Wound healing
294 theses under this subject heading
Papaverin'in aşil tendon tamiri yapılan ratlarda tendon iyileşmesi ve adezyon üzerine etkisi (Deneysel çalışma)
Tendon yaralanmaları sık görülür ve güncel tekniklere rağmen hasarlı tendonlar yavaş iyileşir ve bunun yanında sağlıklı bir tendonun yapısal bütünlüğünü ve mekanik gücünü nadiren korur. Bu durum genellikle klinik zorluklara ve hastaya, ailesine ve topluma yük olarak geri döner. Vücutta aynı zamanda en güçlü tendon olan Aşil tendon yaralanmaları en sık görülen tendon yaralanmasıdır. Papaverin vazodilatör etkili fosfodiesteraz inhibitörü bir opioid analoğu ilaçtır. Çalışmamızda 48 adet rat üzerinde sağ alt ekstremitede Aşil tendon tamiri yapılarak sistemik olarak ve lokal olarak Papaverin uygulanmıştır. 15. ve 30. günlerde alınan numunelerin yarısı için Soslowsky, Svensson ve Cook kriterleri ile histopatolojik inceleme yapılmış, diğer yarısı biyomekanik çekme testine tabi tutulmuştur. Histopatolojik olarak 15. gün erken sonuçları göz önüne alındığında gruplar arası anlamlı farklılık görülmemiştir. 30. gün geç dönem dikkate alındığında ise lokal Papaverin grubunun Hücresellik, Kartilaj oluşumu ve toplam skor bakımından kontrol grubundan anlamlı üstün bulunmuştur (p<0.05). Adezyon bakımından gruplar arası farklılık görülmemiştir. Biyomekanik analiz sonucunda kopma öncesi en yüksek kuvvet değerleri bakımından erken dönemde lokal Papaverin ve geç dönemde hem sistemik, hem lokal Papaverin grubunda istatistiksel olarak kontrol grubuna göre anlamlı üstünlük gösterilmiştir. Numunelerin maksimum gerilme ve elasitisite modülü değerlerine bakıldığında ise erken dönemde lokal Papaverin grubunda ortalama değerlerde daha iyi olmak üzere her iki grupta da anlamlı üstünlük görülürken, geç dönemde sadece lokal Papaverin grubunda anlamlı farklılık görülmüştür. Elde edilen veriler ışığında ve özellikle geç dönem histopatolojik ve biyomekanik verilerin korelasyonu göz önüne alındığında lokal olarak uygulanan Papaverin'in tendon iyileşmesine olumlu etki edeceği kanaatindeyiz.
Batın cerrahisi geçiren hastalarda pansuman değişimi sırasında sanal gerçeklik gözlüğü ve stres topu uygulamasının ağrı, yaşam bulguları, kaygı, korku, memnuniyet ve konfor düzeyleri üzerine etkisinin incelenmesi
Araştırmanın amacı, batın cerrahisi geçiren hastalarda pansuman değişimi sırasında sanal gerçeklik gözlüğü ve stres topu uygulamasının ağrı, yaşam bulguları, kaygı, korku, memnuniyet ve konfor düzeyleri üzerine etkisinin incelenmesidir. Araştırma, ön test- son test kontrol gruplu randomize deneysel tiptedir. Araştırma, 08.08.2024-20.11.2024 tarihleri arasında Isparta Şehir Hastanesi Genel Cerrahi Servisi'nde yürütülmüştür. Araştırma örneklemine batın cerrahisi geçiren ve örnekleme alınma kriterlerine uyan Sanal Gerçeklik Gözlüğü Grubu 52, Stres Topu Grubu 52 ve Kontrol Grubu 52 olmak üzere toplam 156 hasta alınmıştır. Araştırma verileri; Sosyodemografik ve Klinik Özellikler Formu, Durumluk–Sürekli Kaygı Ölçeği ve Görsel Analog Skala kullanılarak toplanmıştır. Araştırmanın amacına uygun olarak veriler tanımlayıcı istatistikler, t testi, ki kare ve tek yönü varyans analizi ile değerlendirilmiştir. Batın cerrahisi geçiren hastaların yaş ortalamasına bakıldığında, sanal gerçeklik gözlüğü grubunda 56,40±16.77 (18-88 yaş), stres topu grubunda 57,19±16,07 (21-83 yaş) ve kontrol grubunda 54,88±17,19 (24-81 yaş) olduğu belirlenmiştir. Sanal gerçeklik gözlüğü ve stres topu grubunun %55,8'inin kadın, kontrol grubunun %57,7'sinin kadın olduğu görülmüştür. Pansuman değişimi sırasında sanal gerçeklik gözlüğü ve stres topu uygulanan hastaların konfor düzeyinin kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Sanal gerçeklik gözlüğü ve stres topu uygulanan girişim gruplarında kontrol grubuna göre kaygının daha düşük olduğu saptanmıştır. Sanal gerçeklik gözlüğü grubunda yer alan hastaların pansuman değişiminden korku düzeylerinin diğer gruplara göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Ağrı, yaşam bulguları ve memnuniyet açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı saptanmıştır (p>0,05). Hastalarda pansuman değişimi sırasında sanal gerçeklik gözlüğü ve stres topu uygulamasının konfor düzeylerinin artırılması ve kaygının azaltılması açısından etkili bir müdahale olarak kullanımı önerilmektedir. Fakat kanıt düzeyinde bilgiye ulaşabilmek için farklı örneklemlerde farklı yöntemler kullanılarak araştırmalar yapılması önerilmektedir.
Ratlarda external nitrik oksit (NO) uygulamasının yara iyileşmesine etkisinin incelenmesi
Amaç: Preklinik, in vivo ve deneysel olarak tasarlanmış olup laboratuvar koşullarında gerçekleştirilmiş olan bu çalışmanın amacı; yara modeli oluşturulan ratlarda yara iyileşmesini hızlandırmak, yaranın iyileşmesini sağlamak ve kötüleşmesini engellemek için NO uygulamasının (inhaler, topikal ve inhaler+topikal) etkisini, spontan iyileşen yaralarla karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya başlamak için Süleyman Demirel Üniversitesi Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu'ndan izin alınmıştır. Çalışma kapsamında 28 adet rat rastgele dört gruba ayrılmıştır. Birinci gruba sadece inhaler NO (Grup İ), ikinci gruba sadece yara üzerine topikal NO (Grup T), üçüncü gruba kombine olarak hem inhaler hem topikal NO (Grup İ+T), uygulanırken dördüncü grup kontrol grubu (Grup K), olarak belirlenmiştir. Tüm gruplardan 5. 10. ve 15. günlerde alınan doku örnekleri optimal protokollerden geçirilmiş Hematoksilen&Eozin (H&E) ve Masson Trikrom (MT) boyamaları yapılarak histopatolojik olarak değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler istatistiksel olarak da yorumlanmıştır. Bulgular: Topikal ve kombine NO uygulamalarının, inflamasyonun daha erken ortadan kalkmasını sağladığı ve rejeneratif/remodeling fazlarını da anlamlı şekilde hızlandırdığı gözlemlenmiştir. İyileşme sürecinin sıralaması, Grup İ+T > Grup T > Grup İ > Grup K şeklinde saptanmıştır. Sonuç: NO'nun yara iyileşmesini destekleyici etkileri olduğu görülmekle birlikte, bu etkinin optimum doz ve uygulama yoluna bağlı olduğu da görülmektedir. Özellikle topikal ve kombine uygulamaların rejeneratif/ remodeling süreçlerde daha etkili olduğu saptanmıştır. NO'nun tedavi edici potansiyelinin klinik uygulamalara aktarılabilmesi için dozaj, uygulama süresi ve farmakokinetik parametrelerinin dikkatle değerlendirilmesi gerekmektedir.
Transüretral rezeksiyon- prostat (tur-p) ameliyatlarında ERAS protokolü ile ameliyat öncesi ve sonrası yapılması gereken beslenme, ağrı ve erken mobilizasyon uygulamalarının karşılaştırılması
Yapılan bu çalışmada TUR-P ameliyatları sonrası Avrupa'nın 5 ülkesinin bir araya gelerek oluşturdukları ASHİ (Ameliyat Sonrası Hızlı İyileştirme) protokolünü Gaziantep'teki hastanelerde bulunan sağlık personelinin duyup duymadığını; ağrı, erken mobilizasyon ve beslenme konularının bakım ve tedavilerinde bu protokolün gerekliliklerini uygulayıp uygulamadığını tespit etmek istedik. Araştırma Gaziantep'te bulunan 25 Aralık Devlet Hastanesi, Dr. Ersin Arslan Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi ve Özel SANKO Eğitim, Uygulama ve Araştırma Hastanesinin üroloji kliniklerinde gerçekleştirildi. Cerrahların, hemşirelerin ve anestezi uzmanlarının ASHİ protokolüne göre bakım ve tedavilerindeki tutumları analiz edildi. Cerrahlara, hemşirelere ve anestezi uzmanlarına ağrı, erken mobilizasyon ve beslenme konularını içeren anket soruları uygulandı ve çalışmanın örneklemini 95 kişi oluşturdu. Anketler araştırmacı tarafından yüz yüze yapıldı. Anket sonuçları yüzdelik dilimle değerlendirildi. Sağlık personelinin ortalama yaşı 34.73 +9.11'di, sağlık personelinin % 26,3'ü cerrah, % 17,9'u anestezi uzmanı ve % 55,8'i hemşireydi. Çalışmada ameliyat öncesi oral sıvı olarak karbonhidrattan zengin yükleme % 29,5'di. "Ameliyat öncesi açlık süresi ASHİ Protokolüne uygundur" diyenlerin oranı % 4,2'di.Ameliyat sonrası sıvı ve katı gıda alımı da ASHİ Protokolüne uygun değildi. Hastaların bulantı ve kusmasını önlemek amacıyla profilaksi uygulanma durumu % 65,3'dü. "TUR-P ameliyatı sonrası antiembolik çorap uyguluyoruz" diyenlerin oranı % 62.1di. Hastaları mobilize etme durumunda da ASHİ protokolüne uygun hareket edilmiyordu. "Ameliyat sonrası ağrı için analjezik yapılmalı" diyenlerin oranı % 62,1 iken antienflamatuar ilaç seçimi oranı ise % 44,2'di.ASHİ protokolünü duyanların oranı % 7,4'dü. ASHİ Protokolünü uygulayanların oranı ise % 37,9'du. Yapılan bu çalışma sonucu ASHİ Protokolüne uygun bir bakım ve tedavi prosedürünün TUR-P ameliyatlarından sonra uygulanmadığı söylenebilir. Kanıta dayalı ASHİ protokolüne göre hemşirelik bakım paketlerinin ve tedavi prosedürlerinin üroloji kliniklerinde uygulanmaya başlatılması için hizmet içi eğitimlerin planlanması, tüm personelin ASHİ protokolüne benzeyen prosedürler oluşturması ve araştırmalar yapması için komitelerin kurulması sağlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: ERAS Protokolü, Ameliyat Sonrası Hızlı İyileşme (ASHİ) Protokolü, TUR-P Operasyonu
Kolorektal ameliyatlarda klinik alanda ameliyat öncesi, sırası ve sonrası uygulamaların ERAS protokolüne uygunluğunun karşılaştırılması
ÖZET Kolorektal Ameliyatlarda Klinik Alanda Ameliyat Öncesi, Sırası ve Sonrası Uygulamaların ERAS Protokolüne Uygunluğunun Karşılaştırılması Kırık M. S., SANKO Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Hemşirelik Anabilim Dalı, Cerrahi Hastalıkları Hemşireliği Yüksek Lisans Tezi, Gaziantep, 2018 Bu araştırmada kolorektal ameliyatlar sonrası Avrupa'da ve ABD'de uygulanan ASHİ protokolünü ( ERAS) bilen ve uygulayan ya da uygulamayan sağlık personelinin bilgi, davranış ve tutumlarını belirlemek istedik. Türkiye'nin Güneydoğusunda yer alan Diyarbakır ilinde ameliyat öncesi açlık süresini azaltma, antikoagülan ve antibiyotik kullanımı sağlama, derin ven trombozunu önleyici önlemler alma, gibi ameliyat sürecine yönelik uygulamalarda ASHİ protokolünün uygunluğunu bu araştırmada inceledik. Hemşire, anestezist ve cerrahların bu protokolde yer alan konulara yönelik bilgi davranış ve tutumlarını belirledik. Araştırmada sağlık personellerinden ve kurumlardan gerekli izinler alındı. Örneklemi 116 kişi oluşturdu. Veriler için, sorular ilgili literatür taranarak hazırlandı ve veriler yüz yüze görüşülerek araştırmacı tarafından toplandı. Verilerin değerlendirilmesi sayı-yüzde ile gösterildi. Araştırmaya katılanların ortalama yaşı 29.5'du, %82.8'i hemşire, %4.3'ü cerrah, %12.9'u anestezistti. Araştırmada " ameliyat sürecine ve evde tedavi, bakıma yönelik bilgileri veren, danışmanlığı yapan kişi kimdir" sorusuna %51.7'si çalışan tüm ekip olarak ifade etti. Bu bilgilendirme sürecinin de sadece yüz yüze görüşme olarak yapılma yüzdesi 59.4'tü, hastalara eğitim kitapçıkları verilmemekteydi. Hastalara emboliyi önleyici çorap giydirme oranı % 46.5'du. Hastaların çok uzun süre aç kaldıkları ve ameliyat öncesi karbonhidratlı oral sıvı alımının desteklenmediği belirlendi. ASHİ protokolüne uygun olarak hastalarını aç bırakan personel 10.4'tü. Ameliyat sonrasında oral alım için; peristaltizmin gelmesini bekleyen sağlık personeli de fazlaydı. Ameliyat öncesi antibiyotik kullanma oranı %86.2'di. Hastaların en erken ayağa kalkıp yürüme durumu; %44 oranında ameliyat sonrası 8 ile 24 saatleri arasındaydı. ASHİ protokolünü hiç duymayan sağlık personeli %74.1'di. Kurumsal destek olmadığı için bu uygulamayı yapamayanların yüzdesi de 93.1'di. Sonuç olarak; Sağlık personelinin ASHİ uygulamasına yönelik tam bilgilerinin olmadığı, bilgi davranış ve tutum olarak da ASHİ uygulamalarını hizmet içi eğitimlerinde olmadığı, sağlık personelinin ASHİ protokolü gibi güncel literatür bilgisini klasik geleneksel uygulamalarının yerine koymadığını söyleyebiliriz. Anahtar Kelimeler: ERAS Protokolü; Ameliyat Sonrası Hızlı İyileşme (ASHİ) Protokolü; Fast Track Cerrahi; Hemşireli
Ameliyat öncesi cilt hazırlığı ve antibiyotik kullanımının ameliyat sonrası yara yeri enfeksiyon oluşumuna etkisi
Bu araştırmada ameliyat öncesi antiseptik solüsyonunun kullanımı, tüy temizleme şeklinin nerede, ne zaman yapıldığını ve profilaktik antibiyotik seçimini belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapıldı. Araştırma Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp Merkezinin ameliyathanesinden ve kalp damar cerrahisi servislerinden belirli zaman diliminde veriler toplandı. Hastaların bilgilendirilmesi ve ameliyat sonrası 3. Gün değerlendirilmesi kalp damar cerrahisi servisinde yapıldı. Hastaların tüy temizliği kontrolü ve ameliyat esnasında uygulanan yapışkan örtü, antibiyotik kullanımı ameliyathanede değerlendirildi. Evreni belli gruplarda örneklem seçimine göre örneklemi 60 kişi bulundu. Hastanın yapılacak çalışmaya verdiği onayı gösteren Gönüllü Onam Formu (EK-1), yapılan çalışmayla ilgili soruların bulunduğu Tanıtıcı Bilgi Formu (EK2), Ameliyathanede Bakılacak Değerler Formu (EK-3) ve Ameliyat Yeri Enfeksiyon Değerlendirme Formu (EK-4) ile veriler toplandı. Elde edilen veriler; sayı yüzde, ortalama ile gösterildi ve ki kare testi ve t testi ile istatistiksel anlamlılıklarına bakıldı. Araştırmada açık kalp cerrahisinden 3 gün sonra cerrahi alan enfekiyonu (CAE) %10 düzeyinde tespit edildi. Araştırmada sonuçlar obezite, diabetes mellitus, cerrahi süresi ve kardiyopulmoner bypass, konjestif kalp yetmezliğinin, daha önce kalp ameliyatı geçirmiş olmak, komorbid (bir veya daha fazla bozukluk) koşulların varlığı, kapanma anında kötü hemostaz, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) hastalığının varlığı, sigara kullanmı ve ameliyat öncesi hastanede kalış süresi ile hastalarda ameliyat sonrası cerrahi alan enfeksiyonları varlığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Hastaların göğsündeki ve safen ven alınacak olan bacağındaki tüy temizliğinde yazılı bir prosedürün olmayışı, clipper, jilet, tüy dökücü krem gibi çeşitli aletlerin kullanılıyor olması, bu aletlerin kullanım gününe yönelik klavuzların olmaması CAE riskini istatistiksel olarak artırmadığı bulundu. Hastaların ameliyat öncesi cilt hazırlığında povidon iyodin kullanılması ve bazı hastalarda drape kullanımının devam etmesi CAE riskini istatiksel olarak etkilemediği tespit edildi (p>0.05). Hastaların kan glikozu regülasyonun yapılıyor olması nedeniyle CAE riski istatiksel olarak artmadı (p>0.05). Hastalara verilen antibiyotik tedavileri ve fizyolojik izlem prosedürleri ilgili literatüre uygun olarak planlanmış olması CAE riskini azaltmış olabilir. Açık kalp ameliyatı öncesi hastalara vii MRSA taramasının yapılmayışı, diş eti iltihabı ve diş çürükleri gibi kontrollerin yaptırtılmamış olması CAE riskini artırmış olabilir. Hastaların ameliyattan önceki günlerde hastaneye yatırılmış olması hastan enfeksiyonu adına CAE oluşumunu etkilemiş olabilir. Hastaların normotermik olması, sıvı volüm değerlerinin ve yaşam bulgularının normal sınırlarda olması, oksijenlenmede problemi olmayan hastaların olması yara yerinde CAE riskini azaltmış olabilir; ancak hastalarda albümin düzeyinin farklı olması CAE'nın varlığını istatistiksel olarak etkilemiştir (p<0.05). Daha büyük örneklemde CAE'nı etkileyecek tüm parametrelerin tekrar araştırılması önerildi. Anahtar Kelimeler: Açık Kalp Cerrahisi; Cerrahi Alan Enfeksiyonları; Hemşirelik.
Yarık damak hastalarında cerrahi sonrası yara iyileşmesi ve endotelyal nitrik oksit sentaz genetik polimorfizmleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Yarık damak, genellikle yenidoğan ya da bebeklik (infant) döneminde tanı alan konjenital bir kraniyofasiyal malformasyondur. Türk toplumu için Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yapılan bir çalışmada yarık damak ve/veya dudak nedeniyle tedavi edilen 1229 hastanın %45'inde dudak ve damak yarığı, %35,6'sında ise izole damak yarığı olduğu tespit edilmiştir. Yarık damak ve/veya yarık dudak anomalilerinin tek tedavisi cerrahi olup palatoplasti uygulanır. İdeal olarak 6–9 ay arasında palatoplastinin yapılması, bu sürenin 18 ayı geçmemesi önerilir. Cerrahiden sonra damakta ilgili segmentlerin çıkarıldığı bölgelerde bilateral yara iyileşmeye bırakılır. Kapanmaya bırakılan yara klinik pratikte ortalama 1-4 haftada iyileşirken bu süre hastadan hastaya değişebilir. Yara iyileşmesini etkileyen çevresel faktörler bulunduğu gibi genetik faktörler de bulunur. Endotelyal nitrik oksit sentaz (eNOS) yapısal (konstitütif) nitrik oksit üretiminden sorumlu temel enzimlerden biridir. Nitrik oksit (NO), damar endoteli aracılığıyla organlara kan akışının devamlılığını ve yeni damar oluşumunu sağlar. eNOS proteinini kodlayan Nos3 geni silinen farelerde yapılan bir çalışmada, yara kapanma zamanının uzadığı, yeni damar oluşumunun bu genin bulunduğu yabanıl tip farelere göre anlamlı ölçüde geciktiği gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, Türk toplumunda palatoplasti sonrası yara iyileşmesi sürecinde NOS3 geninin T(-786)C (rs2070744), 4b/a (intron 4 üzerinde 27bç-VNTR), ve ekzon 7'de G894T (Glu298Asp, rs1799983) polimorfizmlerinin etkilerinin incelenmesidir. Çalışmaya yarık damak anomalisi bulunan 112 hasta dahil edildi. Yara kapanması "normal" sürede (1-4 haftada) gerçekleşen 91 hasta Grup I, yara kapanmasında gecikme (> 4 hafta) olan 21 hasta Grup II olarak değerlendirildi. Genotipleme, polimeraz zincir tepkimesi (PCR) ve restriksiyon analizi yöntemi kullanılarak yapıldı. Grup I ve Grup II arasında NOS3 T(-786)C ve 27-bç VNTR 4b/a genetik polimorfizmleri için alel ve genotip sıklıklarının dağılımlarında anlamlı farklılık saptandı, NOS3 G894T genetik polimorfizmi için ise, genotip ve alel sıklıklarının dağılımları gruplar arasında benzerdi. Sonuçlarımız, eNOS (NOS3) genetik polimorfizmlerinin palatoplasti sonrasında yara iyileşme sürecinin izleminde kullanılabilecek belirteçler olabileceğini ve ileri çalışmalarla desteklenirse eNOS'un olası bir tedavi hedefi olabileceğini düşündürmektedir.
Triangülar fibrokartilaj kompleks yaralanmasında konservatif tedavinin bireylerin ağrı düzeylerine göre değerlendirme parametreleri üzerine etkisinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı konservatif rehabilitasyon uygulanan Triangüler Fibrokartilaj Kompleks (TFKK) yaralanması olan bireylerde ağrı seviyelerine göre, TFKK'ya spesifik ve TFKK'ya spesifik olmayan değerlendirme parametrelerinde meydana gelen iyileşme süreçlerini araştırmaktı. Çalışmaya, manyetik rezonans görüntüleme yöntemi ile TFKK lezyonu tanısı alan 19 birey dahil edildi. Bireyler ağrı şiddetlerine göre Hafif Grup (n=10) ve Şiddetli Grup (n=9) olarak ikiye ayrıldı. TFKK'ye spesifik değerlendirme parametreleri arasında ağrı, klinik testler ve ağırlık taşıma toleransı yer aldı. TFKK'ye spesifik olmayan değerlendirme kapsamında kavrama kuvveti, eklem pozisyon hissi, fonksiyonel duyu, el becerisi, üst ekstremite fonksiyonel düzey ölçekleri, hareket korkusu ve yaşam kalitesi yer aldı. Tüm değerlendirmeler 2 hafta bir olmak üzere 5 kez yapıldı. Hastalara 8 hafta boyunca haftada bir gün süpervize rehabilitasyon programı uygulandı. Hafif grupta 2. haftadan itibaren klinik testler, el becerisi ve fonksiyonda gelişme bulunurken 4. haftadan itibaren ağrı, kavrama kuvveti, eklem pozisyon hissi ve hareket etme korkusunda gelişme kaydedildi (p<0,05). Şiddetli grupta 2. haftadan itibaren klinik testler, ağrı, kavrama kuvveti, el becerisi, fonksiyon, hareket etme korkusu ve yaşam kalitesinde gelişme bulunurken 4. haftadan itibaren eklem pozisyon hissi ve fonksiyonel duyuda, 6. haftadan itibaren ise emosyonel rol kısıtlılığı, mental sağlık ve vitalite parametrelerinde gelişme kaydedildi (p<0,05). Hafif ve Şiddetli gruplar arasında klinik testler, eklem pozisyon hissi, el becerisi ve fonksiyonda benzer gelişmeler saptandı (p<0,05). Şiddetli grubun, ağrı, kavrama kuvveti, fonksiyonel duyu, hareket korkusu ve yaşam kalitesinde daha hızlı gelişme gösterdiği kaydedildi (p<0,05). DASH skorunda hedeflenen minimal değişim 6. haftada elde edildi. Prediktif değişkenler aktif pronasyon ağrısı, ulnokarpal aralık testi, ağırlık aktarma tolerans testi, fonksiyonel düzey ve sosyal fonksiyon ve genel sağlık algısıdır. Çalışmamız TFKK lezyonu olan hastaların konservatif rehabilitasyon ile takibi için bir değerlendirme algoritması sunmakta ve iyileşmenin fonksiyonelliği etkileyen en önemli değişkenlerden ağrı şiddetine göre araştırılması yönüyle katkı sağlamaktadır. Ayrıca, rehabilitasyonun altıncı haftasında hangi bireylerin fonksiyonel düzeyinin başarılı olacağı tedavi öncesi değişkenleri değerlendirilerek yordanabilecektir.
Türkiye'de yetişen bazı acanthus L. türlerinden ilaç adayı bileşiklerin izolasyonu
Dünyada 30 türü bulunan Acanthus L. (Acanthaceae) cinsi Türkiye florasında 3'ü endemik, 8 takson ile temsil edilmektedir. Acanthus L. türleri Türkiye'de yara iyi edici, balgam söktürücü olarak ve ishale karşı kullanılırken, farklı ülkelerde göğüs ağrılarında, gastrointestinal sistem problemlerinde, üriner sistem hastalıklarında, hepatitte, lenfomalarda ve romatizma ağrılarını dindirmede kullanılmaktadır. Çalışmamızda A. dioscoridis L. var. dioscoridis L. ve A. spinosus L. türlerinin toprak üstü kısımlarından elde edilen sulu ekstreler üzerinde fitokimyasal çalışmalar ile türlerin etki ve kullanımlarından yola çıkılarak, bazı biyolojik etki çalışmaları yapılmıştır. Fitokimyasal çalışmalar sonucunda iki bitkiden toplam 14 bileşik izole edilmiş ve yapıları ileri spektroskopik yöntemlerle aydınlatılmıştır. Bunların 4 tanesi feniletanoit glikoziti (akteozit [AD-12=AS-2], β-hidroksi akteozit [AS-1], lökoseptozit A [AD-6], martinozit [AD-1]), 4'ü benzoksazinoit (benzoksazol-2(3H)-on [AD-4], 2,4-dihidroksi-1,4-benzoksazin-3 (2H)-on [AD-7=AS-5], 2-O-β-glukopiranoz-4-hidroksi-1,4-benzoksazin-3(2H)-on [AD-14=AS-7], akantaminozit [AD-16]), 2'si ester flavanon glukoziti (naringenin 7-(3"-asetil-6"-E- p-kumaroil) glukozit [AD-2]), naringenin 7-(6"-E- p-kumaroil) glukozit [AD-3]) ve 1 tanesi lignan glukoziti (pinorezinol-4-O-β-glukopiranozit [AD-8]) yapısındadır. Ekstre, fraksiyon ve elde edilen saf bileşiklerden ikisinin ([AD-4] ve [AD-6]) biyolojik etkileri; DPPH, NO ve SO radikali süpürücü etkinliklerinin, kanser hücreleri (HEp-2 ve HeLa) ile sağlıklı hücrelere (FHs 74, RAW 264.7 ve L929) karşı sitotoksik, FHs 74 hücrelerine karşı genotoksik etkilerinin araştırılması ile izlenmiştir. Ayrıca, LPS ile uyarılmış RAW 264.7 hücrelerinde NO ve PGE2 sitokin düzeyleri üzerinden antienflamatuvar etkileri ile L929 hücreleri üzerinde yara iyi edici etkileri tayin edilmiştir. Sonuç olarak, A. dioscoridis var. dioscoridis ve A. spinosus sulu ekstreleri DPPH radikaline karşı % 90 inhibisyon göstermiş, genotoksik ve sitotoksik etki gözlenmemiştir. Ekstreler 800 μg/ml konsantrasyonda sırasıyla % 38.2 ve % 47.9 oranlarında orta derecede NO inhibisyonu yapmıştır. Denenen tüm örnekler PGE2 üretimini yüksek oranda inhibe etmiştir. Pozitif kontrol LPS (+)'de 1837 pg/ml olan PGE2 üretimi, A. dioscoridis var. dioscoridis ve A. spinosus ekstrelerinin 10 μg/ml konsantrasyonunda sırasıyla 466 ve 728 pg/ml, A. dioscoridis var. dioscoridis'in % 35 metanolle alınan poliamit kolon fraksiyonunun (Fr. C) 5 μg/ml konsantrasyonunda 165 pg/ml, [AD-4] ve [AD-6] bileşiklerinin 20 μg/ml konsantrasyonunda sırasıyla 304 ve 347 pg/ml olarak bulunmuştur. Her iki ekstre de L929 hücrelerindeki hücre hasarını 48 saat içinde onarmıştır. Tez çalışmamız, ülkemizde yetişen iki Acanthus türü üzerinde yürütülen ayrıntılı fitokimyasal ve biyolojik etki araştırmalarıyla Acanthus türlerinin geleneksel kullanımını destekleyici çalışmaların literatüre kazandırılması açısından önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler:Acanthus türleri, fitokimya, izolasyon, yapı tayini, antioksidan etki, sitotoksik etki, genotoksik etki, antienflamatuvar etki, yara iyi edici etki.
Deneysel kemik defektlerinde ksenogreft ile beraber lokal olarak uygulanan risedronatın iyileşme üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Diş hekimliği cerrahisinde defekt bölgelerinin rekonstrüksiyonu için çeşitli tedavi seçenekleri mevcuttur. Travma, enfeksiyon, rezeksiyon veya patolojiler sonucu oluşan kemik defektlerinin onarımında kullanılan greftlerden altın standart olarak bilinen otojen grefler; dönor saha morbiditesi ve yetersiz greft miktarı gibi dezavantajlara sahiptirler. Son dönemlerde uzun süre boyutsal stabilitelerini korumaları ve uygun biyomekanik özelliklerinden dolayı ksenojen greftler sıklıkla tercih edilmeye başlanmıştır. Bisfosfanatlar; Paget hastalığı, meme ve prostat kanserlerinde görülen kemik metastazı, menopoz sonrası dönemde görülen osteoporoz durumlarında tercih edilen antirezorptif ilaçlardır. Bisfosfanat grubu ilaçlar antikatabolik özelliği ile osteoklastik aktiviteyi inhibe ederek kemik formasyonunu attırıcı etki gösterirler. Aynı zamanda anabolik etki olarak osteoblastların formasyonu ve maturasyonunda da etkilidirler. Bu çalışmada ksenojen greftler ile birlikte bisfosfanat grubu ilaç olan risedronatın kombine kullanımı sonucu tavşan kafatasında oluşturulan defekt modeli üzerinde kemikleşmenin histomorfometrik, immunohistokimyasal ve radyolojik olarak incelenmesi amaçlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Bisfosfanat, kemik iyileşmesi, ksenojen greft, risedronat, tavşan defekt modeli.
Hastaların yanık sonrası kaşıntı deneyiminin yaşam kalitesine etkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışma, yanık sonrası iyileşme döneminde ortaya çıkan kaşıntıya yönelik geliştirilen ölçeğin geçerlik ve güvenirliğini yapmak, kaşıntı yaşayan hastaların yaşadıkları deneyimleri belirlemek ve kaşıntının hastanın yaşam kalitesine etkisini değerlendirmek amacı ile yapılmıştır. Araştırma iki aşamada yürütülmüştür. Araştırmanın birinci aşaması, kaşıntının şiddetini ve hasta üzerindeki etkilerini değerlendirmek için geliştirilmiş olan "12-Maddeli Kaşıntı Şiddeti Ölçeği"nin Türkçe geçerlik ve güvenirliğini test etmek amacı ile metodolojik yöntemle yürütülmüştür. Araştırmanın ikinci aşamasında, kaşıntının yaşam kalitesine etkisi ve hastaların kaşıntıya yönelik deneyimleri karma araştırma yöntemi kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın örneklemini 01/09/2018-01/01/2021 tarihleri arasında Kartal Dr. Lütfi Kırdar Şehir Hastanesine yanık nedeniyle başvuran ve yanık sonrası kaşıntı deneyimleyen hastalar dahil olmuştur. Araştırmanın birinci aşamasına 120 hasta, ikinci aşamasına da 120 hasta alınmıştır. İkinci aşamaya alınan 120 hastadan 11'i ile derinlemesine bireysel görüşme yapılmıştır. Çalışmada veriler Hasta Tanıtım Formu, Kaşıntıya İlişkin Bilgi Toplama Formu, Görsel Analog Skalası, 12-Maddeli Kaşıntı Şiddeti Ölçeği, Yanığa Spesifik Sağlık Ölçeği ve Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu ile toplanmıştır. "12-Maddeli Kaşıntı Şiddeti Ölçeği"nin, iç tutarlılık güvenirlik katsayısı 0.79 olarak saptanmış, yanık sonrası dönemde ortaya çıkan kaşıntıyı değerlendirmede "güvenilir" bir ölçüm aracı olduğu belirlenmiştir. Çalışma kapsamına alınan bireylerin hafif dereceden şiddetli dereceye kadar kaşıntı yaşadıkları (3.00-19.00), kaşıntı ortalamalarının orta şiddette ( 8,91± 3,90 ) kaşıntıyı işaret ettiği, yaşam kalitesi puan ortalamasının ise 0,71±0,16 olduğu belirlenmiştir. Çalışmada hastanede yatış süresi, yanık derinliği, yanık genişliği, yanan vücut bölgesi, greft varlığının hastaların yaşamış oldukları kaşıntı şiddeti üzerinde etkili olduğu ve kaşıntı şiddeti açısından gruplar arasındaki farkın anlamlı olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Derinlemesine görüşmeler ile yanık hastalarının kaşıntı ile baş etmede zorlandıkları, kaşıntının hastanın günlük yaşam ve aile yaşantısı üzerine etkisi olduğu, fiziksel ve ruhsal etkilerinin olduğu ve hastanın kaşıntının tedavisine ilişkin deneyimlerinin olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak, bu çalışmadan elde edilen bulgular, kaşıntının şiddeti, dağılımı ve sürekliliği arttıkça hastalar tarafından dayanılmaz bir semptom olarak algılandığını, kaşıntının yanık hastalarının yaşam kalitesini azaltan önemli bir faktör olduğunu göstermiştir. Sağlık çalışanlarının yanık sonrası kaşıntının önemi ve olumsuz etkileri konusunda eğitilmesi, yatan hastaların değerlendirilmesinde, kaşıntıya ilişkin değerlendirme ölçekleri kullanılması ve yanık sonrası kaşıntı tedavisinde, kaşıntı iyileştirmesine yönelik protokoller oluşturulması önerilmektedir.
Diyabetik ayak ülseri tanısı ile negatif basınçlı yara tedavisi uygulanan hastalara verilen oral beslenme takviyesinin beslenme durumu ve yara iyileşmesi üzerine etkisi
Tıbbi beslenme tedavisi uygulamalarının diyabet komplikasyonları üzerindeki etkinliği tam olarak kanıtlanamamıştır. Bu çalışmada, diyabetik ayak ülseri gelişen hastalarda verilecek olan yaraya özgü oral beslenme takviyesinin beslenme durumu, inflamasyon düzeyi ve ayak yaralarının iyileşmesine olan potansiyel katkıları incelenmiştir. Çalışma Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Periferik Damar Cerrahi Bilim Dalı Genel Cerrahi Yara Bakım Ünitesi'nde negatif basınçlı yara tedavisi alan, diyabetik ayak ülseri olan hastalar üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya toplam 25 hasta katılmıştır, bu hastaların 21'i erkek, 4'ü kadındır. Hastaların diyabet süresi 6-46 yıl arasındadır, yaş aralığı ise 40-80 yıldır. Hastalar kontrol (S=12) ve müdahale grubu (S=13) olmak üzere iki gruba ayrılmış, dört hafta boyunca besin tüketimleri günlük olarak takip edilmiştir. Hastalar için 1496,9-2266,8 kkal/gün arasında enerji içeren diyabetle uyumlu tıbbi beslenme tedavisi planlanmıştır. Kontrol grubuna yalnızca diyabetik tıbbi beslenme tedavisi verilirken, müdahale grubuna diyabetik tıbbi beslenme tedavisinin yanı sıra 14,8 g arjinin, 14,8 g glutamin ve 2,6 g hidroksi-metil-bütirat içeren yaraya özgü beslenme takviyesi verilmiştir. Gruplar arasında enerji ve diğer makro besin ögeleri alım miktarı açısından istatistiksel olarak önemli bir farklılık görülmemesine rağmen, müdahale grubunun protein alımı önemli düzeyde artmıştır (p<0.05). Kontrol grubunda tıbbi beslenme tedavisi öncesi ve sonrasında albümin düzeyleri arasında istatistiksel açıdan önemli bir farklılık görüldüğü (p<0,05), C-Reaktif protein (CRP) düzeylerinde ise bu farklılığın anlamlıya yakın olduğu saptanmıştır (p=0,05-0,10). Müdahale grubunda ise tıbbi beslenme tedavisi öncesi ve sonrasında ölçülen CRP, hemoglobin, hematokrit ve sedimentasyon değerleri arasında istatistiksel açıdan önemli bir fark olduğu (p<0,05); lökosit, trombosit ve İnterlökin-6 için ise aradaki farkın istatistiksel olarak anlamlı düzeye yakın olduğu saptanmıştır (p=0,05-0,10). Albümin, hematokrit ve sedimentasyon için tıbbi beslenme tedavisi öncesi ve sonrası değerlerin hesaplanan farkı istatistiksel açıdan önemli bulunmuştur (p<0,05). Yara değerlendirme skorlarının tıbbi beslenme tedavisi öncesi ve sonrasında her iki grupta azaldığı ve hem kontrol, hem de müdahale grubu içinde önemli bir farklılık gösterdiği tespit edilmiştir (p<0,05). Yara boyutu ölçümlerinin de aynı şekilde her iki grupta tıbbi beslenme tedavisi sonrası azaldığı, yalnızca kontrol grubu için tıbbi beslenme tedavisi öncesi ve sonrası değerler arasında önemli bir farklılık olduğu saptanmıştır (p<0,05). Yara değerlendirme skorlarının tıbbi beslenme tedavisi öncesi ve sonrası hesaplanan farkı gruplar arasında anlamlı düzeye yakın bulunmuştur (p=0,05-0,10). Bu sonuçlar, yaraya özgü oral beslenme takviyesinin diyabetik ayak hastalarında bazı inflamasyon göstergelerini düzenleyerek yara iyileşmesine katkı sağlayabileceğine dikkat çekmektedir.
İnsan keratinositleri ile oluşturulan In Vitro yara iyileşmesi modeline göbek kordonu mezenkimal kök hücre eksozomlarının ve hiperglisemik ortamın etkileri
Akut ve kronik yaraların iyileştirilmesinde, hem geleneksel hem de rejeneratif tedavi yöntemleri tercih edilir. Akut yaraya kıyasla, kronik yara tedavi sürecinin daha uzun ve zorlu olması rejeneratif yaklaşımlara kapı açar. İyileşme bozukluğu ile karakterize diyabetik yaralar, kronik yapıları ve karmaşıklıkları nedeniyle klinik tedavi aşamasında zorluk teşkil eder. Başlangıçta canlı hücre uygulamasını içeren rejeneratif tedavi yöntemleri, zamanla geliştirilerek günümüzde yalnızca hücresel ajanların kullanıldığı 'hücresiz tedavi' düzeyine ulaşmıştır. Hücreler tarafından salgılanan ekstraselüler veziküllerin bir türü olan eksozomlar, kaynaklandıkları hücrenin ana parakrin özelliklerini taşır ve zengin hücresel materyal içerikleri sayesinde migrasyon ve proliferasyon gibi yara iyileşmesine dahil olan fizyolojik mekanizmaları tetikleme özelliklerine sahiptir. Çalışmamızda hiperglisemik ve normoglisemik ortamlarda kültürlenen insan keratinosit hücre hattı (HaCaT) ile oluşturulan çizik yara modeli üzerinde insan göbek kordonu kaynaklı mezenkimal kök hücre eksozomlarının (hUC-MSC-Exo) yara iyileştirici etkileri in vitro ortamda incelendi. HaCaT yara modeline hUC-MSC-Exo uygulaması sonucunda hem normoglisemik hem de diyabetik ortamı taklit eden hiperglisemik gruplarda artan hücresel canlılık oranı; migrasyon ve proliferasyon olayları, bozulmuş yara iyileşmesiyle ilişkilendirilen fizyolojik mekanizmalarda görevli trombospondin 1 (TSP-1), BPAG1e (BP230) ilişkili distonin, interlökin 8 (IL-8) ve hidroksiprolin (Hyp) düzeyleri ELISA ile analiz edildi. Oksidan/antioksidan oranını gösteren malondialdehit (MDA) ve glutatyon (GSH) düzeyleri ise biyokimyasal olarak analiz edildi. hUC-MSC-Exo uygulamasının, in vitro yara iyileşmesini normoglisemik ve hiperglisemik ortamlarda zaman-doz bağımlı olarak hızlandırdığı belirlendi. 25 milyon partikül/mL ve 50 milyon partikül/mL hUC-MSC-Exo konsantrasyonlarının hücrelerde metabolik aktiviteyi artırdığı, bu konsantrasyonlar aşıldığında metabolik aktivitenin etkilenmediği, normoglisemik ve hiperglisemik ortamlarda 25M p/ml hUC-MSC-Exo dozunun zamana bağlı olarak en etkili/ideal doz olduğu saptandı. Hem normoglisemik hem de hiperglisemik gruplarda hUC-MSC-Exo uygulamasının kontrol gruplarına kıyasla keratinosit migrasyonunu, yara kapanma oranını; BP230, TSP-1 ve Hyp düzeylerini artırırdığı gözlendi. Bu artıştan hUC-MSC eksozomlarının keratinositlerde çeşitli hücresel sinyal yolakları ve büyüme faktörü sentezlerini uyararak, aynı zamanda içerdiği metabolik düzenleyiciler aracılığıyla yaptığı saptandı. Çalışmamızda aynı zamanda, hem normoglisemik hem de hiperglisemik gruplarda keratinositlerden akut dönemde IL-8 sentezini uyararak yara iyileşmesinin inflamatuar fazını tetiklediği, kronik dönemde ise düşürerek yara iyileşmesinin proliferatif evresine katkı sağladığı belirlendi. Çalışmamızda diyabette bozulmuş yara iyileşmesiyle ilişkili patofizyolojik mekanizmalarda yer alan moleküllerin rolünü hUC-MSC-Exo tedavisi ile birlikte açıklamaya çalıştık. Anahtar kelimeler: Eksozom, Hiperglisemik ortam, Yara iyileşmesi, Diyabet, Keratinosit
Ratlarda intraoral ülserlerin iyileştirilmesinde ağız içi yara örtücülerinin etkililiğinin değerlendirilmesi
Oral ülserler, epidermisi ve bağ dokuyu içeren doku kaybı ile karakterize lezyonlardır. Yara iyileşmesinin hızlandırılması amacıyla üretilen yara örtücüler, yaranın dış etkenlerden korunmasına olanak veren, oluşan ülserlerin iyileştirilmesinin hızlandırılmasına yardım eden medikal materyallerdir. Çalışmanın amacı; ratlarda oluşturulan ağız içi yaraların hidroksietilselüloz, polikarboksilik asit, alfa-tokoferol ve metil parabenin bir kombinasyonundan oluşan ağız içi yara örtücü ile hyaluronik asit içeren ağız içi yara örtücüsünün yara iyileşmesi üzerine olan etkilerinin histopatolojik olarak karşılaştırılarak araştırılmasıdır. Bu çalışmada 45 adet sağlıklı Spraque-Dawley tür erkek rat kullanılmıştır. 2 çalışma grubu, 1 kontrol grubu olmak üzere 3 ana grup ve her ana grubun altında 3 alt grup olmak üzere eşit sayıda toplam 9 grup oluşturulmuştur. Standardizasyonu sağlamak için tüm ratların oral kavitesinde palatal mukozada 2 mm çapta 2 mm derinliğinde bütün epitel ve bağ dokuyu kapsayan oral ülser oluşturulmuştur. Kontrol grubu sekonder iyileşmeye bırakılmıştır. Birinci çalışma grubunda ülser yüzeyinin üzerine hyaluronik asit içeren yara örtücü jel uygulanmıştır. İkinci çalışma grubunda ise oral ülser; 3x3 mm2 ebatında hidroksietilselüloz, polikarboksilik asit, alfa-tokoferol ve metil parabenin kombinasyonunu içeren yara örtücü ile kapatılmıştır. Üçüncü günde, yedinci günde ve on dördüncü günde genel anestezi altında 2 mm ülserin etrafında 3mm sağlıklı mukoza kalacak şekilde 5 mm çapta punch ile eksizyonel biyopsi yapılmış ve çıkarılan örnekler histopatolojik incelemeye alınmıştır. Yapılan histopatolojik incelemenin sonucunda elde edilen sonuçlara göre 3.gün ile 7 gün karşılaştırıldığında hidroksietil selüloz, polikarboksilik asit, alfa-tokoferol ve metil paraben içeren ağız içi yara örtücünün (HPAM), ülserasyonun iyileştirilmesi açısından hyaluronik asit içeren ağız içi yara örtücüden (HAYÖ) daha etkili olduğu oldukça etkili olduğu sonucuna varılmaktadır. Hem HAYÖ'nün hem de HPAM'ın ödem oluşumunu azalttığı ve ödem oluşumunu engellemede HAYÖ'den daha etkili olduğu sonucuna varılmaktadır. HAYÖ'nün demarkasyon hattı oluşumunda kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı bir fark olmadığı sonucuna varılmaktadır. HPAM'ın demarkasyon hattı oluşumunda hyaluronik asitten daha etkili olduğu sonucuna varılmaktadır. Granülasyon dokusu oluşumunda 3.günde HPAM, HAYÖ'den daha etkili bulunmuşken, 7.ve 14.günlerde HPAM'ın etkililiği klinik olarak diğer yara örtücü ile anlamlı bir fark göstermemiştir. Skar oluşumu, doku içi fibrin birikimi, fibroblast sayısı açısından gruplar arası bir fark görülmemiştir. 3.günde kontrol grubuyla karşılaştırıldığında yara örtücülerin her ikisi de Polimorf Nükleer Lökositlerin ülser bölgesine göçünü ve sayısını arttırmışken guplar açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır. 3.günde kontrol grubuyla karşılaştırıldığında yara örtücülerin her ikisi de Mononükleer hücrelerin ülser bölgesine göçünü ve sayısını arttırmışken guplar açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır. 7.günde de kontrol grubuyla karşılaştırıldığında bu sayının azaldığı bulunmuştur.14.günde ise gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Her iki yara örtücünün de 7. Ve 14.günlerde vaskülarizasyonu artırdığı bulunmuştur. Her iki yara örtücü için de 7 ve 14.günlerde vasküler konjesyon izlenmezken her iki grup arasında da anlamlı bir fark bulunmamıştır. Çalışmadan elde edilen bulgularla; HAYÖ ve HPAM'ın ratlarda intra-oral ülserlerin iyileştirilmesinde benzer etkiler gösterdiği ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadığı sonucuna varılmaktadır. Anahtar Kelimeler: Hidroksietil selüloz, hyaluronik asit, oral bandaj, oral ülser, polikarboksilik asit, yara iyileşmesi, yara örtücüler.
PRP tatbikinin timpanik membran iyileşmesi üzerine etkisinin rat modeli üzerinde incelenmesi.
Platelet Rich Plasma (PRP) tıpta çeşitli alanlarda yara iyileşmesini arttırıcı özelliklerinden dolayı başarıyla kullanılan trombosit konsantresidir. Farklı çalışmalarda yara iyileşmesi ve doku rejenerasyonu üzerine olumlu etkileri gösterilmiştir. Literatürde bu yönde çalışma sayısı kısıtlı olduğu için çalışmamızda topikal PRP'nin kulak zarı iyileşmesine etkinliğinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma için 10-12 haftalık, sağlıklı, ortalama 250-300 gram ağırlığında 24 erkek Albino Wistar sıçanı kullanılmıştır. Anestezi sonrası deneklerden iki ml intrakardiyak kan alınmıştır. Alınan kandan santrifügasyon yoluyla PRP hazırlanmıştır. Cerrahi mikroskop altında deneklerin her iki kulağında malleus posterioruna pick yardımıyla subtotal perforasyon oluşturulmuştur. Perforasyon kenarları % 10 Gümüş Nitrat solüsyonuyla işlenmiştir. Elde edilmiş PRP içinde gelfoamlar beş dakika bekletilmiş ve deneklerin sol kulağındaki perforasyon kum saati şeklinde kapatılmıştır. Kontrol tarafı olan sağ kulak için jelfoam serum fizyolojik solüsyonunda beş dakika bekletildikten sonra aynı şekilde perforasyon kapatılmıştır. İşlem sonrası denekler düzenli aralıklarla mikroskopik incelemeye tabii tutulmuştur ve bu süreçte her hangi bir enfeksiyon sürecine rastlanmamıştır. Denekler 2. ve 4. haftalarda sakrifiye edilerek kulak zarları ekstrakte edilmiş ve histopatolojik incelemeye tabii tutulmuştur. Kulak zarındaki perforasyonun kapanma zamanları belirlenmiş olup deney grubunda ortalama sekiz gün, kontrol grubunda ortalama dokuz gündür. Bu fark istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlıdır (p=0.01). Kulak zarı perforasyonu kapanma oranları karşılaştırıldığında deney grubunda 21 (% 87.5), kontrol grubunda 15 (% 62.5) kulakta iyileşme oranı saptanmış olup istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlı fark yoktur (p=0.07). Histopatolojik incelemede lamina propriya iyileşme oranları karşılaştırıldığında deney grubunda 19 (% 92.9), kontrol grubunda dokuz (% 57.1) kulakta iyileşme saptanmış olup istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlı fark yoktur(p=0.063). İstatistiksel fark olmamakla birlikte, PRP kullanılan deney grubunda, hem perforasyon iyileşme oranı hem de lamina propriya oluşma sıklığının daha iyi olduğu görülmektedir. Literatürdeki bilgiler ve çalışmamızdaki bulguların ışığında topikal PRP'nin yara iyileşmesindeki etkinliği, belirgin yan etkilerinin olmaması ve maliyetinin düşük olmasından dolayı hem sağlıklı hem de çeşitli nedenlerden ve ek hastalıklardan dolayı yara iyileşmesinin bozuk olduğu hasta populasyonunda kullanımı önerilebilir.
Periferik sinir defekt onarımında biyolojik kondüit modeli: De-epitelize insan amniyotik membranı ve adipoz kökenli mezenkimal kök hücre tabakası içeren sinir kondüit modelinin sinir iyileşmesine etkisinin değerlendirilmesi
Periferik sinir yaralanmalarında oluşan sinir defektlerinin rekonstrüksiyonu için ilk tercih otolog sinir grefti olmasına rağmen fonksiyonel sinir sakrifikasyonu gerektirmesi, ciddi donör alan dezavantajları ve nöral rejenerasyonun suboptimal olması nedeniyle yeni arayışlar devam etmektedir. Çalışmada sinir greftine alternatif olarak, sinir rejenerasyonu için elverişli bir ortam oluşturacağı düşünülen adiposit kökenli mezenkimal kök hücre tabakası (AKMKH) ve amniyotik membrandan (AM) oluşan biyolojik bir kondüit tasarlanmıştır. Üretilen kondüitin nöral rejenerasyona etkisini değerlendirmek üzere sıçanlarda 10 mm'lik siyatik sinir defekti oluşturulmuş olup, kontrol grupları olarak; sham kontrol grubu, negatif kontrol grubu ve otolog sinir grefti grubu; deney grupları olarak, AKMKH tabakası ve AM'den oluşan kondüit, PGA tüp kondüit, sadece AM'den oluşan kondüit kullanılmıştır. Farklı sinir onarım yöntemlerinin periferik sinir ve gastrokinemius kası üzerindeki etkileri fonksiyonel, histolojik ve immünohistokimyasal testler ile değerlendirilmiştir. Analizler sonucunda; miyelinli akson sayısı, orta (rejenerasyon) bölümde AM ve AKMKH tabakası kullanılan grup PGA tüp kondüit ve sadece AM kullanılan gruplara göre, distal bölümde ise AM ve AKMKH tabakası kullanılan grup PGA tüp kondüit kullanılan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05). Proksimal sinir bölümünde S100 pozitif alan yüzdesi, AM ve AKMKH tabakası kullanılan grup, PGA tüp kondüit ve sadece AM kullanılan gruplara göre anlamlı olarak yüksek (sırasıyla; p<0,05, p<0,001); orta bölümde ise AM ve AKMKH tabakası kullaılan grup sadece AM kullanılan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05). Gastroknemius kollajen lif alan yüzdesi AM ve AKMKH tabakası kullanılan grupta, PGA tüp kullanılan gruba göre istatistiksel olarak düşük bulunmuştur (p<0,05). Kas lifi çapı değerlendirmesinde ise; AM ve AKMKH tabakası kullanılan grup, otolog sinir grefti kullanılan gruba göre daha düşük iken, PGA tüp kondüit ve sadece AM kullanılan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,001). AM ve AKMKH tabakası kullanılan grupta kas ağırlık indeksi, PGA tüp kondüit kullanılan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05). AM ve AKMKH tabakası kullanılan grupta PGA tüp kondüit ve sadece AM kullanılan gruplara göre iğne batırma (pin-prick) testi ve SFİ'de daha erken iyileşme saptanarak sinir rejenerasyonunun daha hızlı olduğunu gözlenmiştir. Sonuç olarak; AM ve AKMKH tabakasından oluşturulmuş biyolojik kondüitin periferik sinir defektlerinde otolog sinir greftine alternatif yeni bir biyolojik kondüit olduğu ve klinik uygulamalarda da kullanılabileceği düşünülmektedir.
Transforme edici büyüme faktörü beta-3 (TGF-β3) yüklü nanopartiküllerin sıçanlarda aşil tendon iyileşmesi üzerine etkilerinin araştırılması
İnsan vücudundaki en dayanıklı tendon olan aşil tendonu, aynı zamanda en sık yaralanan tendonlardan da birisidir. Kısa süreli in vivo etkinliğe sahip TGF-β3 molekülünün embriyonik kök hücrelerde tendinojenezi uyardığı bilinmektedir. Bu tez kapsamında, TGF-β3 molekülünün aşil tendon yaralanması sonrası iyileşme sürecine katkısının değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Bu amaçla, sıçan aşil tendonlarında tek taraflı oluşturulan tendon yaralanması modelinde; uzun etki süresine sahip TGF-β3 yüklü poli(laktik-ko-glikolik asit)-b-poli(etilen glikol) (PLGA-b-PEG) nanopartiküllerinin in vivo etkinliği değerlendirildi. 80 adet erkek Sprague-Dawley cinsi sıçan; kontrol (C) grubu, boş kitosan film (Ch), serbest TGF-β3 içeren kitosan film (ChT), TGF-β3 yüklü nanopartikül içeren kitosan film (ChN) uygulanan grup olmak üzere 4 farklı gruba ayrıldı. 3. ve 6. haftada hayvanların sakrifiye edilmesiyle her grupta 10 adet sıçan bulunan 8 grupta tendonlar biyomekanik, histolojik (Movin ve Bonar skorları ile), immünohistokimyasal (tip I ve tip III kollajene yönelik) olarak incelendi ve gen ekspresyon düzeyleri (COL1A1, COL3A1, scleraxis, tenomodulin) gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (RT-PCR) yöntemiyle tayin edildi. Histolojide; ChT ve ChN'nin doku iyileşmesini 3. ve 6. haftalarda olumlu etkilediği görüldü. 3. haftada ChT'nin maksimum yük, 6. haftada ise ChN'nin maksimum gerilim ölçümlerinde belirgin fark olduğu tespit edildi. İmmünohistokimyasal analizde; ChN'nin 3. haftada tip III kollajen, 6. haftada ise tip I kollajen ekspresyonunun belirgin şekilde artmış olduğu saptandı. 3. haftada COL1A1'nın ChT ve ChN'de artmış eksprese edildiği, COL3A1'nın ise sadece ChN'de artmış eksprese edildiği belirlendi. Sonuçlar, TGF-β3 yüklü PLGA-b-PEG nanopartiküllerini içeren kitosan filmin sıçanlarda aşil tendon yaralanmasını takiben iyileşme sürecine olumlu katkı sağladığını gösterdi.
Trombosit zengin plazma (PRP) ve deksametazon enjeksiyonunun vokal kord hasarı sonrası skar oluşumuna etkilerinin tavşanlarda karşılaştırılması
Vokal kord skarının tedavisi zorlu ve maliyetlidir. Vokal kord hasarı oluşturulan hayvan deneylerinde pek çok molekülün ve biyomateryalin yara iyileşmesine etkileri araştırılmaktadır. Trombosit Zengin Plazma (PRP), farklı klinik disiplinlerde rejenerasyonu ve iyileşmeyi arttırıcı etkileri nedeniyle son yıllarda oldukça popüler olarak kullanılmakla birlikte; vokal kord hasarı sonrası iyileşme sürecine etkileri henüz tam olarak bilinmemektedir. Vokal kord hasarı sonrası skar oluşumunun engellenmesinde deksametazon enjeksiyonu klinik pratikte sıkça kullanılmasına rağmen elde edilen sonuçlar tartışmalıdır. Bu çalışmada, vokal kord hasarı sonrasında skar oluşumunun engellenmesinde PRP enjeksiyonunun; deksametazon enjeksiyonundan histopatolojik olarak daha fazla katkı yapıp yapmayacağını araştırmak üzere bir hayvan deneyi planlandı. Toplam 12 adet Yeni Zelanda tavşanının sağ ve sol vokal korduna elektrokoterle hasar oluşturuldu. Sağ vokal korda tavşanların kendi kanlarından elde edilen PRP, sol vokal korda deksametazon enjeksiyonu yapıldı. 8 hafta sonra deney hayvanlarına ötenazi yapıldı ve histopatolojik değerlendirmede enflamatuar hücre infiltrasyonu, vaskülarizasyon, kolajen, elastin, hiyalüronik asit seviyeleri karşılaştırıldı. Elde edilen histopatolojik verilerin istatistiksel karşılaştırılmasında; plazma hücresi infiltrasyonu, vaskülarizasyon, ödem, fibrozis içerisinde vaskülarizasyon parametrelerinde PRP grubu lehine istatistiksel anlamlı sonuçlar alındı. PRP ve deksametazon enjeksiyonu sonrasında yabancı cisim reaksiyonu ve nekroz gibi komplikasyonlar izlenmedi. Vokal kord skar iyileşmesinde kritik öneme sahip kolajen ve elastin molekülleri arasında bulunan fark; PRP lehine daha olumlu olsada istatistiksel değerlendirmede anlamlı sonuç bulunmadı. Sonuç: Vokal kord hasarı oluşturulan tavşanlarda PRP enjeksiyonu, yara iyileşmesi fazında gerçekleşen reaksiyonları düzenleyerek skar oluşumunun engellenmesinde en az deksametazon kadar faydalı bir moleküldür. Yapılan karşılaştırmada vokal kordun hasar almış bölgelerinde belli dozlarda sağlıklı doku oluşumuna olumlu etki edebileceğine dair histopatolojik sonuçlar vardır. Vokal kord hasarı sonrası PRP enjeksiyonu yapılması deksametazondan daha fazla anti-enflamatuar yanıt elde edilmesini sağlamıştır. Ancak bu etki, vokal kord skar oluşumunda rol oynayan başlıca moleküller olan kolajen ve elastin seviyelerinde beklenildiği kadar büyük bir etki yaratmamıştır. Vokal kord hasarı sonrası PRP'nin farklı dozlarda ve zamanlarda uygulandığı ve vokal kord hasar oluşumu fazında görev alan farklı moleküllere olan etkilerinin de sorgulandığı yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Sıçanda kolon anastomozu modelinde E vitamininin yara iyileşmesi üzerine erken dönem etkileri
Amaç: Gastrointestinal sistem cerrahisi sonrası görülen anastomoz kaçağı ve anastomoz darlığı gibi komplikasyonlar önemli morbidite ve mortalite nedenleri olup, hastanede kalış süresini ve tedavi maliyetini belirgin şekilde etkilemektedir. Bu komplikasyonların gelişmesinde yara iyileşmesi sürecinin etkinliği son derece önemlidir. Vücutta bilinen en güçlü antioksidanlardan biri E vitaminidir. E vitaminin gerek genel anlamda yara iyileşmesi üzerine gerekse spesifik olarak gastrointestinal sistemde yara iyileşmesi üzerine etkileri konusunda yeterli bilgi yoktur. Bu deneysel çalışmada sıçanda kolon anastomozu modelinde E vitamininin kolon anastomozu iyileşmesi üzerine erken dönem etkilerinin araştırılması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 48 adet Wistar-albino cinsi sıçan dört gruba ayrılarak ketamin anestezisi altında kolon anastomozu yapılmış, tedavi gruplarına iki farklı dozda E vitamini verilmiş, kontrol grubuna zeytinyağı verilmiştir. Anastomozdan sonra 7. günde anastomoz yapılan segment rezeke edilerek gruplar anastomoz patlama basınçları, doku hidroksiprolin düzeyleri ve oksidatif stres indeksleri açısından karşılaştırılmıştır. Ayrıca gruplar arasında anastomoz kaçağı sıklığı da karşılaştırılmıştır. Sonuçlar: Gruplar arasında kolon anastomozu patlama basıncı (p=0.245), anastomoz sonrası doku hidroksiprolin düzeyi (p=0.163) ve anastomoz kaçağı sıklığı (p=0.517) açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmemiştir. Çıkarım: Bulgular E vitamininin yara iyileşmesinin erken döneminde kolon anastomozu iyileşmesi üzerine olumsuz bir etkisi olmadığına işaret etmektedir. E vitamininin antioksidan etkileri dışında farklı mekanizmalarla da etki gösteriyor olma olasılığı yanında daha yüksek dozlarda uygulanmasının gerekebileceği sonucuna varılmıştır.
Topikal insülinin mukozal iyileşmeye etkisinin rat modeli üzerinde incelenmesi
Topikal insülin, in vitro, in vivo hayvan ve insan çalışmalarında iyileşmeyi arttırıcı etkisi gösterilen etkin, güvenli, ucuz ve kolay erişilebilen, non-karsinojenik bir büyüme faktörüdür. Etkisini glukoz metabolizmasında, protein sentezinde, gen transkripsiyonunda, hücre proliferasyonunda ve migrasyonunda artışla gerçekleştirmektedir. Literatürde benzer çalışma olmadığından, bu çalışmada sinonazal mukozadaki iyileşmeye topikal insülinin etkinliğinin test edilmesi amaçlanmıştır. Kırk sekiz adet 10-12 haftalık, 250-300 gram aralığında Wistar sıçanı kullanılmıştır. Deneklerin sol burun pasajına, 1.9 mm'lik küret yardımıyla kıkırdağa kadar mukoza defekti oluşturulup, yarısına %0.9'luk SF solüsyonu, günde 3kez 1cc; diğer yarısına ise günde 3kez %0.9'luk SF ile sulandırılmış 1cc 5IU/ml regüler insülin solüsyonu tatbik edilmiştir. İnsülin uygulanan deneklere işlem öncesi ve sonrasında glukoz seviyesi ölçümü yapılmış olup herhangi bir fark saptanmamıştır. Deney sırasında da herhangi bir hipoglisemi semptomuna rastlanmamıştır. Denekler beşinci, onuncu, onbeşinci günde sakrifiye edilerek incelemelerde bulunulmuştur. Hiçbir denekte enfeksiyon ve mukozal sineşi bulgusuna rastlanmamıştır. Beşinci günde insülin grubunda defekt uzunluğu %56 azalmış iken, bu oran SF grubunda %21'dir (p=0.006). Onuncu günde insülin grubunun defekt uzunluğu %79 azalmış iken, SF grubunda bu oran %62'dir (p=0.034). On beşinci günde insülin grubunda defekt tamamen kapanmış iken, SF grubunda kapanma %92 olarak bulunmuştur (p=0.036). On beşinci günde, insülin uygulanan grupta inflamasyonun ve ödemin, SF uygulanan gruba göre az olduğu görülmüştür (p=0.023, p=0.006). Deneyden elde edilen bulgular, topikal insülinin yara iyileşmesindeki güvenliğini ve etkinliğini desteklemektedir. Çalışmamız, topikal insülinin insandaki sinonazal iyileşmeyi arttırıcı yönde kullanımı için öncü basamağı teşkil etmektedir. Anahtar kelimeler: yara iyileşmesi, nazal mukoza, insülin
Eklem kıkırdak defektlerine hücreden arındırılmış insan plasentası, mezenkimal kök hücre ve PRP kombinasyonlarının uygulanması ile histolojik iyileşmenin değerlendirilmesi - sıçan modeli-
Eklem kıkırdağı hiyalin kıkırdak yapısında olup hasar gördüğü zaman iyileşme kapasitesi oldukça düşük bir dokudur. Henüz optimal bir tedavi yöntemi tanımlanmış olmasa da doku mühendisliği çalışmaları kıkırdak defektleri tedavisinde umut vaat etmektedir. Bu amaçla hücreden arındırılmış insan plasentasının kıkırdak defektlerinin iyileşmesinde etkili bir biyoçatı olabileceği hipotez edilmiştir. Bu etkinin mezenkimal kök hücre ve PRP eklenmesi ile arttırılacağı öngörülmüştür. Etik kurul onayı alınarak çalışmamız sıçan modeli olarak tasarlandı. Denekler her grupta 7 hayvan olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Bütün gruplarda her iki dize troklea bölgesine 2mm çapında osteokondral defekt oluşturuldu. Kontrol (K) grubuna herhangi bir işlem uygulanmadı. P grubuna sadece hücreden arındırılmış insan plasentası biyoçatısı, PK grubuna plasenta biyoçatısı ile birlikte 10⁶ mezenkimal kök hücre, PP grubuna plasenta biyoçatısı ile birlikte PRP, PKP grubuna ise plasenta biyoçatısı,10⁶ mezenkimal kök hücre ve PRP birlikte uygulandı. Sıçanlar 12 hafta takip sonrası ötenazi edilerek iyileşme International Cartilage Repair Score-2 skorlama sistemi kullanılarak histolojik olarak incelendi. Veriler istatistiksel olarak incelendiğinde tüm deney gruplarının skorları kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). PKP grubunun skorları deney grupları arasında en yüksek olsa da istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Elde ettiğimiz sonuçlara göre kıkırdak defektleri iyileşmesinde hücreden arındırılmış insan plasentası etkili bir biyoçatıdır. Plasenta biyoçatısının etkinliği mezenkimal kök hücre ve PRP eklenmesi ile artırılabilir. En fazla etki plasenta biyoçatısı ile birlikte mezenkimal kök hücre ve PRP eklenmesi durumunda görülebilir.
Nar (punica granatum L) kabuklarından elde edilen ekstre ile yarı katı formülasyon geliştirilmesi
Bu çalışmada kurutulmuş nar (Punica granatum L.) kabukları kullanılarak etanol ile bitkisel nar kabuğu ekstresi katı formda elde edilmiştir ve yara iyileşme tedavisinde kullanımına yönelik yarı katı jel formülasyonu geliştirilmesi amaçlanmıştır. Bitkisel ekstre içeriğindeki antioksidanlar ve nar kabuğuna özgü olan flavanoidler sayesinde, hazırlanan ekstrenin yara iyileşme tedavisinde aktif bir rol oynayacağı düşünülmüştür. Yara iyileşme tedavisinde kullanılabilmesi için yarı katı jel formülasyonu geliştirilerek karakterizasyon çalışmaları yapılmıştır. In vitro denemeler yapılarak nar kabuğu ekstresi için sitotoksisite düzeyleri ve yara iyileşmesi için uygun olan konsantrasyon değerleri bulunmuştur. Bu değerler ışığında hazırlanan etkin madde içeren jel ile dissolüsyon çalışması yapılarak salım kinetik değerleri hesaplanmıştır. Anahtar kelimeler: nar kabuğu ekstresi; yarı katı; yara iyileşmesi
Pinus türlerinin kabuklarından elde edilen ekstre ile yarı katı formülasyon geliştirilmesi
Yara, fiziksel bir hasar sonucu cilt veya mukozayı oluşturan dokuların tahrip olması ve yapısının bozulmasıdır. Yara iyileşmesi ise bu hasara yanıt olarak gelişen, hücresel ve biyokimyasal olaylar sonucu dokunun bütünlüğünün yeniden sağlanma sürecidir. Bitkilerin yara iyileştirici özelliklerinden ilk çağlardan beri yararlanılmaktadır. Halk arasında yara iyileşmesi amacıyla bitkisel yöntemlere sıkça başvurulmaktadır. Yara iyileştirici bitkiler arasında Pinus L. (çam) türleri de görülmektedir. Bazı çam kabuğu ekstrelerinin yara iyileştirici aktivitesi olduğu yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı çam kabuğu ekstrelerinin yara iyileştirici aktivitelerini belirleyerek yarı katı formülasyon geliştirmektir. Bu amaçla Türkiye'de bulunan çam türlerinden Pinus brutia, Pinus sylvestris ve Pinus pinea kabuklarının ekstreleri kullanılmıştır. Çam kabuğu ekstrelerinin sitotoksik ve yara iyileştirici dozları hücre kültürü deneyleriyle belirlenmiştir. Ekstrelerden en iyi yara iyileştirici aktivite gösteren Pinus brutia ekstresiyle jel formülasyonları hazırlanmıştır. Formülasyonların fiziksel görünüşü, oda sıcaklığındaki homojenitesi ve renk özelliği incelenerek değerlendirilmiştir. Karakterizasyon çalışmalarıyla formülasyonların pH, viskozite ve akış özellikleri değerlendirilmiştir. In vitro salım çalışmaları diyaliz torbası yöntemi ile gerçekleştirilerek formülasyonların salım profilleri belirlenmiştir. Bitmiş formülasyonlar üzerinde farklı koşullarda (4ºC, 25ºC, 40ºC) 3 aylık stabilite çalışması yürütülmüştür. Stabilite çalışmasında formülasyonlar başlangıç anında, 30. ve 90. günlerde fiziksel özellikler, pH, viskozite ve akış özellikleri açısından değerlendirilmiştir.
Bağ dokusu grefti alındıktan sonra verici bölgedeki doku kalınlığı ve sigaranın yara iyileşmesine etkisinin değerlendirilmesi
Bağ dokusu grefti alındıktan sonra verici bölgedeki doku kalınlığı ve sigaranın yara iyileşmesine etkisinin değerlendirilmesi Dişeti ve alveol mukoza arasındaki sağlıklı ilişkinin bozulmasıyla mukogingival sorunlar ortaya çıkar. Mukogingival sorunlardan biri olan ve hastada estetik kaygıya neden olan dişeti çekilmesinin tedavisinde otojen bağ dokusu greftleri sıklıkla kullanılır. Otojen bağ dokusu greftinin elde edilmesinde en sık tercih edilen verici bölge damaktır. Yara iyileşmesi travma ile başlayan hücresel ve biyokimyasal olayların yeni doku oluşumuyla sonuçlanmasıdır. Sigara çeşitli mekanizmalar üzerinden yara iyileşmesini olumsuz etkileyen önemli bir çevresel faktördür. Periodontal cerrahi işlemler sonrasında da yara iyileşmesi sigara kullanımından olumsuz etkilenir. Çalışmamızın amacı, başlangıç doku kalınlığı ve bağ dokusu grefti elde edildikten sonra kalan doku kalınlığının sigara içen ve içmeyen hastalarda verici bölgenin tam epitelizasyon süresi ve doku dolumu miktarına etkisini değerlendirmektir. Toplam 20 hasta çalışmaya dahil edilerek sigara içen ve sigara içmeyen çalışma grupları oluşturuldu. Operasyon sırasında damak üzerinde üç noktadan başlangıç damak kalınlığı, kaldırılan kapak kalınlığı ve kapağın altında kalan doku kalınlığı ölçümleri yapıldı. Operasyon sonrası 7, 14, 21. ve 28. günlerde damak bölgesinde tam epitelizasyon var/yok şeklinde kaydedildi. İkinci ve 3. aylarda ise üç noktadan damak kalınlığı ölçümleri tekrarlandı. Her iki grupta damağın tam epitelizasyon süreleri benzer bulundu. Başlangıç damak kalınlığı ile 2. ve 3. ay damak kalınlığı arasında pozitif ilişki görüldü. Başlangıç damak kalınlığının artmasıyla 2. ve 3. aydaki damak kalınlığında artış saptandı. Sigara içen grupta, başlangıçtan 3. aya mezyal noktadaki damak kalınlığı değişiminin sigara içmeyen gruptaki farktan anlamlı olarak daha fazla olduğu görüldü. Ayrıca, sigara içen grupta operasyondan sonra 3. aydaki damak kalınlığının başlangıç damak kalınlığına göre anlamlı olarak daha az olduğu saptandı. Her iki grupta kapağın altında kalan doku kalınlığının 2. ve 3. aylardaki damak kalınlığı arasındaki korelasyonları genelde pozitif yönde etkilediği belirlendi. Çalışmamızın sonuçları, sigara kullanımının bağ dokusu grefti elde edilmesi sonrası damaktaki epitelizasyona belirgin bir olumsuz etkisi olmadığı, ancak doku dolumunu geciktirdiği yönündedir. Anahtar Kelimeler: Otogreftler; verici bölge; sigara; yan etkiler; yara iyileşmesi