Oxidants
160 theses under this subject heading
Perinatal asfiksi hastalarında serum kopeptin düzeyinin değerlendirilmesi
Amaç: Perinatal asfiksi hastalarında serum kopeptin ve TAS/TOS düzeyinin değerlendirilmesi, kopeptinin ve TAS/TOS düzeylerinin perinatal asfiksinin takip ve tedavisindeki ilişkisinin araştırılması ve bundan sonraki yapılacak çalışmalara katkı vermesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak yapılan bu çalışmaya yenidoğan yoğunbakım ünitesinde takip edilen 48 perinatal asfiksi hasta ve 40 sağlıklı kontrol grubu dahil edilmiştir ve perinatal asfiksi tanısı konulan hastaların hipotermi tedavi pencere döneminde 2 cc venöz kan örnekleri alındı, toplanan venöz kan örnekleri 3500 rpm'de 10 dakika santrifüj edildikten sonra şekilli elemanlar tüp ile birlikte atıldı, üstteki plazma örnekleri ise - 80 °C'de analizler için saklandı. Saklanan numunelerden Elisa yöntemi ile OSI ve Kopeptin çalışıldı. Elde edilen verileri SPSS 22.0 (SPSS® for Windows Chicago, IL, USA) paket programı kullanılarak istatistiksel analizleri yapıldı. Bulgular: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğunbakımda perinatal asfiksi tanısı alan hastalar çalışmaya alındı. Çalışmamızda kapsamında hasta grup ve sağlıklı kontrol grup olmak üzere iki grup mevcuttur. Çalışmaya dâhil edilen hasta grubu 27 erkek, 21 kız olmak üzere 48 hastadan oluşmaktadır. Kontrol grubu ise 20 erkek ve 20 kız hasta olmak üzere toplam 40 hastadan oluşmaktadır. Perinatal asfiksi hastalarındaki TAS/TOS oranı ile elde edilen OSI değeri sağlıklı kontrol grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.05). Perinatal asfiksi hastaları ve sağlıklı kontrol grup arasındaki kopeptin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.05). Sonuç: TAS/TOS ve Kopeptinin perinatal asfiksi hastalarında kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek olması bu iki molekülün perinatal asfikside hastalığın şiddetinin değerlendirilmesinde ve takibinde kullanılabileceğinin göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Perinatal Asfiksi, TAS,TOS,OSI, Kopeptin
Hemodiyaliz hastalarında sistatin C düzeyleri ile oksidan-antioksidan durum ve inflamasyon arasındaki ilişki
Sistatin C, böbrek fonksiyon bozukluğunun saptanmasında önemli bir belirteç kabul edilmektedir. Bu çalışmanın amacı hemodiyaliz hastalarında sistatin C düzeylerini saptamak, sistatin C düzeyleri ile oksidan-antioksidan durum ve inflamasyon arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışma grupları 20 hemodiyaliz hastası ve 20 sağlıklı kontrolden oluşturuldu. Kontrol grubundan ve hemodiyalize girmeden önce hemodiyaliz grubundan kan örnekleri alındı. Serumda sistatin C, TAC, TOS, TNF-α, IL-6, IL-18 düzeyleri ELISA'da, CRP ve bazı biyokimyasal parametreler otoanalizörde analiz edildi. Hemodiyaliz grubunun sistatin C, TOS, TNF-α, IL-6, IL-18 ve CRP düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak önemle yüksek bulundu (sırasıyla, p<0.001, p<0.001, p<0.001,p<0.001, p<0.05, p<0.05). Hemodiyaliz hastalarında sistatin C ile oksidatif stress parametreleri olan TAC, TOS ve inflamasyon biyo belirteçleri olan TNF-α, IL-6, IL-18 ve CRP arasında bir korelasyon tespit edilmedi. Sonuç olarak; hemodiyalize giren kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda oksidatif stres ve inflamasyonun arttığı belirlendi. Saptanan bu oksidatif stres ve inflamasyondan dolayı hemodiyaliz hastalarında bu konuda yapılacak yeni çalışmalara ve oksidatif stres ile inflamasyonu azaltacak yeni stratejilere ihtiyaç vardır.
Puberte prekokslu kız çocuklarında oksidan-antioksidan denge: vVaka kontrol çalışması
Puberte yaşının son yıllarda erkene kaydığı yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Puberte prekoksun (PP) genetik, çevresel ve hormonal birden çok nedeni bulunmaktadır. Yapılan çalışmalarda, insan vücudunda bulunan oksidan antioksidan dengenin bozulmasının, birçok hastalığın gelişmesinde rol aldığı görülmektedir. Çalışmamızda, PP'lu kız çocuklarında, oksidan antioksidan denge durumunu araştırdık. Bu nedenle Ankara Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Hematoloji, Onkoloji Eğitim Araştırma Hastanesi Endokrin ve Genel Pediatri Polikliniğine gelen 107 kız çocukta oksidan antioksidan denge çalışıldı. Çalışmaya alınan çocukların 58'i PP vakası, 49 tanesi aynı yaş grubundan kontrol vakasıydı. Hastaların fizik muayeneleri, antropometrik ölçümleri yapıldı. Doğum kilosu ve gebelik haftası, vitamin kullanma durumu, sigara maruziyeti, anne-baba yaşı, boy ve vücut ağırlığı kaydedildi. Hastaların tiroid sitimulan hormon (TSH) , tiroksin (T4), Östrojen, follükül sitümüle edici hormon (FSH) ve lüteinize edici hormon (LH) düzeyleri ile kemik yaşı ve pelvik ultrasonografi (USG) bilgileri dosyalarından alındı. Ailelerinden yazılı onam alınan hastaların, serum örnekleri tamamlanınca oxidan ve antioksidan parametreler çalışıldı. PP vakalarında puberte % 98,3'ünde telarş, % 27,6'sında pubarş ve % 3,4'ünde menarş ile başlamıştı. Olguların% 48,3'ünde pelvik USG'de pubertal değişiklikler tespit edildi. PP vakalarının % 41,4'üne dekapeptil (triptorelin asetat) başlandı. PP vakalarında doğum esnasındaki ortalama anne ve baba yaşları kontrol vakalarına göre daha gençti (sırası ile p <0,001 ve p = 0,007). Ortalama anne ve baba boy değerleri PP olgularında kontrol grubuna göre daha kısaydı (sırası ile p = 0,002 ve p = 0,025). Ebeveynlerin beden kitle indeksi (BKI) her iki grupta da benzerdi. Yaşa göre beden kitle indeksi z skoru (BAZ) ve yaşa göre vücut ağırlığı z skoru (WAZ) değerleri PP'lu çocuklarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksekti (sırası ile p = 0,007 ve p=0,013). Elde ettiğimiz sonuçlarda toplam oksidan seviye (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) kontrol vakalarında PP vakalarına göre anlamlı yüksek bulundu (p=0.001, p<0,001). Her iki grup karşılaştırıldığın da toplam antioksidan seviye (TAS), myeloperoksidaz (MPO), katalaz (KAT), süperoksit dismutaz (SOD), toplam tiyol (TTL), nativ tiyol (NTL), Disülfit, Disülfit/NTL, Disülfit/ TTL, NTL/TTL değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. Ancak TSH, FSH değerleri PP vakalarında kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti (p=0,017, p=0,002). Serbest T4 değeri ise PP vakalarında kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulundu (p<0,001). PP grubunun hemoglobin değerlerinin ortalamasının kontrol grubuna göre daha düşük olmasına rağmen (p = 0,049) anemi oranları benzerdi (p = 0,205). Sonuç olarak, TOS ve OSİ'nin PP vakalarındaki düşüklüğü bu hastalardaki östrojen yüksekliği ile ilişkili olabilir. Önümüzdeki yıllarda anne yaşı ve PP ilişkisini gösteren araştırmalar yapılabilir. Anahtar kelimeler: puberte prekoks, oksisdan, antioksidan, tiyol
Meme kanseri hastalarının kemoterapi sürecinde beslenme durumu, bazı biyokimyasal parametreler ve yaşam kalitesnin değerlendirilmesi
Meme kanseri hastalarının kemoterapi tedavisinin farklı aşamalarında beslenme durumunun, biyokimyasal parametrelerinin ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi ve bunların olası ilişkilerini saptamak amacıyla yapılan bu araştırmaya, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezi, Tıbbi Onkoloji bölümüne başvuran, 30-65 yaş arası meme kanseri tanısı almış 50 kadın hasta dahil edilmiştir.Kemoterapinin başlangıcında, ortasında ve sonunda; bireylere genel özelliklerini ve sağlık durumlarını, besin tüketim sıklıklarını, yaşam kalitesini değerlendirmeye yönelik anket formu uygulanmış, bireylerin boy uzunluğu, vücut ağırlığı, bel ve kalça çevresi ölçümleri alınarak ve beden kütle indeksleri (BKİ) hesaplanarak kaydedilmiştir. Bireylerden kan örnekleri alınmış ve bu kan örneklerinde ELISA yöntemi ile bazı oksidatif stres parametrelerin (total antioksidan durum-TAS, total oksidan durum-TOS, nitrik oksit-NO, süperoksid dismutaz-SOD, glutatyon peroksidaz-GPx, 8-hidroksi-2'-deoksiguanozin-8-OHdG) analizi yapılmıştır. Katalaz ve malondialdehid (MDA) manuel yöntemle analiz edilmiştir. Bireylerin kemoterapi aşamalarında; vücut ağırlığı, BKİ, bel çevresi ölçümleri, kalça çevresi ölçümleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Bu ölçümler kemoterapinin başlangıcına göre ortasında azalmış, sonunda ise artarak başlangıçtaki ölçümlerine yaklaşmıştır. Kürler arası çoklu karşılaştırmalar sonucunda tedavinin başlangıcı ile ortası arasındaki ve tedavinin ortası ile sonu arasındaki bu fark anlamlıdır (p<0,001). Enerji ve makro besin ögeleri alım düzeyleri açısından tedavinin ortasındaki alım düzeylerindeki azalma anlamlıdır (p<0,001). Enerji, karbonhidrat, protein, yağ ve posa alım düzeyleri tedavinin ortasına göre sonunda anlamlı olarak artmıştır (p<0,001). Mikro besin ögelerinden; retinol, E vitamini, B grubu vitaminler, folat, sodyum, potasyum, kalsiyum, magnezyum, fosfor, demir, çinko, manganez ve bakır alım düzeyleri tedavinin ortasında azalmış ve sonunda yeniden artmıştır. Kemoterapi aşamalarına göre çoklu karşılaştırmalarda tedavinin başlangıcına göre ortasındaki, ortasına göre sonundaki bu değişim anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Yaşam kalitesi değerlendirmesinde fonksiyonel skor ve genel sağlık skor sonuçlarındaki tedavinin ortasındaki azalma ve tedavi sonundaki artma anlamlıdır (p<0,001). Semptom skoru ise, tedavinin ortasında artmış ve sonunda anlamlı olarak azalmıştır (p<0,001). TOS ve GPx değerleri tedavinin ortasında azalmış, sonunda da azalmaya devam etmiştir (sırasıyla p=0,02 ve p=0,007). Diğer oksidatif parametrelerdeki değişimler anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Kemoterapi başlangıcında vücut ağırlığı ile TAS ve TOS arasında anlamlı ve ters yönlü korelasyon saptanmıştır (sırasıyla r=-0,384 p=0,006 ve r=-0,373 p=0,008).Kemoterapi başlangıcında makro ve mikro besin ögeleri alım düzeyleri ile oksidatif parametreler arasında anlamlı herhangi bir korelasyon bulunmamıştır (p>0,05).Kemoterapinin ortasında tekli doymamış yağ asidi alım düzeyi ile MDA arasında anlamlı ve ters yönlü korelasyon bulunmuştur (r=-0,359 ve p=0,010).Kemoterapi başlangıcında semptom skoru ile C vitamini alım düzeyinde ters yönlü, tedavi ortasında fonksiyonel skor ve genel sağlık skoru ile E vitamini alım düzeyinde aynı yönlü korelasyon bulunmuştur (sırasıyla r=0,345, p=0,014 ve r=0,469, p<0,001). Bu çalışmanın sonuçlarına göre kemoterapi boyunca bireylerin beslenme durumuna bağlı olarak antropometrik ölçümleri, oksidatif parametreleri ve yaşam kaliteleri değişmektedir. Bu nedenle yeterli ve dengeli beslenme örüntüsünün oluşturulması konusunda bireyler tanı anından itibaren takip edilmeli ve tedavi süresince beslenme durumunun değerlendirilmesine devam edilmelidir. Ayrıca meme kanserinin tedavisi sırasındaki ve sonrasındaki süreçte yeterli ve dengeli beslenme konusunda daha fazla araştırma ve uygulamaya ihtiyaç vardır.
Akne vulgarisli bireylerde diyetle ilgili risk faktörlerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı Akne Vulgarisli (AV) bireylerde diyetle ilgili risk faktörlerinin incelenmesidir. Nisan 2018-Eylül 2018 tarihleri arasında Bodrum Devlet Hastanesi'nde yapılan bu çalışmada, 18-30 yaş aralığındaki 24 orta/şiddetli AV'i olan ve 24 AV şikayeti olmayan gönüllü birey incelenmiştir. Bireylere genel bilgilerin, AV ve aile hikayelerinin, beslenme alışkanlıklarının, fiziksel aktivite durumlarının sorgulandığı anket yüz yüze görüşme tekniği ile uygulanmıştır. Bireylerin antropometrik ölçümleri (vücut ağırlığı, boy uzunluğu, bel çevresi, kalça çevresi, beden kütle indeksi (BKİ), yağ oranı,vücut yağ miktarı, vücut kas miktarı, bel/kalça oranı, bel/boy oranı) yapılmıştır. Vücut ağırlığı, BKİ, vücut yağ oranı, vücut yağ kütlesi ve vücut kas kütlesi ölçümleri biyoelektrik impedans analizi (BİA) ile ölçülmüştür. Bir günü hafta sonuna gelecek şekilde 3 günlük bireysel besin tüketim kaydı ile bireylerin günlük enerji, makro ve mikro besin ögeleri alımları saptanmıştır. Tüketim kayıtlarından diyetlerin glisemik indeks (Gİ), glisemik yükü (GY) ve oksidatif denge skoru (ODS) hesaplanmıştır. Çalışmadan elde edilen verilere göre aile hikayesi ve AV olma durumu arasında güçlü bir ilişki bulunmuştur (OR: 11.67 p<0.01). Akne vulgarisli bireyler ile kontrol grubu arasında alkol-sigara kullanımları, fiziksel aktivite durumları ve antropometrik ölçümleri açısından anlamlı bir farklılık tespit edilmemiştir. Orta/şiddetli AV'li kadınlarda, orta/şiddetli AV'li erkeklere kıyasla stresli olma durumunun AV semptomlarını arttırdığı saptanmıştır (p<0.05). Akne Vulgaris grubundaki kadınlarda besin tüketim sıklığı anketine göre; yarım yağlı ve yağsız süt; bal, reçel, pekmez; bisküvi, kek ve pasta tüketimi, kontrol grubuna göre yüksek bulunmuştur. Yeşil yapraklı sebze tüketimi ise kontrol grubundaki kadınlarda, AV'li kadınlara göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Üç günlük tüketim kaydı sonuçlarına göre; kontrol grubundaki kadınlarda toplam sebze-meyve tüketimi, AV grubundaki kadınlarda ise tatlı grubu besinlerin tüketimi belirgin şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Diyetin Gİ değeri ≥70 olan bireylerde AV riski anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (OR:17.5, %95 GA:1.223-250.357,p<0.05). Diyetin GY değeri ise AV'li kadınlarda, kontrol grubundaki kadınlardan yüksek bulunmuştur (p<0.05). Oksidatif denge skoru ile AV arasında bir ilişki gözlenmemiştir (p>0.05). AV oluşumunda en etkili faktör aile hikayesi olmakla birlikte bireyin diyetinin de etkili olabileceği gözlenmiştir. Düşük Gİ'li besinlerin tercihinin AV riskini azaltmada faydalı olabileceği sonucuna varılmıştır.
Kordon klempleme zamanının term ve preterm yenidoğanlarda oksidan-antioksidan medyatörler üzerine etkisi
Kordon klempleme, günümüzde her doğumda uygulanmasına rağmen süresi ve tekniği ile ilgili ortak bir yöntem belirlenememiştir. Geçmiş yıllarda uygulanan geç kordon klemplenmesi (30-60 sn) yapılan doğum sayısının artmasıyla yerini erken kordon klemplenmesine (0-29 sn) bırakmıştır. Klempleme zamanındaki değişim bağlamında, net ve ortak bir tekniğin olmaması bu konuya ilginin artmasına neden olmuştur. Doğumda düşük oksijenli intrauterin ortamdan yüksek oksijenli ekstrauterin ortama geçen yenidoğan bebeklerde serbest oksijen radikalleri üretiminde artış olmaktadır. Neonatal tıp alanındaki gelişmeler sayesinde çok düşük ağırlıklı ve immatür bebeklerin yaşatılması mümkün hale gelmiştir. Bu bebeklerde mekanik ventilasyon, resusitasyon gibi işlemler serbest oksijen radikali üretimini artırmaktadır. Ancak yenidoğan bebeklerde ve özellikle prematüre bebeklerde antioksidan savunma sistemi yeteri kadar gelişmemiştir. Tüm bunların sonucunda bu bebekler oksidan strese karşı büyük risk altındadır. Oluşan oksidatif stres diabetes mellitus, nekrotizan enterokolit (NEK), patent duktus arteriosus (PDA), hipoksik iskemik ensefalopati (HİE), prematüre retinopatisi (ROP), bronkopulmoner displazi (BPD), periventrikuler lökomalazi (PVL), intraventriküler hemoraji (İVH) gibi patolojiler başta olmak üzere çok fazla hastalığın gelişmesinden sorumlu tutulmaktadır. Bu hastalıkların önlenmesi için önerilen çözümlerden biri, antioksidan takviyesi ile serbest oksijen radikallerinin oluşumunun engellenmesidir. Kordon klemplenme zamanı, kan akımı sürdüğü zaman boyunca geçişi devam eden medyatörler nedeni ile bebeklerdeki oksidan-antioksidan denge üzerine etkili olabilir. AMAÇ: Bu çalışmada; term ve preterm yenidoğanlarda kordon klemplenme zamanının, bebeklerdeki oksidan ve antioksidan medyatörler üzerine etkilerinin aydınlatılması amaçlanmıştır. MATERYAL VE METOD: Çalışmamıza Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğine Nisan 2018- Haziran 2018 tarihleri arasında sezaryen endikasyonu olup doğum yapan 80 gebe dahil edildi. Gebeler gestasyonel haftalarına göre preterm ve term (<37, ≥37) olmak üzere her biri 40'ar kişilik iki gruba ayrıldı. Bu gruplar daha sonra kendi içerisinde hemen klempleme yapılanlar ve en az 30 sn beklendikten sonra klempleme yapılanlar olmak üzere iki alt gruba ayrıldı. Sezaryen sırasında alınan umblikal kan örneklerinde katalaz, MDA, MPO, HIF1α ve PGF2 α gibi oksidan-antioksidan medyatör düzeyleri ölçülerek kordon klemplenme zamanının bu medyatör düzeylerine etkisinin incelenmesi hedeflendi. Hastalardan 2 tanesinin kan örneklerinin hemolizli olması nedeniyle bu hastalar çalışmadan çıkarıldı ve kalan 78 hasta ile çalışma tamamlandı. SONUÇLAR: Sonuçlar değerlendirildiğinde; gruplar arasında maternal yaş, gravida, parite ve abortus sayısı yönünden istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. PGF2α, HIF1α ve MDA açısından istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edildi ancak katalaz ve MPO düzeyleri için sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı değildi. TARTIŞMA: Çalışmamızın sonucunda; umblikal kordun geç klemplenmesinin özellikle preterm yenidoğanlarda oksidatif stresle başa çıkmayı da iyileştirdiği ve böylece bebeği oksidan strese daha dayanıklı hale getirdiğini de göstermiş olmaktayız. Ayrıca günümüzde artan sezaryen doğumlar için geç kordon klemplenmesinin yararları konusunda yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bizim çalışmamıza ise sadece sezaryen ile doğum yapan gebe hastalar dahil edilmiştir. Bu da, günümüzde artan sezaryen oranları ve bu konuda yapılmış çalışmaların azlığı nedeniyle ayrı bir önem taşımaktadır. Çalışmamızın bu yönde yapılacak diğer çalışmalara ışık tutacağını düşünmekteyiz.
Parkinson hastalarında MDA, TOS, TAS, İMA belirteçlerinin tespiti ve oksidatif stres durumu
Parkinson hastalığı (PH), en yaygın görülen ikinci nörodejeneratif hastalıktır. PH'nın epidemiyolojisinde genetik ve çevresel faktörlerin etkili olduğu düşünülmesine rağmen hastalığın kesin tedavisi ne yazıkki bulunamamıştır. Bu çalışmanın amacı PH'nda malondialdehit (MDA), iskemik modifiye albümin (İMA), total oksidan seviye (TOS), total antioksidan seviye (TAS) belirteçlerinin değişimi ve oksidatif stresin PH etkisini incelemektir. Çalışmamızda, yaşları 45-90 arasında değişen 21'i kadın 9'u erkek 30 kişi Parkinson hasta grubunu. 12'si kadın 7'si erkek 19 kişi yeni tanı Parkinson grubunu ve 12'si kadın 13'ü erkek 25 kişi kontrol grubumuzu oluşturdu. Çalışmamıza 30'u Parkinson hastası, 19'i yeni tanı Parkinson hastası 25'i kontrol grubunda olmak üzere toplam 74 kişinin katılımıyla gerçekleştirildi. PH olan hastalar Balıkesir Üniverstesi Nöroloji bölümüne başvuran hastalar arasından seçilmiş olup. Bu çalışma hastane etik kurulu tarafından onaylandı ve yazılı bilgilendirilmiş onam alındı. Alınan kan örneklerinden serumları ayrıldı. Daha sonra İMA ve MDA SunRed marka kitlerle Enzyme-Linked ImmunoSorbent Assay (ELISA) yöntemiyle analizleri gerçekleştirildi. TAS ve TOS ölçümleri için Rel Assay Diagnostics (Türkiye) firması tarafından üretilmiş ticari kitler kullanılmış ve ölçümler firmanın tavsiye ettiği yönteme göre yapılmıştır.MDA düzeyleri Parkinson ve yeni tanı Parkinson grupları arasında anlamlı derecede farklı bulunmuştur (p:0,014). Yeni tanı alan Parkinson hastalarında MDA değerlerinin, eski tanılı tedavi sürecindeki Parkinson hastalarına göre yüksek olması oksidan ve antoksidan dengesinin oksidan lehine bozulmalar nedeniyle ortaya çıktığının göstergesi olabileceğini göstermektedir. Buna karşın, PH'da TAS, TOS ve İMA parametrelerinin rolünün anlaşılabilmesi için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İMA, MDA, Parkinson, TAS, TOS
Bedensel belirti bozukluğu ve oksidatif stres
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada DSM-5'e göre bedensel belirti bozukluğu tanısı alan hastalarda oksidatif stres belirleyicilerinden total oksidan seviye (TOS), total antioksidan seviye (TAS), paraoksonaz (PON), arilesteraz (ARE) ve tiyol/disülfid değerlerinin araştırılması, oksidatif stres ile bedensel belirti bozukluğu arasındaki ilişkiyi değerlendirerek etiyolojiye dair yeni hipotezlerle bu hastalığın daha iyi anlaşılması ve tedavisinde yeniliklere katkıda bulunulması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 41 bedensel belirti bozukluğu tanısı alan hasta ile yaş, cinsiyet ve sosyodemografik özellikler bakımından eşleştirilmiş 47 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Katılımcıların sosyodemografik verileri bir forma kaydedildi. Hasta grubuna Hasta Sağlık Anketi-15 (PHQ-15), Bedensel Duyumları Abartma Ölçeği (SSAS), Beck Depresyon Ölçeği (Beck-D) ve Beck Anksiyete Ölçeği (Beck-A) uygulandı. Kontrol grubuna ise belirti tarama listesi (SCL-90R) testi verildi. Hasta ve kontrollerin venöz kan serumu örneklerinde rutin biyokimyasal tetkikleri, TOS, TAS, OSİ, PON, ARE ve tiyol/disülfid değerleri çalışıldı. BULGULAR: Hasta grubunda sağlıklı kontrollere göre oksidanların artışını gösteren TOS, OSİ, disülfit, disülfit/native tiyol ve disülfit/total tiyol değerleri daha yüksekti (p<0.001). PON, ARE ve TAS değerlerinde hasta grubu ve kontrollere arasında anlamlı fark yoktu (p>0.005). Hastalığın süresi, belirtilerin şiddeti ile oksidatif stres parametreleri arasında ilişki yoktu. SONUÇ: Bedensel belirti bozukluğunda oksidatif dengenin oksidanlar lehine bozulduğu görüldü. Oksidatif parametrelerdeki bu artış, oksidatif stresin bedensel belirti bozukluğunun etiyopatogenezinde rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Oksidatif stresi azaltmaya yönelik yaklaşımlar bedensel belirti bozukluğunun ortaya çıkışının önlenmesinde ve tedavisinde alternatif bir yöntem olabilir. Anahtar Kelimeler: Bedensel belirti bozukluğu, oksidatif stres
Akut pankreatitli hastalarda ilk başvuru anındaki ranson skoru ile tiyol disülfid düzeylerinin korelasyonu
Giriş: Akut pankreatitin başlaması ve ilerlemesinde serbest oksijen radikallerinin rolü son zamanlarda yapılan çalışmalar ile ortaya konmuştur. Serbest oksijen radikallerinin üretimine bağlı mekanizmalar sonucu hücre içi oksidasyon redüksiyon dengesinde oksidasyon lehine artış olması sıklıkla biyokimyasal oksidatif stres olarak tanımlanmaktadır. Tiyol/disülfid homeostazı yeni bir oksidatif stres göstergesidir. Bu çalışmadaki amacımız akut pankreatitte tiyol/disülfit dengesini değerlendirmek ve Ranson skoru ile tiyol/disülfit dengesinin korelasyonunun istatiksel olarak anlamlı olup olmadığını araştırmaktır. Materyal ve Yöntem: Çalışmaya 01 Ekim 2017 – 01 Ağustos 2018 tarihleri arasında acil servise başvuran ve akut pankreatit tanısı alan 77 hasta ve kontrol grubu olarak da 58 sağlıklı kişi dahil edildi. Hasta dosyaları retrospektif olarak tarandı. Hastaların yaş, cinsiyet, tam kan, biyokimya, feroksidaz ve tiyol disülfit değerleri ile nötrofil lenfosit oranları kayıt altına alındı. Hastaların başvuru anındaki Ranson skorları hesaplandı. Bulgular: Hasta grubunun %53,2'si (n=41), kontrol grubunun ise %53,4'ü (n=31) kadındı. Hasta grubunun yaş ortalaması 57 yıl, kontrol grubunun yaş ortalaması ise 61 yıldı. Hasta grubunda native tiyol, toplam tiyol ve feroksidaz değerlerinin kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha düşük olduğu saptandı (p değerleri sırasıyla <0,001; ˂0,001; 0,010). Ranson skoru ile toplam tiyolün zayıf derecede negatif yönde korelasyonu ve NLO'nun orta derecede pozitif yönde korelasyonu saptandı. Sonuç: Native tiyol, toplam tiyol ve feroksidaz; hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük saptandı. Ranson skoru ile toplam tiyolün zayıf derecede negatif yönde korelasyonu mevcut olduğu sonucuna varıldı. Böylelikle, akut pankreatit hastalarında oksidan/ antioksidan dengenin bozulduğu ve bunun prognozu öngörür Ranson skoru ile korele olduğu sonucuna varıldı. Literatürde bu konuda az sayıda çalışma olduğu için yapılacak olan daha geniş kapsamlı çalışmalar ile bu konu daha detaylı bir biçimde araştırılabilir. Anahtar Kelimeler: pankreatit, Ranson skoru, oksidan, antioksidan, tiyol/disülfid homeostazı, tiyol, disülfid, ferroksidaz
Keratokonusta kornea epiteli ksantin oksidaz enzim aktivite düzeyi
Amaç: Korneanın ultraviyole (UV) absorbsiyon ve filtrasyonunda önemli bir katman olan epitel tabakasında, UV ilişkili Ksantin Oksidaz (KO) enziminin aktivitesini değerlendirerek bu enzimin keratokonus etiyopatogenezindeki rolünü ve keratokonus klinik şiddetiyle ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Prospektif, randomize karakterli çalışmamızda, Eylül 2017 - Eylül 2018 tarihleri arasında kliniğimize başvuran keratokonus nedeniyle korneal kollajen çapraz bağlama (KÇB) tedavisi planlanan 54 hastanın 66 gözü; ve refraksiyon kusuru nedeniyle fotorefraktif keratektomi (PRK) tedavisi planlanan 32 hastanın 43 gözü çalışma kapsamında değerlendirildi. Tüm vakaların detaylı oftalmolojik muayenesi ardından korneal topografi haritaları(Sirius, CSO) çıkarıldı. KÇB ve PRK operasyonu öncesi mekanik kazıma yöntemiyle uzaklaştırılan kornea epitelleri toplandı. Keratokonus ve kontrol grubu kornea epitellerinin KO aktivite düzeyi (mIU/mg) spektrofotometrik yöntemle değerlendirildi. Keratokonus grubu Amsler-Krumeich sınıflamasına göre üç alt gruba (evre 1, evre 2, evre 3) ayrıldı. Sonuçlar keratokonus ile kontrol grubu arasında ve keratokonus grubunda evrelere göre kendi içinde istatistiksel analizlerle karşılaştırıldı. Bulgular: Keratokonus ve kontrol grubu arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı fark bulunmadı (sırasıyla p=0,064, p=0,296). KO enzim aktivite düzeyleri açısından bakıldığında; keratokonus grubu KO aktivitesi 173,57 (±87,61) mIU/mg, kontrol grubu KO aktivitesi 223,70 (±99,52) mIU/mg olarak bulundu ve iki grup arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p˂0,001). Amsler-Krumeich sınıflamasına göre kendi içinde üç gruba ayrılan keratokonus grubunda; evre 1 (n=33), evre 2 (n=19) ve evre 3 (n=14) KO aktivite düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0,681). Tartışma: Bu çalışmada keratokonus etiyopatogenezinde kornea epiteli oksidan karakterli KO enziminin, UV hasarı oluşmasındaki rolü incelenmiştir. Keratokonik kornea epiteli KO aktivitesi spektrofotometrik yöntemle değerlendirilmiş ve keratokonus grubunda aktivite düzeyi daha düşük bulunmuştur. Oksidatif stres hasarı ve anti-oksidan maddelerde azalmanın iyi bilindiği keratokonusta; oksidan karakterli enzimdeki düşük aktivite, enzim sentez sürecindeki patolojilerin yanı sıra ultraviyole filtrasyonunda major görevli kornea epitelinin yapısal defektinden kaynaklanabilir. Epitel katmanındaki defekt stroma ve derindeki diğer dokuların UV'ye daha fazla maruziyetiyle sonuçlanabilir; bu durum inflamasyon ve apopitozise yol açabilir. KO aktivitesindeki düşüklük nörotrofik faktörlerdeki değişim yoluyla, keratokonik korneada sinir belirginleşmeyle sonuçlanan bir dizi histopatolojik değişimi tetikleyebilir. Sonuç: Keratokonus etiyopatogenezinde oksidan karakterli KO aktivitesindeki değişim, oksidatif stres, inflamasyon ve apopitoz gibi süreçlerde rol oynayabilir. Ayrıca keratokonustaki bazı histopatolojik korneal değişimlere neden olabilir. Keratokonus etiyopatogenezisinde etkili olduğu düşünülen bu enzim ile ilgili yapılacak ileri düzey çalışmalarla keratokonus tedavisine yeni bir bakış açısı getirilebilecektir. Anahtar Kelimeler: Keratokonus, Ksantin Oksidaz, Kornea, Ultraviyole, Oksidatif stres, Oksidan enzim
Behçet hastalarında tiyol-disülfid dengesinin araştırılması
Amaç: İnflamasyon esnasında antioksidan mekanizmada yetersizlik nedeniyle reaktif oksijen ürünlerin artması oksidatif stres olarak tanımlanmaktadır. Behçet hastalığında artmış oksidatif stres ve antioksidan mekanizmaların yetersizliği nedeniyle oksidan durumda bir dengesizlik olduğu düşünülmektedir. Mevcut araştırmalara rağmen oksidatif hasarın hastalıktaki rolü belirlenememiştir. Bu araştırmadaki amaç Behçet hastalarındaki yeni bir oksidatif stres belirteci olan tiyol-disülfid dengesinin değerlendirilmesidir. Ek olarak tiyol-disülfid dengesinin klinik bulgular ile korelasyonunun yanısıra HLA-B51 ile korelasyonu da değerlendirilmiştir. Materyal ve Yöntem: Bu araştırmaya, 2018 ve 2019 tarihleri arasında dermatoloji polikliniğine başvuran, Behçet hastalığı tanısı konulan, diğer yönlerden sağlıklı, 18 yaş ve üzeri 50 hasta ve 54 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, hastalık tanı yaşı, ailede Behçet hastalığı ve akraba evliliği öyküsü, hastalık için kullanılan ilaçlar, ek ilaç kullanımı, başvuru esnasındaki hastalık aktivitesi kaydedildi. Hem hastaların hem de sağlıklı gönüllülerin native tiyol, total tiyol konsantrasyonları, plazma disülfid seviyeleri, disülfid/ nativ tiyol oranları ölçüldü. Ek olarak hastaların rutin venöz kan örneğinden hemogram, karaciğer fonksiyon testleri, lipit profili ve HLA-B51 değerleri çalışıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol grupları bazında tiyol-disülfid dengesi incelendiğinde kontrol grubunda yer alan bireylerin toplam tiyol değerleri daha düşük, native tiyol değerleri daha yüksek saptandı ve istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlendi (sırasıyla; p=0.021, p=0.027). Gruplar bazında kıyaslandığında genital ülseri ve göz bulgusu olmayan bireylerin native tiyol değerleri daha yüksek bulundu ve istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edildi (sırasıyla; p=0.036, p=0.035). Hasta bireylerin hastalık süresi ile toplam tiyol ve native tiyol değerleri arasında negatif yönlü, zayıf, doğrusal ve istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (sırasıyla; p=0.010, p=0.014) Sonuç: Çalışmamız Behçet hastalarında hücresel redoks durumunu ve oksidatif stresi belirlemek amacıyla tiyol-disülfid dengesinin bir marker olarak kullanıldığı ilk çalışmadır. Elde ettiğimiz veriler neticesinde literatürle uyumlu bir şekilde Behçet iv hastalığında oksitadif stres artışı ve antioksidan kapasitede azalma söz konusudur. Hastalığın patogenezinin ve oksidan/antioksidan dengesinin rolünü aydınlatmak hastalığın takip ve tedavisinde rol gösterici olabilir. Anahtar Kelimeler: Antioksidan, Behçet hastalığı, oksidatif stres, oksidan, tiyol disülfid homeostazı
Deneysel diyabet oluşturulmuş ratlarda arı sütünün dna koruyucu etkinliği
Amaç: Bu çalışmanın amacı, streptozotosin ile diyabet oluşturulmuş erkek ratlarda, arı sütünün artan dozlarda intragastrik sonda uygulanması ile olası antihiperglisemik, antioksidan ve DNA hasarındaki koruyucu etkinliğini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 330-400 g ağırlığında erişkin 38 adet Sprague dawley erkek rat kullanıldı. 50mg/kg streptozotosin intraperitoneal enjeksiyonla uygulanarak diyabet oluşturuldu. Kan glukoz düzeyi 200mg/dl üzerinde olan ratlar diyabetik olarak kabul edildi. Arı sütü sağlıklı arı sütü (Sas) grubuna 300 mg/kg, diyabetik üç gruba (Das50, Das150, Das300), sırasıyla, 50-150-300 mg/kg dozlarında, 2ml %0,9 NaCl solüsyonu sağlıklı kontrol (Sk) ve diyabetik kontrol (Dk) gruplarına 28 gün boyunca intragastrik sonda ile uygulandı. DNA hasarının değerlendirilmesi için kan numunelerinden comet analizi yapıldı ve kuyruk momenti ile kuyruk yüzdesi parametreleri incelendi. Oksidatif stresin değerlendirilmesi için karaciğer numunelerinden Süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), İndirgenmiş glutasyon (GSH) ve malondialdehit (MDA) parametreleri incelendi. Bulgular: Das300 grubunda canlı ağırlık ölçümlerinde haftalar arası anlamlı farklılık gözlemlenmedi (p=0,307). Das300 grubunda kan glukozu ölçümlerinde haftalar arası anlamlı farklılık gözlenmedi. Dk grubuna göre Das50, Das150 ve Das300 gruplarında kuyruk momenti ve kuyruk yoğunluğu verilerinde anlamlı bir azalma saptanmıştır (p=0,001). Das gruplarında SOD düzeyinin anlamlı olarak arı sütü dozuna bağlı arttığı saptanmıştır (p=0,002). Yine, Das gruplarında CAT ve GSH düzeyinin anlamlı olarak arı sütü dozuna bağlı arttığı saptanmıştır. Das150 grubunda MDA düzeyinin anlamlı olarak azaldığı saptanmıştır. Sonuç: Arı sütünün diyabete bağlı gelişen oksidatif stres ve DNA hasarını azaltabileceği, canlı ağırlık kaybını kısmen engelleyebileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Arı sütü, comet assay, diyabet, oksidan, streptozotosin.
Panik bozukluk tanısı alan hastalarda total antioksidan kapasite, paraoksanaz, arilesteraz, malondialdehid düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Son yıllarda yapılan çalışmalar, oksidatif stresin ve antioksidan sistemlerin, PB patogenezinde rol oynadığına dair kanıtları giderek artırmaktadır. Bu çalışmanın amacı, ilk olarak PB'si olan hastalar ile sağlıklı kontrolleri, daha sonra PB agorafobili ve agorafobisiz alt tiplerini son olarakta kontrol, agorafobili ve agorafobisiz olarak ayırdığımız üç grubu antioksidatif parametrelerden TAC, PON, ARE ile bir oksidan olan MDA düzeyleri yönünden karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Bu araştırma, Ekim 2009 ile Ekim 2010 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Psikiyatri kliniğine başvuran DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre PB tanısı almış 53 hasta ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 53 kontrol grubu ile yapılmıştır. Veri toplama aracı olarak, sosyodemografik veri formu, PAÖ total, HAM-D ve HAM-A kullanılmıştır. Hasta ve kontrol grubundan, geceden en az 12 saatlik açlık sonrası sabah 08.00-09.00 saatleri arası 8-10 cc kan jelli biyokimya tüpüne alınmıştır. Kan örnekleri 4000 rpm'de 10 dakika santrifuj edilerek plazmaları ayrılmıştır. Ayrılan serumlar kuru steril tüplere aktarılmış ve çalışma gününe kadar -80 C0'de saklanmıştır. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 16 paket programı ile yapılmıştır.Bulgular: Çalışmamızda, PB hasta grubunda kontrol grubuna göre TAC, PON, ARE antioksidanları anlamlı olarak daha düşük, MDA oksidanı ise daha yüksekti. Aynı parametreler, agorafobili ve agorafobisiz PB alt gruplarında karşılaştırıldığında, agorafobili grupta agorafobisiz gruba göre TAC, PON, ARE antioksidanları anlamlı olarak daha düşük, MDA oksidanı ise anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Agorafobili ve agorafobisiz PB alt grupları ayrı ayrı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, agorafobili grupta kontrol grubuna göre TAC, PON, ARE düzeyleri daha düşükken, MDA düzeyi daha yüksekti. Ancak agorafobisiz grupta kontrol grubuna göre TAC, PON, ARE düzeyleri daha düşük olmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı değildi. MDA düzeyleri ise kontrol grubundan farklı değildi. Agorafobili, agorafobisiz ve kontrol grubu kendi aralarında karşılaştırıldığında ise agorafobili grupta TAC, PON, ARE antioksidanları kontrol ve agorafobisiz gruptan anlamlı düzeyde düşük, MDA oksidanı ise yüksekti. Aynı parametreler agorafobisiz grupta kontrol grubundan farklı değildi.Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre, PB hastalarında oksidatif stres belirteci olan MDA düzeyi yüksek iken, antioksidanlardan PON, ARE ve TAC düzeyleri düşüktü. Agorafobili grupta kontrol grubuna göre MDA'nın daha yüksek, PON, ARE ve TAC'ın daha düşük olması ancak agorafobisiz PB alt grubunda kontrol grubuna göre TAC, PON, ARE düzeyleri daha düşük, MDA düzeyi daha yüksek olmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı olmaması, parametrelerdeki değişikliği agorafobili grubun yarattığını göstermektedir. Bu bulgular, PB'ye agorafobinin eklenmesi, atak sayısının artması, yüksek HAM-A skorları gibi hastalık şiddetinin arttığını gösteren değişkenlerin, PB'deki artmış oksidatif stresi ve hasarlı antioksidatif mekanizmaları daha da artırdığını düşündürür.Anahtar Kelimeler: Panik bozukluk, oksidatif stres, oksidatif/antioksidatif parametreler.
Sağ hepatektomi cerrahisi uygulanan karaciğer nakli vericilerinde propofol ile izofluranın antioksidan etkinliğinin karşılaştırılması
Giriş ve AmaçÜlkemizde son yıllarda kadavradan organ bağışının azlığı, artan hasta popülasyonuna bağlı olarak organ ihtiyacının gün geçtikçe artması nedeniyle canlı vericili karaciğer transplantasyonunda artış olmuştur. Hem cerrahi stres nedeniyle, hem de donör hepatektomi operasyonu sırasında uygulanan pringle manevrası ile karaciğerde oluşabilecek iskemi genellikle oksidatif stresi indükleyebilir. Bu nedenle donör hepatektomi cerrahilerinde anestezik ajanların antioksidatif etkileri klinik olarak önemli olabilir.Bu çalışmada donör hepatektomi operasyonlarında izofluran ve propofolün oksidan ve antioksidan sistem üzerine olan etkilerinin ortaya konulması amaçlanmıştır.YöntemSağ hepatektomi cerrahisi uygulanacak karaciğer nakli vericisi ASA I-II, 18-65 yaş arasındaki toplam 70 olgu çalışmaya dahil edildi. Olgular propofol grubu (n=35) ve izofluran grubu (n=35) olarak ikiye ayrıldı. Propofol grubundaki olgulara; propofol, remifentanil, O2/hava, izofluran grubundaki olgulara ise izofluran, remifentanil, O2/hava kullanılarak anestezi uygulandı. Operasyon boyunca olguların KAH, sistolik kan basınçları, diyastolik kan basınçları, ortalama arter basınçları, SpO2, ETCO2, TOF ve BİS değerleri 30 dakikada bir kaydedildi. Operasyon bitiminde hastaların ekstübasyon, göz açma ve derlenme süreleri dakika olarak kaydedildi. Operasyon sırasında gözlenilen komplikasyonlar yazıldı. Tüm hastalardan preoperatif, intraoperatif 1. saatte ve postoperatif 1. saatte kan örnekleri alındı. Antioksidan etkinin değerlendirilmesi amacı ile plazma süperoksit dismutaz (SOD), malondialdehit (MDA), total oksidatif durum (TOS), total antioksidan kapasite (TAK) düzeyleri çalışıldı. Oksidatif stres indeksi (OSİ) hesaplandı.BulgularGruplar arasında demografik özellikler, anestezi, cerrahi süreleri ile greft ağırlığı, idrar çıkışları, tahmini kan kaybı ve verilen sıvı açısından istatistiksel bir fark bulunmadı.Propofol ve izofluran grupları arasında göz açma ve ekstübasyon süresi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark (p < 0.05) olup bu fark propofol grubunda daha düşük olarak bulundu.Her iki grupta da intraoperatif TAK düzeyi preoperatife göre azaldı. Propofol grubunda postoperatif TAK düzeyi preoperatife göre azalırken, izofluran grubunda artış görüldü. Bu değişim miktarları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.05).Her iki grupta da OSİ düzeyi preoperatife göre intraoperatif artmış görüldü. Propofol grubunda postoperatif OSİ değerleri izofluran grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p<0.05).Gruplar arasında intraoperatif dönemdeki MDA düzeyleri karşılaştırıldığında izofloran grubunda anlamlı artış bulundu (p<0.05). Postoperatif MDA düzeylerinde preoperatif döneme göre propofol grubunda azalma, izofluran grubunda ise artma görüldü. Bu değişim miktarları istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05).SonuçDonör hepatektomi operasyonlarında iki farklı anestezi tekniğinin oksidatif stres üzerine etkilerini incelediğimiz çalışmamızda propofolün lipid peroksidasyonunun bir göstergesi olan MDA'yı anlamlı bir şekilde düşürdüğü görülmüştür. Ancak toplam antioksidan aktiviteyi gösteren TAK düzeyi propofol anestezisinde azalmıştır. Propofolün in vivo ve in vitro deneysel çalışmalarda antioksidan etkinliği gösterilmesine rağmen klinik kullanımdaki kan konsansantrasyonlarının etkinliğinin daha fazla araştırılması gerektiği düşüncesindeyiz.
Aerobik egzersizin sedanter bayanlarda vücut kompozisyonu, bazal metabolizma hızı, total oksidan ve antioksidan kapasite üzerine etkisinin incelenmesi
ÖZETAEROBİK EGZERSİZİN SEDANTER BAYANLARDA VÜCUT KOMPOZİSYONU, BAZAL METABOLİZMA HIZI, TOTAL OKSİDAN VE ANTİOKSİDAN KAPASİTE ÜZERİNE ETKİSİNİN İNCELENMESİBu çalışma 8 haftalık aerobik egzersizin sedanter bayanlarda vücut kompozisyonu, bazal metabolizma hızı, toplam oksidan ve antioksidan kapasite üzerine etkisini incelemek amacıyla yapıldı.Araştırmaya katılan 40 gönüllü, yaş ortalaması 40.30±4.47 olan kontrol grubu (KG) (n=20) ve yaş ortalaması 41.05±3.26 olan egzersiz grubu (EG) (n=20) olmak üzere random yöntemiyle iki gruba ayrıldı. Kontrol grubuna egzersiz yaptırılmazken, egzersiz grubuna 8 hafta süresince, haftada 3 gün, günde 1 saat aerobik-koş-yürü egzersizleri yaptırıldı. Tüm deneklerin çalışma öncesi ve sonrası vücut kompozisyonu, bazal metabolizma hızı (BMH), toplam oksidan kapasite (TOK) ve toplam antioksidan kapasite (TAK) ölçümleri alındı. EG ve KG arasında yaş, boy ve kilo bakımından fark olup olmadığının belirlenmesi amacıyla Mann ? Whitney U testi kullanıldı. Verilerin normal dağılıma uygun olup olmadığı Kolmogorov Smirnov testi ile incelendi. Ön test?son test değişiminin EG ve KG'ye göre karşılaştırılması için tekrarlı ölçümlerde iki yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanıldı. Tüm istatistik analizler SPSS paket programında yapıldı ve anlamlılık düzeyi 0.05 olarak alındı.Bulgulara göre kilo, vücut kitle indeksi (VKİ), vücut yağ yüzdesi (VYY), yağsız vücut kitlesi (YVK), çevre ölçümleri, bel kalça oranı (BKO), segmental vücut kompozisyonu, deri kıvrımı kalınlığı, BMH, TAK ve TOK ölçümlerinin tümünde son test ölçümlerine göre EG lehine anlamlı farklılık bulundu (p<0.05). VKİ değerinin EG' nda 29.62±3.78 kg/m2'den, 28.47±3.74 kg/m2'ye düştüğü tespit edildi ve ön test sonuçlarına göre EG' nda % 3.11 oranında azalma, KG' nda ise % 0.38 oranında artış olduğu saptandı. YVK değeri EG' nda 50.62±5.41 kg'dan 51.55±5.95 kg'a, BMH değeri 1308±201.8 kcal' den 1409±218.3 kcal' e yükseldi. TAK değeri EG' nda 2.10±0.01 ?mol' den, 2.35±0.06 ?mol' e çıkarken, KG' nda anlamlı bir değişim oluşmadı. TOK değerinde ise KG' nda 5.95±1.41 mmol' den 5.64±1.67 mmol' e düşerken, EG' nda 6.33±1.23 mmol' den 3.48±1.94 mmol' e düşerek anlamlı bir değişim tespit edildi (p<0.05).Sonuç olarak 8 haftalık, koş-yürü tarzı aerobik egzersizlerin, sedanter bayanlarda vücut kompozisyonu parametrelerini olumlu yönde değiştirdiği, bazal metabolizmayı hızlandırdığı, toplam oksidan ve antioksidan kapasite değerlerini de anlamlı yönde değiştirdiği söylenebilir.Anahtar kelimeler: Sedanter Bayan, Aerobik Egzersiz, Vücut Kompozisyonu, Bazal Metabolizma Hızı, Toplam Oksidan Kapasite, Toplam Antioksidan Kapasite.
Penil kavernöz kan, periferik venöz kan, peyronie plağı ve normal tunika albugenia dokularındaki antioksidan seviyelerinin karşılaştırılması ve peyronie plağı oluşumuna etkisinin araştırılması
Peyronie Hastalığı, peniste korpus kavernozum etrafını saran tunika albugenia'nın yara iyileşme bozukluğu ve fibrozisiyle karakterize, progresif ve benign bir edinsel bağ doku hastalığıdır. Korpus kavernozum yapısında meydana gelen fibrotik plaklar nedeniyle, özellikle erekte haldeyken ortaya çıkan penil ağrı, penil kurvatür, ilişkiye girmede zorlanma, ele gelen plak, penis kısalması ve daralması, peniste şekil bozuklukları hastalığın temel semptomlarıdır. Tunika albugenia'nın yaralanması sonucu meydana gelen soyulma, kanın sızmasına ve yeniden emilmeyen fibrinin dokuda birikimine yol açar, bu da fibrin birikiminin güçlü bir faktör olduğu lokal inflamatuar hücrelerin (makrofajlar, nötrofil granülositler, T hücreleri, mast hücreleri vb.) toplanmasına neden olur. Bu hücreler hızla proinflamatuar sitokinler (interlökin-1 (IL-1), tümör nekroz faktör-alfa (TNF-alfa)) üretir ve fibroblastlar üzerinde kemotaktik etkilere sahiptirler. Çeşitli hücre tipleri (fibroblastlar, trombositler, monositler, makrofajlar, nötrofil granülositler ve T hücreleri) bölgeye çekildiğinde, önemli fibrojenik faktörler (transforme edici büyüme faktörü beta-1 (TGF-ß1), trombosit kaynaklı büyüme faktörü (PDGF) ve temel fibroblast büyüme faktörü (bFGF)) üretmeye başlarlar ve dokuda kollajenin aşırı üretimine yol açarlar. İnflamatuar bölgede bulunan makrofajlar ve nötrofiller granülositler, aktivasyon sonrası degranülasyon yaparak lizozomal enzimler ve reaktif oksijen türleri (ROS) üretirler. Bu çalışmada, Peyronie operasyonu sırasında aynı hastadan periferik kan , penil kavernöz kan, peyronie plağı ve normal tunika albugenia dokularında tiyol, modifiye iskemi albumin, süperoksit dismutaz, total antioksidan ve oksidan seviyeleri ölçülecek olup, kontrol grupları ve çalışma grupları arasındaki karşılaştırmalar, antioksidan eksikliği ile peyronie plağı oluşumu arasındaki potansiyel ilişkiyi aydınlatmayı amaçlamaktadır. Çalışmaya Peyronie hastalığı nedeniyle penil plikasyon ve peyronie plak eksizyonu uygulanan 22 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan hastalardan operasyon sırasında periferik venöz kan, penil kavernöz kan , peyronie plağı ve penil normal tunika albugenia dokuları alındı. Kontrol grubu olarak normal tunika albugenia dokusu ve periferik kan, çalışma grubu olarak ise peyronie plağı ve penil kavernöz kan dokuları olarak belirlendi. Bu materyallerden tiyol, iskemi modifiye albumin, süperoksit dismutaz, total antioksidan ve oksidan seviyelerine bakıldı. Çalışmamızın sonuçlarına göre, Total oksidan seviye (TOS), Oksidatif stres indeksi (OSI), Toplam Süperoksit Dismutaz (SOD) ve İskemi Modifiye Albumin (IMA ABSU) düzeyleri kavernöz sistemde sistemik venöz dolaşıma göre anlamlı biçimde daha yüksek saptanmıştır (her biri için p<0.001). Öte yandan TAS, native tiyol, total tiyol ve disülfid düzeyleri ise sistemik venöz dolaşımda kavernöz sisteme göre anlamlı biçimde daha yüksek saptanmıştır (her biri için p<0.05). D/NT*100, D/TT*100 ve NT/TT*100 değerleri arasında gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Bu, Peyronie hastalığında lokal olarak oksidatif stresin arttığı bir durum olabileceğini işaret etmektedir. Çalışmamızda bulunan diğer bir sonuç peyronie hastalarında lezyondaki total protein düzeyleri kontrol dokuya göre anlamlı biçimde daha yüksekken (p=0.014), OSI düzeyleri ise peyronie lezyonlarında anlamlı biçimde daha düşüktür (p=0.019). TAS, TOS ve toplam SOD düzeyleri bakımında peyronie lezyonları ve kontrol dokuları arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (her biri için p>0.05). OSI düzeyleri peyronie plaklarında artmış olarak beklenmekteyken tam tersi bir sonuç çıkmasının nedeni operasyon sırasında aynı hastadan alınan normal tunika albugenia ve peyronie plaklarının birbirine çok yakın olmasından kaynaklanabilir. Bu sebeple TAS, TOS ve toplam SOD düzeyleri bakımından peyronie lezyonları ve kontrol tunika albugenia dokuları arasında anlamlı bir farklılık saptanmamış olabilir. Sonuç olarak, çalışmamızda Peyronie hastalığının biyokimyasal ve klinik özellikleri ile oksidatif stres arasındaki ilişki incelenmiş olup oksidatif stresin bu hastalığın patofizyolojisi üzerinde etkili olabileceği öngörülmektedir. Oksidatif stresin hücresel hasara neden olabileceği ve inflamasyonu artırabileceği göz önüne alındığında, bu bulgular, Peyronie hastalığının tedavisinde oksidatif stresi hedefleyen yaklaşımların potansiyelini vurgulamaktadır.
Diyabetik ayak tanılı hastaların kanlarındaki bazı oksidan ve antioksidan düzeyleri amputasyon açısından bir risk faktörü müdür?
Diyabet; dünya genelinde görülme sıklığı her geçen gün artan ciddi komorbiditeler ve mortalite ile sonuçlanabilen hiperglisemi ile karakterize bir metabolizma bozukluğudur. Diyabetli hastalar için geliştirilen tedavi modaliteleri ile diyabetli hastaların ortalama yaşam süreleri artmaktadır. Bu durum diyabete bağlı komplikasyonların görülme sıklığını da arttırmaktadır. Bu komplikasyonların gelişiminin önlenmesi ve tedavisinin düzenlenmesinin önemi her geçen gün artmaktadır. Diyabete bağlı gelişen komplikasyonlardan önemli birisi de diyabetik ayaktır. Diyabetik ayak; ayakta farklı seviyelerde diyabetik ayak yaralarından başlayarak sonucunda amputasyona kadar ilerleyebilen bir diyabet komplikasyonudur. Diyabetik ayak nontravmatik alt ekstremite amputasyonlarının en sık nedenidir. Diyabetik ayak tanılı hastaların amputasyona gidişindeki risk faktörlerinin belirlenmesi ve amputasyona gidişin önlenmesi konusunda henüz tatmin edici tedavi yöntemleri geliştirilememiştir. Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği ve Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kliniğine başvurup diyabetik ayak tanısı alan hastalardan kan örnekleri alınmıştır. Hastalardan alınan kan örneklerinden önemli bir antioksidan olan tiyol-disülfit ve oksidan mekanizmanın önemli bir göstergesi olan 8-OHdG düzeyleri çalışılmıştır. Ortalama 9,6(6-16) aylık takip sonucunda amputasyona giden hastalar bu parametreler açısından incelenmiştir. Tiyol-disülfit ve 8-OHdG düzeyleri ölçülerek oksidatif ve antioksidatif mekanizmanın amputasyon açısından risk faktörü olup olmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca hastaların yaş, cinsiyet, Wagner seviyesi ile amputasyon arasında ilişki olup olmadığına bakılmıştır. Yaptığımız çalışma sonucunda diyabetik ayak tanılı hastalarda amputasyona gidiş ile 8-OHdG düzeyleri ve tiyol-disülfit düzeyleri arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. Amputasyona giden hastaların yaş ortalaması ve Wagner seviyesi gitmeyenlere göre daha yüksek bulunmuştur.Erkek cinsiyette kadınlara göre amputasyon daha fazla görülmüştür. Sonuç olarak antioksidan kapasiteyi değerlendirmek için kullandığımız tiyol-disülfid ve oksidan durumu değerlendirmek için kullanıdığımız 8-OHdG değerleri amputasyon açısından risk faktörü olarak görülmemiştir. Diyabetik ayak tanılı hastalarda amputasyona gidişte oksidatif stres ve antioksidan kapasite arasında ilişki bulunamamıştır.Daha önce tanımlanmış olan nöropati, mikrovasküler bozukluk, kötü glisemik kontrol, yaş, ayak bakımı gibi faktörler amputasyona gidişte daha önemli görünmektedir. Amputasyona gidişi önlemek için bu faktörlerin tedavisi ve hastaların eğitim ve bilinçlendirilmesinin daha faydalı olacağı anlaşılmaktadır. Anahtar Kelimeler: Diyabetik ayak, Amputasyon, Oksidatif stres, Tiyol disülfit, 8-OHdG
Erektil disfonksiyonlu hastalarda yeni bir oksidatif parametre: Tiyol disülfid homeostazisi
Erektil disfonksiyon (ED), yaygın görülen bir ürolojik hastalık olup özellikle "organik kaynaklı impotans" genç erkek hastaları hem yaşam kalitesi hem de psikososyal açıdan ciddi olarak etkileyen önemli bir sağlık sorunudur. Mevcut durumun etiyolojisi halen daha tam olarak aydınlatılabilmiş değildir. Erektil disfonksiyonun etiyolojisinde yer alan faktörlerin açığa kavuşturulmasının; hastalığın erken tanı ve tedavisinde yeni çığırlar açacağı düşünülmektedir. Oksidatif stres ile ED arasındaki ilişkinin kanıtı yetersizdir; ancak, giderek artan sayıda çalışma, ED patogenezinde reaktif oksijen türlerinin (ROT) oluşumu ve vücut antioksidan savunmaları arasında bir dengesizliğin rolünü bildirmiştir. Erektil disfonksiyonda etiyolojiyi ortaya koymak için pek çok test geliştirilmiştir. Son yıllarda kullanılan tiyol oksidatif stres testi de erektil disfonksiyon etiyolojisinde rol alan oksidatif stresin rolünü belirlemede kullanılan yöntemlerden biridir. Bu çift taraflı dengenin 1979 yılından beri ancak tek tarafı ölçülebilinirken, Erel & Neşelioğlu'nun geliştirdiği yeni yöntemle her iki değişken düzeyi de ayrı ayrı ve toplamsal olarak ölçülebilmekte ve hem bireysel hem de bütünsel olarak değerlendirilebilmektedir. Tiyol-Disülfid Homeostazisi yaşamsal bir öneme sahiptir. Diğer oksidatif parametreler kullanılarak erektil disfonksiyonun etiyolojisi açıklanmaya çalışılmış ancak ED hastalarında bu yeni test kullanarak plazmadaki oksidatif stresin etkisi araştırılmamıştır. Bu nedenle Tiyol – Disülfid Homeostazisi testi ile erektil disfonksiyonlu hastalarda oksidatif/antioksidatif denge araştırılmıştır. Anahtar Kelimeler: Erektil Disfonksiyon, Tiyol-Disülfid Homeostazisi, Yeni Oksidatif Parametre
Epilepsi hastalarında eser element düzeyi, tiyol-disülfid dengesi, hücre içi okside ve redükte glutatyon düzeylerinin değerlendirilmesi
Bu araştırmada eser element düzeyi, tiyol-disülfid dengesi, hücre içi okside ve redükte glutatyon düzeylerini değerlendirerek, epilepsi patogenezinde rol oynayan etmenler içinde oksidatif hasar ve eser element miktarının rolünün olup olmadığını açığa çıkarmayı amaçladık. Çalışmaya 41 epilepsi hastası, 43 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen bireylerin serumlarında bakır, çinko, selenyum seviyeleri atomik absorbsiyon spektrometri cihazı ile çalışıldı. Oksidatif stres belirteci olarak serum tiyol disülfid dengesi ile hücre içi okside ve redükte glutatyon düzeyleri spektofotometrik yöntemle çalışıldı. Hasta grubunda serum bakır seviyeleri anlamlı olarak yüksek iken (hasta: 127,0±31,2 µg/dL, kontrol: 102,9±16,4 µg/dL, p<0,001) çinko seviyeleri anlamlı olarak düşüktü (hasta: 90,9±28.8 µg/dL, kontrol: 104,7±29,5 µg/dL, p: 0,0034). Selenyum seviyeleri açısından anlamalı bir fark yoktu (hasta: 97,9±25,0 µg/L, kontrol: 99,7±21,0 µg/L, p:0,733). Çalışmamızda hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla serum tiyol disülfid dengesinde anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,005). Hücre içi okside glutatyon düzeyleri hasta grubunda anlamlı olarak yüksek iken (hasta: 113.7±21.2 µmol/L, kontrol: 84.9±27.3 µmol/L, p<0.001), redükte glutatyon düzeylerini anlamlı olarak düşük bulduk (nativ GSH; hasta:584.4±141.3 µmol/L, kontrol:858.3±243.9 µmol/L, total GSH; hasta:818.8±156.3 µmol/L, kontrol: 1028.2±240.1 µmol/L, p<0.001). Bu çalışmada epilepsi hastalarında serum eser element düzeyi ve tiyoldisülfid dengesi ile birlikte ilk defa hücre içi GSH/GSSG düzeylerini çalışılmış ve dengenin GSSG lehine anlamlı olarak artmış olduğunu tespit edilmiştir. Hastalığın patogenezinin anlaşılmasında verilerimizin yol gösterici nitelikte olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Epilepsi, eser element, hücre içi glutatyon, tiyol-disülfid
Dismenorede siklusun farklı fazlarında paraoksonaz ve arilesteraz enzimlerinin oksidan/ antioksidan kapasite ve aktiviteye etkisi
Dismenorede Siklusun Farklı Fazlarında Paraoksonaz ve Arilesteraz Enzimlerinin Oksidan/ Antioksidan Kapasite ve Aktiviteye Etkisi Amaç: Dismenore reprodüktif dönemde oldukça sık görülen, kişide iş gücü ve zaman kaybına yol açabilen semptomatik bir hastalıktır. Dismenore etyopatogenezi hala net olarak aydınlatılamamıştır. Oksidatif stresin, patogenezde rol alabileciğini düşünerek serum PON, SPON, ARES düzeylerini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 01.11.2018 - 01.05.2019 tarihleri arasında Ankara Yıldırım Beyazıt üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran yaşı 18-49 arasında olan, çalışmaya katılmaya gönüllü 38 hasta, 21 kontrol grubu toplam 59 katılımcı dahil edildi. Çalışma grubuna dahil edilen hastalardan ve kontrol grubu için gönüllü katılımcılardan sekiz saat açlık sonrası kan örnekleri alındı, bir saat içinde 3200 rpm de 10 dk santrifüj edilerek serumları ayrıldı. Hemoliz olan serum örnekleri çalışmaya dahil edilmedi. Kan örnekleri katkısız tüplere alındı. Alınan venöz kanlar; serumları ayrıştırılarak Ankara Yıldırım Beyazıt üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Biyokimya Laboratuarında PON ve Arilesteraz düzeyi çalışılmak amacıyla -80C'de depolanarak muhafaza edildi. Çalışma yapılacağı zaman tüm serum örnekleri oda ısısına getirildikten sonra biyokimya laboratuarında çalışıldı. Verilerin değerlendirilmesinde IBM SPSS Statistics 20 programı kullanılmış ve istatistiksel anlamlılık sınırı olarak p<0.05 kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda hasta ve kontrol grubunun demografik özellikler (BMI, parite, medeni hal) açısından herhangi bir fark bulunamadı(p>0.05). Hasta grubunun yaş ortalaması kontrol grubundan daha küçük olarak bulundu(p<0.05). Hasta ve kontrol grubu kadınların eğitim düzeyleri arasında fark bulundu(p<0.001). Lise ve üniversite mezunu olma oranları daha fazla iken kontrol grubundaki kadınların lisans üstü mezunu olma oranları daha fazlaydı. İki grup arasında menarş ve menstruasyon süreleri açısından fark bulunamadı(p>0.05). Hasta grubundaki kadınların en sık semptomu %86,80 ile bel ağrısı olarak belirlendi. Adet sancısını tedavi için en sık başvurulan yöntem %86,80 ile ilaç kullanımı olarak saptandı. Hasta ve kontrol grubundaki kadınların Ares, Pon ve Spon düzeyleri arasında D3 ve D21'de fark bulunamadı(p>0.05). Hasta grubunda D3 ve D21 de ölçülen ARES, PON ve SPON düzeyleri arasında fark yoktu(p>0.05). Kontrol grubunda D3 ve D21 de ölçülen ARES, PON, SPON değerleri arasında fark yoktu(p>0.05). Hasta grubundaki kadınların D3 ve D21 fazlarında yapılan ölçümleri ile hasta yaşı BMI ve menstruasyon süresi arasında anlamlı ilişki bulunamadı(p>0.05). Kontrol grubundaki kadınlarda D3 ve D21 fazlarında yapılan ölçümler ile hasta yaşı ve BMI arasında ilişki bulunamadı(p>0.05). D21 Pon düzeyi ile adet süresi arasında %52 negatif korelasyon gözlendi(p=0.015). Menstruasyon süresi arttıkça PON değeri azalmaktaydı. Sonuç: Çalışmamızda hasta grubunda menstruel siklusun 3. ve 21. günlerinde ölçülen antioksidan enzim (PON,ARES,SPON) düzeyleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir sonuca rastlanmadı; benzer sonuç kontrol grubu için de geçerli çıktı. Hasta ve kontrol grubunun menstruel siklusun 3. günlerinde ölçülen enzim düzeyleri arasında anlamlı bir sonuç elde edilemedi; benzer veriler 21. günde bakılan düzeyler için de geçerliydi. Bu çalışma sınırlayıcı bazı faktörlerin varlığına rağmen dismenorenin siklus bağımlı oksidan /antioksidan dengesinin araştırıldığı ilk çalışmadır. Verilerimiz sonucunda elde ettiğimizi düşündüğümüz antioksidan enzimlerin (PON,ARES,SPON) siklus bağımsız etki ettiği ve dismenoredeki iskemi ile ilişkisiz olduğu sonuçları bu alanda ortaya konulacak hipotezlerin daha farklı olması gerektiğini düşündürmektedir. Dismenore ve oksidatif stres arasındaki ilişkinin net gösterilebilmesi için sistemin başka komponentlerinin de araştırıldığı geniş kapsamlı çalışmalar planlanabilir. Anahtar Kelimeler: Dismenore, Menstruel Siklus, Oksidatif Stres, Paraoksonaz, Arilesteraz
Androgenetik alopesi olan hastalarda NF kappa B, TNF-alfa, TGF-beta, tiyoredoksin, nitrik oksit, total oksidan status (TOS), total antioksidan status (TAS) düzeyleri ve tiyol disülfid homeostazisinin araştırılması
Androgenetik alopesi, erkeklerde en yaygın saç dökülme sebebidir. AGA (Androgenetik Alopesi)'da DHT (Dihidrotestosteron)'nin patojenik rolü keşfedilmiştir. Ancak androjenler saç folikülünün büyümesini düzenleyen diğer bileşenleri de etkilerler. AGA patagonezinde foliküler minyatürizasyon temel rolü oynamaktadır. Terminal kılların minyatürizasyonu, perifolüküler lenfositik infiltrasyon ve fibrozis ile ilişkili bulunmuştur. AGA patogenezinde oksidatif strese maruziyet etkilidir. Serbest oksijen radikalleri NF-κB'yi aktive eder ve proinflamatuar sinyal aktivasyonuna sebep olur. NF-κB, inflamasyonda rol oynayan sitokinlerin, ekspresyonunu kontrol eder. TNF-α bir proinflamatuar sitokindir, ekstrinsik hücre ölüm yolunu başlatmakta ve ayrıca ROT (Reaktif Oksijen Türleri) üretimini artırabilmektedir. TGF-β fibrozisde anahtar bir role sahiptir. Tiyoredoksin, reaktif oksijen türlerinin temizlenmesi ve oksidatif strese karşı koruma etkilerine sahiptir. NO, NOS enzimiyle L-arginin'den üretilen serbest bir radikaldir. Oksidatif stresi global olarak değerlendirilmek için total antioksidan status (TAS) ve total oksidan status (TOS) ölçülür. Tiyoller oksidasyon ve redüksiyon reaksiyonlarına girebilen bileşiklerdir. Dolayısıyla hücrelerde oksidatif stres durumunu önlemede kritik role sahiptirler. Yapmış olduğumuz çalışmada AGA hastalığında mikroinflamasyon, perifoliküler fibrozis ve oksidatif stres araştırıldı. Bunu için hasta ve kontrol gruplarından serum örnekleri alındı. Serumlarda NF-κB, TNF-α, TGF-β1, Tiyoredoksin, NO, TOS, TAS ve Tiyol Disülfid Homeostazı ölçüldü ve değerlendirildi. Sonuç olarak, AGA olan bireylerde NF-κB, TNF-α, TGF-β1, Tiyoredoksin, NO, TOS serum düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulundu. TAS, Doğal Tiyol, Total Tiyol ve Disülfid serum düzeyleri ise AGA olan bireylerde kontrol grubuna göre anlamlı deredece düşük bulundu. Androgenetik alopesi hastalarında redoks dengenin bozularak oksidan etkenlerin arttığını ve antioksidan savunmanın ise azaldığını gördük. Parametreler arasındaki korelasyon ve moleküler ilişkileri değerlendirdik. AGA'da androjenler serbest oksijen radikalleri artırarak oksidatif strese sebep olur. Bu da mikroinflamasyon ve fibrozise sebep olur. Böylece hastalarda saç kaybı hızlanmaktadır. Androgenetik alopeside oksidatif stres aktif rol oynamaktadır. Androjenlerin kıl folükül döngüsüne olan etkilerinin anlaşılması, yeni ve etkin tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi açısından önemlidir. Bu çalışma ile AGA patogenez faktörlerinin, biyokimyasal oksidan ve antioksidan paremetreler ve apopitozis markırları ile ilişkisi incelenmiştir.
Yaşa bağlı işitme kaybının önlenmesi ve tedavisinde koenzim q10'un etkisi
Yaşa bağlı işitme kaybı, veya presbiakuzi, işitme duyusunun azalması, gürültülü ortamlarda konuşmayı ayırt etmenin zorlaşması ve ses lokalizasyonunun bozulması ile karakterizedir ve günümüzde etkin bir tedavisi yoktur. Bu çalışmanın amacı, presbiakuzinin önlenmesi ve tedavisinde CoQ10'un etkisinin belirlenmesidir. Bu amaçla, 32 adet C57BL/6 fare, 4 deneysel gruba ayrıldı; kontrol, sham kontrol, erken tedavi ve geç tedavi grubu. Erken tedavi grubuna fareler 3 aylıkken CoQ10 başlanırken, geç tedavi grubuna 6. ayda tedavi başlandı. Farelere, işitme kaybının tespiti için her üç ayda bir olmak üzere ABR testi yapıldı ve her iki kulak için dB cinsinden ayrı ayrı eşik düzeyleri belirlendi. Çalışmanın 12. ayı sonunda, farelerin iç kulağından alınan koklea dokusunda, inflamasyonda ve apoptozda etkili olan iNOS, COX-2, NF-κB, Bcl-2, Bax ve Bak gen ifadelenme düzeyleri Real-time PCR yöntemi ile analiz edildi. Deneyin 12. ayında yapılan ABR'lerde erken tedavi grubundaki farelerde eşik düzeyleri geç tedavi, kontrol ve sham kontrol gruplarına göre anlamlı olarak iyiydi (p<0.001). Geç tedavi grubunun ABR eşik düzeyleri kontrol gruplarından daha iyi olmasına rağmen aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Çalışmanın başlangıcından 15. aya kadar erken tedavi grubunda oluşan ABR eşik düzey değişikliği tüm frekanslarda kontrol gruplarından düşüktü (p<0.001). Erken ve geç tedavi gruplarının son eşik değişim farkları 11.875 dB ile 23.125 dB arasında değişiyordu ve bu fark 4 kHZ'de anlamlı değilken (p>0.05), 8, 12 ve 16 kHz'de erken tedavi grubunda anlamlı olarak düşüktü (p<0.001). Erken tedavi grubunda kontrol gruplarına kıyasla Bax, Bak gibi pro-apoptotik genlerin mRNA ifadelenme düzeylerinin azaldığı (p<0.05), Bcl-2, Bcl-xL gibi anti-apoptotik genlerin mRNA ifadelenme düzeylerinin arttığı (p<0.05) ve inflamasyonda rol oynayan inflamatuar mediatörlerden NF- κB, COX-2 ve iNOS genlerinin mRNA ifadelenme düzeylerinin istatistiksel olarak azaldığı (p<0.05) gözlendi. Bu sonuçlar, CoQ10'un, yaşa bağlı işitme kaybının önlenmesinde, işitme kaybı başlamadan tedaviye başlandığında etkili olduğunu göstermektedir.
Pnömonide troponin düzeyinin, pnömoni ağırlık derecesi ile ilişkisi ve oksidan-antioksidan dengesi
Pnömoniler tüm dünyada çocuk ve erişkin yaş grubunda sık görülen, mortalitesi ve morbiditesi yüksek bir hastalık grubudur ve tedavi maliyetinin yüksek olması sebebi ile önemli bir halk sağlığı sorunudur. Erken ve hızlı tanı ile hasta mortalite ve morbiditesi azaltılabileceği gibi, gereksiz hastane ve yoğun bakım yatışlarının önüne geçilebilir. Kardiyak troponinler (cTn) akut koroner sendrom dışında bazı klinik durumlarla da ilişkili olabileceği bilinmektedir. Troponinin pnömonide yüksekliği ve pnömoni ağırlığı ile ilişkisine dair erişkinlerde kapsamlı bir çalışma mevcut değildir.Tiyol; hücrelerde herhangi bir oksidatif stres durumunun oluşumunu önlemede kritik bir role sahip sülfidril (-SH) grubu içeren organik bir bileşiktir.İskemi modifiye albümin son zamanlarda sıkça kullanılan oksidan-antioksidan mekanizması ile ilişkili bir belirteçtir ve özellikle iskemi durumunda artmakla beraber birçok inflamatuar durumda da arttığı saptanmıştır. Bu çalışmada, pnömonide troponin düzeyinin , pnömoni ağırlık derecesi ile ilişkisi ve oksidan-antioksidan dengesini değerlendirerek pnömoni biyobelirteci ve pnömoni ağırlığının derecelendirmesi için kullanılabilirliğinin araştırılması amaçladık. Çalışmamızda; pnömoni tanılı 100 hasta ve 100 sağlıklı gönüllünün troponin, native tiyol, toplam tiyol, disülfid , İMA, hemogram, biyokimya, postero-anterior (PA) akciğer grafisi, EKO (ekokardiyografi) ,EKG(elektrokardiyografi) ,gereğinde toraks bilgisayarlı tomografisi (BT) bakılarak karşılaştırıldı. Pnömoni hastalarının özgeçmiş, ek hastalık durumu ve fizik muayene bulguları kaydedildi. Pnömonili hastalar ayaktan tedavi edilenler, servis ve yoğun bakımda yatışlarına göre yatarak tedavi almalarına göre gruplandırıldı. Ayrıca hastalar pnömoni ağırlık indeksine (PSI) göre de değerlendirildi. Yüz pnömoni tanılı hastanın yaş ortalaması 65.0 ± 15.1, kontrol grubunun yaş ortalaması ise 59.0±16.0 olarak bulundu. Pnömoni grubunun %38'i (n=38) kadın ve %62'si (n=62) erkek, kontrol grubunun %54'ü (n=54) kadın ve %46'sı (n=46) erkekti (sırasıyla p değerleri; p=0.071, p=0.102). Çalışmamızda pnömoni grubunda troponin düzeyi kontrol grubuna göre daha yüksek saptanmıştır( p<0.05 ).Pnömonide EKO'su ve EKG'si patolojik olan grubun troponin değeri normal gruba göre istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). EKO normal olan pnömoni hastalarının troponin değeri kontrol grubuna ile karşılaştırıldığında pnömoni grubunda troponin değeri normal sınırlar içinde bulunmuştur.Pnömoni grubu troponin ve CRP değerleri arasında orta büyüklükte anlamlı pozitif korelasyon bulunmuştur (p<0.05). Pnömoni grubu troponin ve procalcitonin değerleri arasında yüksek ve anlamlı pozitif korelasyon bulunmuştur (p<0.05). Pnömoni grubu PSİ evresine göre troponin değerlerinin evre 1 ile 3,4,5 ve evre 2 ile 3, 4 , 5 arasında anlamlı fark olduğu gözlenmiştir. Pnömonide native tiyol ve total tiyol düzeylerinde kontrol grubuna göre anlamlı düşüklük izlendi (p< 0.05).Pnömonili grup ve kontrol grubu disülfit değerleri arasında istatistiksel bir fark bulunmamıştır (p>0.05). Pnömonili grup disülfit/native tiyol oranı , disülfit/total tiyol oranı, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Pnömoni grubu native tiyol/total tiyol oranı kontrol gruba göre istatistiksel olarak daha düşük bulunmuştur .Pnömoni grubunda kontrol grubuna göre İMA düzeyi anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05). Çalışmamızın sonucunda pnömonide kardiyak troponin, serum İMA düzeyini artmış native tiyol, total tiyol düzeylerini azalmış olarak bulduk. Bu çalışma pnömonide erişkinde kardiyak troponin düzeyini değerlendiren ilk çalışmadır.Pnömonide troponin yüksekliği olan hasta grubunda kardiyak patolojilerin eşlik etmekte olup bu hastaların hastane yatış kararlarının verilmesinde de troponinin yararlı olacağı düşünülmektedir. Troponinin pnömoni hastalarının ayaktan veya yatırılarak tedavi edilme kararında ve yatırılacak hastanın servise veya yoğun bakıma yatırılması konusunda karar verilmesinde yararlı olduğu sonucuna varılmıştır. Bununla ilgili yeni yapılacak daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Pnömoni, kardiyak troponin, tiyol, disülfid, iskemi modifiye albümin.
Çocuklarda serum D vitamini, iskemi modifiye albumin ve oksidatif stres düzeylerinin vücut kitle indekslerine göre değerlendirilmesi
Bu çalışmada çocuklarda serum D vitamini, iskemiye modifiye albumin (IMA) ve oksidatif stres düzeylerinin vücut kitle indeksine göre değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Endokrinoloji ve Metabolizma Polikliniği'ne başvuran obezite ya da başka bir şikayet ile gelen, yapılan tetkik ve fizik muayenelerinde obezite saptanan ya da vücut kitle indeksi obezite kriterleri altında olan çocuklar dahil edilmiştir. Çalışma kapsamında toplam 120 çocuk değerlendirilmiş olup bunların 77'si (%64.2) kız, 43'ü (%35.8) ise erkekti. Çalışma sonucunda insülin, glukoz, HOMA IR, trigliserid, Total kolesterol, ALT ve AST düzeyindeki farklılığın normal kilolu çocuklar ile fazla kilolu, obez ve morbid obezler arasında olduğu, LDL'deki farklılığın morbid obez olanlar ile normal kilolu olanlar arasında olduğu, HDL'deki farklılığın ise obez olanlar ile normal kilolu ve fazla kilolu olanlar arasında olduğu görüldü. Aynı zamanda obez olanlar ile morbid obez olanlar arasında Trigliserid ve LDL düzeyleri açısından farklılık olduğu, obez olanlar trigliserid düzeyinin morbid obez olanlara göre anlamlı şekilde yüksek, LDL düzeyinin ise anlamlı şekilde düşük olduğu saptandı. Normal kilolularda TAS düzeyinin anlamlı şekilde yüksek olduğu, TOS düzeyindeki farklılığın ise Morbid obez olanlar ile normal, fazla kilolu olanlar arasında olduğu ve morbid obez olanlarda TOS düzeyinin anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. OSI ve ariltesteraz düzeylerinin de obez ve morbid obez olanlarda normal ve fazla kilolu olanlara kıyasla anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Çalışmamız sonucunda normal kilolu olanlarda IMA düzeyinin anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Morbid obez olanlarda ve obez olanlarda D vitamini düzeyinin fazla kilolu ve normal kilolu olanlara göre anlamlı şekilde düşük olduğu görüldü.