Wound healing
252 theses under this subject heading
Çocuklarda ikinci derece yanıkların tedavisinde beş farklı yara örtüsünün etkinliklerinin histopatolojik olarak değerlendirilmesi
Özet (Tr): Giriş ve Amaç Yanık yaralarında vücudun çok önemli fiziksel ve biyolojik savunma gücü ortadan kalkmakta ve bunun yeniden tesis edilmesi için cildin yerini tutabilecek aynı zamanda biyolojik olarak da deriyi taklit edebilecek çeşitli yara örtüleri ile bu sürecin enfekte olmadan, yeterli epitelizasyon ve uygun skar dokusu gelişimi ile tamamlanması hedef alınmaktadır. Bu amaçla, fiziksel bir engel olmanın yanı sıra yara örtülerinin içeriğine değişik eklemeler yapılarak yara iyileşmesinde yer alan ana faktörleri etkilemeden iyileşme sürecinin kısaltılması ve optimal skar oluşumu hedef alınmaktadır. Esas fiziksel engeli teşkil edecek yara örtüsü materyali olarak değişik malzemeler kullanılmaktadır. Bu amaçla yarada maserasyona neden olmadan yaranın yeterince nemli kalmasını sağlayacak, çok sık pansuman değişimine gerek duymadan yara ortamında enfeksiyon gelişimine engel olup toksik artık oluşturmayacak farklı yara örtüleri geliştirilmektedir. Bu klinik çalışmada farklı etki mekanizmalarına sahip yara örtüsü ürünlerinin yanık yaralarının iyileşmesi üzerine etkileri histopatolojik olarak araştırıldı.Gereç ve Yöntem Dört farklı yara örtüm ürünü yanık pansumanı pratiğinde çok sık kullanılan % 0.2 Nitrofurozan pomat (Furacin®) emdirilmiş gazlı bez ile tedavi edilen kontrol grubu ile mukayese edildi. Deney grupları için Aquacel®Ag, Textus® bioaktiv, Curasorb® Ca, Curasorb® Ca+Zn kullanıldı. Her beş hastada bir aynı ürün kullanılmak kaydıyla ve her grupta on hasta tamamlanarak toplam elli deneğe ait, yirmibirinci günde alınan punch biyopsi örnekleri incelendi. Histolojik değerlendirmede papillaların sayısı ve boyları, epitel kalınlığı, stratum korneum kalınlığı ölçüldü. Ayrıca fibroblast, kollajen, mononükleer ve polimorfonükleer hücre yoğunlukları değerlendirilerek skorlandı.Epitel hücre rejenerasyonu göstergesi olarak epitel hücresi çekirdeğinin aktivasyonunu, dolayısıyla iyileşme hızını saptamak amacıyla Nükleer Organizasyon Bölgesi (NOR =Nuclear Organization Region) boyaması yapıldı ve AgNOR (Argyrophylic Nuclear Organisation Region) cisimcikleri sayılarak bir indeks elde edildi.Bulgular Yapılan istatistiksel çalışmada gruplar arasında sadece stratum korneum kalınlığında anlamlı farklılık saptandı (p< 0.05). Gruplar arasında stratum korneum kalınlığı en fazla Aquacel®Ag grubunda ölçülmüş olup bunu sırasıyla Textus® bioactiv, Curasorb®Ca, Curasorb® Ca + Zn ve kontrol grubu izlemektedir. Fibroblast, kollajen ve AgNOR cisimcikleri skorlarında gruplar arasında istatistiksel olarak farklılık saptanmasa da bunların Aquacel®Ag grubunda daha yoğun izlendiği histolojik olarak gösterilmiştir. Sayılan bu histopatolojik iyileşme kriterlerine göre iyileşme hızları Aquacel®Ag > Curasorb® Ca > Textus® bioactiv > Curasorb® Ca+Zn > kontrol grubu olarak saptanmıştır.Sonuç Bu prospektif randomize klinik çalışma verilerine dayanarak AquacelAg®'nin kolay uygulanabilmesi, yaraya yapışmaması, acıyı azaltması, yüksek absorbsiyon kabiliyeti ve yara üzerinde uzun süre kalabilme özelliği ile (15-21 gün) ideal yara örtüsü özelliğine sahip olup iyileşme sürecini hızlandırdığı da histopatolojik olarak kanıtlanmıştır. Bu özellikleri ile Aquacel® Ag'in ikinci derece yanıkların tedavisinde oldukça etkili bir yara örtüsü olduğu kanısına varılmıştır.
Üridin katkılı nanolifli yara örtülerinin üretimi, karakterizasyonu ve in vivo performanslarının araştırılması
Bu tez çalışmasının amacı, farklı konsantrasyonlarda üridin eklenerek polikaprolakton (PCL) polimerinden elektro çekim yöntemi ile nanolifli yüzeylerin üretilmesi ve yara örtüsü olarak kullanımlarının araştırılmasıdır. Çalışma, nanolifli yüzeylerin üretimi, karakterizasyonu ve in vitro-in vivo araştırmalarının yapılması olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. İlk kısımda, farklı konsantrasyonlarda PCL polimer çözeltilerinden nanolifli yüzeyler üretilmiş ve üridin katkısı yapılacak olan en uygun polimer çözelti konsantrasyonu belirlenmiştir. Optimum polimer konsantrasyonunun belirlenmesinden sonra, polimer çözeltilerine farklı oranlarda (ağırlıkça %0,1, %0,5 ve %1) üridin eklenmiş ve nanolif üretimine imkân veren en uygun üretim parametreleri kullanılarak elektro çekim yöntemi ile nanolifli yüzeyler elde edilmiştir. Üretilen numunelerin yüzey karakterizasyonları taramalı elektron mikroskobu (SEM) ve temas açısı ölçümleri ile, içyapı analizleri ise Fourier Dönüşümlü Kızılötesi Spektroskopi (FTIR) ile tespit edilmiştir. Çalışmanın ikinci kısmında üridin katkılı nanolifli yüzeylerin yara örtüsü olarak performansı in vitro ve in vivo olarak incelenmiştir. In vitro çalışmalarda üridinin salıverilmesi ultraviyole görünür ışık (UV-VIS) spektrofotometresi ile takip edilmiştir. Eklenen üridin konsantrasyonu arttıkça yüzeyden patlama salıverilmesinin arttığı tespit edilmiştir. In vivo deneylerde, üridin katkılı ve katkısız nanolifli yüzeylerin yanısıra, yara örtüsü performansını karşılaştırabilmek amacı ile ticari bir yara örtüsü kullanılmıştır. Deneylerde Sprague Dawley cinsi dişi sıçanların sırt bölgelerinde yara modeli oluşturulmuş ve yara kapanma oranı belirli günlerde takip edilmiştir. Bu oranlar incelendiğinde, üridin içeren yara örtülerinin, katkısız nanolifli yara örtüsünden daha iyi performans sergilediği, ticari yara örtüsüne göre ilk günlerde yara iyileşmesini daha çok hızlandırdığı görülmüştür.
Deneysel aşil tendon yaralanması yapılan sıçanlarda Sildenafil'in (fosfodiesteraz-5 inhibitör) tendon iyileşmesi üzerine etkisi
İnsan vücudundaki en dayanıklı tendon olan aşil tendonu, aynı zamanda en sık yaralanan tendonlardan da birisidir. Sildenafil Sitrat, selektif fosfodiesteraz-5 inhibitörüdür. Etki mekanizmasının sonucu olarak vazodilatasyon, trombosit agregasyonunu inhibe etmek, anjiyogenezi uyarmak ve proanjiyogenik faktör upregulasyonu, apoptozis ve fibroblastların adezyonunu uyarmak ve inflamasyonu azaltmak gibi etkileri vardır. Bu çalışmamızda daha önce literatürde olmayan Sildenafil Sitrat'ın aşil tendonun iyileşmesi üzerine etkisini gösteren bir çalışma yaparak, cerrahi uygulanmış aşil tendonlarına Sildenafil Sİtrat'ın histopatolojik ve biyomekanik etkilerini araştırmayı amaçladık. Ağırlığı 350-400 gram olan, 48 adet Wİstar-albino cinsi sıçan randomize olarak sırasıyla her bir grupta 6 tane olmak üzere Sildenafil Sİtrat verilen çalışma grubu ve salin verilen kontrol grubu olmak üzere gruplara ayrıldı. 48 adet sıçan ketamin ve ksilazin anestezisi altında aşil tendon rüptürü modeli oluşturularak ve yeniden onarılarak Sildenafil verilen grup ve kontrol grubu olmak üzere yirmidörderli 2 gruba ayrıldı. Her bir grup da kendi aralarında dört gruba ayrılarak toplamda sekiz grup oluşturuldu. Tüm deney süresinde sıçanlar altışarlı olarak sekiz ayrı kafeste barındırıldı. Birinci grubun çalışma grubu ve kontrol grubu 1 hafta sonunda sakrifiye edilip aşil tendon numuneleri alındı. Bundan sonra sırasıyla ikinci grup 14 gün, üçüncü grup 21 gün ve dördüncü grup 28 gün sonunda sakrifiye edilerek aşil tendon numuneleri alındı. Alınan aşil tendonları histopatolojik ve biyomekanik olarak incelendi. Çalışmamızda biyomekanik açıdan incelenen aşil tendonlarının ulaştıkları maksimum kuvvetleri haftalara göre değerlendirildi. Grup 1'in Sildenafil Sitrat verilen grubu ile kontrol grubu kıyaslandığında anlamlı farklılık oluşmadığını gördük. Grup 2'nin de çalışma ve kontrol grubu arasında biyomekanik açıdan anlamlı farklılık oluşmadı. Grup 3 yani yirmi bir gün boyunca Sildenafil Sitrat verilen grup ile kontrol grubu oluştukları maksimum kuvvetler açısından değerlendirildiğinde aralarında istatistiksel anlamlı farklılık oluştuğunu saptadık (p:0,008). Aynı şekilde Grup 4'ün de çalışma grubu ve kontrol grubu kendi aralarında biyomekanik açıdan kıyaslandığında aralarında anlamlı farklılık oluştuğunu gördük (p:0,004). Histopatolojik açıdan aşil tendonunun iyileşmesi değerlendirmek amacı ile neovaskülarizasyon, fibroblastik proliferasyon, fibrosiz ve inflamasyon parametreleri değerlendirildi. Gruplar neovaskülarizasyon açından değerlendirildi istatistiksel olarak anlamlı farklılık oluştuğunu gördük (p:0,001). Aynı şekilde gruplar fibroblastik proliferasyon açısından değerlendirdiğimizde istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğunu saptadık (p:0,035). Gruplar fibrosiz açısından değerlendirildiğinde istatistiksel açıdan anlamlı farklılık oluştuğu saptandı (p:0,017). Son olarak gruplar inflamasyon açısından değerlendirildiğinde istatistiksel açıdan anlamlı fark oluştuğu görüldü (p:0,036). Yaptığımız çalışmada; Sildenafil sitratın akut dönemde biyomekanik olarak tendonun mukavemetine etki etmediği fakat ilaç verilen gün sayısı arttıkça biyomekanik olarak tendon iyileşmesini hızlandırdığı ve daha güçlü bir tendon oluşturduğunu söyleyebiliriz. Histopatolojik açıdan ise Sildenafil Sitrat'ın tendon iyileşmesine olumlu yönde etki ettiğini söyleyebiliriz. Anahtar kelimeler: Sildenafil, sıçan, aşil tendon, rat, PDE-5
Yüksek yağlı diyet ile beslenen ve tam kat deri defekti modeli oluşturulan sıçanlarda laktoferrinin araştırılması
Laktoferrin, süt protein ailesinin bir üyesi olup çok çeşitli biyoaktiviteleri bulunmaktadır. Bu çalışmada da laktoferrinin yara iyileşmesi üzerine etkisi araştırıldı. Bu amaçla 48 adet 250-300 gram ağırlığında Erkek Sprague-Dawley (SD) Rat; Kontrol (K) (n =8), Tam kat deri defekti modeli (TK) (n =8), sığır laktoferrin (bLf) (n= 8) ve Yüksek Yağlı Diyet (YYD) + sığır laktoferrin (bLf) (n =8), Yüksek yağlı diyet (YYD)+Tam kat deri defekti modeli (TK) (n=8), YYD+Tam kat deri defekti modeli (TK) + sığır laktoferrin bLf (n=8) olmak üzere 6 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubu ratlar standart pelet yemle ad libitum olarak beslenmiştir. Yüksek yağlı Diyet + bLf ve Yüksek yağlı diyet +Tam Kat deri defekti + bLf grubu ratlara, yüksek yağlı diyet ve sığır laktoferini yeme katılarak oral yol ile verilmiştir. Deneysel çalışmada tüm gruplarda 1., 4., 7., 10., 14., 17. ve 21. günlerde canlı ağırlık artışları ölçülmüştür. TK, YYD+ TK ve YYD+TK+ bLf gruplarına tam kat deri defekti modeli oluşturulmuştur. Tam kat deri defekti oluşturulan gruplardaki deney hayvanları, 1. ve 21. günde makroskopik olarak görüntülenip yara yüzey alanları ölçülerek karşılaştırılmıştır. 1. günde gruplar arasında herhangi anlamlı bir fark bulunamamışken, YYD+TK+bLf grubunun 21. günde yara alanı TK ve YYD+TK grubuna göre daha küçük yara yüzey alanı ölçülmüştür (p<0.05). Laktoferrin verilen grubun yara alanları diğer gruplara göre daha hızlı bir şekilde kapanmıştır. Postoperatif 21. günde gruplardaki sakrifiye edilen tüm sıçanlardan alınan serumlar biyokimyasal olarak değerlendirilmiştir. Grupların serum IL-6 protein miktarlarına bakıldığında 21. günde YYD+TK+bLf grubunda en fazla, en düşük ise TK grubunda diğer biyokimyasal parametremiz olan serum VEGF protein miktarlarına bakıldığında 21. günde YYD+TK+bLf grubunda en fazla, en düşük ise TK grubunda ölçülmüştür (p<0.05). Sonuç olarak deneysel çalışma sonucunda elde edilen veriler, laktoferinin tam kat deri defekti oluşturulmuş sıçanlarda yara iyileşmesi sürecini hızlandırdığını göstermektedir.
Koklear implantta erken fittingin uygulanabilirliğinin araştırılması ve klasik fitting yöntemi ile karşılaştırılması
Bu çalışmada ileri derecede sensörinöral işitme kaybı nedeniyle Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda koklear implantasyon yapılan 70 hasta değerlendirildi. Hastalar iki gruba ayrılarak, çalışma grubunda ameliyattan sonraki 1. günde ses işlemcisi aktive edildi ve fitting yapıldı. Kontrol grubuna ise klasik olarak ameliyattan 4 hafta sonra fitting yapıldı. Çalışmada erken fittingin güvenilirliği ve uygulanabilirliği araştırıldı ve kontrol grubuyla elektrofizyolojik yönden karşılaştırılması hedeflendi. Çalışmada her iki grupta ses işlemcisinin aktive edilmesinden sonraki en sık yan etkiler ağrı, kızarıklık ve ödem gibi minör yan etkiler olup istatiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. Elektriksel empedansın karşılaştırılmasında erken fitting grubunda 1. günve 7. günölçülen değerler kontrol fitting grubunun ilk ölçümü olan 1. aydaki değere göre istatiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü. (p<0,005) 1. aydan sonra yapılan ölçümlerde erken fitting grubunun empedans değerleri de yükselerek kontrol grubuna yaklaştı ve istatiksel olarak anlamlı fark kalmadı. Her iki grupta da empedans değeri 1. ayda en yüksek seviyede olup 1. aydan sonra daha stabil bir seyir izlemeye başladı. MCL seviyeleri erken fitting grubunda ilk ölçümde daha düşük olup istatiksel olarak anlamlı farklılık vardı. Daha sonraki ölçümlerde MCL seviyeleri de kontrol grubuna yakın seyretti ve istatiksel olarak anlamlı fark yoktu. Bu bulgular koklear implantasyondan sonra erken fittingin güvenilir ve uygulanabilir bir modalite olduğunu ve tedavi prosedürünün maliyetini azaltabileceğini düşündürdü. Ayrıca erken fittingin uzun süreli takiplerde elektrofizyolojik testler üzerine anlamlı derecede etkisinin olmadığı gözlendi
Development of hydrogel containing tannic acid
This research investigates the water absorption capacity and release characteristics of hydrogel samples incorporated with tannic acid (TA) at different concentrations. The swelling test outcomes indicate that higher TA concentrations result in reduced water absorption capacity, while the release test demonstrates a release pattern influenced by pH levels. The greatest decrease in water absorption capacity is observed in hydrogel samples with the highest tannic acid concentration. Regarding release behavior, the hydrogel samples exhibit distinct patterns in buffer solutions with varying pH levels. The hydrogel sample containing 2.5% TA (w/v) shows the highest antioxidant activity. Considering the obtained data on release behavior and antioxidant activity, the hydrogel sample with 2.5% TA shows the best results. These findings underscore the significance of TA concentration and pH when formulating hydrogel samples for drug delivery and wound healing applications.
PRP'den elde edilen lipid fraksiyonunun yara iyileşme tedavisinde etkisi ve ilişkili genlerin MRNA ekspresyon profillerinin değerlendirilmesi
Günümüzde yara iyileşmesi tedavisi olarak uygulanan birçok yöntem olmasına karşın yara kapanma hızını arttırmak, en az yara izi oluşumunun sağlamak ve hissedilen acıyı en aza indirgemek amacıyla yara üzerine çalışmalar devam emektedir. Son zamanlarda, içerdiği bileşenlerin rejenerasyonu arttırıcı etkisi ortaya konulan PRP (plateletten zengin plazma) tedavisi, yara iyileşmesi çalışmalarının da popüler konusu haline gelmiştir. PRP'nin içeriğini oluşturan protein ve lipid yapılı biyoaktif biyomoleküller yara iyileşmesini moleküler düzeyde uyararak iyileşmeyi hızlandırırlar. PRP'nin bileşenlerinden protein yapılı olanların yara bölgesinde bulunan proteaz aktivitesi ile yıkılarak işlevsiz hale geldiği bu sebeple PRP'nin iyileştirici etkisinin protein yapılı bileşenlerinden ziyade lipid yapılı olanların aktivitesi ile gerçekleştiği üzerine yapılan in vitro çalışmalar literatürde yer almaktadır. Söz konusu hipotezin in vivo olarak test edilmesi, tez çalışmamızın konusu olup, PRP'den elde edilen lipid fraksiyonunun yara iyileşmesi üzerindeki etkisi makroskopik ve moleküler olarak değerlendirilmiştir. Makroskopik anlamda yara alanlarına bağlı yara kontraksiyon hesaplamaları yapılırken moleküler anlamda ise yara iyileşmesiyle ilişkili olduğunu bildiğimiz 84 tane farklı genin mRNA ekspresyon seviyeleri analiz edilmiştir. mRNA protein sentezinde genetik şifreyi taşıyan RNA molekülü olup ekspresyon profillerinin değerlendirilmesi yara iyileşmesi süresince moleküler seviyede meydana gelen protein sentezi hakkında bilgi vermektedir. Çalışmamızın hayvan deneyleri, 20 tane Sprague Dawley türü sıçanların sırt bölgelerinde yaklaşık 1.2 cm çapında dairesel tam kat yaralar oluşturularak 4 faklı grup üzerinden tamalanmıştır. PRP, lipid fraksiyonu, DMSO ve SHAM grublarına ait yaralardan yara iyileşmesinin inflamasyon, proliferasyon ve olgunlaşma (yeniden şekillenme) evrelerine denk gelen 3., 7., ve 14. günde biyopsi örneği alındı. Alınan biyopsi örneklerinden yararlanılarak PCR array tekniği ile gerçek zamanlı PCR yapıldı ve yara iyileşmesi genlerine ait ekspresyon seviyeleri analiz edildi. 2ˆΔΔCT yöntemi ile kat değişimleri hesaplandı ve artış veya azalış gösteren genler belirlendi. Günlere göre regülasyon gösteren gen sayısı bakımından en fazla sayıda gen regülasyonu proliferasyon evresinde gözlenmiştir. PRP ve lipid fraksiyonu tedavi grupları inflamasyon, proliferasyon ve olgunlaşmada benzer regülasyonları gösterse de kat değişimleri açısından PRP daha fazla fark göstermiştir. Makroskopik değerlendirmelerde lipid fraksiyonu tedavi grubuna ait yaraların PRP'ye göre kapanma hızının daha az olduğu tespit edilmştir. PRP grubuna ait yara kontraksiyon bulguları T-test ile analiz edildi ve istatistiksel olarak anlamalı bulundu. PRP tedavi grubu ve lipid fraksiyonu tedavi grubuna ait RT-PCR verileri, moleküler seviyede benzerlik göstermeleri açısından PRP'den elde edilen lipid fraksiyonu, PRP'nin sahip olduğu içeriğe ve iyileştirici etkiye sahip olduğu ancak PRP'nin daha etkili olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler : Yara, Yara İyileşmesi, PRP, Lipid Fraksiyonu, mRNA Profili, PCR Array
Radyoterapi sonrasında kritik boyutlu kemik defektlerinde ksenogreft ile karıştırılan doksisiklin, rifamisin, metronidazol ve klindamisinin deneysel olarak incelenmesi
Baş-boyun bölgesinde kanser tedavisi gören ve radyoterapi uygulanmış hastalar çenelerde osteoradyonekroz gelişimi açısından risk altındadır. İskemik ve sağlıksız bu bölgelerde kemik iyileşmesi gecikmektedir. Enfeksiyon, bu klinik durumu şiddetlendiren bir tablodur. Bu klinik tablonun önlenmesi ya da tedavisi için etkinliği olduğu bilinen antibiyotikler uzun dönemli kullanılmaktadır. Son dönemde, antibiyotiklerin bilinen antibakteriyel aktivitelerinden bağımsız olarak anti- enflamatuar etki gösterdikleri ve bu sayede kemik iyileşmesine katkı sağladıkları düşünülmektedir. Çalışmamızda, radyasyona maruz kalmış alt çene kemiğinde cerrahi olarak oluşturulan kritik boyuttaki defektlerde klindamisin, metronidazol, rifamisin ve doksisiklin grubu antibiyotiklerin kemik grefti ile uygulandığında kemik iyileşmesi üzerindeki etkilerini inceledik. Anti- enflamatuar etkinliğin kemik iyileşmesi üzerindeki etkilerini değerlendirmek için, 50 adet Wistar cinsi albino türü, 250± 20 gr ağırlığında ve 10- 12 haftalık dişi sıçanlar kullanılmıştır. Tüm gruplara genel anestezi altında 30 Gy dozda radyoterapi uygulandıktan 4 hafta sonra sıçanların sağ mandibulasında 5 mm çapında bikortikal hazırlanan kemik defektlerine deney gruplarında ksenogreft ile karıştırılan antibiyotikler, kontrol gruplarında ise sadece ksenogreft partikülleri uygulanarak cerrahi saha iyileşmeye bırakılmıştır. Cerrahi sonrası 4. haftada sakrifikasyonlar gerçekleştirilerek, alınan örnekler enflamasyon, nekroz, fibrozis, yeni kemik yapım alanları, kalsifiye olmuş kemik alanları ve kapiller sayısı açısından histopatolojik ve histomorfometrik olarak değerlendirildi. İncelenen kesitlerde nekroz, enfeksiyon ya da fibrozis bulgusuna rastlanmamıştır. Kontrol grubu ile yapılan karşılaştırmalarda metronidazol ve klindamisin gruplarında yeni kemik yapım alanlarının anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür (p<0.01, p<0.01). Kalsifiye kemik trabekül alanları incelendiğinde kontrol grubu ile klindamisin grubu arasında istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0.01). Klindamisin ile diğer gruplar karşılaştırıldığında ise aradaki fark anlamlı (p<0.05) bulunmuştur. Kontrol grubu ile yapılan karşılaştırmalarda kapiller sayısı metronidazol grubunda anlamlı (p<0.05), klindamisin grubunda (p<0.01) ise ileri derecede anlamlı olarak farklı bulunmuştur. Antibiyotik uygulanan gruplarda iltihabi alanların sayısında azalma, yeni kemik yapım alanlarında ve damarlanmada artış gözlenmiştir. Çalışmada kullandığımız antibiyotiklerin antibakteriyel aktiviteden bağımsız olarak anti- enflamatuar etkinliklerinin olabileceği sonucuna varılmıştır.
İleri-kıyılmış kartilajın tek başına, trombositten zengin plazma ve konsantre büyüme faktörü ile karıştırılmasının canlılığa ve rezorbsiyona etkileri
Amaç: Bu çalışmanın amacı, ileri-kıyılmış kartilajın, trombositten zengin plazma ve konsantre büyüme faktörü gibi otobiyolojik çeşitli kılıflarla sararak canlılığını deneysel hayvan modelinde histopatolojik olarak araştırmaktır. Ayrıca her iki materyalin kıkırdak doku iyileşmesi ve rezorbsiyonu üzerine olan etkilerini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Deney Hayvanları Etik Kurulundan alınan onay sonrasında 12 haftalık, ortalama 3,5 kg, yetişkin 14 adet Yeni Zelenda tavşanı, 3 gruba ayrıldı. Her bir tavşandan 20 cc venöz kan alındı. Daha sonra 10 cc kan trombositten zengin plazma (PRP) diğer 10 cc kan ise konsantra büyüme faktörü (CGF) elde etmek için kullanıldı. Sonrasında her bir tavşanın kulağından alınan kıkırdaktan ileri-kıyılmış kartilaj elde edildi. Bu ileri-kıyılmış kartilaj üçe bölünerek birinci grup yalnız başına, ikinci grup trombositten zengin plazma ile karışıtırlmış, üçüncü grup ise konsantre büyüme faktörü karıştırılmış şekilde hazırlandı. Bu üç greft tavşanda paraspinal bölgeye yerleştirildi. Üç ay sonra tavşanların sırtındaki greftler çıkarıldı ve histopatolojik incelemeye alındı. Mikroskobik incelemelerde kıkırdak dokusundaki histopatolojik değişimler ile ilgili olarak laküna içerisindeki kondrosit kaybı, inflamasyon, fibrozis, kıkırdak fragmantasyonu ve kalsifiye alan oluşumları semi-kantitatif olarak değerlendirildi. Bunun yanında kıkırdak doku canlılığı ve rejenerasyon göstergesi olarak kıkırdak dokuda periferal hücre proliferasyonu, bağ dokusu içerisinde vaskülarizasyon, kıkırdak doku matriksinde proteoglikan artışı ve kıkırdak doku parçaları arasında oluşan bağ dokusu miktarı semi-kantitatif olarak değerlendirildi. Değerlendirme parametreleri her bir gruptaki tüm ölçümlerin ortalaması alınarak 0 ile 4 arasında (0= %0-1 yok, 1= %1-25 az, 2= %26-50 orta, 3= %51-75 orta-şiddetli, 4= %76-100 şiddetli) belirlendi. Ölçümler sonucunda histopatolojik değişimler ile ilgili ölçümler kendi arasında gruplanarak "histopatolojik skor" olarak, doku canlılığı ve rejeneratif kapasite ile ilgili ölçümler kendi arasında gruplanarak "rejeneratif skor" olarak belirlendi. Bulgular: Gruplar arasında yapılan histopatolojik skor karşılaştırmasında yalnız başına ileri-kıyılmış kartilaj grubuna kıyasla CGF ile karıştırılmış ileri-kıyılmış kartilaj (p<0.0001) ve PRP ile karıştırılmış ileri-kıyılmış kartilaj (p<0.0275) gruplarında istatistiksel olarak anlamlı azalmalar görülmüştür. CGF ile karıştırılmış ileri-kıyılmış kartilaj ve PRP ile karıştırılmış ileri-kıyılmış kartilaj grupları arasında ise histopatolojik skor açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir (p<0.1605). Gruplar arasında yapılan rejeneratif skor karşılaştırmasında ise yalnız başına ileri-kıyılmış kartilaj grubuna kıyasla CGF ile karıştırılmış ileri-kıyılmış kartilaj (p<0.0001) ve PRP ile karıştırılmış ileri-kıyılmış kartilaj (p<0.0159) gruplarında istatistiksel olarak anlamlı artışlar görülmüştür. PRP ile karıştırılmış ileri-kıyılmış kartilaj grubuna kıyasla CGF ile karıştırılmış ileri-kıyılmış kartilaj grubunda, istatistiksel olarak anlamlı (p<0.0137) bir rejeneratif skor artışı görülmüştür. Sonuç: Çalışmamız, ileri-kıyılmış kartilajı deneysel hayvan modelinde inceleyen ilk çalışmadır. İleri kıyılmış kartilajın CGF veya PRP ile karıştırılmasının kıkırdak canlılığını arttırdığını ve kıkırdak rezorbsiyonunu azalttığını göstermiştir.
Farklı bitkisel ekstrelerin ve uçucu yağ emülsiyonlarının insan fibroblast hücrelerinin göçü üzerindeki etkilerinin in vitro yara iyileşme modelinde araştırılması
Giriş ve Amaç: Yara iyileşmesi, inflamasyon, proliferasyon ve yeniden modelleme olmak üzere üç ana fazdan oluşan dinamik bir süreçtir. Günümüzde yara tedavisinde kullanılan yöntemlerin sınırlılıkları, alternatif tedavi yaklaşımlarına olan ilgiyi artırmıştır. Bitkisel ekstreler ve uçucu yağların, yara iyileşmesi sürecinde potansiyel faydaları olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, Matricaria recutita L. çiçek, Hypericum perforatum L. toprak üstü kısmı, Calendula officinalis L. çiçek ve Plantago major L. yaprak ekstreleri ile Laurus nobilis L. yaprak, Salvia officinalis L. yaprak, Origanum onites L. toprak üstü kısmı ve Helichrysum italicum (Roth) G. Don. toprak üstü kısmı uçucu yağlarının, in vitro yara iyileşmesi modeli olan çizik testi üzerindeki etkilerinin insan dermal fibroblast hücrelerinde değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 1 kontrol ve 8 deney grubu (4 ekstre, 4 uçucu yağ emülsiyonu) oluşturulmuştur. Her madde için 8 farklı konsantrasyonda (100, 80, 60, 40, 20, 10, 5 ve 0 µg/mL) MTT sitotoksisite testi uygulanmış ve hücre canlılığı değerlendirilmiştir. Uygun konsantrasyonlar belirlendikten sonra, insan dermal fibroblast hücreleri üzerinde çizik testi uygulanmış ve yara uzunlukları 0., 24. ve 48. saatlerde mikroskobik görüntüleme yöntemiyle ölçülmüştür. Veriler SPSS yazılımında değerlendirilmiş; normallik analizleri sonrası ANOVA ve post-hoc testler (LSD, Tukey) uygulanmıştır. Bulgular: İn vitro yara iyileşmesini değerlendirmek amacıyla uygulanan çizik testi sonuçlarına göre, 24. saatte EM2 ve EX2 gruplarında yara kapanmasının kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde hızlı olduğu saptanmıştır (p<0.05). Buna karşılık, EX3 ve EX4 gruplarında yara kapanması anlamlı şekilde gecikmiştir (p<0.05). 48. saatte yalnızca EX4 grubu yara kapanmasını istatistiksel olarak anlamlı şekilde yavaşlatmaya devam etmiştir. EM2, 24. saatte etkili iken 48. saatte bu etkisini kaybetmiştir. EM3, EM4 ve EX2 gruplarında yara kapanması hücresel olarak olumlu seyretse de bu farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. EM1 ve EX1 ise her iki zaman noktasında da kontrol grubu kadar canlılık yüzdeliği göstermiştir. Sonuç: Çalışma, belirli bitkisel ekstrelerin ve uçucu yağların insan fibroblast hücrelerinde yara iyileşmesini in vitro ortamda destekleyebileceğini ortaya koymuştur. Bu sonuçlar, bitkisel ürünlerin yara bakımında potansiyel yardımcı tedavi olarak değerlendirilmesini desteklemektedir. Ancak bu verilerin klinik geçerliliği için ileri düzeyde in vivo ve klinik çalışmalar gerekmektedir.
Özofagus yanığına bağlı darlığın önlenmesinde kitozanın etkinliğinin epidermal büyüme faktörü (EGF) ile karşılaştırılması
Amaç: Bu deneysel çalışmanın amacı özofagus yanığı sıçan modelinde, kitozanın yara iyileşmesi ve darlık oluşumuna etkilerinin EGF ile karşılaştırmalı olarak araştırılmasıdır.Gereç ve Yöntem: Toplam 68 adet Wistar Albino türü sıçan ile kontrol ve sham gruplarının yanında beş tedavi grubundan oluşan toplam 7 çalışma grubu oluşturuldu. Sham grubu dışında tüm gruplarda yanık oluşturulduktan sonra Kontrol grubunda tedavi uygulanmadı, K-14 grubuna 14 gün, K-28 grubuna da 28 gün boyunca kitozan jel, K+E-14 grubu ve K+E-28 grubuna kitozana ek olarak subkutan EGF, E-28 grubunda da sadece EGF verildi. Çalışmanın sonunda çıkarılan distal özofagus parçalarında makroskopik olarak darlık oluşumu, histopatolojik olarak stenoz indeksi (Sİ) ve histopatolojik skor, biyokimyasal olarak da hidroksipirolin (HP) düzeyleri araştırıldı.Bulgular: Çalışma sonunda, tedavi uygulanan gruplarda ortalama vücut ağırlığı kaybının kontrol grubundan daha az olduğu saptandı. Kontrol grubunda % 100 olan darlık oranı K-14'de % 20, K-28'de % 50, E+K-14'de % 20 idi. Sham, E-28 ve K+E-28 gruplarında hiç darlık gözlenmedi. Grupların stenoz indeksi değerleri de darlık oranları ile uyumlu bulunmuştu. Kitozan kullanılan grupların ortalama histopatolojik skorları ve HP düzeyleri kontrol grubundan belirgin olarak düşüktü (p<0,05). E-28 grubunun HP düzeyi hariç diğer parametreleri ise sham grubundan farklı değildi (p>0,05).Sonuç: Bu çalışmanın sonuçları kitozan ve EGF'nin, alkali özofagus yanığı sonrası ortaya çıkan özofagus darlığı gelişimini engelleyebildiklerini, EGF'nin etkinliğinin kitozandan görece daha fazla olduğunu göstermiştir. Doğal, nontoksik, insanda kullanılabilirliği kanıtlanmış düşük maliyetli bir ajan olan kitozanın bu özellikleri nedeni ile klinik pratiğinde kullanıma geçirilmesi kolay olduğundan değişik form, doz ve uygulama süreleri ile bu konudaki etkinliğinin araştırmaya değer olduğu düşünülmüştür.Anahtar Kelimeler: Kitozan, EGF, Özofagus yanığı, Fibrozis, Darlık.
Tek doz intravenöz zoledronik asit uygulamasının mandibuler kırık iyileşmesi üzerine etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı sistemik olarak uygulanan zoledronik asit uygulamasının mandibular kırık iyileşmesi üzerine etkilerini araştırmaktı.Çalışmada 36 adet, iskeletsel gelişimini tamamlamış, erkek, beyaz, Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Hayvanlar rastgele iki gruba ayrıldı. Hayvanların mandibula kemiklerine tek taraflı kemik kesisi yapılarak deneysel mandibular korpus kırığı oluşturuldu. Kırık kemik segmentleri repoze edilip, miniplak ve minividalar ile tespit edildi. Deney grubundaki hayvanlara cerrahi operasyon sırasında intravenöz olarak, tek doz, 0,1 mg/kg zoledronik asit uygulandı. Kontrol grubundaki hayvanlara, cerrahi operasyon sırasında sadece serum fizyolojik infüzyonu yapıldı. Tüm hayvanlar operasyondan sonraki 21. günde sakrifiye edildi ve mandibula kemikleri çıkartıldı. Kırık iyileşmesinin değerlendirilmesi için mandibula kemiklerinde; dijital radyodensitometrik ölçümler, üç noktalı bükme testi, histolojik ve histomorfometrik analizler yapıldı. Veriler istatistiksel olarak değerlendirildi.Biyomekanik testler sonucunda, zoledronik asit uygulamasının iyileşen kemiğin mekanik özelliklerini arttırdığı gözlendi. Bu sonuçlar; radyolojik, histolojik ve histomorfometrik bulgular ile desteklendi.Bu çalışmanın sonuçları, sistemik zoledronik asit uygulamasının mandibula kırıklarında kemik iyileşmesini hızlandırdığını ve geliştirdiğini gösterdi.
Gingivektomi sonrası düşük doz lazer uygulamasının yara iyileşmesine etkisinin incelenmesi
Lazerler diş hekimliğinde 1980'lerden günümüze kadar kullanılmasına rağmen, lazer biostimülasyonu olarak da bilinen düşük doz lazer tedavisinin periodontoloji de kullanımı çok yaygın değildir. Bu split mouth tek kör kontrollü klinik çalışmanın amacı 980 nm dalga boyundaki düşük doz diyot lazerin gingivektomi sonrası yara iyileşmesi üzerine etkisinin değerlendirilmesidir. Maksiller veya mandibular anterior bölgede simetrik olarak en az 6 dişin etkilendiği kronik enflamatuar dişeti büyümesi olan 20 sistemik olarak sağlıklı hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların periodontal muayenesinde sondalama derinliği (SD), gingival indeks (Gİ), plak indeksi (Pİ) ve klinik ataçman seviyesi (KAS) başlangıçta, ve tedaviden sonra 1. ayda kaydedilmiştir. Periodontal muayeneleri tamamlandıktan 1 hafta sonra hastalara diş yüzey temizliği yapılmıştır. Gingivektomi ve gingivoplasti cerrahisine karar verilen hastalara randevu verildi ve randevu zamanında tüm hastaların cerrahi işlemleri yapılmıştır. Çalışmamız splint-mount olarak değerlendirildiğinden lazer uygulanacak taraf yazı tura atılarak belirlendi ve uygulamanın yapılmayacak alanı lazer ışığından korumak için en az 5 mm kalınlığında silikondan bir aparat yapıldı. Lazer uygulanacak alana 0.,1.,3. ve 7.günlerde total 4 J/cm2 olacak şekilde 980 nm düşük doz lazer uygulanmıştır. Tüm hastalardan 0., 3., 7. ve 15. günlerde cerrahi alan mira-2-tone boyası ile boyandı ve fotoğrafları çekilmiş olup Image J programında değerlendirilmiştir. Klinik, yara iyileşmesi ve VAS bulguların sayısal değişkenlerin normal dağılıma uygunluk kontrolünde Kolmogorov Smirnov testi kullanılmıştır. 2 bağımlı ölçümün karşılaştırılmasında Willcoxen testi, ikiden fazla bağımlı ölçümün karşılaştırılmasında Friedman testi kullanılmıştır. Tedavi sonrasında SD, KAS, Pİ, Gİ, VAS ve yara iyileşmesi verilerinde gruplar arası karşılaştırmalarda istatiksel olarak anlamlı bir farklılık mevcut değil iken VAS'da 3. ve 7. günlerde daha düşük medyan değerleri elde edildi. Bu çalışma sonrasında gingivektomi ve gingivoplasti sonrası 980 nm düşük doz diyot lazer kullanımının klinik parametreler üzerine pozitif etkisi olduğu düşünülmektedir.
Sıçanlarda kafa travması sonrası beyin omurilik sıvısının kırık kaynaması üzerine etkisi
ÖZET Sıçanlarda Kafa Travması Sonrası Alınan Beyin Omurlik Sıvısının Kırık Kaynaması Üzerine Etkisi Amaç: Kafa travmalı hastalarda hızlanmış kırık iyileşmesi literatürde bildirilmesine rağmen kırık kaynamasını hızlandıran mekanizma net olarak bilinmemektedir. Çalışmamızda hipotez olarak kafa travması sonrası beyin omurilik sıvısının kan dolaşımına karışarak kırık kaynamasını hızlandırdığını ileri sürdük. Bu hipotezi kanıtlamak üzere sıçan modeli üzerinde kafa travması sonrası beyin omurilik sıvısının kırık kaynaması üzerine etkilerini göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 42 adet Wistar albino tipi sıçan üç gruba ayrıldı. Bunlardan birincisi kafa travması grubu, ikincisi çalışma grubu, üçüncüsü kontrol grubuydu. 12 sıçandan oluşan birinci gruba kafa travması uygulandı, işlem esnasında iki sıçan öldüğü için 10 sıçandan beyin omurilik sıvısı temin edilebildi. 15'er sıçandan oluşan çalışma ve kontrol gruplarında femur kırığı oluşturuldu ve intramedüller tespit uygulandı. Çalışma grubundaki sıçanların kırık hattına, kafa travması grubundan elde edilen beyin omurilik sıvısı enjekte edildi. İşlem sonrası 5. günde çalışma grubundan bir sıçan öldüğü için çalışma grubu 14 sıçan üzerinden değerlendirildi. İşlem sonrası 30. günde çalışma ve kontrol grubundaki sıçanların femurları kalçadan dezartiküle edildi. Kırık hattında gelişen kallus dokusu radyolojik olarak enine, boyuna ve Lane ve Sandhu'nun radyolojik kaynama skoruna göre ve histolojik olarak ise Huo ve arkadaşlarının skalasına göre değerlendirildi. İstatistiksel önem düzeyi 0,05 alındı. Bulgular: Radyolojik ölçümlerimizde çalışma grubunda kallus dokusu boyları anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p=0,0001). Çalışma grubunda kallus dokusu enleri daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,158). Lane ve Sandhu'nun radyolojik kaynama skoruna göre gruplar arası anlamlı fark saptanmadı (p=0,700). Çalışma grubunun histolojik olarak kaynama skoru kontrol grubundan anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0,014). Sonuçlar: Kafa travması sonrası izlenen hızlanmış kırık kaynamasının altında yatan mekanizma bilinmemektedir. Sıçan modeli üzerinde, kafa travması sonrası temin edilen beyin omurilik sıvısı, radyolojik incelemelerimizde kallus dokusu boyunu arttırmakta ve histolojik incelemelerimizde kırık kaynamasını hızlandırmaktadır. Kafa travması sonrası beyin omurilik sıvısında artan bazı moleküller kallus dokusu üzerine etki ediyor olabilir. Kafa travması sonrası temin edilen beyin omurilik sıvısının hangi mekanizma ile kırık kaynamasına etki ettiğini anlamak için daha fazla çalışma yapılması gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: Kafa travması, kırık kaynaması, beyin omurilik sıvısı
Bronkoplevral fistüllerde cerrahi onarım teknikleri
Bronkoplevral fistül, göğüs cerrahisi ameliyatları sonrasında görülebilecek en sıkıntılı komplikasyonlardandır. Tedavi sürecinde multidisipliner cerrahi yaklaşım gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı BPF gelişen olgularda cerrahi kapama yöntemleri ile cerrahi dışı yöntemleri kıyaslamak ve cerrahi kapama yöntemlerini tam iyileşme, rekürrens fistül ve sağ kalım açısından incelemektir. Kliniğimizde 2000-2016 yılları arasında anatomik rezeksiyon sonrası gelişen BPF nedeniyle fistül onarımı yapılan 52 hasta vardır. Bu hastalar yaş, cinsiyet, DM, KOAH, Tbc, immunosupressif ilaç kullanımı gibi risk faktörleri açısından incelenmiştir. Ayrıca bu hastalar ilk operasyonda bronş kapama yöntemi olarak manuel kapama, stapler ile kapama ve subkarinal diseksiyon yapılması gibi cerrahi teknikler açısından; ve fistül onarımını takiben rekürrens, fistül, tam iyileşme ve sağ kalım açısından retrospektif olarak incelenmiştir. İstatistiksel olarak cerrahi kapama tekniklerinin cerrahi dışı tekniklerle kıyaslanmasında ve cerrahi kapama tekniklerinin kendi içinde karşılaştırılmasında tek değişkenli ikili lojistik regresyon analizi kullanıldı. Bu çalışmada cerrahi teknikler, omentopeksi ve canlı kas doku flepleri (interkostal kas, serratus anterior kası, latissimus dorsi kası, pektoralis major kası, diafragma) olmak üzere iki grupta incelendi. Omentopeksi uygulaması tam iyileşme açısından 6.250 kat daha üstün bulundu (p=0,058). Cerrahi yöntemler, cerrahi dışı yöntemlerden tam iyileşme açısından 3,7530 kat daha üstün bulundu (p= 0.026). Sağ pnömonektomi uygulamasının rekürrens fistül oluşumu açısından 6,222 kat daha riskli olduğu görüldü. Elde edilen sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,030). Sol pnömonektomi, rekürrens fistül açısından istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,975). Omentum transpozisyonu uygulaması rekürrens fistül açısından istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0.220). Sonuç olarak, BPF onarım yöntemlerinde cerrahi kapama tekniklerinin üstün olduğu görüldü. Cerrahi kapama yöntemlerinden de omentopeksinin üstün olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: BPF, Tam iyileşme, Rekürrens fistül
Kemik toplayıcı ve kemik kazıyıcı ile toplanan otojen kemik greftine ozon gazının etkilerinin değerlendirilmesi
Dişsiz alveoler kretlerin protetik rehabilitasyonu diş hekimliğinde sıklıkla uygulanan bir işlemdir. Yetersiz alveolar kret varlığında implant destekli bir protez ile rahabilitasyon sağlayabilmek için öncelikle kemik augmentasyon prosedürleri planlanmalıdır. Otojen greftler, allogreftler, ksenogreftler ve membranlar bu amaçla kullanılan materyallerdir. Her materyalin çeşitli klinik ve deneysel çalışmalarla gösterilmiş avantajlar ve dezavantajları mevcuttur. Bu durumda otojen greftlerin altın standart olduğu söylenebilmektedir. Verici sahalardan otojen greft elde etmek için birçok metod kullanılmaktadır. Kemik kazıyıcıları ve kemik toplayıcıları da bu metodlardan bazılarıdır. Oral bölgeden kemik toplayıcıları ile toplanan otojen kemiğin bakteriyel kontaminasyonu ile ilgili pek çok çalışma mevcutken kemik kazıyıcıları ile ilgili yeterli sayıda çalışma mevcut değildir. Bu araştırmada ise mandibulada tam kemik retansiyonlu gömülü yirmi yaş dişlerinin cerrahi çekimi sırasında bu iki metodun ayrı ayrı kullanılması ile elde edilen kontamine otojen greft üzerinde ozon gazının antimikrobiyal etkinliği incelenmiştir. Böylece oral ve maksillofasiyal cerrahi alanında sıklıkla uygulanan kemik augmentasyonu işlemlerine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Anahtar Sözcükler: Bakteriyel Kontaminasyon, Kemik Kazıyıcı, Kemik Toplayıcı, Ozon Gazı, Otojen Kemik.
İkinci derece derin temas yanığı rat modelinde botulinum toksin A'nın yara iyileşmesine etkisi
Giriş ve Amaç: Yanık hem mortalite hem morbidite açısından insanoğlu için çok önemli fiziksel ve psikolojik bir travmadır. Yanığın hem erken hem de uzun dönem tedavisi halen sorun olmaya devam etmektedir. Botulinum toxin A daha önce; hiperkinetik ve distonik bozukluklar, spastisite, fasiyal asimetri, reyno fenomeni, migren tedavisi, post operatif pektoral kas spazmı, flep pedikülüne geciktirme ve hipertrofik skar amacı ile kullanılmıştır. Botulinum toxin A' nın inflamasyon fazı üzerine olan etkileri incelediğinde yanık sonrası staz zonunda oluşan inflamasyonada etkili olabileceği düşünülebilir. Bu çalışmanın amacı Botulinum toxin A' nın yanık sonrası staz zonunda meydana gelen yara iyileşmesine olan etkisinin incelenmesidir. Materyal ve Metod : Çalışmada 20 adet 200-225 gram erişkin Spraque-Dawley cinsi rat kullanıldı. Kontrol grubu 10 adet, botox grubu 10 adet olacak şekilde 2 gruba ayrıldı. Yanık işleminden önce 90 mg/kg Ketamin-HCl (Ketalar®, Pfizer) ve 10 mg/kg Xylazin-HCl (Rompun®, Bayer) karışımı intramusküler verilmesiyle anestezi oluşturuldu. Ratların sırtında kaynar suda bekletilmiş metal blok ile 2. derece derin yanık oluşturuldu.Yanık sonrası kontrol grubuna serum fizyolojik, botox grubundaki her bir rata 9 IU botulinum toxin A verildi. Yedi gün sonra tüm ratlara kuyruk venlerinden işaretli radyoaktif madde (Technetium 99 methoxyisobutylisonitrile) verildi. Daha sonra yanık sırt alanları eksize edildi sintigrafik görüntüleme yapıldı. Ardından bu spesmenler histopatolojik inceleme amacı ile formaldehit ile fikse edildi. Hemotoksilen eosin ve Masson trikrom yöntemleri kullanılarak staz zonundaki fibrozis düzeyleri, granülasyon, inflamatuar yanıt, vaskülarizasyon ve epitelizasyon değerlendirildi. Bulgular: Sintigrafik görüntülemede staz zonundaki viabilite botox grubunda anlamlı bir şekilde daha yüksek bulundu. Botox grubunda kontrol grubuna göre epitelizasyon anlamlı bir şekilde daha yüksek bulundu. İnflamasyon ve granülasyon dokusu botox grubunda daha düşük tespit edildi. Fibrozis ve vaskülarizasyon açısından gruplar arasında anlamlı bir fark tespit edilmedi. Sonuçlar: Yanık staz zonu iyileşmesinde inflamatuvar yanıtın kontrol altına alınması hasarın azaltılmasında etkilidir. Bu öngörüden yola çıkarak çalışmamızda botulinum toxin A'nın inflamasyonun erken fazını baskılayıp yanık staz zonunda geri dönüştürülebilir hasarın azalmasına neden olabilir. Çalışmamızda botulinum toxin A uygulanan staz zonunda antiinflamatuvar etki görülüp staz zonundaki hasarın azaldığı tespit edilmiştir. Bu yönüyle botulinum toxin A'nın daha geniş çalışmalarla desteklenerek yanık hasarının azaltılması açısından kullanılabileceği öngörülmüştür. Çalışmamızın sonucunda botulinum toxin A'nın bu mekanizmaların moleküler düzeyde gösterilmesi için immünohistokimyasal çalışmalara ihtiyaç duyulacağını düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler : Staz zonu, Botulinum toxin A, İnflamasyon
İmplant çevresinde cerrahi yöntemle oluşturulan defektlerde plateletten zengin fibrinin kemik iyileşmesi üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Dental implantların kullanımı modern diş hekimliğinin önemli bir parçasıdır ve yaygın bir tedavi şekli haline gelmiştir. Protetik tedavi zamanını kısaltmak ve kemik kaybını en aza indirmek için yeni çekim soketlerine anında implant uygulaması önerilmektedir. Dental implantların etrafında cerrahi olarak yaratılan kemik defekti, deney hayvan modellerinde yeni çekim soketlerini simüle etmektedir. Bununla birlikte, implant boynu ve rezidüel kemik duvarları arasında kemik defektinin var olması nedeniyle bağ ve epitelyal dokudan defekt bölgesine hücre göçü meydana gelebilir ve bu durum muhtemelen osseointegrasyonu önler ve anında implant prosedürünün başarısını tehlikeye sokar. Çeşitli cerrahi tekniklerin, biyomalzemelerin ve anabolik ajanların etkinliği, bu tür defektlerin tedavisinde değerlendirilmektedir. Platelet konsantrelerinin ve ayrıca bu grubun içinde yer alan plateletten zengin fibrinin (PRF) kemik rejenerasyonunda kullanımı son zamanlarda popüler hale gelmiştir. Bununla birlikte, implant çevresi defektlerde PRF'nin etkinliği konusunda literatürde yeterli bilgi mevcut değildir. Bu deneysel çalışmanın amacı PRF'nin ve sığır kaynaklı hidroksiapatit (HA) kemik greftinin tek başına veya karıştırılarak dental implantlar etrafında cerrahi olarak oluşturulan kemik defektlerinde kemik iyileşmesine katkılarını değerlendirmektir. Deneysel çalışmamızda 5 koyun kullanıldı. Koyunların pelvisinde 10 mm çapında 4 mm derinliğinde 8 adet standart defekt oluşturuldu. Defektlerin tam merkezine olacak şekilde 40 adet dental implant yerleştirildi. Her bir hayvanda implant çevresinde oluşturulan iki defekt sadece PRF ile, iki defekt sadece 0,3 cc sığır kaynaklı HA kemik grefti ile, iki defekt PRF ve sığır kaynaklı HA kemik greftinin eşit karışımı ile dolduruldu ve iki defekt ise kontrol grubu olması için boş bırakıldı. Tüm defektler kollajen membranla örtüldü. Tüm hayvanlar 8 haftalık iyileşme periyodunun ardından sakrifiye edildi. İmplantlar çevrelerindeki defektlerle birlikte en bloc şekilde çıkarıldı. Histomorfometrik analiz için undekalsifiye kesitler hazırlandı. Veriler istatistiksel olarak analiz edildi. Sonuç olarak PRF'nin tek başına veya sığır kaynaklı HA kemik grefti ile birlikte cerrahi olarak oluşturulan implant çevresi defektlerde kullanılmasının kemik rejenerasyonuna ve osseoentegrasyona fazladan bir katkı sağlamadığı belirlendi. Anahtar Sözcükler: İmplant, implant çevresi kemik defekti, PRF, trombosit konsantreleri, kemik rejenerasyonu, osseoentegrasyon, histomorfometri
Düşük yoğunluklu lazer uygulamasının endodontik cerrahi sonrası yumuşak ve sert doku iyileşmesi üzerine etkileri
AMAÇ: Bu prospektif çalışmanın amacı; endodontik cerrahi sonrası düşük yoğunluklu lazer tedavisinin (DYLT) yumuşak ve sert doku üzerindeki muhtemel klinik yararlarını ölçmektir. YÖNTEM: Maksiller kesici dişlere endodontik cerrahi yapılan 76 hasta bu çalışmaya dahil edildi. Hastalar randomize olarak kontrol grubu ve lazer grubu olmak üzere ikiye ayrıldı. Lazer grubunda operasyondan hemen sonra ve postoperatif 7 gün boyunca hergün lazer uygulaması yapıldı. Kontrol grubunda lazer uygulaması yapılmadı. Hastalar ağrı (Visual analogue scale, VAS), ödem, ekimoz, kullanılan toplam analjezik tablet sayısı, yumuşak doku iyileşmesi, periapikal indeks, defekt alanı, defekt hacmi, kemik densitesi ve yaşam kalitesi indeksleri [Oral Health Impact Profile-14 (OHIP-14) (Ağız Sağlığıyla İlişkili Hayat Kalitesi İndeksi-14) ve General Oral Health Assessment Index (GOHAI) Genel Ağız Sağlığı Değerlendirme İndeksi)] bakımından karşılaştırıldı. BULGULAR: 71 hasta çalışmayı tamamladı (Kontrol grubu n=37, lazer grubu n=34). Lazer grubu kontrol grubuna kıyasla ödem, yara iyileşmesi ve kullanılan toplam analjezik tablet sayısı bakımından, ameliyat sonrası 1., 3. ve 7. günlerde istatistiksel olarak daha iyi sonuçlar göstermiştir. Ameliyat sonrası 1. günde iki grup arasında ekimoz açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yokken, 3. ve 7. günlerde lazer grubunda ekimozlarda istatistiksel olarak anlamlı bir azalmanın olduğu görüldü. VAS skorları, lazer grubunda kontrol grubuna kıyasla, hastaların postop 1. ve 3. günlerde ağrılarının anlamlı derecede daha düşük olduğunu ortaya koydu. OHIP-14 ve GOHA indekslerinde, lazer grubu operasyon sonrası 1. ve 3. günlerde kontrol grubuna kıyasla belirgin şekilde daha iyi sonuçlar verdi; bununla birlikte, sonuçlar postop 7. günde iki grup arasında karşılaştırılabilir düzeydedir. Lazer grubu kontrol grubuna kıyasla, postop 3. ayda kemik yoğunluğu, defekt hacmi, defekt alanı ve periapikal indeks bakımından belirgin olarak olumlu sonuçlar verdi. SONUÇ: Bu çalışma ile endodontik cerrahi sonrası DYLT uygulamasının, yumuşak ve sert doku iyileşmesini geliştirdiği ve özellikle iyileşme döneminin erken fazında ağrı ve yaşam kalitesi açısından olumlu sonuçlar gösterdiği sonucuna varıldı.
Uzun süreli steroid baskısı altındaki farelerde oluşturulan yara modelinde fare embriyonik kök hücrelerinden farklılaştırılan keratinositlerin yara iyileşmesi üzerine olan etkisi
Kronik hastalıklara bağlı uzun dönem steroid kullanımı yara iyileşmesini geciktirerek kronik yaralara neden olmaktadır. Deksametazon sıklıkla kullanılan glukokortikoidlerden biridir. Bu uzmanlık tezinin amacı farelerde uzun dönem steroid kullanımında, fare embriyonik kök hücrelerinden farklılaştırılan keratinosit benzeri hücrelerin yara iyileşmesine etkilerinin histokimyasal ve immünohistokimyasal yöntemlerle incelenmesidir. 64 adet balb-c tipi erkek fare sadece yara modeli oluşturulan (yara grubu); yara modeli oluşturulduktan sonra keratinosit uygulanan (hücre grubu); 1 hafta günde 2 mg/kg deksametazon uygulandıktan sonra yara yeri oluşturulan ve deksametazon uygulamasına devam edilen (steroid grubu) ve yara modeli oluşturulmadan önce 1 hafta günde 2 mg/kg deksametazon uygulanan, yara modeli oluşturulduktan sonra keratinosit uygulanan ve deksametazon uygulamasına devam edilen (steroid+hücre grubu) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Yara yerine uygulanacak olan keratinosit benzeri hücrelerin, fare embriyonik kök hücrelerinin fare fibroblastları ile kültüre edilmesi ile çoğaltıldı, BMP-4 uygulaması ile farklılaştırıldı, sitokeratin-8 ve sitokeratin-14 seviyelerinin hem immünositokimyasal hem de akış sitometrisi ile doğrulanmasıyla karakterizasyonları tamamlandı. Keratinosit benzeri hücreler sadece hücre ve hücre+steroid grubuna bir kez uygulandı, deksametazon uygulamasına steriod ve hücre+steroid grubunda yara oluşturulduktan sonra 21 gün boyunca devam edildi. Yara oluşturulması sonrası 10. ve 21. günlerde alınan deri doku kesitleri öncelikle hematoksilen-eozin boyaması ile değerlendirildi. Sonrasında sitokeratin-8, sitokeratin-14, MCP-1, TNF-α, VEGF, IL-1β ve COL1A1'in dağılımları immünohistokimyasal olarak değerlendirilerek yara iyileşme süreçleri izlendi ve grupların birbirleriyle karşılaştırılması yapıldı. Sonuçlar uzun dönem steroid varlığında (21 gün) histokimyasal olarak yara iyileşmesinin hücre uygulaması ile pozitif yönde etkilendiğini, immünohistokimyasal olarak keratinosit benzeri hücrelerin yara yerinde sitokeratin ekspresyonuna devam ettiğini, 21 gün boyunca bazal düzeyde kalan TNF-α'ya karşın negatif izlenen IL-1β'ya ek olarak MCP-1, VEGF ve COL1A1 seviyelerindeki artış birlikte yara yerine hücre uygulamasının keratinizasyonu destekleyerek yara iyileşmesine katkı sağlandığını gösterdi. Bu uzmanlık tezi klinik pratik için bir ön bilgi sağlamıştır, halen farklı gereç ve yöntemlerle yapılan çalışmalara ihtiyaç vardır.
Periapikal lezyonlu dişlerde irrigasyona ek olarak yapılan son yıkamanın tedavi başarısına etkisi: Randomize kontrollü çalışma
Bu çalışmanın amacı; periapikal lezyonlu dişlerde, QMix yıkama solüsyonunun geleneksel yıkama prosedürlerini takiben yapılan son yıkamada kullanılmasının apikal periodontitisin iyileşmesindeki etkisini radyografik ve klinik muayene ile gözlemlemektir. Tek köklü periapikal lezyonlu 60 dişe sahip 60 hasta her biri 10'arlı randomize bir blok tasarımı kullanılarak 2 gruba ayrılmıştır. Kök kanalları WaveOne Gold (WOG; Dentsply Sirona, Ballaigues, İsviçre) döner sistem eğeler ile şekillendirilmiş ve kanal şekillendirilmesi sırasında yandan delikli enjektörler (NaviTips, 30 gauge; Ultradent Products, Inc., South Jordan, UT, ABD) kullanılarak 5 ml 2.5% NaOCl ile irrigasyon yapılmıştır. Son yıkama bir grupta 5 ml 2.5% NaOCl (n=30) ile diğer grupta 5 ml QMix (n=30) ile yapılmıştır. Tüm kanallar 5 ml serum fizyolojik ile yıkandıktan sonra AHPlus kanal patı ve gutaperkalarla soğuk lateral kondenzasyon yöntemi ile doldurulmuştur. Sekiz hasta tedavi sonrası hamilelik, sistemik hastalık ve medikament kullanımı gibi sebeplerden izlemden çıkarılmıştır. Elli iki hasta 12 ay sonra radyografik ve klinik muayene için geri çağırılmıştır. Yedi hasta kontrol randevularına gelmediğinden çalışma dışı bırakılmıştır. Tedavi öncesi ve sonrası PAI skorları karşılaştırılmıştır ve dişler 'sağlıklı' (PAI ≤ 2) veya 'başarısız' (PAI ≥ 3) olarak değerlendirilmiştir. Grupların tedavi öncesi ve 12. ay takip radyografları arasındaki farkları karşılaştırmak için Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. Her bir grup için başlangıçtan takip sonuna kadar PAI skorlarındaki değişiklik Wilcoxon testi ile değerlendirilmiştir. Tedaviden 12 ay sonra 45 hasta değerlendirilmiştir. Kırk beş dişin 43'ünde PAI skorunda istatistiksel açıdan anlamlı bir düşüş görülmüştür. QMix grubunda 25 dişin 23'ünde (92%); NaOCl grubunda ise 20 dişin 20'sinde (100%) radyolusensi azalmış veya kaybolmuştur. QMix grubunda 2 dişin PAI skorunda değişiklik görülmemiştir. Başlangıç ve 12. ay sonrası PAI skorlarının değişiminde iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark bulunmamıştır (p= .508). QMix solüsyonunun son yıkamada kullanılması kanal içi dezenfeksiyonda fayda sağlamakla beraber, iyileşme üzerinde anlamlı bir etkisi görülmemiştir.
Meyve atiği içeriklerinin iyileştirici kaynaği olarak araştirilmasi
The combination of nanotechnology and biological fields is defined as innovative areas waiting to reveal the facilitating or enhancing effects of targeted manipulations and materials on human life. Cellulose is a highly promising biomaterial for developing advanced wound patches due to their biocompatibility, biodegradability, and antimicrobial properties. These polymers promote wound healing by creating a moist environment, promoting cell proliferation, and stimulating tissue regeneration. Cellulose hydrophilic nature, hemostatic and anti-inflammatory characteristics make them suitable for various wound care applications, including burns and chronic wounds. Cellulose and phenolic compounds have demonstrated efficacy in maintaining a moist wound environment, facilitating oxygen exchange, and releasing bioactive molecules that stimulate wound healing properties. The integration of these materials into a wound patch can provide antimicrobial protection, and enhanced healing. Therefore, this thesis aims to create suitable wound dressing materials and focus on their analysis.
CRISPRa/dCas9 sistemiyle e-kaderin ve ICAM1gen ekspresyonu artırılmış mezenkimal kök hücrelerin fare modellerinde yara iyileşmesi üzerine etkisinin incelenmesi
Hücre adezyon molekülleri hücrelerin yüzeyinde bulunan bağlayıcı proteinlerdir. Bu proteinler diğer hücrelere veya ekstrasellüler matrikse bağlanarak dokularda meydana gelen yaraların iyileşmesi sırasında hayati bir rol oynarlar. Deri dokusunda meydana gelen yaraların iyileşmesinde ise ekstrasellüler matriks ailesine ait Hücre İçi Adhezyon Molekülü-1 (ICAM-1) ve Epitelyal Kaderin (E-kaderin) esas olarak rol almaktadır. Kök hücreler ve CRISPR/Cas sistemleri ise son yıllarda doku mühendisliği ve rejeneratif tıp kapsamında dermal yara hasarlarının tedavisinde sıklıkla kullanılmaktadır. Bu çalışmada, farelerden elde edilen adipoz doku kök hücreleri (ADKH) elde edilmiş ve bu hücrelerin karakterizasyonu ters faz kontrast floresan mikroskop, ve akış sitometrisi analizleri ile incelenmiştir. Elde edilen bu hücrelerdeki ICAM-1 ve/veya E-kaderin genleri lentiviral aracılıklı CRISPRa/dCas9 sistemi aracılığıyla aşırı ifade edilerek, ilgili genlerin aşırı ifadesinin in vitro ortamda ADKH'lerin gen ekspresyonu, canlılığı, adezyonu, proliferasyonu ve migrasyonu üzerine olan etkileri ters faz kontrast floresan mikroskop, RT-qPCR ve akış sitometrisi analizleri ile incelenmiştir. Ayrıca, genetik olarak modifiye edilen ADKH'ler in vivo olarak fareler üzerine açılan tam kat yara defektleri üzerine aktarılarak yara iyileşmesi üzerine olan etkileri morfoljik ve histolojik açıdan incelenmiştir. Sonuç olarak, CRISPRa/dCas9 sistemi aracılığıyla ICAM-1 ve/veya E- kaderin genleri ADKH'lerde başarılı bir şekilde aşırı ifade edilerek, bu genlerin ADKH'lerdeki aşırı ifadesinin yüzey adezyon sürelerinde artışa ve yara deneyinde ise proliferasyon ve migrasyon üzerinde artışa neden olduğu belirlenmiştir. ADKH'lerin yara iyileştirici etkilerindeki in vitro bulgulara ek olarak, in vivo hayvan çalışmaları ile de doğrulanmış olup, ADKH'lerin yara boyutunu önemli ölçüde azalttığı ve yara kenarlarından re-epitelizasyonu hızlandırdığı ve vaskülarizasyonu daha erken aşamalarda başlattığı gösterilmiştir. Tüm bu bulgular bir araya getirildiğinde, ADKH'lerde CRISPRa/dCas9 sistemi aracılığıyla ICAM-1 ve/veya E- kaderin genleri aşırı ifade edilmiş ve elde edilen bu hücrelerin artan adezyon özellikleri sayesinde yara bölgesine daha fazla bir biçimde bağlanarak dermal yara iyileşmesini desteklemiştir.
Deneysel kolon anastomozu modelinde adipoz doku mezenkimal kök hücre ve sildenafil sitrat uygulamasının etkilerinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Gastrointestinal sistem cerrahilerde intestinal anastomozlar önemli bir yer tutmaktadır. Sıkça karşılaşılan komplikasyon olan anastomoz kaçakları ciddi mortalite ve morbiditeye sebep olmaktadır. Anastomoz kaçak oranını minimum seviyeye indirmek; mortalite ve morbidite oranını ve bunların sağlık sistemine getirmiş olduğu yükü azaltacaktır. Literatürde bu amaçla yapılan, intestinal sistemde yara iyileşmesine katkı sağlayabileceği düşünülen çeşitli yöntemleri araştıran birçok çalışma vardır. Özellikle son yıllarda kök hücrenin yara iyileşmesine katkıları üzerinde çalışmalar yoğunlaşmış olup, kolon anastomozu iyileşmesine etkisi ile ilgili kısıtlı sayıda çalışma mevcuttur. Sildenafil sitratın da kolon anastomozu iyileşmesine etkisi ile ilgili çok az çalışma yapılmasının yanında kök hücre ve sildenafil sitratın birlikte uygulandığı çalışma bulunmamıştır. Bu nedenle çalışmamızda kolon anastomozu iyileşmesine kök hücre ve sildenafil sitrat uygulamalarının etkilerini inceledik. Gereç ve Yöntem:Çalışmamızda Wistar-Albino cinsi 44 adet rat kullanıldı. Bu ratlardan dördü mezenkimal kök hücre elde edilmesi amacıyla kullanıldı. Diğer 40 rat randomize olarak her biri 10'ar rattan oluşan 4 eşit gruba ayrıldı: Grup 1; Kontrol, Grup 2; Sildenafil Sitrat, Grup 3; Kök Hücre, Grup 4; Kök Hücre+Sildenafil Sitrat. Tüm ratlar uygun koşullar sağlanarak planlanan günde aynı cerrah tarafından opere edildi. Operasyonda tüm ratlarda inen kolon kesilerek her iki ucu arasında tek kat anastomoz yapıldı. Sildenafil Sitrat uygulaması yapılacak gruplara operasyon iki gün öncesinden beş gün sonrasına kadar her gün, günde bir defa 10 mg/kg/günsildenafil sitrat oral yoldan verildi. Kök hücre uygulanacak gruplarda ise operasyon esnasında anastomoz hattında her iki kolon ucuna eşit olacak şekilde subserozal 0,1 ml, toplamda 0,2 ml kök hücre enjekte edildi. (Her 0,1 ml'de 4x105 kök hücre mevcut). Tüm ratlar post-operatif beşinci günde sakrifiye edilerek ratların karın içi yapışıklıkları, anastomoz patlama basınçları, anastomoz kaçağı durumu, anastomoz bölgesindeki reepitelizaasyon, nötrofil lökosit infiltrasyonu, nekroz yoğunluğu, makrofaj yoğunluğu, yara dudakları arasındaki mesafe, granülasyon dokusu kalınlığı histopatolojik olarak, anastomoz yapılan dokudaki hidroksiprolin, miyeloperoksidaz, nitrik oksit, tümör nekroz faktör-α, vasküler endotelyal büyüme faktörü miktarı biyokimyasal olarak değerlendirildi. Bulgular: Anastomoz patlama basınçları açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p:0,52). Kök hücre uygulanan gruplarda anastomoz kaçağı gözlenmezken diğer gruplarda anastomoz kaçakları görüldü. Karın içi yapışıklık açısından anlamlı fark izlendi (p:0,043). Kontrol grubunda, kök hücre uygulaması yapılan iki gruptan (Grup 3 ve 4) da daha ileri düzeyde yapışıklık izlendi. Hidroksiprolin ve TNF-α düzeyleri açısından gruplar karşılaştırıldığında kök hücre uygulaması yapılan iki grupta (Grup 3 ve 4) da diğer iki gruptan (Grup 1 ve 2) daha yüksek oranda hidroksiprolin ve TNF-αdüzeyi saptanmış ve istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p:0,001) Sildenafil sitrat uygulamasının anlamlı bir etkisi saptanmamıştır. Nitrik oksit düzeyi gruplar arasında anlamlı olarak farklı bulunmuş olup (p:0,01) hem kök hücre hem de sildenafil sitrat uygulanan Grup 4'te ölçülen miktar diğer üç gruptaki değerden fazla izlenmiştir. VEGF düzeyi hiçbir grupta ölçülebilecek düzeyde saptanmamıştır. Miyeloperoksidaz düzeyi gruplar arasında anlamlı farklı bulundu (p:0,001), Grup 4'te en yüksek, Grup 2'de en düşük düzeyde ölçüldü. Histopatolojik değerlendirmede reepitelizasyon en iyi sadece sildenafil sitrat uygulanan Grup 3'te izlendi (p:0,001). Nekroz miktarı, PMNL infiltrasyonu ve granülasyon dokusu kalınlığı en düşük Grup 3 ve Grup 4'te izlenmiştir (her biri için p:0,001). Makrofaj yoğunluğu en düşük Grup 2 ve Grup 3'te izlendi (p:0,001). Yara dudakları arasındaki mesafe en az Grup 3'te, en fazla Grup 1'de ölçüldü (p:0,001). Sonuç:Çalışma sonucunda kolon anastomozlarında mezenkimal kök hücre uygulamasının yara iyileşmesine olumlu katkı sağladığını düşünmekteyiz. Sildenafil sitrat uygulamasının ise kolon anastomozunda yara iyileşmesine olumlu veya olumsuz etkisinin aydınlatılabilmesi için daha ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kök hücre, Sildenafil sitrat, Kolon anastomozu, Yara iyileşmesi.