Tedavi

982 theses under this subject heading

Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Mandibular ilerletmede kullanılan farklı sabit fonksiyonel apareylerin dentoalvelolar yapılar üzerindeki etkilerinin sonlu elemanlar analiz yöntemi ile değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın amacı, yakın dönemde üretilmiş olan ve klinik uygulaması kolay olan PowerScopeR2 (2014 American Orthodontics Corporation, Sheboygan, Wisconsin) apareyinin mandibula, maksilla ve dentoalveolar yapılar üzerindeki etkilerinin in vitro olarak sonlu elemanlar analizi ile değerlendirilmesi ve klinik rutininde çok kullanılan ForsusTM Fatigue Resistant Device EZ2 (FRD; 3M Unitek, Monrovia, California) ve Herbst (Dentaurum Inc., Newtown) apareyleri ile etkileri arasındaki farkların incelenmesi ve karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çene kemiklerininin üç boyutlu sonlu elemanlar modeli, büyüme gelişimi tamamlanmış bir bireyden konik ışınlı tomografi ile elde edilmiş ve çalışmanın yapıldığı firmadan temin edilmiştir (Ay tasarım, Ankara). Forsus, PowerScope2 ve Herbst apareyleri, üç ayrı sonlu elemanlar modelinde uygulanıp dişler, dentoalveolar yapılar ve çene kemikleri üzerindeki von Mises gerilme, minimum-maksimum asal gerilme ve yer değiştirme değerleri sonlu elemanlar analiz yöntemi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: PowerScope2 apareyi uygulanan modelde alt kesici dişlerde, Forsus ve Herbst apareyi uygulanan modellerden daha fazla protrüzyon gözlenmiştir. Herbst apareyinin uygulandığı modellerde dişlerde von Mises gerilme değerleri diğer iki apareye göre oldukça yüksek gözlenmiştir. Sabit fonksiyonel apareylerin üst çene molar dişlerinde meydana getirdiği distalizasyon miktarı en fazla Herbst apareyinin uygulandığı modelde gözlenmiştir. Sonuç: Çalışmamızda yüksek von Mises gerilimleri tüm simülasyonlarda kuvvetin iletildiği dişlerde görülmüştür. Yakın dönemde üretilmiş olan ve uygulama açısından diğer iki apareye göre daha kolay olan PowerScope2 apareyinin de diğer iki apareyle benzer etkiler oluşturduğu üst çenede istenmeyen molar dişte bukkal tiping gibi etkilerin ve mandibular retrognatili hastalarda istenmeyen üst çene molar distalizasyonun önlenmesi amacıyla ek önlemler alınması gerektiği tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Forsus, PowerScope, Herbst, Sonlu elemanlar analizi, Fonksiyonel tedavi

Dentoalveolar yapıMandibulaOrtodonti+3
Mustafa Onur Şengezer
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tinnitus tedavisinde kişiye özel terapi, konvansiyonel terapi ve medikal tedavi etkinliğinin karşılaştırılması. Randomize kontrollü çalışma

Amaç: Bu çalışmada, kliniğimizde rutin olarak kullanılan maskeleme terapisi ve ilaç tedavisi ile kliniğimizde kullanılmayan ancak son dönemde literatürde daha çok kullanılmaya başlanmış olan, kişiye özel çınlama terapisinin klinik semptomlar üzerine etkinliğinin karşılaştırılmasını amaçladık. Yöntem: Kliniğimizde Kasım 2020 ile Nisan 2021 tarihleri arasında subjektif tinnitus tanısı alan ve çalışma kriterlerine uyan 150 hasta arasından blok randomizasyon ile 50 hastadan oluşan üç tedavi grubu belirlendi. Prospektif olarak hastalara sinnarizin, maskeleme terapisi ve kişiye özel terapi uygulandı. Tüm hastalar tedavi öncesi, 1. ay ve tedavi bitimi olan 2. ay THI (Tinnitus Handicap Inventory) ile değerlendirildi. Hastaların cinsiyetleri,yaşları ve THI değerleri birbirleri arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışma grupları arasında THI değerlendirmelerinde; sinnarizin tedavisi alan hastaların THI ortalamaları arasında; THI-I ile THI-II ve THI-III arasında istatistiksel anlamlı fark bulundu (p=0,001). THI-II ile THI-III arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0,336). Maskeleme terapisi uygulanan hastaların tüm THI ortalamaları arasında istatistiksel anlamlı fark bulundu (p=0,001). Kişiye özel terapi uygulanan hastalarının tüm THI ortalamaları arasında istatistiksel anlamlı fark bulundu (p=0,001). Sonuç: Hastaların tümünde tedavi gözetmeksizin THI değerlerinde önemli derecede iyileşme sağlandı. Kişiye özel terapi ve maskeleme terapisinin etkinliği tedavi süresince artış göstermekte iken, sinnarizin tedavisi maksimum etkisini 1. ayda gösterdi. Tedavi modaliteleri arasında kişiye özel terapinin en başarılı tedavi yöntemi olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Tinnitus, Kişiye Özel Terapi.

TedaviTinnitus
Ahmet Coşkun
Hatay Mustafa Kemal University
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Medikal fizik uygulamalarında radyasyon doz dağılımı

Bu çalışmada, hedefe yönelik radyonüklid tedavide dozimetrik hesaplamalar yapılarak radyasyon doz dağılımları incelenmiştir. Bu amaçla, farklı dozimetrik yöntemler içerisinden klinik uygulamalar için uygun ve etkin bir yöntem olan, Tıbbi İç Radyasyon Dozimetrisi, MIRD yöntemi ( Medical Internal Radiation Dosimetry ) seçilmiştir. Seçilen MIRD yöntemi ile radyonüklid tedavi görmüş hastaların, tedavi sonrası planar tüm vücut sintigrafik görüntülerinden faydalanılarak, dozimetrik hesaplamalar yapılmıştır. Hesaplamalar için; kemoterapiye dirençli prostat kanseri (mCRCP - metastatic castration-resistant prostate cancer) olan ve 177Lu PSMA ile tedavi görmüş hastalar seçilmiştir. Fantom simülasyon çalışmalarında OLINDA EXM 1.1 simülasyon programından faydalanılmıştır. Radyasyona hassasiyeti olan kritik organların soğurduğu dozlar hesaplanmış ve elde edilen doz değerleri ICRP tarafından verilen limit değerler ile mukayese edilmiştir. Hesaplamalar sonucunda; 100 mCi aktivite başına, böbrek dozu 2,88 ± 1,18 Gy olarak, karaciğer dozu ise 0,39 ± 0,17 Gy olarak elde edilmiştir. Karaciğer dozunun ICRP limit değerlerinin altında kaldığı görülmüştür. Soğurulmuş böbrek dozları incelendiğinde, 4. tedaviden sonra toplam doz değerinin limit değere yaklaştığı görülmüştür. 100 mCi aktivite başına soğurulmuş dozlar, sırasıyla, kulak altı sol ve sağ tükürük bezleri için 5,27 ±2,75 Gy ve 4,71 ±2,73 Gy, dil altı sol ve sağ tükürük bezleri için 3,68 ±1,58 Gy ve 3,9 ±1,66 Gy, gözyaşı sol ve sağ bezleri için 11 ±2,6 Gy ve 8,1 ±3,18 Gy olarak hesaplanmıştır. Çalışmada, kulak altı, dil altı tükürük bezleri ve gözyaşı bezlerinde soğurulmuş doz değerlerinin böbrek doz değerlerinin çok üzerinde olduğu görülmüştür. Bu nedenle, tükürük bezleri ve gözyaşı bezlerinin de kritik organ olarak değerlendirilmesinin uygun olacağı önerilmiştir. Hastaların anatomik yapıları, tedavi performansları ve klinik yanıtlarının birbirinden farklı olması nedeniyle radyonüklid tedavide kişiye özel dozimetrik çalışma gerçekleştirmenin önemi vurgulanmıştır.

DozRadyometriRadyonüklid+1
Ahu Özkan
Yıldız Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Sinüzit patojenlerinin uçucu yağ ve bileşenlerle inhibisyonu

Sinüzit antibiyotik tedavisi gerektiren en yaygın üst solunum yolu hastalıklarından biri olup genellikle bakteriyel enfeksiyon sonucu gelişmektedir. Son yıllarda antibiyotik dirençli enfeksiyonlardaki artış nedeniyle yeni ilaçların araştırılmasına yönelik çalışmalar önem kazanmıştır. Asırlardır antimikrobiyal etkilerinden dolayı özellikle gıda, kozmetik ve ilaç olarak kullanılan uçucu yağlar günümüzde yeni ilaç geliştirilmesinde önem taşır. Türkiye'de halk arasında sinüzit tedavisinde kullanılan Lamiaceae familyasına ait uçucu yağ bitkilerinden Lavandula stoechas L. (karabaş otu), Mentha spicata L. (bahçe nanesi, antep nanesi, kıvırcık nane) ve T. sipyleus subsp. sipyleus Boiss. var. sipyleus L. (kekik otu, keklik otu, limon kokulu kekik, nemamulotu, sater) bu tez kapsamında değerlendirilmiştir. Hidrodistilasyon yöntemi ile elde edilen uçucu yağların fitokimyası gaz kromatografisi-alev iyonizasyon detektörü (GK-AİD) ve gaz kromatografisi/kütle spektrometresi (GK/KS) yöntemleriyle belirlenmiştir. Uçucu yağların ve temel bileşenlerinin antimikrobiyal aktiviteleri sık rastlanan sinüzit patojenlerinden Streptococcus pneumoniae, Haemophilus influenzae, Moraxella catarrhalis, Streptococcus pyogenes, Staphylococcus aureus ve Pseudomonas aeruginosa standart suşlarına karşı in vitro agar difüzyon, mikrodilüsyon ve buhar difüzyon antimikrobiyal yöntemleriyle çalışılmıştır. Lavandula stoechas, M. spicata, ve T. sipyleus uçucu yağlarının temel bileşenleri sırası ile kâfur (% 46.7), karvon (% 60.6) ve timol (% 66.2) olarak GK-AİD ve GK/KS teknikleri ile tespit edilmiştir. Yapılan denemelerin sonucunda agar difüzyon yönteminde 10 mg/mL uçucu yağ ve temel bileşen konsantrasyonunda 1.8 cm'ye kadar artan inhibisyon zon çapları elde edilmiştir. Mikrodilüsyon yönteminde çalışılan suşlara karşı test maddelerinin 0.16 ile 1.25 mg/mL arasında değişen konsantrasyonlarda etkili olduğu görülmüştür. Uçucu yağların ve temel bileşenlerin buhar fazlarının antimikrobiyal etkinlik denemelerinde ise Thymus türünün ve timol bileşeninin diğer uçucu yağlara ve bileşenlere oranla dikkate değer şekilde inhibisyon zonu oluşturduğu gözlenmiştir. Sonuç olarak halk arasında sinüzit tedavisi için kullanılan ve doğal ortamlarından temin edilen L. stoechas, M. spicata, ve T. sipyleus türlerinin sinüzit patojenlerine karşı antimikrobiyal etkili oldukları gösterilmiştir.

Antienfektif ajanlarLavandula stoechasMentha spicata L.+5
Nursenem Karaca
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Terapatik rekreasyonel aktivitelere katılımın yaşlıların algıladıkları boş zaman tatmini, yaşam tatmini ve yaşam kalitesine etkisi

Bu çalışmada ülkemizdeki yaşlıların terapi niteliğindeki boş zaman aktivitelerine katılımları sonucu algıladıkları boş zaman tatmininin yaşam tatmini ile ilişkisi ve algılanan yaşam tatmininin de yaşam kalitesi ile olan ilişkisi belirlenmeye çalışılmıştır. Ayrıca yaşlılara yönelik boş zaman katılımı, boş zaman tatmini, yaşam tatmini ve yaşam kalitesi ile ilgili alt boyutların ortaya konulması hedeflenmiştir. Bu amaçlara ilave olarak çalışmaya katılım gösteren yaşlıların demografik ve sosyo-ekonomik özelliklerine göre farklılıklar belirlenmeye çalışılmıştır. Çalışmada Eskişehir ilinde yaşayan 60 yaş ve üstü yaş gruplarında yer alan 608 katılımcıya Boş Zaman Katılımı, Boş Zaman Tatmini, Yaşam Tatmini ve Yaşam Kalitesi Ölçekleri kullanılarak oluşturulan anket uygulanmıştır. Açıklayıcı Faktör Analizi (AFA) ve Doğrulayıcı Faktör Analizi (DFA) ile faktörler belirlenmiş, yapısal Eşitlik Modeli (YEM) ile de araştırma modeli ortaya konulmuştur. Elde edilen model ile terapatik nitelikte boş zaman aktivitelerine katılımın boş zaman tatmini ile, algılanan boş zaman tatmininin yaşam tatmini ile ve algılanan yaşam tatmininin yaşam kalitesi ile ilişkili olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Boş zaman katılımı ile yaşam kalitesi arasında direkt bir ilişki bulunamadığından dolaylı bir ilişkinin olabileceği belirtilmiştir. Ayrıca demografik ve sosyo- ekonomik özelliklere göre tatmin algılamalarında anlamlı farklılıklar olduğu tespit edilmiştir. Çalışmadan elde edilen sonuçlara bağlı olarak ülkemizdeki yaşlıların yaşam kalitelerini iyileştirmeye yönelik terapatik programların oluşturulması ve yaşlıların tatmin algılarını yükseltecek faktörlerin incelenmesi ile ilgili araştırma önerileri sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: terapatik rekreasyon, yaşlı, boş zaman katılımı, boş zaman tatmini, yaşam tatmini, yaşam kalitesi, yapısal eşitlik modeli.

Boş zamanları değerlendirmeEşitlikRekreasyon+6
Tuba Sevil
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Gelişimsel kekemelik ve mizaç: kekeleyen, tipik gelişim gösteren ve kekemeliği kendiliğinden iyileşen çocukların mizaç özelliklerinin karşılaştırılması

Bu araştırmada, kekemeliği olan, kekemeliği olup kendiliğinden iyileşme gösteren ve tipik gelişim gösteren çocukların mizaç özelliklerinin karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Araştırmanın çalışma grubu, 3-7 yaş aralığındaki kekemeliği olan, tipik gelişim gösteren ve kendiliğinden iyileşme gösteren toplam 150 katılımcıdan oluşmaktadır. Bu çalışmada ölçme aracı olarak Çocuk Davranış Listesi (ÇDL) ve Conner's Ana Baba Derecelendirme Ölçeği (CADÖ-48) kullanılmıştır. Elde edilen veriler SPSS 21.0 paket programı kullanılarak bağımsız örneklemler t testi, Mann Whitney-U testi, tek yönlü varyans analizi testi (ANOVA) ve Pearson korelasyon analizleri ile değerlendirilmiştir. Araştırmanın bulgularına göre, kekemeliği olan 3-7 yaşları arasındaki grup, ÇDL'nin "Yaklaşım / Olumlu Katılım", "Rahatsızlık" ve "Korku" alt testlerinden ve "Olumsuz Duygulanım" alt boyutundan tipik gelişim gösteren yaşıtlarına göre anlamlı düzeyde daha yüksek puanlar alırken "Gülümseme ve Kahkaha" alt boyutundan anlamlı düzeyde daha düşük puanlar elde etmişlerdir. ÇDL alt testleri ile yaş ve kekemelik şiddeti arasındaki korelasyon analizleri sonucunda, yaş faktörünün "Gülümseme ve Kahkaha" alt testi ile pozitif yönde bir ilişkisi mevcutken kekemelik şiddeti ve mizaç alt testleri arasında anlamlı düzeyde bir korelasyon bulunamamıştır. Kekeleyen 6-7 yaşları arasındaki çocuklar ile yaş ve cinsiyetleri eşleştirilmiş tipik gelişim gösteren çocuklar karşılaştırıldığında CADÖ-48'in "Hiperaktivite / Ataklık" puan ortalamaları bakımından kekemeliği olan çocuklar ile tipik gelişim gösteren çocuklar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamakta; "Öğrenme Sorunları" boyutu bakımından ise, kekemeliği olan grubun ortalama puanlarının tipik gelişim gösteren gruptan daha yüksek ve iki grup arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulgularına ulaşılmıştır. Kendiliğinden iyileşme gösteren 5-7 yaşları arasındaki çocuklar ÇDL'nin "Dikkati Odaklama" ve "Engelleme Denetimi" alt testlerinden kekeleyen yaşıtlarına göre anlamlı düzeyde daha yüksek puanlar alırken, "Utangaçlık", "Yaklaşım /Olumlu Katılım" ve "Rahatsızlık" alt boyutlarından anlamlı düzeyde daha düşük puanlar elde etmişlerdir. ÇDL'nin alt boyutları açısından karşılaştırıldığında ise, kendiliğinden iyileşme gösteren grup, kekeleyen gruba göre "Çabalı Kontol" alt boyutundan anlamlı düzeyde daha yüksek puanlar alırken, "Olumsuz Duygulanım" alt boyutunda ise anlamlı düzeyde daha düşük puanlar elde etmişlerdir. Kekeleyen bireyler "Engellenme Denetimi" alt testinden kendiliğinden iyileşme gösteren gruba göre anlamlı düzeyde daha düşük puanlar elde etmişlerdir. Anahtar Kelimeler: gelişimsel kekemelik, mizaç, kendiliğinden iyileşme

KekemelikKişilikMizaç+3
Ayşe Aydın Uysal
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Kronik kekemelikte tele-terapinin etkililiğinin kontrollü incelenmesi: Karma yöntem araştırmasi

Bu araştırmanın amacı, kekemelik terapisinin yüz yüze ve tele-terapi yoluyla sunumunun, kekemelik şiddeti, kekemeliğin bireyin yaşamına etkisi ve kekemeliğe ilişkin tutumlar üstünde etkisini incelemek ve katılımcıların tele-terapi deneyimlerini keşfetmektir. Araştırmanın katılımcıları kekemeliği olan 20 yetişkin bireydir. Katılımcılar tercihlerine ve koşullarına bağlı olarak tele-terapi ve yüz yüze terapi grubuna eşit sayıda atanmıştır. Tele-terapi grubu katılımcıları 8 farklı şehirden tele-terapi hizmeti almışlardır. Kekemelik terapisinde akıcılık biçimlendirme, kekemelik değiştirme ve danışmanlık yaklaşımları entegre şekilde kullanılmıştır. Araştırmanın deseni, nicel ve nitel verilerin kullanıldığı bir karma araştırma yöntemi olan eş zamanlı desendir. Nicel araştırma kapsamında, kontrol gruplu, eşitlenmiş, eşdeğer etkililik; öntest, sontest, izleme yarı-deneysel modeli kullanılmıştır. Nitel araştırmada ise fenomenoloji yaklaşımı kullanılmıştır. Araştırmanın birincil nicel verilerini üç durumda kekelenen hece oranları, kekemeliğin değerlendirilmesine ilişkin SSI-4 puanları ve katılımcıların özdeğerlendirmelerine ilişkin puanlar oluşturmaktadır. İkincil verileri ise algısal kekemelik şiddeti ve konuşma doğallığı puanları, tutumlara ilişkin OASES ve SL-ILP-S puanları oluşturmaktadır. Araştırmanın nitel verilerini yarı yapılandırılmış mülakatlardan elde edilen veriler ve klinisyen görüşleri oluşturmaktadır. Araştırmanın bulgularına göre tele-terapi ve yüz yüze terapi grupları, kekelenen hece oranlarını ve objektif klinik verilere ilişkin puanlarını anlamlı düzeyde düşürmüştür. Sontest ve/veya izleme evrelerinde iki gruptan elde edilen bu veriler arasında ise anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>.05). Nitel analiz sonuçlarına göre katılımcıların %90'ı tele-terapiyi kendileri için uygun bulduklarını ve bu hizmetten yarar gördüklerini bildirmiştir. Nicel ve nitel bulguların üçgenlenmesi bu veri setlerinin genel anlamda uyumlu olduğunu ve birbirlerini doğruladıklarını göstermektedir. Bu araştırmada tele-terapinin, kekemeliği olan bireylere hizmet vermede uygun ve yüz yüze terapi kadar etkili bir hizmet sunum yöntemi olduğu görülmüştür.

KekemelikKonuşma bozukluklarıTedavi+1
Mehmet Emrah Cangi
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Hedeflendirilmiş kanser tedavisinde vinkristin ve ε-viniferin yüklü polimerik nanopartiküllerin hazırlanması, karakterizasyonu ve in vitro uygulamaları

Konvansiyonel kemoterapi ilaçlarının, biyodağılıma uğraması, yüksek doz gerektirmesi, patolojik bölgelere afinitelerinin düşük olması ve toksik etkilerinden dolayı, bu alandaki çalışmalar ilaçların taşıyıcı sisteme yüklenerek hedeflendirilmesi üzerinde yoğunlaşmıştır. Vinkristin Sülfat (VS) kemoterapide yaygın kullanılan hücre döngüsüne spesifik anti-kanser bir ajandır. ε−Viniferin (EV) ise "Vitis Vinifera" dan izole edilen resveratrol türevi bir antioksidandır. EV ve VS'ın kombine kullanımının HepG2 hücrelerinde sinerjik etkisinin olduğu önceden gösterilmiştir. Bu tez çalışmasında, yüksek dozdan kaynaklı yan etkilerin azaltılmasına yönelik olarak, pasif hedeflendirme sağlayabilecek EV ve VS yüklü PLGA-b-PEG nanopartikül formülasyonu hazırlanması amaçlanmıştır. Nanoçöktürme yöntemiyle hazırlanan formülasyonun partikül boyutu, zeta potansiyeli ve polidispersite indeksi belirlenmiştir. Atomik Kuvvet Mikroskobu (AFM) ile yapılan morfolojik incelemede, nanopartiküllerin küresel şekilde ve düzgün yüzey özellikte olduğu görülmüştür. İn vitro salım çalışmaları pH 7.4 Tris-HCl tamponu içerisinde, termal analizler ise Diferansiyel Taramalı Kalorimetri (DSC) ile gerçekleştirilmiştir. Kumarin-6 ile işaretlenmiş nanopartiküllerin HepG2 hücreleri içerisine alımı farklı zaman aralıklarında kalitatif ve kantitatif olarak belirlenmiş ve hücre içine alımının uygun olduğu görülmüştür. MTT ile yapılan sitotoksisite analizinde ilaç yüklü PLGA-b-PEG nanopartiküllerinin serbest haldeki etkin maddelerden daha etkili olduğu görülmüştür. Akridin oranj/Propidyum iyodür boyamasıyla ve Annexin V-FITC flow sitometri analizleriyle apoptoz oranı kalitatif ve kantitatif olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak EV ve VS yüklü PLGA-b-PEG nanopartiküllerinin pasif hedeflendirmeyle kanserli hücreye alımının ve etkinliğinin arttırılmış olması, in vivo verilişte yan etkilerde azalma ve hasta yaşam kalitesinin iyileşmesi yönünde fayda sağlayabilecektir.

Antineoplastik ajanlarNanopartiküllerNeoplazmlar+5
Yüksel Öğünç
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'de çalışan dil ve konuşma terapistlerinin hızlı-bozuk konuşma ve terapisine yönelik algılarının değerlendirilmesi

Bu çalışmada Türkiye'de çalışan dil ve konuşma terapistlerinin hızlı-bozuk konuşma ve terapisine dair tutum, davranış ve bu akıcılık bozukluğu hakkındaki fikirleri değerlendirilmiştir. Araştırma modeli gruplar arası karşılaştırmaya dayalı betimsel yöntemdir. Çalışmaya Türkiye'deki dil ve konuşma terapistleri derneğine kayıtlı olan 82 uzman katılmıştır. Çalışmada kullanılan veri toplama aracı, Rustin Cluttering Survey (RCS) ve The Clinician Attitudes Towards Stuttering Inventory (CATS) esas alınarak oluşturulan 61 maddelik bir ankettir. Toplanan veriler, betimsel olarak yorumlanmış ve belirli gruplar arasında karşılaştırma yapılmıştır. Araştırma sonuçları incelendiğinde, Türkiye'de çalışan uzmanların, dil ve konuşma terapistliği eğitimi sırasında aldıkları HBK eğitimini yetersiz buldukları gözlenmiştir. Eğitimleri sırasında HBK vakası tecrübesi bulunan grup ile bulunmayan grubun, iş yaşamlarında bu bozuklukla çalışmayı tercih etme durumları ve kendilerini bu bozukluk alanında çalışmak için yeterli ya da yetersiz bulmaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmiştir. Bu bulgular ışığında eğitim sırasında edinilen vaka tecrübesinin çalışma hayatı üzerinde etkili olduğu düşünülmektedir. İş yaşamlarında HBK vakaları ile çalışan grup ile çalışmayan grubun 'mesleki eğitim, terapi etkililiği, HBK bireylerin kişilik/özellikleri, terapi/yöntem, HBK ve diğer bozukluklar, HBK bireylerin ebeveynleri, HBK nedenleri, terapi' kategorileri altındaki maddelere verdikleri yanıtlar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar bulunmaktadır. Bu bulgular ışığında çalışma hayatında edinilen vaka tecrübesinin, uzmanların HBK hakkındaki görüş ve fikirlerini etkilediği düşünülmektedir.

DilFarkındalıkKonuşma+3
Murat Bellice
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Proliferatif veya nonproliferatif lupus nefriti gelişen sistemik lupus eritematozuslu hastaların uzun dönem sonuçlarının karşılaştırılması

Sitemik lupus eritematozus (SLE), alevlenmeler ve remisyonlarla seyreden birçok organ ve sistemi tutabilen otoinflamatuar bir hastalıktır. Patogenezinde genetik faktörler, çevresel ajanlar, hormonal faktörler ve birtakım otoantikorlar sorumlu tutulmuştur. SLE'nin önemli bir morbidite ve mortalite sebebi lupus nefritidir. Lupus nefritinin (LN) sınıflandırması tedavi rejimi ve prognozda önemli bir faktördür. Çalışmamızda, kliniğimizde takip edilmiş 55 LN'li hastanın geriye dönük uzun dönem sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık. Hastaların demografik özellikleri, soygeçmişleri, semptom ve klinik bulguları, görüntülemeleri, laboratuvar bulguları, böbrek biyopsi sonuçları, nefritli hastaların aldıkları tedavi rejimleri ve uzun dönem sonuçları incelendik. Hastalarımız arasında en sık sınıf 4 LN görüldü. Erkek hastalarda daha çok proliferatif lupus nefriti geliştiği, proliferatif lupus nefritinde daha az tam remisyon, daha çok relaps ve son dönem böbrek yetmezliğine (SDBY) ilerleme dikkat çekti. SDBY ilerleyen hastaların tümü proliferatif gruptaydı. Standart tedavi rejimleri uygulanan lupus nefritli hastalarımızdan sınıf 2 ve 5 LN noproliferatif grupta iyi uzun dönem sonuçlar alınırken, proliferatif LN'li hastalarda antiinflamatuvar ve immün supresif tedaviye rağmen %12 oranında SDBY ilerleme görüldü. Proliferatif LN'nin etiyopatogenezinin aydınlatılması ve bu doğrultuda yeni tedavi rejimlerinin geliştirilmesiyle daha olumlu uzun dönem sonuçların elde edilebileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: lupus nefriti, lupus nefritinde prognoz, lupus nefritinde tedavi

Böbrek hastalıklarıLupus eritematozus-sistemikNefrit+2
Hüseyin İçer
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Testis iskemi/reperfüzyonu oluşturulmuş ratlarda apocyninin testis dokusu üzerine koruyucu ve tedavi edici etkilerinin araştırılması

Amaç: Testis torsiyonu çocuklarda ve adelosanlarda sık görülen, kısa zamanda müdahale gerektiren ürolojik acillerden biridir. Bu çalışmada amacımız testis torsiyonu sonrası dokudaki oksidatif stresi biyokimyasal, histopatolojik olarak belirlemek ve apocynin tedavisinin bu hasar üzerindeki etkilerini incelemektir. Materyal metod: 250-350 gr ağırlığında 32 adet wistar albino rat gelişi güzel olarak 4 gruba ayrıldı. 1.grup sham grubu olarak belirlendi. 2. grupta torsiyon + detorsiyon oluşturuldu, 3. grupta 2.gruba uygulanan prosedüre ek olarak torsiyonun (iskemi) 210. dk?sında tek doz salin tedavisi intraperitoneal uygulandı (10ml/kg ). 4. grupta 2. gruba uygulanan prosedüre ek olarak iskeminin 210. dk?sında tek doz apocynin tedavisi intraperitoneal uygulandı. (20 mg/kg ). Sham grubu hariç diğer gruplara 240 dk `lık torsiyon sonrasında 60 dk detorsiyon (reperfüzyon) uygulandıktan sonra sol orşiektomi yapılıp ratlardan kan örnekleri alınarak ötenazi uygulandı ve işleme son verildi. Bulgular: MDA, TOS ve OSİ değerleri I/R ve I/R+SF grubunda Sham grubuna göre anlamlı olarak artmış izlendi. Süperoksit dismutaz, CAT, GPX ve GSH değerleri IR ve IR+SF grubunda Sham grubuna göre anlamlı olarak azalmış izlendi. Malonoldialdehit, TOS ve OSİ değerleri I/R+Apocynin grubunda I/R ve I/R+SF gruplarına göre anlamlı olarak azalmış, SOD ve CAT değerleri ise anlamlı olarak artmış izlendi. Myeloperoksidaz değeri I/R+Apocynin grubunda I/R ve I/R+SF gruplarına göre azalmış, TAK değeri ise I/R+Apocynin grubunda I/R ve I/R+SF gruplarına göre artmış izlensede tüm gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. İskemi reperfüzyon yapılan gruplarda tübül çapının azaldığı, ancak apocynin tedavisi verilen grupta seminifer tübüllerinin ortalama çapının I/R grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı saptandı. Sonuç: Torsiyon sonrasında oksidatif enzimlerde, lipid peroksidasyonda artış testis dokusunda oksidatif stresin geliştiğini ortaya koymaktadır. Çalışmamızın bulguları ışığında apocyninin testisteki oksidatif stresi azalttığını gözlemledik. Bu tedavi modalitesinin insanlarda rutin kullanıma dahil edilebilmesi için randomize, prospektif, geniş kapsamlı ve uzun dönem takip sonuçlarına sahip çalışmaların yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.

AposininOksidatif stresReperfüzyon+5
Özkan Özbek
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci basamak hekimlerinin diabetes mellitus hastalığında akılcı tetkik isteme ve güncel tedavi kılavuzlarını takip etme konularındaki tutumları

Birinci Basamak Hekimlerinin Diabetes Mellitus Hastalığında Akılcı Tetkik İsteme Ve Güncel Tedavi Kılavuzlarını Takip Etme Konularındaki Tutumları Amaç: Ülkemizde ve dünyada en sık görülen kronik hastalıklardan biri olan diabetes mellitus ile ilgili daha sıkı bir mücadele yürütülmesi komplikasyonları azaltacaktır. Bunlara ek olarak ikinci ve üçüncü basamak sağlık kuruluşlarının iş yükü azaltılabilecektir.Bu çalışmada amaç birinci basamakta çalışan hekimlerin diabetes mellitus hastalığının tanı, tedavi ve takibinde akılcı tetkik isteme ve güncel tedavi kılavuzları takip etme konularındaki tutumlarını belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 1 Haziran 2018 – 01 Aralık 2018 arasında Çorum ili merkez sınırları içerisinde yer alan 32 adet Aile Sağlığı Merkezi (ASM) ve Çorum'a bağlı 13 tane ilçede 43 adet ASM'de görev yapmakta olan hekimlerin katılımıyla yürütülmüştür. Bu çalışma kesitsel tipte bir çalışma olup, 78'i erkek (%75,7), 25'i kadın (%24,3) toplam 103 hekim ile yüz yüze görüşülmüş hekimlerin bazı tanımlayıcı özelliklerine göre oluşturulan gruplar arasında "diabetes mellitus (DM) tanı ve takibindeki bilgi ve tutumlarının değerlendirildiği anketten" aldıkları alt bölüm ve total puanlar karşılaştırılmıştır. Bulgular: Bu çalışmaya katılan hekimlerin %90,3'ü aile hekimi, %9.7'si aile hekimliği uzmanıdır. Çalışmaya katılan hekimlerin yaşa göre dağılımları incelendiğinde %52'sinin 40-49 yaş arasında, %24'ünün 30-39 yaş arasında olduğu gözlenmiştir. Katılımcıların tüm bölümlere ve alt bölümlere verdiği doğru cevaplar üzerinde yapılan karşılaştırmalar sonucunda kadın aile hekimlerinin total verdiği cevap sayısı ve puanı (p=0,008), aile hekimliği uzmanlarının tanı kriterlerini bilme puanları (p=0,019), güncel DM rehberlerini takip eden hekimlerin güncel rehber dışındakileri takip edenlere oranla tanı kriterlerini bilme puanları (p=0,001), HbA1c takibi puanları (p=0,045) ve toplam puanları (p=0,005) anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Sonuç: Dünyada en sık görülen kronik hastalıklardan biri olan DM'de aile hekimlerinin tutum ve bilgi düzeyleri artırılmalıdır. Mezuniyet sonrası hizmet içi eğitimler verilerek güncel rehberlerin hekimlerle paylaşılması DM hastalığı ve komplikasyonları ile ilgili daha etkili bir mücadele sürdürülmesini sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: Diabetes Mellitus, Aile Hekimliği, Farkındalık

Aile hekimliğiBirinci basamak sağlık hizmetleriDiabetes insipidus+6
Ömür Görgülü
Hitit University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Yenidoğan yoğun bakım hemşirelerinin yenidoğan sarılığı ve tedavisi ile ilgili bilgi düzeyleri

Yenidoğan sarılığı, yenidoğanlarda bilirubin metabolizmasında ortaya çıkan değişiklikler ve bilirubin yapımının artması (hiperbilirubinemi)'dır. Hiperbilirubinemide erken tanı ve tedavide gerçekleşmediğinde bilirubin ensefalopatisi oluşabilmektedir. Bu durum yenidoğan sarılığının en ciddi ve ağır komplikasyonudur. Bu nedenle yenidoğan hemşireleri yenidoğan sarılığının tanı ve tedavisini bilmelidir. Bu çalışma ile Yenidoğan Yoğun Bakım (YYB) hemşirelerinin yenidoğan sarılığı ve tedavisi ile ilgili bilgi düzeylerini belirlemek amaçlanmıştır. Bu araştırma, tanımlayıcı ve kesitsel olup, Ocak - Haziran 2019 tarihleri arasında İç Anadolu Bölgesindeki bir il ve ilçelerinde bulunan sekiz hastanede yer alan YYB ünitelerinde çalışan YYB hemşireleri (F=88) ile yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini ise örneklem seçim kriterlerine uyan, çalışmaya katılmayı kabul eden (f=66) YYB hemşireleri oluşturmuştur. Araştırmada veriler "Tanıtıcı Bilgi Formu" ve "YYB Hemşirelerinin Yenidoğan Sarılığı ve Tedavisi ile İlgili Bilgi Düzeylerini Belirleme Formu" ile toplanmıştır. Bu bilgi formu 40 maddeden oluşmuş, formdan alınabilecek en düşük puan 0, en yüksek puan 40'tır. İstatistiksel analizler SPSS (Version 22.0) paket programı ile yapılmış, uygun istatistiksel değerlendirmeler kullanılmış, istatistiksel olarak p<0,05 değeri anlamlı kabul edilmiştir. Çalışmaya katılan YYB hemşirelerinin yaş ortalamaları 23,38±6,50 olup, %62,1'i yenidoğan sarılığı ile ilgili hizmetiçi eğitim almamış, yenidoğan sarılığı ve tedavisine yönelik bilgi düzeyi puan ortalamalarının 29,7±3,63 olduğu görülmüştür. Hemşirelerin toplam çalışma süresi, YYB ünitesinde çalışma süresi ve yenidoğan sarılığı ile ilgili hizmetiçi eğitim alma durumuna göre bilgi düzeyi puan ortalamaları arasındaki farkın anlamlı olduğu saptandı (p<0,05). YYB ünitesinde çalışan hemşirelerin yenidoğan sarılığı ve tedavisi ile ilgili bilgi düzeyleri orta düzeyin üzerindedir. Fakat istendik düzeyde değildir. YYB hemşirelerine konu ile ilgili hizmetiçi eğitimlerin verilmesi gereklidir. Anahtar Kelimeler: Hemşire, Yenidoğan sarılığı, Yenidoğan sarılığı bilgi düzeyi

Bebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebeklerHemşireler+6
Hacer Delibaş
Hitit University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik ayak ülserinin tedavisinde sınıflamaların karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada mevcut diyabetik ayak ülser sınıflamalarından Wagner, PEDIS ve Texas tedavi açısından kıyaslanmıştır. Sınıflamaların klinik ve prognoz açısından tutarlılığı ve toplanan veriler ışığı altında hastalığın seyrini etkileyen faktörler değerlendirilmiştir. Gereç ve yöntem: Prospektif olarak yapılan bu çalışmada 18-85 yaş arasında diyabetik ayak ülseri olan 121 katılımcı dahil edilmiştir. Hastalar, servis yatışı sırasında düzenlemiş olduğumuz diyabetik ayak değerlendirme formunda demografik bilgileri, yaranın bölgesi-tipi-sınıflaması, ankle brachial index (ABI) ölçümleri, radyolojik açıdan osteomyelit veya yumuşak doku enfeksiyon varlığı, nöropati varlığı, laboratuvar değerlendirmeleri, ön görülen tedavi süresi ve sonuçları değerlendirilmiştir. Bulgular: Diyabetik ayak ülseri olan hastaların (n=121), 78'i iyileşen grubu ve 43'ü amputasyon grubu olmak üzere toplam 121 hasta vardı. Hastaların 94'ü erkek ve 27'si kadındı ve yaş ortalaması 64±11 idi. Gruplar arasında lenfosit ve nötrofil/lenfosit oran değerleri istatistiksel olarak anlamlı farklı bulunmuştur (sırasıyla P= 0,027, P= 0,012). Doku perfuzyonu, yara derinliği, yara enfeksiyonu, yara hassasiyeti ile gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (sırasıyla, P= 0,002, P= 0,001, P= 0,006, P= 0,019). PEDIS skorlama sistemi iyileşme ve amputasyon tanısal ayrımında anlamlı; kesim noktası 7,5 olarak bulunmuştur. TEXAS sınıflaması A, B, C, D derecesi ve Wagner ile grup arasında istatistiksel olarak anlamlı; TEXAS sınıflaması 1, 2, 3 derecesi ile anlamlı ilişkili olmadığı bulunmuştur. Wagner iyileşme ve amputasyon tanısal ayrımında anlamlı olarak bulundu (AUC=0,728 (0,633-0,822)); P< 0.001). Ayrıca Ankle brakial indeks (ABI) ≥ 0,9 olanda %23,5; < 0,9 olanda % 50,9 amputasyon görülmüştür. Hastaların diyabetik ayak eğitimleri ile grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (P= 0,021, P< 0,001). Sonuç: Erkek cinsiyet, ileri yaş, neutrofil-lenfosit oranı yüksek olması, diyabetik ayak ve DM eğitimi almamış olması, radyolojik olarak yumuşak doku enfeksiyonu ve osteomyelit varlığı ve ayak bileği brakial indeksinin 0,9'dan küçük olması iyileşme ve amputasyonun tanısal ayrımında anlamlı bulunmuştur. WAGNER sınıflamasında amputasyon kesim noktası 4. derece ve üzeri anlamlı bulunmuştur.

Ayak ülseriDiabetes mellitusDiabetik ayak+3
İsmail Sezikli
Hitit University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üçüncü basamak bir hastanenin aile hekimliği polikliniğine başvuran hastaların kırsal ve kentsel bölgede yaşamalarına göre geleneksel ve tamamlayıcı tıp konusundaki bilgi ve tutumları

Giriş ve Amaç: İnsanlık tarihi boyunca değişmeyen öncelikli amaçlardan biri sağlıklı olmaktır. Toplumların, modern tıptaki gelişmelerden önce, sağlık için uyguladıkları yöntemleri içinde yaşadıkları coğrafyaya, kültürlerine veya inançlarına göre şekillendirdikleri görülür. Dünyada ve ülkemizde, konvansiyonel tıp dışı yöntemlere olan talep artmıştır. Bu çalışmada, Çorum ilinde kentsel ve kırsal bölgede yaşayan halkın, yaygınlığı giderek artan geleneksel ve tamamlayıcı tıp yöntemleri ile ilgili bilgi ve tutumlarını araştırmak, bunu etkileyen faktörleri ortaya koyabilmek ve buradan elde edilen verilerle halk sağlığına ve literatüre katkı sağlayabilmektir. Gereç ve Yöntem: T.C. Sağlık Bakanlığı Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi aile hekimliği polikliniğine başvuran 18-65 yaş arası bireylerin kentsel ve kırsal yaşam bölgelerine göre gruplandırılarak 10 Mart – 31 Mart 2021 tarihleri arasında katılımı ile kesitsel-tanımlayıcı bir çalışma olarak gerçekleştirilmiştir. Katılımcılara yüz yüze anket yöntemi ile çalışma ekibi tarafından oluşturulmuş geleneksel ve tamamlayıcı tıp (GETAT) konusundaki bilgi ve tutumları sorgulayan anket uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamıza toplam 385 kişi katıldı. Katılımcılardan 277 (%71,9) kişi kentsel bölgede yaşayan katılımcılardan, 108 (%28,1) kişi kırsal bölgelerde yaşayan katılımcılardan oluşmaktaydı. Kentsel bölgede yaşayan katılımcıların yaş ortalaması 40,59±11,95 yıl, kırsal bölgede yaşayan katılımcıların yaş ortalamaları 41,01±14,61 yıl idi. En az bir veya daha fazla GETAT yönteminin duyulması, kentsel bölgede %92,1 (n=255) kırsal bölgeye göre %76,9 (n=83) daha yüksek saptanmıştır (P<0,001). En sık duyulan yöntemlerin kentsel bölgede sülük tedavisi (Hirudoterapi) %79,1, kırsal bölgede %62 masaj terapisinin olduğu görülmüştür. Bu duruma etkili faktörler olarak, her iki bölgede de daha yüksek eğitim düzeyine sahip olunması ve aylık gelirin daha iyi olması arasında istatistiksel anlamlı ilişki olduğu saptandı. GETAT yöntemi uygulatılmasında ise yaşam bölgeleri arasında istatistiksel anlamlı fark olmamakla birlikte, kentsel bölgede yaşayan 255 kişiden 130'u (%51,0), kırsal bölgede yaşayan 83 kişiden 36'sı (%43,4) en az bir veya daha fazla GETAT yöntemi uygulattıklarını belirtmiştir (P=0,229). Her iki bölgede de masaj terapisinin en sık uygulatılan uygulama (kentsel bölgede %27,1, kırsal bölgede %21,3) olduğu görülmüştür. Kentsel bölgede yaşayanlar GETAT yöntemlerini en sık sırasıyla; %62,5 internet, %54,3 televizyon, %50,8 arkadaş çevresinden duyduklarını belirtirken, kırsal bölgede yaşayanlarda ise en sık %63,4 televizyon, sonrasında %48,8 ile internet ev %47,5 ile arkadaş çevresinden duyduklarını belirtmişlerdir. Katılımcıların GETAT yöntemlerini uygulatmayı düşündüğünde en sık danışacağı kişiler; kentsel bölgede %84,3, kırsal bölgede %89,5 ile aile hekimleri olduğu gözlendi. Sonuç: Kentsel ve kırsal bölgede yaşayanlar arasında GETAT yöntemleri farklılık gösterebilmektedir. Bu farklılıkta eğitim durumu ve aylık gelir durumu etkili faktörler olarak saptanmış olsa da sosyokültürel etkinin ve yaşam alanına özgü faktörlerin etkisi de bulunmaktadır. Anahtar kelimeler: Aile Hekimliği, Geleneksel ve Tamamlayıcı tıp, Kentsel, Kırsal

BilgiBilgi düzeyiHastalar+4
Hülya Yılmaz Başer
Hitit University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Şifacı olarak şamanlar ve tedavileri

Şamanlık ve şifacılık, insanlık tarihi boyunca çeşitli hastalıkların tedavisi söz konusu olduğunda birbirleriyle yakından ilişkilendirilmiştir. Özellikle Orta ve Kuzey Asya'da şamanlık ve şifacılık pratikleri iç içe geçmiştir. Genel olarak Şamanizm, doğanın ve ruhların gücünü kullanarak hastalıkların iyileştirilmesini ve dengenin sağlanmasını amaçlayan bir inanç ve uygulama sistemi olarak da tarif edilebilir. Şamanlar, ruhlarla iletişim kurarak, hastaların ve toplumun ruhsal ve fiziksel sağlığını iyileştirmeyi veya korumayı hedefler. Bu ruhlar içerisinde iyi ruhlar olduğu gibi aynı zamanda hastalık ve ölüm getiren ruhlar da vardır. Şaman bu ruhlarla, ruhlar dünyasındaki dilleriyle konuşarak olacakları engellemeye ya da sorunları düzeltmeye çalışır. Bu çalışmanın amacı bu kozmolojik algı üzerinden şamanların üstlendiği şifacılık rolünü analiz etmektir. Birinci bölümde, şamanların hastalığı nasıl anlamlandırdığı ve hastalığa yüklenen anlamın şamanların şifacı rolü ile ilişkisi ele alınmıştır. Şamanların kendilerinden beklenen şifacı rolünü sergileyebilmek için ihtiyaç duydukları niteliklere nasıl ulaştığı da yine hastalık ve tedavi kavramları ile ilişkili olarak incelenmiştir. İkinci bölümde, şamanların tedavilerini gerçekleştirirken bir nevi teşhis ve tedavi aracı olarak kullanmış oldukları nesneler, simgeler ve metafizik anlatılar "tedavi araçları" başlığı altında ele alınırken, "tedavi ritüelleri" başlığı altında çeşitli ritüellere değinilmiştir. Sonuç olarak, bu çalışma şamanlığın, hastalık ve şifa anlayışını ele almış, şifalandırma araçlarını ve yöntemlerini bu bağlamda incelemiştir.

TedaviŞamanŞamanizm+1
Esra Taşkan
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessEN

Evaluation of the clinical and immunomodulatory effects of the probiotic lozenges or sub-antimicrobial dose doxycycline as adjuncts to non-surgical periodontal therapy in chronic periodontitis

The effect of probiotics or sub-antimicrobial dose doxycycline (SDD) as an adjunct to scaling and root planing (SRP) on inflammatory parameters in chronic periodontitis (CP) patients needs further investigation because of the controversial data. Therefore, the aim of the present study was to evaluate the clinical and immunomodulatory efficacy of Lactobacillus reuteri (L. reuteri) containing lozenges (Probiotic) or SDD (Doxycycline hyclate) as adjuncts to non-surgical periodontal therapy. A total of 45 patients, with at least 2 teeth having one approximal site with a probing depth (PD) of 5-7 mm and gingival index (GI) of ≥2 in each quadrant, were selected and randomly divided into 3 groups. Group I received SRP + Probiotic lozenges (2x108 cfu/ml), Group II received SRP + SDD (doxycycline hyclate) tablets, whereas Group III received SRP + placebo. Plaque index (PI), GI, PD, bleeding on probing (BoP) and attachment gain were measured and gingival crevicular fluid (GCF) sampling was performed at baseline and day 90. GCF analysis were assessed by enzyme linked immunosorbent assay (ELISA). GCF volume, MMP-8 and TIMP-1 levels were also evaluated at baseline and at day 90. Intra-group comparisons of all parameters were evaluated with paired sample t test while inter-group comparisons of all clinical and biochemical parameters were evaluated with Oneway Anova test. Tukey test was used for the double comparisons of the groups. The statistical significance was set at p <0.05. At the end of the observation period, statistically significant improvements in all evaluated parameters were observed within each group. Inter- group comparisons of mean differences of both clinical and biochemical parameters revealed statistically significance in favour of both SRP + Probiotic and SRP + SDD between days 0-90 at the end of day 90 (p< 0.05). However, no siginificant differences were observed between SRP + Probiotic and SRP + SDD in terms of both clinical and biochemical parameters. (p> 0.05) In conclusion, the results of the present study revealed that the adjunctive usage of L. reuteri containing lozenges and SDD tablets significantly reduced inflammation when compared to SRP + placebo in CP patients.

Anti infective agentsDoxycyclinePeriodontics+3
Yüksel Sadberg Cihangir Hamud
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kardiyoloji polikliniğine gelen HT hastalarının sağlık hizmeti kullanım özellikleri ve tedaviye uyumları

Giriş ve amaç Çalışmamızın amacı, üçüncü basamak Kardiyoloji polikliniğine gelen hipertansiyon hastalarında ilaç tedavisine uyum, yaşam tarzı değişikliklerine uyum, tedavi etkinliği ve sağlık hizmeti kullanım durumunun belirlenmesidir. Gereç ve yöntem Araştırma tanımlayıcı bir çalışma olarak tasarlanmıştır. Örneklem büyüklüğü, evrenin büyüklüğünün bilinmediği durumda 0,05 örneklem hatası, 0,05 yanılma payı ve %50 prevalansla 384 olarak hesaplandı. Eylül-Ekim 2016 tarihleri arasında ADÜ Kardiyoloji Polikliniğinde, yüz yüze görüşme yöntemi ile anket uygulandı ve standardize edilmiş yöntemle kan basınçları ölçüldü. Katılımcıların tedaviye uyumlarını ölçmek için MMAS ölçeği kullanıldı. 5 ve altı puan alanlar tedaviye kötü uyumlu, 6 ve üstü alanlar tedaviye iyi uyumlu olarak kabul edildi. Veriler SPSS 15.0 istatistik programıyla analiz edildi. Bulgular Katılımcıların yaş ortalaması 65,1±10,5(65) idi; %59'u (s=226) kadın, %41'i (s=158) erkekti. Yüzde 79,2'si (s=304) evli, %44,0'ü (s=169) ev hanımı, %76,8'i (s=295) 9 yıldan az eğitimli olan katılımcıların %55,2'sinin (s=212) aylık eve giren toplam geliri 1380 ve 4470 TL arasında idi. Hemen tamamı (%96,4; s=370) SGK kapsamında sosyal güvenceye sahipti ve %64,3'ü (s=247) kentsel bölgelerde oturmakta idi. Katılımcıların %14,1'i (s=54) alkol ve %10,9'u (s=42) sigara içmekteydi. Egzersiz yapmayanlar tüm katılımcıların %68,2'sini (s=262) oluşturmaktaydı. Katılımcıların %84,6'sının (s=325) en az bir ek hastalığı vardı. En sık bulunan ek hastalıklar kardiyovasküler hastalık veya risk faktörleri (%68,5; s=263) ile DM (%40,9; s=384) idi. Katılımcıların % 72,9'unda (n:280) kan basıncı kontrolü sağlanmıştı. Çalışma sırasında ölçülen sistolik kan basıncı düzeyleri ortalama 127,1±17,50 mmHg ve diyastolik kan basıncı düzeyleri ortalama 79,3±11,4 mmHg idi. Hastaların %68,8'inde (s=264) HT tanısı ikinci basamak sağlık kuruluşlarında ve %58,1'inde (s=223) dahiliye ve yan dal uzmanları tarafından konmuştu. Hemen tamamı aile hekimini bilen (%96,6; s=371) katılımcıların çoğu aile hekimine en az bir kez başvurmuştu (%93,8; s=360); HT için en sık başvuru nedeni ise (%75,0; s=288) ilaç yazdırmak idi. Hipertansiyon hastalarının çoğu (%95,6; s=367) hipertansiyon ilaçlarını düzenli kullandığını belirtti. Düzenli kullanmamanın en sık bildirilen üç nedeni bilgi eksikliği (%64,7; s=11), ilacını almayı unutma (%58,8; s=10) ve ilacın kendisine zarar verebileceğini düşüncesi (%52,9; s=9) idi. Katılımcıların %39,8'i (s=153) HT tanısı konulduğundan beri diyet ve %60,9'u (s=234) egzersiz yapmamıştı; doktorundan tavsiye aldığı halde bunları yerine getirmeyenler katılımcıların %51,8'iydi (s=199). Katılımcıların Morisky puan ortalaması 6,1±1,8 (en az 0, en çok 8) idi. Katılımcıların % 67,2'si (s=258) tedaviye iyi uyumluydu. Yaş (r=0,253; p=0,000) ve egzersize uyum (r=0,101; p=0,017) arttıkça HT tedavisine uyumları artmaktaydı. Kentsel bölgelerde yaşayanlarda (z=2,29; p=0,02), ek hastalığı olanlarda (z=3,504; p=0,000), düşük ve orta gelir grubundakilerde (yüksek gelir grubundakilere göre sırasıyla z=2,507; p=0,012 ve z=3,146; p=0,02) tedaviye uyum daha yüksekti. Katılımcıların cinsiyeti, medeni durumu, eğitim düzeyi, günlük kullandıkları HT ilaç dozu sayısı, günlük alınan toplam ilaç dozu sayısı, katılımcıların diyete uyum durumları ve ilaç kullanmasına yardım eden birinin olma durumu HT tedavisine uyum üzerinde etkili değildi (p>0,05). Kentsel bölgede yaşayanlarda(χ²=5,627; 0,018), önerilen egzersiz egzersize uyum gösterenlerde (χ²=8,821; p=0,003) ilaç tedavisine uyumu daha yüksek olan katılımcılarda (χ²=5,833; p=0,016) kan basıncı kontrolü daha iyiydi. Yaş, medeni durum, eğitim düzeyi, gelir düzeyi, ek hastalık varlığı, yardımcısının olup olmamasının kan basıncı kontrolü üzerinde etkisi yoktu. Sonuç Çalışmamızda üçüncü basamağa başvuran hipertansiyon hastalarında tedavi uyumu yüksek bulunmuştur. Yaşam tarzı değişikliğine uyum gösteren hastaların tedaviye uyumları ve aynı zamanda kan basıncı kontrolleri yüksek bulundu. Tedaviden tam sonuç alınabilmesi için hastalara tedavinin bütün basamaklarının öneminin net açıklanması gerektiği düşünülmektedir. Hastaların hipertansiyon takibinde aile hekimlerinin yerinin sınırlı kaldığı saptanmıştır. Hastaların aile hekimlerine güvenlerinin artırılması aile hekimlerinin rolünü artırabilir.

HipertansiyonKan basıncıKardiyoloji+3
Leyla Günaydın
Aydın Adnan Menderes University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diabetes mellituslu hastalarda tedavi şekline göre oksidatif stres durumunun ve yaşam kalitesinin karşılaştırılması

Amaç Diabetes Mellitus (DM) birçok sistemi etkileyen, kan şekeri yüksekliği ile seyreden endokrin bir hastalıktır. Hastalığın etyolojisinde, erken ve geç komplikasyonlarının oluşumunda oksidatif stresin rol oynadığı bilinmektedir. DM'li hastaların uzun dönemde, hastalığın seyrinden ve tedavinin ömür boyu devam etmesinden dolayı yaşam kalitelerinin etkilendiği gösterilmiştir. Hastalığın uygun tedavi ile kontrol altına alınması, komplikasyon gelişimini önlemekte, yaşam kalitesini de iyileştirmektedir. Bu çalışmanın amacı, Tip 2 DM'li hastalarda tedavi şekline göre oksidatif stres durumunun ve yaşam kalitesinin karşılaştırmaktı. Yöntem Çalışmaya Mayıs 2015 – Kasım 2015 tarihleri arasında Dumlıpınar Üniversitesi Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi dahiliye polikliniklerine başvuran, 45 oral antidiabetik (OAD) kullanan ve 45 insülin tedavisi alan, hipertansiyon (HT) dışında ek hastalığı olmayan, 40 – 60 yaş arası toplam 90 tip 2 DM hastası alındı. Hastalardan rutin tetkiklerine ek olarak Total Antioksidan Status (TAS), Total Oksidan Status (TOS) ve Paraoksonaz-1 (PON-1) değerlerinin ölçülmesi için venöz kan örnekleri alındı. Hastalara SF-36 yaşam kalitesi anketi yapıldı. İstatistiksel analizler GraphPad versiyon 6.05 kullanılarak yapıldı. P< 0.05 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular İnsülin tedavisi alan grupta TOS ve hesaplanan OSI değerleri, OAD grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı biçimde yüksek saptandı (p<0,001 ve p<0,001). OAD grubunun PON-1 ortalamaları, insülin grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p:0.007). OAD grubunda SF-36 yaşam kalitesi anketinin fiziksel fonksiyon, sosyal fonksiyon ve ağrı alt ölçek skor ortalamaları, insülin grubunun ortalamalarından anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p<0,001, p:0.003 ve p:0.003). Çalışma hastalarının TAS ortalamaları ile AKŞ ve HbA1C arasında negatif korelasyon (r:-0.254, p:0.02 ve r:-0.260, p:0.01), TOS ortalamaları ile HbA1C ve trigliserid değerleri arasında pozitif korelasyon(r: 0.225, p:0.03 ve r: 0.225, p:0.03) ve OSI değerleri ile AKŞ ve HbA1C değerleri arasında da pozitif korelasyon saptandı (r:0.293, p:0.005 ve r:0.342, p:0.001). Sonuç Çalışmamızda OAD ve insülin tedavisi alan diabetik hastaları iki grup halinde karşılaştırdığımızda; insülin tedavisi alan grupta OAD alan gruba göre, oksidatif stres parametrelerinin daha yüksek, yaşam kalitesinin de daha kötü olduğu saptanmıştır. Bu sonuçların diabetin kronik komplikasyonlarıyla yakından ilişkili olabileceği ve literatür bilgisiyle de uyumlu olduğu görüşündeyiz.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Endokrin sistem hastalıkları+3
Orçun Küet
Kütahya Dumlupınar University
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Tıp tarihinde müzik ile tedavi ve XVI. yüzyıldan XIX. yüzyıla kadar delilerin mekanı Süleymaniye

Müziğin tedavi aracı olarak kullanılmasıyla, tıp tarihinde yeni tedavi alanları doğmuştur. Çalışmada, müzikle tedavinin tarihsel süreci incelenerek; müzikle tedavi yöntemlerinin uygulanış biçimleri, çalgı aletleriyle beraber ele alınmıştır. Geçmişten günümüze gelişerek gelen bu tedavi aracının doğuşu, dârüşşifâlar üzerinden anlatılmıştır. Öyle ki Türklerden başlayıp Osmanlı'ya taşınan bu miras en iyi şekilde uygulanmaya çalışılmıştır. Ayrıca sosyal devlet anlayışına sahip olan Osmanlı dârüşşifâları, kimsesiz akıl hastalarına yurt olmuş, üstelik bu hizmeti karşılığında hastalarından ücret talep etmemiştir. Çalışmamız dört bölümden oluşmaktadır. Çalışmamızın birinci bölümünde kavram ve terminoloji üzerinde durulmuş olup "bîmarhâne" adının anlamını açıklayarak başladık. Bîmarhâne adı hakkında detaylı bilgiler verildikten sonra, bîmarhâne ile ilişkilendirdiğimiz tanımlar üzerinde durduk. Çalışmamızın ikinci bölümünde, müziğin insan ruhuna olumlu ve olumsuz tesirlerini araştırarak bunların neler olduğunu anlatmaya çalıştık. Ayrıca yaptığı çalışmalar ile tıp tarihine adını yazdıran hekimleri de çalışmamızda unutmayarak onların çalışmaları hakkında da bilgiler vermeye çalıştık. Üçüncü bölümünde ise Türklerde, İslam Medeniyeti'nde ve Avrupa'da müzik ile tedavi çalışmalarının olup olmadığını araştırdık. Bu araştırmalarımızı örneklerle renklendirmeye çalıştık. Daha sonra çalışmamızı musiki ile tedavi yapan dârüşşifâlar üzerinde yoğunlaştırdık. Son bölümde ise çalışmamızı Süleymaniye üzerinde yoğunlaştırdık. Süleymaniye'nin kuruluşunu, mimari yapısını, delilerini, işleyiş ve yönetimini kısaca Osmanlı Devleti'nin Yükselme Dönemi'nde göz bebeği olan Süleymaniye Bîmarhânesi'nin kimlere ev sahipliği yaptığı? Kimlerin derdine derman olduğu? Gibi sorularımıza arşiv belgeleri ışığında cevap bulmaya çalıştık. Anahtar Kelimeler: Bîmarhâne, Müzik, Akıl hastaları, Süleymaniye.

DeliMental bozukluklarMüzik+7
Gamze Beşli
Kütahya Dumlupınar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Yanık ünitesinde tedavi edilen hastaların yanığa özel ağrı-anksiyete düzeyinin incelenmesi

Bu araştırma, Bursa Şehir Hastanesi Yanık Ünitesi'nde tedavi gören hastalarda yanığa bağlı ağrı- anksiyete düzeyinin belirlenmesi amacıyla planlanmış tanımlayıcı ve kesitsel bir çalışma olarak yapıldı. Araştırma, Bursa Şehir Hastanesi Yanık Ünitesi'nde Şubat 2022- Haziran 2022 tarihleri arasında yürütüldü. Çalışmaya Bursa Şehir Hastanesi Yanık Ünitesi'nde tedavisi devam eden araştırmaya katılmaya gönüllü olan, 18 yaş ve üzeri olan, iletişim kurulabilen, Türkçe konuşabilen ve anlayabilen, psikiyatrik bir tanısı olmayan hastalar ile %90 güvenilirlik %5 hata payı ile 154 hasta dahil edildi. Hastalara ilişkin bilgiler, hasta tanıtım formu ve Yanığa Özel Ağrı ve Anksiyete Ölçeği (YÖAAÖ) kullanılarak yüz yüze görüşme yöntemiyle toplandı. Araştırma kapsamında toplanan veriler IBM SPSS 24 programı ile analiz edildi. Araştırmada tanımlayıcı veriler sayı, yüzde, ortalama, standart sapma olarak verildi. Yanığa özel ağrı anksiyete ölçeğine (YÖAAÖ) puanlarının dağılımı normallik analizi ile değerlendirildi. Çarpıklık ve basıklık katsayıları doğrultusunda (±1,5) verilerin normal dağıldığı görüldü ve parametrik testler kullanıldı. Değişkenler arasındaki ilişkilerin incelenmesinde bağımsız örneklem t-testi, tek yönlü varyans analizi, korelasyon (Pearson korelasyon) kullanıldı. İleri analizde Bonferroni Post-hoc testi ile uygulandı. Çalışmanın sonucuna göre, yanık ünitesinde kalma süresi ve total vücut yanık yüzeyinin, YÖAA ile pozitif ve anlamlı korelasyonlar gösterdiği bulundu, sırasıyla r = ,250, ,313, p < ,05. Buna göre yanık ünitesinde kalma süresi ve total vücut yanık yüzeyi arttıkça yanığa özel ağrı ve anksiyetenin de arttığı bulundu. YÖAA'nın yanık derecesine göre anlamlı farklılıklar gösterdiği bulundu t = 2,787, p < ,05. Buna göre ikinci + üçüncü veya üçüncü derece yanıkları olan hastaların YÖAA seviyesi birinci + ikinci veya ikinci derece yanıkları olan hastalara kıyasla daha yüksek olduğu bulundu. Hastaların yanığa özel ağrı anksiyete ölçeğinden aldıkları toplam puanın ortalama değeri 42,41±16,76 olduğu bulundu. Anahtar kelimeler: Yanık Ağrısı, Anksiyete, Yanık Ünitesi

AnksiyeteAğrıTedavi+2
Tuğçe Bacak
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Altı-onsekiz yaş arası solid tümör ve lenfoma tanılı tedavi bitiminden en az 1 yıl geçmiş remisyonda veyahut kür sağlanmış hastalarda pubertal gelişimin incelenmesi

Çocukluk çağı kanserlerinde sağkalımın artması ile tedaviye bağlı geç etkiler daha sık görülmektedir. Endokrin geç etkilerden birisi de pubertal bozukluklardır. Ayrıca çocukluk çağı kanserlerinden kurtulanlarda pubertal bozuklukla beraber obezite, büyüme ve gelişme geriliği, malnütrisyon, tiroid ve hipofizer sorunlar gibi endokrinolojik sorunlar karşımıza çıkabilmektedir. Bu çalışmada lenfoma ve solid tümör tanısı alıp iyileşmiş hastalarda pubertal gelişimin incelenmesi ve pubertal gelişimi etkileyebilecek birtakım endokrin geç etkinin araştırılması amaçlanmıştır. 101 çocukluk çağı kanserinden kurtulan hasta ve 101 sağlıklı çocuk çalışmaya alınarak karşılaştırmalı olarak puberte değerlendirilmiştir. Ayrıca hasta grubunda hipofizer yetmezlik, hipotiroidi gibi pubertal bozukluklara eşlik edebilecek endokrin geç etkiler araştırılmıştır. Çalışmamızda 7 hastada (%6,9) pubertal bozukluk, 14 hastada (%13,8) boy kısalığı, 13 hastada malnütrisyon (%12,9), 16 hastada obezite (%15,9), 23 hastada hipotiroidi (%22,7), 18 hastada hipofizer yetmezlik (%17,8) ve 3 hastada (%2,9) gonadal yetmezlik geliştiği ve bazılarının birliktelik gösterdiği görülmüştür. Sonuç olarak çalışmamız çocukluk çağı kanserlerinden kurtulanlarda tedaviye bağlı pubertal bozukluklar ve buna eşlik edebilecek hipotiroidi, gonadal yetmezlik gibi birçok endokrin geç etkinin azımsanmayacak sıklıkta görülebileceğini göstermiştir. Çocuk hekimlerinin pediatrik kanserden kurtulan çocukların pubertal ve endokrin geç etkiler geliştirebileceği, izlem ve muayenesinin bu farkındalık ile yapılmasının gerektiğini düşünmekteyiz.

Endokrin bezlerEndokrin sistemErgenlik+5
Fevzi Aydoğdu
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Geçmişten günümüze astım hastalığı ve tedavi yöntemleri

Astım, çocukluk çağının en yaygın kronik hastalığı olup, 20. yüzyılın sonlarında salgın boyutlarına ulaşmıştır. Dünya Sağlık Örgütü dünyada 100-150 milyon kişinin astım hastası olduğunu, bu sayının giderek arttığını ve astım nedeniyle yılda 180 bin kişinin öldüğünü bildirmektedir. Bu veriler astımı dünyada en sık karşılaşılan kronik hastalıklardan biri yapmaktadır. Astımın artan yaygınlığı aynı zamanda diğer kronik bulaşıcı olmayan otoimmün hastalıkların gelişimi için artmış bir nüfus riski olduğunun bir göstergesi olabilir. Astımın nedeni tam olarak bilinememektedir. Günümüzde astıma neden olan karmaşık etmenlerin giderek daha iyi anlaşılması ve hastalığın temelinde yatan inflamasyonun azaltılmasını amaçlayan tedavilerin geliştirilmesine rağmen astımdan ölümlerin oranında artış olmaktadır. Astımda ölümlerin % 82'si kontrol edilebilen faktörler nedeni ile gerçekleşmektedir. Bu nedenle astım hastalarının bu faktörleri bilmeleri ve yaşam tarzlarını değiştirmeleri önemlidir. Son 2 yıl da astım gelişimi ve astım ataklarının potansiyel mekanizmalarını belirleme konusunda büyük ilerlemeler kaydetmiştir. Bu yeni anlayışlar, potansiyel terapötik müdahale için heyecan verici yeni yaklaşımların belirlenmesine ve geliştirilmesine yol açmıştır.

AlerjenlerAlerji ve immünolojiAstım+5
Maide Aydan Yıldız
Kütahya Dumlupınar University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bursa Uludağ Üniversitesi Ertuğrul 36 nolu eğitim Aile Sağlığı merkezine kayıtlı prediyabet tanılı hastaların risk faktörlerinin ve tedavi yaklaşımlarının değerlendirilmesi

Plazma glikoz düzeyinin normalden yüksek olduğu fakat diyabetin tanı kriterlerine ulaşmadığı durumlar prediyabet olarak adlandırılmaktadır. Prediyabetin görülme sıklığı diyabetten daha fazladır ve önlem alınmazsa diyabete ilerleme oranı yüksektir. Türkiye Diyabet Epidemiyolojisi Çalıșması (TURDEP) verilerine göre 2002 yılında Türkiye'de prediyabet prevalansı %6,7 iken, on yıl sonra tekrarlanan TURDEP 2 araştırmasında bu oranın %30,4'e yükseldiği saptanmıştır. Diyabet ve diyabete bağlı kronik komplikasyonların önlenebilmesinde prediyabet tanısının klinik önemi giderek artmaktadır. Çalışmamızda Bursa Uludağ Üniversitesi'ne bağlı hizmet vermekte olan Eğitim Aile Sağlığı Merkezi'ne kayıtlı prediyabet tanılı hastaların; risk faktörlerini, semptomlarını, ilaç kullanma, diyet ve egzersiz yapma durumlarını araştırmak ve ilaç kullanan hastalar ile kullanmayan hastaların metabolik parametrelerindeki değişimleri incelemek amaçlanmıştır. Çalışmamız Ertuğrul 36 Nolu EASM'de kayıtlı, araştırma için uygun kriterleri karşılayan 114 prediyabet tanılı hastaya telefonla ulaşılarak anket çalışması şeklinde yürütülmüştür. Telefon görüşmesinde prediyabet için var olan risk faktörleri, ilaç kullanımları ve diyabet semptomları sorgulanmıştır. Hastaların antropometrik ölçümleri ve laboratuvar tetkik sonuçları ise kayıtlı muayene notlarından retrospektif olarak kaydedilmiştir. Araştırmadaki katılımcıların %86'dan fazlasının VKİ'nin 25 kg/m2'den yüksek olduğu, doktorlar tarafından en çok bilgi verilen başlığın ise diyet ve egzersiz gibi yaşam tarzı değişikliği önerileri olduğu bulunmuştur. Çalışmada ilaç kullanan hastaların AKŞ ve HbA1c değerlerine bakıldığında, ilk ölçümlerine göre son ölçümlerinin anlamlı olarak azaldığı görülürken, ilaç kullanmayan hasta grubunda bu değerlerdeki azalmanın anlamlı olmadığı görülmüştür. Ayrıca ilaç kullanan hastaların HOMA değerlerinde ilk ve son ölçüm arasında anlamlı bir azalma olduğu saptanmıştır. Literatürde yapılan çalışmalar göstermektedir ki prediyabet tanısı hastalara en erken dönemde konulmalı ve hastalığın diyabete ilerlemesi uygun yaklaşımlar ile önlenmelidir. Bu araştırmada elde ettiğimiz veriler doğrultusunda, prediyabetin tedavisinde metforminin etkin bir tedavi yaklaşımı olduğunu söyleyebiliriz. Anahtar kelimeler: Prediyabet, AKŞ, HbA1c, HOMA, aile sağlığı merkezi.

Aile sağlığı merkeziBursaHemoglobin A-glikolize+3
Ayşenur Sevinç
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00

Related subjects