National security
67 theses under this subject heading
Ulusal güvenlikte ve dış politikada bir enstrüman olarak savunma sanayii: Türkiye örneği
Devletler, bir üst otoritenin olmadığı uluslararası sistemde varlıklarını korumak ve güçlü bir şekilde devam ettirmek için kendi kapasitelerine dayanmak zorundadır. İçerisinde nüfus, doğal kaynaklar, fiziki altyapılar gibi birçok olguyu barındıran kapasitenin güvenlik sorunları karşısında en önemli enstrümanı ise askeri güçtür. Tarihsel süreçte insanın kas gücü, insanın kullandığı hayvan gücü gibi unsurların oluşturduğu askeri güç, yirminci yüzyılla beraber teknolojiyi merkeze alarak her geçen gün niceliğin yerini niteliğin aldığı bir dönüşüm süreci geçirmiştir. İnsanın karşısında teknolojinin olduğu bu dönüşüm 1945 yılında kullanılan atom bombaları ile sembolik olarak zirveye ulaşmıştır. Bu aşamadan sonra askeri güç içerisinde insanın kas gücü her geçen gün önemini yitirirken, insanın beyin gücü teknolojiyi üretebilen ve kullanabilen unsur olarak önem kazanmaya devam etmiştir. Askeri gücün dönüşümünün yaşandığı bu zaman diliminde devletlerin güvenliklerini nasıl sağlayacağı üzerine çalışan neorealist teorisyenler arasında savunmacı ve saldırgan realizm ayrımı meydana gelmiştir. Bu ayrımın merkezinde ise "ne kadar güç yeterlidir?" sorusu bulunmaktadır. Silahlanmanın ne kadarının yeterli olduğu sorusu güvenlik ikilemi bağlamında değerlendirildiğinde büyük öneme sahiptir. Mevcut tartışmanın başladığı 1970'li yıllarda dünyada silah endüstrisine sahip devlet sayısının az olması, teknoloji üretme ve teknolojiye ulaşmanın günümüzdeki kadar kolay olmaması, devletlerin ne kadar silahlanması gerektiği noktasında silahın kaynağının göz ardı edilmesini kolaylaştırmaktadır. Fakat Soğuk Savaş sonrasında teknolojiye ulaşımın ve kullanımının kolaylaşması ile neorealist teorisyenler arasında yapılan bu tartışma doğru soru etrafında ele alınmakla beraber, silahlanmanın kaynağını göz ardı ettiği için eksik kalmakta ve sadece elde bulunan askeri güç üzerinden tartışmanın yapılması durumunda yanlış sonuçlara götürebilmektedir. Gelişen savunma sanayinin güvenlik ve dış politikaya etkisi ise farklı katmanlarda ve birçok şekilde olmaktadır. Savunma sanayiinin bir devlete sağladığı ilk getiri, gerçek askeri kapasitesini göstermesi sebebiyle karar alıcıların güvenlik yanılsamasından çıkarak devletin kapasitesine uygun kararlar alabilmesinin temelini oluşturmasıdır. Muharebe esnasında dış alım yoluyla tedarik edilen askeri sistemlerin hedef alınması durumunda, yerine yenilerinin konulması bir yana idameye devam ettirilebileceği dahi şaibelidir. Bu nedenle savunma sanayii bir devlete muharebe ortamında hangi kapasitesinin sürdürülebilir olup olmadığını açık bir şekilde göstermektedir. Bu durumun dış politikaya yansıması iki boyutludur. Öncelikle kapasitenin doğru algılanması aynı zamanda dış politikada alınan risklerin de doğru hesaplanmasını beraberinde getirecektir. Öte yandan devletin askeri kapasitesinin kendi savunma sanayiine dayanması, doğru politikalarla birleştirildiğinde hasım devlet için dış tedariğe kıyasla hesaplanması zor bir girdi olarak caydırıcılığı arttıracaktır.
Oyun Teorisi bağlamında Türkiye'nin nükleer enerji politikalarında ulusal güvenlik boyutu ve bölgesel güç etkileri: İsrail ve İran analizi
Uluslararası ilişkiler, ulusal güvenlik ve dış politika bağlamında klasik yaklaşımlarla ortaya konulan teori ve stratejilerin veriye dayalı olmamasından dolayı yetersiz olduğu görülmektedir. Bu nedenle, devletlerin küresel ve bölgesel politikaları; ekonomi, siyaset, askeri güç, toplumsal yapının yanı sıra, enerji, gıda, sağlık gibi farklı parametreler üzerine kurulu bir sistemi zorunlu kılmaktadır. Doğal kaynakların giderek azalması, dünya nüfusunun artmasına bağlı olarak arz-talep dengesindeki bozulmalardan dolayı alternatif kaynak arayışı, mevcut kaynak kullanımının ekosistem ve uluslararası güvenlik bakımından kritik önemi, ülkelerin güvenlik politikalarında enerjiyi ön plana çıkarmıştır. Arzdaki açığı kapatma hedefiyle keşfedilen nükleer enerji teknolojisi, temiz ve verimli bir kaynak olmasının yanı sıra yüksek yok etme gücüne sahip silah üretme yeteneği kazandırdığı için devletler tarafından caydırıcı bir savunma mekanizması olarak kullanılmaktadır. Nükleer enerji alanında ilk çalışmalarına 1968 yılında başlayan Türkiye bu yarışa, Akkuyu Nükleer Güç Santrali'yle dahil olmuştur. Bu girişimiyle Türkiye enerji alanında dışa bağımlılığını azaltma yönünde önemli bir başlangıç adımı atmış olacaktır. Ancak nükleer teknolojinin güvenlik alanında kullanılabilme potansiyeli göz önünde bulundurulduğunda bölge ülkeleri arasındaki güç rekabetini arttırması beklenmektedir. Türkiye'nin böyle bir teknolojiye sahip olması, ortak geçmişinde var olan çekişmelerin de etkisiyle özellikle İsrail ve İran ile ilişkisine yeni bir boyut kazandırmıştır. Bu yeni denklem, Türkiye'nin birtakım siyasi, ekonomik, güvenlik odaklı baskı, ambargo ve caydırıcı politikalara maruz kalma riskini beraberinde getirmektedir. Nicel verilerle desteklenmeksizin salt güvenlik yaklaşımlarıyla bu risklerin açıklanması yeterli değildir. Bu nedenle çalışma, konuya ilişkin nitel yöntemler kapsamındaki teorik çıktıların yanı sıra, nicel yöntemlerden olan oyun teorisi bağlamında Türkiye'nin nükleer enerji politikalarının İsrail ve İran ile olan ilişkilerine yansımalarının değerlendirildiği ve yine bu çerçevede güvenlik odaklı yaklaşımların incelendiği bir araştırma sunmayı amaçlamaktadır.
Intractable conflicts and logic of attack: ungoverned spaces in Somalia and implication on national and regional security
The situation in Somalia has over the last three decades transformed rapidly from a domestic conflict into a regional security crisis characterized by terrorism, cross border kidnappings, human trafficking, piracy, migration and assassinations. While there is growing concern over the conflict's impact on the region, the humanitarian situation in the country which has seen the death of over half a million people and millions others displaced often overshadow academic research conducted in the region and preoccupy efforts of peace ambassadors. This thesis aims to examine how and why the situation in Somalia affects domestic and regional security in the Horn of Africa. The study adopts a qualitative study approach by interrogating official government reports, academic and media publications as well as documents from non -governmental organizations. It uses information from various conflict reporting databases to analyze the trend and actors involved in attacks within Somalia and the region. The thesis consists of six chapters, it begins by examining the Somalian conflict within the context of complexity and ungoverned space theories. In this chapter the methodology adopted in the study is also discussed in detail. The second chapter examines the clan configuration among Somali communities and the origins of 'soft -bond' networks which have shaped the nature of the conflict. The third chapter of the thesis explores the colonial and historical origins of instabilities in Somalia as well as the history of peace efforts and why they failed. In chapter four, I asses the complexity of the conflict in Somalia and discuss the logic of attack and the transformation of the conflict over the years. Chapter five discusses the implications of the Somalian conflict on national and regional security, while chapter six which is also the findings section discusses the nexus between the Somalian conflict and the socio -economic, political and cohesion aspects of the society. The study argues that the impact of the situation in Somalia on the region is aggravated by three issues often overlooked. One is the emergence of ungoverned spaces in the country that allows criminal groups to recruit, train and carry attacks within and outside the country. Second is the transformation of the conflict itself from a civil war into organized crime making the situation intractable. This has not only continued to pose serious security threats to Somalia and her neighboring countries but also undermined peace efforts as perpetuators of these criminal activities continue to benefit from the instability in the country. The third element that has made the conflict adopt a regional dimension is the perception of the involvement by regional countries in the crisis which continues to influence the logic of attack in the country. The study identifies these three issues as critical barriers to peace in the Horn of Africa.
2015 yılından sonra Türkiye'nin sınır ötesi askeri güç kullanımının iç siyasete etkileri
2011 yılında başlayan Arap Baharının etkisiyle Ortadoğu ülkelerini etkisi altına alan ve Güney sınırımızda yer alan Suriye içerinde baş gösteren iç karışıkların sonucunda ülkemize gelen yoğun göçün ve terör saldırılarının önlenmesi açısından, BM'nin 51. maddesi uyarınca başlatılan harekatlar ile, 2015 yılında kısmen "Şah Fırat Operasyonu" ile başlayan harekatların, "2016 Fırat Kalkanı, 2017 İdlip Operasyonu, 2018 Zeytin Dalı Harekâtı, 2019 Barış Pınarı Harekâtı, 2020 yılında ise halen devam eden Bahar Kalkanı Harekâtı" ile devam etmekte olup, Türkiye sınır güvenliğini koruma adına önemli adımlar atılmıştır. Türkiye, yapılan sınır ötesi askeri güç kullanımlarında Türk Savunma Sanayi'nin geliştirmiş olduğu yerli ve milli olarak üretilen teçhizatları kullanmıştır. Genel olarak bakılacak olursa; gerçekleşen operasyonların başarılı olması ve olumlu sonuçların meydana gelmesi neticesi olarak iç politika ekseninde, siyasi partilerinin seçim beyannamelerinde yapılan operasyonların olumlu ve olumsuz görüş bildiren partiler ele alınmış ve siyasi partilerin iç politika ekseninde etkin rol oynama çabası ele alınarak bu çalışma yapılmıştır.
Kamu güvenlik politikalarının ve stratejilerinin geliştirilmesinde istihbaratın yeri ve önemi
Bu çalışma, kamu güvenliği politikalarının ve stratejilerinin geliştirilmesinde istihbaratın rolünü ve önemini incelemektedir. Temel amaç, kamu güvenliği politikalarının etkinliğini artırmak, toplumların güvenliğini sağlamak ve güvenlik tehditleriyle başa çıkmak için istihbaratın nasıl kullanılabileceğini anlamaktır. Literatür taraması ve uzman görüşlerine dayanarak, istihbaratın tanımı, işlevleri ve kamu güvenliği politikalarıyla ilişkisi incelenmiştir. Analitik bir yaklaşımla elde edilen bulgular, istihbaratın etkin bir şekilde nasıl kullanılabileceğini ve güvenlik tehditleriyle nasıl başa çıkılabileceğini vurgulamaktadır. Çalışma, nitel araştırma yöntemi ile birincil ve ikincil kaynaklardan elde edilen verilerin analizine dayanmaktadır. Literatür taraması, akademik makaleler, konuya ilişkin yazılan kitaplar ve diğer ilgili kaynaklar üzerinden yapılmıştır. Ayrıca, uzman görüşleri ve kamu güvenliği politikalarıyla ilgili hazırlık ve uygulama aşamalarının incelenmesi önemli bir yöntem olmuştur. Bu yöntemlerle elde edilen bulgular, kamu güvenliği politikalarının geliştirilmesinde istihbaratın önemini vurgulamaktadır. Sonuç olarak, bu çalışma, kamu güvenliği politikalarının ve stratejilerinin geliştirilmesinde istihbaratın kritik bir rol oynadığını göstermektedir. İstihbaratın etkin kullanımı, toplumların güvenliğini sağlama ve güvenlik tehditlerine karşı önlem alma konusunda önemli bir araçtır. Bu nedenle, kamu güvenliği politikalarının oluşturulması ve uygulanmasında istihbaratın dikkate alınması ve stratejik bir şekilde kullanılması gerekmektedir.
Bölgesel güç arayışında devrim sonrası İran'ın asimetrik güç kapasitesi ve güvenlik stratejisi
Bu çalışmada, İran'ın İslam devrimi sonrası bölgesel rekabetinde savunma ve güvenlik stratejisinin temelini oluşturan asimetrik güç kapasitesi yapılacak araştırmalar neticesinde elde edilen nitel bulgularla irdelenecektir. İran'ın son dönemlerde çokça üzerinde durduğu bu asimetrik güç unsurlarının dış politika yapımına ve bölgesindeki nüfuzuna katkı sağlayıp sağlamadığı, çalışmanın temel sorunsalını oluşturmaktadır. Bu çalışma alanının belirlenmesindeki temel amaç ise Türkiye'de yapılan araştırmaların sınırlı kalması ve özellikle asimetrik güç unsurlarının İran dış politika yapımındaki etkisine dair çalışmaların bütüncül bir şekilde ele alınamamasıdır. Yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkan tabloda asimetrik güç kapasitesinin varlığı ve düzensiz savaş taktiklerinin, İran hedef coğrafyasında yapıcı bir etki sunduğu gözlemlenmiştir. 1979 yılında Ayetullah Humeyni liderliğinde gerçekleşen İslam devrimiyle beraber savunma ve güvenlik alanında önemli reformlar yapılmıştır. Humeyni öncesi İran askeri gücü büyük oranda tasfiye edilmiş ve yerine devrim rehberine bağlı Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) kurulmuştur. Günümüz İran güvenlik politikasının şekillenmesinde de DMO önemli bir yere sahiptir. Öte yandan 1990'lı yılların başında ve Irak savaşından hemen sonra İran, Ortadoğu'daki mücadelesinde yeni bir konsepte gitmiş ve bu minvalde savunma ve güvenlik stratejisini de revize etmiştir. Uzun süre yaşanan savaş neticesinde gerek İran gerekse de Irak istenilen sonuca ulaşamamış ve büyük bir insan kaynağı ve fiziki tahribata maruz kalmıştır. Gelinen bu süreçte İran yaşanan bu savaştan büyük ders çıkararak savunma stratejisini gözden geçirmiştir. Bu doğrultuda İran askeri gücünde gayri nizami taktik ve unsurlara İran bürokrasisinin ciddi yatırımlar yaptığı gözlemlenmiştir. Sonuç olarak İran, özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) 2003'teki Irak işgalinden sonra bölgede Şii asimetrik güç unsurlarını destekleyerek günümüz Irak siyasetinde söz sahibi olduğu gözlemlenmiştir. Yine Suriye'de de 2011 yılından bugüne benzer konseptte bir politika izlediği elde edilen bulgular neticesinde teyit edilmiştir. Bu çalışmada da İran'ın ana karadaki gayri nizami askeri faaliyetleri mercek altına alınarak Suriye ve Irak'taki etki kapasitesi incelenmiştir.
ulusal güvenliğin sağlanması açısından iç güvenlik istihbaratının önemi
Devletlerin var olma süreçlerinde iç ve dış tehditlere karşı, ulusal güvenliklerinin teminat altına alınmasında, istihbarat faaliyetlerinin önemli ve ayrıcalıklı bir yeri olduğu şüphesizdir. İstihbarat, çok disiplinli ve geniş çalışma alanlarını bir arada barındıran bir kavram olup ulusal güvenlik stratejilerinin de temel yapı taşlarındandır. Ulusal güvenliğin sağlanmasında, devletin iç ve dış her türlü tehlikelerden korunmuş olarak varlığının devamı, bu tehdit ve tehlikelerin önceden bilinmesi ve tedbirler alınmasıyla mümkündür. Dünyada güçlü devletlerin siyasi stratejilerini evrensel ortamda kabul ettirmek için etkili istihbarat yöntemleri uyguladıkları görülmektedir. Ancak ülkemizde istihbarat faaliyetlerine verilen önem, hak ettiği konumda değildir. Bu kapsamda ülkemizde istihbaratın akademik yönden araştırılması, istihbarat yöntemleri konusunda iyi yetişmiş istihbarat elemanları ve sağlam organize edilmiş istihbarat örgütlerinin varlığı, bağımsızlık ve güvenliğimizin teminatı olması yönüyle gereklidir. Ulusal güvenliğine ilişkin olarak güvenlik ile ilgili ve İstihbarata ait temel kavramların araştırılması, güvenlik ve istihbaratın kesişen noktasında ulusal güvenliğin sağlanması açısından iç güvenlik istihbaratının incelenmesi ve öneminin vurgulanmasına çalışılacaktır. Ulusal Güvenlik ve İstihbaratın tez konusu olarak seçilmesi, araştırmanın kamu yararına olması ve konu ile ilgilenen akademik personel ve araştırmacılara fayda sağlayabilmesi hasebiyledir.
Feminist güvenlik çalışmaları perspektifinden çatışma ve savaşlarda toplumsal cinsiyet kimliğinin yeniden inşası: Suriye örneği
Toplumsal cinsiyet rolleri, hayatımızın anlatısını oluşturan en temel yapıtaşlarından biridir. Ancak, bu roller sosyal bazı değişikliklerle ya da dönüm noktalarıyla birlikte değişmeye veya dönüşmeye mahkumdur. Bu dönüm noktalarından olan çatışmalar ve savaşlar, toplumsal cinsiyet kimliklerini yeniden inşa etmek, değiştirmek ve dönüştürmek, bazen de pekiştirmek için olanaklar sunmaktadır. Bağlama ve kültüre göre bu koşullar yeni kurallar koymakta ve hem kadın hem de erkek için yeni roller belirlemektedir. Geleneksel olarak vatanın ve kadının koruyucusu olan güçlü ve cesur erkekten çatışma ve savaş koşullarında bu roller üzerinden erkekliğinin kanıtlanması istenmektedir. Başarılı bir şekilde erkekliğini kanıtlayanlar, rolünün gereğini yerine getirerek toplumsal cinsiyet kimliğini pekiştirmekte ve meşruiyet kazandırmaktadır. Çatışma ve savaş da başarı ve başarısızlık üzerinden yürütülmekte ve düşmanın toplumsal cinsiyet rollerini yerine getirmedeki başarısızlığı üzerinden kurgulanmaktadır. Diğer yandan, kadın, bu koşullarda, geleneksel rolünün gereği olarak özel alanda yani evinde kurgulanmakta ve gerekmediği takdirde erkek işi olarak görülen savaşa ve çatışmaya katılması hoş karşılanmamaktadır. Kültür ve şartlar göz önüne alınarak öncelikler belirlenmekte ve toplumsal cinsiyet rolleri ve buna bağlı olarak toplumsal cinsiyet kimlikleri yeniden kurgulanmaktadır. Bu bağlamda, tezin vaka çalışması kısmında, savaş ve çatışma ortamında toplumsal cinsiyet kimliklerinin yeniden nasıl kurgulandığı Suriye İç Savaşı'ndan örneklerle ortaya koyulmaktadır.
Libya'daki gelişmelerin Türk dış politikasına etkisi (2011-2022)
11 Eylül Saldırıları/ABD'nin Irak İşgali/2008 Ekonomik Krizi ile başlayan/devam eden ABD'nin uluslararası alandaki gerileyişi, Arap Baharı süreciyle birlikte bölgesel ve küresel alanda daha fazla hissedilmektedir. ABD'nin bu gerileyişi nedeniyle Ortadoğu, Akdeniz, Basra Körfezi, Kızıldeniz ve Afrika Kıtası'nda meydana gelen güç boşluğunun ikinci bir aktör tarafından doldurulamaması, küresel ve bölgesel güç olma hedefinde olan aktörlerin bölgeye ilgisini artırmaktadır. 2011'de NATO Müdahalesi sonrasında Libya'da Kaddafi'nin devrilmesiyle ortaya çıkan siyasi istikrarsızlık, bu ilginin Libya üzerinde yoğunlaşmasına zemin hazırlamış ve Libya ABD, Fransa, Rusya, Türkiye, Mısır, Suudi - BAE İttifakı'nın doğrudan Avrupa Birliği (AB), İsrail, Yunanistan ve Kuzey Afrika Devletleri'nin ise dolaylı olarak varlık gösterdiği bir çatışma alanına dönüşmüştür. Doğu Akdeniz'deki MEB Anlaşmazlıkları, Ekonomik Kalkınma Hedefleri, Enerji Güvenliği, İdeolojik Yayılma, Rejim Güvenliği'nin Korunması; Ortadoğu, Akdeniz ve Afrika Kıtası'ndaki siyasi, ekonomik ve askeri güç dengelerini koruma/değiştirme hedefleriyle Libya İç Savaşı'na taraf olan bu aktörlerin, sahada vekalet savaşlarıyla birbirlerine üstünlük kuramaması, bu aktörler arasında askeri çatışma olasılığını güçlendirerek Libya İç Savaşı'nı bölgesel bir rekabet/kriz alanından çıkartarak uluslararası bir rekabet/kriz halini almasıyla sonuçlanmıştır. Bu noktada Türkiye, yeniden yapılanma aşamasında olan küresel ve bölgesel statükoyu kendi lehine değiştirmek, ABD, Rusya ve AB gibi küresel güçlerin küresel ve bölgesel politikalarını kendi ulusal güvenlik ve çıkarlarına aykırı bir şekilde konumlandırmasını önlemek, Yunanistan, Mısır, İsrail ve Suudi - BAE İttifakı gibi bölgesel güçlerle yaşadığı sorunlar karşısında Ortadoğu, Akdeniz ve Afrika Kıtası'nda jeopolitik, ekonomik, ideolojik, siyasi ve askeri kazanımlar elde ederek bölgesel güç olmayı hedeflemektedir. Ancak küresel ve bölgesel anarşinin artmasıyla birlikte yukarıda isimleri geçen devletlerin güçleri oranında küresel ve bölgesel hegemonya kurma girişimlerinde bulunmaları ve bu amaçla Libya İç Savaşı'nda farklı gerekçelerle etkinlik göstermeleri, Libya'yı çok zor/karmaşık bir satranç tahtası haline getirmektedir. ANAHTAR KELİMELER:Libya İç Savaşı, Türk Dış Politikası, Bölgesel Güç Dengeleri, Doğu Akdeniz, Ortadoğu, Münhasır Ekonomik Bölge, Enerji Güvenliği.
Türkiye'ye gelen göçmenler: Diaspora ve devlet güvenliği
Türk milleti, eski çağlardan beri ana vatanı olan Türkistan coğrafyasından ayrılarak birçok farklı coğrafya ve bölgelere yayılmış ve oraları kendine vatan edinmiştir. Zaman içerisinde yayıldığı ve vatan edindiği bu coğrafyalarda farklı milletlerle gerek inançsal gerekse kan bağı yoluyla nüfuzunu artırmıştır. Ne var ki XIX. yüzyıldan itibaren yirmi üç milyon km²ye ve üç kıtaya yayılmış olan Türk/Osmanlı Devleti'nin zayıflayarak önce toprak kayıpları, bilahare de yıkılmasını müteakip milyonlarca Türk ve akraba toplulukları yayıldıkları ülke ve bölgeleri terk ederek Anadolu Türkiyesi'ne doğru göçe zorlanmıştır. Anadolu Türkiyesi'ne göç etmek zorunda bırakılan bu Türk ve akraba topluluklarının modern Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasına askerî, ekonomik kültürel ve fikrî açıdan ciddi katkıları olduğu tartışılmaz bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Diğer taraftan Anadolu Türkiyesi'ne doğru gerçekleşen birçok bireysel ve kitlesel göçe rağmen önemli miktarda Türk kitlesi hâlâ yaşadığı ülke ve bölgeleri terk etmeyerek diasporik bir kitle olarak bulundukları coğrafyada yaşamlarını sürdürmektedir. Ayrıca altı buçuk milyondan fazla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı daha çok ekonomik sebepler olmak üzere ana vatanını terk ederek farklı ülkelerde ciddi bir Türk diasporası oluşturmuştur. Gerek Anadolu Türkiyesi'ne göç etmeyerek bulundukları bölgelerde önemli miktarda ve nüfuzda kalan Türk ve akraba toplulukları ve gerekse modern Türkiye Cumhuriyeti'nden dışarıya doğru yapılan Türk göçleri başlangıçta birtakım sorunları beraberinde getirmiş olsa da bunlarla ilgili yapılacak ciddi çalışmalarla oluşturdukları problemleri pozitife döndürmenin mümkün olacağı düşünülmelidir. Ülkemize gelen göçmenler ile dışarıda bulunan diasporik gruplar arasındaki kurulacak sağlıklı iletişim ve etkileşim; ülkemize ekonomik, siyasi, kültürel ve sosyal açıdan ciddi katkılar sağlayacaktır. Türkiye'ye göç etmiş unsurlar ile dışarıda kalmış akraba gruplar arasında kurulacak sivil köprülerin inşası, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ulusal güvenliği ve devletin bekası bağlamında da ciddi katkılar sağlayacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Göç, Göçmen, Diaspora, Devlet Güvenliği.
Infectious disease and national security: A comparison of China and South Korea
This thesis is a comprehensive analysis of how the People's Republic of China (China) and the Republic of Korea (South Korea) approached national security during the respective infectious diseases they have been forced to confront. It looks at the 2002–2004 SARS outbreak, the Middle East respiratory syndrome coronavirus (MERS), and the most recent COVID-19 pandemic from December 2019 to the present day. This thesis looks at how both countries have dealt with both the ongoing infectious disease crises and their continuing national security interests by utilizing a mixed methodological approach of rhetoric analysis and data gathering, approaching the question with the help of case studies. It utilizes primarily the Constructivist Copenhagen School while utilizing certain elements of the Paris School as well. It takes on case studies for both countries. For China, it looks at media control and information during infectious disease outbreaks, the implications for the Belt and Road Initiative, the recognition of Taiwan, Hong Kong, foreign affairs, and human capital. For South Korea, it looks at media control and information, North Korea, foreign affairs, infrastructural issues, and citizen trust. It is thus possible to make predictions regarding the policies other countries choose to implement on global security and international foreign policy by investigating whether China and South Korea have modified existing national security practices by putting forward the current pandemic conditions and practices.
11 Eylül 2001 sonrası Pakistan'ın terörizmle mücadelesinin Afganistan milli güvenliğine etkisi
Pakistan ve Afganistan iki sınır ülke olmalarının ötesinde pek çok ortak özelliklere sahiptir. Bu ülkelerin geçmişten kalan sorunları (Durand Hattı ve Peştunistan Meselesi) vardır. Bu sorunlara ek olarak özellikle 1979 SSCB'nin Afganistan işgalinden sonra Pakistan-Afganistan arasında dini aşırıcılık yanlısı gruplar, terör örgütleri ve terörizm olgusu gibi konular bu ülkeleri, bölgeyi ve uluslararası güvenliği tehdit edecek olan meseleler olarak ortaya çıkmıştır. Terörizm olgusu, 1990'lardan günümüze kadar Afganistan ve Pakistan'ın en büyük sorunlarından biri olarak ve her iki ülke de kendi topraklarında terörizm kanserine karşı hayatta kalma mücadelesi vermektedir. 11 Eylül 2001'de Amerika Birleşik Devletleri'ne (ABD) karşı yapılan terörist saldırıları ABD'nin uluslararası bir koalisyon ile 'Terörizme Karşı Savaş' adlı operasyonu ile Afganistan'da müdahalede bulundu. Pakistan da bu savaşta ABD'nin yanında yer alarak Afganistan konumunda terörizme karşı mücadelede aktif rol oynadı. Uluslararası koalisyon güçleri ve Pakistan mücadelenin ilk yıllarında terörist gruplarını etkisiz hale getimeyi başardı, terörist grupları büyük kayıplara maruz kaldılar ve birçoğu Afganistan-Pakistan sınırındaki eyaletlere kaçtılar ve kendilerine sığınak buldular. Fakat sonraki yıllarda bu gruplar daha aktif hale gelerek Afganistan ve Pakistan devletlerine karşı daha şiddetli ve etkileyici eylemlere başvurdular. Bu dönemden sonra her iki ülkede bir terörizm dalgası ve siyasi aktörlerle karşı karşıya kalmıştır ve politika yapıcıları terörizmle mücadele stratejilerini etkin bir şekilde uygulamak ve barışı sağlamak için çözümler bulmaya çalışmıştır. Bu kapsamda araştırmanın amacı 11 Eylül 2001 Sonrası Pakistan'ın Terörizmle Mücadelesinin Afganistan Milli Güvenliğine Etkisinin incelenmesidir. Bu araştırma şu sorulara cevap aramaktadır. Pakistan'ın terörizmle mücadelesi Afganistan güvenliğini nasıl ve hangi yönde etkiledi? Pakistan Afganistan'da ne arıyor? Pakistan'ın Afganistan'da aradığı faydalar nelerdir? Pakistan'ın ulusal çıkarları, Afganistan'daki terörist grupları ve Taliban'ı destekleyerek ve güçlendirerek güvence altına alınacak mı?
Görüntü işleme ve makine öğrenmesi yöntemleriyle suçlu tespitine yönelik bir yüz tanıma sisteminin geliştirilmesi
Teknolojik gelişmelerin artması, caydırıcılığı sayesinde suç oranlarını azaltmıştır. Günümüzde güvenlik kameralarının çok yaygın oluşu insanların suç işlenmesi konusunda caydırıcı özelliğe sahiptir. Fakat kameralar günümüz teknolojisi ile tam bütünleşmiş bir şekilde kullanılamadığından bu tez çalışılmasında bu konu üzerine yoğunlaşılmıştır. Görüntü işleme bir görüntüyü sayısal bilgiye dönüştürmek, görüntü üzerinde işlemler yapmak ve yararlı olan bazı bilgiler için kullanılan bir yöntemdir. Görüntü işleme tekniklerini kullanarak yüz tanıma uygulaması gerçekleştirilebilir. Bu çalışma vasıtasıyla sabıkası olan tüm şüpheli şahısların yüzleri bir veri tabanında kaydedilecek ve bu sabıkalı olan insanlardan aranmakta olan şüpheli şahıslar herhangi bir konumda güvenlik kamerası tarafından tespit edildiğinde, yüz tanıma teknolojisi vasıtasıyla şüphelinin yüzü tespit edilecek ve kamera konumu ilgili emniyet birimlerine bildirilecek. Böylece şüphelinin yeri ilgili emniyet birimi tarafından öğrenilip kıskıvrak yakalanabilmesine olanak sağlanacaktır. Bu çalışma sayesinde intikam niyetli olarak hapishaneden ayrılıp saldırgan kafa yapısında olan suçluların tekrar suç işlemesinin önüne geçilmesi, çoğunlukla bu durumda olan kadınlar olduğundan kadın cinayetlerinin dünya üzerinde azaltılması hedeflenmektedir. Ancak yüz tespitinde yüzün kapatılması ve yüzün yarısının görünmesi gibi problemler çalışmanın en zor ve sınırlayıcı kısımlarıdır.
Ulusal güvenlik ve istihbarat: Türkiye ve ABD üzerine kavramsal bir çerçeve
ÖZET Ulusal güvenlik ve istihbarat birbiri ile kaçınılmaz bir şekilde yakından ilgilidir. Bilgi-eylem ilişkisi içerisinde zamanında, yeterli ve doğru "haberalma" yanında; dış politikanın eylem çıktısı olarak uygun "gizli ve örtülü müdahale yöntemlerinin seçilmesi ve yönetilmesi"; "propaganda" ile hedefin ikna edilmesi; öte yandan bilgi ve eylemlerin gizlenmesi/örtülü hale getirilmesi ve güvenliğinin sağlanması için gerekli olan "koruyucu güvenlik"; politika oluşturma ve uygulama süreci içerisinde döngüsel olarak sürekli etkileşim içinde birer faaliyet alanıdır. İstihbarat fonksiyonları, sadece karar verme sürecine doğru, zamanında ve faydalı bilgi ve değerlendirmeler sunmak ile sınırlı değildir. Uluslararası arenada söz konusu olabilecek ve geçmişte de yaşanmış güvenlik riskleri devletler arası açık veya gizli savaşlar olabilir. Bu savaş sadece diplomasi veya askeri güçle kazanılmaz. Böyle bir mücadele iç ve dış politikada hedef birlikteliği sağlayacak hiyerarşik-kurumsal bir disiplin içerinde yürütülecek bir gizli (açıkça ilan edilmemiş) savaş veya mücadele ile yürütülür. Böyle bir mücadele ise bilgi-eylem bileşkesi boyutları ile büyük ölçekte istihbarat fonksiyonları ile yürütülebilir. Güvenlik ve istihbarat ilişkisi uluslararası arenada yeni aktör, yöntem ve vasıtalar kazanmıştır, istihbarat fonksiyonları artık sadece gizli servislerin istihbarat üretimi ile sınırlı değildir. Yeni aktör ve yöntemler ile hedef ülkelerdeki ulus-devlet yapısı ve egemenliği, kısa devre edilerek; "Demokrasi", "Çağdaşlaşma" ve "Kalkınma" gibi modeller örtüsü altında, Finans Kurumları-NGO-Vakıf-Enstitü-Araştırma Merkezi-Çokuluslu Şirket gibi yapılar aracılığıyla, hedef ülkedeki kurumlar ve kitlelerle doğrudan ilişkiye geçmesi, toplum ile iktidar arasında bir ağ örülmesi hedeflenmektedir. Ülkelerin iç düzenlerinde toplumla devlet arasına giren bir örgütlenme sağlayarak, devlet egemenliğine paralel bir egemenlik kurulmaktadır.Paralel yönetimin oluşturulma süreci, içine sızılan devlet bürokrasisinin de yardımıyla, yaygın bir "medyatik" ve "entelektüel" yedek güç oluşumu ve "manifacturing public perception" denilen "kamu-oyunun algılama dizgesini üretme" sürecinde, ülke insanlarının, aslında kendilerine benimsetilmiş olan düşünceleri, ya da eylem planlarını, bizzat kendi kurumlarının, kendi beyinlerinin ürünüymüş gibi algılayıp, uygulamaya geçmeleri sağlanmaktadır. Bu süreçte, örgütlenme, kurumsallaşma ve uygulama birlikte yürütülerek, başka ülkelerin siyasal ortamına kolayca dalmak, ikili ilişkileri bozmadan sisteme nüfuz etmek üzere yeni örgütler oluşturulmaktadır. Sonuç olarak, demokrasi; etnik ve dinsel ayırımlar temelinde toplumsal ve siyasal alanda istikrarsızlıklar ve krizler yaratmak için ideolojik yönlendirmeleri de kapsayan bir müdahale aracı haline dönüştürülmektedir. Yeni stratejik güvenlik ortamında artık ulusal çıkarların askeri olmayan yollarla elde edilme ihtiyacı, askeri seçeneklerin en son başvurulacak yöntemler olması çeşitli istihbarat fonksiyonları ile desteklenen yeni ulusal güvenlik politikalarına olan gerekliliğin temel nedenidir. Ulusal güvenlik ve istihbaratın iç içeliği; sadece istihbarat üretimi değil ulusal güvenlik ve uluslararası ilişkilerin örtülü yönlerini kullanmak, alternatif yöntemler bulmak ve dışarıdan bize yöneltilen eylemlere karşı korunmak için gerekli bir konsept sağlamalıdır. Ulusal güvenliği sağlamanın ve korumanın en etkili yolu, istihbarat fonksiyonlarımızın uluslararası güvenlik politikalarımızı destekleyecek şekilde yapılandırılması ve geliştirilmesidir. Türkiye, başkaları tarafından dayatılan değil, kendi stratejik projeksiyonlarını, uygulayacak çok yönlü ve menfaatlerinin bulunduğu her coğrafyayı kapsayacak bir istihbarat ağı ile, propaganda ve örtülü operasyon gücü ve yöntemlerini geliştirmek ve bu faaliyetlerini yeterli bir koruyucu güvenlik sistemi ile desteklemek zorundadır.
Ulusal güvenlik söylemi ve Türkiye-ABD ilişkilerinin değişen dinamikleri: 1 Mart Tezkeresi örneği
Bu araştırmada, Körfez Savaşı'ndan itibaren Türkiye-ABD ilişkileri ulusal güvenlik söylemi üzerinden ve 1 Mart Tezkeresi örneğinde analiz edilmektedir. Çalışmanın temel amacı, iki ülke ilişkilerinin dinamiklerinin Körfez Savaşı'yla birlikte değişmeye başladığı ve ABD'nin bu bölgede yürüttüğü politikaların Türkiye tarafından ulusal güvenliğine tehdit olarak kodlandığını ortaya koymaktır. Tezin teorik iddiası ise Kopenhag Okulu'nun güvenlikleştirme kuramının, Türk-ABD ilişkilerinde Türkiye açısından yaşanan bu değişimi anlamak için yeni bir kavrayış sunacağıdır. Güvenlikleştirme teorisi, politik alanda seyreden iki ülke ilişkilerinin ulusal güvenlik alanına taşınmasında söylem üzerinden alternatif bir perspektif sunmaktadır. Kuzey Irak'ta Kürt oluşumunun ortaya çıkmasıyla beraber Türkiye-ABD ilişkilerine önce güvensizlik siyaseti hâkim olmuştur. 2003 Irak işgali sürecinde ise Kürt oluşumunun bağımsız bir devlete dönüşme olasılığıyla beraber iki ülke ilişkilerinin nasıl güvenlik alanına taşındığı güvenlikleştirme teorisinin sağladığı kuramsal çerçeve ile açıklanmıştır. Bu argümanlar, iki ülke ilişkilerinde kırılma kabul edilen 1 Mart Tezkeresi üzerinde test edilmiştir. Çalışmada, Soğuk Savaş boyunca ortak tehdide karşı askeri işbirliği üzerinden şekillenen ve zaman zaman "stratejik ortaklık" gibi güçlü kavramlarla ifade edilen iki ülke ilişkilerinin, ABD'nin bölgedeki politikaları nedeniyle Türkiye'nin politik elitleri tarafından ulusal güvenliğine tehdit olarak inşa edildiği sonucuna varılmıştır.
İç ve dış tehditler kapsamında ulusal güvenlik politikası oluşumu: Türkiye örneği
Bu çalışmada "İç ve Dış Tehditler Kapsamında Ulusal Güvenlik Politikası Oluşumu" konusu, "Türkiye Örneği" bağlamında araştırılmaktadır. Ulusal güvenlik kavramı, bütün devletlerin politikaları açısından referans olarak görülen üst düzey bir politika olmaktadır. Bu çerçevede devletlerin güvenlik politikalarıyla dış politikalarını belirlemede önemli bir etken olan iç ve dış tehditler ile ulusal çıkarlar yakın bir ilişki içindedir. Bir devletin iç ve dış güvenliğini uluslararası kapsamda sağlayabilmesi ve muhafaza edebilmesi için hem yurt içinde hem de yurtdışında güvenlikle ilgili faaliyetlerini etkin bir şekilde yürütmesi gerekmektedir. Ulusal güvenlik, bir ülkede, bağımsızlığı, egemenliği ve toprak bütünlüğünü kapsayan askeri tedbirleri gerektiren faaliyetleri içine almaktadır. Neoliberal küreselleşmenin hakimiyetinin söz konusu olduğu günümüz dünyasında ise ulusal güvenlik, daha geniş bir kapsama alanına sahiptir. Ulusal güvenlik artık sadece askeri boyut dışında ülkelerin ekonomik, siyasi, çevresel ve toplumsal güvenliğini tanımlayan bir kavram haline gelmiştir. Türkiye soğuk savaş dönemlerinde ulusal güvenliğini NATO ve NATO'ya bağlı örgütler aracılığıyla sağlamak durumunda kalmıştır. Türkiye'nin ülkelerarası konumu itibariyle güvenlik konusunda en iyi noktada olması gerekmektedir. Dolayısıyla böylesi önemli bir konuda bilimsel çalışmaların yapılması ile ülke güvenliğine önemli katkılar sağlanabileceği düşüncesi, bu çalışmanın yapılmasına teşvik edici en önemli sebeplerden birisi olmuştur. Neo-liberal küreselleşme sürecinin gelişmesiyle birlikte Türkiye geleneksel ulusal güvenlik politikalarından uzaklaşarak, yeni güvenlik politikalarını izleme durumunda kalmıştır. Bu çalışmada, ulusal güvenlik politikalarının oluşmasında küreselleşmenin etkilerinin neler olduğu ve Türkiye'nin ulusal politikalar oluştururken dikkate aldığı hususlar analiz edilmiştir.
Ekonomilerin güvenlikleştirilmesi ve blokzinciri uygulamalarının söylem analizi bakımından analizi: ABD hükümet politikası örnekleri
Küreselleşme ile ülkeler arasındaki ekonomik bağımlılık artmıştır. Bununla birlikte uluslararası para politikaları ve piyasa gözlemleme mekanizmaları dalgalı kur sistemi esasında iş birliği eksikliği yaşamaktadır. Bu eksikliğin en belirgin göstergesi 2008 yılında yaşanan küresel ekonomik krizde görülmektedir. Amerika Birleşik Devletleri konup piyasalarındaki türev ürünlerde yaşanan ödeme sıkıntıları küresel ölçekte resesyona sebebiyet vermiştir. Krizi önlemek veya etkilerini azaltmakla görevli uluslararası kuruluşlar pek çok çevre açısından görevlerini yerine getirememiştir. 2008 ile devam eden yıllarda blokzincir teknolojisi temelinde dağıtık mimaride borç kayıtlarının saklaması fikri Satoshi Nakamoto mahlasıyla kişi veya kişilerce internet üzerinden yayınlanmıştır. Kredi derecelendirme kuruluşlarından bankalara ve diğer finansal çevrelerin mevcut merkezi borç kayıtlarına dayanan parasal sistemi kötüye kullanması böyle bir alternatifin üretilmesinde etkilidir. Blokzincir teknolojisinin hem değiş-tokuş aracı hem de devam eden süreçte akıllı sözleşmelerle pek çok farklı alanda kullanılabilirliğini göstermiştir. En çok bilinen örnekleriyle Bitcoin ve Etereum internet üzerinden alım satımı ile günümüze kadar uzanan kripto para örnekleridir. Her ne kadar gerek kripto piyasaları açısından yüksek volatilitenin oluşu gerekse halen hukuki manada düzenlenmemiş alanların oluşu bu inovasyona karşı pozitif ve negatif görüşlerin oluşmasını beraberinde getirmiştir. Öyle halen ABD Kongresi kripto yasalarını destekleyenler ve yasaklama yanlıları olarak neredeyse ikiye bölünmüş vaziyettedir. ABD'de piyasaları gözlemlemek ve korumak amacıyla kurulmuş pek çok devlet kurumu bulunmakla birlikte söz konusu teknolojik inovasyonun ortaya çıkışıyla birlikte her kurum kendi çalışma alanında farklı raporlar, basın bildirileri veya konferanslar oraya koymuştur. Söz konusu halka açık bu belgelerin zaman yaygın şekilde toplanıp kelime analizi yöntemiyle kurumların bu husustaki genel kanısı araştırılmıştır.
11 Eylül sonrası değişen güvenlik paradigmaları ışığında NATO'nun dönüşümü ve Türkiye'ye etkileri
Bu tez, 11 Eylül sonrası dönemde NATO'nun güvenlik algısının değişimi ve bu değişimin üye ülkelerden Türkiye Cumhuriyeti güvenliğine olan etkilerine odaklanmaktadır. Tez kapsamında öncelikle dönemsel olarak değişim gösteren güvenlik kavramı ile güvenliğin realizm perspektifinden nasıl anlaşıldığının kavramsal çerçevesi tartışılmaktadır. Müteakiben, NATO'nun özellikle 11 Eylül sonrası dönemde geçirdiği dönüşüm ve güvenlik algısındaki değişiklikler tarihsel olarak incelenmiştir. Tezin odağını Türkiye Cumhuriyeti'nin güvenlik algısındaki değişim oluşturduğu için öncelikle tarihsel olarak Türk güvenlik algısı incelenmiş, sonrasında güvenlik algısında değişim olup olmadığını tespit etmek amacıyla 2001 sonrasındaki Milli Güvenlik Kurulu basın bildirileri ile söz konusu tarih aralığındaki hükümet programları incelenmiştir. Yapılan araştırmada NATO'nun Türkiye Cumhuriyeti güvenlik mimarisinde önemli bir sütun oluşturduğu tespit edilmiştir. Yine de NATO ile Türkiye Cumhuriyeti arasında tüm konularda mutabık kalındığını ifade etmek güçtür. Nitekim, Türkiye Cumhuriyeti'nin gerek bulunduğu coğrafya gerek Osmanlı İmparatorluğu'ndan alınan tarihi sorunları olduğu ve bu sorunlarla mücadele etmek için NATO desteği olmadan da çaba sarf ettiği görülmektedir. Bu konuların başında önemli bir güvenlik sorunu olan terörizm gelmektedir. Diğer kemikleşmiş sorun ise Yunanistan ile yaşanan Ege ve Akdeniz kaynaklı sorunlardır. Özellikle 2014 yılında Kırım'ın Rusya tarafından ilhakı sonrası Türkiye, NATO tarafından tekrar tehdit olarak görülmeye başlayan Rusya ile ikili bir ilişki geliştirmektedir. Bunun en önemli sebepleri Rusya'nın tarihi olarak aynı coğrafyada olmasının yanı sıra Türkiye'nin Suriye'nin kuzeyine yaptığı sınır ötesi harekâtlarda Rusya hava sahasını kullanması, Rusya'dan alınan S-400 hava savunma sistemleri ve Mersin'de yapımı devam eden Akkuyu Nükleer Güç Santrali'nin Rusya tarafından yapılması olduğu ifade edilebilir. Sonuç olarak, Türkiye tarihsel olarak bir taraftan NATO'nun güvenlik şemsiyesinden faydalanırken, diğer taraftan da kendi ulusal çıkarlarını korumak adına zaman zaman NATO ile ters düşmektedir. Özetle Türkiye'nin dış politikasını NATO ile paralel olarak yürütmeye çalıştığı fakat ulusal çıkarları doğrultusunda gerektiğinde NATO'nun sorgulayan bir üyesi olduğu öne sürülebilir.
Küreselleşme ve ekonomik güvenlik
Askeri ve siyasi güvenlik kavramı ile tanımlanan güvenlik kavramı özellikle Soğuk savaş sonrasında gelişmeye başlamıştır. Ekonomik güvenlik, eksikliği duyulan bir alan olması sebebiyle gündeme gelen güvenlik kavramlarından birisidir. Günümüz emperyal sistemi küreselleşmeden güç almaktadır. Dar anlamda üretim, ticaret ve finans alanındaki sınırların ortadan kalkması olarak tanımlayabileceğimiz küreselleşme kavramı güvenlik kavramının ekonomik açıdan ele alınmasını gerektirmiştir. Küresel, bölgesel, ulusal, toplumsal ve bireysel açıdan var olmak çabalarının ekonomik güç sahibi olmaya yönelik olması insani değerlerin ve küresel sistemin sorgulanmasına sebep olmaktadır. Küreselleşme ile insani değerler yerini maddi değerlere bırakmıştır. Ekonomik açıdan olması gereken istikrarlı, rekabet edilebilir, adil bir ticaret sistemi yaratmaktır. Günümüz ekonomik sistemi istikrarsızlık ve eşitsizlikler üzerine kuruludur. Küreselleşme ile ülkelerin gelişmişlik düzeyleri arasındaki farkların hızla büyümekte ve artan karşılıklı bağımlılık nedeniyle hassasiyetler artmakta, yerel ekonomik sorunlar kısa sürede küresel ekonomik krizlere dönüşebilmektedir. Krizlerin aynı zamanda sermaye sahibi çok uluslu şirketler (ÇUŞ) için büyük fırsatlar yarattığı da bilinmektedir. İstikrarsızlıklar ve eşitsizlikler sadece gelişmiş, gelişmekte olan veya gelişmemiş olan devletler arasındaki gelir farkını arttırmakla kalmamakta, ülkelerin kendi halkları arasındaki gelir dağılımındaki adaletsizliği de arttırmaktadır. Uluslararası örgütler ve aktör olarak önemini kaybetmemiş olan ulusal devletler, birçok devletten zengin olan ÇUŞ'nin etkisiyle kararlar almaktadır. Bu noktada ulusal devletlerin güvenlik duvarlarını nereden ve ne kalınlıkta çektiği önem kazanmaktadır. Sağlıklı küresel ekonomik sistem ulusal hükümetler ve piyasaların küresel doğası arasında kırılgan bir uzlaşma gerektirmektedir. Liberal düzenin gereği olarak serbestleşen ticaretin getirdiği ülkeler arası bağımlılıklar beraberinde sorunlar getirdiği gibi çözümleri de üretebilecek yapıya sahip olmasına karşın şu an için efektif çözümler üretilememektedir. Küreselleşme ile etiğin de küreselleşmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Süreç içerisinde mağdur olan bireyin farkındalığı ve sisteme olan tepkisi zamanla artmakta; toplumsal hareketler önem kazanmaktadır. Ekonomik çıkarlar arasında yaşanan çatışmalar ötekileştiren algılamalar üzerinden bireyselleşmeye zorlayarak bireyi toplumdan koparmaktadır. Bireyler teknolojinin gelişmesiyle sosyal paylaşım kanalları yoluyla birlik olma yeteneğine sahip olabilmektedir. Birlik olma yeteneği sosyal hareketlerin başarısını arttırmakta ve sosyal zekanın gelişmesine katkıda bulunmaktadır. Sermayenin hakim olduğu günümüz küresel sistemindeki dengelerin sağlanabilmesinde bireyi temsil edecek en güçlü yapı devlettir. İnsani değerleri benimseyen bireylerin sosyal hareketler ile örgütlenerek devlet üzerindeki yönlendirici etkisini sağlaması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Küreselleşme, güvenlik, ekonomik güvenlik, küresel ekonomik güvenlik, ulusal ekonomik güvenlik, bireysel ekonomik güvenlik, sosyal güvenlik, ekonomik aktörler, güvenlik algılamaları, tehdit algılamaları, algılamaların yönlendirilmesi, sivil toplum hareketleri, sosyal hareketler, küresel sosyal hareketler, sosyal medya, sosyal değerler, insani değerler, ethik değerlerin küreselleşmesi.
Afganistan'daki güvenlik sorunları
Bu tezin amacı, Afganistandaki güvenlik sorunlarını incelemek ve bu sorunlara çözüm önerileri getirmektir. Afganistandaki güvenlik sorunları sadece askeri olarak görmek ve değerlendirme doğru neticeler vermemiştir. Bu ülkedeki sorunlar sadece askeri olarak çözülseydi, ABD ve NATO güçleri 12 sene içinde bu başarıya ulaşmış olurlardı, ama görüyoruz ki gün geçtikçe Taliban güçleri çoğalmakta ve güvenlik sorunlarıda artmaktadır. Bu sebeplerden dolayı Afganistandaki güvenlik sorunları çeşitli boyutlardan ele alınması gerekir. Ülkedeki sorunları çözmek için bütün güvenlik alanlarını, sadece askeri güvenlik değil, ekonomik güvenlik, toplumsal güvenlik, sağlık güvenliği, çevre güvenliği ve buna benzer bir çok güvenlik alanlarını incelemek ve değerlendirmek gerekmektedir. Bu çalışmada öncelikle Afganistan tarihinden bahsedilmekte ve sonraki bölümlerde, Afganistandaki istikrarsızlık nedenleri, güvenliğin sağlanması ve güvenlik alanlarından yola çıkılarak, Afganistandaki güvenlik sorunlarına çözüm aranmıştır.
Tek kutuplu sistemde bölgesel güçlerin ulusal güvenlik stratejileri: Suudi Arabistan örneği (1990-2015)
Bu araştırma, yapısal realist kuramla bölgesel güç statüsüne sahip olan Suudi Arabistan'ın Soğuk Savaş sonrası dönemde (1990-2015) takip ettiği ulusal güvenlik stratejilerini incelemektedir. Araştırmanın asıl amacı, tek kutuplu küresel güç dağılımının hakim olduğu bir ortamda bölgesel güçlerin ulusal güvenlik stratejileri ile uluslararası sistemin yapısı arasındaki nedensel ilişkiyi ortaya çıkarmaktır. Bu kapsamda araştırma, "Soğuk Savaş sonrası dönemde küresel güç dağılımında (tek kutuplu) bir değişim yaşanmadığı halde, neden bölgesel güçlerin ulusal güvenlik stratejilerinde değişim yaşanmaktadır" şeklinde formüle edilen ana araştırma sorusuna yanıt aramaktadır. Araştırmanın temel argümanı, tek kutuplu küresel güç dağılımında, kutup liderinin temel aktörlerin bölgesel güçlerden meydana geldiği stratejik bir bölgeye yönelik angajman biçimi (grand stratejisi) ilgili bölgenin güç yapısının biçimlenmesinde etkili olmakta ve bu yapı da bölgesel güçlerin ulusal güvenlik stratejilerini şekillendirmektedir. Bu temel argümanla ilgili olarak araştırma sürecinde on ayrı hipotez geliştirilmekte ve bunlar Suudi Arabistan örneği üzerinden sınamaya tabi kılınmaktadır.
Kazakistan'ın ulusal güvenlik politikalarının soğuk savaş sonrası dönüşümü
Kazakistan yakın tarihte bağımsız bir ülke olmuştur. Bununla birlikte Kazakistan'ın şu anki gelişme seviyesi dikkat çekici bir olgudur. Mevcut literatüre bakmak, Kazakistan'ın ülke bağımsızlaştığında ciddi ekonomik, politik ve sosyal zorluklarla uğraşması gerektiğini göstermeye yardımcı olmaktadır. Cumhurbaşkanı Nazarbayev, ülkenin refahını artırma yönünde birbiri ardına ortaya çıkan çeşitli engellere rağmen, Kazakistan'ın ne kadar başardığını her zaman vurgulamaktadır. Bu çalışmada, ülkenin ulusal güvenlik stratejisinin, ulusal güvenlik boyutlarının çoğunluğunun düzenli olarak iyileştirilmesine yönelik olduğu ve gelecekteki uzun vadeli kalkınma için yeni fırsatlar yarattığı ortaya çıkmaktadır.
Uzay hukuku, küresel güvenlik ve uzay ajansları: Türkiye örneği
Bu tez temel olarak, "Türkiye, uzay çalışmalarında gelişim göstermek için uluslararası hukuk, güvenlik ve örgütlenme bağlamında Türkiye Uzay Ajansı (TUA) aracılığıyla nasıl bir yol izlemelidir?" sorusuna cevap vermektedir. Bu soruya cevap vermek için tezde uluslararası hukuk, güvenlik ve örgütlenme konuları uzay çalışmaları kapsamında incelenmektedir. Çünkü tezde, uzay çalışmalarının çok boyutlu olması nedeniyle bütünsel bir biçimde yürütülmesi gerektiği savunulmaktadır. Tezde, uzay çalışmalarına dair açıklamalarda bulunulurken Thomas Hobbes, Hugo Grotius ve Immanuel Kant'ın fikirleri üzerinden teorik bir çerçeve oluşturulmuştur. Bu teorik çerçeve, farklı fikirler arasında bir sentez imkanı sunan pragmatik liberalist yaklaşımdır. Tezde, Türkiye'nin uzay çalışmalarındaki durumunu tespit etmek amacıyla karşılaştırmalı yöntem kullanılmaktadır. Bu karşılaştırmada, uzay çalışmalarında önemli ölçüde gelişmiş Amerika Birleşik Devletleri (ABD)'nin uzay örgütlenmesi olarak Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), bölgesel bir örgütlenme olarak Avrupa Uzay Ajansı (ESA) ve Türkiye'nin faaliyetleri incelenmiştir. Sonuçta, Türkiye'nin uzay çalışmalarında gecikmiş olduğu tespit edilmiştir. Bu nedenle, tezde, Türkiye'nin uzay çalışmalarında gelişim göstermesi için önerilerde bulunulmuştur. Özetle, uzay çalışmalarında gelişim göstermek için Türkiye'nin pragmatik liberal çerçevede bütünsel bir politika sergilemesi gerektiği anlaşılmaktadır. Bu politikayı uyguladığı takdirde, Türkiye'nin uzay çalışmalarında üreten ve etkileyen bir ülke olabileceği sonucuna ulaşılmaktadır.
Başkanlık sisteminde güvenlik yönetimi
Her devletin varoluş felsefesi içinde devleti ve vatandaşlarını güvende tutma anlayışı da olduğu önkabulü ile bu çalışma tasarlanmıştır. Daha iyi yönetim arayışında bir alternatif olarak devletlerin kabul ettiği sistemlerden biri olan başkanlık sisteminin de bu konuda kendine has iddiaları mevcuttur. Çalışmamızda örnek ülkeler olarak Şili, Peru ve Güney Kore devletlerinin siyasal sistemlerinin ve ulusal güvenlik sorunlarının birbiriyle ilintisi tarihsel perspektifle incelenmiştir. Bu şekilde her ülkenin kendine has güvenlik sorunlarıyla şekillenen güvenlik yönetimi anlayışı ile kurumları güvenlik sorunlarının söz konusu devletlerin başkanlık sistemi kurgusu ve uygulamasındaki etkileri, sistemin güvenlik sorunları ile mücadeledeki etkileri siyasal sistem tercihindeki önemli noktalardandır. Örnek ülkelerin askeri darbeler, terör ve savaş tehditleriyle şekillenen sistemlerinde başkan ve parlamento gibi siyasal kurumlar ile birlikte silahlı kuvvetler, istihbarat ve diğer ulusal güvenlik kurumlarından oluşan bürokrasisi de etkilenmiştir. Bu ülkelerde güvenlik yönetiminin dayanağını oluşturan Anayasa, yasalar ve uygulamalar aynı zamanda güvenlik sorunlarının oluşturduğu ortamdan etkilenerek tasarlandığı görülmektedir. Bununla birlikte, etkin güvenlik yönetimi için elzem olan kapasitenin artırılmasında meşru varlık ve etkili karar alma kabiliyeti de örnek ülkeler üzerinden sistem içerisinde sorgulanmıştır. Demokratik sistem eleştirileri çerçevesinin güvenlik temelli yaklaşımda da etkili olduğu görülmekte, örnek ülkelerde test edilen başkanlık sisteminin demokratik zemininin güvenlik sorunları ile mücadelede sıklıkla karşılaşıldığı görülmektedir.