Diabetes mellitus
1,096 theses under this subject heading
Diyabetik bireylerde bakım gereksinimlerinin yaşam kalitesi ve kronik hastalık bakımına etkisi
Bu çalışmayla; diyabetik bireylerde bakım gereksinimlerinin yaşam kalitesi ve kronik hastalık bakımına etkisinin incelenmesi amaçlandı. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniği'nde Ocak- Haziran 2017 tarihleri arasında tip 2 diyabet tanısıyla takip edilen hastalar arasından, çalışmaya katılmaya gönüllü olanlar araştırmanın örneklemini (n=150) oluşturdu. Verilerin toplanmasında "Hasta Tanıtım ve Bakım Yönetimi Değerlendirme Formu", "Yaşam Kalitesi Değerlendirme Ölçeği (EQ-5D-5L)" ve "Kronik Hastalık Bakımını Değerlendirme Ölçeği-Hasta Formu (PACIC)" kullanıldı. Formlar araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme tekniği ile dolduruldu. Verilerin değerlendirilmesinde Oneway Anova test ve Tukey HDS test, bağımsız iki grup t testi, Kruskal Wallis testi, Mann Whitney U testi ve Pearson korelasyon analizi kullanıldı. Çalışmaya katılan diyabetlilerin kronik hastalık yönetiminin iyi olduğu, PACIC skoru toplam puan ortalamasının 3,78±0,79 ve EQ-5D-5L genel sağlık skoru ortalama puanının ise 0,84±0,17 değeriyle kusursuz sağlığa yakın olduğu saptandı. Diyabetlilerin EQ-5D-5L indeks puanları ile PACIC skoru karar verme desteği ve amaç belirleme/rehberlik alt boyut puanları arasında pozitif yönde anlamlı ilişki, beden kitle indeksi ve HbA1c değerleri ile EQ-5D-5L genel sağlık skoru arasında ise negatif yönde anlamlı ilişki saptandı. Diyabetlilerin şu anki diyabet tedavi uyumu ile EQ-5D-5L genel sağlık skoru ve PACIC skoru toplam puanı arasında anlamlı ilişki olduğu saptandı. Diyabetlilerin diyabet eğitimi alma durumuna göre PACIC skoru karar verme desteği ve amaç belirleme/rehberlik alt boyut puanları bakımından anlamlı fark olduğu görüldü. Araştırma sonucunda, diyabetlilerin kronik hastalık bakım yönetiminde; genel tedaviye uyumu için sağlık eğitimi ve danışmanlık programları planlanması önerilebilir.
Diyabetik ve NON-diyabetik hastalarda nırs'ın ısı akım ve hemoglobin ile ilişkisi
Ormanoğlu Ö. Diyabetik ve Diyabetik Olmayan Hastalarda NIRS (Near-Infrared spektroskopi)'ın Isı, Flow ve Hemoglobin ile ilişkisi, Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı Perfüzyon Programı Yüksek Lisans Tezi, Tekirdağ, 2020. Koroner arter hastalığı, Dünyada ve ülkemizde açık kalp cerrahisinin gelişimiyle birlikte hızlı bir şekilde tedavi edilmektedir. Tip 2 diyabete sahip hastalarda kardiyovasküler hastalıklarında ilerleme seyri yapılan çalışmalarla kanıtlanmıştır. Koroner arter bypass greft ameliyatları esnasında asıl amaç özellikle miyokardın ve diğer organların oksijensiz kalmasının ve kan dolaşımının yetersiz olmasından korunmasıdır. Near infrared spektroskopi cihazının geliştirilmesiyle birlikte özellikle beyin perfüzyonunun ne derecede sağlandığını gözlemlemek tamamen doğru veriler elde edilmese de yol gösterici olmaktadır. Yaptığımız çalışmamızda KABG operasyonu geçiren Tip 2 diyabete sahip olan (Grup 1) ve olmayan (Grup 2) 25'er kişiden oluşan iki hasta grubu oluşturulmuştur. Ameliyat esnasında belirlenen aralıklarla kan gazı değerlendirilmesi yapılmış olup bu değerlendirmede hemoglobin değerleri takip edilmiştir. Aynı zamanlarda özefagus probu aracılığıyla vücut ısısı, kalp akciğer makinesi ile de kan akımının takibi yapılmış ve NIRS cihazı ekranından okunan oksijen değerleri üzerine etkisi araştırılmıştır. Her iki grup açısından değerlendirmede grup 1 hastalarında beynin oksijenlenmesinin grup 2 hastalara göre daha düşük olduğu görülmüştür. Grup 2 hastaların Hb değeri grup 1'e oranla daha yüksek ölçülmüş buda ameliyat sırasında beyin iskemisinin önüne geçmek için daha fazla oksijen taşıdığının kanıtı olarak görülmüştür. Vücut ısıları her iki grupta da aynı oranlarda seyretmiş bir farklılık gözlenmemiştir. Flow değerleri açısından anlamlı farklılık bulunmamıştır. Ameliyat süresi boyunca bazal rSO2 değerlerine göre zamanla azalma görülmüş, bypass sonlandırılırken tekrar bazal değere yaklaşmıştır.
Tip-2 diyabetli sıçanlarda irisin ve vaspin hormonlarının değerlendirilmesi ve diyet ile ilişkisinin incelenmesi
Bu çalışmada, diyabet gibi önemli kronik hastalıklarda bir gösterge olarak kabul edilen vaspin ve irisin hormonlarının değerlendirilmesi ve bu hormonların beslenmeyle olan ilişkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma, 12'si sağlıklı ve 6'sı diyabetik olmak üzere toplam 18 adet Wistar-Albino türü sıçan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya dâhil edilen 6 sıçana Streptozotosin (STZ) uygulanarak tip-2 diyabet olmaları sağlanmıştır. Sağlıklı sıçanlar kendi aralarında iki eşit gruba ayrılarak gruplara kontrol yemi ve yüksek yağlı yem ile 4 hafta süreyle beslenmiştir. Diyabetik sıçanlara ise 4 haftalık süre boyunca yüksek yağlı diyet uygulanmıştır. Çalışma başlangıcından itibaren günlük olarak yem tüketimleri kaydedilmiş, haftada 1 kez kan glukoz ölçümü ve ağırlık tartımı yapılmıştır. 4 haftalık beslenme uygulamasının sonunda vaspin ve irisin analizi gerçekleştirilmiş, trigliserit, total kolesterol, yüksek dansiteli lipoprotein (HDL), düşük dansiteli lipoprotein (LDL), kan glukoz, insülin direnci skoru (HOMA-IR) ve açlık insülin parametreleri ölçülmüştür. 4. haftanın sonunda sağlıklı gruplardaki vücut ağırlıkları benzer, diyabetik grupta sağlıklı gruplara göre önemli ölçüde düşük bulunmuştur. Açlık kan glukoz düzeyinin, tüm haftalarda diyabetik yağlı grupta diğer iki gruba göre yüksek, sağlıklı gruplar arasında başlangıç ölçümü dışında benzer olduğu görülmüştür. Trigliserit, total kolesterol, HOMA-IR skorunun açlık glukoz seviyelerine benzer şekilde diyabetik grupta önemli oranda yüksek olduğu tespit edilmiştir. Sağlıklı gruplar arasında ise benzer ölçümler ortaya çıkmıştır. Gruplar, HDL kolesterol ve açlık insülini bakımından bir farklılık göstermemiştir. İrisin düzeyi tüm gruplarda benzerlik gösterirken, vaspin düzeyinin yüksek yağla beslenen diyabetik grupta anlamlı ölçüde yüksek olduğu saptanmıştır. Vaspin seviyesinin kanda glukoz, trigliserit, total kolesterol ve HOMA-IR ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak bu çalışma, özellikle vaspinin T2DM hastalığındaki rolü ile ilişkili kanıtları güçlendirmektedir. Ayrıca, beslenme örüntüsündeki farklılıkların kısa vadede biyokimyasal sonuçlar üzerinde büyük bir etkisi olmasa da, bu farkın hormon düzeylerini etkileyip daha uzun vadede T2DM hastalığına ilişkin bulguları ortaya çıkarabileceğini veya hastalık sürecini etkileyebileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Tip-2 diyabet, irisin, vaspin, beslenme, adipoz doku
Metabolik sendrom ve tip 2 diyabet hastalığı ile irisin ve asprosin düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması
Metabolik sendrom (MetS), insülin direncinin öncülük ettiği, obezite, dislipidemi, hiperglisemi, yüksek kan basıncı ve koroner arter hastalığını (KAH) içeren bir klinik özellikler kümesidir. MetS'nin hızla artan yaygınlığı (genel dünya nüfusunun%20-30'u) ve olası zararlı sonuçları göz önüne alındığında, öngörücü faktörlerini ve mekanizmalarını ortaya çıkarmak için daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir. Tip 2 diabetüs mellitus (T2DM), çok sinsi seyreden bir hastalık olup diyabetin en yaygın tipidir ve dünya genelinde yaşam sürelerini olumsuz etkilemektedir. T2DM ve obezite gibi metabolik hastalıklar vücutta birçok sağlık sorununa sebebiyet verdiği için iyileştirilmesinde salgılanan hormonların ilişkisi önemlidir. Çalışmamızda Metabolik Sendrom (MetS), obezite ve Tip 2 (T2DM) diyabet hastalarında irisin ve asprosin düzeylerinin insülin direnci belirteçleri ve kardiyovasküler hastalık riski ile arasındaki ilişkiyi saptayarak ortaya koymayı amaçladık. Çalışmamıza 120 hasta grubu ve 25 kontrol grubu dahil edildi. Metabolik sendromlu hastalarda asprosin, bel çevresi, sistolik kan basıncı, diastolik kan basıncı, trigliserit, insülin, HDL, HOMA, VKİ kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000). Metabolik Sendromlu hastalarda irisin ise anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,000). T2DM 'li hastalarda asprosin, bel çevresi, sistolik kan basıncı (SKB), diastolik kan basıncı (DKB), trigliserit (TG), insülin, HDL, HOMA, VKİ kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,007, p=0,000, p=0,000, p=0,000). T2DM 'li hastalarda irisin ise anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,000). Sonuç olarak araştırmamızda gruplar içeresinde irisin düzeyleri düşük, asprosin düzeyleri yüksek bulundu. Bu durum ile yeni keşfedilen irisin ve asprosin belirteçlerinin obezite, MetS ve Tip2 DM hastalıklarındaki düzeylerinin ortaya konması ile bu hastalıkların nedenleri ve tedavi konularında cevaplar verilebilecektir.
Obstruktif uyku apnesi olan diyabetik olgularda makülanın optik koherens tomografi ile retrospektif değerlendirilmesi
Diyabetik retinopati, diabetes mellitusun önemli bir mikrovasküler komplikasyonudur. Gelişmekte olan ülkelerde görme kaybının önemli nedenlerinden birisi olarak gösterilmektedir. Diyabetik retinopatinin patogenezinde önemli rol oynayan VEGF artışının hipoksi ile tetiklendiği belirtilmektedir ve bununla birlikte retinanın karanlıkta yani gece boyunca daha çok oksijen tükettiği ifade edilmektedir. Bu mekanizma obstruktif uyku apnesi sendromunun, tekrarlayan gece desatürasyon epizotları nedeniyle VEGF'in artışına yol açarak diyabetik makülopatinin kötüleşmesi başta olmak üzere oküler etkilere yol açabileceğini düşündürmektedir. Bu çalışmanın amacı obstruktif uyku apnesi sendromunun tanısı için yapılmış polisomnografi tetkiklerinde, apne-hipopne indeksine göre gruplandırılan diabetes mellitus tanılı hastaların optik koherens tomografi ile ön planda maküla olmak üzere, retinal yapılarda meydana gelen değişiklikler açısından karşılaştırılmasıdır. İkincil amacı ise diyabet maruziyet süresinin, maküla ve retinal yapılar üzerindeki etkilerinin, optik koherens tomografi tetkiki yardımı ile kıyaslanmasıdır. Ağır OSAS grubunda, hafif-orta OSAS grubuna göre daha fazla santral maküler ödem görülmüştür. Bunun yanı sıra RNFL inferior, temporal, nasal kadranların ağır OSAS grubunda istatiksel olarak anlamlı derece ince olduğu saptanmıştır. Bu sonuçlar bize OSAS şiddeti arttıkça diyabetik hastalarda retinal patolojiler gelişebileceğini düşündürmüştür. OSAS ve DM toplumsal ve bireysel olarak çok ciddi etkiler oluşturan birbirinden ayrı iki klinik durumdur. Bu iki ayrı klinik antitenin başta retina olmak üzere göze dair etkilerinin anlaşılması, oluşabilecek göz patolojilerine yönelik önleme tedbirleri ve bunların tedavisi açısından büyük önem arz etmektedir. Sonuç olarak bu çalışmanın gelecekte yapılacak çalışmalar için bir kaynak oluşturması hedeflenmiştir.
Liraglutid'in fare pankreas beta hücrelerinde insülin salgısı ve beta hücre sağ kalımıyla ilişkili GPCR genlerinin ifadesine etkisinin belirlenmesi
Diyabet artan sıklığı ve hastalık yükü nedeniyle günümüzde önemli bir halk sağlığı sorunudur. Liraglutid, antihiperglisemik aktivite ile uzun etkili glukagon benzeri peptit yapıdaki bir ilaçtır. Bu ilaç, hücre zarında bulunan Glukagon Benzeri Peptit-1 Reseptörü'ne (GLP-1R) bağlanarak etki göstermektedir. G proteinine bağlı reseptörler (GPCR) hücre yüzeyinde önemli sinyal yollarına aracılık eden moleküllerdir. Pankreatik beta hücrelerinde belirli G proteinine bağlı reseptörler için insülin salgılama potansiyelinin araştırılmasına yönelik yapılan çalışmalar, pankreas beta hücre fonksiyonunun düzenlenmesinde GPCR'lerin rolünü kanıtlamıştır. Tez çalışmamız kapsamında birer GPCR olan GPR75, GPR56, GLP1R, M3R, CB1R genlerinin obez olmayan diyabetik NIT-1 fare pankreatik beta hücrelerinde liraglutid muamelesine bağlı olarak gen ifadesindeki değişimleri araştırılmıştır. NIT-1 fare pankreas beta hücreleri 10, 100, 1000 nM konsantrasyonlarda 30, 60, 120, 240 dakika sürelerde liraglutid ile muamele edilmiştir. GPCR genlerinin mRNA düzeyindeki gen ifadesi değişiklikleri qPCR yöntemiyle belirlenmiştir. 240 dakika liraglutid muamelesi NIT-1 hücre gelişimini olumsuz etkilediği için bu gruplardan kullanışlı bir veri elde edilememiştir. İn vitro koşullarda GLP1-R reseptör proteininde 1000 nM konsantrasyonda liraglutid muamelesine bağlı olarak test edilen tüm zamanlar için anlamlı bir değişim saptanmıştır. GPR75, GPR56, M3R, CB1R mRNA düzeylerinin 30. dakikada azaldığı, 60. dakikada istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı, 120. dakikada tekrar azaldığı gözlenmektedir. Liraglutid'in NIT-1 fare pankreatik beta hücrelerinde araştırılan genlerin ifadesi üzerinde geçici bir etkisi olduğu görülmekle birlikte GPR75, GPR56, M3R ve CB1R genlerinin liraglutidin beta hücresi üzerindeki etkilerine aracılık edebilecekleri düşünülmektedir. GPR75, GPR56, M3R ve CB1R genlerinin ifadesindeki değişimler bu genlerin ve ürünlerinin antidiyabetik ve antiobezitik tedavi için hedef moleküller olabileceklerini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Diabetes Mellitus, GPCR, İnsülin Sekresyonu, Liraglutid
Birinci trimester plasenta hacminin fetal ve maternal sonuçlarla ilişkisi
Amaç: ÇalıĢmamızda, ilk trimesterde 2D ultrasonografi ile plasental hacim ölçümünün fetal büyüme geriliği, preeklampsi, gestasyonel hipertansiyon ve preterm plasental abrupsiyon gibi maternal ve yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatıĢ, APGAR skoru gibi neonatal sonuçlara etkisinin değerlendirilmesini amaçladık. Yöntem: Bu prospektif gözlemsel çalıĢma, 1 Ağustos 2022 ve 31 Ekim 2022 tarihleri arasında, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim dalında gerçekleĢtirildi. Son adet tarihine veya birinci trimester ultrasonografisine göre 11 ila 13+6 haftalık tekiz 82 primi gebe çalıĢmaya dahil edildi. Bulgular: Olguların yaĢ ortalaması 25,55 ± 4,18 yıldı. Ultrasonografiye göre plasental hacim değerlendirmesi yapılan hafta ortalaması 12,49 ± 0,63 hafta, ortalama plasenta hacmi ise 22,66 ± 6,75 cm3 idi. Olguların %11,0'ında gestasyonel diabetes mellitus (GDM), %9,8'inde gestasyonel hipertansiyon (GHT) saptandı. Doğum Ģekli %48,8 sezaryen idi. En sık sezaryen endikasyonları %12,2 ile fetal distress ve uzamıĢ eylemdi. Doğum sonrası yenidoğanların %11,0'ının yoğun bakım ünitesi (YBÜ) ihtiyacı oldu. En sık YBÜ'ye yatıĢ endikasyonları %3,7 ile prematür respiratuvar distress sendromu ve yenidoğanın geçici takipnesi idi. Ortalama doğum haftası 39,26 ± 1,50 hafta, doğum ağırlığı 3168,11 ± 444,57 g'dı. Ortalama plasenta hacmi ile annenin vücut ağırlığı ve gebelik haftası arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ve pozitif yönde korelasyon iliĢkisi saptandı (p<0,05). Doğum Ģekli, YBÜ'ye yatıĢ, GDM ve GHT geliĢme durumuna göre birinci trimesterde ölçülen ortalama plasenta hacminin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde değiĢmediği saptandı (p>0,05). Birinci trimesterde ölçülen ortalama plasenta hacminin herhangi bir kesim noktasında GDM veya GHT geliĢme durumunu istatistiksel olarak anlamlı düzeyde öngöremediği belirlendi (p>0,05). Sonuç: Bu çalıĢmada, birinci trimester plasenta hacminin gebelik sürecinde ortaya çıkabilecek GDM, GHT gibi patolojilerle, doğum Ģekliyle, bebeğin doğum kilosuyla, doğum 38 sonrası YBÜ ihtiyacıyla ve APGAR skoru ile iliĢkili olmadığı saptandı. Annenin vücut ağırlığı ve gebelik haftası arttıkça plasenta hacminin de arttığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Plasenta hacmi, gebelik sonuçları, gestasyonel diabetes mellitus, gestasyonel hipertansiyon, neonatal sonuçlar
Sabahçıl ve akşamcıl kronotipe sahip tip 2 diyabetli bireylerin yeme tutumu, beslenme alışkanlıkları, kan parametreleri ve yaşam kalitesi açısından karşılaştırılması
Diyabet, insülin etkisi, insülin sekresyonu veya her ikisinin defektinden kaynaklanan, hiperglisemi ile karakterize metabolik bir bozukluktur. Kronotip, insanların sirkadiyen ritimlerine bağlı olarak tercih ettikleri uyku ve aktivite zamanlarındaki farklılıklar olarak tanımlanır. Bireyler kronotip açısından sabahçıl, akşamcıl ve ara kronotip olmak üzere 3 farklı sınıfa ayrılır. Tip 2 diyabetli bireylerdeki kronotipik varyasyonlar ve glisemik kontrol arasındaki ilişki hakkındaki bilgiler sınırlıdır. Bu araştırmanın amacı, kronotip farklılıklarına göre tip 2 diyabetli bireylerin yeme tutumlarını, beslenme alışkanlıklarını, kan parametrelerini ve yaşam kalitelerini değerlendirmektir. Araştırmada verilerin toplanması amacıyla Sabahçıl-Akşamcıl Anketi, Yeme Tutum Testi-26, Genel Bilgiler, Sağlık Durumu ve Beslenme Alışkanlıklarının Değerlendirilmesi Anket Formu, Diyabet Yaşam Kalitesi Ölçeği kullanılmış ve katılımcıların kan parametreleri incelenmiştir. Araştırmanın sonuçları istatistiksel yöntemlerle değerlendirilmiştir. Kronotip ile yeme tutumu, ana öğün atlama durumu, kuşluk ara öğününün, öğle yemeğinin ve akşam yemeğinin tüketildiği saatler, açlık kan glikozu, HbA1c (%), trigliserid ve HDL kolesterol düzeyleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık olmadığı belirlenmiştir (p>0,05). Kronotip ile kahvaltının, ikindi ve gece ara öğünlerinin yapıldığı saatler ve kolesterol düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu bulunmuştur (p<0,05). LDL kolesterol düzeyleri kronotipe göre anlamlı farklılık göstermiş olmakla birlikte (p<0,05), farkın kaynağını sabahçıl ve ara kronotipe sahip bireylerin oluşturduğu saptanmıştır. Sabahçıl ve akşamcıl kronotipe göre Diyabet Yaşam Kalitesi Ölçeği toplam puanının istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdiği belirlenmiştir (p<0,05). Araştırma sonuçlarını genelleştirebilmek için tip 2 diyabetli bireyler üzerinde kronotipin etkisinin kapsamlı bir şekilde inceleneceği yeni çalışmaların yapılması önerilmektedir.
Tip 2 diabetes mellitus hastalarında eksenatid kullanımı ile vücut ağırlığı, açlık kan şekeri, lipit profili ve hemoglobin A1C değerlerindeki değişim
Amaç: Diabetes mellitus glukoz metabolizmasında kronik bozukluğa bağlı komplikasyonlar ve komorbiditeler ile seyreden dünya genelinde yaygın bir halk sağlığı sorunudur. Hastalarının büyük çoğunluğunu tip 2 diyabet hastaları oluşturmakta ve hem ülkemizde hem de dünyada tip 2 diyabet hastalarının çoğunluğu fazla kilolu yada obezdir. GLP-1 Reseptör agonistleri tip 2 diyabet tedavisinde kullanılan ajanlardandır. Klinik çalışmalarda kilo ve glisemik kontrol üzerinde olumlu etkileri bildirilmiştir. Eksenatid grubun ilk üyesi olup GLP-1 reseptör analoğudur. Doğal GLP-1 ile %53 homoloji gösterir ve DPP-4'e karşı dirençlidir. Çalışmamız günde 2 defa eksenatid kullanımının kilo, HbA1C, açlık plazma glukozu, lipid profili, kan basıncı, ALT, AST değişkenleri üzerindeki etkisini inceledik. Metod: Çalışma Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji polikliniğinde 2014 Ağustos-2021 Ağustos Tarihleri arasında Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniğinde takipli 199 hastanın verilerinin retrospektif olarak başlangıç anı, 6.ay, 12.ay ve 24. aylarda toplanmasıyla oluşturuldu. Bulgular: Çalışmamızda yer alan 199 hastanın 157'si (%78,9) kadın, 43'ü (%8,4) erkekti. Hastaların yaş ortalamaları 51,93 (±10,15 yıl) olup ortalama tip 2 diyabet tanı süresi ay olarak 105,98 (±68,34 ay) izlendi. Eksenatid kullanım süresi ortalama 16,88 (12±17 ay) olup 6 ay ve altında kullanan hasta sayısı 72 (%36,2), 7 ay ve 12 arası kullanan hasta sayısı 43 (%21,6), 13 ay ve üzeri kullanan hasta sayısı 84 (%42,2) olarak izlendi. Başlangıç anı ortalama değerleri kilo 107,34 ± 19,30 kg, VKİ 41,64 ± 7,47 kg/m2, HbA1C % 7,45 ± 1,50, açlık plazma glukozu 149,41 ± 50,15 mg/dl, sistolik kan basıncı 143,63 ± 17,14 mmhg, diyastolik kan basıncı 88,41 ± 9,13 mmhg, ALT 25,24 ± 16,06 U/L, AST 22,20 ± 11,70 U/L olarak saptandı. 6. ayda kiloda ortalama 7,04 kg düşüş izlendi. 12. ayda düşüşün ortalama 9,62 kg ulaştığı sonrasında da 2 yıl sonuna kadar korunduğu görüldü (p<0,001). 6. ayda ortalama olarak HbA1C'de %0,63 (p<0,001), APG'de 11,88 mg/dl (p<0,001), sistolik kan basıncında 5,84 mmhg (p<0,001), diyastolik kan basıncında 3,9 mmhg (p<0,001), ALT'de 3,62 U/L (p<0,001), AST'de 2,52 U/L (p<0,01) düşüş izlendi. Sonrasında düşüşlerin 2 yıl sonuna kadar korunduğu izlendi. 2 yıl süresince Lipid profili üzerinde istatiksel anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: 2 yıl veya daha az süreli eksenatid tedavisi glisemik kontrol, kilo kaybı, hepatik belirteç ve kan basıncı üzerinde iyileştirici etki göstermiştir.
Tip ıı diyabetli hastaların hastalık yönetimine katılım düzeylerinin belirlenmesi
Bu çalışma, Tip 2 diyabetli hastaların hastalık yönetimine katılım düzeylerinin belirlenmesi ve katılım düzeylerini etkileyen faktörlerin incelenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Çalışmamızın evrenini Gaziantep Dr. Ersin Arslan Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dâhiliye, Endokrin, Diyabet polikliniklerinde Ekim 2017-Mart 2018 tarihleri arasında tedavi, kontrol veya yatış yapan hastalar, örneklemini ise araştırma kriterlerine uygun olan 375 hasta birey oluşturmuştur. Çalışma verilerinin elde edilmesinde hasta tanıtım formu, Tip 2 Diyabete İlişkin Öz-etkililik Ölçeği kullanılmıştır. Toplanan verilerin istatistiksel analizinde, ki kare testi, ANOVA testi, t testi ve Pearson korelasyon analizleri uygulanmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin %60,53'ünün kadın ve yaş ortalamasının 54,76±13,35 olduğu saptanmıştır. Diyabet yönetimine ilişkin öz-etkililik ölçeği özel beslenme ve kilo alt boyutu puanlarının bakım için yardım alma ve gelir durumuna, fizik egzersiz skorlarının yaş, öğrenim durumu ve egzersiz yapma durumuna, kan şekeri puanlarının hastalığa uyum, tedavi şekline göre dağılımları arasındaki farkların istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlenmiştir. Diyabetli bireylerin hastalıklarını daha iyi algılamalarını ve hastalıklarının yönetimlerinde etkin bir rol oynamalarını sağlayacak olan hemşirelik uygulamalarının planlanması önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Tip 2 diyabet; Diyabet yönetimi; Öz etkililik.
Diyabetli bireylerin diyabetik ayak risk düzeyleri ve risk faktörlerinin incelenmesi
Bu araştırmada, diyabetli bireylerin diyabetik ayak risk düzeyleri ile risk faktörlerinin incelenmesi amaçlandı. Tanımlayıcı ve analitik tasarımda planlanan çalışmaya; Gaziantep Dr. Ersin Arslan Eğitim ve Araştırma Hastanesi diyabet eğitim polikliniğine başvuran 278 diyabetli birey katıldı. Araştırma için gerekli etik kurul onayı, kurum izni ve hasta onamları alındı. Veriler, Eylül 2020-Mart 2021 tarihleri arasında Tanıtıcı Özellikler Formu, Diyabetik Ayak Muayene Formu, Diyabetik Ayak Bilgi Ölçeği (DABÖ), Ayak Bakım Davranışı Ölçeği (ABDÖ) ve Diyabetik Ayak Bakımı Öz Etkililik Ölçeği (DABÖÖ) formları kullanılarak toplandı. Verilerin değerlendirilmesinde, SPSS 15.0 paket programı kullanıldı. Verilerin analizinde sayı yüzde dağılımı, ki kare, Kolmogorov Simirnov, t, Mann Whitney U ve Kruskal Wallis testi, tek yönlü varyans analizi; ile Spearman korelasyon testleri kullanıldı. Çalışmaya katılan diyabetli bireylerin diyabet süresinin (yıl) 13,26±6,33, HbA1c ortalamasının (%) 10,21±2,07, %51,8'inin erkek, %90,6'sının Tip 2 DM olduğu bulundu. Bu çalışmada diyabetli bireylerin %36,3'ünün diyabetik ayak gelişme risk düzeylerinin orta ve yüksek risk düzeyinde olduğu tespit edildi. Erkek cinsiyet, 65 yaş ve üzeri olma, eğitim durumu, yerleşim yeri, alkol, ayak muayenesi olma durumu, ayak bakım eğitimi, ödem, ısı, nöropati, deformite, ampütasyon ve ülser öyküsü, hipertansiyon, periferal arter hastalığı, uygunsuz ayakkabı kullanımı risk faktörü açısından istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001). Belirlenen risk faktörleri için sıralı regresyon analizi yapıldı. Bu analiz sonucunda ayak bileği-kol indeksi (β=-3,26), ısı (sağ) (β=2,38), ülser öyküsü(β=-2,35), sistolik kan basıncı (β=-1,37), ayakkabı uygunluğu (β=-0,72), diyabet süresi (β=0,06) değişkenlerinin diyabetik ayak yara gelişiminde yüksek etkiye sahip olduğu belirlendi. Bu sonuçlar doğrultusunda diyabetli bireylerin organ kaybı yaşamaması için belirlenen risk faktörleri açısından ayak muayenesinin düzenli olarak yapılması, yüksek riskli diyabetik ayağın belirlenerek sıkı takibe alınması önemlidir.
Tip 2 diyabetli bireylerin ayak sağlığı ve öz bakım aktivitelerinin değerlendirilmesi
Diyabetli bireylerin ayak sorunlarının erken tanılanması ve öz bakım aktivitelerine yönelik yeterlilik düzeylerinin belirlenmesi, koruyucu ayak bakım davranışlarının kazandırılması açısından oldukça önemlidir. Bu çalışmada, tip 2 diyabetli bireylerin ayak sağlığı sorunları ve ayak bakımları ile ilgili öz bakım aktivitelerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Araştırma tanımlayıcı ve kesitsel türde planlandı. Araştırmanın evrenini, Ocak 2021-Mayıs 2021 tarihleri arasında SANKO Üniversitesi Sani Konukoğlu Uygulama ve Araştırma Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine başvuran araştırma kriterlerine uyan tip 2 diyabetli bireyler oluşturdu. Örneklem hesabı için güç analizi yapıldı. Buna göre; minimum örneklem sayısı 188 olarak belirlendi. Araştırmaya 202 tip 2 diyabetli birey dahil edildi. Araştırma için etik kurul ve hastane izinleri alındı. Veriler, tanıtıcı özellikler, ayak öz bakım aktiviteleri ve ayak muayene formu ile toplandı. Verilerin analizinde ortalama, frekans ve yüzde değerleri ve grup karşılaştırmaları için Ki-Kare ve Kruskal Wallis testi kullanıldı. Araştırmaya katılan diyabetli bireylerin yaş ortalaması 59±13 yıl, diyabet süresi 10±7 yıldır. Araştırmada yer alan diyabetli bireylerin %55,9'u erkek, %44,1'i kadın olduğu belirlendi. Yaş, sistolik kan basıncı, diyabet süresi, eğitim durumu, ekonomik durum, diyabet dışında kronik hastalık varlığı, diyabete bağlı gelişen komplikasyonlar, günlük ayak bakımı yapma, nemlendirici kullanma, ayaklarını ısı ve renk açısından takip etme ve ayakkabı tercihleri ile ayak sorunu yaşama arasında anlamlı bir fark bulundu (p<0.05). Diyabetli bireylerin ayak sorunları yaşadıkları ve ayak bakımı ile ilgili yanlış uygulamalarını olduğu belirlendi. Bu sonuçlar doğrultusunda diyabetli bireylerin yaşadıkları ayak sorunlarına yönelik bakım ve tedavi alması için yönlendirilmesi ve doğru ayak bakım uygulamaları için eğitim verilmesi önerilebilir.
Tip 2 diyabetli hastaların ve diyabetik hastalara bakım veren hemşirelerin hastalığa karşı tutumları
Çalışma Tip 2 diyabetli hastaların ve bu hastalara bakım veren hemşirelerin diyabete karşı tutumlarını değerlendirmek amacıyla, Aralık 2021 ile Mart 2022 tarihleri arasında bir kamu hastanesinin dahiliye ve endokrinoloji polikliniği ve servislerinde, tanımlayıcı olarak gerçekleştirildi. Örneklem sayısının belirlenmesi için güç analizi yapıldı ve 105 hasta ve 105 hemşire olmak üzere toplam 210 gönüllü çalışmaya dahil edildi. Araştırma öncesi gerekli izinler alındı. Çalışmanın verileri; hasta ve hemşireler için oluşturulan Soru Formu ve Diyabet Tutum Ölçeği ile toplandı. Ölçek maddeleri 1'den 5'e kadar değişen likert tipi puanlama ile puanlandırıldı. Puan >3 ise pozitif tutumu, puan ≤3 ise negatif tutumu ifade etmektedir. Elde edilen veriler t testi, tek yönlü ANOVA, Kruskal Wallis, Ki kare, Mann Whitney U testi, Pearson Spearman sıra korelasyon katsayıları ile değerlendirildi. Araştırmaya katılan hastaların %56,2'sının erkek, yaş ortalamalarının 55,40±9,52 ve diyabet süresi ortalamalarının 10,27±6,68 yıl olduğu, %31,4'ünün okuryazar olmadığı, %34,3'ünün oral antidiyabetik ilaç kullandığı belirlendi. Kadınların Diyabet Tutum Ölçeği toplam puanlarının, erkeklerden anlamlı düzeyde yüksek ve hastaların tutumlarının negatif yönde olduğu tespit edildi. Diyabet tutum ölçeği alt gruplarından en yüksek tutumun diyabetin ciddiyeti alt grubu, en düşük tutumun özel eğitim gereksinimi alt grubu olduğu saptandı. Araştırmaya katılan hemşirelerin ise %81'inin kadın olduğu, %87,6'sının Lisans/Lisansüstü eğitim aldığı, %23,8'inin gündüz, %76,2'sinin vardiyalı çalıştığı ve diyabet tutumlarının negatif yönde olduğu tespit edildi. Diyabet tutum ölçeği alt gruplarından en yüksek tutumun hastanın yaşamına diyabetin etkisi alt grubu, en düşük tutumun ise özel eğitim gereksinimi alt grubu olduğu belirlendi. Bu sonuçlar doğrultusunda, hastaların ve hemşirelerin negatif tutumlarının iyileştirilmesi, pozitif tutumlarının desteklenmesi ile başarılı diyabet yönetimine katkı sağlanacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Hasta; Hemşire; Tutum; Tip 2 diyabet.
Böbrek nakli öncesi ve sonrası bireylerin kardiyovasküler hastalık ve diyabet riskinin beslenme durumu ve yaşam doyumu derecesi ile değerlendirilmesi
Çalışma kapsamında, hastaların demografik özellikleri, beslenme alışkanlıkları, biyokimyasal parametreleri ve yaşam doyumu düzeyleri değerlendirilmiştir. Genel anket formu, üç günlük besin tüketim kaydı, yaşam doyumu ölçeği (YDÖ), Subjektif Global Değerlendirme (SGD) ve WHO/ISH Kardiyovasküler Hastalık Risk Skorlaması gibi çeşitli araçlar kullanılmıştır. Katılımcıların %83,3'ü evli, %33,3'ü lise mezunu olup, hastaların %43,3'ü sigara içmemekte, %85,3'ü alkol tüketmemektedir. Hastaların %46,7'sinin nakil öncesinde diyet tedavisi uyguladığı bu tedavinin içeriği genellikle sodyumdan fakir (%26,7) olmuştur. Ayrıca, SGD'ye göre erkeklerin %65'i ve kadınların %50'si malnütrisyon riski altında bulunmuştur. Nakil öncesi kardiyovasküler riskin %10-20 aralığında orta risk grubunda olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, transplantasyon sonrası HDL kolesterol düzeylerinde anlamlı bir artış gözlemlenmiş ve Yeni Başlayan Diyabet (NODAT) oranı %38,09 olarak bulunmuştur. Erkek hastaların ortalama enerji alımı nakil öncesi 2153 kkal/gün iken, kadınlarda değer1579 kkal/gün bulunmuştur. Nakil sonrası ise günlük enerji alımında artış tespit edilmiştir. Erkeklerin enerji alımı 24,1 kkal/kg iken kadınlarda 20,1 kkal/kg olarak saptanmıştır. Nakil öncesi erkeklerin protein alımı 0,82 g/kg/gün iken kadınlarda 1 g/kg/gün 'dür. Nakil sonrası dönemde protein alımı erkeklerde ortalama 1,2 g/kg/gün, kadınlarda ise 0,9 g/kg/gün olarak saptanmıştır. Nakil sonrası hastaların yaşam doyumu anlamlı ölçüde artmış olup, öznel mutluluklarının arttığı görülmüştür. Nakil öncesi yaşam doyumu puan ortalaması 15,3 iken, nakil sonrası bu değer 20,53'e yükselmiştir (p<0,05). Yaşam doyumu ölçeği sonuçlarına göre, böbrek nakli sonrası hastaların yaşam kalitelerinde anlamlı bir iyileşme tespit edilmiştir. Böbrek naklinin sadece fiziksel sağlık üzerinde değil, aynı zamanda psikolojik ve yaşam kalitesi açısından da olumlu etkileri olduğunu ortaya koymaktadır. Nakil sonrası dönemde tıbbi beslenme tedavisi ve yaşam tarzı değişikliklerinin uygulanması, hastaların uzun vadeli sağlık sonuçlarını iyileştirme ve komplikasyon risklerini azaltmada etkili olduğu görülmüştür.
Romatoid faktör pozitif asemptomatik vakalarda insülin direncinin değerlendirilmesi
Otoimmün hastalıkların patogenizinde önce otoantikor pozitifliğinin geliştiğini ve yıllar sonrasında otoimmün hastalıkların ortaya çıktığını bilmekteyiz. Biz bu çalışmamızda asemptomatik romatoid faktör pozitif bireylerde otoimmünitenin neden olabileceği inflamasyonun, insülin direncine olan etkisini araştırmayı amaçladık. Bu çalışma SANKO Üniversitesi Sani Konukoğlu Uygulama ve Araştırma Hastanesi' nde tek merkezli vaka-kontrol çalışması olarak kasım 2023 ve kasım 2024 tarihleri arasında romatoloji polikliniğine başvuran romatoid faktörü pozitif asemptomatik hastalar ve endokrinoloji polikliniğinden alınan romatoid faktör negatif asemptomatik bireyler arasında yürütüldü. Vaka grubuna romatoloji polikliniğine gelen, daha önceden insülin direnci ile romatoid faktörü herhangi bir nedenden dolayı bakılıp pozitif çıkan 46 birey seçildi. Kontrol grubuna ise endokrinoloji polikliniğine başvuran yaş ve cinsiyetleri eşleştirilmiş romatoid faktörü negatif asemptomatik 45 birey seçildi. Çalışmaya dahil edilen iki gruptaki toplam bireylerin 29 (%31,9)'unda insülin direnci tespit edildi. Bu iki grup ayrı ayrı incelendiğinde ise asemptomatik romatoid faktör pozitif grubundaki bireylerin 15 (%32,6)'inde, kontrol grubundaki bireylerin 14 (%31,1)'ünde insülin direnci bulundu (p: 0,878). Aralarında sayısal olarak fark olsa dahi istatistiksel fark yoktu. Çalışmadaki her iki gruptaki tüm bireylerin insülin direnci değeri ortalamaları ise 2,33±1,4 (medyan: 1,89) olduğu bulundu. Grupları ayrı ayrı değerlendirdiğimizde asemptomatik romatoid faktör pozitif grubundaki bireylerin insülin direnci ortalama değeri 2,60±1,6 (medyan: 2,07), kontrol grubundaki bireylerin insülin direnci ortalama değeri ise 2,05±1,2 (medyan: 1,76) olduğu saptandı (p: 0,110). Dolayısıyla yine asemptomatik romatoid faktör pozitif grubunda kontrol grubuna göre sayısal olarak fark vardı ancak istatistiksel fark saptanmadı. Sonuç olarak, romatoid faktör pozitif asemptomatik hastalarda artmış insülin direnci sıklığına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir durum saptanamamıştır. Yine de hasta grubundaki insülin direncindeki sayısal üstünlük, romatoid faktör pozitifliğinin insülin direncini tetikleyebileceğini düşündürmektedir. Elde edilen bulgular romatoid faktörün, insülin direncinin patogenezinde etkili bir faktör olabileceği yönünde umut verici olsa da hastalardaki romatoid faktör pozitifliğinin ne kadar zaman önce geliştiğinin bilinerek romatoid faktör pozitifliğinin homojenize edildiği, hastaların daha uzun süreli takiplerinin yapılabildiği ve daha geniş populasyonda yapılacak olan çalışmalara ihtiyaç vardır.
Diyabetik ayağı olan ve olmayan hastaların anti-diyabetik ilaç uyumlarının karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızda Diyabetes Mellitus tanılı hastalarda tedavi uyumu düzeyi, tedavi uyumunu etkileyen çeşitli özellikler, tedavi uyumunun diyabetik ayak gelişimi üzerine etkileri ve diyabetik ayak gelişimini etkileyen çeşitli özellikler arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız kesitsel nitelikte ve kontrol gruplu olup, 01.08.2024-31.12.2024 tarihlerinde Samsun Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Ana Bilim Dalı, Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Merkezi polikliniği ve Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Su Altı ve Hiperbarik Tıp polikliniğine başvuran 18 yaş ve üzeri diyabetes mellitus tanılı hastalar ile gerçekleştirilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik ve klinik özelliklerini içeren bir veri toplama formu, diyabetik ayağı olan hastalar için diyabetik ayak veri toplama formu ve Morisky-8 Maddeli İlaca Uyum Anketi(MTUÖ-8) uygulanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS 26.0 for Windows kullanılarak yapılmıştır. Anlamlılık düzeyi için p<0,05 olarak alınmıştır. Bulgular: Toplam 343 katılımcı ile gerçekleştirdiğimiz çalışmamızın yaş ortalaması 63,2±10,6'dır. Bunların %54,2'si kadın, %75,5'i evli, %46,9'u ilkokul mezunu ve %65,9'u asgari ücret veya altı gelire sahiptir. Çalışmamıza katılanların %19,5'i sigara ve %4,4'ü alkol tüketmektedir. Katılımcıların MTUÖ-8'den aldıkları puan ortalaması 5,65±2,02'dir. Katılımcıların %42,9'u kötü uyum, %33,5'i orta uyum ve %23,6'sı ise iyi uyum grubundadır. Kötü uyum gösteren grubun %29,9'unda, orta uyum gösteren grubun %34,8'inde ve iyi uyum gösteren grubun %32,1'inde ayak yarası bulunduğu saptanmıştır. Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=0,706). Katılımcıların MTUÖ-8 sonuçları ile yaş(p<0,001), cinsiyet(p=0,038) ve sigara içme durumları(p=0,025) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmıştır. Katılımcıların %32,1'inde(n=110) diyabetik ayak yarası vardır. Diyabetik ayak yarası ile cinsiyet(p<0,001), medeni durum(p=0,034), eğitim durumu(p=0,040), gelir durumu(p<0,001), tedavide kullanılan ilaç çeşidi(p<0,001), kontrol sıklığı(p=0,002) ve kontrol yeri(p<0,001), düzenli kan şekeri ölçümü(p<0,00) ve diyet(p<0,001) arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamız sonucunda diyabetik ayak gelişimi ile tedavi uyumu arasında ilişki saptanmamıştır. Ancak, uzun süredir ayak yarası olan bireylerde tedaviye uyumun belirgin şekilde düştüğü görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Diyabetes Mellitus, Diyabetik ayak, Tedavi Uyumu
Periodontitisli ve tip 2 diyabetli hastalarda AGE, RAGE, sRAGE, IL-17 miktarının ve AGE/sRAGE oranının belirlenmesi
Periodontitis diyabetli bireylerde glisemik kontrolü olumsuz yönde etkilemekte ve komplikasyon riskini arttırmaktadır. Diyabet ise kontrol edilemediği takdirde periodontal hastalık ve buna bağlı diş kaybı riskini arttırmaktadır. Bu çalışmanın amacı, diyabetik hastalarda periodontitis varlığında tükürük ve dişeti oluğu sıvısındaki AGE, RAGE, sRAGE, IL-17 seviyelerinin ve AGE/sRAGE oranının değerlendirilmesidir. Çalışmaya 64 hasta dahil edilmiştir. Bu hastalar, klinik ve radyolojik muayene sonuçlarına göre 'Diyabeti ve periodontal hastalığı bulunmayan sağlıklı bireyler (SS)' (n=16), 'Diyabeti olmayan periodontitisli hastalar (SP)' (n=16), 'Diyabeti kontrol altında olan periodontitisli hastalar (DP)' (n=16), 'Diyabeti kontrol altında olmayan periodontitisli hastalar (KDP)' (n=16) olarak 4 gruba ayrılmıştır. Tüm grupların periodontal klinik parametreleri ölçülmüş, en derin sondlama derinliğine sahip 6 dişten DOS örnekleri alınmış ve hastalardan tükürük örnekleri toplanmıştır. DOS ve tükürük örneklerinde AGE, RAGE, sRAGE, IL-17 düzeyleri ELİSA kitleriyle ölçülmüş ve AGE/sRAGE oranı belirlenmiştir. SP, DP, KDP gruplarına ait DOS AGE değerlerinin, SS grubuna göre önemli derecede fazla olduğu, DOS sRAGE değerlerinin ise az olduğu görülmüştür. KDP grubuna ait DOS IL-17, DOS AGE/sRAGE ve tükürük AGE/sRAGE değerlerinin SS grubuna göre önemli derecede az olduğu saptanmıştır. 'DP-KDP' grubuna ait tükürük AGE/sRAGE değerlerinin, SS grubuna göre önemli derecede fazla olduğu, tükürük sRAGE değerlerinin SP grubuna göre önemli derecede az olduğu görülmüştür. KDP grubuna ait DOS IL-17, DOS AGE, DOS AGE/sRAGE ve tükürük AGE/sRAGE değerlerinin, DP grubuna göre önemli dercede fazla olduğu görülmüştür. Çalışmamızda klinik parametreler ile yaş, DOS IL-17, DOS AGE, DOS AGE/sRAGE, tükürük AGE/sRAGE arasında pozitif yönlü ve anlamlı bir ilişki saptanmış ve DOS sRAGE değeri arasında negatif yönlü ve anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,05).
Kronik hastalığı olan bireylerin oruçla ilgili görüş ve deneyimleri: Kalitatif çalışma
Oruç günde 17- 18 saate kadar uzayan açlık durumu olduğu için kronik hastalıkların yönetilmesini ciddi olarak etkileyen bir durumdur ve ülkemizde özellikle Ramazan ayında toplumun büyük kısmı oruç tutmakta olup ek hastalık durumlarına göre oruç öncesinde veya esnasında ilaç ve diyet ayarlaması yapmamaktadır. Oruç tutmayı planlayan diyabetli hastalar Ramazan'dan 4-8 hafta önce durum değerlendirmesi için doktora başvurmalı ve bu hastalara risk değerlendirmesi yapılmalıdır. Ramazan'da, kalori ve sıvı alımı dengesinin sağlanmasının yanı sıra ortaya çıkabilecek olası komplikasyonlar konusunda hasta eğitimine çok önem verilmelidir. Hekimin hastasının mevcut tıbbi koşulları içinde oruç tutmasına yönelik gerekli tıbbi bilgi ve donanıma sahip olması; hastasına tıbbi danışmanlık yapabilmesi ve yeterli aydınlatma görevini yerine getirebilmesi için gereklidir. Bu konuda yapılan çalışmalar genellikle diyabetik hastalar üzerine yoğunlaşmış ve önemi nispetine göre az sayıdadır. Aile hekimliğinin bu hastalıkların takip ve tedavisinde önem bir yeri vardır. Ancak Ramazan orucu tutmak isteyen kronik hastalıklı bireyleri doğru şekilde yönlendirmek ve onların takibini yapmak için yeterli bilimsel veri mevcut değildir. Bu nedenle hastaların taleplerine yeterli cevap verilememekte hatta oruç döneminde hastalıkları progrese olabilmektedir. Bu çalışma ile kronik hastalığı olan bireylerin Ramazan orucu tutma ve hastalıkları konusunda nelerin farkında oldukları ve hekimlerden beklentilerinin neler olduğu incelenerek literatüre katkı sağlanması amaçlandı. Anahtar Kelimeler: oruç, kronik hastalık, aile hekimliği, hasta eğitimi, kalitatif çalışma
Erken evre diyabetes mellitus hastaları ile sağlıklı bireylerde gözyaşı mediyatörlerinin, gözyaşı fonksiyonlarının ve korneanın yapısal parametrelerinin karşılaştırılması
Erken Evre Diyabetes Mellitus Hastaları ile Sağlıklı Bireylerde Gözyaşı Mediyatörlerinin, Gözyaşı Fonksiyonlarının ve Korneanın Yapısal Parametrelerinin Karşılaştırılması, Ankara 2023. Bu çalışmanın amacı; Sistemik komplikasyon gelişmemiş erken evre tip 2 diyabetes mellitus (DM) hastalarının oküler yüzey parametreleri, gözyaşı mediyatörleri ve korneanın yapısal parametrelerinin değerlendirilmesi, ve sonuçların sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılmasıdır. Bu amaçla kliniğimize başvurmuş, son 5 yıl içinde tip 2 DM tanısı almış, herhangi bir sistemik komplikasyon geliştirmemiş, oküler yüzey şikayeti olmayan 23 hasta ile sağlıklı 22 kişi kontrol grubu olarak değerlendirildi. Oküler yüzey ve gözyaşı fonksiyonları; OSDI (Oküler yüzey hastalık indeksi) anketi, flöresein ile oküler yüzey boyanması, Schirmer testi, in vivo konfokal mikroskopi (İVKM) ölçümleri ve Cochet-Bonnet ile kornea hassasiyet ölçümleri ile değerlendirildi. Hastaların gözyaşlarında IL-1β, IL-10, IL-13, IL-6, IL-12, IL-15, IL-17A, IL- 5, IFN-α, IFN-γ, IL-1RA, TNF-α, IL-2, IL-2R, IL-7, IL-8, RANTES, Eotaksin, IP-10, MIP-1α, MCP-1, MIG düzeyleri Luminex ile, gözyaşlarında Substans P (SP) düzeyi ise ELISA ile çalışıldı. Yaş ve cinsiyet açısından hasta grubu ile kontrol grubu benzerdi. Flöresein ile korneal boyanma, OSDI anket skoru ve schirmer testi açısından iki grup arasında anlamlı farklılık saptanmadı. İVKM ölçümlerinde sinir tortuozitesi DM grubunda anlamlı olarak artmış bulundu (p=0,015). Korneal hassasiyet ölçümlerinde gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Gözyaşı SP düzeyi DM grubunda anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,05). Gözyaşında, IL-6 ve IL-8 düzeyi hasta grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla p=0,002 ve p=0,01). Gözyaşı SP düzeyi ile İVKM ölçümlerinden uzun sinir lifi (p=0,00) ve total sinir lifi (p=0,00) arasında güçlü pozitif korelasyon görüldü. Sonuç olarak, DM hastalığının kornea sinir lifi yoğunluğu, gözyaşı SP ve gözyaşı inflamatuar sitokin düzeyi üzerine etkisi olduğu görülmüştür. DM hastalığına ait en yaygın sistemik mikrovasküler komplikasyonlardan olan periferik nöropatinin henüz gelişmemiş olduğu hastalarda dahi kornea sinirlerinin etkilendiği ve gözyaşı SP düzeyinin azaldığı görüldü. Ayrıca hastalar asemptomatik olsa bile oküler yüzeylerinde inflamasyon saptandı.
Seboreik keratozu olan hastalarda insülin direnci, metabolik sendrom riski ve IGF-1 ve IGFBP-3 düzeyleri ile ilişkisinin araştırılması
Seboreik keratoz derinin en sık görülen benign epidermal tümörüdür. İlerleyen yaş ile sıklığı artmakla birlikte patogenezi tam olarak aydınlatılamamıştır. Seboreik keratozlarla insülin direnci veya metabolik sendromun ilişkisi henüz araştırılmamıştır. Diyabet hastalarında seboreik keratozlarda EGFR ekspresyonunun arttığı ve farelerde obezite modelinde benign deri tümörlerinde EGF ve IGF-1 arasında kesişim yolakları olduğu saptanmıştır. Bu çalışmada seboreik keratozu olanlarda insülin direnci ve metabolik sendrom riskinin ve serum IGF-1 ve IGFBP-3 düzeylerinin kontrol grubu ile karşılaştırılması ve doku IGF-1 ve IGBP-3 ekspresyonunun incelenmesi amaçlandı. Ayrıca dermoskopik bulguların bu klinik ve histopatolojik bulgular ile olası korelasyonunu incelendi. Çalışmaya en az bir seboreik keratozu olan 100 hasta ve yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş aynı sayıda kontrol dahil edildi. Diyabet veya polikistik over sendromu tanısı olanlar ve insülin ve karbonhidrat metabolizmasını etkilediği bilinen ilaç kullananlar dışlandı. Tüm bireylerde açlık insülin, açlık kan şekeri (AKŞ), HbA1c, serum lipitleri, karaciğer enzimleri, serum IGF-1 ve IGFBP-3 düzeyleri ölçüldü ve Homeostatic Model Assessment of Insulin Resistance (HOMA-IR) hesaplandı. Tüm bireylere antropometrik ölçümler ve Ulusal Kolesterol Eğitim Programı Yetişkin Tedavi Paneli III (NCEP ATP III) ve Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) kriterlerine göre metabolik sendrom değerlendirilmesi yapıldı. Ayrıca hasta grubunda lezyonlardan biri dermoskopik inceleme sonrası tıraş (shave) eksizyonla çıkarılarak dokuda IGF-1 ve IGFBP-3 immunohistokimyasal boyamaları yapıldı. Çalışmamızın sonuçlarına göre, hasta grubunda açlık insülin düzeyleri ve HOMA-IR değerleri kontrol grubundan daha yüksek olup insülin direnci açısından artmış risk bulundu (p<0,01). Metabolik sendrom sıklığı hem NCEP ATP III hem de IDF kriterlerine göre hasta grubunda istatistiksel açıdan anlamlı şekilde kontrol grubundan daha yüksek bulundu (p<0,001). Vücut kitle indeksi (VKİ), bel çevresi ölçümleri ve ALT, GGT ve LDL düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksekti (p<0,05). Serum IGFBP-3 düzeyi hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha yüksek bulundu (t=2,213, p=0,028). Serum IGF-1 düzeyi açısından ise gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05); ancak normal popülasyonda görülen yaş ile negatif korelasyon IGF-1 için hasta grubunda kaybolmuştu (p>0,05). İmmunohistokimyasal incelemelerde, IGF-1 için lezyonlu bölgede ve komşuluğundaki normal deride granüler tabakada pozitif sellüler boyanma izlendi. Lezyonlu bölgede normal deriye göre 23 vakada (23,2%) bir alanda, 19 vakada (19,2%) iki alanda ve 13 vakada (%13,1) üç ve üstü alanda IGF-1 ile fokal pozitiflik saptandı. IGFBP-3 için ise tüm vakalarda normal deri ile lezyonlu bölgede eşit yoğunlukta ve seviyede nükleer boyanma görülmüş olup aralarında farklılık saptanmadı. Dermoskopik bulgularda; firkete damarlar ile açlık insülin düzeyi arasında (p=0,038) ve tombul parmak bulgusu ile de açlık insülin düzeyi, AKŞ ve HOMA-IR arasında (p<0,01), milium benzeri kistler ile serum IGF-1 ve IGFBP-3 düzeyleri arasında (p=0,033 ve p=0,002) ve keskin sınırlı kenar ile doku IGF-1 ekspresyonu arasında (p<0,01) negatif korelasyon olduğu görüldü. Toplam lezyon sayısı ile serum IGF-1 düzeyi arasında pozitif korelasyon saptandı (r=0,250, p=0,012). Sonuç olarak, seboreik keratoz hastalarında insülin direnci ve metabolik sendrom açısından artmış risk vardır ve bu hastalarda bir belirteç olabilir. İnsülin direnci araştırılmasında bu hastalarda özellikle açlık insülin düzeyi ve HOMA-IR bakılması faydalı olacaktır. Hem serum hem dokuda elde edilen sonuçlar düşünüldüğünde IGF-1 ve IGFBP-3'ün seboreik keratozların patogenezinde rolü olabilir. Bu açıdan yapılacak ayrıntılı moleküler çalışmalara ihtiyaç vardır.
İntravitreal tedavi uygulanan diyabetik maküler ödemli hastalarda optik koherens tomografi parametrelerinin prognostik değeri
Bu çalışma Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi (HÜTF) Göz Hastalıkları Anabilim Dalında Ocak 2023-Temmuz 2023 tarihleri arasında retrospektif olarak gerçekleştirildi. Çalışmaya HÜTF Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Retina Biriminde diyabetik makula ödemi nedeniyle tedavi uygulanan 107 hastanın 143 gözü dahil edildi. Hastalar intravitreal tedavi türüne göre üç gruba ayrıldı: Sadece intravitreal ranibizumab uygulanmış hastalar Grup 1, sadece intravitreal aflibercept uygulanmış hastalar Grup 2 ve sonradan intravitreal deksametazon tedavisine geçilmiş olan hastalar Grup 3 olarak değerlendirildi. Hastaların temel demografik bilgileri (yaş,cins), başlangıç HbA1c değeri, çalışma süresince yapılan enjeksiyon sayısı, ranibizumab ve aflibercept enjeksiyon tedavisi alan gruplarda kliniğimize ilk başvurduğu andaki, üç enjeksiyon sonrası, 6. ay ve 12.ay takiplerinde ve deksametazon implantı tedavisi alan grupta ise steroid tedavisi öncesi, 12.ay ve 18.ay takiplerinde optik koherens tomografi (OKT) bulgularındaki değişiklikler (OKT enflamatuar biobelirteçler, santral retinal kalınlık) ve en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) kaydedildi. OKT verileri, spektral domain OKT (SD-OKT) (Heidelberg Spectralis, Heidelberg, Almanya) ile elde edildi. Tüm SD-OKT görüntüleri, 6x6mm'lik bir alan üzerinde 25 taramadan oluşan fovea merkezli makular taramalardı. OKT verilerine santral retina kalınlığı, santral 1000 μm alanda hiperreflektif nokta varlığı ve sayısı, santral 1000 μm alanda sert eksuda varlığı ve sayısı, santral 1000 μm alanda kistik ödem varlığı ve sayısı, santral 1000 μm alanda intraretinal en büyük kistin iki eksende ölçümü, seröz maküler dekolman, epiretinal membran (ERM), iç retinal tabakaların dezorganizasyonu (DRIL), elipsoid zon hasarı varlığı kaydedildi. Grup 1 ve Grup 2 bütün kontrollerde hem kendi içlerinde hem de birbiri ile karşılaştırıldı. Grup 3 ise kendi içinde değerlendirildi. Her üç gruba dahil edilen hastaların nihai EİDGK ve santral retinal kalınlık değişimi ile başlangıç enflamatuar OKT biobelirteçleri arasındaki korelasyona bakılarak, tedavi sonucunda prognostik değerleri gözden geçirildi.
Kişiselleştirilmiş hasta katılım planı'nın tip 2 diyabetli hastalarda diyabet yönetimine etkisinin incelenmesi
Bu randomize kontrollü çalışmada, Kişiselleştirilmiş Hasta Katılım Planı'nın (KHKP) tip 2 diyabetli bireylerde, diyabet yönetiminde tedaviye uyum, öz etkililik ve hasta katılımına etkisi incelenmiştir. İlk olarak KHKP'nin dil ve kapsam geçerliğini içeren Türkçe adaptasyonu ve ön uygulaması yapılmıştır. Ardından KHKP'nin diyabet yönetimine etkisi 26 Ocak - 29 Kasım 2021 tarihleri arasında, Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanesi Endokrin Polikliniği'nde 51 katılımcı ile ön test-son test düzende paralel gruplu randomize kontrollü olarak incelenmiştir. Veriler Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği, Tip 2 Diabetes Mellitus Tedavisinde Hasta Uyum Ölçeği, Tip 2 Diyabet Hastalarında Diyabet Yönetimine İlişkin Öz Etkililik Ölçeği ve Hasta Katılımı Ölçeği ile toplanmıştır. Dahil edilme ölçütlerini karşılayan katılımcılar, random atama ile müdahale (n: 24) ve kontrol (n: 27) gruplarına atanmıştır. KHKP, dört hafta aralıklarla iki yüz yüze görüşme oturumunu, ilk görüşmeden iki hafta sonra gerçekleştirilen bir telefon görüşmesini ve katılımcıların yüz yüze görüşmeler arasındaki dört hafta boyunca kendi kendilerine uyguladığı ev tabanlı yazılı egzersizleri içermektedir. Müdahale grubuyla yapılan birinci yüz yüze görüşmede katılımcıların diyabet öyküsü alınmış, hasta katılımı kavramı açıklanarak bireye özgü bakım hedefleri belirlenmiş ve ev tabanlı alıştırmalar tanıtılmıştır. İkinci yüz yüze görüşmede bireylerin dört haftalık süreçteki yeni deneyimleri ile ev tabanlı alıştırmalar tartışılmış, kaydedilen gelişmelere ilişkin olumlu geribildirimler verilerek bakım hedefleri gözden geçirilmiş ve bireyler katılım planını sürdürmeye teşvik edilmiştir. İlk görüşmeden iki hafta sonra gerçekleştirilen on dakikalık telefon görüşmesinde ise, katılımcıların ev tabanlı alıştırmaları uygulama sürecindeki ilerlemeleri/yaşadıkları güçlüklere ilişkin geribildirimler alınmış ve motivasyonları desteklenmiştir. Ön test-son-testler müdahale grubuna birinci yüz yüze görüşmeden önce ve ikinci yüz yüze görüşmeden sonra uygulanmıştır. Kontrol grubundaki katılımcılara poliklinikte uygulanan rutin kontrollerin dışında herhangi girişim uygulanmamış olup, birinci ve dördüncü haftalarda ön test-son-test uygulanmıştır. Araştırma sonucunda müdahale grubundaki katılımcıların tedaviye uyum, öz etkililik ve hasta katılımı düzeyleri anlamlı ölçüde artmıştır. Bu sonuçlara göre, Kişiselleştirilmiş Hasta Katılım Planı'nın diyabet öz yönetim eğitimine ek bir yöntem olarak kullanılması ve polikliniklerde hasta takibine entegre edilmesi önerilmektedir.
Tip 1 diyabetli bireylerde kahvaltıda alınan karbonhidrat miktarı ve türünün öğün sonrası kan glukozu üzerine etkisi
Karbonhidratlar öğün sonrası glisemik yanıtı etkileyen en önemli besin ögesidir. Bu çalışmada çoklu doz insülin tedavisi alan 19-24 yaş aralığında 14 tip 1 diyabetli bireyin katılımı ile kahvaltı öğününde diyetle alınan karbonhidrat miktarı ve türünün öğün sonrası 240 dakika boyunca glisemik yanıta etkisi araştırılmıştır. Çalışma tek merkezli, randomize ve katılımcıların insülini dozunu ayarlaması açısından tek kör olarak planlanmıştır. Tüm olgular 4 farklı gün hastaneye gelmiş ve standart kahvaltı olarak normal karbonhidrat (NKH) (%51)/düşük glisemik indeks (DGI) (52) içeren, test öğünleri olarak ise normal karbonhidrat (NKH)(%51) /yüksek glisemik indeks (YGI)(74), düşük karbonhidrat (DKH)(%40)/düşük glisemik indeks (DGI) (52) ve düşük karbonhidrat (DKH) (%40)/yüksek glisemik indeks (YGI) (74) içeren kahvaltıyı tüketmişlerdir. Uygulanacak insülin dozu Karbonhidrat Sayımı yöntemi ile hesaplanmıştır. Öğün sonrası farklı kahvaltı çeşitlerinin glisemik yanıta etkisini değerlendirmek için interstisyel glukoz ölçümleri (t=0, 30, 60, 90, 120, 150, 180, 210, 240 dakikalarda) ve kapiller kan glukozu ölçümleri (t=0, 15, 30, 45, 60, 90, 120, 180 ve 240. Dakikalarda) yapılmıştır. Bu ölçümler ile öğün sonrası glukoz değerlerinin karşılaştırılması yapılmıştır. Ayrıca artımsal eğri altında kalan alan (iAUC) hesaplanmıştır. Standart öğünün değeri 100 kabul edilerek, test öğünlerinin rölatif glisemik indeksi hesaplanmıştır. NKH/YGI içeren öğün sonrasında 30, 60, 90, 120, 150, 180 ve 210. Dakikalarda interstisyel sıvıda ölçülen glukoz değerleri DKH/DGI içeren öğün sonrası aynı dakikalarda ölçülen glukoz değerlerine göre yüksek bulunmuştur (p<0,05). Postprandiyal 120. Dakikada DKH/DGI içeren öğün sonrası bireylerin glukoz değerleri 80-180 mg/dL aralığında çıkmıştır. Toplam iAUC hesaplandığında interstisyel sıvı ve kapiller glukoz ölçümlerine göre DKH/DGI içeren öğünün glisemik yanıtı (1496,4, 1455,4) NKH/YGI içeren öğünün glisemik yanıtına göre (3146,7, 3378,4) anlamlı olarak düşük olduğu gösterilmiştir (p<0,05).NKH/DGI ve DKH/YGI içeren öğünlerin glisemik yanıtları benzer bulunmuştur (p>0,05). İnterstisyel ve kapiller glukoz ölçümlerine göre öğünlerin rölatif glisemik indeksi değerlendirildiğinde NKH/YGI içeren öğünün rölatif glisemik indeksi sırasıyla %107,7 ve %109,5, DKH/DGI içeren öğünün rölatif glisemik indeksine göre %77,8 ve %82,9 istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur (p<0,05). NKH/DGI ve DKH/YGI içeren öğünlerin rölatif glisemik indeks değerleri benzer bulunmuştur. Öğün planlanırken karbonhidrat miktarı kadar, öğünün karbonhidrat türünün de dikkate alınması gereklidir.
Gestasyonel diyabetes mellitus riski olan gebelerde egzersiz tutumlarının, egzersizi engelleyen ve kolaylaştıran faktörlerin incelenmesi
Bu çalışma, Gestasyonel Diyabetes Mellitus (GDM) riski yüksek ve düşük olan gebelerde; egzersiz tutumlarının, egzersizi engelleyen ve kolaylaştıran faktörlerin ve fiziksel aktivite düzeyinin incelenmesi ve bu faktörlerin gruplar arasında karşılaştırılması amacıyla planlandı. Dahil edilme kriterlerini karşılayan 183 gebe, GDM riski yüksek (n=86, yaş=31,00±4,00 yıl, gebelik öncesi Vücut Kütle İndeksi (VKİ)=27,97±2,99 kg/m²) ve GDM riski düşük olmak üzere (n=97, yaş=29,00±4,00 yıl, gebelik öncesi VKİ=21,43±1,81 kg/m²) iki gruba ayrıldı. Gebelerin fiziksel ve sosyodemografik özellikleri, kronik hastalıkları, mevcut ve önceki gebeliklerine ilişkin özellikleri, GDM ile ilişkili bilgileri, gebelik öncesindeki ve mevcut gebeliklerindeki fiziksel aktivite seviyesi ve egzersiz alışkanlıkları, transteorik modeldeki değişim aşaması ve Oral Glikoz Tolerans Testi (OGTT) sonuçları kaydedildi. Buna ek olarak, psikolojik durumları Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri–durumluk versiyonu ve Algılanan Stres Ölçeği ile değerlendirildi. Egzersiz tutumlarının, egzersizi engelleyen ve kolaylaştıran faktörlerin değerlendirilmesinde önceki araştırmalar referans alınarak hazırlanan sorular kullanıldı. Fiziksel aktivite düzeyi Gebelik Fiziksel Aktivite Anketi (PPAQ) ve SenseWear Pro3 Armband ile değerlendirildi. Bu çalışmanın sonucunda, gebeler tarafından bildirilen egzersiz tutumlarının dağılım oranları açısından GDM riski yüksek ve düşük gruplar arasında anlamlı bir fark olmadığı bulundu (p>0,05). Buna ek olarak, GDM riski düşük olan gebelere kıyasla, GDM riski yüksek olan gebeler, stres üriner inkontinans, gestasyonel kilo alımı ve çocuk bakımı ve aile sorumluluklarının egzersize katılımı daha fazla engellediğini bildirdi (p<0,05). GDM riski yüksek olan gebelere kıyasla, GDM riski düşük olan gebeler, yorgunluğun egzersize katılımı daha fazla engellediğini bildirdi (p<0,05). Egzersizin sağlık durumunu iyileştirmesinin ve spor salonu/parklara ulaşımın kolay olmasının GDM riski düşük olan gebelerin egzersiz yapmasını GDM riski yüksek olan gebelerden daha fazla teşvik ettiği bulundu (p<0,05). GDM riski yüksek olan gebelerde, PPAQ ile değerlendirilen fiziksel aktivitelerde (düşük, orta, yüksek şiddetli ve toplam aktivite), ev işleri/aile bakımı ve spor/egzersiz aktivitelerinde harcanan enerji miktarının GDM riski düşük olan gebelerden daha fazla olduğu bulundu (p<0,05). Bu bulgular ile uyumlu olarak, GDM riski düşük olan gebelerin sedanter davranışlarda harcadığı enerji miktarının GDM riski yüksek olan gebelerden daha fazla olduğu bulundu (p<0,05). Ancak, akselerometre ile değerlendirilen fiziksel aktivite süresinin ve ortalama MET değerlerinin ise GDM riski düşük olan gebelerde, GDM riski yüksek olan gebelerden daha fazla olduğu bulundu (p<0,05). Bu çalışmanın sonuçları, sağlık profesyonellerine gebelere uygun fiziksel aktivite ve egzersiz programları oluşturmada yol gösterici olabilir. Bu çalışmada belirlenen egzersiz engelleri ve kolaylaştırıcıları göz önüne alınarak düzenlenen egzersiz programları, özellikle GDM riski olan gebelerin egzersiz programlarına katılımlarını teşvik edebilir ve bu gebe popülasyonunda davranış değişikliğinin oluşmasını sağlayabilir. Böylece, Türk popülasyonunda GDM riski ve prevalansı azalabilir. Anahtar Kelimeler: Gestasyonel diyabetes mellitus, fiziksel aktivite, tutumlar, engeller, kolaylaştırıcılar