Stomach neoplasms
87 theses under this subject heading
0-6 aylık anneden alınan anne sütü örneklerinin mide kanseri hücre hattı üzerindeki etkisinin araştırılması
Yenidoğanın beslenmesi tarihsel olarak incelendiğinde, günümüze kadar en önemli besin anne sütüdür. Anne sütü yenidoğan bebeğin optimum büyüme ve gelişmesi için gerekli olan sıvı, enerji ve besin ögelerinin içeren, biyoyararlılığı yüksek, sindirimi kolay bir besindir. Mide kanseri, tüm dünyada görülme insidansı ve ölüm oranı yüksek bir kanser tipidir. Mide kanseri, diyet faktörleri, yeterli ve sağlıklı beslenme, liften zengin diyetler, erken teşhis, genetik faktörler insidansı azaltırken, tütün ürünleri ve alkol tüketiminin fazla olması mide kanseri insidansını arttırmaktadır. Bu çalışmada 0-6 aylık bebeği olan 10 farklı anneden alınan anne sütlerinden elde edilen whey proteinlerinin metastaz üzerine etkisi araştırılmıştır. Anne sütü whey proteinlerinin metastaz üzerindeki hücre göçü deneyi ve çeşitli kanser türlerinde metastaz ile ilişkilendirilen PPARRγ'nın gen ifadesi yoluyla incelenmiştir. Çalışmamızda mide kanseri hücrelerini 37oC ve %5 CO2 şartlarında, RPMI büyüme besiyerinde çoğaltılmıştır. Çoğalan hücreler 12 kuyucuklu hücre kültür tabaklarına 200.000 hücre/kuyu olacak şekilde ekilmiş ve hücrelerin konfluent olmaları sağlanmıştır. Daha sonra her kuyucuğa 50 uL anne sütlerinde elde edilen whey proteinleri uygulanmış ve ardından pipet ucuyla düz bir çizik atılmıştır. Hücre göçünün tespiti amacaıyla mikroskop altında 0.saat ve 24. saatteki görüntüleri kaydedilmiştir. PPARγ gen ifade analizi için hücrelerden total RNA izolasyonu yapılmış ve anne sütü whey proteinlerinin PPARγ üzerindeki etkisi RT-PCR yöntemi ile analiz edilmiştir. Çalışma sonucunda 2., 3., 5. ve 8. anne sütü whey proteinlerinin metastaz baskıladığı ancak 6.,7., 9. ve 10. anne sütü whey proteinlerinin metastazı baskılamadığı tespit edilmiştir. Bununla birlikte 1. ve 4. anne sütü whey proteinlerinin verildiği mide kanseri hücrelerinde kapanma gözlemlenmemiş aksine atılan çiziğin genişliğinde artış olduğu gözlemlenmiştir. 3., 4., 5., 6. ve 7. anne sütü whey proteinlerinin uygulandığı hücrelerde PPARγ gen ifadesi anlamlı şekilde artarken (p<0.05), diğerlerinde gen ifade değişimi anlamlı bulunmamıştır. Sonuç olarak her anne sütünün whey proteini profili farklı olduğundan, anne sütü whey proteinlerinin mide kanserindeki etkisi PPARγ ve farklı metastazik yolaklar ile incelenmelidir.
Tanı anında metastatik olmayan opere mide kanserli hastaların klinikopatolojik özelliklerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi ve sağkalım analizleri
Tanin Hayriye, Tanı anında metastatik olmayan opere mide kanserli hastaların klinikopatolojik özelliklerinin retrospektif değerlendirilmesi ve sağkalım analizleri, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Uzmanlık Tezi, Van, 2018. Amaç: Tanı anında metastatik olmayan ve opere olan mide kanserli hastaların klinik verilerinin geriye dönük olarak değerlendirilerek prognostik önemi olabilecek faktörlerin belirlenmesi ve belirlenen bu prognostik faktörlerin sağkalım üzerine etkisinin saptanması Gereç ve yöntem: Çalışmamıza Ocak 2013 ve Kasım 2017 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Kliniği'ne başvuran ve patolojik olarak mide kanseri tanısı almış olan hastalar dahil edildi. Bu hastalar içerisinden tanı anında metastatik olmayan ve mide kanseri nedeniyle opere olan 109 hasta seçildi. Cinsiyet, yaş, tümörün yerleşim yeri, tümörün makroskobik görünümü, histolojik alt tipi, tümörün invazyon derinliği, tümörün evresi, lenfatik invazyon, perinöral invazyon, vasküler invazyon, hastaların ECOG performans skoru durumlarının prognostik önemi ve sağkalım ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Tanı anında metastatik olmayan opere mide kanserli hasta grubu 109 kişiden oluşuyordu. Hasta grubunun tamamı histopatolojik olarak adenokanser türündeydi. Olguların %62.3'ü (68 olgu) erkek, %37.6'sı (41 olgu) kadındı. Tüm olgular içerisinde en erken tanı yaşı 24 (yıl), en ileri tanı yaşı ise 81 (yıl) idi. Ayrıca median tanı yaşı (ortanca tanı yaşı) 59, mean tanı yaşı (ortalama tanı yaşı) 58.81 olarak bulundu. Tümörün lokalizasyon durumuna bakıldığında, olguların %36.7'si (39 olgu) korpusta, %27.3'ü (29 olgu) kardiada, %26.4'ü (28 olgu) antrumda, %9.4'ü (10 olgu) ise özofagogastrik bileşkede lokalize idi. Tümörlerin makroskobik görünümleri değerlendirildi ve %37.6 (41 olgu) olgu ülserovejetan, %33 (36 olgu) olgu ülsere, %14.7 (16 olgu) olgu ülseroinfiltratif, %11.9 (13 olgu) olgu ise infiltratif görünümde saptandı. Tümörün histopatolojik alt tipleri (lauren sınıflamasına göre) değerlendirildiğinde olguların %59.5'inin (53 olgu) intestinal tipte, %30.3'ünün (27 olgu) diffüz tipte, %10.1'inin (9 olgu) mikst tipte olduğu görüldü. T evrelemesine göre %6.4 olgu (7 olgu) T1, %6.4 (7 olgu) olgu T2, %50.9 (55 olgu) olgu T3, %36.1 (39 olgu) olgu ise T4 evresine sahipti. N evrelemesine göre N0 olan %30.5 (33 olgu) olgu, N1 olan %25.9 (28 olgu) olgu, N2 olan %15.7 (17 olgu) olgu, N3 olan %27.7 (30 olgu) olgu saptandı. Hastaların klinik evreleri değerlendirildiğinde evre1 olan %13.8 (15 olgu), evre2 olan %33 (36 olgu) ve evre3 olan %53.2 (58 olgu) olgu görüldü. Çalışmada yer alan 89 hastanın tümör diferansiayon derecesi belirlenmiş olup bunların %10.1'i (9 olgu) iyi diferansiye, %55'i (49 olgu) orta diferansiye ve %34.8'i (31 olgu) undiferansiye idi. Toplam 104 olgunun lenfatik invazyon verisi mevcuttu ve %69.2 (72 olgu) olguda lenfatik invazyon var iken %30.7'sinde(32 olgu) lenfatik invazyon bulunmuyordu. Vasküler invazyon durumu 105 hasta için belirlendi ve bunların %64.7'sinde (68 olgu) vasküler invazyon var iken % 35.2'sinde (37 olgu) vasküler invazyon yoktu. Olguların 103'ünde perinöral invazyon bilgisi mevcut olup %68.9'unda (71 olgu) perinöral invazyon olduğu ve %31'inde (32 olgu) perinöral invazyon olmadığı görüldü. ECOG performans skoru açısından tüm vakalar değerlendirildi. ECOG 0 grubuna dahil %33.9 (37 olgu), ECOG 1 grubuna dahil %43.1 (47 olgu) ve ECOG 2 grubuna dahil %22.9 (25 olgu) olgu mevcuttu. Hastaların hastalıksız sağkalımları belirlenirken hastalıksız sağkalım süresi, metastaz veya lokal nüks gelişme tarihine kadar geçen süre olarak tanımlandı. Çalışmamızda tümör lokalizasyonu ile ilgili verilerimiz antrumun mide kanserinde en sık tutulum yeri oluşuyla ilgili bilgilerimizle çelişkili, proksimal mide kanserlerinde artış bildiren yayınlarla uyumlu idi. Ayrıca çalışmamızda tümör lokalizasyonu ile hastalıksız sağkalım arasında anlamlı fark saptanmadı. Perinöral invazyon ve lenfovasküler invazyonun hastalıksız sağkalım ile ilişkisine bakıldığında lenfovasküler invazyon durumu ile hastalıksız sağkalım arasında anlamlı korelasyon görülürken perinöral invazyon ile hastalıksız sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı. Çalışmamızda yer alan olgulara ait T evresi, N evresi, klinik evre, ECOG performans skoru arttıkça hastaların hastalıksız sağkalım sürelerinin azaldığı görüldü. Sağkalım ile anlamlı ilişkisi olan diğer faktörler Lauren sınıflaması ve tümöre ait diferansiasyon derecesi idi. Anahtar Kelimeler: mide kanseri, prognostik faktör, hastalıksız sağkalım
Mide kanseri tanısında yeni bir prediktif faktör olarak serum laminin düzeyi
Mide kanseri, bölgemizde ve ülkemizde sık görülen malignitelerden biridir. Hastaların %50'sine yakını tanı anında, metastatik hastalığa sahip olup; bu durum küratif tedaviyi engellemektedir. Erken tanı için serumda kanser belirteci olarak kullanılabilecek biyomarkerlar gerekmektedir. Bu çalışmada, mide kanseri hastalarında laminin düzeyinin tümör evresi ve lenf nodu metastazı ile ilişkisi araştırıldı. Mide kanseri grubu olarak 80 hasta ve kontrol grubu olarak 40 hasta çalışmaya alındı. Her iki gruptaki kişilerden kan örneği alındı. Alınan bu kan örneklerindeki laminin düzeyi ELISA yöntemi ile ölçüldü. Çalışmamız sonucunda mide kanseri hastaları ve sağlıklı donörler arasında ortanca laminin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptandı(p<0.0001). İleri seviyedeki T evresi (T3 ve T4) (p<0.001), lenf nodu metastazı (p<0.001) ve ileri TNM evresi (evre III veya IV), (p<0.001) olan hastalarda serum laminin düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulundu. Yüksek preoperatif serum laminin seviyeleri metastaz varlığı ile korele idi. Serum laminin konsantrasyonu, mide kanseri yüksek riskine sahip olan kişileri tanımlamak için kullanılabilir. Bu nedenle, laminin molekülünün yeni özellikleri araştırılmalıdır ve daha çok hasta grubu ile geniş çalışmalar yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Mide kanseri, Laminin.
Aile sağlığı merkezine başvuran hastalarda helicobacter pylori sıklığı
Helicobacter pylori (H. pylori) infeksiyonu dünyada oldukça sık görülmektedir. H. pylori'nin görülme sıklığı, özellikle düşük sosyo-ekonomik durum, sağlık önlemlerinin yetersizliği, toplu yaşam koşulları ve su kaynaklarındaki sorunlarla ilişkili olarak artış göstermektedir. H. pylori ile infekte ve aşırı asit salgılanması olan kişiler mide ülseri, mide kanseri ve duodenum ülseri açısından büyük risk taşırlar. Özellikle mide kanseri açısından H. pylori tanısı konup antimikrobiyal tedavi ile eradike edilen hastalarda kanser riski büyük oranda azalmaktadır. Çalışmada H. pylori tespit edilen kişilerin Gastroenteroloji Kliniğine yönlendirilmesi ve ileri tetkikler uygulanması neticesinde, teşhisin kesinleştirilmesi ve erken teşhis konulması suretiyle, tedavi planına katkı sağlanması amaçlanmıştır. Van il merkezinde bulunan Aile Sağlığı Merkezimize başvuran hastalardan rastgele seçilen 189'u kadın, 129'u erkek, 17-83 yaş aralığındaki (yaş ortalaması 45.24) 318 kişi üzerinde yapılan bu çalışmamızda; girişimsel olmayan (non-invaziv) testlerden özgüllüğü %100, duyarlılığı %98.8, doğruluğu %98.9 olan gaita hızlı antijen kaset testi kullanıldı. Çalışma sonunda hastaların gastrik şikâyetlerinin olup/olmadığı, H. pylori mikrobuna etki eden ilaç kullanımının olup-olmadığı cinsiyet, yaş ve test sonucu bilgilerinin SPSS programı yardımı ile istatistik çalışması yapılarak sonuçlar değerlendirildi. Çalışmamızda 75'i(%58.1) kadın ve 54'ü (%41.9) erkek olmak üzere 129 (%40.6) kişinin dışkısında H. pylori pozitif olarak tespit edildi. Cinsiyetlerin kendi içindeki test sonucu pozitifliği oranı açısından; kadınların %39.7'sinde ve erkeklerin %41.9'unda H. pylori pozitif olarak tespit edildi. H. pylori pozitif olanların yaş aralığının 17-74 ve yaş ortalamasının 45.90 olduğu ve yaşın ilerlemesine paralel olarak H. pylori pozitifliğinin de artış gösterdiği, 17-25 yaş grubunda % 36.6, 26-45 yaş grubunda % 38.4, 46-65 yaş grubunda %43.3 ve 65-83 yaş grubunda ise %41.4 olduğu; bu durumda en yüksek oranın 46-65 yaş grubunda (%43.3) olduğu sonraki yaş gruplarında ise biraz azaldığı tespit edildi. Test sonucu pozitif olanların 91'inde (%70.5) gastrik şikâyetlerin olduğu gözlendi. H. pylori antijen pozitifliği oranının erkek ve kadınlarda birbirine yakın olması nedeniyle herhangi bir cins lehine H. pylori'ye yatkınlık durumundan söz edilemez. H. pylori her yaşta görülebilir ve yaş ilerlemesine paralel olarak artış gösterir. Ülkemizde yapılmış diğer çalışmalar ile kıyas edildiğinde bu çalışmamızda H. pylori pozitifliğinin düşük olması önemlidir. Gastrik şikâyeti olan kişilerde test pozitiflik oranı daha yüksektir. PPI kullanımının H. pylori eradikasyonu üzerinde etkisi açıktır. Toplumumuzda genel olarak ilaç kullanımı özelde de antimikrobiyal ve PPI (Proton Pompa İnhibitörü) grubu ilaç kullanımı çok yaygındır ve bu sebeple H. pylori'nin farkında olmadan istem dışı olarak tedavi edilmiş olması muhtemeldir.
Mide kanserli hastalarda intestinal parazitlerin sıklığı
Bu çalışmanın amacı, mide kanser (CA)'li hastalarda intestinal parazitlerin sıklığını saptamak ve bu hasta grubunda intestinal parazit enfeksiyonlarının önemini ortaya koymaktır. Çalışma 01.08.2017–01.12.2018 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Parazitoloji Laboratuarında yürütülmüştür. Hasta ve Kontrol grubu Dahiliye Polikliniklerine başvuran hastalardan oluşturulmuştur. Hasta grubu 40'ı kadın, 60'ı erkek olmak üzere 100 hastadan; kontrol grubu ise 50'si kadın, 50'si erkek olmak üzere 100 kişiden oluşturulmuştur. Hasta ve kontrol grubundan alınan dışkı örnekleri önce nativ-Lugol yöntemi ile intestinal parazitler yönünden mikroskobik olarak incelenmiş daha sonra formol-etil asetat yöntemiyle çoklaştırılmış ve modifiye asit-fast yöntemiyle boyanmıştır. Yaptığımız bu çalışmada hasta grubunu oluşturan mide CA'lı hastalarda %14, kontrol grubundaki sağlıklı bireylerde %2 oranında intestinal parazit pozitifliği saptanmıştır. Hasta grubunun %11'i Blastocystis. hominis (%4'ü bol B. hominis), %4'ü Cryptosporidium spp., %2'si Giardia intestinalis, %1'i Cyclospora cayetanensis yönünden pozitif bulunmuştur. Yapılan istatistik değerlendirmede intestinal parazit pozitifliği bakımından mide CA'lı hasta grubu ile kontrol grubu arasında istatistik olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p= 0.028). Ayrıca intestinal parazit pozitifliği (p= 0.012) ve bol B. hominis pozitifliği (p= 0.041) bakımından hasta ve kontrol gubunun 51 ve üzeri yaş grupları arasında ayrı ayrı anlamlı fark belirlenmiştir. Cinsiyete göre mide CA'lı hastalarda parazit pozitifliği istatistiksel olarak değerlendirildiğinde hasta ve kontrol grubundaki kadınlar arasında anlamlı fark (p= 0.004) elde edilmiştir. Hasta grubunda Cryptosporidium spp., C. cayetensis, G. intestinalis ve bol B. hominis saptananlarının genellikle ishalli olduğu görülmüştür. Bu sonuçlar dikkate alınarak ishalli olanları başta olmak üzere tüm mide CA hastalarının hem nativ-Lugol yöntemi hem de modifiye asit-fast gibi boyama yöntemleri ile intestinal parazitler yönünden değerlendirilmesi gerektiği kanaatine varılmıştır. Anahtar sözcükler: Mide kanseri, İntestinal parazitler, Prevalans
IRS1 Gly972Arg ve IRS2 Gly1057Asp polimorfizmlerinin gastrik kanser gelişimi ile arasındaki ilişki
KARATAŞ U, IRS1 Gly972Arg ve IRS2 Gly1057Asp Polimorfizlerinin Gastrik Kanser Gelişimi ile Arasındaki İlişki, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2020. Ġnsülin reseptör substrat (IRS) proteinleri, insülin reseptörü (IR) ve insülin benzeri büyüme faktör-1 (IGF-1) reseptöründen gelen sinyalleri efektör proteinlere ileten sitoplazmik adaptör proteinlerdir. IRS1 ve IRS2 insanda yaygın ekspresyon göstermektedir. IRS proteinlerinin ekspresyon artıĢları birçok kanserin geliĢimi ile iliĢkilendirilmiĢtir. Ekpsresyon çalıĢmalarına ek olarak, çalıĢmalar IRS1 ve IRS2 gen polimorfizmlerinin de bazı kanser türlerinin geliĢimine yatkınlık yarattığını göstermektedir. IRS1 Gly972Arg ve IRS2 Gly1057Asp polimorfizmleri bu genlere ait en yaygın görülen varyantlardır. Bu çalıĢmada IRS1 Gly972Arg ve IRS2 Gly1057Asp polimorfizmlerinin gastrik kanseri geliĢimi ile arasındaki iliĢkinin belirlenmesi amaçlandı. ÇalıĢmaya 100 mide kanseri ve 100 kontrol birey dahil edildi. Örneklerin, periferik kanlarından DNA izolasyonu gerçekleĢtirildi. Tek nükleotid polimorfizmleri Taqman Assayler aracılığıyla gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile belirlendi. Ġstatistiksel analiz sonucunda IRS1 Gly/Gly genotipine göre Gly/Arg genotipinin 7,891 kat (%95 G.A: 3.251-19.154 p<0.001), Arg/Arg genotipinin ise 22.716 (%95 G.A: 6.311-81.761 p<0.001) kat daha fazla gastrik kanseri geliĢimine yatkınlık yarattığı belirlendi. IRS2 Gly1057Asp genotip analizi, Gly/Gly genotipine göre Asp/Asp genotipine sahip bireylerin 2.311 kat (%95 G.A: 0.800-6.678 p=0.122) daha fazla mide kanseri geliĢimi riski olduğunu gösterse de bu değerler istatistiksel açıdan anlamlı bulunamadı. Sonuç olarak, elde ettiğimiz veriler IRS1 Gly972Arg ve IRS2 Gly1057Asp varyantlarının gastrik kanseri geliĢim riskini arttırabileceğini ortaya koymaktadır. Bu sonuçların doğrulanması ve bu varyantların belirteç olarak kullanılabilmesi için daha büyük popülasyonlarda çalıĢılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: IRS1, IRS2, polimorfizm, mide kanseri, SNP
Van ili ve çevresindeki malign tümörlerin demografik özelliklerine göre dağılımının belirlenmesi
Bölgemizde (Van ili ve çevresi) yüksek oranda üst gastrointestinal sistem tümörlerinin olduğu söylenilmek ile birlikte bu konu ile ilgil yeterli verinin olmadığı görülmüştür. Bizim çalışmamızın amacı da bu eksikliğin giderilmesi ve bölgemizde tüm kanser türlerinin ne sıklıkta görüldüğü, demografik özelliklere göre Van Gölü havzasının hangi populasyonunda nasıl bir değişkenlik gösterdiği, yaşadığı yere göre, cinsiyete göre, yaşa göre dağılım ve sıklığının belirlenmesidir. Gereç ve Yöntemler: Retrospektif kesitsel tipteki bu çalışmaya Ocak 2010-Ekim 2019 yılları arasında Van Yüzüncü Yıl Üniveristesi Dursun Odabaş Tıp Merkezine başvurmuş ve patolojik olarak kanser tanısı almış olan tüm yetişkin (18 yaş ve üzerinde) hastalar dahil edilmiştir. Araştırmada dışlanma kriterleri ise 18 yaş altında olma, kesin patolojik malignite tanısı olmama ve patolojik malignite tanısını bakşa bir dış merkezde almış olmadır. Bulgular: 4967 olgunun 2376'sı (%47.8)'i kadındı. Tüm olgular için median yaş 58 (18-111) idi. Kadınların median yaşı 55 (18-111) iken erkeklerin median yaşı 60 (18-97) idi. Tüm popülasyonda en sık görülen malignite 917 (%18.5) olgu ile mide kanseri iken onu sırasıyla meme (%10,2), özofagus (%8,8), kolorektum (%7,8), baş-boyun (%7,3) izlemiştir. Erkekler arasında en sık görülen malignite 575 (%22,2) olgu ile mide kanseri iken, onu sırasıyla baş-boyun (%9,7), akciğer (%8,7), kolorektum (%8), lösemi (%7,3) izlemiştir. Kadınlarda en sık görülen malignite 497 (%20.9) olgu ile meme kanseri iken onu sırasıyla mide (%14,4), özofagus (%11,5), tiroid (%7,8), kolorektum (%7,6) izlemiştir. Sonuç: Çalışmamızda Van Gölü Havzasında mide ve özofagus kanserlerinin Türkiye verilerinden farklı olaral ilk sıralarda ve yüksek oranda görüldüğü tespit edilmiştir. Her ne kadar mide kanseri etyolojileri bilinse de bölgemizde görülen yüksek oranın gerçek nedeni henüz bulunamamıştır. İleri çalışmalara ihtiyaç vardır. Bölgede sık görülmeleri nedeniyle mide ve özofagus kanserlerinin erken teshiş için tarama programları geliştirlmelidir.
Comparative analysis of myeloid-derived suppressor cells from blood and spleen in gastric and pancreatic cancer
Under physiological conditions, development and maturation of the myeloid cells take place in the bone marrow. In case of chronic inflammatory disorders such as cancer, production of chemokines, growth factors, and cytokines are augmented, and myelopoiesis is boosted. However, the myeloid cells enter circulation without full maturation and may interfere with immune responses. These immature immunosuppressive cells are called "myeloid-derived suppressor cells (MDSCs)". MDSCs employ different mechanisms such as reactive oxygen species, nitric oxide, arginase 1, indoleamine 2,3-dioxygenase to suppress immune responses. MDSCs are accumulated in the peripheral blood, bone marrow, liver, and especially in the spleen and support tumor formation and metastasis in tumor-bearing mice. On the other hand, since obtaining spleen samples is very challenging, peripheral blood is generally used in human studies. Increased amounts of MDSCs were found in the peripheral blood of cancer patients and were associated with bad prognosis. However, there is more room for research about MDSCs in the human spleen. In this study, from peripheral blood and spleen samples of gastric and pancreatic cancer patients who underwent splenectomy, the subtypes of MDSCs were determined. Particularly, polymorphonuclear MDSCs (PMN-MDSCs) were accumulated in the spleen, and they were in close proximity with T cells. Increased percentages of PMN-MDSCs both in peripheral blood and spleen were associated with bad prognosis regardless of clinical stage. Furthermore, the spleen specimens which were obtained from the patients with traumatic injury served as non-malignant controls. PMN-MDSCs were accumulated in injured spleen similar to that of observed in the cancer patients. Increased percentages of PMN-MDSCs in the spleen were positively correlated with injury severity scores. Furthermore, the splenic PMN-MDSCs as well as the circulating PMN-MDSCs, displayed similar distribution, morphological properties, capacities to produce reactive oxygen species, nitric oxide, and suppressed T cells. Both in cancer and traumatic injury the expression of human MDSC-associated immune regulatory molecules were increased. In conclusion, our results demonstrated the immune modulatory function of the human spleen through MDSCs in inflammatory disorders such as cancer and trauma.
İnsan mide adenokarsinoma hücrelerinde Helicobacter pylori'nin neden olduğu DNA çift sarmal kırıkları ve oksidatif strein değerlendirilmesi
Çeşitli mikroorganizmaların oluşturduğu infeksiyonların reaktif oksijen bileşikleri (ROS) ve reaktif azot bileşiklerinin (RNS) oluşumuna yol açtığı iyi bilinmektedir. Bu bileşiklerin de intrasellüler oksidan/antioksidan dengeyi değiştirip oksidatif strese neden olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Oksidatif stres, birçok farklı mekanizma ile DNA hasarı oluşturabilmektedir. DNA hasarı, basit ve onarılabilir baz lezyonlarından, en tehlikeli DNA hasarı olan DNA çift sarmal kırıklarına (DSB) dek oldukça geniş bir yelpazede görülebilir. Radyasyon ve bazı bakteri toksinleri DSB'yi indükleyerek, karsinojeneze yol açabilir. Helicobacter pylori gastrik mukozada kronik infeksiyona neden olan bir Gram negatif bakteridir. Helicobacter pylori infeksiyonu Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı tarafından "Grup I karsinojen" olarak sınıflandırılmıştır. Helicobacter pylori'nin neden olduğu toksisite altında yatan mekanizmalar ve bu bakterinin yol açtığı gastrik karsinojenezin mekanizması henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Çalışmalar Helicobacter pylori'nin hem doğrudan DNA hasarı yaparak, hem de epigenetik mekanizmalarla genetik instabiliteye neden olduğunu göstermektedir. Helicobacter pylori infeksiyonu konak DNA'sında oksidatif hasara neden olmaktadır. Literatürde, Helicobacter pylori infeksiyonunun oksidatif strese ve DSB'ye neden olduğu ve DSB onarım mekanizmalarını da etkileyebileceğini gösteren çalışmalar mevcuttur. Ancak, Helicobacter pylori infeksiyonu ile oksidatif stres arasındaki ilişkiyi inceleyen yeterli sayıda çalışma bulunmamaktadır. Bu verilerin ışığında gerçekleştirilen tez kapsamında, gastrik adenokarsinoma (AGS) hücrelerinin Helicobacter pylori'ye maruziyeti sonucu ortaya çıkabilecek olası sitotoksisite, intrasellüler ROS artışı ve oksidatif stres, DNA baz lezyonları, DNA onarım proteinlerindeki değişiklikler, apoptotik ve otofajik değişiklikler detaylı bir şekilde araştırılmıştır. Ayrıca, AGS hücrelerinin Helicobacter pylori'yle infekte olması sonucu, hücrelerde DSB'nin bir biyogöstergesi olan histon 2A ailesi üyesi X (H2AX) fosforilasyonunun (-H2AX) belirlenmiştir. Diğer taraftan, DSB onarım yolaklarıyla ile Helicobacter pylori maruziyeti sonucu ortaya çıkabilecek DSB'lerin onarılabileceği de düşünülerek çalışmaya bir DSB onarımında önemli rolü olan DNA-protein kinaz (DNA-PK) inhibitörü eklenmiş ve ilgili parametreler DNA-protein kinaz inhibitörü varlığında da ölçülmüştür. Bu şekilde, DSB onarımı bozulmuş bireylerde Helicobacter pylori infeksiyonunun neden olabileceği olası durumun öngörülmesi planlanmıştır. Elde edilen sonuçlar, Helicobacter pylori infeksiyonunun özellikle DNA-PK inhibitörü varlığında oksidatif streste önemli artışlara, DNA onarım proteinlerinde değişikliklere ve g-H2AX düzeylerinde belirgin artışlara yol açtığı ve apoptozu ve otofajiyi tetiklediği görülmüştür. Diğer taraftan, Helicobacter pylori ve DNA-PK inhibitörü birlikte maruz kalan grupta apoptoz ve otofajinin çok daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, Helicobacter pylori infeksiyonunun özellikle DSB onarımında sorun olan hücrelerde ciddi sorunlara yol açabileceği belirlenmiştir.
Mide kanser hastalarında EGFR ekspresyonu ve K-ras mutasyonlarının prognostik ve prediktif önemi
Epidermal büyüme faktörü reseptörü (EGFR), tirozin kinaz ailesinin bir üyesi olup karsinogenezis boyunca genel olarak hücre proliferasyonundan sorumlu olduğu düşünülmektedir. Plazma zarından sinyal geçişinin düzenlenmesinde görev yapan RAS gen ailesinin üyesi olan K-ras proto-onkogeni nokta mutasyonları karsinogeneziste önemli rol oynamaktadır. K-ras mutasyonları pankreas, akciğer, kolon ve mide kanserinde yaygındır. K-ras mutasyonları çoğunlukla kodon 12 ve 13, nadiren kodon 61'de ortaya çıkmaktadır.Bu çalışmada mide kanser hastalarında EGFR ekspresyonu ve K-ras mutasyonlarının prognostik ve prediktif önemi araştırıldı. Çalışma grubu, 1995-2008 yılları arasında Çağlayan Florence Nightingale Hastanesi Medikal Onkoloji ve İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Patoloji Ana Bilim Dalı' nda takip ve tedavi edilen, parafin blok ve lamları bulunabilen 62 mide kanseri hastasından oluşturuldu. Bu hastaların demografik ve patolojik özellikleri, sağkalım süreleri Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Patoloji Ana Bilim Dalı arşivlerinden elde edildi. 62 hastanın parafine gömülü mide dokularından kesitler alındı ve immünohistokimya metodu ile hastaların EGFR ekspresyonu (? ) ve (+) olanlar belirlendi. EGFR pozitif hastalardan alınan parafin doku örneklerinden DNA izole edildi ve K-ras onkogeni kodon 12 ve 13 nokta mutasyonlarının varlığına mutajenik polimeraz zincir reaksiyonu (mutajenik PZR) ve restriksiyon uzunluk parça polimorfizmi (RFLP) metodu ile bakıldı.62 mide kanseri hastasında EGFR ekspresyonu (+) olan 48 (%77.42) hastanın K-ras geni kodon 12'ye ait GG, GC ve CC genotip frekansları sırasıyla; %93.62, %6.38 ve %0; K-ras geni kodon 13'e ait CC, CG, GG genotip frekansları sırasıyla; %74.07, %25.93 ve %0 olarak bulundu.Monoklonal bir antikor olan Cetuximab, K-ras yabanıl tip kolorektal kanser hastalarının birinci basamak tedavisinde yeni bir tedavi seçeneği olmuştur. Daha önce yapılan çalışmalarda, K-ras polimorfizm için yabanıl tip allel taşıyan hastaların Cetuximab ilacına iyi cevap verdiği ve proliferasyonu engellediğini bilmekteyiz, bizim hasta grubumuzda da yüksek oranda bu genotipler görülmektedir. Bu tip polimorfizm çalışmalarının kanserde özellikle bireysel ilaç tedavilerinde yarar sağlayacağı kanısındayız.
Metastatik mide kanserinde EGFR, mTOR, HER-2 durumunun prognostik ve prediktif önemi
Amaç: Birçok solid tümörde EGFR, Her-2 ve mTOR ekspresyonu klinik sonuçlarla bağlantılıdır. Bununla birlikte, mide kanserinde bu biyobelirteçlerin klinik anlamı tam olarak açıklanamamıştır. Bu çalışma bu üç biyobelirtecin Türk toplumunda klinik sonuçlarını belirlemek için dizayn edilmiştir.Gereç-Yöntem: Mide kanserli 30 hastadan elde edilen parafin kaplı doku blokları incelendi. mTOR, EGFR imminhistokimya yöntemi ile, Her-2 gen ampflikasyonu FISH yöntemi ile belirlendi. Mide kanserli hastalarda bu biyobelirteçlerin klinikopatolojik özelliklerle ve sağkalımla olan korelasyonu araştırıldı.Bulgular : mTOR, EGFR ve Her-2 pozitiflik oranları sırasıyla %36.7, %63.3 ve %23.3 idi. EGFR ekspresyonu daha iyi progresyonsuz sağkalım ve genel sağkalım süreleri ile ilişkili bulundu(p=0.034, p=0.01). Her-2 durumu ve sağkalım arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Fakat 7 tane Her-2 pozitif hastanın 5 tanesi zaten trastuzumab tedavisi almıştı. Ayrıca Her-2 pozitif tümörlerin her-2 negatiflere göre anlamlı olarak karaciğere daha sık metastaz yaptığı (p=0.043) bulundu. Buna karşılık, Her-2 pozitif tümörler periton, over, omentum yani ekme metatazlarını Her-2 negatiflere göre daha az yapmaktaydı.(p=0.009). mTOR ekspresyonu ile sağkalım süresi arasında anlamlı ilişki saptanmadı.Sonuç: EGFR mide kanserli hastalarda iyi prognostik bir belirteçtir.
Erken evre ve lokal ileri mide kanserinde PTEN, MTOR ekspresyonunun prognostik önemi
ÖZETPİ3K-AKT-mTOR yolağı farklı kanser türlerinde hücre büyümesi, tümör oluşumu ve tümör invazyonuna sebep olan bir yolaktır. PTEN bu yolakta esas olarak tümör invazyonunu ve metastazını inhibe eden inhibitör bir gendir. Bu çalışmanın asıl amacı mide kanseri ilerlemesinde Pİ3K-AKT-mTOR yolağının rolünü araştırmaktır.Anahtar kelimeler: mide kanseri, mTOR, PTEN, immünohistokimyaMATERYAL METOTBu çalışmada mide kanserli 40 hastadan elde edilen parafin bloklardan immünohistokimyasal yöntem ile bakılan mTOR ve PTEN ekspresyonu araştırıldı. Parafin blokları İstanbul Bilim Üniversitesinde ameliyat edilmiş mide kanserli hastalardan elde edildi. mTOR ekspresyonu asıl olarak hücre toplazmasına lokalize iken, PTEN ekspresyonu asıl olararak çekirdeğe lokalize idi. 40 mide kanserli hastalardan elde edilen kesitlerde immünohistokimyasal boyama ile mTOR ve PTEN antijen ekspresyonu, tümör histoloji, AJCC evreleme sistemine göre değerlendirmeye alındı .SONUÇHastalarımızda positif mTOR ekspresyon oranı %17,5 (7/40) idi. Pozitif PTEN ekspresyon oranı %40 (16/40'idi . mTOR ve PTEN ekspresyon pozitifliği ile hücre farklılaşması, lenf nodu metastazı, T evresi, klinik evreleme, cinsiyet, yaş, metastaz ile ilişki bulunamadı. Ayrıca iki yıllık hastalıksız sağ kalım ve genel sağ kalım ile mTOR ve PTEN ekspresyonları ilişkisiz olarak bulundu.
Seropozitif ve seronegatif otoimmün gastritli hastalar arasındaki benzerlikler ve farklılıklar
Amaç: Bu çalışmanın primer amacı; otoimmün gastrit (OİG) tanısı olan hastalarda anti parietal hücre antikoru pozitif (APCA+) ve negatif (APCA-) olan hastalar arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları araştırmak, hastaların yaş, cinsiyet, gibi demografik verileri ve semptom, yandaş otoimmün hastalıklar, serum gastrin düzeyi, serum anti TPO düzeyi, Hb seviyeleri, ferritin, vitamin B12 ve D vitamini düzeyleri bakımından APCA+ ve APCA– hastalar arasında benzerliklerini ve farklılıklarını saptamaktır. Bununla birlikte çalışmanın sekonder amacı; OİG tanısı olan hastalarda APCA pozitifliğinin, diğer otoimmün hastalıklarla ve gastrik karsinoid tümörle ilişkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Hasta grubunda histopatolojik olarak tanı konmuş 330 otoimmün gastrit hastası yer almaktadır. Çalışma kapsamında; OİG tanısı olan APCA+ ve APCA hastaların yaş, cinsiyet, semptom, yandaş otoimmün hastalıklar kapsamında demografik veriler gastrin düzeyi, serum anti TPO düzeyi, Hb seviyeleri, ferritin, B12 ve D vitamini düzeyleri ile karsinoid tümör gelişenleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Hastaların 275'inde APCA pozitifliği saptanmış ve APCA pozitifliği prevalansının %83,3 olarak belirlenmiştir. Hasta grubunda karsinoid tümör varlığı ile APCA– ve APCA+ olma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadığı ve karsinoid tümör varlığının APCA– ve APCA+ olma durumuna göre istatistiksel anlamda farklılaşmadığı bulunmuştur. Hasta grubunda yer alan OİG'li hastalarda hem APCA– hem de APCA+ olan hastalarda ferritin, vitamin B12 ve vitamin D düzeyleri bakımından bir fark bulunmadığı saptanmıştır. Hasta grubunda yer alan OİG'li hastalarda, APCA-(n=55) ve APCA+ (n=275) olma durumu ile yandaş otoimmün hastalık varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadığı saptanmıştır. APCA+ olan hastaların gastrin düzeyi ortalamasının, APCA- olan hastaların gastrin düzeyi ortalamasından anlamlı şekilde yüksek olduğu (1132 pg/mL vs 3057 pg/mL, P=0.002), aynı şekilde APCA+ olan hastaların serum anti TPO düzeyi ortalamasının, APCA– olan hastaların serum anti TPO düzeyi ortalamasından anlamlı şekilde yüksek olduğu belirlenmiştir. (251 IU/ml vs 182 IU/ms, P=0.046) Buna karşılık APCA– ve APCA+ olan hastalarda Hb düzeyi bakımından anlamlı bir fark bulunamamıştır. 2 Sonuç: APCA+ ve APCA– olan OİG'li hastaların ferritin, vitamin B12, vitamin D eksikliği, semptomlar, Hb düzeyi ve yandaş otoimmün hastalık varlığı yönünden aralarında fark bulunmadığı saptanmıştır. Bununla birlikte OİG'li hastaların APCA pozitifliğinin; gastrin düzeyini ve serum anti TPO düzeyini artırdığını ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: Otoimmün Gastrit, Ferritin, Vitamin D, Yandaş Otoimmün Hastalık, Karsinoid Tümör
Üç boyutlu konformal radyoterapide conformıty ındex (CI), homogeneıty ındex (HI) ve qualıty of coverage (QC) parametrelerinin hesaplanması ve hesaplanan değerlerin karşılaştırılması
Bu çalışmada; Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı' nda Akciğer CA, Mide CA, Rektum CA ve beyin tümörü tanısı konmuş toplam yüz yirmi hastada 3BKRT tekniği kullanılarak yapılan tedavi planlarının ve tedavi kalitesinin, RTOG ile ICRU tarafından önerilen tedavi protokollerine uygun olup olmadığı araştırılmıştır. Hastaya ait BT görüntüleri DICOM aracılığı ile Varian Eclipse tedavi planlama sistemine aktarılmıştır. 3BKRT tekniğinde kanser türlerine göre PTV' ye farklı fraksiyon dozları ile toplamda farklı dozlar verilmiştir. Çalışmamızda 120 adet 3BKRT planı incelenmiş olup referans izodoz hacmi, target volüm, PTV içerisinde saptanan maksimum doz miktarı, PTV içerisinde saptanan minimum doz miktarı, referans izodoz miktarı, PTV' nin %2'sinin, %50'sinin ve %98' inin aldığı doz miktarları hesaplanmış, DVH' ler incelenmiştir. Çalışılan hastanede tüm CI, HI ve üç hastalık grubuna ait QC değerleri RTOG ile uyum içerisindedir. ICRU83' e göre hesaplanan tüm HI değerleri de protokole uygundur. Fakat beyin tümörüne ait ortalama QC değeri protokole aykırı olarak hesaplanmıştır. Çalışılan klinikte bu hesaplamalar verilen hastalık grupları için bir standart oluşturmuş, şu anki şartlarda bu değerlerin altına ortalama olarak inilmesinin mümkün olmadığı sonucuna varılmıştır. İncelenen kanser türlerinin cinsiyetlere göre dağılımı yapılmış olup, yaş ortalamaları dikkate alınarak; cinsiyet ve yaşa bağlı bir istatistik elde edilmiştir.
Yoğunluk ayarlı radyoterapi ve volümetrik ayarlı ark terapi tekniği ile yapılış prostat, mide ve rektum kanseri tedavi planlarının mapcheck2 ve portal dozimetre yöntemleriyle karşılaştırılması
Çalışmada amaç, Yoğunluk Ayarlı Radyoterapi (IMRT) ve Volümetrik Ayarlı Ark Terapi (VMAT) tekniği kullanılarak tedavi edilen 3 farklı kanser grubu için planlanan doz dağılımlarının, MapCheck2 ve Elektronik Portal Dozimetre Cihazı (EPID) kullanılarak doğrulanması ve bu ekipmanların uygulanabilirlik açısından birbirleriyle karşılaştırılmasıdır. Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Kliniği'nde tedavi edilen 40 prostat, 40 mide ve 40 rektum kanseri hastasının konturlama bilgisayarına aktarılan bilgisayarlı tomografi (BT) görüntüleri üzerinden hedef hacim ve riskli organlar belirlenmiştir. Eclipse Tedavi Planlama Sistemi'ne (TPS) aktarılarak her grup hastalık için IMRT ve VMAT planları klinik protokollere uygun olarak yapılmıştır. Yapılan planların dozimetrik doğruluğu için IMRT ve VMAT planlarının verifikasyon planların oluşturulmuştur. Verifikasyon planları Varian Trilogy cihazında EPID ve MapCheck2 dozimetrik doğrulama sistemleri kullanılarak ışınlanmıştır. Dozimetrik doğrulama işlemi Gamma Analizi yöntemi kullanılarak, doz farkı (DD) %3 ve doz mesafe uyumu (DTA) 3 mm kriterleri kabul edilerek yapılmıştır. Yapılan ölçümler sonucunda 120 IMRT planları içim yapılan TPS-MapCheck2 karşılaştırılmasında ortalama başarı değeri 98.45±1.12, TPS-EPID karşılaştırmasında 96.36±2.99 bulunmuştur. 120 VMAT planında yapılan TPS-MapCheck2 karşılaştırılmasında ortalama başarı değer 99.32±1.01, TPS-EPID için 97.21±2.92 bulunmuştur. Tedavi grupları ve tedavi yöntemleri arasında da karşılaştırmalar yapılmıştır. Sonuç olarak, MapCheck2 cihazında okunan değerlerin TPS ile uyumu EPID'e göre daha yüksek başarı ve daha düşük sapma değerleri verse de iki cihaz sonuçların TPS ile uyumlu ve kabul sınırları içerisinde olduğu saptanmıştır.
Mide kanseri hücrelerine sonodinamik terapi uygulamasında HSP 70 inhibisyonu ve klorin E6 yüklü mikrokabarcıkların rolü
Amaç: Araştırmamızın amacı mide kanseri hücrelerine sonodinamik terapi uygulamasında ısı şok protein 70 inhibisyonu ve klorin e6 yüklü mikrokabarcıkların rolünün araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Elde edilen mikrokabarcıkların boyut analizleri çeşitli yöntemlerle elde edildikten sonra MKN28 mide kanseri hücre hattında ısı şok protein 70'in inhibisyonunu sağlamak için hücreler 48 saat pifithrin-μ ile inkübe edilmiştir. Pifithrin-μ inkübasyonunu takiben ultrases (1MHz, 3W/cm2, %20 puls, 30sn) ile yıkımı sağlanan klorin e6 yüklü mikrokabarcıklar varlığında 12 saat inkübe edilmiştir. Son olarak gruplar arasında sitotoksisite ve apoptoz süreçleri hakkındaki farklılıklar moleküler yöntemlerle incelenmiştir. Bulgular: Boyut analizleri sonucunda elde edilen mikrokabarcıkların 1-5µm boyutunda dağılım gösterdiği gözlenmiştir. Klorin e6 içeren mikrokabarcıkların ultrases ile yıkımı esnasında istatistiksel anlamlı artan kavitasyon verisi elde edilmiştir. Spektroskopik ölçümler sonucunda klorin e6 trisodyum salt çözeltisinde agregasyon oluşmadığı fakat farklı ölçümlerle de teyit edilmesi gereken bir bulgu olduğu düşünülmektedir. Yapılan sitotoksisite testleri sonucunda 1MHz frekans ve 3W/cm2 güçte 30sn süresince %20 puls ultrases uygulanmasına karar verilmiştir. Uygulama dozu olarak pifithrin-μ için 5μM ve klorin e6 için 5μM dozları seçilmiştir. Deney grupları incelendiğinde klorin e6 yüklü mikrokabarcıkların ultrases ile yıkımı sonucu sitotoksisitede ve apoptoz süreçlerinde istatistiksel anlamlı sonuçlar elde edilmiştir. Isı şok proteini inhibisyonu ile sinerjetik etki gösteren veriler elde edilmiştir. Sonuç: Sonuç olarak, kombine gruplarda gözlenen artmış hücre ölümü ve apoptoz verisinin tek başına ultrases, pifithrin-μ ve klorin e6 yüklü mikrokabarcık gruplarında görülen etkinin toplamından istatistiksel anlamlı olarak daha fazla olduğu gözlenmiştir.
Kayısı (Prunus armeniaca) çekirdeği yağı ve civanperçemi (Achillea millefolium) ekstraktı'nın mide kanseri hücre hattında hücre ölümü üzerindeki etkisinin araştırılması
Amaç: Bu araştırma kayısı çekirdeği yağı ve civanperçemi ekstraktı'nın MKN-28 mide kanser hücreleri üzerindeki etkisini incelemek amacı ile yapıldı. Gereç ve Yöntem: Mide kanser hücre hattı olan MKN-28 hücreleri hücre kültürü yöntemi kullanılarak çoğaltıldı. Belirlenen konsantrasyonlarda kayısı çekirdeği yağı, civanperçemi ekstraktı ve bunların kombinasyonlarıyla oluşturulan dozlar (kontrol dahil toplamda 9 doz grubu) uygulanarak MTT, annexin-V, kaspaz-3/7, hücre döngüsü ve klonojenik deney yapıldı. Elde edilen veriler SPSS programında değerlendirildi. Bulgular: Kayısı çekirdeği yağı için IC50 değerine yakın dozlar olan 1000 µg/ml ile 1200 µg/ml, civanperçemi ekstraktı için ise 5800 µg/ml ile 6000 µg/ml konsantrasyondaki dozlar kullanıldı. Klonojenik deneyde kayısı çekirdeği yağı, civanperçemi ekstraktı ve kombinasyon gruplarının tüm konsantrasyonlarında kontrol grubuna göre herhangi bir koloni oluşmadığı görüldü. Annexin-V deneyinde hücre canlılığında kontrol grubuna göre diğer tüm konsantrasyon gruplarında anlamlı bir azalma görüldü. Kaspaz-3/7 deneyinde hücre canlılığında kontrol grubuna göre diğer tüm gruplarda anlamlı bir azalma görüldü. S fazı % grafiğinde kontrole kıyasla diğer tüm gruplarda anlamlı bir azalma görüldü. G2/M fazının % grafiğinde kontrol grubuna göre anlamlı en fazla artış 1200 µg/ml +5800 µg/ml kombinasyon grubunda saptandı. Sonuç: Kayısı çekirdeği yağı ve civanperçemi ekstraktının MKN-28 hücreleri üzerinde hücre canlılığını azalttığını, hücre döngüsünü farklı safhalarda durdurduğunu ve anti-tümöral etki gösterdiği sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Apoptoz, Civanperçemi Ekstraktı, Hücre Ölümü, Kayısı Çekirdeği Yağı, Mide Kanseri
Mide adenokarsinoma tanısı ile radyoterapi uygulanan hastaların prognostik faktörlerinin retrospektif değerlendirmesi
Mide kanserinde erken tanı konulduğunda tedavi şansı yüksektir. Uygun cerrahi rezeksiyon kür amaçlı tedavinin ilk basamağı olmakla birlikte ileri evre rezektabl hastalıkta hastaların cerrahinin ötesinde ek tedavi gereksinimi vardır. Adjuvan kemoradyoterapinin, yan etkilerine rağmen, genel sağkalımı uzattığı bildirilmiştir. Bu çalışmada cerrahi sonrası adjuvan radyoterapi ve kemoterapi uygulanan 122 mide kanseri tanılı hastanın verileri gözden geçirildi. Sırası ile 2 yıl için ve 5 yıl için genel sağkalım oranları % 59 ve % 34, hastalıksız sağkalım oranları % 58 ve % 35, lokal ve bölgesel hastalıksız sağkalım oranları % 89 ve % 79, sistemik metastazsız sağkalım oranları ise % 61 ve % 36 olarak bulundu. Hastalığın tedavisinde konusunda deneyimli ekiplerce yapılacak multi-disipliner yaklaşımın sağlayacağı genel sağkalım faydasının yeni sistemik ajanlarla desteklenmesi gerektiği düşünülmektedir.
Mide kanserlerinde ve intestinal metaplazilerde speksin etkinliğinin araştırılması
Mide kanserinin, gelişmiş ülkelerde son yıllarda görülme sıklığı ve insidansı azalmış olsa da maligniteler arasında dünya genelinde 4. sıklıkta görülmektedir . Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Kanser Daire Başkanlığının 2015 verilerine göre mide kanserleri erkeklerde ve kadınlarda 5. sıklıkta görülen kanserdir. Erkeklerde 17,1/100.000 ve kadınlarda 7,9/100.000 insidansında görülmektedir . Görüntüleme yöntemlerindeki ilerlemelere rağmen mide kanseri kansere bağlı ölümlerde en üst sırada yer almaktadır. İleri evrede tanı alması, agresif olması ve tedavi seçeneklerinin kısıtlılığı nedeniyle 5 yıllık sağkalım %20'in altındadır . Kanserde farklı yeni moleküler hedeflerin ve kanser etiyolojisinin ortaya çıkarılması; erken tanı, mortaliteyi azaltma, prognozun öngörülmesi hatta yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesine katkı sağlayabilir.Bilgimiz dahilinde speksin ile mide ca ilişkisini inceleyen bir çalışma henüz yapılmamıştır.Bu çalışma ile mide kanseri tanısı alan hastalar ile intestinal metaplazi tespit edilen hastalarda speksin etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Fırat Üniversitesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde 2015-2022 yıllarına ait mide örnekleri (biyopsi ve radikal rezeksiyonları) retrospektif olarak taranacaktır. 20 kontrol 20 intestinal metaplazi ve 60 ''Mide Adenokarsinom '' tanısı alan hastalara(20 grade I, 20 grade II ve 20 gradeIII) ait blok ve lamlar seçilecektir. Tanıları doğrulandıktan sonra olgulara ait bloklardan 4 mikrometre kalınlığında kesitler alınıp speksin immünreaktivitesi için immünohistokimyasal boyama yapılacaktır. Değerlendirme ışık mikroskopu altında gerçekleştirilecektir. Boyamanın derecesi yaygınlık ve şiddet esas alınarak elde edilecek ve histoskor olarak derecelendirilecektir. (Histoskor= Yaygınlık x Şiddet)
Mide karsinomlu hastalarda sağkalım ile ilişkili faktörler
Amaç: Evre I-III küratif cerrahi tedavi yapılmış mide adenokarsinomlu hastalarda demografik, klinik, histopatolojik ve laboratuvar verilerinin prognoz ve sağkalım ile ilişkisini belirlemek amaçlandı. Gereç ve Yöntem:2012-2018 yılları arasında Elazığ Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi 'nde genel cerrahi kliniğinde küratif amaçlı opere edilen Evre I-III mide adenokarsinomlu 128 hastanın cinsiyet, yaş, tanı anındaki evre, komorbidite durumu (ACCI-Age related Charlson comorbidity index), ameliyat tarihi, tümör histolojik tipi, tümör lokalizasyonu, patolojik TNM evresi, tümör çapı, lenfovasküler, perinöral ve venöz invazyon durumu, borrmann sınıfı, C-erbB-2 pozitifliği, preoperatif dönemde tümör markerlarından CEA ve CA19-9 düzeyi, hemoglobin düzeyi, nötrofil, lenfosit, platelet sayısı, SII ( sistemik inflamatuar indeks), NLR (nötrofil lenfosit oranı), kreatinin, albumin düzeyi, neoadjuvan ve adjuvan tedavi durumu, yapılan cerrahi tedavi şekli, cerrahi tedavi esnasında çıkarılan lenf nodu sayısı, metastatik lenf nodu sayısı ve metastatik lenf nodu oranı (LNR) incelenerek genel sağkalım üzerindeki etkilerinin prognostik önemi araştırıldı. İstatistiksel analizler SPSS programına kaydedildi. P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: 128 hastanın 83'ü (%64,8) erkek, 45'i (%35,2) kadın cinsiyette olup hastaların tanı anındaki median yaşı 62 (25-90) idi. Hastaların 73'ü (%57,0) exitus olup, 55'i (%43,0) yaşamaktadır. Hastaların %18,8 Evre I, %23,4'ü Evre II, %57,8'ü Evre III idi. Yaş, cinsiyet, borrmann sınıflaması, adjuvan KT, SII, NLR, preoperatif kreatinin, CEA, CA 19-9 düzeyleri, C-erbB-2 pozitifliği, tümör lokalizasyonu, yapılan cerrahi tedavi şeklinin prognozla ilişkisi saptanmadı. Evre, neoadjuvan KT, tümör histolojik grade, lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon, tümör çapı, tümör histolojik tipi, LNR, preop hemoglobin, albümin düzeyi ve yaş ilişkili Charlson komorbidite indeksi tek değişkenli analizde sağkalım açısından anlamlı prognostik faktörler olarak bulundu. Bu parametreler çok değişkenli analize tabi tutulduğunda yalnızca tümör histolojik grade, albumin, hemoglobin, ACCI ve LNR'nin sağkalım açısından anlamlı faktörler olduğu tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda Evre I-III mide adenokarsinomlu hastalarda tümör histolojik grade, LNR, ACCI, preoperatif hemoglobin ve albumin düzeyleri sağkalım üzerinde etkili prognostik faktörler olarak tespit edilmiştir.
Mide kanseri hücrelerinde olea europaea yaprak özütünün tedavi edici potansiyelinin araştırılması
Mide kanseri (Gastrik kanser; GK), dünya genelinde en yaygın görülen gastrointestinal sistem kanserlerinden biridir. İleri evre GK'nın mevcut tedavisi cerrahi rezeksiyon ve sonrasında uygulanan radyoterapi ve kemoterapi tedavisidir. İleri evre GK' larda kemoterapi ilacı olarak genellikle 5-Fluorourasil (5-FU) ve sisplatin kullanılmaktadır. Ancak ileri evre GK hastalarında tümörün agresif oluşu ve hastaların ilaca direnç geliştirmesi sebebi ile tedavi olumsuz sonuçlanmaktadır. Günümüzde kanser tedavisinde kullanılmak üzere yeni stratejilerin geliştirilmesinde bitki özütlerinden yararlanılmakta ve çeşitli kanserlerde farklı kemoterapik ilaçlarla birlikte kombin tedavi yöntemlerine odaklanılmaktadır. Mevcut tez çalışmasında, Olea europea yaprak özütünün (OLE) tek başına ve kemoterapi ilacı olan 5-FU ve sisplatin ile kombin olarak kullanılmasıyla GK hücrelerinin canlılığı ve ölümü üzerine, tümör hücrelerinin agresifliğini baskılamasına, tümör büyüklüğü ve hücrelerde gelişen tedavi direncinin kırılması ve bu süreçlerde görev alan epigenetik mekanizmalar üzerine olası etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Bu amaç doğrultusunda OLE'nin ilaç direnci ile ilgili MDR genlerine, tümörün agresifliği ile ilişkili EMT ve CSC belirteçlerine ve epigenetik mekanizmalar ile ilişkili LncRNA'ların ekspresyon seviyelerine etkilerinin belirlenmesi için RT-PCR yöntemi kullanılmıştır. OLE'nin GK tümörlerinde hücre proliferasyonu WST, hücre ölümü Anneksin V analizleri ile, agresifliği, yara iyileşmesi, koloni oluşumu, tümörün büyüklüğü ve anjiogenez üzerine etkileri ise hücre kültür ortamında fonksiyonel analizler ile gerçekleştirilmiştir. Sonuç olarak, OLE'nin hücre proliferasyonunu azaltığı, hücreleri apoptotik yolla öldürdüğü ve kemoterapötikler ile birlikte EMT ve CSC belirteçlerini inhibe ederek tümörün agresifliğini baskıladığı, aynı zamanda MDR genlerinin ekspresyon seviyelerini düşürerek ilaç direncini önlediği tespit edilmiştir. Aynı zamanda OLE'nin tek başına ve kemoterapötikler ile birlikte tümör boyutunda küçülme gösterdiği ve anjiogenezi baskıladığı saptanmıştır.
Mide kanseri radyoterapisinde retrospektif olarak farklı volumetrik tedavi tekniklerinin dozimetrik karşılaştırılması
Bu çalışmada, mide kanseri tanısıyla RT görmüş 20 olguya 3B-KRT, IMRT, VMAT ve HT teknikleri kullanılarak planlar oluşturulmuş, hedef hacimlerin ve kritik organların almış olduğu dozların dozimetrik olarak karşılaştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca hedef hacimler için Konformalite Indeksi (CI) ve Homojenite Indeksi (HI) karşılaştırılmıştır. Kliniğimizde tedavi görmüş olguların BT görüntüleri kullanılarak, görüntüler üzerinde her olguya bVMAT (butterfly), VMAT 2 ark, YART5 (5-alan), YART7 (7-alan), 3B-KRT (3-alan) ve HT (Helikal Tomoterapi) olmak üzere 6 farklı tedavi tekniği planlanmıştır. VMAT ve IMRT planları Elekta lineer akselatörünü kullanan Monaco TPS'inde, 3B-KRT planları CMS XIO 5 TPS'inde ve Helikal Tomoterapi planları ise VOLO TPS'inde hazırlanmıştır. VMAT planları ve IMRT planları Monte Carlo, 3B-KRT ve HT planları Superposition algoritması kullanılarak hazırlanmıştır. VMAT, IMRT ve HT planlarında eşzamanlı entegre boost (SIB) tekniği ile 27 fraksiyonda 54 Gy ve 3B-KRT planlarında ise basamaklı boost ile 30 fraksiyonda 54 Gy olacak şekilde hedef hacme doz tanımlanması yapılmıştır. Toplam doz tüm planlama tekniklerinde benzer olması için biyolojik eşdeğer doz (BED) hesabı yapılarak tanımlanmıştır. Oluşturulan sanal planların PTV ve riskli organlar (spinal kord, akciğerler, böbrekler, ince bağırsak, karaciğer ve kalp) açısından doz dağılımlarına DVH yardımıyla bakılmış, istatistiksel analiz için SPSS 22.0 versiyonu kullanılmıştır. Sonuç olarak, diğer tekniklere kıyasla VMAT 2 ark ve HT tekniklerinde daha homojen ve konformal doz dağılımları elde edilmiştir. Düşük doz saçılmalarında ve spinal kordun maksimum dozu için en iyi değerler 3B-KRT tekniğinde elde edilmiştir. Kritik organlar açısından en iyi korumayı akciğerler, kalp, karaciğer için HT tekniği sağlarken, böbrek ve ince bağırsak açısından sırasıyla VMAT 2 ark ile bVMAT teknikleri sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: Mide Kanseri, 3B-KRT, IMRT, VMAT, HT
Lokal ileri evre veya metastatik mide kanseri tanılı hastalarda sarkopeni sıklığı ve prognostik önemi
Amaç: Mide kanseri tüm kanserler içinde dünyada beşinci sıklıkta görülmektedir ve kansere bağlı ölüm nedenleri içinde üçüncü sırada yer almaktadır. Mide kanseri genellikle ileri evrelerde tanı almaktadır ve tanı sonrası 5 yıldan daha kısa bir yaşam süresine sahiptir. Sarkopeni iskelet kaslarında atrofi ve kas doku kalitesinde bozulmayla karakterize kas gücünde azalma, kolay yorulma ve çeşitli metabolik problemlerle giden iskelet kas kütlesinde kayıp olarak tanımlanmaktadır. Onkoloji hastalarında ortaya çıkan sarkopeni ve kaşeksi hastaların sağkalımı ve tedavi yan etkileri üzerine önemli etkilere sahiptir. Yapılan son çalışmalar özellikle mide kanseri hastalarında sarkopeninin kemoterapi toksisitesi açısından önemli bir risk faktörü olduğunu ve sarkopenik hastalarda toplam sağkalım süresinin azaldığını göstermektedir. Bu çalışmada ileri evre veya metastatik mide kanseri hastalarında sarkopeni sıklığının belirlenmesi ve sarkopeni varlığının prognoz üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Yöntem: Çalışmamıza Ocak 2012 ile Haziran 2020 yılları arasında Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Ankara Şehir Hastanesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı'na başvuran ileri evre veya metastatik mide kanseri tanılı hastalar kabul edildi. Erken evre veya operabl kabul edilen hastalar çalışma dışı tutuldu. Hastaların tespiti sonrası hastaların dosyaları retrospektif şekilde taranarak; demografik bilgileri (yaş, vücut kitle indeksi, boy, kilo, cinsiyet, vb.), prognostik bilgileri, patolojik özellikleri, aldıkları tedaviler, metastaz durumları, ek komorbiditeleri kaydedildi. Bilgi işlem birimi aracılığıyla tanı anı ve ara değerlendirme sonrasında çekilen BT ve PET/BT görüntüleri incelenerek 3. lomber vertebra seviyesindeki kasların kütlesi cm2 cinsinden ölçüldü. Daha sonra elde edilen toplam kas kütlesi hastaların boyunun karesine bölünerek SI hesaplandı. Literatür verilerine göre erkekler için 52,4 cm2/m2, kadınlar için 38,5 cm2/m2 altındaki hastalar sarkopenik olarak değerlendirildi. Elde edilen veriler SPSS veri tabanına yüklenerek analiz edildi. Bulgular: Çalışmamıza katılım kriterlerini karşılayan 59 mide adenokanseri tanılı hasta dahil edildi. 43 hasta (%72,9) erkek, 16 hasta (%27,1) kadındı. Hastaların tamamının tanı yaşı ortalaması 59,75±12,61 yıl olarak hesaplandı. 33 hasta (%55,9) tanı anında 60 yaş ve üzerindeydi. Hastaların almakta olduğu kemoterapi protokolleri istatistiksel hesaplamalara katılırken üçlü tedavi alanlar grup 1; platin bazlı ikili tedavi alanlarla FOLFOX tedavisi alanlar grup 2 olacak şekilde sınıflandırıldı. 18 hasta (%34) grup-1 KT protokolü alırken, 35 hasta (%66,0) grup-2 KT protokolü almaktaydı. Hastalar arasında alınan KT rejimine göre, tanı anındaki ile ara ölçümdeki Sİ ve kas kütleleri arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık yoktu (p>0,05). 35 hasta (%59,3) tanı anında sarkopenikti. Tüm hastalar için tanı anındaki kas kütleleri ve Sİ değerleri, hastaların ara ölçüm değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0.05). Erkek hastaların tanı anında ve ara değerlendirmede ölçülen kas kütleleri ile Sİ değerleri, kadınlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0.05). Erkek hastaların kendi içerisinde tanı anı kas kütleleri ile Sİ değerleri, ara ölçüme göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0,001). Hastalara ilişkin ortalama sağ kalım süreleri incelendiğinde; OS için ortanca süre 8,2 (ay) ve PFS için ortanca süre 4,8 (ay) olarak tespit edildi. Sarkopeni durumuyla tanı yaşı, OS (ay) veya PFS (ay) değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki yoktu (p>0,05). Sarkopeni risk durumu üzerine uygulanan lojistik regresyon analizinde BKİ'nin (kg/m2) bir birim artması sonucunda, sarkopeni riskinin %34,1 azaldığı saptandı (OR=0,659; %95 CI=0,524-0,829; p<0.05). Sonuç: Çalışmamızda ortaya konan verilere göre tanı koyduğumuz ileri evre veya metastatik mide kanseri hastalarının yarısından fazlası sarkopenikti. İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da çalışmamızdaki sarkopenik hastaların OS değerleri sarkopenik olmayanlara göre daha düşüktü. Literatürdeki çalışmalara bakıldığında sarkopeninin ilaç yan etkisi, cerrahi komplikasyonlar, tedaviye uyum vb. birçok konu üzerindeki olumsuz etkisi olduğu aşikardır. İleri evre veya metastatik mide kanseri tanısı alan hastalarda sarkopeni varlığının; prognoz, tedavi etkinliği, yan etkiler ve hastanın yaşam kalitesi üzerine olan etkilerinin tam olarak belirlenebilmesi için geniş çaplı prospektif çalışmaların yapılmasına ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Sarkopeni, Mide kanseri, Metastaz, Vücut Kitle İndeksi, Prognoz
Mide kanserinin patogenezinde her2 geninin rolü ve prognoza etkisi
GİRİŞ: Mide kanseri sık görülen gastrointestinal sistem tümörlerinden biridir. İnsidansı etnik grup, coğrafi koşullar, beslenme alışkanlıkları, ekonomik durum, yaşam tarzı ve Helicobacter pylori prevelansı ile farklılık göstermektedir. Mide kanserinin patogenezinde genetik faktörlerin rolü büyüktür ve Her2/neu (c-erb B2) geni de bunlardan biridir. AMAÇ: Çalışmamızın amacı mide kanserindeki Her2/neu geninin Real-Time PCR ile amplifikasyon düzeyini aynı dokudan alınmış ve IHC ile çalışılan Her2 protein aşırı ekspresyonu ile karşılaştırmaktır. Eğer pozitiflik saptanırsa yaş, cinsiyet, evre, tümör lokalizasyonu ve histolojik tip gibi bilinen diğer prognostik faktörlerle ilişkisini saptamak, prognostik faktör ve terapötik hedef olarak kullanılabilirliğini araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma, yeni tanı 50 mide kanseri hastası üzerinde prospektif olarak yapılmıştır. 50 hastanın tümöral ve normal taze mide dokusundan Real-Time PCR yöntemiyle mRNA düzeyinde Her2 gen ekspresyon düzeyi tespit edilip aynı hastaların IHC değerlendirme için parafin bloklarından Her2 protein düzeyi çalışılmıştır ve bu sonuçlar birbirleriyle karşılaştırılmıştır. BULGULAR: IHC ile yapılan değerlendirmede 5 hastamızda (% 10) Her2 aşırı ekspresyonu ve Real-Time PCR ile 5 hastamızda (% 10) amplifikasyon saptandı. İki yöntemin korelasyonunda ise oran % 0 idi ve istatistiksel olarak anlamsızdı (p> 0.05). Prognostik faktörlerle tümör dokularındaki gen ekspresyonları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi (p> 0.05). SONUÇ: Her2 gen amplifikasyonu ve protein aşırı ekspresyonu potansiyel tümör gelişimine katkıda bulunabilir. Yanlış negatifliğin değerlendirilmesi, prognoza katkısı açısından hasta sağkalımlarının araştırılması ve bu hipotezimizi doğrulamak için daha ileri çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir.