Tedavi
Bu konu başlığı altında 1.164 tez
Measuring the technical efficiency of inpatient care services in Turkish public hospitals using stochastic frontier analysis
In this study, we measure the technical efficiency of inpatient care services of Turkish public hospitals using Stochastic Frontier Analysis (SFA). In the analysis, cross-sectional data on 495 general hospitals in 2016 are used. According to the parameters estimated with SFA, a hospital with high role group and in a region with a low development index has higher efficiency than those of other hospitals. The contribution of this thesis to the previous studies on hospital efficiency in Turkey is to use case-mix index reflecting the clinical level of all cases in a hospital. We adjust output of inpatient service with case mix index and remove the heterogeneity between cases in order to get better estimates by SFA. After using CMI, it has been observed that the inefficiency parameters of role group of hospital and development index are approach to zero whereas parameter of health index loose its significance.
Meme kanseri dokusundan elde edilen tümör infiltran lenfosit (TIL)'lerin in vitro ortamda çoğaltılması ve fenotiplerinin saptanması
Bu çalışma Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde metastazik olmayan, erken evre meme kanseri teşhisi konmuş hastalardan alınmış olan tümör dokusu üzerinde tümör infiltran lenfositlerin (TIL) in vitro ortamda IL-2 ile çoğaltılıp, flow sitometri testi ile immünofenotipik özelliklerini belirlemeyi amaçlamaktadır. Bu amaca ulaşabilmek için öncelikle Genel Cerrahi Bölümü tarafından alınan tümör taşıyan meme, mastektomi sonrası Patoloji Birimi'ne getirilir. Patolog tarafından tespit edilen tümörden alınan 2-3 mm çapında bir parça mekanik parçalama sonrasında, T hücre artışına neden olan bir sitokin olan rekombinant IL-2 ile besiyerinde kültüre edilmiştir. Tümörün çalışıldığı ilk günü takip eden 7. ve 14. günlerde tümörden genişleyen TIL'lerin genişleme oranı flow sitometrik yöntemlerle incelenmiştir. Sonuç olarak yapılan bu çalışma ile adoptif T hücre tedavisinin meme kanserli hastalarda ileriye yönelik bir immünoterapi yöntemi olarak kullanılabilirliği araştırılmıştır.
Perception of social support and compliance with treatmen in hypertensive patients
This study was planned to investigate the relationship between perception of social support and compliance with treatment in patients with hypertension. Between January 2016 and January 2017, 285 patients who were admitted to the Internal Medicine Outpatient Clinic and Internal Medicine Department of Marmaraereğlisi Public Hospital, followed up with the diagnosis of hypertension and accepted to participate in the study constituted the sample of the study. Data were collected by using the Patient Information Form, Multidimensional Scale of Perceived Social Support (MSPSS) and Medication Adherence Self-Efficacy Scale (MASES). The data were analyzed by parametric tests because the research data were suitable for normal distribution. Independent group t-test analysis was used for comparison of binary groups and ANOVA test was used for comparison of multiple groups. In order to test the relationship between the research variables, Pearson correlation analysis was performed. The mean age of the patients was 64.26±11.08 years, 64.2% were women, 81.1% were married and 67.7% were secondary and high school students. The mean total score of the patients in the Multidimensional Scale of Perceived Social Support was 81.65±21.81 and the total score obtained from the Medication Adherence Self-Efficacy Scale was 70.61±11.2. The mean scores were higher than the intermediate level. In the study, it was determined that compliance with treatment was affected by factors such as marital status, education, income level, the person he / she lived with, frequency of blood pressure measurement, tea-coffee consumption and diet (p<0.05). Also it was determined that social support was affected by factors such as education, how to drink antihypertensive drugs, frequency of blood pressure measurement, frequency of hypertension controls (p<0.05). According to research results, there was no significant correlation between perception of social support and compliance with treatment in patients with hypertension. Keywords: Hypertension, compliance with treatment, social support
İnmeli hastalarda tamamlayıcı ve alternatif tedavi yöntemlerinin kullanımı
Bu çalışma inmeli hastaların tamamlayıcı alternatif tedavi (TAT) kullanım durumunu ve etkileyen faktörleri belirlemek, sağlık personelinin dikkatini bu konuya çekerek hastayı bütüncül olarak değerlendirebilmek amacıyla tanımlayıcı türde planlanmıştır. Araştırma için 01.07.2018-21.12.2018 tarihleri arasında Tekirdağ ilindeki bir hastanenin nöroloji ile fizik tedavi ve rehabilitasyon polikliniklerinde inme tanısı almış 227 hasta ve yakınıyla görüşülmüştür. Veriler 'Hasta Bilgi Formu', 'Barthel İndeksi' ve 'Hastalık Algısı Ölçeği' ile toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde en az-en çok değerleri, sayı-yüzde, ortalama, Cronbach Alfa güvenirlik katsayısı, bağımsız örneklem t testi, Ki-kare testi, Levene testi kullanılmıştır. Çalışmadaki inmeli hastaların yaş ortalaması 67,7±13,2 olup, hastaların %44,1'i kadındır. Hastaların TAT kullanım oranı; yöntemler arasına dua dahil edildiğinde %85,5, dahil edilmediğinde %51,5 olarak saptanmıştır. Hastaların %74,2'si TAT kullanımına dair sağlık personelini bilgilendirmemekte, bu hastaların %68,8'i tedaviyi etkilemediğini düşünerek bilgilendirmeyi 'gereksiz' görmektedir. Hastaların %58,3'ü TAT kullanımına dair öneriyi arkadaş/aileden almışlardır. İki hasta TAT kullanımından zarar gördüğünü ifade etmiştir. Kadınların, gelir düzeyini 'kötü' algılayanların, inme rehabilitasyonuna devam edenlerin, rekürren inme geçirenlerin, bulantı yakınması olanların, Barthel İndeksine göre orta düzeyde bağımlı olanların daha fazla TAT kullandıkları belirlenmiştir (p<0,05). TAT kullanımına göre hastalık hakkındaki görüşlere ait; kişisel kontrol, tedavi kontrolü, süre (döngüsel) ve duygusal temsiller alt başlıklarında fark saptanmıştır (p<0,05). İnmenin olası nedenlerini bağışıklık ile ilişkilendirme TAT kullanan hastalarda daha fazla bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak TAT kullanımı inme geçiren hastalar arasında oldukça yaygın olup, rehabilitasyonu sürdürmeyi olumsuz etkilememektedir. Tedavinin aksamaması, TAT kullanımı ile etkileşmemesi için hastaların TAT kullanımı yönünden sorgulanması ve kanıta dayalı yönlendirmelerin yapılması ile karşılaşabileceği olası risklerin azaltılması önemlidir.
İdiyopatik intrakraniyal hipertansiyonlu hastalarda tıbbi ve cerrahi tedavi sonuçlarının retrospektif olarak incelenmesi
İdiyopatik intrakraniyal hipertansiyon (İİH), intrakraniyal yer kaplayıcı lezyon olmaksızın normal serebrospinal sıvı içeriği ve artmış kafa içi basıncı ile karakterize bir klinik tablodur. Bu çalışmada oral karbonik anhidraz inhibitörü tedavisi ve/veya optik sinir kılıf fenestrasyon (OSKF) işlemi uygulanmış İİH tanılı hastaların izlem süreçlerini retrospektif olarak değerlendirmeyi amaçladık. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalında Ocak 2010-Ekim 2021 tarihleri arasında İİH tanısı konulan tanı ve takip sürecinde medikal tedavi verilen 20 olgu Grup 1, cerrahi tedavi uygulanan 14 olgu Grup 2 olarak incelendi. Geriye dönük çalışmada hastaların demografik özellikleri, klinik muayene bulgu ve semptomları, tedavileri, MR görüntülemeleri değerlendirildi. Grup 1 ve Grup 2 hastalarda en sık görülen semptom baş ağrısı idi. Grup 1 hastaların tamamına asetazolamid tedavisi başlandı. Grup 2 hastalara OSKF cerrahisi yapıldı. OSKF uygulanan olgularda en sık endikasyon görme alanı daralması (%92,9) iken cerrahi sonrası en sık komplikasyon diplopi (%21,4) idi. Grup 2 olguların takipler sürecinde hem sağ hem sol göz ortalama en iyi düzeltilmiş görme keskinliklerinde artış gözlendi. Grup 1 hastalarda tanı anında en sık görülen görme kayıp paterni kör nokta genişlemesi iken Grup 2'de ise ciddi daralma idi. Grup 1 ve Grup 2 hastaların ilk ve son muayene ortalama sapma (MD) sonuçları istatistiksel anlamlı idi (p=0,0001). Standart sapma (PSD) ilk muayene ortalamaları karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı fark saptanmazken son muayene ortalamaları istatistiksel anlamlı idi (p<0,05). Grup 1 ve Grup 2 olguların sağ ve sol göz ortalama retina sinir lifi tabakası kalınlık değerleri ilk muayeneye göre azaldı. MR görüntülemede en sık görülen bulgu empty sella idi. Sonuç olarak İİH hastalarında doğru hasta yönetimi ile görsel işlevlerde önemli kayıplar önlenebilir. Cerrahi tedavide OSKF, medikal tedavide asetazolamid güvenilir seçeneklerdir. Anahtar kelimeler: İdiyopatik intrakraniyal hipertansiyon, papilödem, optik sinir kılıf fenestrasyonu.
İdiyopatik pulmoner fibrozis hastalarında galektin-3 düzeyi ve antifibrotik tedaviye yanıt ile ilişkisi
İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) nedeni bilinmeyen, prognozu kötü, progresif fibrozisle karakterize, kronik bir akciğer hastalığıdır. Sağ kalımın tanı konulduktan sonra 3-5 yıl civarı olduğu bilinen bu hastalıkta erken tanı önemliyken tanıda kullanılabilecek biyobelirteç olmadığından tanı genelde geç konulmaktadır. Galektin-3 çeşitli hücrelerde eksprese edilen, inflamasyon ve fibroziste merkezi bir rol oynayan B-galaktozid bağlayıcı bir lektindir. Çalışmamızda serum galektin-3 proteinin idiyopatik pulmoner fibrozis hastalarında kullandıkları antifibrotik tedaviye göre gruplandırarak seviyelerini sağlıklı deneklerle karşılaştırarak tanımlamayı amaçladık. Ayrıca galektin-3 konsantrasyonlarının İPF hastalarının serumunda tanısal ve prognostik biyobelirteç olarak kullanılabilirliği ve galektin-3 inhibitörlerinin tedavide antifibrotik tedavilerle kombine olarak kullanılmasının fibrozisin terapatik yönetiminde faydalı olabileceğini göstermeyi amaçladık. Çalışmamızda polikliniğimizde 2016-2022 yılları arasında İPF tanısı ile takip edilen 44 hasta ve 35 kontrol hastası değerlendirildi, ayrıntılı anamnezleri, spirometrik ölçümleri ve galektin-3 sonuçları kaydedildi. Hastalar antifibrotik tedavilerine göre gruplandırıldı. Hasta grubunun galektin-3 düzeyi ortalama 8,4 ng/ml iken, kontrol grubunun ortalaması 8,2 ng/ml idi. Pirfenidon alanlarda serum 8.9 ng/ml iken nintedanib alanlarda 8.2 ng/ml idi. Yine pirfenidon kullanan hastalarda da nintedanibe göre gal-3 yüksek saptanmıştır. Ancak gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık izlenmedi. Galektin-3 düzeyleri ile eş zamanlı bakılan diğer parametreler arasında ilişki saptanmadı. Ayrıca hastalarımız antifibrotik kullanırken spirometrik takiplerinde başlangıca göre bir miktar FVC ve DLCO kaybı izlenmiştir. Ek olarak çalışmamızdaki İPF hastalarında takip süresi arttıkça gal-3 düzeyleri azaldığı görülmüş. Hastalar takipleri süresinde pirfenidon ya da nintedanib tedavisi kullanmakta olup belki de bu ilaçlara maruziyet arttıkça hastaların galektin-3 seviyelerinde azalma izlenmiş olabilir. Bu mekanizmaları netleştirebilmek için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İdiyopatik Pulmoner Fibrozis, Galektin-3, Biyobelirteç
Kolorektal ameliyatlarda klinik alanda ameliyat öncesi, sırası ve sonrası uygulamaların ERAS protokolüne uygunluğunun karşılaştırılması
ÖZET Kolorektal Ameliyatlarda Klinik Alanda Ameliyat Öncesi, Sırası ve Sonrası Uygulamaların ERAS Protokolüne Uygunluğunun Karşılaştırılması Kırık M. S., SANKO Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Hemşirelik Anabilim Dalı, Cerrahi Hastalıkları Hemşireliği Yüksek Lisans Tezi, Gaziantep, 2018 Bu araştırmada kolorektal ameliyatlar sonrası Avrupa'da ve ABD'de uygulanan ASHİ protokolünü ( ERAS) bilen ve uygulayan ya da uygulamayan sağlık personelinin bilgi, davranış ve tutumlarını belirlemek istedik. Türkiye'nin Güneydoğusunda yer alan Diyarbakır ilinde ameliyat öncesi açlık süresini azaltma, antikoagülan ve antibiyotik kullanımı sağlama, derin ven trombozunu önleyici önlemler alma, gibi ameliyat sürecine yönelik uygulamalarda ASHİ protokolünün uygunluğunu bu araştırmada inceledik. Hemşire, anestezist ve cerrahların bu protokolde yer alan konulara yönelik bilgi davranış ve tutumlarını belirledik. Araştırmada sağlık personellerinden ve kurumlardan gerekli izinler alındı. Örneklemi 116 kişi oluşturdu. Veriler için, sorular ilgili literatür taranarak hazırlandı ve veriler yüz yüze görüşülerek araştırmacı tarafından toplandı. Verilerin değerlendirilmesi sayı-yüzde ile gösterildi. Araştırmaya katılanların ortalama yaşı 29.5'du, %82.8'i hemşire, %4.3'ü cerrah, %12.9'u anestezistti. Araştırmada " ameliyat sürecine ve evde tedavi, bakıma yönelik bilgileri veren, danışmanlığı yapan kişi kimdir" sorusuna %51.7'si çalışan tüm ekip olarak ifade etti. Bu bilgilendirme sürecinin de sadece yüz yüze görüşme olarak yapılma yüzdesi 59.4'tü, hastalara eğitim kitapçıkları verilmemekteydi. Hastalara emboliyi önleyici çorap giydirme oranı % 46.5'du. Hastaların çok uzun süre aç kaldıkları ve ameliyat öncesi karbonhidratlı oral sıvı alımının desteklenmediği belirlendi. ASHİ protokolüne uygun olarak hastalarını aç bırakan personel 10.4'tü. Ameliyat sonrasında oral alım için; peristaltizmin gelmesini bekleyen sağlık personeli de fazlaydı. Ameliyat öncesi antibiyotik kullanma oranı %86.2'di. Hastaların en erken ayağa kalkıp yürüme durumu; %44 oranında ameliyat sonrası 8 ile 24 saatleri arasındaydı. ASHİ protokolünü hiç duymayan sağlık personeli %74.1'di. Kurumsal destek olmadığı için bu uygulamayı yapamayanların yüzdesi de 93.1'di. Sonuç olarak; Sağlık personelinin ASHİ uygulamasına yönelik tam bilgilerinin olmadığı, bilgi davranış ve tutum olarak da ASHİ uygulamalarını hizmet içi eğitimlerinde olmadığı, sağlık personelinin ASHİ protokolü gibi güncel literatür bilgisini klasik geleneksel uygulamalarının yerine koymadığını söyleyebiliriz. Anahtar Kelimeler: ERAS Protokolü; Ameliyat Sonrası Hızlı İyileşme (ASHİ) Protokolü; Fast Track Cerrahi; Hemşireli
Madde kullanım bozukluğu tedavisi gören hastaların bağımlılık profili ve genel özyeterlilikleri arasındaki ilişki
Bu çalışma madde kullanım bozukluğu tedavisi gören hastaların bağımlılık profili ve genel özyeterlilikleri arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı ve ilişki arayıcı türde yapılmış bu çalışmanın verileri Aralık 2020- Mayıs 2021 tarihleri arasında toplanmıştır. Araştırmanın evrenini İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Alkol Madde Araştırma Tedavi Merkezi'nde ayaktan tedavi gören hastalar oluşturmuştur. Çalışma, dâhil edilme kriterlerini karşılayan 170 hasta ile tamamlanmıştır. Veri toplanmasında Kişisel Veri Formu, Genel Özyeterlilik Ölçeği (GÖY) ve Bağımlılık Profili İndeksi Ölçeği (BAPİ) kullanılmıştır. Verilerin istatistiksel analizinde; sayı, yüzde, Mann Whitney U, Kruskal Wallis, Post Hoc testleri ve Spearman Korelasyon testi kullanılmıştır. Çalışma bulgularına göre hastaların % 86,5'inin erkek, madde kullanımına başlama yaş ortalamasının 17.4 yıl olduğu, hastaların çoğunluğunun alkol % 41,8 ve esrar % 42,4 kullanımı ile maddeye başladığı tespit edilmiştir. BAPİ toplam/şiddet skoru puan ortalaması 11,56±4,06'dır. BAPİ alt boyutlarında en yüksek puan madde kullanmanın kişinin yaşamına etkisi alt boyutundadır. Çalışmaya dâhil edilen hastaların BAPİ skorları ile alkol madde başlama ortamı değişkenleri arasındaki farklılıkların anlamlı olduğu tespit edilmiştir. GÖY puan ortalaması 59.4±11.9'dır. Hastalardan keyif almak için maddeye başlayanlarda, şu anda çalışanlarda ve tedaviye zorla getirilenlerde GÖY skorlarının daha düşük olduğu saptanmıştır. BAPİ skoru ile GÖY skorları arasında ters yönlü zayıf bir ilişki olduğu belirlenmiştir (r = - 0,278). Sonuçlara bakıldığında madde kullanımına bağlı yasal sorun yaşama, tedaviye zorla getirilme, tedaviden beklentinin psikolojik sorunları iyileştirmek olması, daha önce psikiyatrik psikolojik tedavi görme, gelir durumu ve GÖY skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir ilişki olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak hastaların, bağımlılık profili toplam ortalamasının düşük bağımlılık şiddeti düzeyinde olduğu ve özyeterlilik inancında azalmanın bağımlılık şiddetini arttırdığı söylenebilir. Bu nedenle, bağımlılık şiddeti ve özyeterlilik inancının madde kullanım bozukluğu tedavi sürecinde ele alınması ve üzerinde çalışılması gereken önemli faktörlerdir. Anahtar Kelimeler: Madde Kötüye Kullanımı, Özyeterlilik, Bağımlılık, Psikiyatri Hemşireliği
Papiller tiroid kanserinde ilk tedavi cevabı indetermine yanıt olan hastaların periyodik boyun ultrasonografi bulgularının değerlendirilmesi
Papiller tiroid kanseri (PTK), en sık görülen tiroid kanseri türüdür. Görüntüleme yöntemlerinin daha sık kullanılmasıyla PTK insidansı giderek artmaktadır. Her ne kadar diferansiye tiroid kanserli hastaların takibine yönelik Amerikan Tiroid Birliği rehberi ve Dinamik Risk Sınıflaması (DRS) ile önerilerde bulunulsa da, taramalarda boyun ultrasonografi değerlendirmesinin uygulama sıklığına dair bir konsesus bulunmamaktadır. Bu çalışma ile, DRS'ye göre ilk yıl tedavi cevabı indetermine yanıt olan PTK hastalarında aktif izlemde boyun ultrasonografinin lokorejyonel rekürrens veya hastalık nüksünü saptayabilme gücünün değerlendirilmesi amaçlandı. Ayrıca, elde edilen veriler ile indetermine yanıt hastalar için ultrasonografik tarama sıklığının belirlenmesine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Çalışmamıza merkezimizde PTK tanısı alan, total veya totale yakın tiroidektomi operasyonu yapılan, en az üç yıl boyun ultrasonografi takibi bulanan, tüm ATA risk sınıflarından 477 hasta dahil edildi. Hastaların ilk tedavi yanıtı değerlendirmesi sonrasında üç yıl içerisinde yapılan ultrasonografi görüntüleme sonuçları retrospektif olarak kayıt edildi. Boyun ultrasonografisi lenf nodu bulguları, Avrupa Tiroid Derneği (ETA) Kılavuzu baz alınarak mikrokalsifikasyon varlığı, yuvarlaklık indeksi, vaskülarite tipi, hilum varlığı ve ekojenite değerlerine göre şüpheli, indetermine veya benign olarak sınıflandırıldı. Bu üç grubun tanım kriterlerine uymayan lezyonlar ise nonspesifik bulgular olarak tanımlandı. Remisyon sonrası biyokimyasal veya yapısal hastalık geliştiren hastalar nüks olarak kabul edildi. Ek olarak, tedavi yanıtı değerlendirildikten sonraki üç yıl içinde yapılan ultrasonografi görüntülemeleri için sensitivite, spesifite, pozitif prediktif değer (PPD), negatif prediktif değer (NPD) ve doğruluk hesaplandı. Sonuç olarak, tüm kohortun takip süresi ortanca 76 aydı (26-240). Tüm kohortun %24.5'inin ilk tedavi cevabı indetermine yanıt olarak saptandı. İndetermine yanıt grubunda boyun ultrasonografinin bölgesel hastalık nüksünü saptamada; sensitivite %100, spesifite %88.8, PPD %8.5, NPD %100, doğruluk %88.9 olarak hesaplandı. İlk sene tedavi yanıtı indetermine yanıt grubu olan üç hastada (%2.6) nüks görüldü. Bu hastalardan bir hastada ikinci yılda, iki hastada ise üçüncü yılda nüks saptandı. Bu bulgular değerlendirildiğinde, indetermine yanıt grubundaki hastaların ilk üç yıl boyunca, yılda birkez serum tiroglobulin, seum anti-tiroglobulin antikoru ve boyun ultrasonografi ile değerlendirilmesi, üçüncü yıl sonunda hastalık bulgusu saptanmayanlarda ise takibe yalnızca serum tiroglobulin ölçümü ile devam edilmesi önerilebilir. İndetermine yanıt grubunda yer alan hastaların USG ile takip sürelerinin belirlenmesi için verilerimizi destekleyecek çalışmalara ihtiyaç devam etmektedir.
Mandibuler retrüzyon ile birlikte obstrüktif uyku apne sendromu olan çocuklarda mandibuler ilerletme tedavisinin retrospektif değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı, mandibuler retrüzyona sahip 9-14 yaş aralığındaki çocuklarda mandibuler ilerletme tedavisi öncesi (T0) ve sonrasında (T1) alınan sefalometrik radyograf, polisomnografik uyku testi ve pediatrik uyku anketi verilerinin değişimlerini incelemek ve dentofasiyal değişimlerle pediatrik obstrüktif uyku apne sendromu (POSAS) değişiminin ilişkisini değerlendirmektir.Çalışmaya ortalama yaşları 11,21±1,62 yıl olan 16 çocuk hasta (6 kadın, 10 erkek) dahil edildi. Bionatör apareyi uygulanan hastaların arşiv kayıtlarındaki fonksiyonel tedavi öncesi (T0) ve sonrasında (T1) alınan lateral sefalometrik film, polisomnografi ve Pediatrik Uyku Anketi verileri üzerinde dental, iskeletsel, havayolu ve uyku testi değerlendirmeleri yapıldı.T0 ve T1 karşılaştırmaları yapılırken normal dağılan değişkenler için, "İki Eş Arasındaki Farkın Anlamlılık Testi"; normal dağılmayan değişkenler için parametrik olmayan "Wilcoxon Testi" kullanıldı.Mandibuler ilerletme tedavisi sonrasında, SNB açısı ortalama 2,01° ± 0,81° arttı ve ANB açısı 2,08° ± 1,0° azaldı (p<0,001).Maksilla ve mandibulanın üst yüz ve alt yüz, total yüz ve arka yüz yüksekliklerinde ortalama 2 mm artış gözlendi.Dişsel değişkenlerde, protrüziv üst keserlerin eğimlerinin azalarak normal eğime geldikleri ve alt keser eğimlerinin attığı gözlendi.Havayolu ölçümlerinde, alt havayolu boyutunda 1,7 mm (min. 0,1 – maks. 5,7) (p<0,05) artış gözlendi, hyoid kemik ortalama 2 mm yukarıya ve 1 mm ileriye hareket etti. Polisomnografik değişimler incelendiğinde AHİ değerinde 1,2/sa (min. 3,6 - maks. 15,5) ve supin AHİ değerinde 1/sa (min. 4 - maks. 26,1) anlamlı azalma gözlendi (p<0,05). Pediatrik uyku anketi risk skoru ortalama 0,11 ± 0,11 değerinde anlamlı azaldı (p<0,05).Ortalama 4 mm mandibüler retrüzyonu olan ve fonksiyonel apareyle ortalama 4 mm mandibuler ilerletme tedavisi yapılan çocuklarda tedavi sonu 8 hastada AHİ skorunda %50'den fazla azalma, 7 hastada Supin AHİ skorunda %50'den fazla azalma gözlendi. Hastaların sübjektif OSA semptomları belirgin şekilde azaldı.
Melazma tedavisinde yeni yaklaşımlar ve olası toksik etkilerinin In Vitro olarak değerlendirilmesi
Melazma, melanin pigmentini üreten melanositlerin sayısının ve aktivitesinin artmasına bağlı olarak özellikle de yüz gibi vücudun güneş ışınlarına daha fazla maruz kaldığı bölgelerdeki epidermis tabakasında ve/veya dermis tabakasında kahverengi veya gri-kahverengi melanin pigmentinin birikimiyle sonuçlanan, kronik, edinilmiş bir hastalıktır. Melazmanın etiyolojisinde genetik yatkınlık, UV ışınlarına maruziyet, oral kontraseptifler, gebelik, tiroit fonksiyon bozuklukları, kozmetikler, fotoduyarlılığa neden olan ilaçlar gibi çok sayıda faktör rol oynamakla birlikte kesin nedeni bilinmemektedir. Melazma tedavisi etiyolojisinin çok faktörlü olması nedeniyle zor ve karmaşıktır. Topikal olarak uygulanan tedavi seçenekleri geçici olarak iyileşmeyi sağlayabilir; ancak, hastalık çoğunlukla nüks eder. Tedavide sıklıkla tercih edilen hidrokinonun ciddi yan etkilerinin olabileceği bilindiğinden son yıllarda toksisitesi düşük, etkinliği yüksek ilaçların melazma tedavisinde kullanılması için araştırmalar yapılmaktadır. Farklı hastalıkların tedavilerinde kullanılan metformin ve askorbik asidin "ilaç yeniden konumlandırması" ile farklı alanlarda da kullanılabileceği yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Yeni tedavi seçenekleri arasında olabileceği düşünülen metforminin, siklik adenozin monofosfat (cAMP) üzerinden melanin sentezinde rol oynayan genlerin ekspresyonunu inhibe edebileceği, bu sayede de melanositlerdeki melanin miktarının azalmasını sağlayabileceği düşünülmektedir. Askorbik asidin tirozinaz enziminin yapısındaki bakır iyonu ile etkileşerek tirozinaz aktivitesini inhibe ettiği bildirilmiştir. Bu tez kapsamında MNT-1 insan melanoma hücre hattında askorbik asit, metformin ve askorbik asit+metformin kombinasyonunun melanin oluşumu, cAMP oluşumu, L-3,4-dihidroksifenilalanin (L-DOPA) düzeyleri, tirozinaz gen ekspresyonu ve düzeyleri, sitotoksisite ve oksidatif stres üzerine etkileri değerlendirilmiştir. Sitotoksik olmayan konsantrasyonlarda uygulanan askorbik asidin ölçülen parametreleri anlamlı bir şekilde değiştirmediği belirlenmiştir. Metforminin ise, hücre içi reaktif oksijen türevleri (reactive oxygen species, ROS) düzeylerini ve tirozinaz düzeylerini anlamlı derecede arttırdığı görülmüştür. Kombine uygulama ile ise, hücre içi ROS düzeyleri ve tirozinaz düzeyleri anlamlı derecede yükselmiştir. Özellikle tirozinaz düzeyleri ve gen ekspresyonu dikkate alındığında, kombine uygulamanın melazma tedavisinde yararlı olamayacağı; askorbik asidin veya metforminin tek tek uygulamalarının ise sınırlı fayda sağlayabileceği söylenebilir. Ancak, bu konuda yapılacak kapsamlı in vivo çalışmalara gereksinim vardır.
Kemoterapi alan kanser tanılı çocuklarda, tedavi sonrası aşı serolojik yanıtlarının ve aşılama programının değerlendirilmesi
Amaç: Çocuklarda kanser tanısı çocukluk çağı aşı programının tamamlanamamasına ve immünsüpresif tedavilere bağlı aşı ile kazanılmış bağışıklığın zayıflaması/kaybına neden olmaktadır. Bu durum, kanser tedavisi tamamlanan çocukları aşı ile önlenebilen hastalıklara karşı savunmasız hale getirmektedir. Kanser tedavisi alan çocukların tedavi sonrası aşı yanıtlarının da değişkenlik gösterdiği bilinmektedir. Kanser tedavisi sonrası çocuklarda aşı uygulaması ile ilgili uluslararası ortak rehber bulunmamaktadır. Bu çalışmada kanser tedavisi sonrası serum antikor durumları, uygulanan aşılar ve aşı yanıtlarının incelenmesi planlandı. Hastalar ve yöntem: Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Sosyal Pediatri Polikliniğine 1 Ocak 2015-31 Aralık 2020 yılları arasında başvurmuş, lenfoma ve solid organ tümörleri tanısı ile kemoterapi almış, hastalıkları remisyonda olan, aşılama planı ve takibi için başvuran çocuk ve ergenler değerlendirildi. Kanser tedavi tamamlandıktan sonra uygulanan aşılar ve hepatit A (HAV), hepatit B (HBV), varisella zoster (VZV), kızamık-kızamıkçık-kabakulak (KKK) serum antikor düzeyleri ve aşı yanıtları retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 533 hastanın, 304'ü (%57) erkek, 229'u (%43) kız (E/K: 1,3), tanı yaşı ortalaması (±SD) 5 yıl 10 ay (±57 ay) idi. En sık saptanan tanılar Non-Hodgkin lenfoma (NHL) (%15,4), santral sinir sistemi (SSS) tümörleri (%13,1) ve Hodgkin lenfoma (HL) (%12) idi. Tedavi sonrası en az bir doz aşı uygulanan hasta sayısı 508 (%95,3) idi. Hastaların %52,9'unun tanı yaşı 0-59 ay olup çocukluk çağı aşıları eksik, %26,8'inin tanı yaşı 0-24 ay olup süt çocukluğu aşıları eksikti. Tedavi sonrası yapılan aşılar en çok konjuge pnömokok aşısı (KPA) (%85,4), KKK (%80,7) ve HBV (%66,8) idi. Tedavi sonrası hastaların HAV, HBV, VZV, kızamık-kızamıkçık-kabakulak seronegatifliği sırası ile; %64, %48,5, %43,3, %83,5, %28 ve %60,1'inde olduğu saptandı. Tedavi öncesi ve sonrası antikor düzeyi bilinen hastaların, HAV, HBV, VZV, kızamık- kızamıkçık-kabakulak antikor kaybı sırası ile; %31,9, %31,4, %21,7, %47,1, %11,4 ve %28,6'sında olduğu saptandı. Hastaların bir doz HAV, HBV, VZV, kızamık-kızamıkçık-kabakulak aşısına sırası ile %83,6, %81,4 %63,5, %33,3 %82,9 ve %45,4'ü serokonversiyon geliştirdiği saptandı. Hastaların iki doz HAV, HBV, VZV, kızamık-kızamıkçık-kabakulak aşısına sırası ile %98,8, %80 %84,6, %32,2, %80 ve %36,2'sinin serokonversiyon geliştirdiği saptandı. Sonuç: Aşı ile bağışıklama, enfeksiyon hastalıklarına karşı geliştirilmiş en etkili yöntemdir. Çocukluk çağı kanserleri ve immünsüpresif tedaviler aşı ile korunabilen hastalıklara karşı antikor kaybına neden olmaktadır. Kemoterapinin bağışıklık sistemi üzerine uzun süren yan etkileri, hastaların tedavi sonrası aşı yanıtlarının değişkenlik göstermesine neden olmaktadır. Anahtar kelimeler: Çocukluk çağı kanserleri, kemoterapi, aşılama, antikor yanıtı
Kronik myeloid lösemi hastalarının ikinci ve üçüncü basamak tedavisinde kullanılan tirozin kinaz inhibitörü moleküllerin etkinlik, yan etki, sağkalım açısından geriye dönük analizi
Kronik Myeloid Lösemi (KML); pluripotent hematopoietik kök hücrelerin artmış tirozin kinaz aktivitesi sonucu patolojik düzeyde klonal çoğalmasıyla karakterize myeloproliferatif bir bozukluktur. KML erişkin çağı lösemilerinin yaklaşık olarak %15-20'sini oluşturur. Tirozin kinaz inhibitörleri dünyasında KML tedavisinin amacı, normal sağkalım süresi ve iyi yaşam kalitesidir. Bu çalışmanın amacı; kronik myeloid lösemi tanısı ile kliniğimizde izlenen hastaların ilk basamak tedavide yanıt oranları, ilk basamak tedavi sonrası ikinci ve üçüncü basamak TKİ tedavisine geçilme oranları, TKİ basamak sayısına etki eden faktörler, ikinci kuşak TKİ olan nilotinib ve dasatinib tedavilerinin etkinlik, yan etki, sağkalım, moleküler yanıt derinliği, moleküler remisyon süresi, MY 4.0 ve MY 4.5 hedeflerine ulaşma oran ve süreleri bakımından geriye dönük incelenmesidir. Çalışmaya 1 Ocak 2002 ve 1 Haziran 2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanesi Hematoloji Bilim Dalı tarafından kronik myeloid lösemi tanısı ile izlenen 105 hasta dahil edilmiştir. Çalışmamızda KML tanısı ile ortanca takip süresi 89(2-334) ay olarak hesaplanmıştır. Tanı anında 102(%97,1) hasta kronik fazda, 2(%2) hasta akselere fazda, 1(%1) hasta ise blastik fazda tanı aldı. Çalışmaya dahil edilen 105 hastadan 3 (%2,9) tanesinin tedavi ve izlem sürecinde akselere faza geçiş yaptığı tespit edildi, yine 3 (%2,9) hastanın izlem sürecinde blastik faza ilerlediği görüldü. KML çalışma hastalarımızda 5 yıllık sağkalım oranı %96,8 0,019 olarak hesaplandı. Takipler sırasında herhangi bir nedenle ölüm 6(%5,7) hastada gerçekleşmiştir. KML hastalarında prognostik skorlama sistemleri ile genel sağkalım ilişkisi incelendiğinde ELTS risk grupları ile genel sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p:0,003). ELTS risk skoru yüksek olan gruptaki hastalarda genel sağkalım daha kötü olma eğilimindeydi. Sokal, Hasford ve EUTOS risk grupları ile genel sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Çalışmaya dahil edilen 105 hastadan 61(%58) tanesi ilk basamakta imatinib tedavisi ile remisyonda izlendi, 43(%40,9) hastada ikinci basamak TKİ tedavisine geçilmesi gerekti, 14(%13,3) hastada ise üçüncü basamak TKİ tedavisine geçildiği görüldü. Tanıda varyant Ph kromozomu varlığı ile TKİ basamak sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptandı (p:0,029), varyant Ph kromozomu taşıyan hastaların tamamının ikinci basamak TKİ tedavisine geçtiği görüldü. Hastaların tanıda hesaplanan Hasford, Sokal, EUTOS ve ELTS risk grupları ile TKİ basamak sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. İlk basamak TKİ tedavisinde 3.ay ve 6.ayda moleküler yanıtsız olma durumu ile TKİ basamak sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (sırasıyla p:0,014, p<0,001). İkinci basamak tedavide 26(%60,5) hastanın dasatinib, 17(%39,5) hastanın nilotinib tedavisi aldığı görüldü. İkinci basamak tedavide dasatinib ile ortanca takip süresi 39(3-102) ay, nilotinib ile ortanca takip süresi 36(2-85) ay olarak hesaplandı. İkinci basamak TKİ tedavisinde erken moleküler yanıt elde etme açısından dasatinib ile nilotinib tedavileri arasında dasatinib lehine olmak üzere, istatistiksel olarak sınırda anlamlı fark bulundu ancak; ikinci basamak tedavide moleküler remisyonda kalma süreleri, MY 4.0 ve MY 4.5 yanıt hedeflerine ulaşma oranları, MY 4.0 ve MY 4.5 yanıtlarına ulaşma süreleri açısından dasatinib ve nilotinib tedavileri arasında anlamlı fark izlenmedi. Sonuç olarak KML ikinci basamak tedavisinde dasatinib ve nilotinib benzer etkinliğe sahiptir ve KML hastalarının genel sağkalımını öngörmede ELTS risk skorlama sistemi diğer skorlama sistemlerine göre daha başarılıdır.
Kafa tabanı osteomyeliti olan hastalarda antimikrobiyal tedaviyi etkileyen faktörler
Çalışmamızda 2012-2021 yılları arasında Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji ve Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dallarına başvurarak, osteomiyelit tanısı konulan (ICD kodu M86) 545 hastanın dosyası incelendi. Bunlar içinde KTO tanısı olan ve yeterli verinin sağlanabildiği 43 hasta çalışmaya dahil edildi. İncelenen hastalarda radyolojik veya klinik iyileşmenin olması kriter olarak seçildi. Hastalar gerileme, stabil ve ilerleme olarak 3 grupta sınıflandırıldı; bu gruplarda demografik bilglieri, KTO tanısı açısından risk faktörü oluşturabilecek eşlik eden bulgu ve hastalıkları, tanı anında mevcut olan semptom ve bulguları, hastalık tanısı için uygulanan yöntemler, hastalık izleminde uygulanan yöntemler, tedavi yöntemi olarak cerrahi debridman yapılıp yapılmadığı, antibiyotik tedavi süresi, kraniyel sinir felci başta olmak üzere hastalığa bağlı olarak ortaya çıkan komplikasyonlar ve mortalite sonuçları karşılaştırıldı. Çalışma hastalarının 8'i (%18.6) kadın, 35'i (%81,4) erkek olup, yaş ortalaması 60,9813,44 (yaş aralığı 23 ile 89) olarak saptandı. 38 hastada (%88,4) otit ve ilişkili bulgular (eksternal otit, otitis media, kolesteatom ) , 31 hastada (%72,1) tip 2 diabetes mellitus, 27 hastada (%62,8) hipertansiyon, 19 hastada (%44,2) kalp yetmezliği , 13 hastada (%30,2) kronik böbrek hasarı, 11 hastada (%25,6) malignite, 7 hastada (%16,3) pulmoner hastalık ve 5 hastada ( %11,6) immün yetmezlik mevcuttu. En sık saptanan semptom 41 hastada (%95,3) görülen baş ağrısı, 40 hastada (%93,0) kulak ağrısı olarak belirlendi. KTO tanılı hastalarda predispozan faktörleri değerlendirildiğinde 19 hastada (%44,2) otojenik kaynaklı nedenler, 12 hastada (%27.9) ise non-otojenik nedenler bulundu. Tedavi süresi gerileme grubunun %11.8'inde, stabil grubun %16.7'sinde, ilerleme grubunun %50.0'sinde bir ayın altındaydı ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı (p<0.05). Gerileme grubunda IV antibiyotik kullanımı ortalaması en yüksek düzeyde olup, bunu sırasıyla stabil ve ilerleme grupları izlemekteydi. Oral antibiyotik kullanımı stabil grupta en yüksek düzeyde olup, bunu sırasıyla gerileme ve ilerleme grupları iii izlemekteydi. Total antibiyotik kullanımı ise gerileme grubunda en yüksek düzeyde olup, bunu sırasıyla stabil ve ilerleme grupları izlemekteydi. Fark analizi sonuçlarına göre IV, oral ve toplam antibiyotik kullanımının üçlü gruplar arasındaki farkları istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Antibiyotik tedavisi tüm hastalar için majör tedavi süreci olsa da, cerrahi kombinasyon ağırlık göstermektedir. IV antibiyotiğin ağır klinik tablolarda daha etkili olduğu ya da kullanıldığı görülmektedir.
Hepatoselüler kanser hastalarında uygulanan tedavilerin sağkalım üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Hepatoselüler karsinomun (HSK) yüksek mortaliteyle seyreden bir hastalık olup, günümüzde tedavi seçenekleri ve tedavilerin etkinliklerine yönelik çok sayıda çalışma yürütülmektedir. Bu çalışma; literatürdeki mevcut bilgiler ışığında hastaların demografik, klinik, laboratuvar ve görüntüleme verilerine dayalı olarak cerrahi, ablasyon, transarteriyel kemoembolizasyon, transarteriyel radyoembolizasyon (TARE) ve sistemik tedavilerin HSK hastalarının sağkalım süreleri üzerindeki etkinliğini analiz etmektedir. Çalışmaya 311 hasta retrospektif olarak dahil edilmiştir. Hastalar, demografik ve klinik özelliklerine, aldığı tedavi seçeneklerine göre incelenmiş ve sağkalımları analiz edilmiştir. Medyan kümülatif sağkalım süresi 21,5 ay bulunmuştur. Ağır alkol tüketimi ve sigara kullanımının sağkalıma olumsuz etkisi olduğu, diğer demografik ve etiyolojik faktörlerin anlamlı etkisi olmadığı bulunmuştur. Çalışmamızda gastrointestinal sistem kanaması öyküsü ve hepatik ensefalopati varlığının sağkalım üzerine olumsuz etkisi gösterilmiştir. Ayrıca laboratuvar parametrelerinden hemoglobin düzeyi, sodyum, albümin, trombosit sayısı, lökosit sayısı, nötrofil lenfosit oranı, kan üre azotu, potasyum, alkalen fosfataz, gama glutamil transferaz, total ve direk bilirubin, aspartat aminotransferaz, alfa fetoprotein ve sedimentasyon düzeylerindeki bozuklukların sağkalıma etkisi gösterilmiştir (p<0,05). Radyolojik görüntülemelerde lezyon sayısı, tümör çapı, metastaz veya lenfadenopati varlığı, satellit lezyon varlığı çalışmamızda sağkalımı göstermede önemli prognostik faktörler olarak bulunmuştur. Hastaların 1 yıllık ve iki yıllık takiplerinde; ilk bir yıl içinde progresif hastalık olmasının sağkalıma olumsuz etkisi daha fazla olduğu gösterilmiştir. Performans durumu, albümin bilirubin indeksi, sağkalımda kullanımı anlamlı bulundu. Hasta popülasyonumuzda, mevcut skorlama sistemleri değerlendirildiğinde sağkalımı belirlemede Honkong Liver Cancer (HKLC) sisteminin diğer sistemlere kıyasla daha başarılı olduğu olduğu gösterilmiştir (p=0,000). Küratif tedavilerin küratif olmayan tedavilere göre belirgin sağ kalım avantajı sağladığı saptanmıştır. Primer tedavilerden TARE, TAKE, sistemik kemoterapilerin uygulandığı hastalarda sağkalım daha düşük bulundu (p=0,000). Multimodal tedavilerden lokorejyonel tedavi ve cerrahi uygulanan hastalarda sağkalım yüksek bulunmuştur (p=0,002). Hastaların aldığı tedavi modaliteleri sağkalıma etkisinin incelendiği, nakil hastalarının dahil edilmediği analizde; medyan sağkalım küratif tedavilerde 97,6 ay (80,4-114,9), tedavi almayan hastalarda 3,6 ay (1,4-5,7) olarak bulunmuştur.
Akut miyeloid lösemi hastalarında ilk basamak tedavide tamremisyon hedefi olan rejimlerin karşılaştırılması
Akut miyeloid lösemi (AML), kemik iliği ve periferik kanda miyeloid progenitör hücrelerinin (blastlar) klonal olarak artış gösterdiği, heterojen bir hastalık olarak karakterize edilir. Bu çalışmada amacımız akut miyeloid lösemi ile izlenen hastaların ilk basamak tedavide tam remisyon hedefi ile verilen rejimlerin etkinlik, güvenlik ve yan etki açısından karşılaştırmasını yapmaktır. Bu çalışma, dahil edilme ve dışlama kriterlerine göre seçilen 130 hastanın verilerini değerlendirilmiştir. Dahil edilme kriterleri olarak, 18 yaşının üzerinde (erişkin) olmak, APL dışı AML tanısı almış olmak ve ilk kür kemoterapi tedavisinin kurumumuzda başlanmış olması seçilmiştir. İndüksiyon tedavisi ile hastalarda hemoglobin düzeyi (p<0,001), nötrofil sayısı (p<0,001) ve trombosit sayısında (p<0,001) anlamlı yükseliş saptandı.Tanı anında daha düşük fibrinojen (p=0,047) veya ferritin (p=0,01) düzeylerinin remisyon elde edilmesi ile ilişkili olduğu gösterildi.Çalışmamızda ilk kür kemoterapi ile remisyon elde edilen hastaların tanıda ortalama albümin düzeyi 3,91±0,46 g/dl iken, remisyona girmeyen hastalara göre (3,73±0,48 g/dl p=0,048) anlamlı olarak yüksek çıktı. Bu çalışmada, yoğun antrasiklin + sitarabin (3+7), azaltılmış yoğunluklu antrasiklin + sitarabin, etoposid+sitarabin ve azasitidin+venetoklaks tedavilerinin remisyona sokma oranlarında birbirlerine üstünlükleri izlenmediği ancak komplikasyon oranları farklılık gösterdiği için optimal indüksiyon tedavisine karar verirken etkililikten ziyade hastanın performans, yaş ve komorbiditeleri göz önüne alınarak komplikasyonları en az seviyeye indirmek ve bu sayede en düşük morbidite ve mortalite oranlarına ulaşmanın mümkün olabileceği gösterilmiştir.
Nusinersen tedavisi alan erişkin Spinal Musküler Atrofi (SMA) hastalarında inflamasyon ve glial hücre aracılı biyobelirteçlerin tespiti
Spinal musküler atrofi (SMA), ilerleyici motor nöron kaybı ile karakterize kalıtsal bir hastalıktır. Günümüzde, SMA patogenezinin sadece motor nöron dejenerasyonuyla kısıtlı olmadığı, başta glial hücreler ve nöroinflamasyon olmak üzere birçok farklı hücre ve doku tipinin sürece katkı sağladığı düşünülmektedir. Bu çalışmada, glial hücre ve nöroinflamasyon ilişkili moleküllerin sürece katkısını tanımlamak ve tanısal ve/veya tedavi yanıtını değerlendiren biyobelirteçler saptamak amaçlanmıştır. Nusinersen tedavisi alan 24 erişkin SMA hastası ve 12 kontrol çalışmaya dahil edilmiştir. Glial hücre ilişkili olan (GFAP ve GDNF) ve nöroinflamatuvar etkinlik gösteren (YKL-40 ve IL-6) dört molekül seçilerek, bu moleküllerin beyin omurilik sıvısı (BOS) örneklerindeki düzeyleri, hastalarda nusinersen tedavisi öncesi ve tedavinin 15.ayında değerlendirilmiştir. Ayrıca, kontrol grubu ile yapılan karşılaştırmalar sonucu patogeneze olan katkıları tartışılmıştır. Kontrol grubuna kıyasla SMA hastalarının GFAP ve IL-6 seviyeleri yüksek (p<0,05) ve GDNF düzeyi düşüktür (p<0,05). ROC eğrisi analizlerinde GFAP molekülünün tanısal karar verdiriciliği, sınır ≥6,12 ng/ml alındığında, %87,5 duyarlılık ve %100 özgüllüktedir. Farklı biyomolekül değerleri (GFAP, GDNF ve YKL-40) birleştirilerek oluşturulan lojistik regresyon modelinde ise eğri altında kalan alan 1,0 değerine ulaşmıştır (p<0,001). Tedavi altında IL-6 ve YKL-40 düzeyleri azalmış olup; GDNF düzeylerinde artış gözlenmiştir (p<0,05). Yüksek BOS GFAP seviyeleri daha iyi klinik sonlanım ile ilişkilendirilmiştir (OR= 0,624, p<0,05). Bulgular, glial hücrelerin ve nöroinflamatuvar değişikliklerin SMA patogenezine katkısını doğrular. GFAP, SMA hastalığı hem tanısal hem de prognostik önemi olan bir belirteçtir ve yüksek seviyeleri daha iyi klinik sonlanımla ilişkilidir. Glial hücrelere yönelik yeni tedaviler ve anti-inflamatuvar ajanlar mevcut tedavilerin klinik faydası üzerine olumlu etki yapabilir.
Türkiye'de ileri evre böbrek kanserinde pazopanib ve sunitinib tedavilerinin maliyet etkililik analizi
Renal hücre karsinomu (RCC) dünya genelinde böbrek kanserinin en yaygın türü olup hastalığın etkin olarak yönetiminde tedavi yaklaşımlarının önemi üzerinde durulmaktadır. Literatürde yer alan çalışmalar pazopanib (PB) ve sunitinib (SB) tedavilerinin RCC hastaları için standart niteliğinde tedaviler olduğunu ortaya koymaktadır. Yabancı literatürde RCC hastaları için söz konusu tedavilerin ekonomik değerlendirmesini ele alan çalışmaların varlığına karşılık Türkiye'de ileri evre böbrek kanseri tedavisinde PB ve SB yöntemlerinin ekonomik değerlendirme araştırmasının yapılmadığı anlaşılmıştır. Bu çalışmanın amacı, Türkiye'de ileri evre böbrek kanserinin birinci basamak tedavisinde PB ve SB etken maddelerinin ekonomik değerlendirme çalışmasını ödeyici kurum bakış açısı ile yapmaktır. Çalışmaya RCC teşhisi konup PB veya SB tedavilerinden birini almış 53 yetişkin hasta dâhil edilmiştir. Araştırmada progresyonsuz sağkalım, progresyonlu sağkalım ve ölüm durumundan oluşan hastalık/karar modeli kullanılmıştır. Sağlık durumları arasında geçişlerin modellenmesi için literatürden sağlanan farklı geçiş olasılıkları esas alınarak simülasyonlar iki aşamada tamamlanmıştır. Simülasyonlarda Markov model ve Monte Carlo yöntemleri kullanılmış olup Monte Carlo simülasyon yöntemi farklı kuramsal dağılımlar çerçevesinde ele alınmıştır. Ödeyici kurum üzerindeki maliyet yükünün belirlenmesi için RCC hastalığına ilişkin kaynak kullanım verisi ilgili hastanenin bilgi sistemi kullanılarak sağlanmıştır. Hastaların kemoterapi tedavisini ne uzunlukta aldıklarına ilişkin bilgiler ise hasta dosyaları ile elde edilmiştir. Etkililik ölçümü için EQ-5D yaşam kalitesi aracı kullanılarak hastalara ulaşılmış, Almanya ve İngiltere'nin katsayıları esas alınarak hasta başına ortalama kaliteye ayarlı yaşam yılı (QALY) belirlenmiştir. Maliyet ve sağlık sonuçlarının zaman değerini göz önünde bulundurmak amacıyla ekonomik değerlendirme sürecinde %3 indirgeme oranı uygulanmıştır. PB tedavisinde progresyonsuz sağkalım durumunda bulunan hastalar için aylık ortalama maliyet 10.088,89 TL iken progresyonlu sağkalım durumunda bulunan hastalar için 11.351,35 TL olarak elde edilmiştir. SB tedavisi için progresyonsuz sağkalım durumunda bulunan hastalar için aylık ortalama maliyet 10.240,73 TL iken progresyonlu sağkalım durumunda bulunan hastalar için ise 11.272,20 olarak belirlenmiştir. PB tedavisi için progresyonsuz sağkalım durumunda bulunan hastalara ilişkin ortalama QALY değeri 0,86 iken progresyonlu durumda bulunan hastalar için ise 0,42 olmuştur. SB tedavisi için ortalama QALY değeri progresyonsuz hastalar için 0,70 iken progresyonlu hastalar için ise 0,45 olarak belirlenmiştir. Temel maliyet-etkililik analizi bulguları, PB tedavisinin maliyet-etkili olmadığını; farklı geçiş olasılıkları kullanılarak üretilen maliyet-etkililik analizi bulguları ise ki-kare ve poisson dağılımları için PB tedavisinin maliyet-etkili olduğunu ortaya koymuştur. Sonuç olarak, ileri evre böbrek kanseri (İEBK) hastalığının birinci basamak tedavisinde PB tedavi yönteminin SB tedavi yöntemine göre maliyet-etkili olup olmadığı simülasyon yöntemi, geçiş olasılıkları ve olasılık dağılımlarına göre değişim göstermektedir. RCC tedavisinde hangi yöntemin maliyet-etkili olduğunun değerlendirilebilmesi için daha fazla ekonomik değerlendirme çalışmasına ihtiyaç duyulduğu söylenebilir.
Multipl Skleroz hastalarında öz yönetim modülünün geliştirilmesi ve değerlendirilmesi
Uygun tedavi ve semptom yönetimi, Multipl Skleroz (MS) hastalarının yaşam kalitesini artırabilmekte, özürlülüğün etkisini sınırlayabilmekte ve hastanın sosyal yaşamının devamlılığını sağlayabilmektedir. Uluslararası raporlar, öz yönetim uygulamalarının, MS ile ilişkili semptomların azaltılmasında etkili olabilecek bir yaklaşım olduğunu ve hastaların MS'nin etkilerini yönetmelerine yardımcı olabileceğini bildirmiştir. Bu çalışmanın amacı, hastaların öz yönetimini, Öz Yönetim Modülü aracılığıyla geliştirmek ve bu modülün etkisini kısa ve uzun dönemde değerlendirmektir. Ek olarak, Öz Yönetim Modülü'nün, hastaların tedavi sürecine katılım durumlarındaki değişime, bakım memnuniyetlerine ve uyunçlarına da etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu prospektif, randomize kontrollü çalışma, Ocak 2020 - Kasım 2021 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri Nöroloji Anabilim Dalı'nda yürütülmüştür. Bu bağlamda MS hastalarının öz yönetim yeteneklerine katkı sağlaması amacı ile klinik eczacı-hekim ortak çalışması ile bir 'Öz Yönetim Modülü' geliştirilmiştir. Çalışma grubuna uygulanan Öz Yönetim Modülü, klinik eczacının hastayı ilaç ve hastalık konularında bilgilendirmesini, ilaç uyuncu sağlamaya engel olan bariyerlerin tespitini ve hastaların semptom takibi yapmaları için teşvik edilmesini içermektedir. Modül sonrası çalışma grubundaki hastalarda MS Öz Yönetim Ölçeği puanlarındaki artışın (ilk görüşme ortalama puanı: 90,2; son görüşme ortalama puanı: 99,8), kontrol grubundaki hastalardan (ilk görüşme ortalama puanı: 90,8; son görüşme ortalama puanı: 91,9) daha fazla olduğu tespit edilmiştir (p<0,001). Geliştirilen Öz Yönetim Modülü'nün, ayrıca ilaç uyuncunu, bakım algısını ve hastanın tedaviye katılımını artırdığı gösterilmiştir. Yaş (B=-0,11), eğitim durumu (B=-2,83), ilaç uyuncu (B=25,29), kronik hastalık algısı (B=0,47) ve hasta katılım kategorisinin (karamsar grup için B=-9,48) öz yönetimi önemli şekilde etkilediği saptanmıştır. Hasta öz yönetimini geliştirmenin hasta ile sağlık çalışanları arasındaki ilişkiyi güçlendireceği ve hastalık yönetimindeki ortak karar verme sürecinde hastanın daha aktif rol almasına katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Seröz endometrium kanserli olgularda tedavi sürecinin klinik sonuçlara etkisinin değerlendirilmesi
Endometrium kanseri tüm dünyadaki kadın kanserleri arasında en sık görülen altıncı kanserdir. Seröz endometrium kanseri sıklık açısından endometrioid histolojik alt tipten sonra ikinci olarak gelmektedir ve endometrium kanseri vakalarının %10'unu oluşturmaktadır. En önemli özelliği ise endometrium kanseri ilişkili ölümlerin %40'ından seröz alt tipin sorumlu olmasıdır. Çalışmamızda merkezimizde takip edilen seröz endometrium kanserli hastaların klinik sonuçlarındaki değişiklikleri; evrelerine, cerrahi özelliklerine, patolojik özelliklerine ve tedavi stratejilerine göre tanımlamak amaçlanmıştır. Çalışmamıza Haziran 2001 ile Kasım 2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Jinekolojik Onkoloji Kliniğinde tedavi edilen 118 endometrial seröz karsinomlu hasta dahil edilip retrospektif olarak incelenmiştir. Hasta grubumuzun ortalama yaşı 66,1'dir (66,1±8,24) ve tüm hastalar cerrahi olarak yönetilmiş olup %78'i cerrahi olarak tam evrelenmiştir. Ortalama takip süremiz 30 ay (6-219) olarak saptanmıştır. 5 yıllık genel sağ kalım oranı %45,5'tir. Çalışmamızda özellikle ileri evrelerde (evre III veya IV) yapılan lenfadenektominin (p=0,04) genel sağ kalıma anlamlı katkı sağladığı, yapılan rutin omentektominin ise herhangi bir katkı sağlamadığı gösterilmiştir. Yapılan çok değişkenli Cox analizlerine göre yaş ≥60 (HR=3,52 [%95 CI: 1,17–10,57], p=0,25), yüksek serum CA 125 düzeyleri (HR=2,07 [%95 CI: 1–4,3], p=0,04) ve FIGO 2023'e göre evre III veya IV hastalığa (HR=1,18 [%95 CI: 1,06–1,31], p=0,002) sahip olmanın genel sağ kalım açısından bağımsız prognostik faktörler olduğu belirlenmiştir. Yeni FIGO 2023 evrelemesinin eskisiyle karşılaştırılması sonucunda seröz endometrium kanserli hastaların erken evrede olanlarının evrelerinin yükseldiği tespit edilmiştir. Sağ kalımı anlamlı etkileyen faktörler olarak saptanan lenfovasküler alan invazyonu ve servikal tutulumun yeni evreleme sisteminde seröz endometrial kanserli hastalar için evre belirlenmesinde kullanılmaması dikkat çekmiştir. Bununla birlikte, ROC analizinde her iki evrelemenin performansının benzer olduğunu gözlemlenmiştir. Anahtar kelimeler: Seröz endometrium kanseri, sağ kalım, cerrahi evreleme
Baş dönmesi olan hastaların vestibüler rehabilitasyonunda aktivite eğitiminin etkisi
Bu çalışma kronik baş dönmesi olan hastalarda, aktivite eğitim programının baş dönmesi, denge problemleri ve günlük yaşam aktivitelerinde bağımsızlık düzeyi üzerine etkilerini araştırmak amacıyla yapıldı. Çalışmaya 18-65 yaş arası, kronik periferik vestibüler bozukluğu olan ve vestibüler rehabilitasyon endikasyonu bulunan 75 birey dahil edildi. Hastalardan aktivite grubu, egzersiz grubu ve kontrol grubu olmak üzere rastgele yöntemle 25'er kişilik 3 grup oluşturuldu. Her üç gruba eğitim programı verildi. Aktivite grubuna ek olarak aktivite programı, egzersiz grubuna ise ek olarak Cawthorne-Cooksey egzersiz programı verildi. Terapiler ev programı şeklinde verildi ve hastalardan programlarını 4 hafta boyunca, her gün ve günde bir kez uygulamaları istendi. Çalışmaya katılan bireylerin demografik bilgileri alındıktan sonra, değerlendirmeler tedavi programına başlamadan ve tedavi programı sonunda (4 hafta sonra) uygulandı. Baş dönmesi şiddeti; Vizüel Analog Skalası (VAS) ile günlük yaşam aktiviteleri Vestibüler Bozukluklarda Günlük Yaşam Aktiviteleri Değerlendirme Ölçeğiyle (VGYA) ve denge; Duyu Organizasyon Testi (DOT) ile değerlendirildi. Aktivite ve egzersiz grubunun kontrol grubuna göre VAS, VBGYA toplam ölçek puanı ile fonksiyonel ve enstrümental alt ölçek puanlarında ve DOT puanlarında (DOT 5, DOT 6 ve DOT birleşik) iyileşme olduğu bulundu (p<0,05). DOT 5, DOT 6 ve DOT (birleşik) skorları açısından aktivite grubunda egzersiz grubuna göre artış olduğu görüldü (p<0,05). Çalışmanın sonuçları standart aktivite temelli ev rehabilitayon programının kronik periferal vestibüler bozukluğu olan hastalarda standart egzersiz temelli ev rehabilitasyon programına göre ev yönetimi aktivitelerinde, mesleki aktivitelerde ve dengeyi düzeltmede daha etkin olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Baş dönmesi, kronik periferal vestibüler bozukluklar, ergoterapi, aktivite temelli vestibüler rehabilitasyon terapisi
Çocukluk çağı pankreatı̇t hastalarının tanı, tedavı̇ ve klı̇nı̇k ı̇zlem sonuçları
Pankreas hastalıklarının fizyopatogenezinin anlaşılması, tanısal yöntemler konusunda kaydedilen gelişmeler ve hekimlerin artmış farkındalığına bağlı son yıllarda pankreatit tanısı alan hasta sayısı giderek artmaktadır. Akut pankreatit (AP) vakaları genellikle komplikasyon gelişmeden düzelirken, bazı AP vakalarında tekrarlayan pankreatit atakları (akut rekürren pankreatit-ARP) görülüp, kronik pankreatit (KP) gelişimine neden olabilmektedir. Bu çalışmada 01.01.2016 ile 01.09.2018 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Çocuk Gastroenteroloji-Hepatoloji ve Beslenme, Çocuk Cerrahisi, Çocuk Acil Polikliniği'ne başvuran ya da Genel Pediatri Servisi'nde takip edilen AP, ARP, KP tanılı hastaların retrospektif olarak demografik, etiyolojik, klinik ve laboratuvar özelliklerinin, klinik izlem sonuçlarının ve prognozunun belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya pankreatit tanısı alan 33'ü (%63,5) kız, 19'u (%36,5) erkek 52 hasta dahil edilmiştir. Hastaların %44,3'ü AP, %38,4'ü ARP, %17,3'ü KP'dir. Hastaların tanı yaşları 1-17 yıl (ort. 9,1±4,9 yıl) arasında değişmektedir. Pankreatit türüne göre etiyolojik nedenler gruplandırılmıştır. AP'li hastalarda %30 sıklıkta ilaç kullanımı pankreatit atağından sorumlu bulunmuştur. ARP'li hastalarda en sık neden pankreatikobiliyer sistem anomalisi (pankreatik divisum, pankreatikobiliyer birleşim anomalisi) (%45), KP'nin en sık nedeni genetik mutasyonlar (%44) olarak saptanmıştır. Hastaların en sık başvuru şikayeleri karın ağrısı (%94) ve bulantı/kusma (%67) olarak saptanmıştır. Yaş gruplarına göre değerlendirildiğinde 1-5 yaş grubunda bulantı/kusma, ishal ve ateş şikayeti 6-17 yaş grubu ile karşılaştırıldığında artmış sıklıkta görülürken, istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmemiştir (p>0,05). Tanı anındaki laboratuvar bulgularına bakıldığında ortalama serum amilaz değeri 656±663,2 U/L (136-2953 U/L), serum pankreatik amilaz değeri 524,2±559,8 U/L (83-2764 U/L), serum lipaz değeri 1182±1447,3 U/L (83-4932 U/L) olarak saptanmıştır. Ortalama C-reaktif protein (CRP) değeri 3,24 ± 6,64 mg/dL olup, 33 (% 63,5) hastada yüksek saptanmıştır. CRP yüksekliği olan hastaların hastanede kalış sürelerinin CRP değeri normal olan hastalara göre daha uzun olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,01). Komplikasyon gelişen hastaların CRP değerleri komplikasyon gelişmeyenlere göre daha yüksek olup, istatistiksel anlamlı saptanmamıştır (p>0,05). Genetik tetkikler değerlendirildiğinde 10 (%20) hastaya genetik mutasyon analizi yapılıp KP'li dört hastada KFTR mutasyonu, ARP'li bir hastada SPINK-1 mutasyonu saptandığı görülmüştür. Radyolojik tetkikler değerlendirildiğinde hastaların %94'ünün ultrasonografi (US), %36,5'inin bilgisayarlı tomografi (BT), %82,6'sının manyetik rezonans kolanjiyopankreatografi (MRKP), %30,7'sinin endoskopik retrograd kolanjiyopankreatografi (ERKP) ile tetkik edildiği görülmüştür. MRKP ve ERKP yapılma sıklığı ARP'li hastalarda AP'li hastalara göre istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Pankreatit atağı sırasında en sık kullanılan ağrı kesici parasetamol olup, opioid kullanım sıklığı tüm hastalarda %9,6 olarak saptanmıştır. Antibiyotik verilme sıklığına bakıldığında tüm hastaların %61,5'inin tekli ya da çoklu, %42'sinin çoklu antibiyotik tedavi aldığı görülmüştür. En sık kullanılan antibiyotikler sulperazon (%62), amikasin (%51,4), ornidazol (%28,8) olarak saptanmıştır. Pankreatit atağı sırasında verilen idame mayi miktarına bakıldığında hastaların %54'üne 2000 cc/m2/gün ve üzeri hacimde mayi verildiği görülmüştür. 1500 cc/m2/gün mayi alanlar ve 2000 cc/m2/gün ve üzeri mayi alan hastalar hastanede kalış, amilaz ve lipaz değerinin normal seviyeye gelme süreleri ile komplikasyon gelişme riski açısından karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Enteral nutrisyon (EN) verilmeyen izlem süresi tüm hastalar için ortalama yedi gün (1-30 gün) olarak bulunmuştur. EN'ye 72. saatten sonra başlanan hastaların hastanede kalış süresi EN 72. saatten önce başlanan hastalara göre anlamlı olarak daha uzun bulunmuştur (p=0,01). Pankreatit hastaları her yaş grubunda tanı almakta ve başvuru şikayetleri yaş grubuna göre değişiklik gösterebilmektedir. Başvuru anında bakılan laboratuvar bulguları ve radyolojik görüntülemeler pankreatit ayırıcı tanısında ve hastalığın prognozu konusunda ipucu vermektedir. ARP ve KP hastalarının hastalık yükü nedeniyle akut dönemde tanı konulması ve rekürren atakların önlenmesi önem taşımaktadır. Hastaların tedavisi konusunda standart yaklaşım oluşturulması prognozu iyileştirici etkide bulunacaktır.
Sistemik isotretinoin tedavisi alan akne vulgarisli hastalarda tedavi öncesi ve sonrası periferik lenfosit subsetlerinin değerlendirilmesi
Sistemik isotretinoin şiddetli nodülokistik aknede başarı ile kullanılan bir retinoik asit türevidir. Retinoik asit türevlerinin periferik dolanımdaki lenfositler üzerine etkileri konusunda yeterli bilgi bulunmamaktadır. Bu çalışmada sistemik isotretinoin kullanması önerilen 32 akne vulgaris hastası tedavi başlangıcında ve tedavinin 4-6. ayı içerisinde iki kez alınan periferik kan örneklerinin flow sitometrik incelemesi yapılarak değerlendirildi. CD16/56+ hücrelerin şiddetli akneli hastalarda orta şiddetli hastalara göre daha yüksek olduğu, global akne değerlendirme skorları (GADS) ile pozitif korelasyon gösterdiği ve cinsiyetle birlikte değerlendirildiğinde akne şiddeti ile ilişkili bir parametre olduğu saptandı (p=0,048; p=0,022, r=0,440; R= 0,795). Hastalarda tedavi öncesi ortalama CD45RA pozitif hücre yüzdesi ve mutlak hücre sayısı 66,9 ± 6,5 ve 1415,2 ± 499,5 hücre/μl iken, tedavi sonrası düzeylerin azalarak 63,9 ± 7,5 ve 1437,3 ± 519,9 hücre/μl olduğu saptandı (p=0,013 p=0,168). Ortalama CD19 pozitif hücre yüzdesi ve mutlak hücre sayısı tedavi öncesi 8,0 ± 3,1 ve 161,3 ± 73,6 hücre/μl iken tedavi sonrası bu değerlerin sırası ile 10 ± 2,7 ve 227,7 ± 108,7 hücre/μl olduğu saptandı (p=0,007, p=0,011). Çalışmamız sonucunda CD16/56+ hücre değerlerinin akne şiddeti ile ilişkili bir parametre olabileceği saptanmıştır. CD45RA+ hücrelerin seviyelerinin tedavi ile azaldığı gösterilmiştir dolayısı ile CD45RA+ hücrelerin akne patogenezinde ve şiddetinde rolü olduğu düşünülebilir. Son olarak, sistemik isotretinoinin matur B hücrelerinin proliferasyonunu stimule ettiği öne sürülebilir.
Hekimlik sözleşmesi ve hekimin sözleşmeden doğan sorumluluğu
Hekimlik sözleşmesi, serbest/bağımsız çalışan hekim ile hasta arasında kurulan, hekimin bir ücret karşılığında hastanın hastalığının tedavisi için bütün tıbbi yöntemler arasında rahatsızlığın niteliğine en uygununu seçip uygulamayı taahhüt ettiği bir özel hukuk sözleşmesidir. Hekimin sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerinin başında hastalığın teşhisi, tedavisi ve bakımı gelmektedir. Hekim, üstlendiği bu yükümlülükleri azami özeni göstererek yerine getirmelidir. Hekimin söz konusu bu yükümlülüklerinin dışında özenle yerine getirmesi gereken daha birçok yükümlülüğü bulunmaktadır. Hekim, sözleşmeden kaynaklanan bu yükümlülüklere aykırı hareket ederek bir zarara neden olduğunda, sorumluluğu söz konusu olmaktadır. Hekimlik sözleşmesinin karşı tarafını oluşturan hasta ise, hekimin neden olduğu maddi ve manevi zararlarının giderilmesini talep etme hakkına sahiptir. Hasta; uğradığı zararları, hukuka aykırılığı ve illiyet bağının varlığını ispat etmekte yükümlüdür. Bunun karşılığında kusurunun bulunmadığının ispatı hekim tarafından yapılmalıdır. Hastanın uğradığı maddi ve manevi zararların tazmini ise, hekimler için mâli sorumluluk sigortasının zorunlu hale getirilmesiyle birlikte, sigortacı tarafından yapılmaktadır.