Resveratrol

89 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Cabernet-sauvignon (Vitis vinifera L.) üzüm çeşidinde bazı abiyotik streslerin primer ve sekonder metabolitlere etkileri

Araştırmada, 2017 ve 2019 yıllarında Tekirdağ ili Süleymanpaşa ilçesi Karaevli köyü Derince Mevkii'de Bar-El Şarapçılık Gıda San. ve Tic. Ltd. Şti. ait deneme bağında bulunan 110R anacı üzerine aşılı 15 yaşındaki Cabernet-Sauvignon üzüm çeşidi kullanılmıştır. Araştırmanın amacı; 3 farklı zamanda uygulanarak (ben düşme, ben düşme-hasat ve hasat zamanı) 5 gün süre ile sabah ve akşam olmak üzere canlı omcalar üzerine, 1 Kontrol, 3 abiyotik stres uygulaması (darbe, yaprak yaralama, UV-C) yapıldıktan sonra meydana çıkacak savunma mekanizması ile gelişen, primer ve özellikle sekonder metabolitlerin biyosentezi ve etkileri üzerine çalışmaktır. Uygulama şekillerinde ise; kontrol, darbe (plastik çekiç ile 08:00'da birkez ve 19:00'da 1 kez 1 dakika süreyle), yaprak yaralama (yaprakların çubuk ile yaralanması) ve UV-C (08:00'de ve 19:00'de 1 kez 1 dakika) bazı uygulamalar sabah ve akşam, bazı uygulamalar da 1 kez yapılarak gerçekleştirilmiştir. Sonuç olarak; tüm stres uygulamaları, primer metabolitler üzerinde istatistiki düzeyde bir etki yaratmamıştır. Sekonder metabolitler yapılan üç uygulamadan da etkilenmiştir.

Abiyotik stresFitoaleksinResveratrol
Cihan Abay
Tekirdağ Namık Kemal University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Laurik asit ve resveratrol alımının farelerde diyetle indüklenen nöroinflamasyon, CD36 düzeyi ve kognitif davranışlar üzerine etkileri

Bu çalışmanın amacı, laurik asit ve resveratrol alımının farelerde yüksek yağlı yüksek fruktozlu diyet ile indüklenen nöroinflamasyon, anksiyete ve öğrenme ile ilişkili bazı davranışlar üzerine etkilerini incelemek ve ilişkili mekanizmalarda CD36'nın olası rolünü saptamaktır. C57BL/6 orjinli (8 haftalık, erkek, n=31) fare çalışmaya dahil edilerek 4 gruba ayrılmıştır, 6 hafta boyunca diyet müdahalesi uygulanmıştır. Kontrol grubu (n=8) standart kemirgen yemi (%10 kkal yağ) ve sade içme suyu ile beslenmiştir. Diğer üç grup yüksek yağlı yem (%60 kkal yağ) ve fruktozlu içme suyu (%5 w/v fruktoz) ile beslenmiştir (HFFD). İkinci grup yalnızca HFFD (n=8) diyetini alırken, üçüncü ve dördüncü gruba HFFD'ye ilave olarak oral gavaj ile resveratrol (7,5 mg/kg, HFFD-RSV, n=7) veya laurik asit (750 mg/kg, HFFD-LA, n=8) verilmiştir. Müdahale sonunda plazma, beyin dokularında inflamatuvar belirteçler, yağ asidi translokaz proteini (CD36) düzeyi, karaciğer dokusu histopatolojisi, hayvan karkaslarında vücut su, protein ve yağ oranları incelenmiştir. Günlük diyetle ortalama enerji alımları HFFD, HFFD-RSV ve HFFD-LA gruplarında kontrol grubundan daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). HFFD grubunun toplam vücut ağırlığı artışı ortalaması kontrol grubundan yüksektir (p<0,05). HFFD-RSV grubunun toplam vücut ağırlığı artışı ortalaması HFFD grubundan düşüktür (p<0,05). HFFD grubunun toplam vücut yağ oranı kontrol grubunun yüksektir (p<0,05). HFFD-RSV ve HFFD-LA gruplarının toplam vücut yağ oranları HFFD grubundan düşüktür (p<0,05). HFFD anksiyete benzeri davranışlara yol açarken HFFD-RSV ve HFFD-LA gruplarında anksiyete benzeri davranışlar gözlenmemiştir (p<0,05). HFFD-LA öğrenme ve belleği ölçen testte diğer diyet gruplarından daha yüksek diskriminasyon oranı göstermiştir (p<0,05). HFFD grubunun beyin ve plazma glial fibriler asidik protein (GFAP) ve CD36 seviyeleri kontrol grubundan yüksek bulunmuştur (p<0,05). HFFD-RSV grubunda beyin GFAP, CD36 ve plazma CD36 seviyelerini HFFD grubundan düşük bulunmuştur (p<0,05). HFFD-LA grubunda beyin GFAP, CD36 ve plazma GFAP seviyelerini HFFD grubundan düşük bulunmuştur (p<0,05). HFFD grubunun beyin IL-6, MCP-1, IFN-γ, TNF-α seviyeleri kontrol grubundan yüksek bulunmuştur (p<0,05). HFFD-RSV grubunda beyin IL-6, MCP1, IFN-γ, TNF-α seviyeleri HFFD grubundan düşük; IL-10 seviyeleri yüksek bulunmuştur (p<0,05). HFFDLA grubunda beyin MCP-1, IFN-γ, TNF-α seviyeleri HFFD grubundan düşük, IL-10 seviyeleri yüksek bulunmuştur (p<0,05). HFFD grubunun plazma IFN-γ, TNF-α, IL-12p70 seviyeleri kontrol grubundan yüksek, IL-10 seviyeleri düşük bulunmuştur (p<0,05). HFFD-RSV grubunda plazma IFN-γ, TNF-α, IL12p70 seviyeleri HFFD grubundan düşük bulunmuştur (p<0,05). HFFD-LA grubunda beyin IFN-γ, TNF-α, IL-12p70 seviyeleri HFFD grubundan düşük, IL-10 seviyeleri yüksek bulunmuştur (p<0,05). HFFD karaciğerde hepatosit dejenerasyonu ve mikrovesiküler steatoza neden olmuştur (p<0,05). HFFD-RSV ve HFFD-LA karaciğerde HFFD ile indüklenen hepatosit dejenerasyonu ve/veya mikrovesiküler steatozu azaltmıştır (p<0,05). Sonuç olarak bu çalışmada resveratrol ve laurik asit eklenmesi HFFD ile indüklenen obezite, nöroinflamasyon, sistemik inflamasyon, anksiyete benzeri davranış, hepatosit dejenerasyonu ve mikrovesiküler steatozu azaltmıştır. Laurik asit kognitif performans üzerinde olumlu etkiler göstermiştir. CD36 diyet ve nöroinflamasyon için potansiyel bir biyobelirteç olabilir. Yeterli ve dengeli bir diyet modelinde resveratrol ve laurik asit kaynaklarına yer verilmesinin nöroinflamasyon ile ilişkili sağlık parametrelerini olumlu yönde geliştirebileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Nöroinflamasyon, yüksek yağlı diyet, fruktoz, laurik asit, resveratrol, CD36

Bilişsel davranışlarDiyetFareler+7
Betül Kişioğlu Halis
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik immobilizasyon stresine maruz bırakılan sıçanlarda vortioksetin, fluoksetin ve resveratrol tedavilerinin anksiyete, motor aktivite ve öğrenme üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Çelik B. Kronik immobilizasyon stresine maruz bırakılan sıçanlarda vortioksetin, fluoksetin ve resveratrol tedavilerinin anksiyete, motor aktivite ve öğrenme üzerine etkilerinin karşılaştırılması, Van YYÜ Sağlık Bilimleri Enstitüsü Farmakoloji Anabilim Dalı Yükseklisans Tezi, Van, 2019. Bu çalışma, kronik immobilizasyon stresine maruz bırakılan sıçanlarda vortioksetin, fluoksetin ve resveratrol tedavilerinin anksiyete, motor aktivite ve öğrenme üzerine etkilerini araştırmak için tasarlandı. Çalışmada 200 ± 20 g ağırlığında 72 adet erkek Wistar albino sıçan kullanıldı. Sıçanlar, her grupta 8 adet olacak şekilde 9 gruba ayrıldı. Grup 1: kontrol grubu, (strese maruz kalmadı) Grup 2: DMSO-çözücü grubu, strese maruz kalmadı. Grup 3: stres grubu, kronik immobilizasyon stresine maruz kaldı. Grup 4: Vortioksetin + stres grubu, sıçanlara stres uygulamasından 30 dakika önce 10 mg / kg / gün dozunda vortioksetin verildi. Grup 5: Fluoksetin + stres grubu, sıçanlara stres uygulamasından 30 dakika önce 10 mg / kg / gün dozunda fluoksetin verildi. Grup 6: Resveratrol + stres grubu, sıçanlara stres uygulamasından 30 dakika önce 100 mg / kg / gün dozunda resveratrol verildi. Grup 7: Vortioksetin (10 mg / kg / gün) + Resveratrol (100 mg / kg / gün) + stres grubu, sıçanlara stres uygulamasından 30 dakika önce vortioksetin ve resveratrol verildi. Grup 8: Fluoksetin (10 mg / kg / gün) + Resveratrol (100 mg / kg / gün) + stres grubu, sıçanlara stres uygulamasından 30 dakika önce fluoksetin ve resveratrol verildi. Grup 9: Vortioksetin (10 mg / kg / gün) + Fluoksetin (10 mg / kg / gün) + Resveratrol (100 mg / kg / gün) + stres grubu, sıçanlara stres uygulamasından 30 dakika önce vortioksetin, fluoksetin ve resveratrol verildi. Kronik immobilizasyon stresi uygulaması için hayvanlar 30 gün boyunca günde 60 dakika sabitleyici kafese konuldu. Yükseltilmiş artı-labirent (EPM) testinde açık kollarda harcanan zaman ve açık kollardaki girişlerin sayısı, normal kontrol grubuna göre stres kontrol grubunda anlamlı derecede düşüktü. Bu değerler tedavi gruplarında arttı. Morris water maze testinde kronik immobilizasyon stresi, platformu bulmak için gecikmeyi önemli ölçüde azalttı. Bu değerler tedavi gruplarında arttı. Rota rod testi sonuçlarının gerek grup içi, gerek gruplararası karşılaştırmalarında fark bulunamadı. Bu çalışmanın sonuçları; vortioksetin + fluoksetin + resveratrol kombinasyonunun, bu ilaçların yalnız uygulanmalarına göre daha iyi anksiyolitik etkiler gösterebileceğini; vortioksetin veya fluoksetine bağlı gelişebilecek öğrenme - bellek kayıplarının tedavi protokolüne resveratrol ilavesi ile engellenebileceğini göstermektedir. Önümüzdeki çalışmalarda sonuçlarımızın moleküler temellerinin aydınlatılması hedeflenmektedir.

AnksiyeteFluoksetinHayvan deneyleri+7
Barış Çelik
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Resveratrolün sıçan hipokampus sinaptik plastisitesi üzerindeki etkilerinin immunohistokimyasal ve stereolojik yöntemlerle değerlendirilmesi

Çalışmamıza Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu'nun onayı alındıktan sonra başlandı. Bu amaç için nöroprotektif madde olan resveratrol'un sinaps ve nöron sayısal yoğunluğuna ait etkileri stereolojik ve immunohistokimyasal olarak incelendi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Deneysel Tıp Uygulama ve Araştırma Merkezinde yapılan çalışmada Wistar-Albino türü, her grupta altı adet olmak üzere iki grupta on iki erkek sıçan kullanıldı. Birinci gruba günde bir kez serum fizyolojik içinde çözünen resveratrol (20mg/kg/gün) oral yolla gavaj ile verildi, ikinci grup ise kontrol grubu olarak tek başına SF gavaj ile verildi. Bir haftanın sonunda sıçanlar anestezi altında kafatasları açılarak çıkarılan beyin dokular %30'lik sükroz solusyonu içerisinde bir gün boyunca ve %20'luk sükroz içerisinde dokular dibe çökene kadar beklendi. Ardından dokular kriyomatriks içerisine gömülerek çalısma ısısı -20 0C ayarlanmış frozende ortalama 4µm kalınlıkta ardışık kesitleri lamlara alındı. Sıçanlardan her 400 µm aralıkta sistematik rastgele örnekleme ile iki seri ve her biri ortalama beş çift kesit içeren preparatlar hazırlandı. Hematoksilen eozin ile boyama işlemi yapıldı. Disektör sayım işlemine uygun tarafsız sayım çerçevesi kullanıldı. Fiziksel disektor yöntemi ile nöron sayımında sayısal yoğunluk hesaplandı. İmmunohistokimyasal olarak sinaptofizin ile sinaps işaretleyici kullanıldı. Preparatlar fotoğraflandı ve şık mikroskopik olarak değerlendirildi. Gruplar arası karşılaştırılmalarında istatistik programı olarak Mann-Whitney U testi kullanıldı. Sinaptofizin immunohistokimyasal reaksiyon kontrol grubuna göre göreceli olarak koyu boyandığı gözlendi. Granüler nöron sayısı bakımından gruplararası istatistiksel bir fark gözlenmedi (P>0.05). Elde edilen sonuçlar literatür ışığında tartışıldı.

Hayvan deneyleriHipokampusResveratrol+5
Mustafa Aydınlıoğlu
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Siklofosfamid ile oluşturulan deneysel sıçan testis hasarı modelinde resveratrolün etkilerinin çinko ile karşılaştırmalı olarak incelenmesi

Amaç; CP ile oluşturulan deneysel testis hasarı modelinde Resveratrol (RES)'ün olası koruyucu etkisinin Çinko (Zn) ile karşılaştırmalı olarak incelenmesidir. Çalışma kapsamında RES, Zn ve RES-Zn birlikte uygulamaları ile CP'nin hasar oranının azaltılması hedeflendi. CP ile oluşturulan toksik testis hasarı modelinde, Zn etkileri gösterilmiş bir kontrol model olarak yer alırken, RES'in Zn ile birlikte kullanılması sonucunda ortaya çıkan etkilerin taramalarında bakılmamış olduğunu saptadık. Çalışmamızda sıçanlar (n=64) rastgele 9 gruba ayrıldı. Deney gruplarına 3 haftalık uygulamaların sonunda tüm gruplar; biyokimyasal, histokimyasal ve immünohistokimyasal yöntemlerle incelendi. Sperm parametreleri olarak Johnsen testiküler skorlaması ve sperm yayma preparatlarındaki morfolojileri değerlendirildi. CP ile oluşturulan deneysel sıçan testis hasarı modelinde histokimyasal olarak H-E, PAS ve MT, immünohistokimyasal olarak iNOS, eNOS ve CD34 boyamaları yapıldı. Biyokimyasal analiz olarak da MDA ve Katalaz değerlerine bakıldı. RES ve Zn'nin karşılaştırmalı etkileri literatürde ilk kez tarafımızdan ortaya konulmaya çalışıldı. Sonuç olarak; Zn ve RES'in birlikte kullanımının testis hasarı üzerine koruyucu etkileri mevcut olsa da kontrol ve salin grupları kadar iyileşme gözlemlenmedi. Yeni bir hücre türü olan telositlerin ise interstisyel alandaki varlıkları ve seminifer tübül çevresini bir kılıf gibi sardığı saptanmıştır. Projemizde optimum dozlarda vücutta yararlı etkilerini ortaya çıkartabilen RES ve Zn'nin birlikte ve/veya ayrı kullanımlarının oluşturduğu etkileşimler değerlidir. Kurgulanan in vivo modelin kliniğe uyarlamaları, tanımlanacak hücresel sinyal yolakları üzerinden tedavi amaçlı pek çok uygulamada infertilitenin sağaltımı konusunda yeni klinik fikirler ortaya çıkarabilir. Anahtar Kelimeler: Siklofosfamid, Resveratrol, Çinko, Testis

Hayvan deneyleriResveratrolSiklofosfamid+3
Cansın Şirin
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Kolorektal kanser hücrelerinde BIBR1532 ve resveratrol kombinasyonunun LncRNA ekspresyon değişimi üzerindeki etkisi

Kolorektal kanser en sık rastlanan üçüncü kanser tipi ve dördüncü ölüm nedeni olarak bilinmektedir ve hedefe yönelik yeni tedavi yöntemleri araştırılmaya devam etmektedir. Kanser hücrelerinde; belirli uzun kodlanmayan RNA'lar olarak bilinen lncRNA'ların ekspresyonunun yüksek olduğu; karsinomların gelişmesi ve progresyonundan sorumlu olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla, lncRNA'ların kanser tedavisinde hedef olarak ele alınabileceği düşünülmektedir. BIBR1532 bir telomeraz inhibitörüdür ve tümörlerdeki aktif telomerazı inhibe etme amaçlı kanser araştırmalarında yaygın olarak kullanılmaktadır. Resveratrol ise doğal bir fitoaleksindir, proliferasyon ve apoptozda rol oynayan molekülleri hedeflediği bilinmektedir. Ayrıca spesifik olarak KRAS-aracılı sinyalleşmeyi inhibe ederek apoptozu indüklediği tespit edilmiştir. Çalışmamızda, HT-29 kolorektal kanser hücrelerine BIBR1532 ve resveratol maddeleri uygulanmasının ardından; maddelerin sitotoksisitesi,olası apoptotik etkileri ve lncRNA ekspresyonlarındaki değişimi incelemek hedeflenmektedir. Proliferasyon deneyi ile her kuyucuk için uygun HT-29 hücre miktarı belirlenmiştir. WST-1 analizi ile BIBR1532 ve resveratrol maddelerinin sitotoksik etkisi doza ve zamana bağlı olarak değerlendirilmiştir. Ardından, belirlenen IC50 dozlarında tekli ve kombine olarak ilaç uygulanmış ve ilaç uygulanmayan hücreler kontrol olarak ele alınarak apoptoz analizi Annexin V ile gerçekleştirilmiştir. LncRNA analizi için, apoptoz deneyinde uygulandığı şekilde dozlar hücrelere uygulanmış, ilaç eklenmeyen hücreler kontrol olarak ele alınmıştır. Tüm hücre gruplarından RNA izolasyonu gerçekleştirilerek cDNA sentezlenmiş ve lncRNA ekspresyonundaki değişiklikler RT-PCR ile değerlendirilmiştir. HT-29 hücreleri için uygun hücre konsantrasyonu 2 x 104 hücre / ml olarak belirlenmiş, ardından sitotoksisite testleri yapılmıştır. BIBR1532 ve resveratrol için IC50 dozları sırasıyla 50.81 μM (48. saat) ve 86.23 μM (72 saat) olarak belirlenmiştir. İki madde için CI 1.7 olarak belirlenmiştir. BIBR1532 ve resveratrol ajanlarının her ikisi de hücrelerin canlılık oranını düşürürken, apoptozu indükleyici bir etkileri tespit edilmemiştir. BIBR1532 ve resveratrol kombinasyonunun kolorektal kanser hücrelerinde uygulanmasına dair literatürde herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamızda bu maddelerin uygulamasının kanser ilişkili lncRNA ekspresyonlarında yarattığı değişiklikler ekpsresyon analizleri ile araştırılmasının, daha önce incelenmemiş olan lncRNA'ların CRC ile ilişkilendirilerek tedavi stratejilerinin oluşturulmasında yeni bir bakış açısı kazandıracağını düşünmekteyiz.

Gen ifadesiKolon hastalıklarıKolorektal neoplazmlar+3
Selin Çeşmeli
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Prostat kanseri hücrelerinde resveratrol analoğunun anti-kanser etkinliğinin in vitro değerlendirilmesi

Prostat kanseri (PCa), gelişmiş ülkelerde erkeklerde en sık görülen ikinci kanser türüdür. PCa klinik olarak, yavaş başlayarak hızla ilerleyebilen ve ölümcül olabilen heterojen bir seyir izlemektedir. Karsinom ilerlemesi, epitelyal-mezenkimal geçiş (EMT) olarak bilinen, mezenkimal fenotip kazanımı ve epitelyal özelliklerin kaybıyla ilişkilidir. Böylece, kanser hücrelerinin metastatik özellikleri, EMT ile hücre migrasyonu ve invazyonu için gelişmiş bir yetenek kazanarak artmaktadır. Resveratrol, kırmızı üzümde bulunan, potansiyel bir kemopreventif ve kemoterapötik ajandır. Resveratrol çeşitli kanserlerde anti-tümörijenik etkiye sahiptir ve EMT inhibisyonuna neden olabileceği öne sürülmektedir. Sentezlenen resveratrol analogları arasında yer alan DMU-212, çeşitli kanser türlerine karşı yüksek seçicilik ve aktivite göstermektedir ve resveratrole göre daha güçlü bir antitümör aktiviteye sahiptir. Prostat kanserindeki ölüm oranlarının erken tanı ve tedavideki gelişmelere rağmen, hala yüksek olmasından dolayı, kansere karşı terapötik stratejiler geliştirilebilmek adına, bitkilerden elde edilen moleküler inhibitörler ile ilgili çalışmalara olan ilgi son yıllarda oldukça artmıştır. Bu tez çalışmasında, EMT terapötik bir hedef olarak alınarak, yeni bir stilben türevi olan DMU-212'nin PCa hücrelerinde daha önce çalışılmamış olan EMT üzerine olan etkileri araştırılmış, PCa hücrelerinde invazyon ve metastazı engelleyebilecek mekanizmaların belirlenebilmesi hedeflenmiştir. LNCaP, PC-3 ve DU-145 hücrelerinde, DMU-212 etken maddesinin sitotoksik etkileri WST-8 testi ve koloni oluşumu deneyleriyle belirlendi. DMU-212'nin belirlenen IC50 değerlerinin apoptotik etkileri Anneksin V yöntemiyle, hücre döngüsüne etkileri propidyum iyodür (PI) analizi ile değerlendirildi. Etken maddenin belirlenen IC50 dozlarının hücre migrasyonu üzerine etkileri yara iyileşmesi deneyiyle, tümör invazyonu üzerine etkileri hücre invazyon analizleriyle, EMT-ilişkili genlerin ekspresyon seviyelerindeki değişimler ise qRT-PCR ile değerlendirildi. EMT belirteçlerinden E-kaderin ve vimentin değişimleri immunofloresan işaretleme yöntemiyle belirlendi. Siklin B1, siklin D1, E-kaderin ve β-katenin proteinlerinin ekspresyon değişimleri western blot ile değerlendirildi. NFkB transkripsiyon faktörünün aktivitesindeki değişimler, dual lusiferaz aktivitesi ile incelendi. DMU-212'nin LNCaP, PC-3 ve DU-145 hücre hatlarında düşük dozlarda yüksek sitotoksik etkiye sahip olduğu ve bu hücre hatlarında apoptozu indükleyerek, belirgin bir şekilde G2/M arrestine neden olduğu belirlendi. DMU-212'nin, prostat kanseri hücrelerinde, migrasyonu ve invazyonu inhibe ettiği, bu mekanizmanın TFPI-2 geninin artan ekspresyonu üzerinden olabileceği, PC-3 hücrelerinde ise aynı zamanda, β-kateninin transkripsiyonel aktivitesini azaltarak, Wnt-β katenin sinyal yolağının baskılanması ile gerçekleşebileceği saptandı. DU-145 hücrelerinde ise, EMT ile ilişkili olan TGF-β sinyalizasyonunun, DMU-212 tarafından baskılandığı gen ekspresyon sonuçlarıyla belirlendi. DMU-212'nin prostat kanseri hücrelerinde E-kaderin artışı ve vimentin azalışını sağladığı gösterildi. NFkB transkripsiyon faktörünün, LNCaP ve PC-3 hücrelerinde yüksek aktivite gösterdiği gözlendi. DMU-212'nin güçlü antikanser aktivitesi ile metastatik prostat kanserini önlemeye yönelik yeni fırsatlar sağlayabilmek adına umut verici bir ajan olabileceğini düşünmekteyiz.

Antineoplastik ajanlarEpitel hücreleriNeoplazmlar+5
Besra Özmen Yelken
Ege University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Antitümörojenik fenolik bileşiklerin pankreas kanser hücre hattında etkinliğinin incelenmesi

Pankreas kanseri tedavisinde 5-florourasil, paklitaksel, cisplatin gibi kemoterapötikler sıklıkla kullanılmasına rağmen, pankreas kanseri teşhisi alan hastaların 5 yıllık sağ kalım oranı %3-5 civarındadır. Düşük bir sağ kalım oranı olmasının sebepleri, pankreas kanserinin aşırı agresifliği, erken tanı konulamaması ve tedavide kullanılan kemoterapötiklere karşı gelişen dirençtir. Güncel çalışmalarda quercetin ve resveratrol gibi doğal fenolik bileşikler, yan etkilerin azaltılmasında etkili olmaları ve/veya kemoterapötikleri potansiyalize etmeleri nedeniyle bazı kanserlerde adjuvan terapi olarak önerilmektedir. Bu çalışmada fenolik bileşikler olan quercetin ve resveratrolün etkisi, pankreas kanserinde in vitro olarak PANC-1 hücre hattı kullanılarak değerlendirilmiştir. Quercetin ve Resveratrol'ün pankreatik kanser hücrelerinde IC50 değerlerinin belirlenmesinde sitotoksisite testi kullanılmıştır ve 72. saatteki IC50 değeri sırasıyla 7,75 μM ve 48,75 μM olarak bulunmuştur (p ˂ 0,001). Wound-Healing testi ile etkin dozlarda resveratrol (50 μM) ve quercetin (10 μM) uygulanan pankreas kanseri hücrelerinin migrasyon yeteneklerinin azaldığı belirlenmiştir. Colony Forming Assay testi ile değişik dozlarda quercetin ve resveratrolün pankreas kanseri hücrelerinin koloni oluşturma özelliğine etkisi incelenmiş ve IC50 dozlarında koloni oluşumunun azaldığı, hatta yüksek dozlarda yok olduğu görülmüştür. Ayrıca, IC50 dozlarında quercetin uygulamasının invazyon, metastazlar ve ilaç direnci ile ilişkili olduğu bilinen ve kanserde arttığı belirlenen Ökaryotik Elongasyon Faktör 2 Kinaz (eEF-2K) ekspresyonunu azalttığı (p ˂ 0,05) belirlenmiştir. Buna karşın, IC50 dozlarında resveratrol uygulamasının ise eEF-2K ekspresyonunu arttırdığı (p ˂ 0,05) saptanmıştır. Bu nedenle gelecekte yapılması planlanan çalışmalarda quercetinin kullanımı daha uygun görülmektedir. Bundan sonra kanser alanında planlanacak çalışmalarda, özellikle düşük IC50 dozlarında güçlü bir etki gösteren quercetin, tek başına ya da diğer doğal bileşikler ve/veya kemoterapötik ajanlar ile kombine edilerek potansiyel sinerjistik etkisinin olup olmadığı ve kemoterapötiklerin yan etkilerini azaltma potansiyeli araştırılabilir ve mortalite ve morbiditesi en yüksek kanserlerden olan PaCa için yeni tedavi protokolü geliştirilmesine katkıda bulunabilir. Anahtar Kelimeler: Pankreas Kanseri; Fenolik Bileşikler; Quercetin; Resveratrol; Antitümörojenik Etki

Antineoplastik ajanlarFenolik bileşiklerHücre dizisi+4
Berzan Ekmen
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Resveratrolün ıshikawa endometriyal kanser hücrelerindeki apoptozis ve otofaji üzerine etkileri

Endometriyum kanseri, kadınlarda jinekolojik kanserler içinde birinci sırada yer alan bir kanser tipidir. Tanı ve tedavi aşaması üzerine olan çalışmalar son zamanlarda önem kazanmıştır. Mevcut tedavi seçeneklerine ek olarak geleneksel ilaçlar geliştirilmeye çalışılmaktadır. Resveratrol, antiinflamatuvar, antikanser etki gibi birçok biyolojik etkisi olan bir fitoaleksindir. Resveratrol'ün kanserdeki terapötik etkisini hücre ölüm mekanizmaları yoluyla gösterdiği düşünülmektedir. Ancak bu etkilerinin mekanizması tam olarak anlaşılamamıştır. Bu çalışmada Resveratrol'ün endometriyal kanser hücre hattı olan Ishikawa hücreleri üzerindeki doz bağımlı etkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Resveratrol' ün Ishikawa hücreleri üzerindeki sitotoksik etkisi MTT testi ile belirlendi. IC50 dozu ile RT-qPCR ile Apoptoz ve Otofaji İlişkili Genlerin mRNA Ekspresyon Analizi gerçekleştirildi. IC50 dozu uygulandıktan sonra immunoflorasan boyama yapıldı. Resveratrol'ün, Ishikawa hücrelerinin proliferasyonunu doza bağlı bir şekilde inhibe ettiği görüldü. IC50 doz grubu, kontrol grubu hücreleri ile mRNA ekspresyon düzeylerine göre karşılaştırıldığında Beclin-1, LC3-I, LC3-II, Casp-7, Casp-8, Casp-9, CycS ve FADD düzeylerinde anlamlı bir artış gözlendi. Çalışmamızda, Resveratrol'ün apoptozisi ve otofajiyi indüklemesi kanser tedavisinde kullanılabilecek bir ajan olabileceğini düşündürmüştür. Resveratrol'ün anti kanser özelliklerinin klinik çalışmalarla da değerlendirilmesi; yeni tedavi stratejileri geliştirmek için önem arz etmektedir. Anahtar kelimeler: Ishikawa hücreleri, hücre ölüm mekanizmaları, Resveratrol

ApoptozisEndometrial neoplazmlarEndometriyum+4
Mediha Gül Tol
Necmettin Erbakan University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Kültüre edilmiş C6 glioma hücrelerinde epigallokateşin gallat ve resveratrolün biyokimyasal etkilerinin incelenmesi

Çalışmamızda, antioksidan özellikleri bilinen Epigallokateşin Gallat ve Resveratrol'ün sıçan C6 glioma hücre soyunda ayrı ayrı ve birlikte kullanılarak biyokimyasal etkileri araştırıldı.Epigallokateşin gallat 50, 100 ?g, resveratrol 25, 50 ?g dozlarda ve bunların kombinasyonları 24, 48, 72 saatlik sürelerle kültür ortamında hücrelere uygulandı. Bu uygulamaların sonunda total siyalik asit, lipid bağlı siyalik asit, protein karbonil ve malondialdehit düzeyleri tayin edildi ve sonuçlar Mann-Whitney U testine göre değerlendirildi.Elde edilen değerler istatistiksel olarak karşılaştırıldığında; kateşin + resveratrol grubunun 100+50 ?g'lık dozunun 72. saatteki total siyalik asit düzeyinin, kontrol grubununa göre düşük (p<0.05) olduğu tespit edildi. Kateşin 50 ?g grubunun 24. saat lipid bağlı siyalik asit düzeyi, resveratrol 25 ?g grubunun 24. saat, yine kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük (p<0.05) bulundular. Resveratrol grubunun 50 ?g'lık dozlarının 72. saatlik protein karbonil tayini düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük (p<0.05) olduğu saptandı. Total siyalik asit, lipit bağlı siyalik asit ve protein karbonil parametrelerinde istatiksel olarak anlamlı olan doz ve zamanlar, oksidatif strese karşı olumlu cevap alındığını gösterir. Lipid oksidasyonu göstergesi olan malondialdehit düzeyinde anlamlı bir düşüş bulunamadı bu da maddelerimizin uyguladığımız doz ve zaman dilimlerinde oksidatif strese karşı olumlu etkisi olmadığı şeklinde yorumlandı.Sonuç olarak her biyokimyasal parametrenin en uygun doz ve zamanda C6 glioma hücrelerini etkilediğini ve bu konsantrasyonlarda kullanılabilirliği uygun olduğu sonucuna varıldı. Çalışmamıza farklı biyokimyasal parametreler ve hücresel yöntemler eklenerek devam edilecektir.Anahtar Kelimeler: Epigallokateşin gallat, Resveratrol, C6 glioma, Total siyalik asit, Lipit bağlı siyalik asit, Protein karbonil, Malondialdehit, Antioksidan.

AntioksidanlarBeyin neoplazmlarıGlioma+5
Pınar Sarı
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Resveratrol ve epigallokateşin kombinasyonunun sıçan c6 glioma hücrelerinde apoptotik etkileri

Çalı?mamızda doğal polifenolik bile?ikler olan resveratrol ve epigallokate?in-3-gallat'ın ayrı ayrı ve bir arada kullanıldıklarında sıçan C6 glioma hücre soyu üzerinedeki etkileri hücre kültüründe incelendi. Kültür ortamında iki bile?iğin etkileri 24, 48 ve 72. saatlerde hücre apoptozu ve hücre proliferasyonu açısından değerlendirildi.Resveratrol'ün, kontrol grubuna göre, hücre kültüründe hücre apoptozunu arttırıcı etki gösterdiği ve hücre proliferasyonunu azalttığı gözlendi. Faz kontrast mikroskobunda yapısal deği?iklikler izlendi ve fotoğraflandı.Epigallokate?in-3-gallat'ın, hücre kültüründe hücre apoptozunu arttırıcı etki gösterdiği ve hücre proliferasyonunu durdurduğu gözlendi. Faz kontrast mikroskobunda yapısal deği?iklikler izlendi ve fotoğraflandı.Kombinasyon gruplarında, hücre kültüründen elde edilen bulgular resveratrol ve epigallokate?in-3-gallat grubunun tek tek uygulamaları ile elde edilen bulgulardan daha kuvvetli olmak üzere, benzerdi. Tüm kombinasyon grupları, hücre apoptozunu arttırıcı ve hücre proliferasyonunu durdurucu etki gösterdi.Sonuç olarak; resveratrol ve epigallokate?in-3-gallat kombinasyonunun sıçan C6 glioma hücre soyu üzerine etkileri hücre kültüründe incelendiğinde, bu maddelerin hücre apoptozunu indükledikleri ve hücre proliferasyonunu inhibe ettikleri gözlendi.

ApoptozisEpigallokateşin gallatGlioma+1
İpek Yaşa
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Master'sOpen AccessTR

MCF-7 hücre soyunda resveratrolün apoptoz mekanizması üzerine etkisinin araştırılması

Meme kanseri dünyada kadınlar arasında en çok görülen malign tümördür. Kadınlarda görülen tüm kanserlerin %30'unu oluşturmaktadır.Tüm jinekolojik tümörlerden meme kanseri 3 kat daha yaygındır. Kanser sadece bir sağlık sorunu değildir. Sosyal ve ekonomik olarak da bir toplum sorunudur. Bu son derece önemli sağlık sorununa çözüm bulmak bir çok araştırmacı için ilk hedef olmuştur. Farklı maddelerin bu hastalık üzerindeki etkileri için tedaviye yönelik çalışmalar yoğun olarak araştırılmaktadır. Kanser tedavilerinde kullanılan çeşitli bitkisel maddeler, hücre proliferasyonunu engellemeleri ve buna karşılık apoptozu tetiklemeleri nedeniyle kullanılmaktadırlar. Çalışmamız da in-vitro ortamda doğal polifenolik bir bileşik olan resveratrolun MCF-7 meme kanseri hücre hattı üzerindeki sitotoksik etkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmalarımızda, hücrelere verilecek olan resveratrol dozları MTT analizi ile belirlenmiştir. MTT analizi ilk olarak Mosmann tarafından geliştirilmiştir, ardından Alley ve ark. tarafından uygulanmıştır. Bu yöntemde 3-(4,5-dimethylthiazol-2-yl)-2,5-diphenyltetrazolium bromide (MTT) ile hücre canlılığı tespit edilmiştir. 12, 24 ve 48 saat süreyle 100 ve 250 µM resveratrol ile inkübe ettiğimiz MCF-7 hücrelerinden elde ettiğimiz MTT sonuçlarından, resveratrolun artan konsantrasyonu ile doğru orantılı olarak hücre yoğunluğunun kontrol grubuna göre azaldığı tespit edildi. MTT analizlerinde, kontrol grubuna göre %50 absorbans azalmasına yol açan resveratrol dozu (IC50) sitotoksik doz olarak belirlenmiştir. Analizlerde 12. saatte ölçülen sitotoksik doz 250-500 µM arasında, 24. saatteki ölçümlerde 100-250 µM arasında, 48. saatteki ölçümlerde ise 100 µM olarak belirlenmiştir. Çalışmalaramızdan elde edilen Anneksin V Flow-Sitometri ölçüm sonuçları değerlendirildiğinde; MCF-7 hücrelerine verilen 100 ve 250 µM resveratrolün kontrol grubuna göre erken apoptozu arttırdığı gözlemlenmiştir. Özellikle 48 saat sonunda erken apoptozis yüzdesinin kontrol grubuna kıyasla fazla oranda arttığı görülmüştür. Resveratrol'un kontrol grubuna göre, MCF-7 hücrelerinde apoptozu arttırıcı etki gösterdiği ve hücre poliferasyonunu azalttığı gözlemlenmiştir. Faz kontrast mikroskobunda yapısal değişiklikler izlenmiş ve fotoğraflanmıştır. Sonuç olarak, resveratrolun tüm bu antikanser etkilerinden biri olan apoptotik etkisi hem doz hem de zamana bağlı olarak MCF-7 meme kanseri hücre soyunda özellikle erken apoptozu indüklediği gözlemlenmiştir. Anahtar kelimeler: MCF-7, Anneksin V, Apoptoz, Resveratrol

Anneksin VApoptozisHücre dizisi+3
Gülten Karabekir
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Böbrek hasarı oluşturulan ratlarda resveratrol desteğinin üremik toksinler ve inflamasyon üzerine etkisi

Kronik böbrek hastalığı, prevalansı hızla artan ve yüksek maliyeti olan küresel bir sağlık sorunudur. Böbrek fonksiyonunun bozulması sonucunda üremik toksinlerin vücuttan idrarla uzaklaştırılamaması, oksidatif stresin ve inflamatuvar belirteçlerin artmasına neden olarak böbrek dokusuna hasar vermektedir. Resveratrol desteğinin kullanılmasının, inflamatuvar mediyatörlerin düzeyini düşürerek böbrek sağlığının korunmasına katkı sağladığı belirtilmektedir. Bu nedenle bu araştırmada deneysel olarak adenin ile böbrek hasarı oluşturulan ratlarda resveratrol desteğinin böbrek fonksiyonu, inflamasyon ve histopatolojik bulgular üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırmada, vücut ağırlığı 200- 250 g arasında değişen, sekiz haftalık olan ve rastgele seçilen 10 adet rattan oluşan üç farklı grup bulunmaktadır. Birinci grup negatif kontrol grubu, ikinci grup böbrek hasarı oluşturulan üremik kontrol grubu ve üçüncü grup üremi oluşturulup resveratrol desteği uygulanan gruptur. Böbrek hasarı oral gavaj yöntemi ile dört hafta süresince 200 mg/kg adenin uygulaması ile oluşturulmuştur. Resveratrol desteği ise böbrek hasarı oluşturulduktan sonraki sekiz hafta süresince oral gavaj yöntemi ile 20 mg/kg düzeyinde yapılmıştır. Ratlardan adenin uygulaması bittiğinde ve çalışmanın sonunda kan ve idrar örnekleri, çalışmanın sonunda böbrek dokusu örneği alınmıştır. Vücut ağırlığı, yem tüketimi ve idrar miktarı gibi genel parametrelerle birlikte böbrek fonksiyonu göstergesi olarak serum üre, kreatinin, İS, p-kresol ve GFH düzeyleri; inflamasyon göstergesi olarak serumda CRP düzeyi, böbrek dokusunda IL-6 ve TNF-α gen ekspresyon düzeyleri; histopatolojik bulgular olarak hyalin kast, fibrosis, ürik asit kristalleri varlığı, epiteliyal vakuolizasyon, epiteliyal nekroz ve inflamatuvar hücre varlığı değerlendirilmiştir. Sonuç olarak böbrek yetmezliğinde bağ doku oluşumu gözlendikten sonra uygulanan resveratrol desteğinin vücut ağırlığı, yem tüketimi, idrar miktarı, böbrek fonksiyon parametreleri, inflamatuvar parametreler ve histopatolojik değişiklikler üzerinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde iyileştirici etkisinin bulunmadığı belirlenmiştir (p>0,05). Bu bağlamda resveratrol desteğinin farklı KBH evrelerinde, böbrek hasarı oluşmadan veya hasar oluşma sürecinde uygulanmasıyla etkin uygulama zamanının ve farklı düzeylerde uygulanmasıyla optimal düzeyinin belirlenebileceği çalışmaların planlanması gerekmekte olup bu sonuçlar doğrultusunda resveratrolün KBH üzerindeki etkisinin netleşeceği düşünülmektedir.

AdeninBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği+7
Sümeyye Kemaneci
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Resveratrol'ün peripubertal sıçan epifiz plağında hidrokortizon ile oluşturulan büyüme inhibisyonu üzerine koruyucu etkilerinin araştırılması

Glukokortikoidler güçlü anti-inflamatuar özellikleri sayesinde pek çok inflamatuar hastalığın tedavisinde sıkça kullanılmaktadır. Fizyolojik ve farmakolojik etkilerini diğer steroid maddeler gibi hücre içinde yer alan nükleer reseptörü glukokortikoid reseptörüne (GR) bağlanarak göstermektedir. Bu reseptör insan vücudundaki hücrelerin neredeyse tamamında bulunduğundan terapötik dozlarda bile advers etkiler izlenebilmektedir. Kemik mineralizasyonunda bozulma ve boy uzamasının baskılanması çocukluk döneminde kronik steroid kullanımı ile görülebilen önemli advers etkilerdir. Glukokortikoidler kronik olarak kullanıldığında adrenokortikotropik horman (ACTH), büyüme hormonu (GH), tiroid stimülan hormon (TSH) ve lüteinizan hormonun (LH) hipofiz salınımını baskılamaktadır. Epifizyel kıkırdakta enkondral ossifikasyonu kontrol eden insülin benzeri büyüme faktörü-1'in (IGF-1) sentez ve salınımını azaltarak biyolojik aktivitesini azaltmaktadır. Sonuçta uzun dönem kullanımda osteoporotik değişikliklere ve boy uzamasında inhibisyona yol açmaktadır. Resveratrol ise fitoöstrojenik özelliğe sahip önemli bir antioksidan maddedir. Kardiyovasküler hastalık insidansını azaltıcı etkisiyle gündeme gelmiş ve sonrasında klinik ve preklinik çalışmalarla osteoporoz benzeri kemik patolojilerinde kemik sağlığı üzerine olumlu etkileri bildirilmiştir. Postmenopozal kadınlarda kemik mineral dansitesini arttırabildiği gösterilmiştir. Deneysel hayvan osteoporoz modellerinde osteoblastik kemik formasyonunu arttırıp osteoklastik rezorpsiyonu azaltabildiği, tavşan çalışmalarında epifiz kapanmasını geciktirerek tibia uzunluğunu arttırdığı gösterilmiştir. Çalışmamızda resveratrol'ün hidrokortizon ile epifiz plağında oluşturulan büyüme inhibisyonu üzerine koruyucu etkilerinin araştırılması için peripubertal dönem Wistar Albino sıçanlar biri kontrol grubunu oluşturmak üzere 6 gruba randomize edildi. Çalışma öncesi standart AP tibia radyografisi çekildikten sonra 10 gün boyunca sırasıyla 10 mg/kg/gün subkutan hidrokortizon, 10 mg/kg/gün subkutan hidrokortizon + 50 mg/kg/gün orogastrik gavaj ile resveratrol ve resveratrol tek başına 10-50-100 mg/kg/gün dozlarında uygulanmıştır. Onuncu gün kontrol radyografisi çekildikten sonra sıçanlar sakrifiye edilerek kan örneklenmiş ve tibia kemikleri uygun koşullarda disseke edilerek histopatolojik değerlendirme için saklanmıştır. Toplanan kan örneklerinden kemik biyobelirteçleri sclerostin ve osteopontin "Enzyme-Linked Immuno Sorbent Assay" (ELISA) yöntemiyle ölçülmüştür. Patolojik örneklerde epifiz plağının kıkırdak zonları (resting, proliferatif, hipertrofik ve total zon) histomorfometrik olarak ölçülmüştür. İmmünohistokimyasal boyama yöntemiyle osteojenik zonda apoptoz belirteci kaspaz-3 ve bir transkripsiyon faktörü olan NF-κB p65 semikantitatif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz bulgulara göre 10 mg/kg/gün dozunda subkutan 10 gün uygulanan hidrokortizon radyografik olarak değerlendirilen tibia uzamasını kontrole göre anlamlı ölçüde azaltmıştır (%23.4 vs %15,1, p<0,001). Resveratrolün gavaj ile 50 mg/kg/gün dozunda 10 mg/kg/gün sc hidrokortizon ile birlikte verildiği grupta ise tibia uzama inhibisyonu ortadan kalkmıştır. Yapılan histomorfometrik ölçümlerde kontrol grubu referans alınarak yapılan karşılaştırmalarda hidrokortizon ve resveratrol 50 mg/kg (RSV50) gruplarında total zon kalınlığı belirgin olarak azalmış olarak belirlendi (554,95±17,14 μm, vs 483,74±14,66 μm, 384,91±20,52 μm, p<0,05, p<0,001). Resveratrol 50 mg/kg ve hidrokortizon 10 mg/kg birlikte uygulandığı grubun total zon ölçümü kontrol grubuna benzerdi. Resveratrol'ün tek başına uygulandığı gruplarda resting zon kontrolden belirgin olarak daha ince olarak belirlendi (p<0,05). Epifiz kıkırdağının distalinde kalan osteojenik zon kaspaz-3 ve NF-κB p65 ifadesi açısından değerlendirilmek üzere immünhistokimyasal olarak boyandı ve semikantitatif olarak değerlendirildi. Hidrokortizon 10 mg/kg ve resveratrol 100 mg/kg uygulanan gruplarda osteojenik alandaki apoptoz oranı kontrol grubundan daha yüksek bulundu. (p<0,05). NF-κB p65 ifadesi ise tüm gruplarda benzer olarak belirlendi. Kemik formasyonu inhibitörü sclerostinin kan düzeyi kontrol grubu ile kıyaslandığında yüksek doz resveratrol grubunda (100 mg/kg/gün) önemli ölçüde azalmış olarak saptandı (1.342 pg/ml (897-1.617), p<0,05)). Kemik mineralizasyon göstergesi olarak kabul edilen osteopontin kan düzeyi ise yüksek doz resveratrol grubunda kontrole kıyasla anlamlı derecede artmış olarak belirlendi (24.491 pg/ml (16.345-72.408), p<0,05). Sonuç olarak çalışmamızda subkutan 10 mg/kg/gün hidrokortizon ile tibia kemik uzamasında ve büyüme plağı total zon kalınlığında izlenen inhibisyon 50 mg/kg/gün oral resveratrol uygulanması ile geri döndürülmüştür. Resveratrolün 10-50-100 mg/kg/gün dozları tek başına radyografik tibia lineer uzamasını etkilemezken 50 mg/kg/gün dozunda büyüme plağı kalınlığında azalma oluşturmuştur. Hidrokortizonun gonadotropin sekresyonu inhibisyonu ve hücresel yaşlanmayı yavaşlatıcı etkisine karşı resveratrolün fitoöstrojenik özelliği ve kondrositlerdeki yaşlanmayı hızlandırıcı etkisinin bu durumu açıklayabileceği düşünülmüştür.

Adrenal korteks hormonlarıBüyümeBüyüme bozuklukları+6
Serkan Kemer
Ankara University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Farklı sıcaklıklarda depolanan kızılcık nektarının suda çözünen vitamin, resveratrol ve biyoaktif bileşenlerindeki değişimler

Bu çalışmada kızılcık nektarının farklı sıcaklıklarda (4 ℃, 22 ℃, 30 ℃ ve 40 ℃) 6 ay depolanması sürecinde nektarlardaki fiziksel (renk) ve kimyasal (Suda çözünen kuru madde (SÇKM), pH, titrasyon asitliğ, kül, toplam kuru madde miktarı, toplam fenolik (TFM), toplam antioksidan etkinlik (TAE), şeker kompozisyonu) özelliklerindeki değişimler araştırılmıştır. Suda çözünen kuru madde, kül, toplam kuru madde değerlerinin depolama boyunca yaklaşık aynı değerlere sahip olduğu, pH değerlerin ise depolama sonuna doğru az da olsa düştüğü belirlenmiştir. Kızılcık nektarlarının toplam fenolik ve toplam antioksidan etkinliğinin ise yüksek depolama sıcaklıklarında sıcaklıktan etkilenerek azaldığı fakat depolama süresinde düzenli bir değişimin görülmediği tespit edilmiştir. Suda çözünen vitamin ve trans-resveratrol içeriği sıvı kromatografik (HPLC), toplam fenolik madde içeriği ve toplam antioksidan etkinlik ise spektrofotometrik yöntemle belirlenmiştir. Suda çözünen vitaminlerden askorbik asit, tiamin, riboflavin, niasin, pantotenik asit ve pridioksin varlığı görülmüştür. Tüm vitaminler içerisinde en yüksek değerler askorbik asitte en düşük değerler niasin ve tiaminde tespit edilmiştir. Kızılcık nektarında bulunan trans-resveratrol başlangıç değeri 0.9518 mg/L bulunurken, 40 ℃ sıcaklıkta 6. ayda 0.6478 mg/L olarak en düşük değeri gözlemlenmiştir. Depolama boyunca kızılcık nektarının biyoaktif ve besleyici değerinde önemli bir azalış meydana gelmiş olup, depolama süresince suda çözünen vitaminler ve trans-resveratrol içeriğine meydana gelen azalışın birinci dereceden kinetik modele uyduğu belirlenmiştir. Tüm depolama boyunca fiziksel ve kimyasal değişikliklerin en az 4 ℃ sıcaklıkta en fazla değişiklerin ise 40 ℃ sıcaklıkta gerçekleştiği tespit edilmiştir.

Biyoaktif bileşiklerDepolamaKızılcık+3
Fatma Menzek
Pamukkale University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Sıçan retinal ven oklüzyonu modelinde resveratrolün nöroprotektif etkisi

Amaç: Retinal ven oklüzyonu ile ilişkili retina hasarında nörodejenerasyonun rol oynadığı gösterilmiştir. Resveratrol nöroprotektif etkileri dokümente edilmiş olan bir polifenoldur. Bu çalışmada sıçan retinal ven oklüzyonu modelinde resveratrolün nöroprotektif etkisinin araştırılması planlanmıştır. Metod: Çalışmada Wistar albino sıçanların gözleri kullanıldı. Sıçanların sağ gözlerinde lazer (532nm yeşil lazer, Iridex IQ532, Iridex corp., Mountain View, CA, USA) ile retinal ven oklüzyonu oluşturuldu. Lazerden önce 20mg/kg fotosensitizan Rose-Bengal boyası intraperitoneal uygulandı. Sol gözlere lazer yapılmadı ve lazer uygulanan sağ gözlerin kontrol grubu olarak kullanıldı. Sıçanların yarısına nöroprotektif ajan olarak 14 gün boyunca %3 etanol içinde çözündürülerek 40mg/kg resveratrol gavaj ile verildi. Sıçanların gözleri 4 gruba ayrılarak değerlendirildi: Resveratrol verilen grupta sağ gözler lazer+resveratrol grubunu, lazer uygulanmamış sol gözleri resveratrol grubunu oluşturdu. Resveratrol verilmeyen grupta sağ gözler lazer grubunu, sol gözler kontrol grubunu meydana getirdi. On dört gün sonunda sıçanlar sakrifiye edilerek retina izolasyonu yapıldı. Retina örneklerinde gangliyon hücre sağkalımının değerlendirilmesi için Brn3a mRNA seviyesi gerçek-zamanlı PCR ile ölçüldü. Brn3a ekspresyonunun protein düzeyinde gösterilmesi için Western-Blot analizi yapıldı. Bulgular: Kontrol, resveratrol, lazer ve lazer+resveratrol gruplarına ait retina doku örneklerinde Brn3a ekspresyon düzeyleri sırasıyla 1.062968647±0.355429593, 0.683676202±0.238218336, 1.098342833±0.322410268 ve 0.954085±0.431687 saptandı. Kontrol ile lazer, kontrol ile lazer+resveratrol ve lazer ile lazer+resveratrol gruplarında p değerleri sırası ile p=0.46, p=0.26 ve p=0.37 olarak bulundu. Western-Blot analizlerinde internal kontrol olarak kullanılan - aktin proteinine ait bant gözlendi ancak Brn3a proteinine ait bant izlenmedi. Sonuç: Çalışmada gruplar arasında Brn3a mRNA ekspresyon düzeyinde anlamlı farklılık görülmedi. Resveratrol verilen grupta lazer yapılmayan gözlerde Brn3a mRNA ekspresyon düzeyinde kontrol grubuna göre anlamlı olmayan bir düşüş izlendi. Retina örneklerinde Western-Blot analizi ile Brn3a ekspresyonu saptanamadı.

Hayvan deneyleriNöroproteksiyonOksiresveratrol+7
Ebru Nevin Çetin
Pamukkale University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Nitrik oksit üretimi üzerine tolüenin etkisi ve resveratrol'ün koruyucu özelliğinin araştırılması

Tolüen, dünyada en yaygın kullanılan organik çözücülerden biridir. Tolüen endüstride ve birçok ticari üründe örneğin boyalar, boya incelticiler, oje, yapıştırıcılar, vernikler ve temizleyicilerde kullanılmaktadır. Tolüen aynı zamanda en sık kötüye kullanılan inhale çözücüdür. Tolüenin metabolizmasi sonucu reaktif oksijen türleri (ROS) veya reaktif nitrojen türleri (RNS) üretilir. Resveratrol (3,5,4'-trihidroksistilben), birçok bitki türünde, özellikle üzüm, yer fıstığı, ve dutlar doğal olarak oluşan bir polifenoldür. Resveratrolün antioksidan, anti-enflamatuar, yaşlanma karşıtı, antikanser, kardiyoprotektif ve nöroprotektif dahil birçok biyolojik etkiye sahip olduğu gösterilmiştir. Nitrik oksit (NO), nitrik oksit sentaz (NOS) enzim ailesi tarafından L-arginin'den endojen olarak üretilen iki atomlu serbest radikal, oldukça reaktiftir, çeşitli reaktiflerle tepkimeye girerek çoklu sinyal yollarını düzenleyebilen bir gazdır. Memelilerde üç NOS izoformu bulunmaktadir: nöronal NOS (nNOS), endotel NOS (eNOS) ve indüklenebilir NOS (iNOS). Bu çalışmada, tolüen maruziyetinin serbest radikal NO üretimi üzerindeki etkisi ve resveratrolün koruyucu etkisi araştırıldı. Bu amaçla, 250-350 gram ağırlığında Wistar Albino erkek sıçanlar (36 adet) kullanıldı. Sıçanlar kontrol ve deney olmak üzere iki gruba ayrıldı. Deney gruplarındaki sıçanlara altı gün boyunca 900mg/kg dozunda tolüen ve üç farklı resverarol dozunda (5mg/kg, 10mg/kg ve 20mg/kg) i.p yolla uygulandı. Kontrol grubundaki sıçanlara ise serum fizyolojik ve %10 etanol aynı yöntemle verildi. Altıncı günün sonunda hayvanlar disekte edilerek karaciğer ve kan dokuları toplandı. Toplanan karaciğer dokusunda ve serumda NO seviyeleri ve NOS aktiviteleri incelendi. Sonuç olarak karaciğer dokusunda ve serumda NO seviyelerinde tolüen uygulamasından sonra kontrol gruplarına göre anlamlı bir artış gözlendi. Tolüen ile birlikte resveratrolün üç farklı dozunun uygulanmasından sonra, tolüenle-muamele edilen gruba ve kontrol gruplarına kıyasla karaciğerdeki NO seviyesinde anlamlı bir azalma bulundu. Tolüenin etkisiyle NOS aktiviteleri etkilendi ve en yüksek aktivitesi iNOS'ta bulundu. Ancak resveratrol uygulamasından sonra iNOS aktivitesinde belirgin azalmalar gözlendi.

Nitrik oksitNitrik oksit sentazlarResveratrol+1
Raıssa Soamanjary
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Alkolik ratlarda, silimarin, resveratrol ve E vitamininin hepatoprotektif özelliklerinin kıyaslanması

Alkol kullanımı günümüzde birçok toplumda önemli bir sağlık problemi haline gelmiştir. Kronik alkol alımı başta karaciğer yetmezliği olmak üzere çeşitli hastalıklara yol açmaktadır. Alkolün metabolize edildiği başlıca yerin karaciğer olması, kronik alkol kullanımında karaciğerde önemli hasarlar oluşmasına neden olmaktadır. Alkolik karaciğer hasarı günümüzde karaciğer hastalıklarının başında gelmektedir. Çalışmamızda, kronik alkol kullanımına bağlı olarak gelişen ve oksidatif stres nedeni ile ortaya çıkan karaciğer hasarında, her biri güçlü antioksidanlar olan silimarin, resveratrol ve E vitamininin koruyucu etkilerini kıyaslamak amacıyla, 40 adet erkek rat 5 eşit gruba (n=8) bölündü; 1. grup: kontrol grubu (K), 2. grup: alkol grubu (AK) ve 3. grup: resveratrol grubu (RSV), 4. grup: silimarin grubu (SLY), 5. grup: E vitamini grubu (E VİT). Çalışmamız 4 hafta sürdü. Bütün ratlar Modifiye Sıvı Diyet (MSD; inek sütü + glukoz) ile beslendi. Kontrol grubu hariç, diğer bütün gruplara % 7,2 oranında etanol içeren MSD verildi. 3.ncü gruptaki ratlara 50 mg/kg/gün dozunda resveratrol, 4.ncü gruptaki ratlara 150 mg/kg/gün dozunda silimarin, 5.nci gruptaki ratlara ise 300 mg/kg/gün dozunda E vitamini günlük olarak gavaj ile verildi. Çalışmanın sonunda, tüm gruplardaki ratların kanları ve karaciğer dokuları alındıktan sonra sakrifiye edildiler. Alınan kanların serumu ayrıştırıldıktan sonra serumlar ve doku örnekleri derin dondurucuda -70 0C saklandı. Serum örneklerinde, AST, ALT, ALP, TP, HDL-K, TBARS, PON1 parametreleri, karaciğer örneklerinde ise TBARS, GSH, MPO ve PON1 parametreleri çalışıldı. Karaciğer hasarını önlemek için uygulanan tedaviler sonunda tedavi grupları ile kontrol ve alkolik kontrol grupları arasında serum AST, ALT, PON1 ve TBARS düzeyleri yönünden anlamlı farklar tespit edildi. Benzer şekilde, karaciğer doku örneklerinde TBARS ve MPO analizleri açısından tedavi ve kontrol grupları arasında anlamlı farklar bulunmuştur. Buna göre, alkolik karaciğer hasarına karşı koruyucu etkilerini kıyaslamaya çalıştığımız antioksidanlardan resveratrol, doku örneklerinde MPO ve PON1 bakımından, serum örneklerinde PON1 ve ALT bakımında diğerlerine göre daha güçlü iyileşme sağlamıştır. Silimarin, serum örneklerinde AST bakımından diğer antioksidanlara göre daha güçlü iyileşme sağlamıştır. E vitamini ise hem karaciğer hem de serum örneklerinde TBARS bakımından diğer antioksidanlara kıyasla daha güçlü iyileşme sağlamıştır. Sonuç olarak, ratlarda alkol tüketimine bağlı olarak ortaya çıkan karaciğer hasarının önlenmesinde resveratrolün, silimarin ve E vitaminine kıyasla daha güçlü bir hepatoprotektif etki gösterdiğini söyleyebiliriz.

Alkol içmeAlkolizmResveratrol+4
Nilay Aydoğan
İnönü University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Organofosfatlı bileşiklerle akut zehirlenme tedavisinde resveratrolün koruyucu etkisi

Bu tez çalışmasında, sıçanlarda fenthion ile oluşturulan akut toksisite sonrasında farklı dozlarda resveratrol (RES) ve pralidoksimin (PAM) tek başına veya birlikte kulanımının fenthionun sebep olduğu oksidatif hasarlara karşı antioksidan ve koruyucu etkileri biyokimyasal, immünohistokimyasal ve histopatolojik yöntemlerle araştırılmıştır. Akut fenthion toksisitesi sonrasında sıçan kan örneklerinde malondialdehit (MDA), glutatyon (GSH), askorbik asit, retinol, β-karoten düzeyleri, eritrositlerde süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (KAT), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) enzim aktiviteleri ve karaciğer, kalp, böbrek, beyin, akciğer dokularında MDA ve GSH düzeyleri biyokimyasal yöntemlerle incelenmiştir. Bununla birlikte karaciğer dokusunda immünohistokimyasal ve histopatolojik incelemeler yapılmıştır. Tüm toksikasyon gruplarında LPO belirteci MDA'nın arttığı görülmüştür. Tüm tedavi gruplarında RES ve PAM MDA düzeyini düşürerek lipit peroksidasyonunu (LPO) azaltmıştır. RES ve PAM fenthionun sebep olduğu retinol ve β-karoten kaybını önlemiştir. Fenthion SOD, GSH-Px ve KAT aktivitesini arttırmıştır. Ancak tedavi gruplarında kontrole göre anlamlı bir değişiklik olmamıştır. Fenthionun karaciğer, beyin, böbrek ve kalp dokularında LPO'nu arttırdığı, RES'un karaciğer, beyin ve kalpte oluşan LPO'nu anlamlı şekilde azalttığı görülmüştür. Karaciğerin histopatolojik incelemesinde tedavi gruplarında, toksikasyon grubunda meydana gelen lezyonların azaldığı tespit edilmiştir. İmmunohistokimyasal incelemede zehirlenme tüm gruplarda apoptozise kadar varan seviyeye ulaşmasa da fenthionun yol açtığı apoptozisi RES artan dozlarda durdurmuştur. PAM da RES kadar başarılı olmuştur. Sonuç olarak, RES, fenthionun sebep olduğu LPO'nu ve oksidatif hasarı önlemiş, karaciğerde oluşan doku hasarını azaltarak OF zehirlenmesinin zararlarına karşı koruyucu etki göstermiştir.

FenthionLipid peroksidasyonuOksidatif stres+5
Nisa Hocaoğlu
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Wıstar albıno sıçanlarda streptozotocın ile oluşturulan diyabetik nefropatinin tedavisinde melatonin, quercetın ve resveratrol'ün etkilerinin araştırılması

Böbrek hasarının patogenezinde, oksijen radikallerinin rol aldıkları bilinmektedir. Diyabet'in reaktif oksijen ürünlerinin (ROS) oluşumunu hızlandırdığı yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, sıçanlarda streptozotocin (STZ) ile oluşturulan diyabetin neden olduğu böbrek hasarının giderilmesinde antioksidan özellikleri bilinen melatonin, quercetin ve resveratrol'ün etkilerini karşılaştırmalı olarak incelemektir.Bu çalışmada, İnönü Üniversitesi Deney Hayvanları Araştırma Laboratuvarından temin edilen toplam 47 adet, 300-360 gram, erkek Wistar albino cinsi sıçanlar kullanıldı. Denekler rastgele seçilerek 5 gruba ayrıldı. Grup 1 (n=7): Kontrol, Grup 2 (n=10): Diyabet (STZ 45 mg/kg/tek doz/ip), Grup 3 (n=10): Diyabet + Melatonin (10 mg/kg/30 gün/ip), Grup 4 (n=10): Diyabet + Quercetin (25 mg/kg/30 gün/ip), Grup 5 (n=10): Diyabet + Resveratrol (10 mg/kg/30 gün/ip). Sıçanların deney başında, ortasında ve sonunda açlık kan glukoz değerleri ile vücut ağırlıkları ölçüldü. 30 günlük deney sonunda ketamin anestezisi altında sıçanlar sakrifiye edildi. Pankreas ve böbrek dokuları çıkartıldı. Sol böbrekler ve pankreas histolojik, sağ böbrekler biyokimyasal değerlendirmede kullanıldı. Doku örnekleri %10'luk nötral formalinde fikse edildikten sonra parafine gömüldü. 5 ?m kalınlığında alınan kesitlere Hematoksilen-Eozin, Periyodik Asid Schiff, Toluidin mavisi boyama metodları ile TGF-ß1 immün boyaması uygulandı ve Leica DFC 280 ışık mikroskobunda değerlendirildi.Diyabet grubunda, kontrol grubuna göre açlık kan glikoz seviyelerinde artış ile vücut ağırlıklarında azalma saptandı. Böbrek tubullerinde ve glomerüllerinde histopatolojik değişiklikler gözlendi. Tubullerde epitelyal dökülme, hücre şişmesi, intrasitoplazmik vakuolizasyon, mikrovillus kaybı ve peritubuler infiltrasyon tespit edildi. Glomerüllerde kapiller bazal membran kalınlaşması ve sklerotik değişiklikler izlendi. Bu grupta TGF-ß1 boyanan hücreler belirgindi. Biyokimyasal analizlerde, diyabet grubunda kontrol grubuna göre MDA seviyesi artmış, SOD ve CAT aktiviteleri azalmıştı. Diyabetik sıçanlara melatonin, quercetin ve resveratrol verilmesi böbrek hasarını önemli derecede azalttı. Bu gruplardaki açlık kan glikoz düzeyleri diyabet grubuna göre belirgin olarak azalmıştı. Tubuler ve glomerüler değişiklikler diyabet grubuna göre anlamlı derecede hafifledi. Ayrıca biyokimyasal analizlerde, diyabet grubuna göre MDA seviyesinde azalma gözlenirken, SOD ve CAT aktivitelerinde belirgin bir artış saptandı.Bu çalışmada, sıçanlarda diyabetin neden olduğu böbrek hasarında oksidatif stresin rol oynadığı, diğer yandan melatonin, quercetin ve resveratrol uygulamalarının oksidatif stresi azaltmada etkili olduğu gösterilmiştir. Sonuç olarak, uyguladığımız tüm tedavi edici ajanların diyabete bağlı olarak ortaya çıkan böbrek hasarının giderilmesinde, antioksidan savunma sistemini destekleyerek yararlı olduğu düşüncesindeyiz.

BöbrekDiabetes mellitusKuersetin+5
Hülya Elbe
İnönü University
2012
10
Master'sOpen AccessTR

Karbon tetraklorür ile oluşturulan akut ve kronik karaciğer hasarına karşı resveratrol ve melatoninin etkileri

Bu çalışmada sıçanlarda karbontetraklorür ile oluşturulan akut ve kronik karaciğer hasarı üzerine resveratrol ve melatonin'in etkilerinin, histolojik ve biyokimyasal yöntemlerle araştırılması amaçlandı.Karbon tetrakorür deneysel olarak nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı modeli oluşturmada yaygın olarak kullanılan bir ksenobiyotiktir. Karaciğerde serbest radikallerin üretimini arttırarak, antioksidan enzimlerin aktivitelerini azaltarak ve hücre ve organellerin membranlarında lipid peroksidasyonu oluşturarak hasara neden olur.Vücutta başlıca epifiz bezinde sentezlenip salgılanan melatonin, endokrin ve sirkadyen ritmin düzenlenmesi ve bağışıklık fonksiyonlarının uyarılması gibi çeşitli fizyolojik süreçlerde önemli rol oynar. Ayrıca, melatonin iyi bilinen bir antioksidan ve serbest radikal süpürücüdür.Resveratrol başlıca üzüm kabuğu ve çekirdeği olmak üzere, kiraz, yerfıstığı, dut gibi bitkilerde bulunan bir polifenolik bileşiktir. Resveratrolün sitoprotektif, antioksidan ve antiinflamatuvar etkileri olduğu bilinmektedir. Bunun dışında makrofaj ve adhezyon moleküllerinin inhibisyonunu sağladığı, endotel hücrelerinde nitrik oksid üretimini uyararak kan damarlarında vasodilatör etkiye sahip olduğu gösterilmiştir.Bu çalışmada toplam 80 adet erkek Wistar albino sıçan (150-180 g) kullanıldı. Sıçanlar on gruba ayrıldı (n=8).1. grup: Serum fizyolojik (SF), 0.5 ml2. grup: Zeytinyağı, 0.5 ml3. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg/ gün (1/1 oranında),4. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg + Resveratrol 10 mg/kg5. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg + Melatonin 20 mg/kg6. grup: Serum fizyolojik (SF), 0.5 ml7. grup: Zeytinyağı, 0.5 ml8. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg (1/1 oranında),9. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg + Resveratrol 10 mg/kg10. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg + Melatonin 20 mg/kgİlk beş gruptaki (1-5. gruplar) uygulamalar 4 gün, Son 5 gruptaki (6-10. gruplar) uygulamalar 20 gün süreyle günde bir kez intraperitoneal olarak yapıldı. 1-5. gruplardaki sıçanlar 5. gün, 6-10. gruplardaki sıçanlar 20. gün servikal dislokasyonla sakrifiye edilip intrakardiyak kan alındıktan sonra karaciğerden ışık mikroskobik, elektron mikroskobik ve biyokimyasal incelemeler için doku örnekleri alındı.Akut ve kronik karbontetraklorür gruplarındaki sıçanların karaciğer kesitlerinde hepatositlerde belirgin vakuolizasyon, apoptotik cisimcikler, intrasellüler ödem, mitokondri ve granüler endoplazmik retikulum hasarı saptandı. Ayrıca inflamatuvar hücre infiltrasyonu, nekroz ve fibrozi görüldü.Resveratrol ve melatonin gruplarında karbonteraklorürün oluşturduğu karaciğer hasarı bulgularında belirgin azalma olduğu tespit edildi.Akut ve kronik nonalkolik karaciğer yağlanması ve hasarı üzerine melatonin ve resveratrolün yararlı etkilerinin olduğu düşüncesindeyiz.

HistolojiKaraciğerKaraciğer yağlanması+2
Birgül Yiğitcan
İnönü University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Master'sOpen AccessEN

Development of liposomal carrier systems of hydrolyzed collagen, resveratrol, retinol and investigation of their penetrations

In recent years, not only for cosmetic products but also for the administration of drugs, transdermal delivery is becoming an important route of administration. Percutaneous permeation of molecules is controlled by the diffusion laws and is a big challenge in biomedical sciences. Transdermal delivery systems have many advantages such as avoidance of the first-pass metabolism, sustained-release opportunity and less frequent dosing, ease of application, and better user compliance. Ethosome is one of these new and promising delivery systems which is a new generation of liposome and because of the presence of alcohol in its structure, it offers an increased solubility for hydrophilic, hydrophobic and amphiphilic active materials. Also, the smaller and more flexible structure makes ethosome a better carrier than liposome. Resveratrol, retinol and hydrolyzed collagen ethosomes were prepared as a possibility of developing new delivery systems with these anti-aging ingredients. The results of the studies showed that the ethosomes were easy to produce and stable at the duration of the tests (180 days at 25ºC±2ºC), no phase separation or bottom precipitation was observed; the changes in the measurements of particle size, size distribution, poly-dispersity index, zeta potential, pH, density, and conductivity were within acceptable intervals. The presence of alcohol increased the solubility of the ingredients resulting in good entrapment of respective active materials in ethosomes at a minimum of 86 % and retained the entrapped actives at a minimum of 71% level after 180 days. In-vitro release studies by Franzcell diffusion system were performed with the ethosome formulations using two different synthetic membranes; Strat-M® (layered skin mimicking) and 12-14KD cellulose acetate dialysis membrane. The release rates of the actives from ethosomes were compared with the simple solutions of the actives at 1,5%. The results clearly showed that ethosomes released the actives in a sustained release manner and the release rates were slower when Strat-M® was used.

EthosomeHydrolysisCollagen+4
Hakan Sevinç
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Tolüen maruziyetinin oksidatif stres etkisi üzerine resveratrol'ün koruyucu özelliğinin araştırılması

Bu çalışmada endüstride ve günlük hayatta yaygın olarak kullanılan, uçucu bir bileşik olan tolüen kullanılmıştır. Tolüen maruziyetinden sonra vücudun birçok organ ve dokularında ciddi hasarlar oluşabilir. Tolüen metabolizması vücutta oksidatif strese neden olur. Bu da reaktif oksijen türlerinin (ROS) oluşmasına sebep olur. Antioksidanlar oluşan ROS'a karşı savunmada yer alır. Vücudumuzun ürettiği antioksidanlara ilave olarak besinlerle aldığımız antioksidanlar da vardır. Çalışmamızda tolüenin oluşturduğu oksidatif stres üzerine besinlerle aldığımız resveratrolün koruyucu etkisi araştırılmıştır. Resveratrol; antioksidan, anti-enflamatuar, yaşlanma karşıtı, antikanser, kardiyoprotektif ve nöroprotektif dâhil olmak üzere birçok biyolojik etkiye sahiptir. Resveratrol üzüm, yer fıstığı, dut gibi 72 farklı bitki türünde doğal olarak bulunan bir polifenoldür. Bu çalışmada, sıçanlarda toluen maruziyetinin neden olduğu oksidatif stres, lipid peroksidasyon ürünlerinden malondialdehit (MDA) ve antioksidanlardan biri olan glutatyon (GSH) üzerindeki değişiklikler araştırılmıştır. Bu amaçla, 250-350 gram ağırlığında 36 adet wistar-albino erkek sıçan, kontrol grubu ve deney grubu olarak ayrıldı. Kontrol gruplarına serum fizyolojik ve etanol (%10), deney gruplarına ise tolüen ve tolüen+resveratrol (5mg/kg, 10mg/kg, 20mg/kg) verildi. Deney gruplarına 900mg/kg dozunda tolüen ve resveratrol 6 gün boyunca introperitonal enjeksiyonu yapıldı. Altıncı günün sonunda hayvanlar disekte edilerek kan ve akciğer dokuları toplandı. Toplanan akciğer dokusunda ve kanda MDA ve GSH seviyeleri incelendi. Toplanan örneklerde tolüen enjeksiyonundan sonra büyük ölçüde GSH aktivitesi gözlendi. Tolüen ile muamele edilen grupla tolüen ve resveratrolün farklı dozlarıyla muamele edilen gruplar arasında anlamlı bir azalma görüldü. Aynı gruplar arasında akciğer dokusundaki MDA seviyesinde kontrol gruplarıyla tolüen grubu arasında önemli ölçüde artış görülürken kanda anlamlı bir değişiklik görülmedi.

MalondialdehitResveratrolToluen
Ahmet Barat
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nefrotik sendrom oluşturulan sıçanlarda resveratrol ve metformin tedavilerinin böbrek dokusundaki anti-apoptotik proteinlere etkileri

Nefrotik sendrom (NS) çocukluk çağı böbrek yetmezliğinin önemli bir nedeni olmakla birlikte patogenezi henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Apoptozis NS'de önemli bir hasar mekanizması olarak görülmektedir. Ancak NS'de ortaya çıkan apotozis ile ilişkili anti-apoptotik proteinlerin böbrek doku düzeyleri ve bu proteinlere etkili olabilecek tedavi yöntemleri ile ilgili yeterli bilgi bulunmamaktadır. Çalışmamızda adriamisin ile oluşturulan deneysel NS modelinde, pro-apoptotik kaspaz-3 ve anti-apoptotik proteinler olan XIAP ve survivin'in serum ve böbrek doku düzeyleri ölçülerek, potansiyel anti-apoptotik özelliklere sahip resveratrol ve metformin tedavilerine olan yanıtları araştırılmıştır. NS oluşturulmak üzere intra-peritoneal adriamsin verilen sıçanlar rasgele 3 gruba ayrıldı. Grup 1'deki sıçanlara (n=11) hiçbir tedavi verilmedi. Adriamisin verilmesini takip eden ikinci haftanın sonunda, dört hafta süre ile Grup 2'deki sıçanlara (n=8) resveratrol; Grup 3'teki sıçanlara (n=7) da metformin tedavileri verildi. Grup 4'teki sıçanlar (n=10) ise kontrol grubu olarak izlendi. Altıncı hafta sonunda elde edilen serum ve böbrek doku lizatında kaspaz-3, XIAP ve survivin düzeyleri ELİSA yöntemi ile ölçüldü. Deney gruplarındaki sıçanlara ait böbrek dokularında glomerüler, tübüler ve interstisyel hasarları belirlemek üzere skorlama yapılarak patolojik değerlendirme yapıldı. Survivin, XIAP ve kazpaz-3'ün renal doku düzeyleri tedavi edilmeyen sıçanlarda konrol grubu ile benzerdi. Resveratrol ve metformin ile tedavi edilen sıçanların renal doku survivin değerleri, tedavisiz gruba göre, istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdi. Nefrotik sendromlu sıçanların serum survivin ve XIAP düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Serum kazpaz-3 düzeyleri ise kontrol grubuna göre düşüktü istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü. Resveratrol ve metformin tedavileri, eşit derecede olmak üzere, tedavisiz sıçanlara göre serum kaspaz-3 düzeylerini artırarak kontrol grubu ile benzer hale getirdi. Tedavisiz izlenen sıçanların böbrek dokusundaki iskemik kollapsın, resveratrol ve metformin tedavileri ile tedavi edilen hiçbir nefrotik sıçanda görülmedi. Serum total kolesterol ve trigliserid düzeyleri resveratrol ve metforminin tedavilerinden etkilenmedi. Resveratrol ve metformin ile glomerular hasarın istatistiksel olarak anlamlı derecede azaldığı saptandı. Metformin tedavisi ile ayrıca interstisyel hasarlanma da istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azaldı. Resveratrol ve metformin tedavilerinin tubuler hasarı azaltmadığı görüldü. Resveratrol ve metformin tedavileri ile deney sonucunda ölçülen proteinüri düzeylerinde 4.haftaya göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalma olduğu saptandı. Tedavi edilmeyen sıçanlarda ise proteinürinin artmaya devam ettiği belirlendi. Sonuçlarımız resveratrol ve metforminin, halen kullanılan immunsupresif ilaçların yanında destek tedavileri olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Metformin ve resveratrol tedavilerinin nefrotik sendromlu hastalardaki etkinliğinin gösterilebilmesi için daha geniş çapta klinik ve laboratuvar çalışmalarına ihtiyaç vardır.

ApoptozisBöbrekHayvan deneyleri+6
Belçim Hazar
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00

Related subjects