tübül hasarının erken tesbitinde idrar enzim ve proteinleri de ölçülebilmektedir. Bu enzim ve proteinlerin başlıcaları; Glutatiyon S-transferaz, glutamil transferaz, atrial natriüretik peptid, laktat dehidrogenaz, N-asetil -D-glukozaminidaz (NAG), fruktoz-1,6-bifosfataz, Ala-(Leu-Gly)-aminopeptidaz, idrar düşük molekül ağırlıklı proteinleri (alfa-1 ve beta-2 mikroglobulin, retinol-bağlayıcı protein, sistatin C), NGAL(Neutrophil gelatinase-associated lipocalin), İL-18 (İnterlökin 18), böbrek hasarı molekülüdür (kidney injury molecule-1: KİM1). Bu çalışmada hiperkalsiürisi ve/veya böbrek taşı olan hastalarda, böbrek tübül hasarını erken dönemde tanımlayabilecek NGAL, İL-18, KİM1 gibi erken hasar belirteçlerinin düzeyini değerlendirip sağlıklı bireylerinki ile karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmamızda 63 nefrolitiazis(NL) ve/veya hiperkalsiüri(HK) hastası ve 20 kontrol grubu bireylerinden alınan idrar örneklerinde NGAL, KİM-1, İL-18 düzeyleri analizi yapıldı. Grupların birbirleri ile olan karşılaştırmasında NL grubu hastaların idrar NGAL/kr düzeyleri kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek bulundu (p=<0,001). İL-18/kr ve KİM 1/kr düzeylerinin hasta grupları ile kontrol grubu karşılaştırmalarında, anlamlı farklar bulunmadı. NL grubunda hiperkalsiüri varlığı, HK grubunda yüksek kalsiyum atılımı açısından yapılan değerlendirmelerde bu erken hasar belirteçleri açısından kontrol ve hasta grupları arasında fark saptanmadı NGAL, erken proksimal tübül hasarı tesbiti için uygun bir belirteç olarak kullanılabilir. Bu hasta gruplarında idrar NGAL düzeylerinin değerlendirildiği ve anlamlı sonuçlar alınan ilk çalışma olması, çalışmamızı özgün kılmaktadır.
İdrar örneklerinden izole edilen escherichia coli kökenlerinin antibiyotik duyarlılığı
İdrar yolu enfeksiyonları (İYE) her iki cinste ve tüm yaş gruplarında görülebilen, tüm dünyada yaygın olarak rastlanan enfeksiyonlardır. Hastaneden ve toplumdan kazanılmış üriner sistem enfeksiyonlarına en sık sebep olan mikroorganizma Escherichia coli'dir. E. coli'nin neden olduğu enfeksiyonların tedavisinde kullanılan antibiyotiklere karşı oluşan dirençte, son yıllarda dünyada ve ülkemizde artış gözlenmektedir. Bu nedenle akılcı antimikrobiyal ilaç kullanımını desteklemek amacı ile enfeksiyon etkenlerinin değişen direnç özelliklerini takip etmek vazgeçilmez bir zorunluluk halini almıştır. Bu çalışma ile 1 Ocak 2016 – 31 Aralık 2016 tariheri arasında Düzce Üniversitesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarına gönderilen 1594 idrar örneğinden izole edilen Escherichia coli kökenleri Vitek 2 otomatize sistem ve konvansiyonel yöntemlerle identifiye edilip antibiyotik duyarlıkları araştırıldı. Çalışmada izole edilen E. coli kökenlerinin imipenem, amikasin, nitrofurantoin, fosfomisin, ertapenem, sefoksitin, piperasilin/tazobaktam, gentamisin, tobramisin, sefepim, levofloksasin, siprofloksasin, sefotaksim, sefuroksim, piperasilin, trimetopirim/sulfometoksazol, amoksisilin/klavulanik asit, ampisilin antibiyotik duyarlılıkları retrospektif olarak incelenmiştir. Penisilin ve florokinolonlara direncin arttığı görülmüştür. Penisilinlerin beta laktamaz inhibitörleriyle kombinasyonuna ise duyarlılığın hala yüksek olduğu gözlenmiştir. Nitrofurantoin, fosfomisin, aminoglikozidler ve karbapenemler duyarlılığı en yüksek antibiyotiklerdir. Anahtar Kelimeler: Escherichia coli, antibiyotik duyarlılığı, idrar yolu enfeksiyonu, antibiyotik direnci, üropatojen Escherichia coli
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Yoğun Bakım Ünitelerinde üriner kateter ilişkili enfeksiyon sıklığı, etkenleri ve antimikrobiyal duyarlılıkları
Bu çalışmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi yoğun bakım ünitelerinde 2009 yılında üriner kateter kullanım oranları, üriner kateter ilişkili üriner sistem enfeksiyon (KİÜSE) oranları ve elde edilen mikroorganizmaların antimikrobiyal duyarlılıkları araştırılmıştır. İzlenen tüm yoğun bakım ünitelerinde 1000 hasta gününde kateter kullanımı ve 1000 üriner kateter gününde gerçekleşen KİÜSE oranı sırasıyla 0.91 ve 10.87 olarak bulunmuştur. Üriner kateter kullanımı ve KİÜSE oranı sırasıyla Anestezi ve Reanimasyon YBÜ'de 0.94 ve 10.04, Beyin Cerrahisi YBÜ'de 0.88 ve 16.38, Dahiliye YBÜ'de 0.90 ve 11.02, Genel Cerrahi YBÜ'de 0.85 ve 4.32 ve Nöroloji YBÜ'de 0.99 ve 13.26 olarak saptanmıştır. YBÜ' lerde yüksek olarak saptanan KİÜSE oranını azaltmak için hedefe yönelik sürveyansın devamı, gereksiz üriner kateter kullanımının azaltılması ve enfeksiyon kontrol önlemlerinin arttırılması gerekmektedir.KİÜSE lerde en sık elde edilen mikroorganizma Candida spp.'(%34.7) dir. Candida türleri arasında Candida albicans ( %52.4) ilk sırada olup , tamamı flukonazole duyarlı bulunmuştur.Antifungal duyarlılık saptanması amacıyla daha pratik bir test olan E test yönteminin referans test olarak kullanılan mikrodilüsyon yöntemi ile karşılaştırması yapılmıştır. E test yöntemi ile amfoterisin B, kaspofungin, flukonazol ve vorikonazol duyarlılığının bakılabileceği, itrakonazol duyarlılığını araştırmak için uygun olmadığı sonucuna varılmıştır.Sağ kalım ve ölüm oranları kıyaslandığında Candida tanımlanan hastalarda ölüm oranının istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu saptanmıştır. Bu sonuç direkt Candida enfeksiyonu ile ilişkili olabileceği gibi, ciddi hastalarda Candida enfeksiyonlarının daha fazla görülmesi ile de açıklanabileceği sonucuna varılmıştır.KİÜSE lerde E.coli %20.6 ve Klebsiella spp. % 9.9 oranında elde edilmiştir. İzole edilen mikroorganizmaların % 14 ü Pseudomonas spp., % 8.2 si Acinetobacter spp. olarak tanımlanmıştır. E.coli ve Klebsiella türleri karabapenemlere duyarlı bulunmuştur. Pseudomonas ve Acinetobacter türlerinde karbapenem duyarlılığı sırasıyla % 47.1 ve %30 bulunmuştur. Pseudomonas ve Acinetobacter türlerinde kolistin direnci saptanmamıştır.Sonuçlarımıza göre C.albicans' a bağlı KİÜSE enfeksiyonlarında flukonazol seçiminin uygun olduğu; GSBL oranının yüksek olması nedeniyle 3. ve 4. kuşak sefalosporinlerin ampirik tedavide kullanılmaması gerektiği, Pseudomonas ve Acinetobacter için en uygun tedavi seçeneğinin kolistin olduğu saptanmıştır.
Sıvı faz mikroekstraksiyon tekniği ile bazı Beta-2-agonistlerin sığır idrarında kapiler elektroforez ve gaz kromatografi kütle spektrometrisi yöntemleri ile tayini
Bu çalışma ile gelişimi hızlandırıcı olarak hayvanlarda kullanımı yasak olan ß2-agonistlerden klenbuterol (CBT, pKa=9.63), mabuterol (MBT, pKa=9.63), mapenterol (MPT, pKa=9.78) ve simbuterol (CIBT, pKa=9.40)'ün idrar numunelerinde aynı anda analizi için DLLME?SFO ve DLLME olmak üzere iki farklı dispersive sıvı-sıvı mikroekstraksiyon yöntemi geliştirilip kapiler elektroforez (CE) ve gaz kromatografi-kütle spektrometresine (GC-MS) uyarlanmıştır. CE'de en iyi sonuçlar, BGE olarak 20 mM derişiminde pH'sı 9.6 borat tamponunun ve 0.10 mM SDS kullanılmasıyla elde edilmiştir. Ayırım, eritilmiş silika kapilerde (50 ?M iç çaplı, etkin uzunluğu 64.5 cm), 32 °C'de 50 mbar basınçla 5 s süreli hidrodinamik enjeksiyon ve 20 kV potansiyel uygulanarak gerçekleştirilmiştir. CE'de elektrokinetik enjeksiyon da denenmiş ve 5 s süreli kapiler kolonda su tabakası (water plug) oluşumu ile beraber 11 s enjeksiyon süresi kullanılmıştır. GC-MS yönteminde ise difenildimetilpolisiloksan (%5:%95) içerikli (30 m uzunlukta, 0.25 ?m film kalınlığında, 0.25 mm çaplı) ayırma kolonu ve türevlendirici olarak BSTFA:TMCS (99:1) kullanılmıştır. CE yönteminde gözlenebilme sınırı (LOD) klenbuterol, mabuterol, mapenterol ve simbuterol için sırasıyla 1.9, 1.8, 3.4 ve 37.0 ?g L-1 GC-MS yönteminde ise 0.08, 0.07, 0.05 ve 0.29 ?g L-1 olarak tespit edilmiştir. Geliştirilen her iki yönteminde geçerli kılma parametrelerinin değerlendirilmesi sonucunda yöntemlerin seçici, doğru, duyarlı ve tekrarlanabilir olduğu görülmüştür.