Steroids
81 theses under this subject heading
Betametazon sodyum fosfat ve betametazon dipropiyonat'ın bozunma ürünlerinin varlığında yüksek basınçlı sıvı kromatografisi ile aynı anda analizleri
Steroidler hücrelerde iltihabı arttırmaya aracılık eden proteinleri baskılamaktadır. Kortikosteroidler, adrenal korteksten salgılanan steroid yapıda hormonlardır. Kortikosteroidler anti-inflamatuvar etkilerinden dolayı tüm dünyada yaygın olarak kullanılmaktadırlar. Betametazon, esas olarak glukokortikoid görevi gören bir kortikosteroiddir. Bu çalışmada, enjekte edilebilir süspansiyon halindeki farmasötik preparatlardabulunan betametazon sodyum fosfat,betametazon dipropiyonat ve koruyucu maddelerin analizi yüksek basınçlı sıvı kromatografisi yöntemi geliştirilmiş ve valide edilmiştir. Önerilen yöntem, farklı kolonlar, hareketli faz bileşimleri ve iyon çifti ajanları kullanılarak optimize edilmiştir. Söz konusu etkin madde ve koruyucu maddelerin analizleri, Zorbax XDB C18, 250 x 4.6 mm, 5 µm kolon, iyon çifti ajanı olarak hekzilamin içeren pH: 4.0 fosfat tamponu : asetonitrilden oluşanhareketli fazı kullanılarak gradient elüsyon ile, 1.0mL/dk akış hızında ve 254 nm dalga boyunda yapılmıştır. Ayrıca yöntemin seçiciliğini göstermek için stres testi çalışmaları da yapılmıştır. Geliştirilen analitik yönteme seçicilik, doğrusallık, doğruluk, kesinlik, tutarlılık ve sağlamlık parametreleri uygulanarak valide edilmiştir. Geliştirilen ve valide edilen analitik yöntemin betametazon sodyum fosfat, betametazon dipropiyonat etkin maddeleri ile benzil alkol, metil paraben ve propil paraben koruyucu maddelerinin aynı anda analizlerinde kullanılabileceği önerilmiştir. Valide edilen kromatografik yöntem, söz konusu iki etkin madde ve koruyucu maddeleri içeren farmasötik preparatın analizine başarılı bir şekilde uygulanmıştır. Anahtar Kelimeler: Betametazon sodyum fosfat, Betametazon dipropiyonat, Bozunma ürünleri, Yüksek Basınçlı Sıvı kromatografisi, Validasyon, Farmasötik preparat
Hacettepe üniversitesi ağrı kliniğinde sigara içen ve içmeyen hastaların kronik bel ağrısı tedavisi için faset eklem enjeksiyonundan fayda görme oranının kıyaslanması
Hacettepe Üniversitesi Ağrı Kliniğinde Sigara İçen ve İçmeyen Hastaların Kronik Bel Ağrısı Tedavisi İçin Faset Eklem Enjeksiyonundan Fayda Görme Oranının Kıyaslanması Giriş ve amaç: Faset eklem kaynaklı kronik bel ağrısı tüm toplumlarda sık rastlanan yaygın klinik durum olarak ortaya çıkmaktadır. Sigara içenler içmeyenlerle kıyaslandığında bel ağrısı ve spinal hastalıklar açısından daha büyük risk altındadır. Sigara içen hastalarla içmeyen hastalar arasında faset eklem sendromu olan ve aynı şekilde tedavi edilen hastalarda işlemden fayda görme açısından karşılaştırmaktır. Bu çalışmanın sonuçlarına göre sigaranın hastalarımızın girişimsel ağrı tedavisi üzerinde etkilerini inceleyip, bu etkiler üzerine daha farklı çalışmalar için fikir sahibi olmak ve benzer çalışmalara faydalı olmak amacı taşıyoruz. Gereç ve Yöntem: 1 Ocak 2019 – 31 Aralık 2019 tarihleri arasında Kronik Bel ağrısı tedavisi için faset eklem enjeksiyonu yapılan 18 yaşından büyük hastalar dahil edildi. Hastaların onamı alınarak demografik verileri ve ağrı skorlamalarının dosya taraması yapıldıktan sonra hastalarla irtibata geçilerek işlem öncesi ve işlem sonrası 6. ay NRS skorları, sigara içme öyküleri alınıp veri toplama formlarına kaydedildi (Ek 2). Hastalara NRS ağrı skorlamasına göre işlem öncesi ve sonrası ağrı değerlerini 0-10 arası 5 kategoride değerlendirmeleri istendi, "0 – 2 arası (1) - ağrım yok veya (bazen) çok hafif, 2-4 arası (2) - hafif –orta şiddetli ağrım var, 4-6 arası (3) – orta şiddetli ağrım var, 6 –8 arası (4) çok şiddetli ağrım var, 8-10 arası (5) – çok şiddetli ve bazen dayanılmaz ağrım var" şeklinde değerlendirmeler veri tabanına eklendi. Telefonda katılımcılara onam metni okunarak, sözlü onam için ses kayıtları alınacağı bildirildi. Çalışmaya katılım tamamıyla gönüllük esasına dayalıydı. Sözlü onam vermeyi reddeden, dosyası kaybolan, kontrol muayeneye gelmeyen, ex olan ve ulaşılamayan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Bulgular ve Tartışma: Çalışmamızda 1 Ocak 2019 -31 Aralık 2019 tarihleri arasında 18 yaşından büyük, faset eklemden kaynaklanan kronik bel ağrısı MRG görüntüleme ve fizik muayene ile doğrulanarak işlem yapılmış hastalar gözlendi. Hastaların demografik verileri ve ağrı skorlarının dosya taraması yapılarak hastalarla telefonla irtibata geçildi. İşlem öncesi ve işlem sonrası 6. ay NRS skorları, sigara içme öyküleri alınıp veri toplama formlarına kaydedildi. Telefonda katılımcılara onam metni okunarak, sözlü onam için ses kayıtları alınacağı bildirildi, reddedenler çalışma dışı bırakıldı. Toplam 234 hasta istatiksel analize dahil edildi. Hastaların yaş dağılımına baktığımızda işlem yapılmış en genç hastamız 20 yaşında, en yaşlı 90 yaşında olmakla, median yaş grubu 60.6 olarak gözlendi. Hastalardan işlem öncesi ve sonrası NRS ağrı skorlarını 5 kategoride belirtmeleri istendi. İkiden fazla kategorik bağımlı iki grubun istatistiksel analizi için marjinal homojenlik testi kullanarak faset eklem enjeksiyonu öncesi ve sonrası uyguladığımız işlemin etkiliğini değerlendirdik. Hipotez test sonuçlarımız p‹0.01, anlamlı kabul edilerek, istatistiksel olarak işlemden sonra ağrı skorlarında ciddi düşüş gözlendiği sonucuna varıldı. Sigaranın işlem öncesi ağrı skorlarına etkisini değerlendirmek için yaptığımız istatistiksel analiz sonuçlarına göre, sigaranın işlem öncesi ağrıyla ilişkisi gözlenmedi. (p=0,976) Faset eklemlerden kaynaklanan kronik bel ağrısının tedavisi için uyguladığımız faset eklem enjeksiyonun sonrasında işlemden fayda görme oranlarını kıyasladığımızda, sigara içme öyküsüyle işlem sonrası NRS skorları arasında ilişki bulunmadı. (p=0.649) Ancak , işlem öncesi istatistiksel analiz sonuçlarımızdan farklı olarak, işlem sonrası p değeri 1'e değil, alfaya yakın olduğundan örneklem büyüklüğü artarsa, sigara ve işlem sonrası ağrı skorları arasındakı ilişki anlamlı olabilir. Yaş ve işlem öncesi ağrı skorlarının istatistiksel analizinde, işlem öncesi NRS skor grupları arasında yaş değişkeni ortancaları bakımından istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunamadı. (p=0.605) Yapılan tek yönlü varyans analizi sonucunda işlem sonrası NRS skor gruplarında yaş değişkeni ortalamaları bakımından farklılık gözlenmedi. (p=0,709) Sonuç: Faset eklem enjeksiyonları sonrası ağrı skorlarında anlamlı düşüş gözlenen hastalarda, işlem öncesi ve sonrası ağrı skorlarıyla sigara içme öyküleri arasında istatistiksel anlamlı ilişki bulunamamıştır. Bizim çalışmamızda çalışmaya başlamadan önce yaptığımız güç analizi çalışma sırasında NRS skorlarının kategorik değerler şeklinde sistematize etmemiz nedeniyle anlamlı olmadığı için, bulgularımızın istatistiksel analizi sonrası post-hoc güç analizi yaptık. Bulunan değerin Power=0.601 olması çalışmanın gücünün 234 hastayla %61 olmasını ortaya koydu. Güç analizinin %80'nin üzerinde olacağı ileri dönemde yapılacak çalışmalarda örneklem sayısının artırılmasıyla sigara içme ile NRS skorları arasında ilişki bulunabilir. Çalışmamızın sonuçlarına göre faset eklem enjeksiyonları etkin bir tedavi yöntemi olarak hastaların bel ağrılarını belirgin azaltmaktadır. Hastaların yaş, cinsiyet ve sigara içme öyküsünün işlem öncesi ve sonrası ağrı skorları üzerine anlamlı etkisi olmamakla birlikte örneklem genişliği daha büyük olan hasta popülasyonlarında anlamlı sonuçlar ortaya çıkabileceği öngörülmektedir. Anahtar kelimeler: Faset eklem osteoartriti, Sigara ve kronik bel ağrısı, Faset Eklem Enjeksiyonu
Çocukluk çağında farmakolojik dozda glukokortikoid kullanımına bağlı adrenal baskılanma ve buna etkiyen unsurların incelenmesi
Glukokortikoidler (GK), adrenal bezin korteksinde zona fasiculata bölgesinde üretilen steroid yapıdaki hormonlardır ve anti inflamatuvar özelliklerininkeşfedilmesiyle birlikte birçok hastalığın tedavisinde faydalı olduğu saptanarak klinik kullanımı yaygınlaşmıştır. GK tedavisinin en önemli ve hayatı tehdit edici yan etkilerinden birisi adrenal yetmezliktir. Egzojen GK'ler, hipotalamo-hipofiz-adrenal (HHA) eksen üzerine negatif geri beslemeyle baskılanma oluşturarak endojen GK yapımına engel olur. Bu çalışmada farklı nedenlerle sistemik yolla uygulanan GK tedavileri ve hastaların özellikleri karşılaştırılarak, HHA ekseninin iyileşme süresine etkiyen unsurları belirlemeyi amaçladık. Çalışmamızda farklı nedenlerle farmakolojik dozda GK tedavisi almış ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Çocuk Endokrinoloji Bilim Dalı'na Ocak 2017 ile Aralık 2020 tarihleri arasında glukokortikoid ilişkili adrenal yetmezlik açısından yönlendirilen hastalar geriye dönük incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların tanıları, tedavi başlangıç yaşı, tedavi başlangıcındaki antropometrik ölçümleri, GK tedavi türü, tedavi süresi, kümülatif ve ortalama günlük dozu, fizik muayenede Cushingoid bulguların varlığı incelendi. Çalışmaya dahil edilen 186 hastadan 99'u (%55,5) erkek, 87'si (%45,5) kızdı. Hastaların 19'unun iki (17'si ALL, birisi hematolojik hastalık, birisi solunum yetmezliği tanısıyla), birisinin (nörolojik hastalık tanısıyla) üç farklı zamanda GK tedavisi aldığı toplamda 207 olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların yaşlarının ortancası 6,8 yıl idi. Çalışmaya dahil edilen 207 olgunun 168 (%81)'ine MPZ/PDZ, 39 (%19)'una DXM tedavisi uygulanmıştı. Olguların GK tedavi süresi ortanca 52 gündü, günlük GK dozu ortanca 94 mg/m2 HC eş değeri idi, HHA ekseni baskılı olduğu süre ortanca 95 gündü. Çalışmamızda tedavi süresi uzun olan olgularda HHA ekseninin iyileşmesi daha uzun sürmüştü, ancak bu ilişki küçüktü (p=0,051; r=0,194). Bununla birlikte HHA ekseni daha erken iyileşen ve daha geç iyileşen olguların kümülatif GK tedavi dozu ortanca değerleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık (sırasıyla 5420, 6800 mg/m2; p=0,112) saptanmadı. Kümülatif doz, tedavi süresiyle doğrudan ilişkili bir parametre olsa da bulgularımız HHA ekseninin iyileşme süresine farmakolojik GK uygulama süresi kadar etkimediğini düşündürmekte idi. Çalışmamızda GK türlerinin HHA ekseni baskılanması üzerine etkisini değerlendirmek amacıyla iki aydan kısa süreyle MPZ/PDZ ve DXM tedavisi kullanan olgular karşılaştırıldı. Tedavi süreleri benzer bu iki gruptan DXM kullananlarda bazal kortizol düzeyleri düşük olmasına karşın HHA ekseninin iyileşme süresi arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p=0,483). ALL hastası 25 bireyde BFM protokolü gereği önce protokol 1'de PDZ ve daha sonra protokol 2'de DXM kullanan olgular karşılaştırıldı. DXM protokolünde tedavi süresi PDZ protokolüne kıyasla daha kısa olmasına karşın (sırasıyla ortanca 31 ve 37 gün; p<0,001), DXM'den sonra HHA ekseninin iyileşme süresi daha uzundu (p=0,005). ALL BFM Protokol 1'de PDZ tedavisi kullanırken veya PDZ'den sonra idame HC tedavisi sırasında 6-15 gün arasında değişen sürelerle 5 mg/kg/gün flukonazol kullanan yedi olguyla, aynı protokolü alan ve flukonazol kullanmamış 22 olgu karşılaştırıldığında, flukonazol kullanan olguların HHA ekseninde iyileşme süresinin, kullanmayanlara kıyasla (istatistiksel anlamlılığa yakın) daha uzun sürdüğü saptandı (log rank, p=0,068). Çalışmamızda Cushingoid görünümlü olgularda, başka bir deyişle sistemik GK kullanımına ilişkin yan etkilerin daha fazla olduğu olgularda, HHA ekseninin iyileşmesinin daha uzun sürede iyileştiği saptandı ve bu farklılığın etki gücü orta düzeydeydi (p<0,001; r=0,235). Bazal kortizol düzeyiyle HHA ekseni iyileşme süresi arasında orta-büyük düzeyde, negatif bir korelasyon saptandı (p<0,001; r=-0,410). Elde ettiğimiz sonuçlar GK tedavisi kullanan olgularda ilk bazal kortizol düzeyinin, birinci basamak değerlendirmede HHA ekseninin iyileşme süresini ön görücü parametrelerden birisi olabileceğini düşündürmektedir. Çalışmamızda sabah saatlerinde uygulanan düşük doz ACTH testinde bazal ve doruk kortizol düzeyleri arasında orta düzeyde pozitif bir korelasyon saptandı (p<0,001; r=0,36). Çalışmamız, çocukluk çağında GK tedavisinden sonra HHA ekseninin iyileşme süresini inceleyen sayılı çalışmadan birisi olarak literatüre katkı sağlamaktadır. Çocukluk çağında glukokortikoide ikincil adrenal yetmezlik gelişimi, HHA ekseninin iyileşmesine etkiyen unsurların belirlenmesi ve bu klinik tablonun doğasının daha iyi anlaşılabilmesi için randomize, kontrollü, ileriye dönük çalışmalara gereksinim vardır.
2005-2015 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Çocuk Göğüs Hastalıkları Bilim Dalında izlenmekte olan tüberküloz vakalarının incelenmesi
Hacettepe Üniversitesi Çocuk Göğüs Hastalıkları Bilim Dalında 2005-2015 yılları arasında tüberküloz (TB) tanısı alan veya tedavi alıp izlenmekte olan 93 vaka geriye dönük olarak incelenmiştir. Hastaların % 51,6'sı akciğer tüberkülozu olup; % 33,3'ünde akciğer dışı tutulum; % 15,1'inde ise akciğer TB ve akciğer dışı tutulum mevcuttur. Tüberkülozlu bir erişkinle temas öyküsü vakaların %29'unda saptanmıştır. En sık görülen akciğer dışı TB, %16,1 hastada gözlenen TB lenfadenittir. Hastaların %91,9'unun BCG aşılı olduğu görülmüştür. En yüksek aşısız olma oranının tüberküloz menenjit tanılı hastalarda olduğu gözlenmiş (% 33,3), bunu tüberküloz lenfadeniti (% 18,2) ve miliyer tüberküloz (%16,7) takip etmiştir. Hastaların %9,3'ünde primer immün yetmezlik bulunmaktadır. En sık başvuru yakınması öksürük ( %42,5) olup bunu ateş (%41,9) ve gece terlemesi (%22,6) izlemektedir. Hastaların %21,5'inin tanı anında fizik muayenesi normal olarak saptanmıştır. Akciğer grafisinde en sık saptanan bulgular infiltrasyon (%25,8) ve lenfadenopati (%19,3) olup toraks BT'de en sık saptanan bulgu lenfadenopatidir (% 43,5). Hastaların %72,2'sinde tüberkülin deri testi (TDT) pozitif olarak sonuçlanmış olup TDT ölçümünün dissemine TB grubunda anlamlı olarak daha düşük olduğu gösterilmiştir. Hastaların %20,4'ünde kültür, %17,2'sinde PCR (polimeraz zincir reaksiyonu) ve %15'inde ARB (aside rezistan basil) pozitifliği saptanmıştır. Kültürde üremesi olan hastaların %21,4'ünde en az bir anti-TB ilaca direnç saptanmıştır. İki hastanın konjenital TB tanılı olduğu; annelerinin ancak çocukların tanısından sonra tanı alabildiği görülmüştür. Ulusal rehberlere göre tedavi edilmiş hastaların tedavi sürelerinin ortalama 8,6 ay (6 -36 ay) olduğu görülmüştür. Hastaların %11,8'inin ek olarak steroid tedavisi aldığı; 2 hastada (%2,1) nörolojik bulgularda kötüleşme şeklinde paradoksik yanıt görüldüğü tespit edilmiştir. Akciğer TB tanılı hastalarda klinik iyileşmenin % 75,7 hastada ilk 2 ayda; radyolojik iyileşmenin %56,8 hastada 2-6 ay arasında sağlandığı görülmüştür. Hastaların %91,4'ünde iyileşme, %1,1'inde mortalite görülmüştür. Reaktivasyon %3,2 hastada saptanmış olup %4,3 hasta devredilmiştir. Tüberküloz sıklığında azalma görülmesine rağmen dünyada ve ülkemizde çok önemli bir halk sağlığı sorunu olmaya devam etmektedir. Çocukluk çağı TB'sine karşı başarılı mücadelenin en önemli yolu erişkin tüberkülozunu önlemektir.
Kronik bel, bacak ağrısı ve başarısız bel cerrahisi sendromunda epiduroskopik adezyolizis ve analjezik/steroid enjeksiyonunun etkinliğinin retrospektif incelenmesi
Bu çalışma sonuçları Epiduroskopinin kronik bel ağrısı, nörojenik kladikasyo/radikülopati gibi dejeneratif durumlarda mekanik, lazer adezyolizis ve hedefe yönelik steroid, analjezik ve hiyalorunidaz gibi ajanların uygulanması gibi özelliklerine dayanarak hastalarda ciddi ağrı palyasyonu sağladığını göstermektedir. Araştırma sonucu bu prosedürün düzgün seçilmiş hasta popülasyonunda ilk haftadan itibaren başlayan ve takip süresi boyunca devam eden ağrı düzeyinde belirgin azalma sağlayan bir minimal invazif yöntem olduğunu göstermektir.
Ağır Covid-19 hastalarında Sitomegalovirüs (CMV) IGM araştırılması
Tek konakçısı insan olan Sitomagelovirüsler büyük oranda latent enfeksiyon oluşturmaktadır. Çok yaygın bir patojen olup toplumun %80'ninde seropozitiflik gösterebilir. Bütün vücut sıvılarında bulunabildiği için bulaşı çok yaygındır. Şiddetli akut solunum sendromu koronavirüs-2 (SARS-CoV-2)'nin neden olduğu COVID-19 pandemisi, hızlı bulaş yeteneği nedeniyle toplumlar arasında hızla yayılarak yüksek mortaliteye yol açmıştır. COVID-19 enfeksiyonunda, virüs bulaştıktan sonra hafif semptomlar ortaya çıkabilir. Hastalığın şiddeti arttıkça, inflamatuar tepkilerin artması görülebilir ve bunun etkisiyle doku ve organ hasarına yol açabilir. COVID-19'un spesifik tedavinin olmaması ve oluşan inflamatuar yanıtın baskılanması için kortikosteroidler yaygın olarak kullanılmıştır. Ancak kortikosteroidlerin immün sistemi baskılaması nedeniyle fırsatçı patojenlere ortam sağlamaktadır. Çalışmamızda; ağır COVID-19 hastalarına verilen kortikosteroidlere bağlı latent CMV reaktivasyonun araştırılması amaçlanmıştır. Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Uygulama Hastanesine Ocak 2022-Ocak 2023 tarihleri arasında, dahil edilme kriterlerine uyan 202 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Dahil edilen hastalara ait serumlarda, ELISA yöntemi ile CMV IgM araştırılmıştır. Hastaların CMV IgG seropozitifliği, demografik özellikleri ve belirli kan parametrelerine (Lenfosit Sayısı, Sedimantasyon, Prokalsitonin, C-reaktif protein, Laktat-dehidrogenaz) bakılmıştır. Elde edilen sonuçların istatistiksel analizi sonucunda steroid/immünosüpresif ilaç öyküsü olan 80/202 (%39,6) hastanın 11/80 (%13,7)'i CMV IgM pozitif bulunmuştur. Pozitif hasta grubunun CMV IgG avidite sonuçlarına bakıldığında, <55 olan sadece 1 (%9,09) hasta tespit edilmiştir. Bu sonuç bizlere, hastanın CMV enfeksiyonunu ≤ 3 aylık bir zaman dilimi içerisinde geçirmiş olduğunu düşündürmektedir. Elimizdeki verilere bakıldığında, steroid kullanımının, CMV IgM pozitifiği üzerinde anlamlı bir etkisinin olabileceği düşünülmektedir (p<0,041). Steroid kullanan hasta grubunda bakılan kan parametlerinde ise; C-reaktif protein seviyesinin yüksekliği (p<0,001), lenfosit sayısının düşüklüğü (p<0,001), sedimentasyon hızı (p<0,001) ve laktat-dehidrogenaz enziminin yükseklği immünsüpresif tedavi geçmişi bulunmayan hastalarla karşılaştırıldığında anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Çalışmaya dahil edilen hasta grubunun prokalsitonin seviyelerinde artış gözlemlenmiş ancak bu artış diğer gruplar ile karşılaştırıldığında anlamlı bulunamamıştır (p<0,152). COVID-19 enfeksiyonu ve steroid kullanımının CMV reaktivasyonunda etkili olabileceği düşünülmektedir. Kortikosteroid ve immunsupresiflerin kullanımınında latent enfeksiyonların reaktivasyonunu hatırda tutulması tanı ve tedavi açısından önem taşımaktadır
Karpal tünel sendromunda enjeksiyon yöntemlerinin ve cerrahi tedavinin karşılaştırılması
Amaç: Karpal tünel sendromu (KTS) en sık görülen periferik nöropatidir. Ellerde uyuşma karıncalanma ve ilerleyen dönemde güç kaybı ile kendini gösterir. Tanısı anamnez, klinik muayene, elektrofizyolojik ve radyolojik değerlendirme ile konulur. Tedavide konservatif ve cerrahi yöntemler kullanılabilir. Bu çalışmanın amacı hafif ve orta düzey KTS'de cerrahi, steroid ve plateletten zengin plazma (PRP) enjeksiyonu tedavisini karşılaştırmak; klinik, elektrofizyolojik ve ultrasonografik olarak birbirlerine olan üstünlüklerinin değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Çalışmaya hafif ve orta düzey KTS olan 68 hasta, 92 el bileği dahil edildi. Hastalar randomize edildikten sonra 1. gruba cerrahi tedavi, 2. gruba ultrasonografi (USG) rehberliğinde steroid enjeksiyonu, 3. gruba ise USG rehberliğinde PRP enjeksiyonu yapıldı. Hastalar tedavi öncesinde ve tedavi sonrası 1., 3. ve 6. aylarda değerlendirildi. Hastaların fizik muayenelerinde phalen ve tinel testlerine bakıldı. Hastaların ağrı ve uyuşukluk şiddeti vizüel analog skala (VAS) ile, fonksiyonel durumları ve semptomların şiddeti Boston karpal tünel anketi ile değerlendirildi. Ayrıca hastalara sinir iletim çalışmaları yapıldı; USG ile median sinirin kesit alanı (MSKA) ve yassılaşma oranı (YO) hesaplandı. Bulgular: Cerrahi tedavide 3. ay kontrolünde tüm hastaların phalen testleri negatifleşti. Her üç grupta da 1. ay kontrolünde VAS ve Boston semptom şiddetindeki azalma anlamlıydı ve cerrahi tedavi tüm kontrollerde diğer tedavi yöntemlerinden üstündü. Boston fonksiyonel durum skorlarında anlamlı iyileşme sadece cerrahi tedavi grubunda ortaya çıktı. Elektrofizyolojik incelemede cerrahi tedavide duyu iletim hızı, distal motor latans ve duyu amplitüdünde, steroid tedavisinde motor distal latans ve duyu amplitüdde, PRP tedavisinde ise duyu iletim hızında anlamlı iyileşme mevcuttu. Duyu iletim hızında 3. ayda cerrahi tedavinin PRP tedavisinden (p=0.049), 6. ayda cerrahi tedavinin steroid (p=0.040) ve PRP tedavisinden (p=0.024), motor distal latans değerlendirilmesinde 6. ayda cerrahi tedavinin PRP tedavisinden (p=0.012) üstün olduğu gösterildi. MSKA ölçümlerinde 1. ay kontrolünde tüm gruplarda anlamlı iyileşme oldu. Sonuç: Her üç tedavi yönteminde erken dönemde hastalarda ağrıda, semptomlarda ve MSKA'da azalma olduğu izlendi. Erken ve geç dönemde ağrı ve semptom şiddetinde azalma bakımından cerrahi tedavinin üstün olduğu görüldü. Fonksiyonel iyileşmedeki anlamlı artma sadece cerrahi tedavide erken dönemde ortaya çıktı. Elektrofizyolojik değerlendirmelerde iyileşme olan parametre sayısı cerrahi tedavide anlamlı olarak fazlaydı. Hafif ve orta dönem KTS olan hastalarda cerrahi tedavi ilk seçenek olarak düşünülebilir. İlerleyen dönemde daha geniş hasta grupları ile daha uzun takip süreli çalışmaların yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.
Konjenital adrenal hiperplazi ile izlenen hastaların takiplerinde ve metabolik kontrollerinde immünoassay ve sıvı kromatografi-kütle spektrometrisi (LC-MS) yöntemleri ile ölçülen steroid hormon düzeylerinin karşılaştırılması
Giriş: Konjenital adrenal hiperplazi (KAH) adrenal kortekste kolesterolden kortizol sentez basamaklarında yer alan enzimlerden birinin genetik defekti sonucu ortaya çıkan, otozomal resesif geçişli kalıtsal bir hastalıktır. Konjenital adrenal hiperplazi çocuklarda en sık görülen primer adrenal yetmezlik sebebidir. En sık görülen KAH formu 21-Hidroksilaz eksikliğidir ve tüm olguların yaklaşık %90'ını oluşturur. Bunun dışında daha az sıklıkta görülen KAH formları: 11β-Hidroksilaz, 3β-Hidroksisteroid dehidrogenaz, 17αHidroksilaz/17,20-Liyaz eksikliği, Konjenital Lipoid Adrenal Hiperplazi ve sitokrom P450 Oksidoredüktaz eksikliğidir Her enzim eksikliği steroidogenezde farklı etkiler yaparak olgularda değişik klinik ve laboratuvar bulgulara yol açarlar. KAH hastalarının tanı ve izleminde kullanılan steroid hormon düzeyleri immünoassay ve LC-MS (sıvı kromatografisikütle spektrometresi) ile çalışılmaktadır. Amaç: Çalışmada Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Endokrinoloji Bölümünde KAH hastalarının takibinde kullanılan steroid hormon değerleri immunoassay ve LC-MS yöntemi ile değerlendirilerek her iki yöntemin birbiri ile korelasyonuna ve steroid hormon düzeylerin klinik kontrolle ilişkisine bakıldı. Hastalar ve yöntem: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Endokrinoloji Polikliniği'nde KAH tanısıyla takip ve tedavi edilen 49 hastanın dosyası incelendi. Araştırma sürecinde uygun kriterlere sahip olan hastalar kayıt altına alınıp araştırmaya dahil edildi. Her bir hastanın demografik bilgileri, oksoloji verileri, klinik bulguları, steroid hormonların eş zamanlı immünoassay ve LC-MS sonuçları, izlemi ve tedavi sırasında oluşan komplikasyonlar değerlendirildi. Her iki yöntemle bakılan steroid hormon düzeylerin klinik kontrolle ve birbiri ile korelasyonlarına bakıldı. Verilerin analizinde SPSS 11.5 ve MedCalc 22 programından faydalanıldı. Bulgular: AÜTF Çocuk Endokrinoloji Bilim Dalı'nda izlenen 49 KAH tanılı hasta değerlendirmeye alındı. Çalışma kapsamında KAH tanılı hastaların yaş aralığı 0,48 ile 21,43 yıl arasında olup, yaş ortalaması 10,53±5,90 yıldı. Hastaların %63,3'ünü kızlar ve %36,7'sini erkekler (31 kız ve 18 erkek) oluşturmaktaydı. Olguların %51,0'i prepubertal ve %49'u pubertal dönemdeydi. Hastaların 45'inde (%91,9) KAH'ın nedeni 21-hidroksilaz eksikliğiydi. Bu hastaların 26'sı (%57,8) tuz kaybettiren, 4'ü (%8,9) basit virilizan, 15'i (%33,3) ise non-klasik form 21-hidroksilaz eksikliğine sahipti. Tüm olguların %6,1'ini (3 hasta) 11βhidroksilaz eksikliği oluşturuyordu. Ayrıca 17-alfa hidroksilaz tanılı 1 (%2,0) hasta çalışmaya dahil edilmişti. Hastalara ait tanı yaşı ortalaması 1,87±3,08 yıl olarak hesaplandı. 21-hidroksilaz eksikliği TK formu hastalarında ortalama tanı yaşı 0.8±2 yıl, BV KAH hastalarında 4,65±5,4 yıl, NK KAH formunda 4.67±9.5 yıl olarak hesaplandı.11-beta hidroksilaz eksikliği hastalarında ortalama tanı taşı 0,67±1,15 yıl olarak ölçüldü. Komplikasyon gelişen 21 KAH hastasının %18,4'ünde obezite, %12,2'sinde puberte prekoks, %18,4'ünde hipertansiyon, %4,1'inde polikistik over sendromu , %6,1'inde boy kısalığı ve %2'inde testiküler adrenal rest tümör (TART) saptandı. Çalışmada KAH tanılı hastadan 78 örnek sonuçları değerlendirildi. 17-OHP, DHEA-S, kortizol, testosteron ve estradiol için LC-MS ve immünoassay değerleri arasında anlamlı fark bulunmadı. Aldosteron için eş zamanlı gönderilen örnek sayısı az olduğu için tam değerlendirme yapılamadı. İki yöntemle ölçülen steroid hormonların tamamında laboratuvar sonuçları birbiri ile istatistiksel olarak korele bulundu. Steroid metabolitlerin immünoassay ve LC-MS değerleri arasında en az fark DHEA-S için, en yüksek fark ise 17-OHP için kaydedildi. 21-hidroksizlaz eksikliği tanılı KAH hastalarını metabolik kontrol durumlarına göre iki gruba ayırdık. 21 -hidroksilaz eksikliği olan 45 hastadan 25'i (% 55) Grup 1 (yetersiz kilnik kontrol), 20 hasta (%45) ise Grup 2 (iyi klinik kontrol) olarak sınıflandırıldı. Klinik olarak iyi ve kötü kotrollü olarak sınıflandırılan hasta grupları arasında tanı yaşı, demografik ve oksoloji veriler, hidrokortizon tedavi dozları arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmazken, laboratuvar parametrelerden sadece androstenodion için istatistiksel anlamlı fark saptanmış oldu. Sonuç: KAH hastalarının laboratuvar takplerinde immünoassay ve LC-MS yöntemleri ile bakılan steroid hormon sonuçlarını karşılaştırdık. Her iki yöntemle bakılan hormon sonuçlarında tüm metabolitler birbiri ile uyumlu değerlendirildi. Çalışmamız sonucunda KAH hastalarının takiplerinde immünoassay ve LC-MS yöntemlerinin birbiri üzerinde belirgin üstünlüğü saptanmadı. Klinik olarak iyi ve kötü kotrollü olarak sınıflandırılan hasta grupları arasında laboratuvar parametrelerden sadece androstenodion için istatistiksel anlamlı fark saptanmış oldu. Anahtar kelimeler: Konjeniltal Adrenal Hiperplazi, 21- hidroksilaz eksikliği, 11βhidroksilaz, eksikliği, immünoassay, LC-MS
Steroid kullanan hastalarda maya mantarı kolonizasyonu
Kandidalar fırsatçı patojenler olup, uzun süreli steroid kullanımı, geniş spektrumlu antibiyotik kullanımı, uzun süren kanser tedavileri, immünsupresif tedavilerin yaygınlaşması, ağız içi cihaz kullanımı ve Covid-19 gibi viral enfeksiyonların artışı sebebiyle hastaların oral kavitesinde 'oral kandidiyazis' hastalığına sebep olmaktadır. İnhalasyon cihazı uygulaması sırasında yapılan hatalar ve hastanın inhalasyon sonrası ağız bakımını yapmaması ilacın oral kavitede birikerek oral florayı bozmasına, özellikle Candida türleri gibi fırsatçı patojenlerin oral kavitede çoğalıp hastalık oluşturmasına sebep olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı inhale steroid tedavisi alan ve almayan hastaların oral maya mantarı kolonizasyonunu tanımlamak ve karşılaştırmaktır. Çalışmaya inhale steroid ile tedavi edilen 82 tane hasta, inhale steroid ile tedavi edilmeyen 32 tane hasta dahil edildi. Hastaların oral kavitesinden alınan mukozal sürüntü örneği ve hastalardan toplanan tükürük örneği ile SDA, Corn Meal Agar ve CHROMagar ile mantar kültürü yapıldı. Mikroskobik inceleme, germ tüp oluşumu, klamidyospor oluşumu ve koloni rengi değerlendirilerek tür tanımlaması yapıldı. İnhale steroid kullanan ve kullanmayan hasta grupları arasında maya üremesi ve maya çeşitliliği bakımından istatistiksel anlamda fark saptanmamıştır. İnhale steroid kullanan hastalarda Candida albicans %47,5 luk bir prevalans ile baskındı. Candida albicans'ı sırası ile Candida tropicalis %12,5, Candida krusei %8,5, Candida parapsilosis %1,0 takip etti. İnhale steroid kullanmayan hastalarda da Candida albicans %28,12 lik bir prevelans ile birinci sıradaydı. Daha sonra Candida parapsilosis %12,5, Candida krusei %6,25, Candida tropicalis %6,25, Candida guilliermondii %3,12 sıralama ile dağılım gösterdiler. Ağız bakımı oral kandidiyazisden koruyacak en önemli eylemdir.
Yüksek doz metilprednizolon alan akut trombositopenik hastalarda yüksek doz steroidin kardiyovasküler etkileri
Amaç: Bu tez çalışmasında ITP tanısı almış ve tedavilerinde yüksek doz metilprednizolon kullanılacak hastalarda yüksek doz intravenöz steroid tedavisinin kardiyovasküler sisteme olan etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Steroit tedavisi sırasında klinik izlem de bir çok hastada asemptomatik bradikardi görülmesi nedeniyle bu etkinin daha çok steroit tedavisi sırasında gelişen hipertansiyon ve/veya volüm ekspansiyonuna yanıt olarak salgılanan natriüretik peptilere bağlı olduğunu düşündüğümüzden dolayı tez çalışmasında steroid tedavisi sırasında NT-proBNP düzeylerindeki değişimin incelenmesi ve bunun meydana gelen kardiyak değişikliklerle ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır.Gereç ve yöntemler: Akut ITP tanısı alan ve kardiyak patolojisi olamayan, tedavisinde yüksek doz metilprednizolon kulanılan, yaşları 0,5 ile 16 (6,42 ± 4,17yıl) arasında değişen 19 çocuk hasta alındı. Kontrol grubu olarak sistemik bir hastalığı bulunmayan pediyatrik kardiyoloji polikliniğine masum üfürüm veya göğüs ağrısı şikayeti ile başvuran ve kardiyak patolojisi tespit edilmeyen, herhangi bir hastalığı olmayan yakın zamanda ilaç kullanmamış 23 çocuk dahil edildi. Akut ITP'li hastaların tedavi öncesi ve tedavinin üçüncü. ve onuncu gününde elektrokardiyografi (EKG) çekildi. Elektrokardiyografik değerlendirmede ritm, kalp hızı ve aritmi varlığı değerlendirildi. Yine hastaların tedavi öncesi ve tedavinin üçüncü. ve onuncu gününde ekokardiyografik inceleme tek bir pediyatrik kardiyoloji uzmanı tarafından VIVID Pro 7 Dimension (GE, USA) cihazı kullanılarak gerçekleştirildi Hastaların tümünden tedavi öncesi, 3. Gün, 10. Gün ve kontrol grubundan periferik kandan NT-proBNP (Brain Natriüretik Peptid), Na, Ca, K, Cr, spot idrarda Na, Ca, K, kreatinin düzeyleri çalışıldı. Elde edilen veriler ölçülebilir değişkenlerin gruplar arası karşılaştırılmasında unpaired T testi, grup içi değişimlerin test edilmesinde paired testi, değişkenler arası ilişki Pearson korelasyon analizi ile test edildi. Kategorik verilerin değerlendirilmesinde Pearson chi-square kullanıldı.Bulgular: Kontrol grubu ve hasta grubunun 3. gün, hasta grubunun 0. gün ve 3. gün, NT-proBNP(pg/ml) ortalaması karşılatırıldığında aralarında istatistiksel anlamlı artış tespit edildi (p:0,002,P:0,011). Hasta grubunun 3. gün ve 10. gün NT-proBNP(pg/ml) ortalaması karşılaştırıldığında aralarında anlamlı düşme görüldü (p:0,009). Kontrol grubu ve hasta grubunun 3. günü, sıfırıncı. gün ile 3. gün kalp hızı ortalamaları karşılatırıldığında hasta grubunun kalp hızı ortalamalarında anlamlı düşme görüldü (p:0,006, p:0,0001). Üçüncü gün ve 10. gün kalp hızı ortalamaları karşılaştırıldığında aralarında istatiksel anlamlı artış görüldü. Hasta grubunun 3. gün kan basıncı ölçümlerinde hastaların 10'nunda (% 52,6) kan basıncı yüksekliği görüldü. 9' unda ise kan basıncı yüksekliği görülmedi (% 47,4). Onuncu gün hastaların 18'de kan basıncı yüksekliği görülmedi. Bir hastada ise kan basıncı yüksekliği görüldü. Üçüncü gün sodyum ortalamalarında artış görüldü. Ancak sıfırıncı güne göre anlamlı fark saptanmadı(p:0,109). Hasta grubunun 0. gün ile 3. gün ve plazma K ortalaması karşılaştırıldığında aralarında istatistiksel anlamlı düşme tespit edildi (p:0,003). Onuncu gün plazma K ortalamasında üçüncü güne göre anlamlı artış görüldü (p:0,007). Hasta grubunun plazma Ca ortalaması karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmadı. Hasta grubunun 0. gün ve 3. gün plazma kreatinin ortalamaları karşılaştırıldığında aralarında istatiksel anlamlı artış görüldü (p: 0,045). Hasta grubunun üçüncü gün FeNa ortalamasında artış saptandı. Ancak sıfırıncı günle karşılaştırıldığında anlamlı değildi (p:0,083). Ancak sıfırıncı gün ve 10. gün FeNa ortalaması karşılaştırıldığında anlamlı artış saptandı (p: 0,049). Hasta grubunun üçüncü gün FeK ortalamasında artış görüldü. Sıfırıncı günle karşılaştırıldığında anlamlı fark tespit edilmedi (p:0,295). Ancak 3 gün ile 10. gün FeK ortalaması karşılaştırıldığında anlamlı artış görüldü (p: 0,014). Hasta grubunun 0. gün ve 10. gün Ca/kretinin ortalamaları karşılaştırıldığında aralarında istatistiksel olarak anlamlı artış tespit edildi (p: 0,009). Ekokardiyografi değerlendirilmesinde sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonlar açısından hasta ve kontrol grubu arasında fark saptanmadı. Sol ventrikül duvar kalınlıkları ve çapları, vena kava inferiyor çapları arasında istatiksel anlamlı fark görülmedi. Sol atriyum, vena kava süperior, izovolumetrik kontraksiyon zamanı, Sistolik ejeksiyon süresi ortalaması gruplar arasında karşılaştırıldığında kontrol ile hasta grubunun 10. gün ortalaması arasında istatistiksel olarak anlamlı düşme saptandı (p:0,049, p:0,029, p:0,013, p:0,006) Hasta grubunun 3. ve 10. günlerdeki E/A oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı (p:0,0001). Izovolumetrik kontraksiyon zamanı ortalaması gruplar arasında karşılaştırıldığında kontrol ile hasta grubunun 3. Gün ve 10.gün ortalamaları arasında anlamlı artış görüldü (p:0,004). Hasta grubunun Sistolik ejeksiyon süresi, Mitral E? ortalamaları 3. gün ile 10. gün ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı düşme saptandı (p:0,02, p:0,03) Hasta ve kontrol grubunun 24 saatlik holter monitörizasyonun değerlendirilmesinde tüm hasta ve kontrol grubundaki çocuklarda normal sinüs ritmi saptandı. Ortalama, minumum kalp hızı ortalaması karşılaştırıldığında kontrol ve hasta grubu 3. Gün kalp hızı ortalaması arasında anlamlı düşme görüldü (p:0,01,p:0,002). Maksimum kalp hızları ortalaması, kontrol ve hasta grubu 3. günü arasında istatiksel olarak anlamlı değildi (p:0,62). SDNN, SDANN index SDNN index, RMSSD, PNN50 ortalamaları kontrol ve hasta grubu 3. Günü arasında karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı artış görüldü (p<0,05). Kontrol ve hasta grubunun max QTc ortalamaları karşılaştırıldığında anlamlı ilişki saptanmadı (p>0,05) Hasta grubunun kalp hızı ortalamaları ve üçüncü gün kan basıncı yüksekliği ile NT-proBNP ortalamaları arasında ilişki saptanmadı. Hasta grubunun 10. Gün tansiyon yüksekliği olan ve olmayan grubun NT-proBNP ortalamaları aralarında istatistiksel anlamlı ilişki saptandı ( p:0,003). Ejeksiyon fraksiyonu, kısalma fraksiyonu, izovolumik relaksasyon zamanı, Mitral A, Mitral E, E/A ortalamaları ile NT-proBNP ortalamaları karşılaştırıldığında aralarında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilemedi (p>0,05) Sol atriyum, aort, vena kava inferior minumum, vena kava inferior maksimum, vena kava superior çap ortalamaları ile NT-proBNP değerleri karşılaştırıldığında aralarında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p>0,05). IVSD, LVPWD, IVSs, LVIDs, LVPWs, SV, LV mass, ortalamaları ile NT-proBNP ortalamaları karşılaştırıldığında aralarında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı (p>0,05). Hasta grubunun 3. gün bakılan NT-proBNP değerleri ile 3. Gün LVIDd /mm2 ortalaması arasında istatistiksel olarak pozitif yönde anlamlı kuvvetli bir korelasyon saptandı (r: 0,530 p: 0,020). Holter parametreleri ile NT-pro BNP değerleri karşılaştırıldığında; SDNN, SDANN index, SDNN index, RMSSD, PNN50, ile NT-proBNP ortalamaları karşılaştırıldığında aralarında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p>0,05) Plazma Na, K, Ca, idrar Ca, idrar kreatinin ortalamaları ile NT-proBNP (pg/mL) ortalamaları arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p>0,05).Sonuç: Çalışmamızda yüksek doz intravenöz metilprednizolonun akut kardiyovasküler etkilerinden olan kalp hızında düşme ve hipertansiyon saptandı. Ancak hiç bir hastada semptomatik bradikardi izlenmedi. Yüksek doz metilprednizolonun kardiyovasküler etkilerini açıklamak üzere baktığımız NT-proBNP'de 3. günde akut artış gürülürken tedavinin sonunda düşme saptandı. NT-proBNP; kalp hızı, holter, plazma ve idrar elektrolitleri arasında ilişki görülmedi. Kalp hızındaki düşme ile NT-proBNP arasında istatiksel anlamlı ilişki saptamamakla beraber kalp hızındaki düşmenin daha çok hipertansiyon ve/veya volüm genişlemesine seconder olrak salgılanan natriüretik peptidlerin salınımına bağlı olduğunu düşünmekteyiz.
Obsesif kompulsif bozukluk hastalarında nörosteroid düzeyleri
GİRİŞ: Obsesif Kompulsif Bozuklukta (OKB) görülen bazı cinsiyet farklılıklarınınaltında yatan neden cinsiyet hormonları olabilir. Literatürde OKB hastalarındacinsiyet hormonlarını değerlendiren fazla sayıda çalışma bulunmamaktadır. BizOKB hastalarında nörosteroid düzeylerini değerlendirmek ve hastalığınpatofizyolojisi ile ilişkisini araştırmak amacı ile bu çalışmayı planladık.YÖNTEM: Çalışmaya DSM-IV-TR tanı kriterlerine göre OKB tanısı alan 18-65yaş arası 30 hasta ve 30 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hasta ve kontrollerdensabah saat 09:00-10:00 arasında progesteron, pregnanolon,dehidroepiandrosteron (DHEA), dehidroepiandrosteron sülfat (DHEA-S), kortizolve testosteron için kan örnekleri alındı. Hastalara Hamilton Depresyon,Hamilton Anksiyete Skalası ve Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon ölçekleriuygulandı. Veriler uygun istatistiksel yöntemle analiz edildi.BULGULAR: DHEA ve kortizol düzeyi hasta grubunda kontrol grubuna göreanlamlı derecede daha yüksekti. Diğer parametreler açısından anlamlı bir farkgözlenmedi. Gruplar cinsiyetlere göre ayrıldığında, kadın hastalarda DHEA vekortizol düzeyi kadın kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeydeyüksekken, erkek hastalarda, kortizol düzeyi erkek kontrol grubuna göre anlamlıderecede yüksek, testosteron düzeyi anlamlı derecede düşüktü. Ayrıca erkekhastalarda DHEA ve kortizol düzeyleri ile kompulsiyon puanları arasında pozitifyönde korelasyon bulundu. Ayrıntılı analizlerde dürtü kontrol bozukluğu vedepresyon ek tanısı olmayan hastalarda kontrollerden anlamlı derecede dahayüksek DHEA ve kortizol düzeyi vardı. Ayrıca dürtü kontrol bozukluğu vedepresyon ek tanısı olan hastaların 15 yılın altında hastalık süresine sahipolduğu gözlendi.56TARTIŞMA: OKB hastalarında yüksek DHEA ve kortizol düzeyleri, diğeranksiyete bozukluklarında yapılan çalışmalardaki sonuçlara benzer niteliktedir.Bu bulgu anksiyete bozukluklarında gösterilmiş olan hipotalamo-pitüiter-adrenalaks hiperaktivitesinin bir sonucu olarak düşünülebilir. Diğer bir bakış açısıyladayüksek DHEA'nın artan kortizolü ve stresi kompanse etmek amacı ile yükseldiğidüşünülebilir. Ancak DHEA düzeyindeki bu artış kadın hastalarda anlamlı ikenerkek hastalarda anlamlı bulunmamıştır. Bu durum OKB'de erkeklerdekihipotalamo-pitüiter-gonadal eksen hipoaktivitesinin bir sonucu olarakdüşünülebilir. Erkeklerde bulduğumuz anlamlı düşük testosteron düzeyleri de budurumu desteklemektedir. Dürtü kontrol bozukluğu ve depresyonuolmayanlarda yüksek DHEA seviyeleri, organizmanın bu iki durumu yükselenDHEA ile kompanse etmeye çalıştığı şeklinde yorumlanabilir. Sonuç olarakerkek ve kadınların ayrı değerlendirildiği, daha fazla hasta sayıları dahil edilerekyapılacak çalışmalarla bu sonuçların doğrulanması gerekmektedir.
Gestasyonel diabetes mellitusta serum asprosin düzeylerinin glukoz metabolizması, lipid metabolizması ve steroid hormon profilleriyle ilişkisi
Gestasyonel Diabetes Mellitus (GDM), ilk defa gebelikte görülen, farklı boyutlarda karbonhidrat intoleransı şeklinde adlandırılmaktadır. Gebelikte diabetes mellitus görülme sıklığı %1-10 arasında değişmektedir. Yakın zamanda keşfedilen asprosinin glukoz metabolizması ile ilişkili fonksiyonlar ve hastalıklar üzerine etkisi araştırılmaktadır. Bu çalışmada da GDM'li olgularda serum asprosin düzeylerinin incelenmesi ve asprosin düzeyinin glukoz metabolizması, lipid metabolizması ve steroid hormon profilleriyle ilişkisinin araştırılması planlanmıştır. Bu bilgilere dayanarak dolaşımdaki asprosinin, glukoz metabolizması, lipid profili ile steroid hormonları arasındaki ilişkinin gestasyonel diabetes mellutuslu hastalarda nasıl etkiler doğurabileceğini tespit etmeyi amaçladık. Çalışmamıza Fırat Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran 41 GDM'li hamile ve kontrol grubunu oluşturan 41 sağlıklı hamile dâhil edilmiştir. Çalışmanın başlangıcında GDM' li grubun oluşturulması için GDM tarama haftasındaki (24-28. Hafta) gebelerden; 75 gr oral glukoz tolerans testi (OGTT) uygulanıp GDM tanısı konmuş bireylerden tedavi öncesi 8-12 saatlik açlık ardından alınan kan örneği, serum ve plazmalarının elde edinilmesi için 2 adet jelli tüplere ve 1 adet K3-EDTA'lı tüpe alınmıştır. Kontol grubun oluşturulması için 75 gr OGTT uygulanıp GDM tanısı konmamış bireylerden kan örneği, serum ve plazmalarının ayrılabilmesi için her bir örnekten 2 adet jelli ve 1 adet K3-EDTA içeren tüplere alınmıştır. Çalışmaya katılan hem GDM'li hem sağlıklı gebelerden boy, kilo, yaş, ek hastalık, alkol kullanımı, sigara kullanımı ve GPAY (Gravite, Pariete, Abortus, Yaşayan) bilgileri alınmışır. Çalışmanın sonunda tüm hasta ve sağlıklı hamilelerden toplanan, tam kan örneklerinden Hemoglobin A1c (HbA1c) seviyeleri, serum örneklerinden asprosin hormonu düzeyleri, steroid hormon (17-OH-Progesteron, androstenedion, dehidroepiandrosteron sülfat (DHEAS), dehidroepiandrosteron (DHEA), testosteron, kortizol, kortikosteron, aldosteron, 11-Deoksikortizol, dihidrotestosteron, androsteron, estron, östradiol, pregnenolon, 17-OH- Pregnenolon, progesteron, 11-Deoksikortikosteron, 21-Deoksikortizol) düzeyleri, glukoz, insülin, trigliserid, VLDL, LDL, HDL ve total kolesterol düzeyleri çalışılmıştır. Analizler SPSS (Statistical Package for Social Sciences; SPSS Inc, Chicago, IL) 22 paket programında değerlendirilmiştir. Çalışmamızda GDM ve kontrol grubu karşılaştırıldığında kilo, VKİ, glukoz, HbA1c, insülin, HOMA-IR, asprosin, VLDL, T-KOL, TG, DHEA, kortikosteron, östradiol, 11-deoksikortikosteron, testosteron, progesteron, androsteron, pregnenolon, 17α -hidroksipregnenolon, DHEAS ve 21-deoksikortizol parametrelerinde istetiksel olarak anlamlı bir ilişki görülmüştür. Her iki grupta da asprosin ile tüm parametrelerin korelasyonunu değerlendirdiğimizde VKİ, glukoz, Hba1c, insülin, HOMA-IR, LDL, kolesterol ve testosteron parametrelerinde anlamlı ilişki tespit edilmiştir. GDM grup içinde ise insülin, HOMA-IR, LDL, T-KOL, östradiol, testosteron parametrelerinde istatiksel olarak anlamlı bir ilişki görülmüştür. Sonuç olarak; çalışmamız bir adipokinin olan asprosinin diyabet metabolizmasında oynadığı rolün araştırılması için yapılan çalışmalara destek verecek bulgular ile özellikle GDM metabolizmasında asprosin düzeylerinin takibi, bu diyabet türünün araştırılması ve iyileştirilmesine katkı sağlayacak yeni bulgular sunmuştur. Anahtar Kelimeler: Asprosin, Gestasyonel Diyabetes Mellitus, LC-MS/MS, Steroid hormonları
Milli düzeyde, atletizm, güreş, judo ve halter yapan sporcuların doping ve ergojenik yardım hakkındaki görüşlerinin ve bilgi düzeylerinin belirlenmesi
Bu çalısmanın amacı; milli düzeyde spor yapan atletlerin, güresçilerin, judocuların ve haltercilerin doping ve ergojenik maddeleri ve kullanımı hakkındaki görüslerini ve bilgi düzeylerini belirlemektir. Bu amaç dogrultusunda konu ile ilgili literatür taranmıs ve uzman görüsleri alınarak veri toplama aracı olarak anket hazırlanmıstır. Tüm istatistikler % 95 geçerlilikle yapılmıstır. Arastırmanın çalısma grubunu, milli düzeyde spor yapan atletler, güresçiler, judocular ve halterciler olmak üzere 4 farklı branstan toplam 120 sporcu olusturmustur. Çalısmanın amacına yönelik olarak elde edilen veriler, SPSS programında tanımlayıcı istatistikler kullanılarak analiz edilmistir. Denekler ergojenik ve doping maddeleri ve kullanımı hakkındaki bilgi düzeylerine göre bes gruba ayrılmıstır: Deneklerin doping hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıkları tespit edildi (n:87, % 72,5). Arastırmaya katılan sporcular dopingin saglıga zararları hakkında bir fikirlerinin olmadıgı (n:56, % 46,7) tespit edilmistir. (n:26, % 21,7). Deneklerin büyük kısmının (n:20, % 16,7) 18 yas grubunda oldugu saptanmıstır. Anket uygulanan sporcu gurubunun % 45,8'lik oranla büyükler, % 31,7'lik oranla gençler, % 22,5'lik oranla yıldızlar kategorilerinde milli sporcu oldukları tespit edildi. Üniversite mezunu olanların (n:63, % 52,5) büyük bir kesimi olusturdugu tespit edilmistir. Denekler sporda doping kullanımının tercih edilme nedenlerinin; yüksek performans (n:80, % 66,7) elde etmek için, asırı kazanma (n:84, % 70) istegiyle, cazip olan (n:98, % 81,7) maddi tesviklerin oldugunu belirtmislerdir. Denekler sporda kullanılan doping çesitleri hakkında en çok uyarıcıların (n:66, % 55), anabolik steroidlerin (n:73, % 65,8) ve maskeleyici ajanların (n:72, %60,0) kullanıldıgını belirtmislerdir. Ankete katılan sporcular, sporda doping kullanımı konusunda; sporda doping kullanımının serbest bırakılmamasını (n:90, % 75), dopingin sporcular, antrenörler, ve idareciler tarafından yeterince iyi bilinmedigini (n:81, % 67,5), doping kullanımının sporda önemli bir sorun oldugunu (n:94, % 78,3), devletin, sporda dopingi önleme (anti-doping), bilinçlendirme, dopingin zararları, haksız rekabet ve dopingin spor ahlakına ters düstügü hususunda üzerine düsen görevi yapmadıgını (n:93, % 77,5) belirtmislerdir. Sporcuyu dopinge en fazla yönlendirenlerin arkadaslar (n:84, % 70) ve antrenörler (n:78, % 65) oldugu tespit edilmistir. Ankete katılan sporcuların çogunlugunun (n:61, % 50,8) ergojenik yardımcılar hakkında fazla bilgi sahibi olmadıkları, ancak deneklerin büyük bir kısmının (n:70, % 58,3) ergojenik yardım kullandıgı ve ergojenik yardımcılardan besinsel yardımcıları (n:50, % 41,7) kullandıkları saptanmıstır. Deneklerin büyük bir kısmı ergojenik yardımların gerektiginde kullanılmasını (n:31, % 25,8) belirtmislerdir. Deneklerin ergojenik yardımcıların yasal olup olmadıgı konusunda (n:62, % 51,7) ve ergojenik yardımların doping olarak sayılıp sayılmadıgı (n:68, % 56,7) konusunda kararsız oldukları tespit edilmistir. Sporcuların egitim seviyelerinin doping ve ergojenik yardımcılar hakkındaki bilgi düzeyleriyle anlamlı bir iliskisi olmadıgı görülmüstür.
Sıçan modelinde borik asit ve steroidin perinöral adezyon ve skar dokusu oluşumuna etkileri ve kıyaslanması
Cerrahi sonrası meydana gelen epinöral ve ekstranöral skar dokusu oluşumu, periferik sinir cerrahisinin sonucunu olumsuz etkileyen en önemli faktörlerdendir. Cerrahi sonrası dönemde gelişen skar dokusu ve yapışıklıklar, sinirin aksı boyunca geçmeyen ağrıya ve fonksiyonel kayba neden olmaktadır. Epinöral skar dokusu oluşumunu engellemeye yönelik birçok cerrahi yöntem, farmakolojik ajan ve kimyasal madde kullanılmıştır, fakat klinik uygulamalarında memnun edici sonuçlar alınamamıştır. Bu çalışmada, olgun sıçan modelinde sıçan siyatik sinirinde epinörektomi sonrasında borik asitin ve steroidin epinöral skar dokusu ve adezyon oluşumu üzerine kombine etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada, 32 adet Sprague-Dawley cinsi dişi sıçan kullanıldı. Cilt insizyonlarından sonra kontrol gurubu sağ ve diğer guruplar sol taraf olmak üzere siyatik sinir, dikkatli bir şekilde diseke edilip gluteal kaslardan uzaklaştırıldı. Her bir sinire 0,5 cm çevresel epinörektomi uygulandı. Kontrol gurubuna epinörektomi sonrasında hiçbir işlem uygulanmadı. Lokal borik asit gurubuna epinörektomi sonrasında % 3' lük borık asit solüsyonu hazırlanarak uygulandı. Sistemik borik asit gurubuna postoperatif erken dönemde 8 mg/ kg / gün borik asit herbir siçan için hesaplanıp günlük ortalama içme suyu miktarları göz önünde bulundurularak içme sularına katıldı. Sistemik steroıd gurubuna postoperatif eken dönemde 0,7 mg/ kg/ gün steroid (deksametazon) intraperitoneal uygulandı. Lokal borik asit dozu tek sefer epinörektomi sırasında uygulandı. Sistemik olarak uygulanan borik asit ve steroid postoperatif erken dönemde başlanarak 3 hafta süre ile uygulandı. Siçanlar 3.hafta sonunda sakrifiye edilip makroskobik ve histopatojik inceleme yapıldı. Sonuç olarak çalışmada; lokal borik asitin sinir rejenerasyon, fibrosiz ve adezyonunu olumsuz yönde etkilediği istatistiksel olarak görülmüştür.
Fare testisinde küçük-vcp ile etkileşen protein (SVIP) ekspresyonu ve fonksiyonunun belirlenmesi
Küçük VCP ile etkileşen protein (SVIP: Small VCP-InteractingProtein), Endoplazmik Retikulum ile ilişkili protein yıkımı (ERAD) ailesine ait 76 aminoasitten oluşmuş 9-Kda'luk bir proteindir. Son yapılan çalışmalar da SVIP'in androjene cevap veren bir protein olduğu ve androjenler tarafından SVIP ekspresyonunun düzenlendiği belirlenmiştir. Fakat bugüne kadar, SVIP'in androjen reseptörlerinin fazlaca ekspre edildiği testis dokusunda hücresel lokalizasyonu ve olası fonksiyonu araştırılmamıştır. Bu nedenle bu çalışmada öncelikle SVIP proteinin gelişmekte olan fare testisindeki ekspresyonu belirlenmiş ve bu proteinin olası fonksiyonunu hücre kültürü çalışmaları ile saptamak amaçlanmıştır. Gelişmekte olan fare testislerinde SVIP'in protein ekspresyonunu belirlemek amacıyla fetal (18 ve 19 günlük, n:6), postnatal (1, 5, 15, 35 günlük, n:6) ve ergin fareler (50 günlük, n:6)'den elde edilen testis dokuları İmmünohistokimya ve Western blot çalışmaları için kullanılmıştır. TM3 ve MA-10 fare Leydig hücreleri kültüre edilmiş, bu hücrelerde SVIP ve Steroidogenik akut regulatör protein (STAR)'nin ekspresyonları kolokalizasyon çalışmalarıyla değerlendirilmiş ve SVIP siRNA'leri kullanılarak SVIP ekspresyonu baskılanarak STAR protein ekspresyonundaki değişimler çalışılmıştır. Bu çalışmada ilk defa androjen reseptörü olarak literatürde geçen SVIP proteinin İmmünohistokimya ve Western blot çalışmaları sonucundaekspresyonu gösterilmiştir. Fetal, postnatal ve ergin farelerin testislerinde SVIP'in baskın olarak Leydig hücrelerinde ekspre olduğu ve gelişmekte olan testis dokularında ekspresyonunun artığı belirlenmiştir. TM3 ve MA-10 Leydig hücrelerinde de SVIP proteini ekspresyonlarının gözlenmesi sonucu steroidogenezle ilişkisi kurulmuş ve SVIP proteinin baskılanması sonucu Leydig hücre belirteçi olarak bilinen ve steroidogenezde aktif rol alan steroidogenik akut regulator protein (STAR)'in proteinin ekspresyonununda azaldığı gösterilmiştir ve proteinler arasında korelasyonlar gözlenmiştir. Anahtar kelimeler: SVIP, STAR, Fare Testisi, Leydig Hücresi.
Distiroid oftalmopatisi olan hastalarda oküler kan akım özelliklerinin optik koherens tomografi anjiyografi ile değerlendirilmesi
Bu kesitsel prospektif çalışmanın amaçı aktif, inaktif distiroid oftalmopatisi (DO) olan hastaların Optik Koherens Tomografi Anjiyogafi (OKT-A) bulgularını aynı demografik özelliklere sahip sağlıklı gönüllülerin bulgularıyla karşılaştırmak yanında aktif DO'si olan hastaların pulse steroid tedavi öncesi-sonrası OKT-A bulgularını karşlaştırmaktır. Çalışmaya 20 aktif DO hastasının 40 gözü, 20 inaktif hastanın 40 gözü ve 20 sağlıklı gönüllünün 40 gözü dahil edildi. Tüm gruplara kapsamlı göz muayenesi yapıldıktan sonra OKT-A çekildi. İnaktif ve aktif hasta grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre yüzeyel kapiller pleksus (YKP) ve derin kapiller pleksus (DKP) vaskülar dansite (VD) düşük saptanmasıyla birlikte inaktif grupta YKP tüm alan, üst yarı ve parafoveal inferior VD sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (P<0,05). DKP tüm alan, üst yarı, parafoveal bölge ve parafoveal nazal VD aktif ve inaktif gruplarda Kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (P<0,05). Peripapiller tüm alan, alt yarı VD aktif hastalarda inaktif ve kontrol grubuna anlamlı derecede düşüktü (P<0,05). Gruplar arasında santral maküla kalınlığı (SMK), foveal avaskülar zon (FAZ) alanı, dış retinal kapiller kan akım alanı (DRKKAA), koryokapillaris kan akım alanı (KKAA), peripapiller retina sinir lif tabaka (RNFL) kalınlığı açısından fark bulunmadı (P>0,05). Aktif DO hastalarında SMK, YKP tüm alan, üst yarı ve parafoveal VD, tedavi öncesine göre tedavi sonrasında anlamlı derecede düşüktü (P<0,05). Peripapiller RNFL, üst yarı, alt yarı, nazal-süperior, nazal-inferior ve inferior-nazal kadranlarda RNFL kalınlığı, tedavi öncesine göre tedavi sonrasında anlamlı derecede düşük bulundu. Peripapiller kapiller ve DKP VD, DRKKAA ve KKAA, FAZ alanı ve tonus açısından tedavi öncesi ve sonrası fark yoktu (P>0,05). Hertel ekzoftalmometre değeri ve klinik aktivite skoru (KAS) tedavi öncesine göre tedavi sonrasında anlamlı düzeyde düşük bulundu (P<0,05). OKT-A'nin DO tanı ve takibinde yüksek kullanım potansiyeli mevcuttur. Bu nedenle bu konu ile ilgili daha fazla çalışma yapılabilir.
Plantar fasiit tedavisinde trombositten zengin plazma (TZP), kuru iğneleme ve kortikosteroid etkinliğinin karşılaştırılması
Plantar fasiit (PF), genellikle plantar fasyanın aşırı yüklenmesi olarak tanımlanır ve yetişkinlerde topuk ağrısının en sık sebebidir. Oluşum mekanizması olarak tekrarlayıcı mikrotravmalar sonucu plantar fasyada oluşan mikro yırtıklarından kaynaklanan inflamatuar bir süreçtir. PF genel olarak her yaş ve cinsiyette görülmesine karşın sedanter yaşamı olan bayanlarda ve özellikle koşu sporu yapan atletlerde daha sık görülmektedir. Plantar fasiit tedavinde non-steroidal anti inflamatuvar ilaçlar, kortikosteroid enjeksiyonları, ortezler ve fizik tedavi modaliteleri sıralanabilir. Bu tez kapsamında amacımız, tanısı konulan plantar fasiit hastalarının tedavi sürecinde kolay ve aynı zamanda ucuz bir metod olan ve manuel yöntemle aldığımız Trombositten zengin plazmanın ağrılar ve fonksiyonel etkilerini belirlemek ve klinikte sıkça kullanılan kortikosteroid enjeksiyonu ve kuru iğne uygulamaları ile üçlü şekilde prospektif olarak karşılaştırmaktır. Kronik plantar fasiit teşhisi alan toplamda 75 adet hasta 3 grup olarak bölündü. TZP grubu olan Grup A' da bulunan hastaların (n=25) antekubital venlerinden kan alınıp manuel olarak elde edilen TZP, tek doz şeklinde uygulandı. Steroid grubu olan Grup B'de bulunan hastalara (n=25), tek doz 40 mg/2ml metilprednizolon uygulandı. Kuru iğneleme grubu olan Grup C' deki hastalara kuru iğneleme yöntemi uygulandı. Her gruba ayrı ayrı olarak sırasıyla tedavi öncesinde, 3. haftada, 3. ayda ve 6. ayda vizuel ağrı skalası (VAS), Amerikan Ortopedik Ayak ve Ayak Bileği Derneği Arka Ayak Klinik Değerlendirme Sistemi (AOFAS) ve Roles ve Maudsley Ağrı Skorlaması (RMS) anketleri uygulanıp çalışmanın sonunda istatistiksel analizleri yapıldı. TZP grubunda ortalama VAS skoru tedavi öncesinde 8,56, 3. haftada 5,24, 3. ayda 3,44 ve 6. ayda ise 1,44'e düşmüştür (p<0,05). TZP grubunda ortalama AOFAS skorları tedavi öncesinde 46,08, 3. haftada 66,1, 3.ayda 74,8 ve 6.ayda ise 87,4'e yükselmiştir (p<0,05). Yine TZP grubunda RMS skorları tedavi öncesinde 3,48, 3. haftada 2,6, 3. ayda 2 ve 6. ayda ise 1,36' ya düşmüştür (p<0,05). Steroid grubunda tedavi öncesi ve 6.ay ortalama VAS skoru 8,64'den 3,92'ye düşmüş, AOFAS skoru 41,6'dan 74,96'ya yükselmiş ve RMS skoru ise 3,48'den 1,84' e düşmüştür (p<0,05). Kuru iğneleme grubunda tedavi öncesi ve 6. ay ortalama VAS skoru 8,64'den 4,60'a düşmüş, AOFAS skoru 42,9'dan 70,28'e yükselmiş ve RMS skoru ise 3,48'den 2,08'e düşmüştür (p<0,05). 3. haftanın sonunda steroid grubunun VAS ve AOFAS skorlarının TZP ve Kİ uygulanan gruplara göre olumlu yönde değişiklikler gösterdiği ve görülen farkın anlamlı olduğu saptanmıştır (p<0,05). 6 ayın sonunda TZP grubunun VAS, RMS ve AOFAS skorlarındaki değişimin steroid ve Kİ gruplarına göre yüksek olması anlamlı bulunmuştur (p<0,05). 6 ayın sonunda steroid grubu ile Kİ grubu arasında VAS, AOFAS ve RMS skorları yönünden anlamlı farklılık oluşmadığı görülmüştür (p>0,05). Kronik plantar fasiit tedavisinin akut döneminde kortikosteroid uygulaması faydalıdır. Uzun dönem takiplerde TZP uygulamasının steroid ve kuru iğnelemeye görece, yöntem olarak ağrı ve fonksiyon üzerine daha da etkili bulunduğunu söyleyebiliriz.
Fare testisinde ve leydig hücre hatlarında endoplazmik retikulum ile ilişkili protein yıkımının (ERAD) steroidogenez ile ilişkisinin belirlenmesi
ERAD ve steroidogenez ile yapılan son çalışmalarda ERAD'ın androjenlerce regüle edildiği ortaya konulmuştur. Özellikle ERAD proteinlerden SVIP'in, ERAD inhibitörü olduğu literatüre geçmiştir. Fakat bu zamana kadar ERAD proteinlerinin steroidogenez basamaklarında yer alan proteinlerle etkileşimleri ve ya onların ekspresyonlarını nasıl etkiledikleri konusunda bir çalışma yapılmamıştır. Bu bilgiler ışığında tezimde fare testis dokusunda ve Leydig hücrelerinde, ERAD proteinlerinin steroidogenez sürecindeki rollerine açıklık getirmek amacı ile SVIP, p97/VCP, StAR, CYP17A1 ve 3β-HSD'nin ekspresyonları immünfloresan, immünohistokimya, ko-immünopresipitasyon, Western blot, Gen Ekspresyonu Analizi/QRT- PCR ve ELISA yöntemleriyle analiz edilmiştir. StAR'ın, CYP17A1'in ve 3β-HSD'nin, SVIP ve p97/VCP ile Leydig hücrelerinde kolokalize olduğu belirlendi. MA10, TM3 ve HLC Leydig hücrelerinde SVIP siRNA'ler ve p97/VCP siRNA'ler ile protein ekspresyonlarının baskılanması sonucunda CYP17A1, 3β-HSD ve StAR ekspresyonlarında azalma gözlenmiştir. İnsan Leydig hücrelerinde SVIP siRNA ile transfeksiyon ve hücrelerin hCG ile muamelesi sonrasında SVIP protein ekspresyonunda anlamlı artış gözlenirken, CYP17A1, 3β-HSD ve StAR ekspresyonlarında anlamlı bir değişiklik saptanmamıştır. p97/VCP siRNA ile transfeksiyon ve hücrelerin hCG ile muamelesi sonrasında ise p97/VCP, CYP17A1, 3β-HSD ve StAR protein ekspresyonlarında anlamlı bir değişiklik saptanmamıştır. Kontrol siRNA, SVIP siRNA ve p97/VCP siRNA ile transfekte edilmiş İnsan Leydig hücrelerinde SVIP ve p97/VCP gen ekspresyonlarında anlamlı düşüş gözlenirken, CYP17A1, 3β-HSD ve StAR gen ekspresyonlarında anlamlı değişiklik gözlenmemiştir. p97/VCP proteini çöktürülen HLC Leydig hücrelerinde StAR, CYP17A1 ve 3β-HSD ile bu proteinlerin p97/VCP ile etkileşimde oldukları belirlenmiştir. İnsan Leydig hücrelerinde Kontrol siRNA, SVIP siRNA ve p97/VCP siRNA ile transfekte edilmiş hücre medyumlarındaki testosteron düzeyleri karşılaştırıldığında, SVIP siRNA ve p97/VCP siRNA ile transfekte grupta testosteron düzeylerinde anlamlı derecede azalma görülmüştür. SVIP siRNA ile transfeksiyon ve hCG ile muamele sonrası testosteron düzeyleri SVIP siRNA ile transfekte grupla karşılaştırıldığında anlamlı derecede artış belirlenmiştir. Sonuç olarak diyebiliriz ki; ERAD'a ait proteinlerden SVIP ve p97/VCP Leydig hücrelerinde steroidogenezi etkiler, SVIP ve ve p97/VCP testosteron sentez sürecinde rol oynamaktadır.
Obez ve obez olmayan gebelerde maternalve umblikal kord kanında steroid hormon profil testleri ve oksidatif stres parametrelerinin araştırılması
Amaç: Obezite sağlığı bozacak seviyede vücutta anormal veya aşırı yağ birikmesidir. En riskli on hastalıktan biridir. Gebelik boyunca ve doğumda obez olan anneler antenatal, intrapartum, postpartum ve neonatal komplikasyonlar açısından önemli risk altındadır. Çalışmamızdaki amacımız obez ve obez olmayan gebelerde maternal ve umblikal kord kanında steroid hormon profil testleri ve oksidatif stres parametrelerinin araştırmaktır. Materyal-Metot: Otuz beş obez olmayan, otuz obez gebenin maternal ve kordon kanından birer adet serum birer adet tam kan numunesi alınmıştır. Annelerin maternal kanları doğum için yatışı yapıldığında, kord kanları ise fetüsün doğumundan hemen sonra alınmıştır. Elde edilen numunlerde steroid hormon profil testleri ve oksidatif stres parametreleri çalışılmıştır. Bulgular: Obez olmayan ve obez annelerin kord kanlarından elde edilen sonuçları karşılaştırdığımızda; Disülfid µmol/L (p <0.001), İskemi Modifiye Albumin ABSU (p =0.049), İndeks 1 (p<0.001), İndeks 2 (p<0.001), Katalaz kU/L (p <0.001), Miyeloperoksidaz U/L (p=0,023), 17-Hidroksi Pregnenolon ng/ml (p=0.034), 17- Hidroksi Progesteron ng/ml (p<0.001), 21-Deoksikortizol ng/ml (p<0.001), Androstenedion ng/ml (p=0.042), Kortikosteron ng/ml (p=0.045), Östron ng/ml (p=0.037), Aldosteron ng/ml (p<0.001) obez annelerin kord kanlarında daha yüksekken Albumin g/dL (p =0.003), İndeks 3 (p<0.001) ve Dihidrotestosteron ng/ml (p=0.012) parametreleri obez olmayan annelerin kord kanında daha yüksekti. Obez olmayan ve obez annelerin maternal kanından elde edilen sonuçları karşılaştırdığımızda; İndeks 1 (p<0.001), İndeks 2 (p<0.001), Katalaz kU/L (p=0.001), Seruloplazmin U/L (p<0.001), 11- Deoksikortikosteron ng/ml (p= 0.011), 11- Deoksikortizol ng/ml (p=0.039), 17-Hidroksi Progesteron ng/ml (p<0.001), 21- Deoksikortizol ng/ml (p<0.001), Androstenedion ng/ml (p=0.002), Kortikosteron ng/ml (p=0.019), Pregnenolon ng/ml (p=0.007), Progesteron ng/ml (p=0.026), Aldosteron ng/ml (p<0.001) parametreleri obez annelerin maternal kanında yüksekken; İndeks 3 (p<0.001) ve Dihidrotestosteron ng/ml (p<0.001) parametreleri obez olmayan annelerin maternal kanında daha yüksekti. v Sonuç: Obez ve obez olmayan annelerin maternal ve kord kanlarından elde ettiğimiz sonuçlar obezitenin oksidatif streste rolü olduğunu ve steroid hormon seviyelerine etki ettiğini göstermektedir. Anne ve bebek sağlığı için obezitenin önlenmesi önermekteyiz.
Basit kemik kistinde lokal steroid enjeksiyonlarının sonuçları
Amaç: Basit kemik kistlerinde kist içine steroid enjeksiyonu basit tedavi seçeneklerinden biridir. Bu çalışmanın amacı, basit kemik kisti tedavisinde lokal steroid enjeksiyonu sonuçlarını değerlendirmektir. Çalışma planı: Basit kemik kisti saptanan 17 hasta (11 erkek, 6 kız ; ort. yaş 12.4; dağılım 2-39) iki iğne tekniği kullanılarak kist içine metilprednizolon asetat (MPA) enjeksiyonuyla tedavi edildi. Kist altı olguda humerus proksimaline, iki olguda kalkaneusa (olgulardan biri bilateral), yedi olguda proksimal femura ve iki olguda da tibiaya yerleşmişti. Üç hastada steroid enjeksiyonu öncesinde patolojik kırık oluşmuştu. Patolojik kırığı olan bu üç hastaya metilprednizolon asetat (MPA) enjeksiyonu kırıkları iyileştikten sonra yapıldı. Hastalara sekiz hafta arayla, herbiri 40-160 mg metilprednizolon asetat içeren en fazla dört enjeksiyon uygulandı. Hastalar enjeksiyon sonrasında birinci, üçüncü, altıncı aylarda ve birinci yılda çekilen düz grafiler ile takip edildi. İlk yıldan sonra hastalar yılda bir kez düz grafilerle takibe alındı. Hastaların ortalama takip süresi 22 ay (dağılım 3-48 ay) idi. Kist iyileşmesi Neer sınıflandırmasına göre değerlendirildi. Sonuçlar: Metilprednizolon asetat tedavisi on kistte (%55) tamamen, üç kistte (%17) rezidüel lezyonla iyileşme sağladı. Üç hasta (%17) steroide hiç yanıt vermedi; iki hastada kist tekrarladı (%11). Tamamen veya rezidüel lezyonla iyileşen hastalardaki sonuçlar tatminkar bulunurken (%72), beş hastada (%28) steroid tedavisi başarısız bulundu. Kistin tekrarladığı hastalar küretaj ve greftlemeyle veya küretaj ve sementleme ile tedavi edildi. İşlemle ilgili hiçbir hastada komplikasyon görülmedi. Çıkarımlar: Bulgularımız, basit kemik kistlerinde lokal steroid enjeksiyonunun tatmin edici sonuçlar sağladığını ve agresif tedaviler öncesinde düşük morbiditeli bu tedavinin denenebileceğini göstermektedir. Anahtar sözcükler: Kemik kisti/ilaç tedavisi; enjeksiyon, intralezyonal; metilprednizolon/terapötik kullanım; steroid/terapötik kullanım.
Major depresif bozukluk hastalarında tekrarlayıcı transkranyal manyetik stimulasyon (rTMS) tedavisi sonrası nörotrofik faktör ve serum nöroaktif steroid düzeylerindeki değişimin incelenmesi
Giriş: rTMS majör depresif bozuklukta tedavi edici etkinliği kanıtlanmış bir somatik tedavi yöntemidir. Nöroendokrinolojik, nörotrofik, immünolojik ve nörotransmitter sistemleri üzerinden etki gösterdiğine dair hipotezler mevcuttur. Depresyonda nöroaktif steroid düzeylerinde değişiklikler olduğu ve bu değişikliklerin antidepresan tedaviyle düzeldiği gösterilmiştir. Diğer yandan BDNF ve TNF-α ile IL-1β düzeylerinin rTMS tedavisinden etkilendiği ve bunun klinik iyileşme ile ilişkili olduğunu gösteren yayınlar mevcuttur. Çalışmamızda majör depresif bozukluk tanısı almış hastalarda monoterapi rTMS tedavisiyle nöroaktif steroid (allopregnanolone, progesteron, DHEA, DHEA-SO4, estradiol, testosteron), BDNF, TNF-α ve IL-1β düzeylerindeki değişim, bunların klinik yanıtla ve dikkat başta olmak üzere bilişsel işlevler ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 kriterlerine göre majör depresif bozukluk tanısı almış 23 hasta, yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi bakımından bu hastalarla benzer durumda 25 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara tarafımızca hazırlanan sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HDDÖ), Pittsburg Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Dünya Sağlık Örgütü Engellilik Değerlendirme Çizelgesi (WHO-DAS-2) ölçeği, bilişsel işlevlerin değerlendirilmesi amacıyla İz Sürme Testi ve Sayı Menzili Testi verilmiştir. Hastaların depresyon düzeylerindeki değişiminin takibi amacıyla HDDÖ ve uyku kalitelerinin takibi amacıyla PUKİ ile haftalık ölçümler yapılmıştır. WHO-DAS-2 ve bilişsel testler ise rTMS tedavisine başlamadan önce, tedavinin dördüncü ve sekizinci haftasında yapılmıştır. Çalışmamızda tüm hastalardan rTMS tedavisinden önce, rTMS tedavisinin haftada 5 gün uygulandığı dördüncü hafta sonunda ve haftada bir uygulanan idame tedavisiyle birlikte tedavi bittiğinde sekizinci hafta sonunda alınan periferik kanda, allopregnanolon (ALLO), DHEA, progesteron, DHEA-S, estradiol, testosteron, BDNF, TNF-α ve IL-1β düzeyleri çalışılmıştır. Kadınlar için periferik kan alımı, nöroaktif steroidler menstrual döngüden etkilendiği için bazal standardizasyon sağlamak amacıyla folliküler evrede gerçekleştirilmiştir. Tüm katılımcılardan sabah saat 8.00-09.00 arasında kan alınmıştır. Kontrol grubunda söz konusu kriterlere uyum sağlanmıştır. Bulgular: Çalışmamızın sonuçlarına göre dördüncü hafta tedavi bittiğinde 23 hastadan 6 tanesinde (%26) HDDÖ skoru 7 puanın altına inmiş yani resmiyona ulaşmışken 15 tanesinde (%65) ise HDDÖ puanı %50 azalmış yani yanıt gözlenmiştir. Sekizinci hafta sonrası rTMS tedavisi idame dahil tamamen bittiğinde 16 hastanın (%69,5) HDDÖ puanının 7'nin altında olduğu yani remisyona ulaştığı görülmekle birlikte 20 tanesinde (%87) ise HDDÖ puanı %50 azalmış yani tedaviden yanıt alınmıştır. Bununla birlikte monoterapi rTMS tedavisiyle BDNF ve allopregnanolon düzeylerindeki artışın yanında TNF-α, IL-1ß, DHEA ve DHEA-S seviyelerindeki azalma istatistiksel olarak anlamlı olarak bulunmuştur. Dikkat başta olmak üzere yürütücü işlevler ile ilgili fikir veren testler olan İz Sürme testi ve Sayı Menzili testi puanları da tedaviyle birlikte olumlu yönde değişmiştir. Özellikle BDNF düzeyleri ile Sayı Menzili testi arasında hem dördüncü haftanın sonunda hem de sekizinci haftanın sonunda olumlu yönde, orta derecede anlamlı bir korelasyon saptanmıştır. rTMS tedavisi öncesi hasta ve sağlıklı kontrol gruplarının serum BDNF düzeylerinin karşılaştırılması sonucunda hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük olduğu görülmüştür. Bunun yanında rTMS tedavisiyle birlikte hasta grubunda serum BDNF düzeyindeki artış hem dördüncü hafta sonunda (p<0,001) hem de sekizinci hafta sonunda anlamlı olarak bulunmuştur (p<0,001). Bununla birlikte hem TNF-α hem de IL-1ß düzeylerinin sekizinci hafta sonunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaldığı görülmüştür (p<0,001). TNF- α düzeyi hem dördüncü hafta sonunda tedavi öncesine göre anlamlı şekilde azalmış (p=0,023) hem de dördüncü haftadan sekizinci haftaya kadar yapılan idame rTMS tedavisi sürecinde de istatistiksel olarak anlamlı şekilde azalmaya devam etmiştir (p=0,024). IL-1ß düzeyi ise ilk dört hafta tedavi süresince azalmış fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmamakla birlikte dördüncü haftadan sekizinci haftaya kadar olan tedavi sürecinde azalmaya devam etmiş ve bu süreçteki azalma oranı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p = 0,002). rTMS tedavisiyle sayı menzili testi puanlarındaki değişime bakıldığında tedavi öncesi ve birinci ay sonunda yani haftada 5 seans 4 hafta rTMS tedavisi bitiminde sayı menzili testindeki artış oranının istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür. (p<0,001) Birinci ay sonu ile ikinci ay sonundaki puanlar karşılaştırıldığında burada istatistiksel olarak anlamlı bir sonuca ulaşılamamıştır. İz Sürme testlerindeki değişimin rTMS tedavisi ile ilişkisine bakıldığında iz sürme A testi için tedavi öncesi ve birinci ayın sonu ile birinci ay ve ikinci ayın sonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemekle (p = 0,484) birlikte tedavi öncesi ile tedavinin bitimi yani ikinci ayın sonu karşılaştırıldığında burada istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir fark olduğu görülmüştür. (p = 0,009) İz sürme A testi için hata durumu arasında anlamlı fark gözlenmiştir (p = 0,012). İz sürme B testi için ise hem tedavi öncesi ile dördüncü hafta sonundaki değerler, hem de dördüncü hafta ile sekizinci hafta arasındaki değerler istatistiksel olarak anlamlı şekilde farklı bulunmuştur. (p<0,001) Hata sayılarındaki değişim için de anlamlı bir ilişki görülmüştür. (p= 0,027) Sonuç: Çalışmamızda rTMS'nin MDB hastalarında etkili olduğu görülmüştür. Bu etki; nöroaktif steroidlerdeki değişime bağlanarak nöroendokrin etkiyle ilişkilendirilebileceği gibi rTMS tedavisiyle serum BDNF düzeyinin de istatistiksel olarak artması nörotrofin hipotezini de desteklemektedir. Diğer yandan TNF- α ve IL1β düzeylerindeki değişim mevcut antidepresan etkide immünolojik bir değişimin de katkısı olduğu şeklinde yorumlanabilir. Bununla birlikte mevcut biyobelirteçlerdeki değişimin bilişsel işlevlerle ilişkilendirilmesi rTMS'nin bilişsel fonksiyonlar üzerinde etkili olabileceğini daha geniş alanda ölçüm yapan bilişsel ölçeklerle benzer çalışmaların yapılmasının bu konunun netlik kazanmasına katkı sağlayacağı söylenebilir. Anahtar kelimeler: BDNF, Bilişsel İşlevler, IL-1ß, Nöroaktif Steroidler, rTMS, TNF- α
Ani işitme kaybında intratimpanik ve sistemik steroid tedavisinin karşılatırılması
Amaç: İdiopatik ani işitme kaybında (AİK) etkinliği kanıtlanmış tek ilaç steroidlerdir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda, intratimpanik (IT) olarak verilen steroidlerin yüksek perilenf konsantrasyonu sağlayarak, daha fazla işitme kazancı sağladığına yönelik sonuçlar mevcuttur. Bu çalışmadaki amacımız, IT steroid tedavisi ile sistemik steroid tedavisinin etkinliklerini karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntemler: Bu prospektif çalışmada, Ocak 2005 ile Eylül 2008 arasında kliniğimize AİK şikayeti ile başvuran 60 hasta dâhil edildi. Bu hastalardan 29'u IT steroid grubuna (ITSG), 31'i sistemik steroid grubuna (SSG) dâhil edildi. IT enjeksiyonda 4 mg/ml konsantrasyonundaki dekzametazon, 5 gün ardı ardına uygulandı. SSG'de ise 1 mg/kg metilprednizolon, 10 günde kesilecek şekilde oral olarak verildi. Değerlendirmelerde hastaların saf ses ortalamaları (PTA), konuşmayı ayırt etme skorları(SDS), 10 dB üzerinde işitme gelişmesi gösteren hasta yüzdeleri 10. gün ve 2. ayda her iki grup için istatistiksel olarak karşılaştırıldı.Bulgular: ITSG'de 10. gün ve 2. aydaki ortalama PTA kazançları sırasıyla 31,38 ve 37,55 dB olurken, SSG'deki kazançlar sırasıyla 19,35 ve 20,68 dB'de kaldı. ITSG'de 10. gün ve 2. aydaki ortalama SDS kazançları sırasıyla % 35,24 ve % 37,52 olurken, SSG'deki hastaların kazancı % 20,13 ve % 19,61 olarak bulundu. Ayrıca ITSG'de 2. ayda, 29 hastanın 25'i (% 86,2), SSG'de ise 31 hastanın 16'sı (% 51,6) 10 dB üzeri işitme kazancı sağladı.Sonuç: İntratimpanik steroid tedavisi sistemik steroid tedavisine göre işitme kazancı yönünden daha iyi sonuçları, steroidlerin sistemik yan etkilerini oluşturmadan vermektedir. Örnek sayısı daha fazla olan çalışmalarla, verilecek steroidin cinsi, uygulama dozu, sıklığı ve süresi gibi faktörlerin aydınlatılmasına ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: İntratimpanik, steroid, ani işitme kaybı, tedavi
Pediatrik açık kalp cerrahisinde preoperatif steroid kullanımının postoperatif antienflamatuar etkisi
Modern kalp cerrahisinin başlangıcı olarak kabul edilen kardiyopulmoner bypassın (KBP) kullanılmaya başlanmasından bu yana, birçok faktör ile sistemik enflamatuar proçesin aktivasyonu sonucu, vücutta yaygın olarak multiorgan fonksiyon bozuklukları oluşabilir.Kardiyopulmoner bypassa girilmesi ile kompleks ve çok komponentli bir enflamatuar cevap oluşur. Bu durum erişkinlere nazaran bağışıklık sistemleri nispeten zayıf olan çocuklarda daha sık görülmektedir. Gerek pediatrik gerekse erişkin kalp cerrahisinde, kardiyopulmoner bypass sonucu gelişen immun sistemin aktivasyonunda rol alan etkenlerden biri de sitokinlerdir. İnterlökin-6 (İL-6) ve Tümör Nekrozis Faktör alfa (TNF ?) gibi proinflamatuar sitokin salınımı sonucu sistemik enflamatuar yanıt aktive olabilmektedir. Uzun yıllardır iltihabi reaksiyonu baskıladığı bilinen ve bu nedenle geniş kullanım alanı bulmuş olan steroidlerin kardiyopulmoner bypass öncesi kullanımı, birçok mekanizmayla enflamatuar yanıtı baskılamaktadır.Bu çalışmanın amacı; Kardiyopulmoner bypass altında opere edilen asiyanotik konjenital kalp hastalarında operasyon öncesi steroid kullanımının, enflamatuar mediatörler olan interlökin-6 ve tümör nekrozis faktör alfa seviyelerine etkisi, postoperatif ekstubasyon süreleri ile ilişkisinin değerlendirilerek anti-inflamatuar etkinliğinin olup olmadığının araştırılmasıdır.Anahtar Sözcükler: Konjenital kalp hastalığı, Kardiyopulmoner bypass, Steroid, Tümör nekrozis alfa İnterlökin-6, Kross klemp süresi.
Steroide dirençli nefrotik sendromlu olguların retrospektif değerlendirilmesi
Bu çalışmada 2000-2015 döneminde, servisimizde yatan ve Çocuk Nefroloji Polikliniğinde takip edilen steroide dirençli nefrotik Sendrom tanısı alan 50 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya katılan hastaların 22'si kız (%44), 28'i erkek (%.56) olup, yaşları 1 yaş ile 14 yaş (6.38±3.95) arasında değişmekte idi. Hastalarımızda en sık rastlanan patoloji FSGS (%44) olarak saptandı. FSGS'yi MPGN (%30), MGN (%22) ve MLH (%4) izledi. Çalışmaya katılan 22 FSGS tanılı hastanın 8'de podosin gen mutasyonu pozitif saptanırken, 10'da negatif bulundu. Dört hastanın ise podosin gen mutasyonu bilinmiyordu. MGN hastalarında anne ve baba akrabalığı ve ailede NS öyküsü daha sık görülmekteydi (%81,8). FSGS hastalarında akrabalık bağı diğer hastalara nazaran daha az oranda (%45,5) görülmekteydi. Podosin gen mutasyonu bakılan alt gruplarda ise mutasyonu pozitif olanlarda akraba evliliği oranı negatif olanlardan daha yüksek (%87,5) bulundu. Başvuru anında kan basıncı yüksekliği (%36,3) ve GFR düşüklüğü (%40,9) FSGS hastalarında daha sık karşılaşılan bir bulguyken, MPGN hastalarında kompleman düşüklüğü (%20) daha ön plandaydı. 2000 ile 2015 yılları arasında izlenen 50 SRNS hastamızın ortalama takip süresi 5,8 yıl (±3,8 yıl)(1-14 yıl) olup, 18'i (%36,0) remisyonda iken, 21 hasta (%42,0) nefrotik proteinürisi devam ederken, 11 hastada (%22,0) ise kronik böbrek yetmezliği gelişmişti. Siklosporin tedavisi en etkin tedavi iken, yanıtsız olan 3 hastamız takrolimus tedavisi ile remisyona girmişti. Ritüximab, MMF, siklofosfamide ve plazmaferez tedavisi ile remisyona giren hasta olmadığı görüldü. Sonuç olarak çocukluk çağı nefrotik sendromlarının önemli bir kısmından sorumlu olan SRNS'ın çoğunluğunu FSGS'nin oluşturduğu, FSGS'lerin de önemli kısmından da podosin pozitif mutasyona sahip ailesel FSGS'nin sorumlu olduğu görüldü. Steroide dirençli nefrotik sendromların tedavisinde siklosporinin etkili tedavi seçeneği olduğu, bu tedavinin yetersiz olduğu durumlarda takrolimusun alternatif seçenek olabileceği bulundu. Ancak tanı ve tedavilerdeki güncel gelişmelere rağmen SRNS hastalarının bir kısmının KBY sürecine girmekten kurtulamadığı görüldü. Bu hastaların tanı, tedavisi ve prognozlarının belirlenmesinde çok merkezli prospektif çalışmaların gerekliliği ortaya çıkmaktadır.