Retrospective studies

1,155 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Böbrek yetmezliği ile hastanede yatan hastalarda enfeksiyonların dağılımı ve klinik seyri

Akut ve kronik böbrek yetmezliği ileri yaşla birlikte görülme insidansı artan, komplikasyon ve mortalite oranları yüksek hastalıklarıdır. Akut böbrek yetmezliği tüm hastane başvurularının %1-5'inde, yoğun bakım hastalarının ise yaklaşık %30'unda görülmektedir. Türk nefroloji derneği kayıtlarına göre akut böbrek yetmezliğinde en sık mortalite nedenleri; ilk sırada kardiyovasküler hastalıklar, ikinci sırada enfeksiyon hastalıkları ve takiben solunum yetmezliği ve serebrovasküler olaylardır. Hemodiyaliz hastalarında en sık mortalite nedenleri sırasıyla kardiyovasküler hastalıklar, malignite, serebrovasküler olaylar ve enfeksiyon hastalalıkları iken; periton diyalizi hastalarında en sık mortalite nedenleri sırasıyla kardiyovasküler hastalıklar, enfeksiyon hastalıkları ve serebrovasküler olaylardır. Türk nefroloji derneğinin kayıtlarına göre hem akut böbrek yetmezliği hem kronik böbrek yetmezliği hastalarında en sık mortalite nedeni kardiyovasküler hastalıkları iken; yapılan bazı çalışmalarda en sık mortalite nedeni enfeksiyon hastalıkları olarak dökümente edilmiştir. Böbrek yetmezliğinde enfeksiyonun tanısı, bozulmuş immün yanıt ve kronik inflamasyon varlığı nedeniyle güçtür. Böbrek yetmezliği, edinilmiş immun yetmezlik olarak da düşünülebilir. Hastalarda ciddi enfeksiyon olmasına rağmen ateş yükselmeyebilir, enfeksiyon bulguları daha silik olabilir. Bu çalışmada 2018 aralık-2020 mart tarihleri arasında Namık Kemal Üniversitesi'nde yatan akut ya da kronik böbrek yetmezliği ve enfeksiyon şüphesi olan 426 hasta takip edildi. Hastaların; demografik verileri, böbrek fonksiyon bozukluğu tipleri, böbrek fonksiyon testlerindeki progresyon, elektrolit imbalansı varlığı, karaciğer enzimleri, ateş ve diğer enfeksiyon parametreleri, idrardaki lökosit değerleri, kültür sonuçları, antibiyotik seçimi ve değişim gerekliliği, enfeksiyon odağı, mortalite durumu ve eşlik eden kronik hastalık ya da malignite varlığı kayıt altına alındı. Çalışmamızda böbrek yetmezlikli olgularda enfeksiyon varlığını ortaya koymada yardımcı olacak ve mortalite açısından yol gösterici olabilecek parametreler ortaya konmuştur. Çalışmamızın öne çıkan en önemli bulguları böbrek yetmezlikli olgularda enfeksiyon varlığını ortaya koymada prokalsitonindense CRP'nin daha etkin olduğu, AST ile enfeksiyon varlığı arasındaki pozitif korelasyon varlığı, böbrek fonksiyon testlerinin takibinin ve progresyon miktarının ortaya konmasının hem enfeksiyon varlığı hem mortalite göstergesi olması açısından önemi, böbrek yetmezlikli olgularda enfeksiyonlarda ateşin anlamlı olmadığı, kronik zemini olmayan ABYli olguların KBY olgularına göre daha yüksek mortaliteyle seyrettiği, DM-HT ya da malignensi varlığının tek başına mortaliteyi artırmadığı olmuştur.

Böbrek hastalıklarıC reaktif proteinEnfeksiyon+4
Semanur Özyılmaz Güven
Tekirdağ Namık Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Son 5 yılda kliniğimizde tanı konulan bazal hücreli karsinom olgularının retrospektif incelenmesi

Amaç: Bazal hücreli karsinom (BHK) derinin en sık görülen malignitesidir ve insidansı giderek artmaktadır. Çalışmada kliniğimizde tanı konulan olgularda hastaların yaş, cinsiyet, tümör histopatolojik alt tipi, tümör lokalizasyonu, hastalara eşlik eden komorbid hastalıklar belirlenerek retrospektif olarak incelendi. Gereç ve Yöntem: Histopatolojik olarak BHK tanısı konulan 256 hastadaki 273 tümör çalışmaya dahil edildi. Histopatolojik alt tipler incelenirken histopatolojik tipler nodüler, yüzeyel, morfeiform, infiltratif, adenoid, bazoskuamöz, keratotik, mikst, pigmente ve mikronodüler olarak gruplandırıldı. Anatomik lokalizasyon belirtilirken vücut baş-boyun, gövde, üst ekstremite, alt ekstremite olarak 4 bölgeye ayrıldı. Baş-boyun bölgesi burun, alın, yanak, preaurikular bölge, dudak, perioral bölge olarak 6 alt bölgeye, gövde de gövde ön yüz ve gövde arka yüz olarak 2 alt bölgeye ayrıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 256 BHK hastasının yaş ortalaması 67.67 idi ve hastaların en genci 32 en yaşlısı 104 yaşındaydı. Hastaların 137'si erkek (%56.5), 119'u kadındı (%46.5). Erkek hastaların yaş ortalaması 68.24±12.81, kadın hastaların ortalama yaşı 67.02±14.18 idi. En sık görülen tümör histopatolojik alt tipi % 61.5 oranında (n=168) nodüler tipti ve en fazla tümör % 88.3 oranında (n=241) baş-boyun bölgesindeydi. Hastaların en sık komorbid hastalığı hipertansiyondu(%68.4). Sonuç:Çalışmamızda bazal hücreli karsinomun en sık 70-80 yaş aralığında, baş-boyun bölgesinde, en sık nodüler tipte olduğu görüldü. Yüzeyel tipin gövdede daha fazla görüldüğü ve erken yaşlarda kadın insidansının arttığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Bazal Hücreli Karsinom, Histopatolojik Alt Tip, Anatomik Dağılım

HistopatolojiKarsinomaKarsinoma-bazal hücreli+2
Onur Raimoğlu
Tekirdağ Namık Kemal University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Kardiyopulmoner bypass uygulanan hastalarda ACT'nin post-operatif dönemde trombosit düzeyine etkisinin retrospektif araştırılması

Açık kalp cerrahisinde kardiyopulmoner bypass (KPB) esnasında, kanın ekstrakorporeal devrelerde pıhtılaşmadan dolaşabilmesi için antikoagülasyon yapılmalıdır. Gerekli antikogülasyonun sağlandığının tespiti için ise Activated clotting time (ACT) yani aktive edilmiş pıhtılaşma zamanı ölçümü yapılır. Yaptığımız bu retrospektif çalışmada KPB süresince ölçülmüş ACT değerlerinin, postoperatif dönemdeki Trombosit(PLT) sayılarına etkisi, preoperatif dönemdeki PLT sayıları ile karşılaştırılmıştır. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniği'nde 2019-2020 yılları arasında KPB ile açık kalp cerrahisi uygulanan 40 hasta yaş, cinsiyet, kilo, KPB süresi, ACT değerleri, ameliyat öncesi ve sonrasındaki PLT değerleri açısından incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastalar ameliyat süresince ölçülmüş en yüksek ACT değerleri baz alınarak 480-700 arası ve 700 üzeri olmak üzere 20'şer kişilik iki gruba ayrıldı. İstatistiksel analiz için Bağımsız Örneklem T ve Ki-Kare testleri uygulandı. Trombosit düzeyinin ACT'den bağımsız olarak azaldığını tespit ettik. Hem Grup I'de (p=0,000) hem de Grup II'de (p=0,000) postoperatif trombosit düzeyi preoperatif trombosit düzeyine oranla istatiksel olarak anlamlı şekilde düşüş göstermiştir. Grupların kendi içindeki bu anlamlı düşüşe karşılık gruplar arasında herhangi bir değişim gözlemlenmemiştir (p>0,05). Trombosit düzeyinin her iki gruptaki istatiksel olarak anlamlı düşüşün sebebinin ACT düzeyi değil kardiyopulmoner bypassın ve ekstrakorporeal dolaşım devre elemanlarının etkisiyle oluştuğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Kardiyopulmoner Bypass, Aktive edilmiş pıhtılaşma zamanı, Trombosit

Kan pıhtılaşma zamanıKan trombositleriKardiyopulmoner bypass+1
Selami Kalın
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tekirdağ ilindeki taş analizi ve metabolik değerlendirme sonuçları ve metaflaksiye etkisinin retrospektif incelenmesi

Çalışmamızda; taş açısından endemik bir bölgede yer alan Tekirdağ ilindeki taş analizi ve metabolik değerlendirme sonuçlarını sunarak bunlar ile hastaların demografik ve kişisel özelliklerini ve ilişkilerini saptamayı ve bunların metaflaksiye olan etkisini ortaya koymayı hedefledik. Bu amaçla, Ağustos 2018 ile Ocak 2021 tarihleri arasında kliniğimize başvuran, üriner sistem taş hastalığı olan 312 hastanın verileri incelendi. Bu hastalara taş analizi yöntemi olarak spektroskopik yöntem tercih edilerek taş analizi yapıldı. Taş analizi mevcut olan hastalardan 156 tanesine de 24 saatlik idrarda ve eş zamanlı olarak serumda metabolik değerlendirme yapıldı. Hastaların yaş, cinsiyet ve hastaların ikamet ettikleri merkezler; taşların taraf dağılımı, lokalizasyonu, dansiteleri, hacimleri ve 24 saatlik idrar ve serum parametreleri değerlendirmeye alındı. Üriner sistemde farklı lokalizasyonda mevcut olan taşlar da ayrı ayrı analiz edildi. Taş hastalığı erkek baskın, solda, üriner sistemde multipl lokasyonlarında, sıklıkla tek, steril idrar kültüründe ve çoğunlukla kent merkezinde ikamet eden hastalarda görülmekteydi. En sık tespit edilen taş çeşidi kalsiyum oksalat; en az görülen taş çeşidi ise ksantin taşıydı. En yüksek ortalama HU kalsiyum oksalat taşlarında, en düşük de ürik asit+amonyum ürat taşlarındadır. Kalsiyum içeriği arttıkça, taşın sertliği de artmaktadır. Ortalama taş hacmi en yüksek taş çeşidi sistin, en düşük olan ise ksantin'dir. En sık taş 50-59; en nadir 18 yaş altında görülmektedir. İdrarda en sık hiperkalsiüri, en az hipersistinüri; plazmada en sık hiperürisemi, en az hiperkalsemi görülmüştür. Metaflakside en sık potasyum sitrat kullanılmıştır. Sonuçta; ilimizdeki taş çeşitliliği ve predispozan metabolik bozukluklar incelendi ve kliniğe yansımaları değerlendirildi. Metabolik değerlendirmeye daha fazla önem göstermeli ve zaman ayrılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Taş analizi, metabolik değerlendirme, metaflaksi

Böbrek taşlarıMetaflaksiRetrospektif çalışmalar+4
Mehmet Fatih Şahin
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hastanemizde takip edilen kronik hepatit B hastalarında yapılan karaciğer biyopsilerinde bakılmış olan fibrozis ve histolojik aktivite indeksi sonuçlarının, kan tetkiklerinde bakılmış olan non-invaziv inflamasyon belirteçleri ile retrospektif olarak karşılaştırılması

Hepatit B virüsü bir DNA virüsüdür ve Hepadnaviridae ailesinde yer almaktadır. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre 2019 yılında 296 milyon kişi kronik hepatit B tanılıdır ve kronik HBV enfeksiyonu 820000 insanın ölümünden sorumludur. Bu enfeksiyonda karaciğer hasarı düzeyinin tespiti için günümüzde altın standart yöntem halen karaciğer biyopsisidir. Karaciğer biyopsisi en başta invaziv bir süreç olması, öznel değerlendirme sürecine sahip olması, eğitimli personel ile hastane yatışı gerektirmesi ve mali yük barındırması sebepleriyle alternatif bir yöntem arayışını gerekli kılmaktadır. Ek olarak biyopsinin ciddi komplikasyonları da olabilmektedir. Bu nedenlerle karaciğer fibrozisi ve histolojik aktivitesi değerlendirmesi için pratik, hızlı ve görece ucuz yöntemler araştırılmaktadır. Çalışmamızda, invaziv olmayan hemogram tetkikinden elde edilen NLO, PLO ve MPV inflamasyon parametrelerinin, kronik inflamatuar bir süreç olduğu iyi bilinen kronik HBV enfeksiyonunda karaciğer biyopsisi sonuçlarını öngörmede etkinliği araştırılmıştır. Bu amaçla hastanemizde kronik hepatit B enfeksiyonu ile takip edilen ve karaciğer biyopsisi yapılan 119 hastanın verileri retrospektif olarak analiz edilmiştir. Çalışmamız sonuçlarına göre düşük ve yüksek histolojik aktivite gruplarında yaş, NLO ve MPV benzer saptanırken "yüksek HAİ" grubunda "düşük HAİ" grubuna göre viral yük daha yüksek, PLO ortalaması daha düşük bulunmuştur (sırasıyla p değerleri = 0,219; 0,125; 0,135; <0,001; 0,009). Düşük ve yüksek fibrozis gruplarında ise viral yük, NLO ve MPV benzer saptanırken, yüksek fibrozis grubunda düşük fibrozis grubuna göre yaş daha yüksek, PLO ortalaması daha düşük bulunmuştur (sırasıyla p değerleri =0,105; 0,153; 0,209; 0,015; 0,001). Sonuç olarak PLO değeri, karaciğer biyopsisinin histolojik aktivite ve daha güçlü olmak üzere fibrozis parametreleri ile ters yönlü ilişki göstermektedir ve biyopsinin bu sonuçlarını öngörmede umut vaat etmektedir.

BiyopsiFibrozHastalık şiddeti indeksi+7
Selçuk Burak Dönmez
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Normokalsemik hiperparatiroidili hastalarda metabolik sendrom bileşenlerinin retrospektif incelenmesi

Çalışmamızda, takip ettiğimiz nHPT'li hasta grubunun MetS bileşenlerini kontrol grubuyla retrospektif karşılaştırmayı amaçladık. MetS'in kardiyovasküler hastalıklar ve buna bağlı morbidite ve mortalitede artışa sebep olduğu gerçeğini göz önünde bulundurarak; nHPT'li grupta MetS bileşenleri oranı yüksek bulunursa, bu gruptaki hastaların takip ve tedavi yönetimine katkı oluşturabileceğini düşündük. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji polikliniğinde takip edilmekte olan nHPT'li 88 hasta ve yaş, cinsiyet özellikleri bakımından benzer 80 kişilik kontrol grubunun verileri retrospektif olarak değerlendirildi. MetS ile ilişkili olarak kaydettiğimiz boy, kilo, BKI, BÇ, KÇ, sistolik ve diyastolik KB'ları, APG, TK, HDL-K, LDL-K ve TG verileri kontrol grubuyla karşılaştırıldı. Normokalsemik hiperparatirodili hasta grubunun 79'u (%89) kadın, 9'u (%11) erkek, yaş ortalaması 59,36±9,33 olarak saptandı. Bu profile benzer olarak seçilen kontrol grubunun da 70'i (%87,5) kadın, 10'u (%12,5)'u erkek, yaş ortalaması 56,64±10,73 olarak benzerdi. Her iki grup NCEP-ATP III MetS tanı kriterlerine göre değerlendirildiğinde, nHPT'li grupta 27 kişide (%32,9), kontrol grubunda ise 18 kişide (%22,5) MetS saptandı. Böylece nHPT'li hastalarda kontrol grubuna göre MetS sıklığında artış tespit edildi (p=0,032). Metabolik sendrom parametreleri ayrı ayrı incelendiğinde nHPT'li hasta grubunda BÇ ortalaması 105,54±13,72 cm, kontrol grubunda 94,81±14,56 cm saptandı. KÇ ortalaması nHPT'li grupta 117,27±13,22 cm, kontrol grubunda 110,56±11,16 cm olarak saptandı. Böylece nHPT'li grupta BÇ ve KÇ, Ca metabolizma bozukluğu olmayan kontrol grubuna göre istatistiki anlamlı derecede artmış bulundu. nHPT'li grupta ortalama sistolik KB düzeyi 135,73±20,64 mm Hg, diyastolik KB düzeyi 83,72±10,77 mm Hg bulundu. Kontrol grubunda ise ortalama sistolik KB 131,12±82,37 mm Hg, diyastolik KB 82,72±9,17 mm Hg olarak tespit edildi. İki grup arasında istatistiksel anlamlılık tespit edilmedi. Laboratuvar değerleri incelendiğinde hasta grubunda ortalama APG düzeyi 109,78 mg/dl iken, kontrol grubunda ortalama 96,58 mm Hg tespit edildi. Böylece nHPT'li hasta grubunda kontrol grubuna göre APG düzeyi anlamlı olarak artmış saptandı (p<0,001). Lipid profili incelendiğinde ise TK, LDL-K, TG düzeyleri nHPT'li grupta kontrol grubuna göre anlamlı artmış bulunurken, HDL-K düzeylerinde anlamlı fark bulunmadı. Böylece nHPT'li hastaların kontrol grubuna göre lipid profili anlamlı derecede daha bozulmuş saptandı. Sonuç olarak; nHPT'li hastalarda MetS sıklığının fazla olduğu ve MetS bileşenlerinden özellikle BÇ, KÇ, APG ve lipid profilinin kontrol grubuna göre daha kötü olduğu tespit edildi. Çalışmamızdan çıkardığımız sonuçlar doğrultusunda, nHPT'li hasta grubunu genel popülasyona göre MetS ve tedavisi açısından daha yakından takip etmemiz gerektiğini, buna bağlı gelişebilecek kardiyovasküler hastalık riski açısından daha dikkatli olmamız gerektiğini söyleyebiliriz.

HiperparatiroidizmMetabolik sendromRetrospektif çalışmalar+2
Osman Alp Baykut
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hastanemizde çocuk yoğun bakım ünitesinde menenjit tanısı ile yatan ve lomber ponksiyon yapılan hastaların biyokimyasal ve mikrobiyolojik analizlerinin retrospektif incelenmesi

Menenjit leptomeninkslerin ve subaraknoid alanın enflamasyonu ile giden bir merkezi sinir sistemi enfeksiyon hastalığıdır. Tanı testleri ve tedavi yöntemlerindeki ilerlemelere karşın halen ciddi mortalite ve morbiditeye sahiptir. Bu nedenle erken tanı koymak ve bir an evvel etkene yönelik ampirik tedaviye başlamak oldukça önemlidir. Çalışmamıza hastanemizde menenjit tanısı almış 70 hasta dahil edilmiştir. Hastaların anamnez, fizik muayene, laboratuar sonuçları ve başlanan tedavileri retrospektif olarak incelenmiştir. Hastalarımızın çoğunluğu (%58,6) erkek ve %38,6'sı 1 yaş ve altındadır. İlkbahar ve yaz aylarında toplam başvuran hasta sayısı sonbahar kış aylarındaki başvuranlara göre daha fazladır. Hastalarımızın en sık başvuru şikayeti %84,3 ile ateştir. Meningeal irritasyon bulgusu 2 yaş ve üzerindeki hastalarda %86 oranında pozitifken bu oran 2 yaş altında %22,4 tür. Meningeal irritasyon bulgularının durumuna göre nötrofil, lenfosit ve platelet değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p<0,05). Meningeal irritasyon bulguları pozitif olanların nötrofil değerleri, meningeal irritasyon bulguları olmayanlara göre anlamlı düzeyde daha yüksektir. Meningeal irritasyon bulguları pozitif olanların lenfosit ve platelet değerleri, olmayanlara göre anlamlı düzeyde daha düşüktür. Hastaların kan ve BOS analizleri incelendiğinde medyan değerler hemoglobin için 11,5 g/dL, lökosit için 11220/uL ,platelet için 321500/uL ,CRP için 25,9 mg/dl , ESR için 29 mm/sa , BOS glikozu için 61,2 mg/dL, BOS proteini için 37,4 mg/dl ve hücre sayısı için 100/mm3'tür. Hastalarımızın 4 tanesinde BOS kültüründe etken mikroorganizma saptanmıştır. Kültür negatif hastaların 3 tanesinde ise BOS PCR da etken patojen tespit edilmiştir. Hastalara başlanan en sık tercih edilen ampirik antimikrobiyal tedavi vankomisin ve 3.kuşak sefalosporin kombinasyonudur. Anahtar kelimeler: Menenjit, Ateş, Meningeal İrritasyon Bulguları, Beyin Omurilik Sıvısı

AteşMenenjitlerMerkez sinir sistemi enfeksiyonları+6
Melis Öztürk Aykaç
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimliği polikliniğine başvuran bireylerde akılcı ilaç kullanımı ve etkileyen faktörler

Tıpta gelişmelerin artması ile daha fazla tanı ve tedavi şansı doğmaktadır. Bununla beraber piyasadaki ilaç sayısının artması ve ilaç kullanımının da artması söz konusudur. İlaçlar uygun kullanıldığında ne kadar yararlı ise yanlış kullanımlarında da bir o kadar zararlı olabilmektedir. Bu çalışma ile AİK bilgi düzeyi ve etkileyen faktörleri belirlemeyi amaçladık. Çalışmamızın katılımcıları Aralık 2021 – Mart 2022 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne kontrol amaçlı veya bir şikayet üzerine başvuran 18 yaş ve üzeri gönüllü bireylerdir (n:308). Veriler katılımcılara literatür taranarak hazırlanan 40 soruluk anket formunun yüz yüze sorularak toplanmıştır. Anket formunda hastaların sosyo-demografik özellikleri, ilaç kullanım özellikleri, alışkanlıkları, kronik hastalıkları sorgulayan sorular ve Demirtaş ve ark. tarafından hazırlanan 21 soruluk AİK ölçeği bulunmaktadır. İstatistiksel analizleri yapmak için SPSS (IBM SPSS Statistics 24) adlı paket program kullanılmıştır. Akılcı ilaç kullanımı bilgi düzeyleri kadınların erkeklere göre, üniversite ve üzeri eğitim seviyesine sahip kişilerin ilkokul eğitim düzeyine sahip olanlara göre, şehir merkezi ve ilçe merkezlerinde yaşayanların diğer yerleşim yerinde yaşayanlara göre ve vitamin veya mineral takviyesi alanların vitamin veya mineral takviyesi almayanlara göre istatistiksel olarak yüksek bulunmuştur. (p<0,05). Çalışmamıza katılan kişilerin çoğu genç yaş ve eğitim seviyeleri yüksek kişilerden oluşmasına rağmen %17,8 oranında AİK bilgi düzeyleri yetersiz bulunmuştur. Bu noktada hekimlere ve devlete sorumluluk düşmektedir. Gerekli eğitimlerin planlanarak halka sunulması gerekmektedir. Bu şekilde AOİK'in önüne geçilebilir.

Aile hekimliğiAkılcı ilaç kullanımıRetrospektif çalışmalar+2
Mehmet Kiriş
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiyopatik intrakraniyal hipertansiyonlu hastalarda tıbbi ve cerrahi tedavi sonuçlarının retrospektif olarak incelenmesi

İdiyopatik intrakraniyal hipertansiyon (İİH), intrakraniyal yer kaplayıcı lezyon olmaksızın normal serebrospinal sıvı içeriği ve artmış kafa içi basıncı ile karakterize bir klinik tablodur. Bu çalışmada oral karbonik anhidraz inhibitörü tedavisi ve/veya optik sinir kılıf fenestrasyon (OSKF) işlemi uygulanmış İİH tanılı hastaların izlem süreçlerini retrospektif olarak değerlendirmeyi amaçladık. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalında Ocak 2010-Ekim 2021 tarihleri arasında İİH tanısı konulan tanı ve takip sürecinde medikal tedavi verilen 20 olgu Grup 1, cerrahi tedavi uygulanan 14 olgu Grup 2 olarak incelendi. Geriye dönük çalışmada hastaların demografik özellikleri, klinik muayene bulgu ve semptomları, tedavileri, MR görüntülemeleri değerlendirildi. Grup 1 ve Grup 2 hastalarda en sık görülen semptom baş ağrısı idi. Grup 1 hastaların tamamına asetazolamid tedavisi başlandı. Grup 2 hastalara OSKF cerrahisi yapıldı. OSKF uygulanan olgularda en sık endikasyon görme alanı daralması (%92,9) iken cerrahi sonrası en sık komplikasyon diplopi (%21,4) idi. Grup 2 olguların takipler sürecinde hem sağ hem sol göz ortalama en iyi düzeltilmiş görme keskinliklerinde artış gözlendi. Grup 1 hastalarda tanı anında en sık görülen görme kayıp paterni kör nokta genişlemesi iken Grup 2'de ise ciddi daralma idi. Grup 1 ve Grup 2 hastaların ilk ve son muayene ortalama sapma (MD) sonuçları istatistiksel anlamlı idi (p=0,0001). Standart sapma (PSD) ilk muayene ortalamaları karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı fark saptanmazken son muayene ortalamaları istatistiksel anlamlı idi (p<0,05). Grup 1 ve Grup 2 olguların sağ ve sol göz ortalama retina sinir lifi tabakası kalınlık değerleri ilk muayeneye göre azaldı. MR görüntülemede en sık görülen bulgu empty sella idi. Sonuç olarak İİH hastalarında doğru hasta yönetimi ile görsel işlevlerde önemli kayıplar önlenebilir. Cerrahi tedavide OSKF, medikal tedavide asetazolamid güvenilir seçeneklerdir. Anahtar kelimeler: İdiyopatik intrakraniyal hipertansiyon, papilödem, optik sinir kılıf fenestrasyonu.

Optik sinirOptik sinir hastalıklarıPapilödem+3
Engin Barut
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Orbita kırığı onarımı yapılan hastalarda cerrahi sırasında gözlenen bulguların bilgisayarlı tomografi bulguları ile korelasyonunun retrospektif olarak incelenmesi

Günümüzde yüz travmalarını takiben globu çevreleyen orbita kemiklerinde kırık izlenmesi karşımıza sıklıkla çıkan klinik tablolardandır. Orbita fraktürleri travmanın şiddetine bağlı olarak görme kaybı, glob rüptürü, diplopi, göz hareket kısıtlılığı gibi işlevsel hasarlara ilaveten enoftalmus, distopi gibi kozmetik sorunlara da yol açabilir. Orbita kırıklarının radyolojik değerlendirmesinde altın standart yöntem Bilgisayarlı Tomografi (BT)'dir. Bu çalışmada orbital kırık onarımı yapılan hastalarda cerrahi işlem sırasında elde edilen verilerle BT görüntüleri arasındaki korelasyonun incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın ikincil amacı ise orbital kırık izlenen hastaların epidemiyolojisinin yanı sıra ek patolojilerin ve cerrahi gereksinimlerin incelenmesidir. Yetmiş bir hastanın 73 orbitasına ilişkin demografik ve klinik verilerinin yanı sıra 47 hastanın 48 orbitasının cerrahi bulguları ve BT görüntüleri arasındaki ilişki analiz edilmiştir. Orbital kırık cerrahi bulguları ile radyolojik veriler kıyaslandığında kırık bölgesine göre en fazla uyum orbita taban ve dış duvarda (% 91,7) saptandı. Kırılan kemik açısından ise uyum oranı en çok (% 95,8) zigomatik kemik ve orbita dışı kraniyal kemikte bulundu. Lakrimal kemikte ise korelasyon gözlenmedi (p=0,064). Cerrahi işlem sırasında 73 orbitanın 72'sinde (% 98,6) porlu polietilen implant kullanıldı. Orbital kemiklerde fiksasyon en sık dış duvarda yapıldı. Yetmiş üç orbitada cerrahi işlem yolu en sık inferior transkonjonktival yoldu (n=52). Orbital cerrahiye ilaveten en sık tam kat kapak kesisi onarımı (% 9,6) uygulandı. Bu sonuçlar bize orbita tabanında ve dış duvarında izlenen radyolojik bulguların iç duvara göre daha yol gösterici olduğunu düşündürmüştür. Orbita kırığını saptamak ve onarım için karar verebilmek amacıyla bilgisayarlı tomografi ile görüntüleme vazgeçilmezdir. Sonuç olarak gelişen teknolojiyle beraber bilgisayarlı tomografi bulgularının detaylı değerlendirilmesi klinisyene yol gösterici olacaktır.

OrbitaOrbita hastalıklarıOrbita kırıkları+4
Lütfiye Ebru Babadağ
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hirsutizm ile başvuran kadınlarda istenmiş olan hormonal parametrelerin retrospektif incelenmesi

Amaç: Hirsutizm, kadınlarda "erkek tipi kıllanma" olarak tanımlanan bir bozukluktur. Hirsutizm kadınlarda psikososyal sıkıntılara, yaşam kalitesinde azalmaya, kozmetik, ilaç, epilasyon uygulamalarıyla masraflara sebebiyet vermektedir. Hirsutizmin altta yatan sebeplerine göre de morbidite ve mortaliteler olabilmektedir. Bu çalışmada tüylenme şikayetiyle polikliniğimize başvuran ve Hastalıkların Uluslararası Sınıflaması (ICD)'ye göre "hirsutizm" tanı kodu (L68.0) ile giriş yapılan hastaların klinik, laboratuvar ve hormonal özelliklerini otomasyon kayıtları aracılığıyla geriye dönük olarak (retrospektif) incelemeyi planladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız tanımlayıcı tipte bir çalışma olup, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine Ocak 2016-Aralık 2021 tarihleri arasında ''hirsutizm'' tanısı ile izlenmiş olan mFG skoru 8 ve üzeri olan 353 kadının verisi retrospektif incelenerek yapıldı. 2003 European Society of Human Reproduction and Embriology ve American Society of Reproductive Medicine (ESHRE/ASRM) PCOS tanı kriterlerine göre hirsutizm yapan diğer nedenler ekarte edildikten sonra üç kriterden en az ikisini karşılayan kadınlara PCOS tanısı konuldu (39). Hastalara bakılmış olan TT, DHEAS, E2, FSH, LH, PRL, kortizol, androstenedion, ST, 17-OHP, progesteron, SHBG, sT4, TSH, IGF-1 hormonal tetkikleri retrospektif değerlendirildi. Bulgular: 353 vakadan 2'si (% 0.6) "sekonder hirsutizm" tanısı aldı. Bu vakalardan 1'inde (% 0.3) Cushing Hastalığı, 1 (% 0.3) vakada da Akromegali tanısı mevcuttu. Bu 2 kişi çıkartıldıktan sonra kalan 351 vakanın klinik ve laboratuvar tetkikleri değerlendirildi. Akromegali açısından akral büyüme, karpal tünel sendromu, uyku apnesi, şüpheli klinik veya bulguları olan hirsutik 7 hastaya insülin benzeri büyüme faktörü (IGF-1) bakılmıştı. Bunların hiçbirisi yüksek olarak bulunmadı. Bazal kortizol bakılan 261 hasta içinde 49 (%18.8) hastaya 1 mg deksametazon süpresyon testi yapıldı. 351 hastanın hiçbirisinde Cushing sendromu saptanmadı. 103 vakanın pelvik USG'de PCO görünümü yok. Toplam 351 vaka, ESHRE/ ASRM Rotterdam PCOS tanı kriterlerine göre değerlendirildiğinde, 3 kriterden en az 2'sini karşılayan 189 (%53.85) vakaya PCOS tanısı konuldu. Androjen düzeyleri normal aralıkta, menstrüal siklusları düzenli, pelvik ultrasonografide PCO görünümü olmayan 103 (%29.34) vaka İH tanısı aldı. 59 vaka ise klinik ve laboratuvar hiperandrojenemisi olup, menstrüal siklusu düzenli, USG'de PCO görünümü olmayan veya elimizde USG kaydı olmayan hastalardı ve İHA tanı grubunda sınıflandırıldı Sonuç: Şüpheli Akromegali klinik bulguları olan hastalara IGF-1 bakılmıştı. 351 vakada hiçbir Akromegali tespit edilmedi. Bu da IGF-1'in sekonder hirsutizm sebepleri arasında olabilecek "Akromegali" ayırıcı tanısında ancak şüphelenilen hastalarda istenmesinin uygun olacağını göstermektedir. Çalışmamızda bazal kortizol bakılmış 261 (%74.36) hasta içinde 1 mg DST yapılmış 49 (%18.8) sayıda hasta mevcuttu. Sonuçlarımız göstermektedir ki, klinik olarak adrenal yetmezlik veya Cushing sendromu şüphesi yoksa bazal kortizol istenmesi gerekli bir test değildir. Çalışmamızda görülmüştür ki, hastalarımızın pelvik USG tetkikleri yeterli sayıda değildir. Eğer pelvik USG hemen yapılıp, sonuçları kısa sürede alınabilseydi tahminimizce PCOS tanısı daha güvenilir ölçütlerle konulmuş olacak ve İHA tanılı hastaların bir kısmı da PCOS veya pür İHA tanısı olarak daha net sınıflanabilecekti. Anahtar Kelimeler: Hirsutizm, PCOS, İdiopatik hiperandrojenemi, oligomenore, retrospektif.

HiperandrojenizmHirsutizmHormonlar+4
Nazlıcan Han
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstruktif uyku apnesi olan diyabetik olgularda makülanın optik koherens tomografi ile retrospektif değerlendirilmesi

Diyabetik retinopati, diabetes mellitusun önemli bir mikrovasküler komplikasyonudur. Gelişmekte olan ülkelerde görme kaybının önemli nedenlerinden birisi olarak gösterilmektedir. Diyabetik retinopatinin patogenezinde önemli rol oynayan VEGF artışının hipoksi ile tetiklendiği belirtilmektedir ve bununla birlikte retinanın karanlıkta yani gece boyunca daha çok oksijen tükettiği ifade edilmektedir. Bu mekanizma obstruktif uyku apnesi sendromunun, tekrarlayan gece desatürasyon epizotları nedeniyle VEGF'in artışına yol açarak diyabetik makülopatinin kötüleşmesi başta olmak üzere oküler etkilere yol açabileceğini düşündürmektedir. Bu çalışmanın amacı obstruktif uyku apnesi sendromunun tanısı için yapılmış polisomnografi tetkiklerinde, apne-hipopne indeksine göre gruplandırılan diabetes mellitus tanılı hastaların optik koherens tomografi ile ön planda maküla olmak üzere, retinal yapılarda meydana gelen değişiklikler açısından karşılaştırılmasıdır. İkincil amacı ise diyabet maruziyet süresinin, maküla ve retinal yapılar üzerindeki etkilerinin, optik koherens tomografi tetkiki yardımı ile kıyaslanmasıdır. Ağır OSAS grubunda, hafif-orta OSAS grubuna göre daha fazla santral maküler ödem görülmüştür. Bunun yanı sıra RNFL inferior, temporal, nasal kadranların ağır OSAS grubunda istatiksel olarak anlamlı derece ince olduğu saptanmıştır. Bu sonuçlar bize OSAS şiddeti arttıkça diyabetik hastalarda retinal patolojiler gelişebileceğini düşündürmüştür. OSAS ve DM toplumsal ve bireysel olarak çok ciddi etkiler oluşturan birbirinden ayrı iki klinik durumdur. Bu iki ayrı klinik antitenin başta retina olmak üzere göze dair etkilerinin anlaşılması, oluşabilecek göz patolojilerine yönelik önleme tedbirleri ve bunların tedavisi açısından büyük önem arz etmektedir. Sonuç olarak bu çalışmanın gelecekte yapılacak çalışmalar için bir kaynak oluşturması hedeflenmiştir.

Diabetes mellitusDiabetik retinopatiRetrospektif çalışmalar+3
Büşra Engin Potoğlu
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diffüz büyük B hücreli lenfoma hastalarında tanı anındaki klinik ve laboratuvar özelliklerin prognostik değeri; retrospektif çalışma

Amaç: Her yıl dünyada yaklaşık 150.000 kişi diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL) tanısı almaktadır. Anti-CD20 antikoru olan ritüksimabın CHOP (siklofosfamid, doksorubisin, vinkristin, prednizon) kemoterapisine eklenmesiyle hastaların yaklaşık %70'inde tam remisyon sağlanabilmektedir. Ancak hala hastaların %30 kadarı nüks etmektedir. DBBHL'de tedavi yanıtı, ilerlemesiz sağkalım (PFS) ve genel sağkalım (OS) üzerine etkili olan klinik ve laboratuvar parametreler ile yapılan analizler sonucu İnternational Prognostic İndex (IPI) geliştirilmiştir ve hala bu amaçla yaygın olarak kullanılmaktadır. Son yıllarda DBBHL'nin biyolojisinin daha iyi anlaşılması sonucunda prognozda etkili yeni parametreler üzerine çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmalardan biri de DBBHL'de gen ekspresyonlarına göre belirlenmiş alt tip çalışmalarıdır. Bu alt tiplerden antijen aktive alt tipinin germinal merkez (GCB) alt tipine göre daha kötü prognozlu olduğuna dair literatürde çalışmalar mevcuttur. Literatürde DBBHL'de prognoz üzerindeki etkileri araştıran birçok retrospektif, prospektif çalışma ve prognostik indeks mevcut olsa da; farklı coğrafi ve etnik yapılardaki lenfoma biyolojisi ve hasta ilişkili faktörlerden kaynaklanan değişiklikler de prognozda dikkate alınmalıdır. Bu düşünceden yola çıkarak çalışmamızda gerçek yaşam verisi olarak; DBBHL hastalarında tanı anındaki klinik, patolojik, demografik ve biyokimyasal özelliklerin remisyon oranı, nüks gelişimi, genel sağkalım ve ilerlemesiz sağkalım üzerine etkisini araştırmayı hedefledik. Materyal ve metod: Çalışmamız, 2012-2022 yılları arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Kliniği tarafından tanı almış ve tedavi başlanıp takip edilmiş 100 DBBHL hastasının verilerinin retrospektif olarak incelenmesiyle gerçekleştirildi. Bu hastaların tanı anındaki yaşı, cinsiyeti, performans skorları, hastalık evresi, B semptom ve ekstranodal tutulum varlığı, IPI ve CNS-IPI risk grupları, splenomegali varlığı, germinal veya non-germinal tip oluşu, hemoglobin, lökosit, kreatinin, trombosit, ferritin, albümin, LDH, ALT, ALP değerleri, aldıkları tedavileri, tedavilere verdikleri yanıtları, nüks ve eksitus durumları, zaman parametreleri not edildi. İstatistiksel hesaplamalar IBM SPSS (Statistical Package of Social Science, version 26.0) programı ile yapıldı. Hasta grupları arasında nüks olma ve ölüm riskinin belirlenmesinde Cox regresyon, tedaviye yanıt durumlarının değerlendirilmesinde Lojistik regresyon, sağkalım sürelerinin kıyaslanmasında Kaplan Meier-Log rank yöntemi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamıza 50 kadın ve 50 erkek olmak üzere toplam 100 hasta alındı. 60 yaş ve üzerinde olan 54, ileri evreye sahip olan 58, ECOG skoru 2 ve üzeri olan 65, yüksek risk IPI'ye sahip olan 23, ekstranodal tutulumu olan 49, yüksek risk CNS-IPI'ye sahip olan 28 hasta vardı. Tüm hastalara birinci basamak tedavi uygulandı. Hastaların %84'ü birinci basamak tedaviye yanıt verdi, %16'sı ise yanıtsız oldu. Takip süresi boyunca %24 hasta eksitus, %27 hasta ise nüks oldu. Düşük lökosite sahip olanların yüksek lökosite sahip olanlara göre (HR=0.34, %95 CI:0.12-0.95, p=0.040) ve düşük ferritini olanların yüksek ferritini olanlara göre (HR=0.29, %95 CI:0.10-0.81, p=0.018) birinci basamak tedaviye yanıt verme oranı daha fazla saptandı. 60 yaş ve üzerinde olanlarda, kötü performans ve ekstranodal tutulum varlığı olanlarda, yüksek CNS-IPI ve IPI skoruna sahip olanlarda, yüksek kreatinin ve ferritini olanlarda ve düşük albümini olanlarda hem ölüm, hem de nüks olma riski daha fazla görüldü (p<0.05). İleri yaş, kötü performans, yüksek IPI, yüksek CNS-IPI, ekstranodal tutulum varlığı, düşük hemoglobin ve düşük albumin, yüksek kreatinin ve yüksek ferritin PFS'yi kötü etkiledi (p<0.05). İleri evre, ileri yaş, kötü performans, yüksek CNS-IPI, yüksek IPI, ekstranodal tutulum varlığı, düşük albümin, yüksek kreatinin ve yüksek ferritine sahip olan hastaların ise genel sağkalımının daha kötü olduğu görüldü (p<0.05). Literatürle uyumlu olarak çalışmamızdaki hastaların 5 yıllık PFS ve OS oranları sırasıyla %61.9 ve %65.4 saptandı. Sonuç: Literatürle uyumlu olarak, çalışmamızda IPI ve CNS-IPI gibi prognostik indeksler OS ve PFS ile ilişkili bulunmuştur. Aynı zamanda yapılan analizlerde IPI'ye dahil olan yaş, evre, performans ve ekstranodal tutulum varlığı da sağkalımla ilişkili bulundu; ancak LDH'nin OS, PFS, nüks olma ve ölüm riski üzerine etkisi görülmedi. Albümin düzeyinin DBBHL prognozuna etkisini araştıran birçok çalışmada çelişkili sonuçlar bildirilmiş olmasına rağmen; bizim çalışmamızda albümin düzeyi hastalık sağkalımı, nüks olma ve ölüm riski ile ilişkili saptanmıştır. Daha önce DBBHL'de tanı anındaki ferritin düzeyinin birinci basamak tedaviye yanıt üzerine etkisini araştıran bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bizim çalışmamızda ise tanı anındaki ferritin düzeyi ile tedaviye yanıt verme durumu, nüks olma ve ölüm riski, PFS ve OS arasında anlamlı ilişki bulundu. Bu da çalışmamızı özgün kılmakta ve literatüre katkı sağlamaktadır. Çalışmamızdaki tüm sonuçlara dayanarak, ferritin düzeyinin bir prognostik parametre olduğu söylenebilir. Anahtar kelimeler: Lenfoma, Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma, Prognoz, Sağkalım, Nüks, Mortalite

LenfomaLenfoma-büyük B-hücreli-yaygınNeoplazmlar+3
Jale Sinitta Durak
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hastanemizde çocuk yoğun bakım ünitesi'nde intihar girişimi nedeniyle yatan çocuk ve adölesanların retrospektif değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: İntihar, çocukluk döneminde yaygın olmamakla birlikte adölesan dönemde gittikçe sıklığı artan bir halk sağlığı problemidir. İntihar davranışının temelinde kişinin kendine zarar verme düşüncesi bulunmaktadır. İntihara yönelten çeşitli risk faktörleri predispozan ve tetikleyici faktörler olarak kategorize edilmiştir; predispozan faktörler arasında psikiyatrik hastalık varlığı, önceki intihar girişimi, ailede duygudurum bozukluğu veya intihar davranışı öyküsü, cinsel veya fiziksel istismar, şiddete maruz kalma ve biyolojik faktörler yer alırken, tetikleyici faktörler araçlara erişim, madde kullanımı, sosyal stres ve izolasyon, duygusal ve bilişsel faktörlerdir. Pediatristler bu risk faktörlerini araştırmak, tanımak, diğer uzmanlıklarla iletişim sağlayarak intihar davranışını önlemek ve tedavi etmek için birincil rol oynar. Amerikan Pediatri Akademisi (AAP), akut hastalıklar için yapılan ziyaretlerde ve rutin kontrollerde ergenlerde yılda bir intihar taraması yapılmasını önermektedir. Çalışmamızda Ocak 2019-Ocak 2022 yılları arasında çocuk ve adölesan yaş grubunda intihar girişiminde bulunmuş ve Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'nde takip edilmiş olan hastaların sosyodemografik özelliklerini, intihara yönelten etmenleri, intihar yöntemlerini tespit etmeyi ve koruyucu yaklaşımlarda bulunmayı amaçladık. Gereçler ve Yöntemler: Çalışmamıza Ocak 2019 ve Ocak 2022 tarihleri arasında intihar girişiminde bulunmuş ve Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'ne yatırılmış olan 10-18 yaşları arasındaki 45 hasta dahil edildi. Yanlışlıkla ilaç alımı nedeniyle Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'ne yatırılmış olan çocuk hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Çalışmamızda hastalar retrospektif olarak sosyodemografik özellikler, intihar girişiminin özelliği, daha önceden kendilerinde ya da ailelerinde psikiyatrik hastalık öyküsü olup olmadığı, girişim sonrası Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları bölümü tarafından saptanan psikopatoloji durumları, kronik hastalık durumları, daha önce girişimde bulunup bulunmamaları, önceki girişim sayıları, intihar dışı kendine zarar verme davranışı olup olmaması, intihara yönlendiren stresör faktör varlığı, psikososyal risk faktörleri, girişim öncesinde ya da girişim sonrasında Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları bölümünden takipli olup olmamaları yönünden ve bu faktörlerin birbirleriyle ilişkileri açısından incelendi. Bulgular: Çalışmamıza yaşları 10 ile 18 arasında değişmekte olup ortalama 15,31±1,61 yıl olan toplam 45 olgu dahil edilmiştir. Olguların %13,3'ü (n=6) erkek, %86,7'si (n=39) kızdır. Eğitim durumu/devamlılığı, kronik hastalık öyküsü, girişimin gerçekleştiği mevsim, daha önce intihar girişiminde bulunma durumu, NSSI öyküsü, psikiyatrik hastalık öyküsü, psikopatoloji durumu, girişim sonrası psikiyatri kontrolüne gitme durumu, ailede psikiyatrik hastalık öyküsü, daha önce psikiyatriye başvurma ve verilen tedaviye devam etme durumları ile yaş ve cinsiyet dağılımları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Daha önce intihar girişiminde bulunma durumu ile psikiyatrik hastalık öyküsü ve daha önce psikiyatriye başvurma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (sırasıyla p=0,002; p=0,001; p<0,01). Buna karşın psikopatoloji durumu ile daha önce intihar girişiminde bulunma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). İntihar dışı kendine zarar verme davranışı ile psikiyatrik hastalık öyküsü, psikopatoloji durumu, daha önce psikiyatriye başvurma durumu ve intihar girişimi sonrası psikiyatri kontrolüne gitme durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (sırasıyla p=0,03; p=0,032; p<0,05; p=0,001; p=0,009; p<0,01). Önceki tedaviye devam etme durumu, ailede psikiyatrik hastalık öyküsü ile intihar dışı kendine zarar verme davranışı arasında ise istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Sonuçlar: İntihar dünya çapında ciddi bir ölüm nedeni olmaya devam etmektedir. Tüm intiharlar önlenebilir değildir ancak intihar riski değerlendirmesine yönelik metodik bir yaklaşım, sağlık hizmeti sağlayıcılarının intihar etme riski taşıyan hastaları saptamasını ve yönetimini sağlayabilir. Özellikle adölesan dönemde artan intihar insidansı göz önüne alındığında kapsamlı intihar risk değerlendirmesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları uzmanının asli görevlerinden biridir. Anahtar kelimeler: İntihar, İntihar Girişimi, İntihar Dışı Kendine Zarar Verme Davranışı

ErgenlerRetrospektif çalışmalarYatan hastalar+4
Aslı Akın
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik myeloid lösemi hastalarında tanı anındaki klinik ve laboratuvar özelliklerinin tedavi yanıtı ile ilişkisi; retrospektif çalışma

AMAÇ: KML,BCR-ABL'yi barındıran, Ph kromozomu ile ilişkili bulunan ilk insan malignitesidir. TKİ'lerin kullanımından önce, medyan sağ kalım 5-7 yıldı. TKİ'lerin kullanımı 10 yıllık sağ kalım oranını yaklaşık %80-90 arasında arttırdı. TKİ nin tedaviye girmesiyle tedavi yanıtları ve sağkalımı belirleyen yeni prognostik skorlama sitemlerinin kullanımı gündeme gelmişti. ELTS TKİ kullanan hastalarda güncel olarak kullanılmakta olan prognostik skorlama sitemidir. Çalışmamızın TKİ ile tedavi altında olan KML hastalarımızda tanı anındaki klinik ve laboratuvar özelliklerin tedaviye yanıtı üzerine etkisini araştırmayı hedefledik. YÖNTEM: Çalışmamıza, 2010-2022 yılları arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Kliniği tarafından tanı almış ve takip edilmiş 50 KML hastası alındı. Hastaların demografik verileri, tam kan sayımı sonuçları (hemoglobin, lökosit, platelet, periferik yaymada eozinofil ve bazofil oranları) splenomegali varlığı, aldığı tedaviler, TSY ve MMY'leri, risk skorları, periferik kan yayması ve BCR-ABL gen transkript ölçümleri retrospektif olarak toplandı. BULGULAR: Çalışmamıza 19'u kadın ,31'i erkek 50 KF-KML hastası alındı. KML hastalarının 25'ine sadece imatinib verilirken 25 hastada ikinci basamak tedaviye geçilmiştir. Çalışmamızda tanı anındaki lökosit sayısı daha düşük olan hastaların, birinci basamak tedavide TSY ve MMY verme oranı daha yüksek saptandı. Ayrıca tanı anındaki trombosit sayısı daha yüksek olan hastaların TSY varlığı oranı daha düşük saptandı.Yüksek Hgb değerlerine sahip olan hastaların daha erken TSY ve MMY ulaşıldığı gözlemlendi. Splenomegali varlığı 6.,9.,12. Ay TSY ve 12., 24.ay MMY varlığına etkisi tek faktörlü ve 24.ay MMY etkisi çok faktörlü analizimizde istatiksel olarak anlamlı bulundu. Yüksek risk Hasford, EUTOS, ELTS skorların, düşük risk grubuna kıyasla TSY oranları daha düşük olduğu görüldü. SONUÇ:Çalışmamıza katılan KML hastalarında anemi derinleştikçe tedavi yanıtını olumsuz etkilediği şeklinde yorumlandı. Tanı anındaki yüksek periferikyaymadaki bazofil oranı, yüksek lökosit ve trombosit sayısı kötü prognozla ilişkili bulundu. Tanı anında splenomegali varlığında tedavi yanıtının olumsuz etkilendiği saptandı.Yüksek risk Hasford, EUTOS, ELTS skorların, düşük risk gruplarına kıyasla TSY insidansınıazaltığı görüldü. Anahtar Kelimeler:Kronik Myeloid Lösemi, Tirozin Kinaz İnhibitörleri, Prognoz, İnsidans

Lösemi-miyeloidLösemi-miyeloid-kronik-BCR-ABL pozitifPrognoz+3
Dilara Koç Şeramet
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Akut miyeloid lösemide kemik iliğinde B lenfosit sayısının remisyon durumu ile ilişkisi, retrospektif çalışma

Bu tez çalışmasında 2015 – 2021 yılları arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi'ne başvuran Akut Miyeloid Lösemi (AML) tanısı almış olan 87 hastanın kemik iliği aspirasyonlarındaki B lenfosit sayısının remisyon durumu ile ilişkisi retrospektif olarak incelenmiştir. AML, hematopoez aşamasında farklılaşmanın durması ve blast hücre popülasyonundaki artış ile karakterize bir neoplazmdır. Ortalama tanı yaşı 67 olup, erkek bireylerde kadınlara oranla daha sık görülmektedir. Humoral immün sistemdeki B lenfositlerin T lenfositler ile birlikte kanser ve lösemi hücrelerinin ortadan kaldırılmasında rol oynadığı düşünülmektedir. Çalışmamızda AML tanısı almış 87 hastanın demografik verileri, AML tipi, genetik analizleri, kan sayımı değerleri, LDH, ürik asit değerleri, mutlak lenfosit, mutlak CD19 değerleri, tanı anı akım sitometrideki lenfosit, blast, CD19 oranları, nakil durumları değerlendirildi. Olgularımızın %50,6'sının kadın, %49,4'ünün erkek olduğu ve %71,3'ünün ex, %28,7'sinin ise yaşadığı belirlendi. Tanı anındaki yaş ortalaması 56,93 ± 15,19 yıl idi. ELN sitogenetik risk sınıflandırılmasına göre %25,3 hasta iyi risk grubu, %43,7 hasta orta risk grubu ve %26,4 hasta kötü risk grubuna dahildi. Hematopoietik kök hücre nakli olan %20,7 hasta mevcut idi. Sağkalım üzerine etkiler istatistiksel olarak değerlendirildiğinde tanı anındaki yaş ve ELN risk grubunun etkisi anlamlı saptandı, CD19'un sağkalım üzerinde etkisinde anlamlı fark saptanmadı. Remisyon durumuna etki edenler arasında yaş, ELN risk grubu, nakil durumu, sağkalım, ürik asidin anlamlı olduğu saptandı. Tanı anı akım sitometrideki CD19'un istatistiksel olarak sınırda anlamlı olduğu saptandı. Çalışmamız AML vakaları için prognostik faktörlerin belirlenmesi ve CD19'un remisyon üzerindeki etkisinin incelenmesi ile literatüre katkı sağlamaktadır. Anahtar Kelimeler: AML, CD19, Akım Sitometri, B Lenfosit, Sağkalım, İmmünfenotipleme.

Akım sitometrisiB lenfositleriKemik iliği+4
Nurceren Tutar
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Acil Servisi'ne COVID 19 pandemi öncesi ve pandemi dönemi başvuran hastalarda adli vaka dağılımı

Amaç: Bu çalışmada, COVID-19 pandemisi öncesi ve sırasında acil servise başvuran adli vakaların özelliklerindeki değişimin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu gözlemsel kesitsel çalışma, 1 Nisan 2019 ve 31 Mart 2021 tarihleri arasında, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Acil Tıp Anabilim dalında gerçekleştirildi. 1 Nisan 2019 ile 31 Mart 2020 arasındaki dönem "COVID-19 pandemi öncesi dönem" (n = 1101), 1 Nisan 2020 ile 31 Mart 2021 arasındaki dönem ise "COVID-19 pandemi dönemi" (n = 685) olarak tanımlandı. Acil servise başvuran olguların dosyaları retrospektif olarak hastane kayıtlarından incelendi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen toplam 1786 adli vakanın %71,6'sı erkekti ve yaş ortalaması 32,68 ± 15,67 yıldı. En sık vaka tipleri %28,7 darp/cebir, %25,1 araç içi trafik kazası ve %20,9 iş yeri kazasıydı. Olguların %61,6'sı pandemi öncesi dönemde başvurmuşken, %38,4'ü pandemi döneminde başvurdu. Pandemi öncesi dönemle karşılaştırıldığında, pandemi döneminde acil servis başvuruları arasında adli vaka sıklığının anlamlı düzeyde arttığı görüldü (%1,5 vs %1,7, p = 0,001). Pandemi öncesi ile karşılaştırıldığında, pandemi döneminde adli vakaların yaşının, hastanede yatırılan olgu sıklığının, bu olguların hastanede yatış süresinin, iş ve motosiklet kazası sıklığının anlamlı düzeyde arttığı, darp/cebir ve trafik kazası kaynaklı adli vaka sıklığının ise anlamlı düzeyde azaldığı görüldü (p<0,05). Pandemi öncesi ile karşılaştırıldığında, pandemi döneminde olguların hastaneye başvurduğu aylarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık tespit edildi (p<0,001). Sonuç: Pandemi döneminde adli vaka sayısı azalsa da, hastaneye başvuran olgular arasında adli vaka yoğunluğunun arttığı görüldü. Pandemi döneminde başvuran olgular daha yaşlıydı, daha sık ve daha uzun süre hastaneye yatırıldı. Ayrıca vakalar arasında daha az darp cebir, trafik kazası ve daha fazla iş ve motosiklet kazası vakaları yer alıyordu. Anahtar Kelimeler: Acil servis, COVID-19, pandemi, adli vaka

Acil servis-hastaneAcil tıpAdli vakalar+4
Mehmet Burak Peköz
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Baş ağrısı ile başvuran çocukların radyolojik ve laboratuvar bulgularının retrospektif değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Pediatrik hasta grubunda, ruhsal ve fiziksel sağlığı olumsuz etkilemesi, eğitim ve öğretimi aksatması gibi nedenleriyle baş ağrısıyla ilgili çalışmalar tüm dünyada sürdürülmektedir. Okul çağı çocuklarının %7'sinde, adolesanların ise %15'inde baş ağrısı yakınması bulunmaktadır.(1) Bu çalışmada; çocukluk çağı baş ağrılarında nörogörüntüleme yöntemlerinin ve laboratuvar çalışmalarının klinik öneminin saptanması amaçlanmıştır. Literatüre katkı sağlaması yönünden, bu çalışmayla çocukluk çağı baş ağrılarında hangi durumlarda nörogörüntüleme ve laboratuvar tetkiklerine başvurulacağına dair fikir vermesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızda Ekim 2020- Nisan 2023 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi, Tıp Fakültesi Hastanesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıklar Anabilim Dalı Çocuk Nöroloji polikliniğine baş ağrısı yakınmasıyla başvuran 0-18 yaş arası çocuk ve adolesanlar değerlendirmeye alındı. Çalışmamızda baş ağrısı yakınmasıyla Çocuk Nöroloji polikliniğine başvurmuş çocukların hastanemizde kan tetkikleri alınmış veya başvurudan önceki 3 ay önce dış merkezde kan tetkikleri yapılmış olup e-nabız sisteminde sonuçlarına erişilebilenlerin verileri toplandı. Bulgular: Çalışma Ekim 2020- Mart 2023 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi'nde %58,3'ü (n=116) kız, %41,7'si (n=83) erkek toplam 199 olguyla yapılmıştır. Migren tipi baş ağrısı olan vakalarda da diğer tiplere göre D vitamini düzeyi düşük saptanmakla beraber istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Çalışmamızda ortalama vitamin B12 seviyeleri normal sınırlar içerisinde yer aldığı görülmüştür. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta migren tanısı alan hastaların diğer baş ağrısı ile başvuran hastalara göre ortalama vitamin B12 düzeylerinin düşük olmasıdır. Bizim çalışmamızda da hastaların üçte birinde serum ferritin değerleri 20mg/dl'nin altında yani çok düşük, yaklaşık %80'inde ise 50mg/dl'nin altında yani düşük olarak saptanmıştır. Olguların %96,5'ine (n=192) nöro görüntülenme yapılmıştır. Olguların %6,3'ünün (n=12) beyin MRG sonucunun patolojik, %93,8'inin (n=180) normal olduğu gözlenmiştir. Sonuçlar: D vitamini ve B12 vitamini eksiklikleri kronik baş ağrısı olan vakalarda sıklıkla gözlenmektedir ve mutlaka düzeltilmesi gereklidir. Nörolojik muayenesi normal saptanmış kronik baş ağrısı saptanan bir çocukta beyin manyetik rezonans görüntüleme tetkiki tanı koymada ek bir fayda sağlamamaktadır.

AğrıBaş ağrısıKronik hastalık+6
Umut Mazlum
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnek sütü alerjisi olan hastalarda tolerans gelişimini etkileyen faktörlerin retrospektif olarak değerlendirilmesi

Besin alerjisi, çocukları ve yetişkinleri etkileyen ve prevalansı artan önemli bir halk sağlığı sorunudur. İnek sütü alerjisi, genel popülasyonun %2-3'ünü etkileyen, bebeklerde ve küçük çocuklarda yaygın görülen besin alerjisidir. Çocukluk çağında besin alerjisine bağlı semptomların en sık yaşamın ilk iki yılında görüldüğü ve çoğunlukla geç çocukluk dönemine kadar tolerans geliştiği bildirilmektedir. Çalışmamızda Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Çocuk Alerji ve İmmünoloji polikliniğinde inek sütü alerjisi tanısı ile izlenen 1-12 yaş arasında olan (minimum 12 ay maksimum 115 ay) hastaların, klinik ve demografik özellikleri ile tanısal amaçlı ve izlemde değerlendirilen laboratuvar tetkikleri hasta kayıtlarından retrospektif olarak incelenerek inek sütü alerjisinde tolerans gelişimini etkileyen faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Olguların %9,4'ü (n=14) 2 yaşından önce, %45,6'sı (n=68) 2 yaşından sonra tolerans geliştirirken; %45,0'i (n=67) hala tolerans geliştirmemiştir. Çalışma süresince İSA tanısı ile izlenen hastalarda tolerans gelişiminin yaşlara göre dağılımına bakıldığında kümülatif olarak; 1 yaşında tolerans %9,4 (n=14) hastada, 2 yaşında tolerans %55 (n=82) hastada, 3 yaşında tolerans %81,9 (n=120), 4 yaşında tolerans (%85,2; n=127), 5 yaşında (%88,5; n=132) hastada, 5 yaş üstünde (%91,2; n=137) hastada tolerans gelişmiştir. Çalışma süresinde değerlendirilen 12 hastada ise (%8) henüz tolerans gelişmemiştir. 2 yaşında tolerans gelişimi ola hastalar, 2 yaşında tolerans gelişimi olmayan hastalar ile karşılaştırıldığında; Cinsiyet (p=0,699), ilk şikayet zamanı (p=0,142), eşlik eden atopik hastalık varlığı (p=0,17), ailede atopi öyküsü (p=0,225), astım varlığı (p=0,72), GİS semptomu varlığı (p=0,1), çoklu besin alerjisi varlığına göre (p=0,24), baba yaşı (p=0,02) iki grup arasında anlamlı fark saptanmamıştır. İki yaşında tolerans gelişmeyen hastalarda sezaryen ile doğum öyküsü (p=0,025) daha sık; izlem süresi daha uzun (p<0,001); laboratuvar testlerinde Total IgE (p=0,001), İS-sIgE (p=0,001), DPT'de İS kabarıklık çapı (p= p=0,001) daha yüksek; anne yaşı (p=0,007) daha yüksek; eşlik eden AR varlığı (p=0,002) daha sık; D vitamini düzeyi daha düşük olup; eşlik eden D vitamini düşüklüğü daha sıktır (p=0,025). İnek sütü alerjisi infantlarda ve erken çocukluk döneminde sık görülen besin alerjileri arasındadır. İnek sütü alımına bağlı ürtiker/anjiyoödem gibi bulgulardan anafilaksi gibi hayatı tehdit edici reaksiyonlara kadar geniş spektrumda klinik bulgular görülebilir. Bu hastalarda tolerans gelişimini etkileyen faktörlerin belirlenerek hastaların değerlendirilmesi gereksiz eliminasyon diyetinden kaçınmak için önemlidir. Bu çalışmada iki yaşında tolerans gelişimi olmayan hastalarda, 2 yaşında tolerans gelişen hastalar ile karşılaştırıldığında eşlik eden AR daha sık, anne/baba yaşı daha büyük, D vitamini düzeyi düşük, Total IgE yüksek, İS-sIgE yüksek, DPT'de İS kabarıklık çağı yüksek saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: İnek sütü alerjisi, Tolerans gelişimi, SpIgE, DPT

Besin alerjisiDeri testleriHipersensitivite+3
Aydan Şenol Ocağışen
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Geriatrik hastalarda gram negatif bakterilerin neden olduğu kan dolaşım enfeksiyonları: Epidemiyoloji ve mortalite için risk faktörleri

Kan dolaşım enfeksiyonları (KDE), geriatrik hastalarda önemli bir morbidite ve mortalite nedenlerindendir. Retrospektif olarak yapılan bu çalışmada 1 Ocak 2017-31 Aralık 2022 tarihleri arasında hastaneye başvuran ve gram negatif bakterilerin neden olduğu kan dolaşım enfeksiyonları gelişen 65 yaş ve üzeri hastalarda epidemiyoloji ve mortalite için risk faktörlerinin irdelenmesi amaçlandı. Yatırılarak tedavi edilen 65 yaş ve üzeri hastalardan yatışı sırasında veya takibinde kan dolaşım sistemi enfeksiyonu gelişen, kan örneklerinde gram negatif bakteri üremesi olan, ilk bakteriyemi atağı olan ve tek bakteri üremesi olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışmada bulunan 110 hastanın 58 (%52.7)'i erkek, 52 (%47.3)'si kadındı. Yaşları 65-95 arasında değişmekte olup, ortalama yaş 74.2 idi. Bir kişi hariç hastaların en az bir tane hekim tanılı kronik hastalık öyküsü mevcuttu. Enfeksiyonların 70 (%63.6)'i sağlık hizmet ilişkiliydi. En sık saptanan enfeksiyon kaynağı üriner sistemdi (%43.6). Hastaların 82(%74.5)'sinde ateş yanıtı gelişti, 35 kişide (%31.8) ilk 2 gün hipotansiyonu oldu ve 26 kişide (%23.6) ilk 2 gün vazopressör ajan ihtiyacı oldu. Hastaların ilk çalışılan serum C-Reaktif protein (CRP) düzeyleri ortalama 153.1 mg/L iken prokalsitonin düzeyi ortalaması 5.1 ng/ml idi. Kan kültüründe en sık üreyen 3 bakteri sırasıyla Escherichia coli, Pseudomonas aeruginosa ve Klebsiella pneumoniae idi. Çalışmada Enterobactereles ailesine ait gram negatif bakterilerde karbapenem direnci 17 hastada (%15.5) saptanırken, Genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz (GSBL) üretimi hastaların 37(%51.4)'sinde mevcuttu. Hastaların 66'sına (%60.0) uygun ampirik antimikrobiyal tedavi başlandı, 76'sında (%69.1) antibiyotik değişimi yapıldı. 14 günlük klinik sonlanımda 29 hasta (%26.4), 28 günlük klinik sonlanımda 37 (%33.6) hasta yaşamını yitirdi. Mortalite erkek cinsiyet olanlarda, yoğun bakım ünitesinde takip edilenlerde, trombositopenisi olanlarda daha yüksek idi (p<0.05). Hipotansiyon gelişen, vazopressör ajan ihtiyacı olan, akut böbrek yetersizliği gelişen, serum total bilirubin düzeyi yükselen ve hiponatremi gelişen hastalarda mortalitenin daha yüksek olduğu görüldü (p<0.05). Karbapenem dirençli üremesi olan, Pitt bakteriyemi skoru ≥4, qPitt bakteriyemi skoru ≥2 olan ve KDE başlangıcında prokalsitonin, ferritin veya laktat düzeyi yüksek saptanan hastalarda mortalite artışı istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0.05). Çoklu regresyon analiz sonucuna göre de Pitt bakteriyemi skoru dört ve üzerinde olanlarda mortalite yaklaşık on yedi kat, hiperbilirubinemisi olan hastalarda ise yaklaşık altı kat fazla idi. KDE gelişen yaşlı hastaların önemli bir kısmında sepsis veya septik şoka ilerleyiş görülmekte olup komorbid durumların fazlalığı, bakteriyel direnç ve immün sistemin zayıflaması mortaliteyi arttırmaktadır. KDE'si olan hastaların takibinde ve antimikrobiyal tedavi seçiminde başlangıçta prokalsitonin kullanımının CRP kullanımına göre daha üstün olduğu, ferritin düzeyinde artışın prognostik bir belirteç olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Geriatrik hastalarda gelişen gram negatif bakteriyemilerde PBS ve qPitt skoru da hasta yaklaşımında ve mortaliteyi öngörmede destekleyici olabilir. Anahtar Kelimeler: Geriatri, gram negatif bakteri,epidemiyoloji,mortalite

BakterilerGeriatriGram negatif bakteriler+3
Muhammed Enes Kardan
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Vajinal onarım ameliyatı geçiren kadınların yaşadıkları sorunlar ve etkileyen faktörlerin geriye dönük incelenmesi

Bu araştırmanın amacı vajinal onarım ameliyatı geçiren kadınların yaşadıkları sorunların ve vajinal onarıma sebep olan faktörlerin geriye dönük incelenmesidir. Tanımlayıcı ve kesitsel türdeki bu çalışma Adıyaman ilindeki Özel Gözde Hastanesi'nde vajinal onarım operasyonu geçiren kadınlar üzerinde yapılmıştır. Araştırma Eylül 2017 - Ağustos 2018 tarihleri arasında yapılmıştır. Bu hastanede son bir yılda ameliyat olan 110 kadın araştırmanın evrenini oluşturmaktadır. Evrenin tamamı örnekleme alınmış, ancak çalışma 103 kadın ile tamamlanabilmiştir. Veriler "Kişisel Bilgi Formu" ve "Ürogenital Problemler Formu" kullanılarak toplanmıştır. Veriler bilgisayar programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Araştırma için Etik Kurul onayı, kurum izni ve örneklem grubundan aydınlatılmış onam alınmıştır. Araştırma sonucunda kadınların çoğunlukla 18-49 yaş aralığında ve ev hanımı olduğu saptanmıştır. Kadınların tamamının en az 1 vajinal doğum yapmış olduğu, vajinal doğum esnasında yaşadıkları en büyük problemin genital bölgede yırtılma olduğu belirlenmiştir. Kadınların vajinal onarım ameliyatı öncesinde sık idrar yolu enfeksiyonu geçirme, idrar kaçırma, kabızlık, genital bölgede sarkma ve bazı cinsel ve psikolojik problemler yaşadıkları saptanmıştır. Kadınların yaşadığı tüm bu sorunlar nedeniyle günlük hayatlarının ve sosyal hayatlarının olumsuz etkilendiği, kadınların çok büyük bir kısmının kendilerinin geçirdiği vajinal onarım ameliyatını başkalarına da önerdikleri saptanmıştır. Araştırma sonuçları doğrultusunda bazı önerilerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Hemşire; Ebe; Vajinal Onarım; Deformasyon; Ürogenital Problemler

CerrahiCerrahi-plastikCerrahi-ürogenital+7
Kübra Elçi
Sanko University · Institute of Health Sciences
2018
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Mandibuler retrüzyon ile birlikte obstrüktif uyku apne sendromu olan çocuklarda mandibuler ilerletme tedavisinin retrospektif değerlendirilmesi

Çalışmamızın amacı, mandibuler retrüzyona sahip 9-14 yaş aralığındaki çocuklarda mandibuler ilerletme tedavisi öncesi (T0) ve sonrasında (T1) alınan sefalometrik radyograf, polisomnografik uyku testi ve pediatrik uyku anketi verilerinin değişimlerini incelemek ve dentofasiyal değişimlerle pediatrik obstrüktif uyku apne sendromu (POSAS) değişiminin ilişkisini değerlendirmektir.Çalışmaya ortalama yaşları 11,21±1,62 yıl olan 16 çocuk hasta (6 kadın, 10 erkek) dahil edildi. Bionatör apareyi uygulanan hastaların arşiv kayıtlarındaki fonksiyonel tedavi öncesi (T0) ve sonrasında (T1) alınan lateral sefalometrik film, polisomnografi ve Pediatrik Uyku Anketi verileri üzerinde dental, iskeletsel, havayolu ve uyku testi değerlendirmeleri yapıldı.T0 ve T1 karşılaştırmaları yapılırken normal dağılan değişkenler için, "İki Eş Arasındaki Farkın Anlamlılık Testi"; normal dağılmayan değişkenler için parametrik olmayan "Wilcoxon Testi" kullanıldı.Mandibuler ilerletme tedavisi sonrasında, SNB açısı ortalama 2,01° ± 0,81° arttı ve ANB açısı 2,08° ± 1,0° azaldı (p<0,001).Maksilla ve mandibulanın üst yüz ve alt yüz, total yüz ve arka yüz yüksekliklerinde ortalama 2 mm artış gözlendi.Dişsel değişkenlerde, protrüziv üst keserlerin eğimlerinin azalarak normal eğime geldikleri ve alt keser eğimlerinin attığı gözlendi.Havayolu ölçümlerinde, alt havayolu boyutunda 1,7 mm (min. 0,1 – maks. 5,7) (p<0,05) artış gözlendi, hyoid kemik ortalama 2 mm yukarıya ve 1 mm ileriye hareket etti. Polisomnografik değişimler incelendiğinde AHİ değerinde 1,2/sa (min. 3,6 - maks. 15,5) ve supin AHİ değerinde 1/sa (min. 4 - maks. 26,1) anlamlı azalma gözlendi (p<0,05). Pediatrik uyku anketi risk skoru ortalama 0,11 ± 0,11 değerinde anlamlı azaldı (p<0,05).Ortalama 4 mm mandibüler retrüzyonu olan ve fonksiyonel apareyle ortalama 4 mm mandibuler ilerletme tedavisi yapılan çocuklarda tedavi sonu 8 hastada AHİ skorunda %50'den fazla azalma, 7 hastada Supin AHİ skorunda %50'den fazla azalma gözlendi. Hastaların sübjektif OSA semptomları belirgin şekilde azaldı.

AnketlerMandibulaPolisomnografi+5
Özden Türk
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk yoğun bakım ünitesinde izlenen travma hastalarının retrospektif olarak değerlendirilmesi

Tavma çocuklarda önde gelen bir ölüm ve sakatlık nedenidir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre her sene dünya genelinde 1 milyondan fazla çocuk travmatik yaralanmalar nedeniyle hayatını kaybetmektedir (1, 2). Çocuk yoğun bakıma yatan travma hastalarında mortaliteyi öngörebilmek önemlidir. Bu amaçla pek çok çalışma yapılmıştır. Bu tez çalışmasında, çocuk yoğun bakım ünitesinde travma nedeniyle takip edilen hastaların demografik verilerinin belirlenmesi; bu hastaların mortalite, morbidite, hastanede ve yoğun bakımda yatış süreleri üzerinde anlamlı etkisi olan vital bulgular, laboratuvar parametreleri, görüntüleme bulguları, solunum-dolaşım destek tedavileri ve skorlama sistemlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca taburculuk GOS, 6. ay GOS ve PRISM III üzerinde etkili faktörler ortaya konmuştur. Çalışmaya Haziran 2014-Aralık 2021 tarihleri arasında çocuk yoğun bakım ünitesinde travma nedeniyle takip edilen hastalar dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan 425 hastanın; demografik verileri, travma mekanizmaları, travmadan etkilenen sistemler, vital bulguları, laboratuvar ve görüntüleme bulguları, uygulanan tedaviler, geçirdikleri operasyonlar retrospektif olarak kaydedildi. Entübasyon uygulanıp uygulanmadığı, mekanik ventilatörde kaldıkları gün sayıları, hastanede ve yoğun bakımda yatış süreleri kaydedildi. Hastaların GKS, PTS ve PRISM III skorları hesaplanarak kaydedildi. Hastaların hastanemize kaçıncı merkez olarak başvurduğu ile mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmazken (p=0,141); hastanemize ilk merkez olarak getirilen hastaların taburculukta GOS'a göre iyi sonuçlara sahip olma oranı ikinci veya üçüncü merkez olarak getirilenlere göre anlamlı olarak daha fazlaydı (p=0,001). Laboratuvar bulgularının mortalite ile ile ilişkisi incelendiğinde kan şekeri (p<0,001), WBC (p=0,046), CK (p=0,036), kreatinin (p<0,001), ALT (p<0,001), AST (p<0,001), amilaz (p=0,012), laktat (p<0,001), troponin I (p=0,001), INR (p<0,001) ve aPTT (p<0,001) düzeyleri ölenlerde hayatta kalanlara göre anlamlı olarak daha yüksekti. Fibrinojen (p=0,003), pH (p<0,001) ve PLR (platelet lenfosit ratio) (p=0,006) ölenlerde hayatta kalanlara göre anlamlı olarak daha düşüktü. Hb düzeyi ölenlerde sağ kalanlara göre anlamlı olarak daha düşüktü (kesim noktası < 10,25; AUC: 0,702; duyarlılık %64,5; özgüllük %83). Pediatrik travma skoru olan PTS ölenlerde sağ kalanlara göre anlamlı olarak daha düşükken (p<0,001); mortalite skoru olan PRISM III ölenlerde sağ kalanlara göre anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,001). Kan ürünü ihtiyacı olan hastalarda mortalite oranı anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,001). Nöbet geçirme durumuna göre mortaliteleri değerlendirildiğinde yoğun bakım yatışı sırasında nöbet geçiren hastalarda mortalite oranının daha fazla olduğu saptandı (p=0,028). İlk 24 saatte ölçülen en yüksek kan şekeri değeri >200 gr/dl olan hastalarda; mortalite oranları (p<0,001), taburculukta GOS açısından kötü sonuçlara sahip olma oranı (p<0,001), taburculuk sonrası 6. Ayda GOS açısından kötü sonuçlara sahip olma oranı (p=0,04), hastane yatış süreleri (p=0,000) ve yoğun bakım yatış süreleri (p=0,000) kan şekeri 100-200 gr/dl ve <100 gr/dl olanlara göre anlamlı olarak daha fazla bulundu. Lojistik regresyon analizinde inotrop ihtiyacı olması, albümin ihtiyacı olması, beyin ödemi ve GKS eksitusu öngörmede anlamlı bulundu. Bunlar arasında eksitusu öngörmede en güçlü parametre inotrop ihtiyacı olması idi. Yoğun bakıma yatan çocuk travma hastalarının mortalitesi öngörülerek kritik hastaların tedavileri daha dikkatli şekilde yapılmalıdır. Hastane enfeksiyonlarını azaltmak amacıyla tetkik ve tedaviler hızlıca yapılarak hastane ve yoğun bakım yatış süreleri mümkün olduğunca kısaltılmalıdır. Yoğun bakımdan taburculuk sırasında nörolojik defisiti olan, trakeostomi ile taburcu olan hastalar için palyatif bakım ve rehabilitasyon merkezleri kurularak bu hastaların en iyi şekilde bakım almasının ve hastane ve yoğun bakım yataklarının daha kritik hastalar için kullanılmasının sağlanması gerektiğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: pediatrik travma; mortalite; PRISM III; PTS; yaralanma

MortaliteRetrospektif çalışmalarYaralar ve yaralanmalar+3
Beyza Nur Mert Bakal
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gastrit tanısı alan hastaların endoskopik biyopsilerindeki histomorfolojik değişikliklerin kesitsel olarak retrospektif değerlendirilmesi

Akut ve kronik gastrit mide mukozasındaki inflamatuar değişiklikleri tanımlamaktadır. Başta Helicobacter pylori enfeksiyonu olmak üzere otoimmünite, beslenme biçimi, ilaç kullanımı ve alkol gibi birçok faktör akut ve kronik gastrit etiyolojisinde rol oynamaktadır. Gastrit tanısı mide endoskopik görüntülenmesi ve bu sırada alınan endoskopik biyopsilerin ışık mikroskobunda incelenmesi ile konulmaktadır. Aktif ve/veya kronik gastritin tanısının doğru şekilde konulması ve mümkünse etiyolojisinin aydınlatılması sadece hastanın tedavisi için değil, aynı zamanda bu etiyolojik faktörlerin (örn. H. pylori enfeksiyonu, otoimmün gastrit) neden olabileceği maligniteler açısından da önem taşımaktadır. Tüm dünyada en sık reçete edilen ilaç gruplarından biri olan proton pompa inhibitörlerinin (PPI) mide mukozası üzerinde ve tipik olarak antrum baskın kronik aktif gastrit tablosuna neden olan H. pylori gastritinin topografisinde değişiklikler yaptığı bilinmektedir. Ayrıca uzun dönem PPI kullanımı birçok yan etki ile ilişkilendirilmiştir. Bu nedenle gastrit tanısı konulan hastalarda bu değişikliklerin tanınması önemlidir. Gastritlerin endoskopik ve patolojik olarak kapsamlı, evrensel ve tekrarlanabilir sınıflamasını amaçlayan güncellenmiş Sydney Sistemi, midenin en uygun şekilde değerlendirilebilmesi için antrum, korpus ve incisura angularis bölgelerinin örneklenmesini önermektedir. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalında 1995 ve 2015 yıllarında gastrit tanısı alan 400 hastanın mide endoskopik biyopsileri retrospektif olarak ışık mikroskobunda tekrar değerlendirilmiştir. Bu değerlendirme sonunda 1995 yılında sadece antrum bölgesinin örneklendiği vaka sayısı 155 (%77,5); sadece korpus bölgesinin örneklendiği vaka sayısı 18 (%9); hem antrum hem korpus bölgesinin örneklendiği vaka sayısı 27'dir (%13,5). 2015 yılında sadece antrum bölgesinin örneklendiği vaka sayısı 85 (%42,5); sadece korpus bölgesinin örneklendiği vaka sayısı 23 (%11,5); hem antrum hem korpus bölgesinin örneklendiği vaka sayısı 92'dir (%46). 2015 yılında hem antrum hem korpus bölgesinin örneklendiği vaka sayısı 1995 yılına göre artmıştır (p<0,05). 1995 yılına ait 200 vakadan 152 tanesi (%76) H. pylori gastriti (HP), 1 tanesi (%0,5) otoimmün gastrit (OİG), 5 tanesi (%2,5) H. pylori gastriti ve OİG (HP+OİG), 30 tanesi (%15) kronik gastrit (KG), 7 tanesi (%3,5) kimyasal gastrit/gastropati (KimG), 3 tanesi (%1,5) gastrik ülser (GÜ), 1 tanesi (%0,5) lenfositik gastrit (LG) ve 1 tanesi (%0,5) doğal görünümde mide mukozası (MM); 2015 yılında 200 vakadan 87 tanesi (%43,5) HP, 8 tanesi (%4) OİG, 10 tanesi (%5) HP+OİG, 79 tanesi (%39,5) KG, 12 tanesi (%6) KimG, 2 tanesi (%1) GÜ ve 2 tanesi (%1) MM konsensüs tanısı almıştır. 2015 yılında H. pylori gastriti konsensüs tanısı alan vaka sayısı 1995 yılına göre azalmıştır (p<0,05). OİG ve HP+OİG konsensüs tanılı vakalar karşılaştırıldığında 1995 ve 2015 yılları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0,7). 2015 yılında parietal hücrelerde belirginleşme morfolojik bulgusunun görüldüğü vaka sayısı 1995 yılına göre artmıştır (p<0,05). Çalışmamızın sonucunda (i) mide endoskopik biyopsilerinde hem antrum hem korpus örneklemesinin zaman içerisinde arttığı ancak halen rutin bir uygulama haline gelmediği; (ii) H. pylori gastriti oranının 20 sene içerisinde anlamlı olarak azaldığı (%78,5'a karşı %48,5); (iii) otoimmün gastrit oranının uygun örnekleme yapılmadan verilemeyeceği; 1995-2015 yılları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadığı; (iv) PPI kullanımının 2015 yılında 1995 yılına göre anlamlı bir artış gösterdiği bulunmuştur. Tüm dünyada giderek azalan H. pylori gastriti prevalansı, otoimmün gastrit tanısını tekrar gündeme getirmiştir. Son yıllarda gittikçe artan PPI kullanımının kısa ve uzun dönem olası sonuçları hakkında birçok çalışma mevcuttur. Gastroenterolog ve patologların bu konularda farkındalık sahibi olması gereklidir.

BiyopsiEndoskopiGastrit+5
Özge Sular
Hacettepe University
2023
00

Related subjects