
161
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Deneysel diyabet oluşturulan ratlarda; asimetrik dimetilarginin, nitrik oksit ve total antioksidan kapasite düzeylerinin ölçülmesi.
Bu çalışmada Streptozotosin ile diyabet oluşturulan ratlarda asimetrik dimetilarginin, nitrik oksit ve total antioksidan kapasite düzeylerinin ölçülmesi amaçlandı. Çalışma ortalama 8-10 haftalık, 24 adet Sprague-Dawley cinsi dişi rat kullanılarak yapıldı. Ratlar; Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Deney Hayvanları Laboratuarında standart ışık (12 saat gün ışığı / 12 saat karanlık), ısı (22 ºC)'da yeteri kadar su ve yem ile beslendi.Çalışma grubundaki hayvanlar kontrol (n=12) ve deneme (n=12) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Deneme öncesi tüm hayvanların ortalama açlık kan glikoz düzeyleri ölçüldü ve 112±9.50 mg/dl olarak tespit edildi. Deneysel diyabet oluşturmak için 0.01 M sodyum sitrat tamponu (pH:4.5) içinde streptozotosin 50 mg/kg intraperitoneal olarak deney grubuna (n=12) tek doz enjekte edildi. Enjeksiyondan 21 gün sonra deneme grubundaki ratların açlık glikoz düzeyleri ölçüldü. Deneme grubundaki ratların açlık kan şekeri ortalama 425±50 mg/dl olduğu belirlendikten sonra eter anestezisi altında kalp içi kanları serum tüplerine alındı. Sonra 3000 rpm de 10 dakika santrifüj edilerek serum örnekleri ayrıldı ve analiz yapılıncaya kadar -20°C de saklandı.ADMA kontrol ve diyabetli ratlarda sırasıyla 5,59±0.75 ng/ml ve 7,26±0,86 ng/ml, NO kontrol ve diyabet grubu ratlarda sırasıyla 62.28±10.74 µM/ml ve 30.42±2.48 µM/ml, MDA kontrol ve diyabetli ratlarda sırasıyla 26.38±1.94 ?mol/L ve 42.2±1.24 ?mol/L ve TAK kontrol ve diyabetli ratlarda sırasıyla 1,01±0.06 mmol trolox equivalent/L ve 0.87± 0,03 mmol trolox equivalent/L olarak tespit edildi.Bu çalışmada streptozotosin ile oluşturulan deneysel diyabet modelinde elde edilen bulgulara göre diyabetik ratlarda artan glikoz seviyeleri plazma MDA değerlerini artırarak oksidatif stres, lipid peroksidasyonuna ve total antioksidan kapasitesinde azalmaya neden olmaktadır. Ayrıca hiperglisemi ADMA metabolizmasını etkileyerek serum ADMA düzeylerinde artışa buna paralel olarak da NO düzeylerinde azalmaya yol açmaktadır.Anahtar Kelimeler: Diyabet, Streptozotosin, Asimetrik Dimetilarginin, Nitrik oksit, Total Antioksidan Kapasit
Trinitrobenzen sülfonik asit (TNBS) ile oluşturulan deneysel kolit modelinde resveratrol'ün antioksidan metabolizmaya etkileri
Bu çalışmada antiinflamatuar ve antioksidan özellikleri gösterilmiş olan RSV'ninTNBS koliti üzerindeki etkileri, kolitten önce verilerek araştırıldı. Araştırmada, 35 adeterkek Wistar-Albino rat, RSV Kontrol, Sham, TNBS Kolit, TNBS + DMSO veTNBS+RSV olarak 5 gruba bölündü. Kolit uygulanmasından önce, tedavi ve çözücü grubuhayvanlar 5 gün boyunca sırasıyla RSV (10 mg/kg/gün), DMSO ile tedavi edildi. Kolit, 24saat aç bırakılmış ve barsakları boşaltılmış ratlara, bir kanülle anal orifisten 8 cm içeriye%37 alkolde çözünmüş TNBS verilmesiyle gerçekleştirildi. Kolitten 24 saat sonrahayvanlar sakrifiye edilip 10 cm'lik kolon segmenti çıkartıldı. Longitudinal olarak ikiyeayrılan kolon segmentleri biyokimyasal ve histopatolojik incelemeye tabi tutuldu.Sonuçların istatiksel analizi SPSS programı kullanılarak yapıldı.TNBS ve TNBS+DMSO gruplarının MDA seviyeleri Drug ve Sham kontrolgruplarından yüksekti (p<0.01). RSV tedavisi, MDA seviyelerini TNBS grubuna göreazalttı (p<0.01). Yine RSV tedavi grubunda, GSH-Px aktivitesi tüm diğer gruplara göreartarken (p<0.001), CAT aktivitesi de TNBS ve TNBS+DMSO gruplarına göre arttı. FakatCAT'deki bu artış, anlamlı düzeyde değildi (p>0.05). TNBS ve TNBS+DMSO gruplarınındoku MPO aktiviteleri Drug ve Sham kontrol gruplarından yüksek iken, tedavi grubundaise tüm gruplara göre anlamlı derecede yüksekti (p<0.001). Histopatolojik incelemededoku hasarı ve nekroz tedavi grubunda, kolit ve çözücü kontrol grubuna göre belirginşekilde azaldı (p<0.05).Çalışmamızda profilaktik RSV'nin kolit üzerinde antioksidan etkili olduğugörülmüştür. Bununla birlikte, deney şartlarımızda MPO üzerinden anti-inflamatuar etkininolmaması, RSV'nin etkilerini göstermede, inflamasyon sonrası yolun daha etkili olmasınaveya kullanılan dozun yetersiz olmasına bağlı olabilir.Anahtar Kelimeler: Resveratrol, TNBS, Kolit, antioksidan, antiinflamatuar
Leishmaniasisli köpeklerde kemik metabolizmasının araştırılması
Çalışmada leishmaniasisli köpeklerde kemik metabolizmasının ve buna bağlı olarak vitamin D, kalsiyum, fosfat ve ALP değerlerinin sağlıklı köpeklere göre nasıl bir değişim gösterdiğinin belirlemesi amaçlandı. Çalışmada IFA testi ile seropozitifliği saptanan 20 adet leishmaniasisli ve kontrol grubu olarak seronegatifliği belirlenen 20 adet 4 ile 6 yaşları arasındaki erkek köpek serumları değerlendirilmiştir. Serum kalsiyum, fosfor miktarları kolorimetrik metotlarla, ALP düzeyi hazır ticari kit kullanarak spektrofotometrede, 25-OH-D3 analizi ise ELISA?da ticari kit ile ölçüldü. Leishmaniasisli ve kontrol grubu köpeklerin serum Ca seviyeleri (ortalama) sırasıyla 3,38 mg/100 ml ve 8 mg/100 ml olarak bulundu. İstatistiksel olarak iki grup arasında anlamlı bir fark olduğu görüldü (p:0,000). Fosfor seviyeleri (ortalama) 3,01 mg/100 ml ve 2,19 mg/100 ml olarak tespit edildi. İki grup arasında (p:0,000) düzeyinde bir fark bulundu. Serum 25-OH-D3 düzeyleri enfekte köpeklerde 51,89 nmol/L, kontrol grubunda ise 70,01 nmol/L olarak saptandı. İstatistiksel olarak iki grup arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p:0,252). Leishmaniasisli ve kontrol grubu köpeklerin serum ALP seviyeleri (ortalama) sırasıyla 137,1 U/L ve 104,5 U/L olarak bulundu. İstatistiksel olarak iki grup arasında anlamlı bir fark olduğu (p:0,026) görüldü. Alkalen fosfataz düzeyindeki yükseliş, hipokalsemi ve hiperfosfatemi sonuçları, leishmaniasisin kemik metabolizması üzerine olumsuz etkileri olabileceğini düşündürmektedir.
Köpeklerde telomeraz MRNA (dogtert) ekspresyonunun belirlenmesi
Telomer; kromozom uçlarında bulunan özelleşmiş DNA ve protein kompleksinden oluşmaktadır.Omurgalılarda telomerik DNA, TTAGGG gibi, guaninden zengin dizelerden oluşur. Telomerler kromozomların uçlarında bulunan tekrarlayıcı DNA dizileri olupkromozomlarıreplikasyon sonu problemine ve nükleaz parçalanmasına karşı korurlar.Telomerazribonükleoprotein yapısında bir enzim kompleksidir. Polimerizasyon için kendiRNA'sını kalıp olarak kullanarak replikasyon sırasında kaybolan telomer dizilerini yerinekoyar. Telomeraz enzim aktivasyonunun hücre ölümsüzlüğü ve karsinogenezsürecindeönemli bir rol oynadığına inanılmaktadır. Telomerazın aktivasyonu sınırsız proliferasyon ve ölümsüzlüğe yol açar ve bu suretle tümör oluşumunda bu enzimin aktivasyonu çokönemli bir basamağı oluşturur. Yapılan çalışmalarla insan telomerazreverstranskriptaz(hTERT) mRNA ekspresyonunun telomeraz aktivasyonu ile korele olduğu ispatlanmış veprekanseroz lezyon ve insan kanserlerinin çoğunda regülasyon artışına neden olduğu bulunmuştur. Bu çalışmada dogTERTmRNA ekspresyonunun kantitatif belirlenmesi, dogTERTmRNA ekspresyon seviyelerinin farklı yaş ve ırklaradaki köpeklerle korelasyonlarının analiz edilmesini amaçlandı. Bunun için farklı ırk ve yaşlardaki 38 köpek kullanarak dogTERTmRNA seviyelerini LightCycler Real-Time PCR (qRT-PCR) ile analiz edildi. Sonuçta grup 1'deki (2,5-18 ay) köpeklerdedogTERTmRNA ekspresyon seviyelerinin grup 2'deki (3-6 yaş) köpeklere göre ~2 kat artış vardır. Sonuçlarımız qRT-PCR kullanarak tam kandandogTERTmRNA ölçümü yapılması açısından köpek telomer çalışmaları arasında ilk niteliğindedir. İlerdeki çalışmalarda, daha fazla sayıda köpek kullanılması gerektiği düşünülmekte ve bu çalışma klinik çalışmalara öncül olacak bir çalışmadır. Anahtar sözcükler: Telomer, Telomeraz, dogTERT, qRT-PCR, köpek.
Saanen keçilerinde ısı şok proteini 60 (HSP 60) ve ısı şok proteini 70 (HSP 70) genlerinin kantitatif analizi
Isı şok proteinleri (HSP) çeşitli fonksiyonları olan bir protein ailesi olup, ortak özellikleri ani sıcaklık değişiklikleri, anoksi, reaktif oksijen metabolitleri ve glukoz düzeylerinde değişiklik, yaşlanma daha bir çok stres durumunda üretilmeleridir. Bu ailedeki proteinler molekül ağırlıklarına göre HSP 100, HSP 90, HSP 70, HSP 60, küçük ısı şok proteinleri ve ubikuitin olmak üzere 6 genel aile olarak sınıflandırılır. HSP 60 mitokondri ve sitoplazmada, HSP 70 sitoplazma, çekirdek, endoplazmik retikulum ve mitokondride bulunur. Canlının stresten korunması ve protein katlanması için gerekli olan bu ısı şok proteinleri aynı zamanda katlanmamış ve yanlış katlanmış proteinler arasındaki dengeyi sağlar. Bu çalışmada HSP 60 ve HSP 70 mRNA ekspresyonunun kantitatif belirlenmesi, HSP 60 ve HSP 70 mRNA ekspresyon seviyelerinin farklı yaşlardaki keçilerde, korelasyonlarının analiz edilmesi amaçlandı. Bunun için farklı yaşlardaki 30 Saanen keçisi kullanarak HSP 60 ve HSP 70 mRNA seviyelerini Light Cycler Real-Time PCR (qRT-PCR) ile analiz edildi. Sonuçta HSP 60 mRNA ekspresyonu grup I (1-8 aylık çepiçler)'de grup II (4-6 yaşlı anaç keçiler)'nin yaklaşık 2 katı, HSP 70 mRNA ekspresyonunun ise grup I (1-8 aylık çepiçler)'de grup II (4-6 yaşlı anaç keçiler)'nin yaklaşık 1.7 katı eksprese olduğu belirlendi. İlerdeki çalışmalarda, daha fazla sayıda keçi kullanılması gerektiği, bulgular üzerine farklı stres parametrelerinin de etkilerinin olabileceği ve bunlarında göz önüne alınması gerektiği düşünülmektedir.
Aydın ilinde üretilen inek sütlerinde bazı ağır metal düzeylerinin araştırılması
Çevresel kirliliğin olumsuz etkilerinden biri insan ve hayvanların solunum ve beslenme yoluyla ağır metallere maruz kalmasıdır. Ağır metallerin çeşitli yollarla vücuda alınmasından sonra; alınma dozuna, sıklığına ve süresine bağlı olarak akut, subakut' ve kronik tarzda hafif ya da ciddi zehirlenme belirtileri ortaya çıkmaktadır. Süt ve ürünlerindeki ağır metal kontaminasyonu; hayvanın tükettiği yemden, sudan, üretim ve depolama sırasında süt mamulleri ile temas eden makine ve ekipmanlardan kaynaklanabilir. Çalışmamızda; Aydın il merkezinden ve bazı ilçelerinden süt örnekleri toplanmıştır. Bu amaçla Bozdoğan, Çine, Söke, Yenipazar ve Nazilli ilçeleri seçilmiştir. Toplanan süt örnekleri mikrodalga fırında çözünürleştirilmiş ve ICP-OES ile Fe, Mn, Zn, Cu, Cd ve Pb analizleri yapılmıştır. En yüksek Fe ortalaması 1704,80 µg/L ile Bozdoğan ilçesinde, en yüksek Mn ortalaması 5,08 µg/L ile Aydın Merkez ilçede, en yüksek Zn ortalaması 1468,39 µg/L ile Yenipazar ilçesinde tespit edilmiştir. Bütün ilçelerin süt örneklerinde, Cu, Cd ve Pb değerleri tayin edilebilir sınırların altında bulunmuştur. Elde edilen sonuçlar, literatür verileri ve FAO, WHO ve PMTDI'nın belirtmiş olduğu tolere edilebilir sınırlar göz önüne alınarak değerlendirildiğinde Aydın merkez ve diğer ilçelerde üretilen sütlerde sağlık açısından tehlike oluşturacak bir ağır metal kontaminasyonu olmadığı anlaşılmıştır. Anahtar Kelimeler; Süt, ağır metal, Aydın, çevre kirliliği.
Köpeklerde ovariohisterektomi operasyonu sonrası serum prokalsitonin ve C-reaktif protein düzeylerinin incelenmesi
Bu çalışmada köpeklerde ovaryohisterektomi operasyonu sonrası iyileşme sürecinin izlenmesinde ve ortaya çıkabilecek postoperatif komplikasyonların belirlenmesinde CRP ve PCT gibi iki önemli belirtecin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu iki parametrenin karşılaştırıldığı ve birlikte değerlendirildiği insanlarda yapılmış çeşitli çalışmalar olmasına rağmen köpeklerde operasyon sonrası incelendiği bir çalışmaya rastlanılmamış ve bu çalışmanın sonucunun veteriner klinisyenlere önemli veriler sağlayabileceği düşünülmüştür. Bu çalışmada klinik olarak sağlıklı, 7-24 aylık yaşta, 13 dişi köpek kullanılmıştır. Ovariyohisterektomi operasyonu rutin medial laparatomi ile yapılmıştır. Kan örnekleri operasyon öncesi ve operasyon sonrası 1, 4, 7. günlerde sefalik venden alınmıştır. CRP ve PCT analizleri köpek spesifik ELISA kitleri ile elde edilen serum örneklerinden çalışılmıştır. Hematolojik analizler veteriner kalibrasyonlu kan sayım cihazında ölçülmüştür. Tekrarlayan ölçümlerden elde edilen sonuçlar one-way ANOVA testi ile ve korelasyonlar Pearson testi ile değerlendirilmiştir. Bu çalışmanın soncunda PCT, CRP ve WBC düzeylerinde tüm hayvanlarda operasyon sonrası bir atış saptanmıştır. CRP konsantrasyonu ve WBC düzeleri istatistiki olarak anlamlı (p<0.001) düzeyde artarken PCT düzeyindeki artış istatistiki olarak anlamlı bulunamamıştır. Serum CRP ve WBC düzeyleri arasında pozitif bir korelasyon belirlenirken PCT ve diğer parametreler arasında bir ilişki belirlenememiştir. Sonuç olarak, ovariyohisterektomi operasyonu sonrası CRP ve WBC düzeyleri hızla artmış ve daha sonra normal seviyelerine düşmüştür. CRP konsantrasyonları ve WBC düzeyleri operasyon sonrası iyileşmenin izlenmesi ve ortaya çıkabilecek komplikasyonların belirlenmesinde yardımcı olabilir. Bunun yanı sıra bu çalışma sonuçlarına bakılarak, aseptik cerrahi travmaların PCT düzeylerini etkilemediği ve spesifik bakteriyel enfeksiyonlara odaklanılmış köpek çalışmalarının yapılması gerektiği kanısına varılmıştır
Büyük Menderes deltasindan avlanan kefal (Leuciscus cephalus) ve levreklerde (Perca fluviatilis) Cu, Zn ve Cd düzeylerinin belirlenmesi ve metallotiyonin ile ilişkisinin araştirilmasi
Büyük Menderes Deltasından avlanan kefal (Leuciscus cephalus) ve levreklerde (Perca fluviatilis) Cu, Zn ve Cd düzeylerinin belirlenmesi ve metallotiyonin ile ilişkisinin araştırılması Çalışmamızda, Büyük Menderes Deltasından avlanan 15'şer adet kefal ve levreğin karaciğer ve kas doku örnekleri mikrodalga fırında çözünürleştirilmiş ve ICP-OES ile Cu, Zn ve Cd analizleri yapılmıştır. Balıkların karaciğer dokularındaki metallotiyonin düzeyleri ELISA yöntemi ile belirlenmiştir. Bu iki balığın yenilebilir kısımlarında (kas), karaciğere göre daha düşük metal düzeyleri tespit edilmiştir. Kefal karaciğerindeki ortalama ağır metal düzeyleri; bakır için 378,56±57,7 μg/kg, çinko için 527,60±91,46 μg/kg, kadmiyum için 9,13±0,94 μg/kg, levrek karaciğerindeki ağır metal düzeyleri ise; bakır için 3485,20±543,80 μg/kg, çinko için 550,10±71,59 μg/kg, kadmiyum için 8,22±1,21 μg/kg'dır. Kefal kasındaki ağır metal düzeyleri; bakır için 25,21±3,20 μg/kg, çinko için 101,83±14,76 μg/kg, kadmiyum için 6,07±0,90 μg/kg, levrek kasındaki ağır metal düzeyleri ise; bakır için 25,40±2,98 μg/kg çinko için 71,07±12,96 μg/kg, kadmiyum için 9,43±1,26 μg/kg'dır. Elde edilen sonuçlar; literatür verileri ve Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının açıklamış olduğu tolere edilebilir sınırlar göz önüne alınarak değerlendirildiğinde Büyük Menderes Deltasından avlan kefal ve levreklerde sağlık açısından tehlike oluşturacak bir ağır metal kontaminasyonun olmadığı anlaşılmıştır. Kefal karaciğerindeki metallotiyonin düzeyi 115,62±571,51 mg/kg, levrek karaciğerindeki metallotiyonin düzeyi 109,44±159,54 mg/kg'dır. Dokulardaki ağır metal ve metallotiyonin düzeyleri arasında istatistiksel olarak bir önemlilik olmadığı görülmüştür. Anahtar kelimeler: Kefal, levrek, Cu, Zn, Cd, Büyük Menderes, metallotiyonin
Ratlarda hiperhomosisteineminin eritrosit ve kalp dokusunda oluşturduğu oksidatif hasar üzerine vitamin C'nin etkisi
Bu çalışmada, uzun süreli metiyonin uygulanan ratlarda homosistein düzeyindeki artışın kalp dokusu ve eritrosit antioksidan sistem üzerine verdiği hasar ve ekzojen bir antioksidan olan vitamin C'nin oluşan bu hasarı ne oranda etkilediğinin araştırılması amaçlandı. Çalışmaya 3 grupta 36 adet rat alındı. Kontrol grubu her gün normal pelet yem ve çeşme suyuyla ad libitum beslendi. Hiperhomosisteinemi grubunda, L-metiyonin ratlara her gün 1 g/kg, Hiperhomosisteinemi+Vitamin C grubu ratlarına da her gün 1 g/kg dozunda L-metiyonin yanında 150 mg/kg/gün vitamin C 6 hafta boyunca gavaj yoluyla verildi. 6 haftalık denemenin sonunda deneme ve kontrol gruplarındaki hayvanlardan kan örnekleri alınarak elde edilen plazma örneklerinde MDA düzeyleri hemen ölçüldü. Plazma örnekleri elde edilirken GSH-Px, SOD ve CAT enzim aktivitelerinin tayini için eritrositler ayrıldı ve analizler gerçekleştirilinceye kadar -20C de saklandı. Servikal dislokasyon ile ötenazi uygulanan ratlardan kalp dokusu örnekleri alındı ve analizlerin yapıldığı güne kadar -80C de muhafaza edildi. Elde edilen doku homojenatında MDA düzeyleri ölçülürken SOD, GSH-Px, CAT antioksidan enzim aktiviteleri analizleri hem doku örneklerinde hem de eritrosit hemolizatında gerçekleştirildi. Ayrıca serum homosistein düzeyleri ticari Rat Homosistein Kiti kullanılarak ELİSA cihazında ölçüldü. Kontrol ve deneme gruplarının serum homosistein düzeylerinin ortalamaları arasında fark (p<0.001) saptanması deneme gruplarında hiperhomosisteineminin oluştuğunu gösterdi. Hiperhomosisteinemi ve Hiperhomosisteinemi+Vit C grupları arasında ise serum homosistein düzeyleri bakımından istatiksel olarak bir anlamlılık saptanmadı. Hiperhomosisteinemi grubuna ait kalp dokusu ve plazma MDA düzeylerinin, Hiperhomosisteinemi+Vitamin C ve kontrol grubundaki plazma MDA düzeylerinden yüksek olduğu tespit edildi (p<0.01). Kalp dokusu SOD aktiviteleri, Hiperhomosisteinemi+Vitamin C grubundaki ratlara göre sadece metiyonin verilen hiperhomosisteinemi grubunda düşük bulundu (p<0.001). Eritrosit hemolizatı SOD aktivitelerinde metiyoninle birlikte vitamin C verilmesi, Hiperhomosisteinemi+Vitamin C grubunda SOD değerlerini Hiperhomosisteinemi grubu değerlerine göre artırdı (p<0.01). Kalp dokusunda GSH-Px aktivitelerinde, kontrole göre deneme gruplarının GSH-Px aktivitelerinde genel olarak bir azalma tespit edildi (p<0.05). Eritrosit hemolizatındaki GSH-Px aktivitelerinde, Kontrole göre Hiperhomosisteinemi grubunda GSH-Px aktivitesinde bir azalış, Hiperhomosisteinemi+VitC grubunda ise bir artış tespit edildi (p<0.001). Kalp dokusu homojenatında ve eritrosit hemolizatındaki katalaz enzim aktivitelerinde kontrole göre Hiperhomosisteinemi grubunda bir azalma, Hiperhomosisteinemi+Vit C grubunda ise bir artış görüldü (p<0.001). Hiperhomosisteinemi grubunda yüksek MDA değerleri, homosisteinin oksidatif strese sebep olduğunu göstermektedir. Metiyoninle birlikte verilen vitamin C dokuda ve plazmada MDA değerlerini düşürdü. Hemolizat ve doku SOD, GSH-Px, CAT aktiviteleri hiperhomosisteinemi grubunda azalırken, Hiperhomosisteinemi+Vit C grubunda arttı. Metiyoninle birlikte verilen vitamin C'nin serum homosistein düzeyleri artışı veya azalışı üzerine herhangi bir etkisinin olmadığı saptandı. Serum homosistein düzeyleri üzerine tek başına yeterli olmadığı kanısına varıldı. Anahtar kelimeler: Hiperhomosisteinemi, homosistein, metiyonin, Vitamin C, oksidatif stres
Ovariektomize ratlarda borik asit uygulamasının kemik metabolizması üzerine olası etkisi
Bu amaç için, 60 adet 12-14 haftalık, ortalama 150-250gr ağırlığında gebe olmayan Wistar tipi dişi rat 6 gruba ayrıldı. 3 gruba ovariektomi yapıldı, ovariektomi yapılan gruplardan birine 5mg/kg, diğerine 10mg/kg borik asit gavaj yoluyla verildi. 4.gruba yalnızca 5mg/kg; 5.gruba 10mg/kg borik asit uygulandı. Yalancı ovariektomi yapılan grup kontrol grubu olarak belirlendi. Borik asit uygulaması operasyonları takiben 8 hafta sonra başladı ve 20 gün boyunca devam etti. Deneme sonunda alınan kanlardan elde edilen serum örneklerinde kalsiyum, magnezyum, fosfor, ALP, 1,25 dihidroksi vitamin D, 25 hidroksi Vitamin D ve PTH değerleri incelendi. Araştırmada, Ovariektomi+5 mg Borik asit uygulanan grup dışında diğer grupların serum Ca düzeyleri kontrol grubuna göre düşük bulundu (p<0.05). Ovariektomi ve 10mg borik asit uygulanan grubun 1,25 dihidroksi Vit D düzeyleri diğer gruplara göre düşük (p<0,05); 5 ve 10 mg borik asit uygulanan grupların serum ALP düzeyleri kontrol grubuna göre yüksek olarak saptandı (p<0,05). Bu çalışmadan elde edilen sonuçlar ratlarda ovaryumların çıkarıldıktan sonra geçen 8 haftalık sürenin kemik metabolizması üzerine önemli bir değişikliğe neden olmadığını göstermiştir. Borik asidin farklı dozlarda uygulandığı çalışmada kemik biyokimyasal parametreleri üzerine borik asidin doğrudan etkisi ile ilgili bir sonuca rastlanmamıştır. Ancak Ca düzeylerindeki değişimler bor ile Ca arasında bir ilişkinin olabileceğini düşündürmektedir.
Leishmania tropica promastigotlarında apoptoz üzerine ilaç etkisinin araştırılması
Leishmania infeksiyonu ciddi bir halk sağlığı problemi olmaya devam etmektedir. Programlı hücre ölümünün varlığının çok hücreli canlılardan sonra tek hücrelilerde de keşfedilmesi leishmaniasis etkeni olan Leishmania protozoonu üzerinde ilgi uyandırmıştır. Leishmania türlerinde apoptoz mekanizmasının aydınlatılması leishmaniasis tedavisi için geliştirilecek ilaçlar yönünden önem taşımaktadır. Bu nedenden dolayı bu çalışmada L. tropica promastigotları üzerinde miltefosin ve Glukantim® ilaçlarının programlı hücre ölümü belirteçlerine olan etkisi araştırılmıştır. Çalışmada NNN besi yerinde üretilmiş Leishmania tropica promastigotları çoğalmaları için %10 fetal buzağı serum ilaveli hücre kültürü besi yerinde 24-26ºC'li etüvde inkübe edildi. Promastigotlar logaritmik faza ulaştıklarında miltefosin ve Glukantim® ilaçları uygulanarak Elektroforez yöntemi ile DNA kırılması, TUNEL yöntemi ile DNA kırılması ve ELİSA yöntemi ile bcl-2 konsantrasyonu şeklindeki üç apoptoz belirteci yönünden analize alındılar. Bu iki ilacı karşılaştırmak için pozitif kontrol olarak staurosporin ilacı uygulanmıştır. Miltefosin ve staurosporinin promastigotlara uygulama dozları 100 µmol, 50 µmol, 25 µmol, 12.5 µmol ve 6.25 µmol olacak şekilde 24 saat etüvde bekletildi. Glukantim® ise 15mg/ml, 7.5mg/ml, 3.75mg/ml, 1.875 mg/ml ve 0.9375 mg/ml olan dozlarda 72 saat etüvde bekletildi. Elektroforez yöntemi ile DNA kırılmasının tespitinde pozitif kontrol olan staurosporin ilacında promastigotlarda 50 µmol, 25 µmol, 12.5 µmol ve 6.25 µmol dozları oligonükleozomal DNA kırılması görüntüsü vermiştir. Yine aynı dozlarda TUNEL yöntemi analizinde de promastigotlarda apoptotik DNA kırılması gözlenmiştir. Miltefosin ilacı için oligonükleosomal DNA kırılması 25 µmol olan dozda görüntülenmiştir. 12.5 µmol olan dozda ise tam net bir fragmantasyon görüntülenememiştir. Miltefosin ilacı uygulanan promastigotların TUNEL yöntemi ile amaçlanan DNA kırılması saptanmasında ise 25 µmol ve 12.5 µmol olan dozlarda DNA kırılması gözlenmiştir. Bu iki ilaca karşılık Glukantim® ilacında promastigotlarda oligonükleosomal DNA kırılması gözlenememiştir. Sadece, 0.9375 mg/ml olan dozda belirsiz bir DNA fragmantasyonu benzeri görüntü açığa çıkmıştır. TUNEL analizinde ise yine Glukantimin® 0.9375mg/ml olan dozunda promastigotlarda, çok hafif bir renkte belli belirsiz bir DNA kırılmasına benzer görüntü oluşmuştur. Diğer dozlarda ise apoptoz bulgusuna rastlanılmamıştır. Böylelikle Leishmania tedavisinde etkin bir oral ilaç olan miltefosinin Leishmania tropica promastigotları üzerindeki apoptotik etkisinin Glukantim® ilacına göre daha üstün olduğu söylenilebilir. Bir diğer apoptoz bulgusu olan bcl-2 konsantrasyonuna baktığımızda ise, her ilaç için uygulanan beş ayrı dozdaki konsantrasyon değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark meydana gelmemiştir. Buna karşılık her bir ilacın grafik değerleri en yüksek dozdan en düşük doza doğru birbirleriyle karşılaştırıldığında, Glukantim®'deki bcl-2 konsantrasyonu beş dozda da diğer iki ilaca göre yüksek değerdedir. En düşük değer ise staurosporinde meydana gelmiştir. Bcl-2 konsantrasyonunun Glukantim® ilacında yüksek olması apoptoz yönünde herhangi bir bulgunun meydana gelmemesiyle ilişkilendirilebilir. Bcl-2 konsantrasyonunun yüksek olmasının apoptozu inhibe ettiği düşünülmektedir. Leishmania tedavisinde ilaç etkisinin çeşitli Leishmania türlerinde programlı hücre ölümü indüklemesine yönelik çalışmalar halen devam etmektedir. Programlı hücre ölümü indüklemesi Leishmania tedavisi için etkili bir yol olabilir. Fakat Leishmania türlerinin çeşitliliği ve parazitin ilaçlara karşı direnç geliştirmesi Leishmania protozoonunda gözlenecek apoptoz bulgularının netlik kazanmasını zorlaştırmaktadır. Yapılan bu çalışma bulgularının Leishmania infeksiyonuna yönelik ilaç tedavisine katkı sağlayacağı ve yapılması planlanan çalışmalara ışık tutacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler; Leishmania tropica, Programlı hücre ölümü, Glukantim®, Miltefosin.
Atopik dermatitli çocuklarda thymic stromal lymphopoitenin (TSLP), thymus and activation regulated chemokine (TARC) ve periostinin hastalığın şiddeti ile ilişkisi
Atopik dermatit çoğunlukla infant ve erken çocukluk çağında başlayan, tekrarlayıcı, kronik, inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Hastalığın etyolojisi tam olarak bilinmemekle beraber kompleks multifaktöriyel bir etyolojinin rol oynadığı düşünülmektedir. Bu çalışmada atopik dermatitli çocuklarda thymic stromal lymphopoitenin (TSLP), thymus and activation regulated chemokine (TARC) ve periostinin hastalığın şiddeti ile olan ilişkisini belirlemeyi amaçladık. Aralarında yaş ve cinsiyet farkı olmayan atopik dermatitli 25 hasta ve sağlıklı kontol olarak 25 çocuk çalışmaya alındı. Çocukların serum TSLP, TARC ve periostin seviyeleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Atopik dermatitli çocukların serum TSLP, TARC ve periostin düzeyleri sağlıklı çocukların değerlerinden yüksek (sırasıyla, p=0.001, p=0.004, 0.025) bulundu.AD'li hastalarda serum TARC seviyesi ile hastalığın şiddeti arasında anlamlı fark varken (p=0.014), TSLP ve periostin için bu anlamlı farklılık gözlenemedi (p=0.80, p=0.201). ROC analizinde TSLP düzeyinin atopik dermatit varlığını öngörmesi için hesaplanan Eğri Altında Kalan Alan (AUC) 0,780 (%95 GA (0,640-0,885), p<0.0001) olarak heseplandı. Serum TSLP 30,41 pg/mL düzeyinin atopik dermatit varlığını öngörmede duyarlılığı %72 ve özgüllüğü %84 olarak saptandı. Serum TARC düzeyi için AUC 0,738 (%95 GA (0,595-0,852), p<0.0007) olarak hesepalandı. Serum TARC 242.68 pg/mL düzeyinin atopik dermatit varlığını öngörmede duyarlılığı %72 ve özgüllüğü %68 bulundu. Periostin düzeyi için AUC 0,685 (%95 GA (0,538-0,809), p=0.0244) olarak saptandı. Serum periostin 1370.72 µg/mL düzeyi atopik dermatit varlığını öngörmede duyarlılığı %96 ve özgüllüğü %52 olarak saptandı. Serum TSLP, TARC ve periostin düzeyleri çocuklarda atopik dermatit varlığı ile yakından ilişkilidir. Buna rağmenyalnızca serum TARC düzeyi atopik dermatitin ağırlığı ile yakından ilişkilidir.
Kolon ve rektum kanserlerinde endostatinin matriks metalloproteinaz -2 üzerine gösterdiği etkinin araştırılması
Giriş: Kolorektal kanser, görülme sıklığı en yüksek olan kanserler arasındadır. Anjiogeneze bağımlı olan tümör metastazı ve progresyonu; bazal membran (BM) ve ekstrasellüler matriksin (ESM) degradasyonu, hücre adezyonunun değişmesi ve tümör hücresinin fiziksel hareketliliğini kapsar. Tüm bu aşamalar içinde; aşırı ESM yıkımı tümör metastaz ve progresyonunda önemli rollere sahiptir. ECM'in degradasyonunda birçok proteinaz sistemleri rol oynamakla birlikte matriks metalloproteinazlar (MMP) bunların başında yer alır. Yapılan deneysel kanser modellerinde ve hasta çalışmalarında MMP-2 ve MMP-9'un kolorektal kanser progresyonu, invazyonu ve metastazında rolleri olduğu bildirilmektedir. Bu enzimlerin aktiviteleri ekstrasellüler olarak regüle edilir ve regülasyonları pro-enzim aktivasyonu ile doku inhibitör proteinleri olan TIMP'ler arasındaki dengeye bağlıdır. Bundan başka MMP-2 ve MMP-9'un VEGF gibi proanjiogenik ve endostatin gibi antianjiogenik moleküllerin oluşumunda da rol aldığı bildirilmektedir. Bu nedenle bu enzim sisteminin aktivasyonu tümör progresyonunda farklı aşamalarda büyük önem taşımaktadır.Amaç: Kolon ve rektum kanserlerinin gelişim mekanizmalarına ilişkin literatür incelediğinde bu mekanizmaların birbirinden farklı olduğunu bildiren çalışmalar ve bunların total kolorektal olarak değil homojen ayrı iki tip tümör grubu olarak çalışılmasını savunan görüşler vardır. Biz de bu görüşü savunarak, gerçekleştirdiğimiz bu çalışmada kolorektal kanserleri kolon ve rektum tümörü olarak homojen ayrı iki grup olarak değerlendirdik. Bu araştırmanın temel amacı jelatinaz aktivasyon düzeylerini, MMP-2'nin endojen inhibitör proteini TIMP-2, aktivatör proteini MT-1 MMP ve anjiogenez regülasyonunda rol oynayan anjiogenik potansiyeli yüksek olan VEGF ve anjiogenez inhibitörü endostatinin protein düzeylerini her iki tip tümör ve eşlenik normal dokularda ayrı ayrı araştırmak ve bu parametrelerin klinikopatolojik değişkenler ile ilişkisini tanımlamaktır. Ayrıca in vitro koşullarda HT-29 kolon adenokarsinoma hücre dizinde rekombinant endostatinin hücre canlılığı, invazyonu, MMP sekresyonu ve aktivitesi üzerine etkilerini araştırmaktır.Materyal ve Yöntem: Çalışma 50 kolon ve 34 rektum tümörlü hastadan alınan tümör ve eşlenik normal dokularda gerçekleştirildi. MMP-2, MMP-9 aktivasyon düzeyleri jelatin zimografi ile incelenmiştir. MT-1 MMP aktivite düzeyleri enzim aktivite ölçüm yöntemi ile analizlenmiştir. TIMP-2, VEGF ve endostatin protein düzeyleri ise ELISA ile belirlenmiştir. Ayrıca tümör ve eşlenik normal dokulardaki endostatin ekspresyonu Western Blot yöntemi ile araştırılmıştır. İn vitro deneylerde HT-29 hücrelerinin canlılığı MTT testi ile değerlendirildi. Hücrelerin invazyon yetenekleri, matrijel ile kaplanmış 8 mm büyüklüğünde por içeren hücre plaklarında değerlendirilmiştir.Bulgular: Kolon tümör dokusunda MMP-2'nin pro ve aktif, MMP-9'un ise aktif formları eşlenik normal dokuya göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). Kolon tümör ve eşlenik normal doku TIMP-2, MT-1 MMP, endostatin ve VEGF protein düzeylerinde anlamlı olarak farklılık saptanmadı (p>0.05). Parametreler ile klinikopatolojik değişkenler incelendiğinde tümör dokusu aktif MMP-9 ile tümör invazyon derinliği pT1 vs pT3-4 (p=0.011) ve uzak metastaz varlığı arasında anlamlı ilişki saptandı. Rektum tümör dokusunda ise MMP-2 ve MMP-9'un hem pro hem de aktif formlarının aktivite düzeyleri, eşlenik normal doku aktivite düzeylerine göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p<0.05). Rektum tümör ve eşlenik doku TIMP-2, MT-1 MMP, endostatin ve VEGF protein düzeylerinde anlamlı olarak farklılık saptanmadı (p>0.05). Parametreler ile klinikopatolojik değişkenler arasındaki ilişki incelendiğinde ise rektum tümör aktif MMP-9 ve aktif MMP-2/ProMMP-2 (rMMP-2) ile tanı anı metastaz arasında (sırasıyla; p=0.002 ve p=0.006); ve tümör aktif MMP-9 ile perinöral invazyon varlığı arasında (p=0.042); tümör proMMP-9 ve proMMP-2 ile lenf nodu metastazı (sırasıyla; p= 0.012, p=0.021); tümör TIMP-2 düzeyleri ile nüks arasında (p=0.011) ve tümör VEGF düzeyleri ile perinöral invazyon arasında anlamlı ilişki saptandı (p=0.044). Ayrıca rektum tümör çapı ile VEGF düzeyleri arasında anlamlı orta derecede pozitif korelasyon belirlendi (p=0.009 r=0.454). İn vitro deneyler ile rekombinant endostatinin HT-29 hücre dizinde hücre canlılığını ve proMMP-2 aktivite düzeylerini anlamlı olarak azalttığı saptandı (p<0.05). Korelasyon analizi ile proMMP-2 aktivite düzeyleri ile hücre canlılığının olumlu orta derecede pozitif korele olduğu gösterildi (p=0.007 r= .423). Rekombinant endostatinin MT-1 MMP aktivitesi ve invazyon üzerine azaltıcı etkisi olduğu gözlendi fakat aradaki fark, anlamlı olarak bulunmadı. Bununla birlikte TIMP-2/MT-1 MMP oranının endostatin eklenen deney gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı olarak arttığı saptandı (p<0.05). İnvazyon ile MT-1 MMP arasında pozitif yönde çok güçlü pozitif (p=0.000, r= .991) korelasyon saptandı. İnvazyon ile TIMP-2/MT-1 MMP oranı arasında ise ters yönde çok güçlü anlamlı (p=0.00, r= -.962) korelasyon bulundu.Sonuç: Kolon tümörlerinde aktif MMP-9 ile tümör invazyon derinliği ?pT1 vs pT3-4? ve uzak metastaz varlığı arasında saptanan anlamlı ilişki, kolon kanserinin agresif kliniğinde önemli rol oynayabilir. Rektum tümörlerinde MMP-2 ve MMP-9 aktivite seviyeleri, TIMP-2, VEGF seviyeleri ile tanı anı metastaz, perinöral invazyon, lenf nodu metastazı ve nüks arasında saptanan anlamlı ilişkilerin rektal kanser pronozuna yönelik ileri çalışmalar için katkısı olabileceğini düşünmekteyiz. Rekombinant endostatinin HT-29 hücrelerinde hücre canlılığı ve MMP-2 sekresyonuna yönelik bulgularımızın da kolon kanserinde antikanser stratejilerin geliştirilmesine yönelik çalışmalar için yararlı olacağını düşünmekteyiz.
Kolorektal kanser hastalarının kemoterapiye yanıtının izleminde serum sitokeratin 18'in öneminin araştırılması
Bu çalışmada; Folfox kemoterapi protokolü uygulanan kolorektal kanser hastalarının tedavisi sırasında, serum sitokeratin 18 M30 ve M65 protein düzeylerinin tedavinin etkinliğini izleme gücü araştırılmıştır. Sitokeratin 18 'in kemoterapotik ajana hasta yanıtının izlenmesindeki yararlılığı, karsinoembriyonik antijen ve radyolojik tümör boyutu ile karşılaştırılarak incelenmiştir.Serum sitokeratin 18 düzeyleri, toplam hücre ölümüne spesifik olan M65-ELISA ve apoptotik hücre ölümüne spesifik olan M30-ELISA kitleri kullanılarak ölçülmüştür. Karsinoembriyonik antijen ölçümünde kemilüminesans immunometrik yöntem kullanılmıştır. Tedaviye klinik cevap Response Evaluation Criteria in Solid Tumors (RECIST)'e göre değerlendirildi.Sitokeratin 18 düzeylerinin, bir kısım hastada tedavi boyunca yükseldiği bir kısım hastada düştüğü saptanmıştır. Toplam hücre ölümünün en fazla olduğu günde hastalarda baskın hücre ölüm tipinin nekroz olduğu belirlenmiştir. Hasta ve kontrol grubunda M30/M65 oranı bireyler arasında farklılık göstermektedir. Kısmi yanıt veren hastalarda, M30 değerlerinde üçüncü kürde istatistiksel olarak artış görülmesi, ilerleyici hastalıkta artış görülmemesi; M30'un neoadjuvan tedavi alan kolorektal kanserli hastalarda erken yanıt izleminde karsinoembriyonik antijenden daha duyarlı bir belirteç olabileceğini düşündürmektedir. Progresyonsuz hastalarda M30 ve M65 düzeylerinin yükselmesi kemoterapinin yan etkisi olarak değerlendirilebilir.Sonuç olarak; kısıtlı sayıda hasta ile gerçekleştirilen bu çalışma ile serum sitokeratin 18 `in klinik kullanımı ile ilgili bir yargıya varılamayacağını ve daha büyük hasta grupları ile yapılacak çalışmalara gereksinim olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Sitokeratin 18, M30, M65, kolorektal kanser, kemoterapi, karsinoembriyonik antijen, apoptoz, nekroz.
Pediatrik obezite ile ilişkili yağlı karaciğer hastalığında metabolik, oksidan ve antioksidan sistemik belirteçlerin değerlendirilmesi
Amaç: Obez ve obeziteye ikincil gelişen alkolik olmayan yağlı karaciğer hastalığı (Non-alcoholic fatty liver disease, NAFLD) olan çocuklarda proinflamatuar sitokinler olan interlökin 6 (IL-6) ve tümör nekrozis faktör alfa (TNF-a) inflamasyon göstergesi olan C-reaktif protein (CRP), oksidasyon göstergeleri olan okside LDL (oxLDL) ve malondialdehid (MDA), antioksidan savunma mekanizmalarının sistemik parametreleri olan alfa-tokoferol (a-tokoferol: E vitamini), retinol (A vitamini) ve ubikinon (UQ) ve yağ dokuyla ilgili hormonlar olan leptin, adiponektin, rezistin düzeylerini ölçerek kontrol grubu düzeyleriyle karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Pediatrik Gastroenteroloji ve Beslenme-Metabolizma Polikliniği'nde eksojen obezite tanısı alan (BMI >%95 olan) yaşları 11 ile 18 arasında değişen, 47 obez hasta ve 19 sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 66 olgu alındı. Antropometrik verilerine göre obezite tanısı alan çocuklarda, karaciğer ultrasonografisi yapılarak NAFLD yağlı karaciğer varlığı arandı. Olgular NAFLD (+) obez, NAFLD (-) obez ve sağlıklı kontrol grubu olarak üçe ayrıldı. On iki saat açlıktan sonra tüm hastalardan sodyum sitratlı tüpe ve düz tüpe alınan kanlar santrifüj edildi ve analize kadar -80?C'de saklandı. Tüm olguların rutin biyokimyasal analizleri olan glukoz, karaciğer enzimleri, lipid profili, CRP, insülin ve hemogramları çalışıldı. İnsülin ve açlık glukoz değerlerinden elde edilen HOMA indeksi sonuçlarına göre (2,7'nin üzerindeki olgular) insülin direnci olan hastalar belirlendi. Plazma MDA düzeyleri floresan dedektörlü HPLC sistemi ile, antioksidan vitaminler UV dedektörlü HPLC sistemi ile, diğer proinflamatuar sitokinler (TNF-?, IL-6) ile oksidasyon göstergelerinden ox-LDL ve adipokinler (adiponektin, leptin, rezistin) ise sandviç ELISA yöntemi ile ölçüldü. İstatistiksel analiz SPSS 15.0 programında gerçekleştirildi.Bulgular ve Sonuç: Çalışma grupları yaş ortalamaları arasında anlamlı fark yoktur. Antropometrik verilerden BMI ve boya göre ağırlık oranları her iki obezite grubunda kontrol grubuna göre anlamlı yüksektir. Rutin biyokimyasal analizlerden karaciğer fonksiyon testleri (AST, ALT, GGT), insülin, HOMA indeksi ve lipid parametrelerden TG düzeyleri obez grupta kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksektir. Obez gruba ait TKOL, HDL ve LDL düzeyleri kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmakla birlikte istatistiksel olarak farklı değildir. Yağlı karaciğeri olmayan obez grupta TNF-?, CRP ve leptin düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek ve adiponektin düzeyleri ise anlamlı olarak düşük iken; yağlı karaciğeri olan obezlerde bu parametrelere ilaveten IL-6 düzeyleri de anlamlı olarak artmıştır. Retinol düzeylerindeki kontrol grubuna göre anlamlı artış ise sadece yağlı karaciğeri olan obez olgularda saptanmıştır. Sonuç olarak obezite ve obezite ile ilişkili karaciğer yağlanmasının ayrımında karaciğer ultrasonografisi yanısıra inflamatuar belirteçlerden IL-6 ve antioksidan belirteçlerden retinol düzeylerinin değerlendirilmesi yararlıdır.Anahtar kelimeler: Alkolik olmayan yağlı karaciğer hastalığı, obezite, adipokinler, oksidasyon, inflamasyon.
Ailesel akdeniz ateşi hastalarının atak döneminde oksidatif hasarın incelenmesi
Ailesel Akdeniz Ateşi (AAA; Familial Mediterranean Fever = FMF), serozal ve sinoviyal membranların tekrarlayan ateşli inflamatuvar atakları ile karakterize otozomal resesif geçişli genetik bir hastalıktır. Hastalığın akut fazında serozal bölgelere yoğun nötrofil göçü olmaktadır. Ayrıca inflamatuvar stimuluslara uzamış ve uygunsuz yanıt vardır. Sürekli aktif kalan nötrofillerin ?oksidatif patlama? ile hücre makromoleküllerinde oksidatif hasara yol açabileceği bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı AAA hastalarında atak döneminde inflamatuvar yolaklarda önemli olduğu düşünülen oksidatif stres ve antioksidan kapasite düzeyini incelemektir.Çalışma grubunu erişkin 15 hasta ve 17 sağlıklı gönüllü yetişkin oluşturdu. Venöz kan tüm hastalardan iki kez toplandı. Lipid peroksidasyonu, protein oksidasyonu, DNA baz hasarı ve antioksidan bileşikler hasta ve kontrol gruplarında incelendi. Plazma malondialdehit (MDA) atak dönemi düzeyleri kontrol grubu ile ve aynı hasta grubunun ataksız dönemi ile karşılaştırıldığında önemli derecede yüksek bulundu (sırasıyla p=0,000 ve p=0,005). Oksidatif hasarın tipik bir ürünü olan DNA'daki 2,6-diamino-4-hidroksi-5-formamidopirimidin (FapyG) seviyesi, ataklı ve ataksız dönemdeki hasta grubunda, kontrol grubuna göre önemli derecede yüksek bulundu (sırasıyla p=0,000; p=0,002). Oksidatif hasarın diğer bir ürünü olan 8-hidroksiguanin (8-OH-Gua) seviyesi ise atak dönemindeki hastalarda kontrollerden daha yüksekti (p=0,01). Plazma nitrotirozin ve nitrik oksit (NO) konsantrasyonları kontrol grubunda hastalardan önemli derecede yüksekti (sırasıyla p=0,000 ve p=0,002). Süperoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon (GSH ve GSSG) seviyeleri tüm gruplarda benzerdi.Sonuçlarımız oksidatif stresten kaynaklanan hücresel makromolekül hasarının aydınlatılmasının FMF patogenezini anlamaya yardımcı olabileceğini düşündürmektedir.Sonuç olarak, atak dönemindeki AAA hastalarının polimorfonükleer (PMN) lökosit DNA'larındaki oksidatif hasarın bazı ürünlerinin birikimini ilk kez gösterdik. Bu çalışma nötrofillerin sürekli aktivasyonunun DNA hasarının birikimine ve serbest radikallerin aşırı üretimi nedeniyle lipit peroksidasyon ürünlerine yol açabileceğini ileri sürmektedir. FMF hastalarının PMN lökosit genomik DNA'larında oksidasyonun oluşturduğu hasarın onarılamaması, MEFV genindeki mutasyonlar nedeni ile olabilir.
Küçük hücreli olmayan akciğer kanserlerinde oksidatif DNA hasarı
Küçük hücreli olmayan akciğer kanseri (KHOAK), akciğer dokusu hücrelerinin kontrolsüz çoğalması sonucu oluşur. Oluşumunda sigaranın yanı sıra çeşitli kimyasal karsinojenlerin de önemli rol aldığı bilinmektedir. Serbest radikalleri de içeren oksijenden köken alan türlerden kaynaklanan oksidatif DNA hasarı, DNA üzerinde baz ve şeker lezyonları, zincir kırılmaları, DNA-protein çapraz bağlanmaları ve abazik bölgeler gibi çok çeşitli değişikliklere yol açabilir. Oksidatif DNA hasarının mutasyonlara yol açarak kanser oluşumunda rol alabileceği düşünüldüğü için farklı kanser dokularından alınan DNA'da bu modifikasyonların ölçülmesi kanser oluşumunun mekanizmasının anlaşılması için elzemdir. Sunulan bu çalışmanın amacı küçük hücreli olmayan akciğer kanserli hastalarda kontrol ve kanser doku DNA'larının oksidatif hasar açısından karşılaştırılması ve oksidatif DNA hasarının yaş, sigara maruziyeti ve evre ile ilişkisinin incelenmesidir.Bu çalışmada, cerrahi rezeksiyon geçiren 29 KHOAK'li hastadan elde edilen tümör ve sağlıklı dokulardan izole edilen DNA örnekleri kullanıldı. Hasta dokular DNA baz ve nükleozid hasarı açısından incelendi ve kontrol dokuları ile karşılaştırıldı. 8,5'-siklo-2'-deoksiadenozin (S-cdA) tümör dokularında sağlıklı çevre dokuya göre artmış bulundu (p=0.0063). Diğer taraftan 8-hidroksiguanin (8-OH-Gua) ve 2,6-diamino-4-hidroksi-5-formamidopirimidin (FapyGua) düzeyleri açısından iki grup arasında anlamlı bir fark görülmedi. Ayrıca bu hastalar arasında oksidatif DNA hasarı ile yaş, sigara maruziyeti, klinik veya patolojik evre arasında anlamlı bir farklılığa rastlanmadı.Sonuç olarak akciğer kansr dokularında DNA'da oksidatif hasarın çok çeşitli temel ürünlerinin birikimini ilk kez gösterdik. Gelecekteki çalışmalar, oksidatif DNA hasarından korunma, DNA tamir yetersizlikleri ve KHOAK hastalarında artmış olası DNA tamirine yoğunlaşmalıdır.
Hiperlipidemili hastalarda LDL alt grupları dağılımının belirlenmesi
Düşük dansiteli lipoproteinler (LDL) koroner arter hastalığı için temel risk faktörü olarak gösterilmektedir. LDL partiküllerinin boyut, yoğunluk ve kimyasal bileşimine bağlı olarak farklı alt grupları tanımlanmıştır. B paternine sahip kişilerde yüksek trigliserid ve düşük yüksek dansiteli lipoprotein (HDL) kolesterol bulunma eğilimi yüksektir. Küçük yoğun LDL (kyLDL), artmış koroner hastalık riski ile ilişkilidir.Bu çalışmada, hipertrigliseridemi, hiperkolesterolemi ve kombine hiperlipidemili hastalarda LDL alt gruplarının dağılımını araştırdık. LDL alt gruplarının belirlenmesinde gradient jel elektroforezi ve heparin-magnezyum reaktifi ile basit çöktürme yöntemlerini kullandık.Jellerin dansitometrik analizi sonrası, partikül çapı 25.5 nm'den küçük olan partiküller kyLDL, büyük olanlar büyük hafif LDL (bhLDL) olarak kabul edildi. Lipid paneli ile LDL alt grupları arasında P<0.02 anlamlılık düzeyinde ilişki bulundu. kyLDL yüzdesi tüm hiperlipidemik gruplarda kontrol grubuna göre daha yüksek ve kyLDL oranı en çok hipertrigliseridemik olan hastalarda saptandı.
Kolorektal kanser hastalarında kazein zimografi ve ın situ kazein zimografi yöntemi ile matriks metalloproteinaz-7 aktivitesinin ve lokalizasyonunun belirlenmesi
Giriş: %80'i kolonda, %20'si rektumda meydana gelen kolorektal kanser (KRK); başta endüstriyel batı dünyası olmak üzere dünya genelinde akciğer, prostat ve meme kanserinden sonra ölüme neden en büyük kanserdir. Yapılan pek çok çalışmada Matriks metalloproteinaz-7'nin (MMP-7) diğer MMP'lere göre tümör progresyonunda daha önemli bir rol oynadığı ileri sürülmektedir.Amaç: Bu çalışmanın amacı; KRK hastalarından alınan tümörlü ve eşlenik normal doku örneklerinde MMP-7 ekspresyon (protein ve mRNA) düzeylerini ve MMP-7'nin aktif-latent formlarını incelemek ve MMP-7'nin lokal endojen aktivasyonunu In Situ Kazein Zimografi yöntemiyle gösterebilmektir.Materyal ve Yöntemler: Çalışma, 31 KRK hastasından alınan kolorektal tümör ve eşlenik normal dokularında gerçekleştirildi. MMP-7 mRNA ve protein ekspresyon düzeyleri Real Time PCR ve ELISA teknikleriyle, MMP-7 lokalizasyonu ise immünohistokimyasal boyama ve görüntüleme analizi ile belirlendi. MMP-7'nin proteolitik aktivitesini belirlemek amacıyla Kazein zimografi, lokal kazeinolitik aktiviteyi değerlendirmek amacıyla in situ kazein zimografi tekniği kullanılmıştır. Ayrıca elde edilen sonuçlar, tümörün klinikopatolojik değişkenleri ile (cinsiyet, yaş, tümör yerleşimi, tümör boyutu, tümör diferansiyasyonu, histolojik tip, uzak metastaz, T-evre, N-evre, patolojik evre, perinöral invazyon, lenfatik invazyon, vasküler invazyon) ayrı ayrı karşılaştırıldı.Bulgular: MMP-7 mRNA ekspresyonu tümöral dokuda normal dokulara oranla istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p = 0,001). Ayrıca mRNA ekspresyon düzeyleri, T evre ve P evre ile pozitif korelasyon (r = 0,687 p = 0,005 ve r = 0,536 p = 0,04), yaş ile negatif korelasyon (r = -0,588 p = 0,021) gösterdi. Buna karşılık tümör ve normal dokularda MMP-7 protein ekspresyon düzeyleri arasında anlamlı bir fark belirlenmemiştir (p = 0,636). MMP-7 protein düzeyleri ve klinikopatolojik değişkenler arasındaki ilişki incelendiğinde perinöral invazyon ile arasında pozitif korelasyon belirlenmiştir (r = 0,462 p = 0,010). İmmünohistokimyasal boyama sonucu, tümör dokularında hücre sitoplazması ve membranında boyama görülürken, normal dokularda herhangi bir MMP-7 boyaması görülmedi. Ek olarak, tümör dokularında normal dokulara göre daha yüksek kazeinolitik aktivite görüldü ve bu aktivitenin epitel bölgede daha yoğun olduğu belirlendi.Sonuç: Elde edilen sonuçlar MMP-7'nin kolorektal kanser gelişimde önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Bundan dolayı, kolorektal kanserde yeni kemopreventif terapi geliştirilmesinde MMP-7'nin hedef molekül olarak seçilebileceğini göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Kolorektal Kanser, Matriks Metalloproteinaz-7, Kazein Zimografi, In Situ Kazein Zimografi.
Hct?116 kolon kanser hücre hattında yeşil çay etken maddesi olan (-)-epigallokatekin?3 gallat'ın apoptoz üzerine etkisinin incelenmesi
Amaç: Günümüze kadar yapılan epidemiyolojik çalışmalar yeşil çay tüketiminin kolon kanser riskini azalttığını göstermektedir. Yeşil çayın antikanser özelliğinin katekin adı verilen polifenol bileşenlerine bağlı olduğu düşünülmektedir. Yeşil çaydaki temel katekin olan (-)-epigallokatekin-3-gallat (EGCG), çeşitli kanser hücre hatlarında büyümeyi engelleyici etki göstermektedir. Bunun yanı sıra EGCG'nin kullanılan konsantrasyon ve inkübasyon süresine bağımlı olarak hücre döngüsünde duraksamayı, apoptozu ya da nekrozu tetikleyebildiği gösterilmiştir. Buna karşın EGCG'nin kolon kanser hücre hatları üzerine etkilerine odaklanmış çalışmaların sayısı oldukça kısıtlıdır ve etki şekli tam olarak belirlenememiştir. Bu çalışmada; EGCG'nin kolon kanseri (HCT-116) ve normal kolon hücrelerinde (CCD18co) antiproliferatif etkisinin olup olmadığı, olası hücre ölüm tipinin (apoptoz/nekroz) belirlenmesi ve EGCG'nin hücrelerin yaşam döngüsü üzerine etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: EGCG'nin HCT-116 ve CCD18co hücre hatlarında antiproliferatif etkisi MTT hücre canlılık testi ile incelendi. Tetiklenen hücre ölümünün tipi, akış sitometresinde Annexin/PI boyaları ve Cell Death Detection ELISAPLUS apoptoz tayin yöntemleri ile saptandı. EGCG'nin hücre yaşam döngüsüne etkisi akış sitometrik hücre yaşam döngüsü regülasyon analizi ile saptandı.Bulgular ve Sonuç: Elde edilen veriler, EGCG'nin zaman ve konsantrasyona bağımlı olarak HCT-116 hücrelerinde hücre ölümüne neden olduğunu ancak 50 ? Mdan düşük konsantrasyonlarda etkin olmadığını gösterdi. EGCG'nin, 50 ve 100 ? M konsantrasyonlarında %43 ile %72 arasında değişen oranlarda hücre ölümüne neden olduğu, aynı konsantrasyonların ise normal kolon hücre hattı CCD18co hücrelerinde ölüme neden olmadığı saptandı. Hücre ölüm tipi incelemelerinin sonucunda elde edilen bulgular, 50 ve 100uM EGCG ile muamele edilen HCT-116 hücrelerinde, sırasıyla %23 ve %42 oranında apoptotik hücre ölümünün gereçekleştiğini gösterdi. Bulgular ayrıca nekrozun ve hücre yaşam döngüsünde duraksamanın EGCG'nin temel etki mekanizması olmadığını göstermektedir.
Afyonkarahisar ilinde satışa sunulan kefirlerde bazı ağır metallerin ICP-OES ile araştırılması
Bu çalışma, Afyonkarahisar ilinde satışa sunulan beş farklı markaya ait kefir örneklerinde bazı ağır metallerin düzeylerini belirlemek ve bu değerleri insan sağlığı açısından değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Kefir, probiyotik içeriği ve fonksiyonel özellikleri nedeniyle tüketimi giderek artan bir süt ürünüdür. Ancak çevresel kirlilik, üretim ve paketleme süreçleri gibi faktörler, bu tür ürünlerde ağır metal bulaşmasına neden olabilmektedir. Bu nedenle gıda güvenliği açısından düzenli analizlerin yapılması önem arz etmektedir. Çalışma kapsamında her markaya ait kefirlerden temin edilen toplam örnekler, ICP-OES (Indüktif Eşleşmiş Plazma - Optik Emisyon Spektrometresi) yöntemi ile analiz edilmiştir. Numune hazırlığında standart asitle sindirme işlemi uygulanmış ve Cr, Zn, Pb, Cd, Fe, Cu, Hg ve As olmak üzere sekiz farklı ağır metalin konsantrasyonları araştırılmıştır. Elde edilen sonuçlar, Türk Gıda Kodeksi ve uluslararası otoritelerin belirlemiş olduğu sınır değerlerle karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. Analizler sonucunda, bazı örneklerde Cu ve Zn düzeylerinin dikkat çekecek oranda yüksek olduğu, diğer elementlerin ise tespit sınırının altında bulunduğu belirlenmiştir. Bu durum, özellikle Cu ve Zn açısından bazı kefir markalarının düzenli kontrol edilmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Elde edilen veriler doğrultusunda kefirin genel olarak güvenli bir ürün olduğu söylenebilmekle birlikte, üretim zincirinde kontaminasyon riskine karşı sürekli izleme ve denetim mekanizmalarının devrede olması gerektiği vurgulanmaktadır. Bu çalışma Afyonkarahisar ilinde piyasaya sunulan kefirlerin ağır metal içeriklerine dair ilk bilimsel taramalardan biri olması açısından önem taşımaktadır. Aynı zamanda kefir gibi fermente süt ürünlerinde metal kontaminasyonunun izlenmesinin halk sağlığına katkı sağlayacağı sonucuna varılmıştır.
Hipotroidi oluşturulan ratlarda borun tiroid fonksiyonları ve biyokimyasal parametreler üzerine etkisinin araştırılması
Hipotroidi çoğu zaman iyot yetersizliği nedeniyle ortaya çıkan sağlık sorunudur. Borun tiroid hormonlarının düzeyini etkileyen çalışmalar borun iyot benzeri bir etkisinin olabileceğini düşündürmektedir. Çalışmamızda hipotroidi oluşturulan ratlarda borun tiroid hormonları ve bazı biyokimyasal parametreler üzerindeki etkileri araştırıldı. Çalışmada 49 adet Wistar Albino cinsi erkek rat yedi gruba ayrıldı (Kontrol (K), hipotroidi (H), 10 mg/kg bor (B10), 20 mg/kg bor (B20), hipotroidi + 10 mg/kg bor (HB10), hipotroidi + 20 mg/kg bor (HB20) ve Tedavi (T)). İlk üç haftalık süreçte hipotroidizm oluşturulmak amacıyla dört grubun (H, HB10, HB20 ve T) içme suyuna 0,05 mg/kg dozunda propiltiourasil (PTU) içeren Propycil® hergün taze olarak eklendi. Hipotroidi oluşturulan gruplara sonraki üç haftalık süreçte sırasıyla 10 mg/kg (B10 ve HB10), 20 mg/kg (B20 ve HB20) bor ve tedavi grubuna 10 mg/kg Euthyrox® (Levotroksin) gastrik gavaj yoluyla verildi. Ratlardan altı haftanın sonunda ketamin/ksilazin anestezi altında önce kalpten kan alındı ve daha sonra tiroid dokuları çıkarılarak % 10'luk formol içerisine alındı. Serumdan tiroit hormon (sT3, sT4, TSH, TT3, TT4) analizleri ve diğer biyokimyasal ölçümler (ALT, AST, ALP, protein, üre, kreatinin, kolesterol, trigliserit ve glukoz) spektrofotometrik yöntemle gerçekleştirildi. Ayrıca tiroit bezi dokusu histopatolojik yönden incelendi. Çalışmada elde edilen bulgulara göre hipotroidi oluşturulan gruplarda TSH düzeyi kontrole göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0.05). Sadece bor verilen gruplar kontrol grubuna göre kıyaslandığında sadece sT3 düzeyindeki artış istatistiksel olarak önemli bulundu (p<0.05). AST, ALT, ALP aktiviteleri kontrole göre hipotroidi grubunda yüksek bulundu ve hipotroidi oluşturulup bor veilen gruplarda (HB10 ve HB20) ise bu enzimlerin aktiviteleri kontrole yakın değerlere geriledi. Üre düzeyi kontrol grubuna göre kıyaslandığında B10 grubundaki arttığı buna karşın hipotroidi grubundaki azalma belirlendi (p<0.05). Kolesterol düzeyinin kontrol ve hipotroidi gruplarına göre bor verilen gruplarda azaldığı belirlendi (p<0,05). Hipotroidi oluşturulan rat gruplarında sodyum iyot simportörü (NIS) immünoreaktivitenin yüksek olduğu belirlendi. Sonuç olarak ratlarda yükselen AST ve ALP aktivitelerinin bor verilerek düştüğü görüldü. Kolesterol seviyesinde tüm bor verilen gruplarda azalmanın görülmesi borun lipit emilimi ve karaciğerdeki kolesterol sentezi üzerinde etkili olduğunu düşündürmektedir. Yapılan çalışmada borun sT4, TT3, TT4 ve TSH üzerinde bir etkisi olmamasına rağmen sT3 üzerinde arttırıcı bir etkisi gözlendi. Ölçülen serum hormon düzeyleri borun tiroit bezi üzerindeki etkisinin anlaşılmasında yeterli değildir ve borun tiroit üzerindeki etkilerinin anlaşılabilmesi için moleküler düzeyde yapılacak ileri çalışmalara ihtiyaç duyulduğu kanaatine varılmıştır. Anahtar kelimeler: Biyokimyasal parametreler, Bor, Hipotroidi, Histopatoloji, Rat
Türkiye'de satışa sunulan masaj yağlarında ağır metal kontaminasyonu ve mikrobiyolojik kalitenin araştırılması
Yapılan tez araştırmasında, rastgele örneklem metoduyla seçilen farklı firmalara ait ve farklı özleri içeren 10 adet, ISO9001 standardına sahip, aromatik masaj yağının ağır metal içeriği (arsenik, lityum, alüminyum, krom, demir, bakır, çinko, gümüş, kadmiyum, civa, kurşun) ve mikrobiyolojik kontaminasyon düzeylerinin belirlenmesini kapsamaktadır. Seçilen ağır metallerin masaj yağı örneklerindeki düzeylerinin belirlenmesinde ICP-MS tekniği kullanılmıştır. Mikrobiyolojik kontaminasyonun belirlenmesi amacıyla, aerobik mezofil genel bakteri, maya ve küf sayımı, Enterobacteriaceae, koliform bakteri sayımı, Escherichia coli sayımı, Staphylococcus-Micrococcus varlığı analizleri gerçekleştirilmiştir. Gerçekleştirilen çalışmada masaj yağı örneklerinde Toplam Mezofilik Aerobik Bakteri sayısı, 1 nolu örnekte 3.00 log kob/ml, 4 nolu örnekte 3.60 log kob/ml, 5 nolu örnekte 2.78 log kob/ml, 6 nolu örnekte 3.60 log kob/ml, 7 nolu örnekte ise 2.78 log kob/ml olarak tespit edilmiştir. Enterobacteriaceae sayısı, 4 nolu örnekte 2,3 log kob/ml ve 5 nolu örnekte ise 2.60 log kob/ml olarak tespit edilmiştir. Staphylococcus / Micrococcus sayısı, 1 nolu örnekte 2.90 log kob/ml, 4 nolu örnekte 3.30 log kob/ml, 5 nolu örnekte 2.30 log kob/ml, 6 nolu örnekte 2.60 log kob/ml ve 7 nolu örnekte ise 2.68 log kob/ml olarak tespit edilmiştir. Analizi yapılan diğer ürünlerde Maya/Küf, Koliform Bakteri, E. Coli tespit edilmemiştir. Ağır metal analizlerinde; masaj yağı örneklerinde gerçekleştirilen ölçümlerde hiçbir numunede Arsenik tespit edilememiştir. 1 nolu örnekte 2,19 ppb, 2'nolu örnekte 10,947 ppb, 6 nolu örnekte 34,336 ppb ve 8 nolu örnekte 1,303 ppb lityum tespit edilmiştir. Alüminyum sadece, 6 nolu örnekte 225.27 ppb olarak tespit edilmiş; krom, 1 nolu örnekte 2026,398 ppb, 4 nolu örnekte 15,533 ppb, 5 nolu örnekte 149,662 ppb, 6 nolu örnekte 31,399 ppb, 8 nolu örnekte 29,275 ppb, 9 nolu örnekte 6,197 ppb ve10 nolu örnekte 19,169 ppb olarak tespit edilmiştir. Demir sadece, 2 nolu örnekte 274547,26 ppb ve 5 nolu örnekte 3371,992 ppb olarak tespit edilmiştir. Bakır, 2 nolu örnekte 20,259 ppb, 5 nolu örnekte 56,552 ppb ve 6 nolu örnekte 300,251 ppb olarak ölçülmüştür. Çinko sadece, 2 nolu örnekte 1039,58 ppb ve 6 nolu örnekte 507,066 ppb olarak; gümüş ise 6 nolu örnekte 1,811 ppb olarak tespit edilmiştir. Kadmiyum 1 nolu örnekte 5,373 ppb ve 2 nolu örnekte 6,226 ppb olarak ölçülmüş; civa 1 nolu örnekte 1714,286 ppb, 5 nolu örnekte 1714,286 ppb, 6 nolu örnekte 1120,69 ppb ve 10 nolu örnekte 646,552 ppb olarak tespit edilmiştir. Kurşun ise sadece 4'nolu örnekte 873,863 ppb olarak bulunmuştur. Bazı ağır metallerin Türkiye İlaç Kurumu tarafından oluşturulan bir standardı olmakla birlikte diğer bazıları hakkında bir standart bildirilmemiştir. Araştırma bulguları, standardı oluşturulan paramertrelere göre değerlendirildiğinde, numunelerin bazı parametrelerde standartlara uygun olduğunu, bazı parametrelerde standartlara uymadığı, standartların üzerinde arsenik, kadmiyum, civa gibi oldukça toksik ve sirkli ağır mertaller açısından strandartalara uygun olmayan numuneler olduğu görülmektedir. Bu sonuçlar, masaj yağlarında bir halk sağlığı problemi oluşturabileceği için, ürünlerin üretim ve pazarlaması süreçlerinin daha dikkatli izlenmesi ve mevcut standartların yeniden gözden geçirilmesinin önemli olacağını düşündürmektedir.
Oral antidiyabetik ilaç Sitagliptin'in oksidan-antioksidan denge üzerine etkisinin deneysel tip 2 diyabet modeli oluşturulan ratlarda araştırılması
Dünya çapında hızla yayılan diyabet, kronik bir metabolizma hastalığıdır. Diyabetin patogenezinde ve komplikasyonlarında bir çok mekanizma öne sürülmüştür. Komplikasyonların temel nedeni olarak serbest radikaller, en çok kabul gören mekanizmalar arasındadır. Bu yüzden tedavide kullanılacak ilaç, antidiyabetik etkisini sağlarken, antioksidan dengeyi de desteklemelidir. Bu bağlamda sunulan çalışmanın amacı, bir oral antidiyabetik ilaç olan sitagliptinin oksidan-antioksidan denge üzerine etkisinin deneysel tip 2 diyabet modeli oluşturulan ratlarda araştırılmasıdır.Sitagliptin, dipeptidil peptidaz-4 (DPP-4) enziminin oral olarak aktif, etkili bir inhibitörüdür. Tip 2 diyabet tedavisi için son zamanlarda geliştirilen tedavi yaklaşımı olarak DPP-4 inhibisyonu, bioaktif peptitlerin korunması sürecine dayanmaktadır. Glukagon like peptit-1 (GLP-1) bu bioaktif peptitlerden en önemlisidir. Sitagliptin ile DPP 4 inhibisyonu sonucunda, tip 2 diyabet hastalarında GLP-1 aracılığıyla glisemik kontrol sağlandığı bir çok çalışmada gösterilmiştir. Bu tez çalışmasında, obezite ile birlikte insanlarda görülen tip 2 diyabet modeli, yağ oranı % 57,3 olan yüksek enerjili yağlı diyet (HFD) ve ikili düşük doz (30 mg/kg) STZ enjeksiyonu kullanılarak geliştirilmiştir.Ratlardan şu şekilde 5 grup oluşturulmuştur: Kontrol grubu (ratlara 24 hafta süresince standart yem verildi), HFD grubu (Ratlar 24 hafta boyunca yağlı diyetle beslendi), HFD-SİT grubu (12 hafta yağlı diyetle beslenen ratlara sonraki 12 hafta sitagliptin tedavisi uygulandı), DYB-KONT grubu (8 hafta HFD uygulamasından sonra çift ve düşük doz streptozotosin injeksiyonuyla diyabet oluşturulan grup), DYB-SİT grubu (son 12 hafta sitagliptin tedavisi uygulanan diyabetik grup). Çalışma süresince (24 hafta), her hafta rat ağırlık artışları, 4 haftada bir plazma glukoz seviyeleri belirlenmiştir. Çalışma sonunda plazmada; HbA1c, insülin, ALT, AST, LDH, TAS ve TOS düzeyleri ölçülmüş ve total protein, TAS ve TOS düzeyleri pankreasta da değerlendirilmiştir. Sitagliptinin insülin direncine etkisi ise insülin tolerans testi ile saptanmıştır.Ayrıca bu çalışmada sitagliptinin oksidan-antioksidan dengeye etkisini belirlemek amacıyla, streptozotosin ile diyabet oluşturulan ratların karaciğer dokusunda, antioksidan enzimler (CAT, SOD, GPx), NFkB ve iNOS'un mRNA ekspresyon düzeyleri belirlenmiştir.Bu çalışmada sitagliptin, diyabetik ratlarda glukoz, HbA1c ve IR seviyelerinin düşmesini sağlamıştır. Fakat, sitagliptinin diyabetik rat plazmalarında oksidatif stresi etkilemediği, pankreas dokusunda ise TAS seviyelerini düşürerek oksidatif stresi artırdığı bulunmuştur.Ayrıca bu çalışma ile sitagliptinin NFkB ve iNOS gen ekspresyonlarını uyararak antioksidan enzimlerin mRNA ekspresyonlarını baskıladığı, böylelikle oksidatif stresi diyabetik rat karaciğerinde de artırdığı tespit edilmiştir.
Subklinik ve klinik hiper- hipotiroidili hastalarda homosistein, vitamin B12 ve folik asit düzeylerinin değerlendirilmesi
Tiroid hormonları normal büyüme ve iskelet gelişimi için önemli bir role sahiptir. Hipertiroidizm yüksek miktarda tiroid hormonları sonucu bazal metabolik hız artısına sebep olan klinik bir durumdur. Hipotiroidizmde ise tiroid hormonlarının eksikliği veya etkisizliği sonucu metobolik yavaşlama görülür.Homosistein sülfür içeren bir aminoasit olup metionin metabolizmasında rol oynar ve homosisteinin metionine remetilasyonunda folik asit ve vitamin B12 gereklidir. Vitamin B12 ve folik asit eksikliğinde homosistein düzeyleri yükselebilir. MDA, lipit peroksidasyonunun önemli bir göstergesidir. Glutatyon, tüm memeli hücrelerinde milimolar konsantrasyonlarda bulunur ve aminoasid transportu, proteinlerin sulfidril gruplarının redükte kalmasını sürdürme ve okside edici moleküllere karşı korunmayı içeren çeşitli hücresel fonksiyonları bulunmaktadır.Bu çalışma amacı hipertiroidizm ve hipotroidizmin; homosistein, vitamin B12, folik asit ve antioksidan kapasitede değişikliğe neden olup olmadığını araştırmak için gerçekleştirildi.Bu çalışmada; 20 subklinik hipertiroid, 15 klinik hipertiroid, 20 subklinik hipotiroid ve 14 klinik hipotiroid hastadan alınan örnek incelenmiştir. Kontrol grubu 17 sağlıklı birey alınarak oluşturuldu. Lipid peroksidasyonunun göstergesi olarak MDA düzeyleri, antioksidan kapasitenin göstergesi olarak glutatyon (GSH) düzeyleri ölçüldü. Yaptığımız çalışmada GSH seviyeleri subklinik hipertroidili, klinik hipertiroidili, subklinik hipotiroidili ve klinik hipotiroidili grupta kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur.Sonuç olarak hipertiroidizm ve hipotiroidizmin vitamin B12, folat, homosistein ve MDA düzeylerinde herhangi bir değişikliğe yol açmazken, GSH düzeylerinde önemli düzeyde düşüklüğe neden olduğu görülmektedir.Anahtar Sözcükler: Hipertiroidizm, hipotiroidizm, oksidatif stres, homosistein, folik asit, Vitamin B12
İkili tarama belirteçlerinin Afyonkarahisar bölgesine ait medyan değerlerinin belirlenmesi
Prenatal tanı yöntemlerinde bölgesel farklılıklara göre değerlendirme yapıldığı zaman daha doğru değerler elde edildiği gösterilmiştir. Medyan ve MoM değerlerinin populasyonlara göre farklılık gösterildiği bilinmektedir. 2008?2010 tarihleri arasında, Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Laboratuvarı Hormon Bölümüne Kadın doğum servisinden ve çevre hastanelerden gönderilen 11-13. gebelik haftasındaki 636 gebe serumundan serbest ß-hCG, PAPP-A MoM değerleri ve Afyonkocatepe Üniversitesi Kadın Doğum ve Hastalıkları servisinde uzmanlar tarafından ölçülen NT MoM değerleri incelenmiştir. Çalışma grubuna dahil edilen tüm gebelerin 11-13. gebelik haftalarında NT, serbest ß-hCG ve PAPP-A MoM değerleri hesaplandı. Bu değerler SBP-SOFT programın oluşturduğu MoM değerleri ile istatiksel açıdan karşılaştırıldı. Bulgularımıza göre yeni oluşturulan NT MoM değerleri tüm haftalara göre istatiksel açıdan anlamlı bulundu (p<0,05). Yeni oluşturulan ß-hCG ve PAPP-A MoM değerleri kilo ile düzeltilerek tekrar hesaplandı. Kilo ile düzeltilmiş MoM değerleri ile SBP-SOFT tarama programının oluşturduğu MoM değerleri karşılaştırıldığında PAPP-A 11 inci ve 13 üncü haftalarda istatiksel açıdan anlamlı farklılıklar bulundu (p<0,05).Farklı teknik ve yöntem uygulamaları doğal olarak ölçümleri yapılan popülasyonlara ait medyan değerlerini de farklılaştırmaktadır. Aynı kiti kullanan laboratuvarlar arasındaki uygulama farklılıkları bile medyan değerlerinde değişime sebep olabilmektedir. Bütün bu özellikler sebebi ile her laboratuvarın kendi şartlarında, populasyonuna ait medyan değerlerini oluşturması önemlidir.Anahtar kelimeler : ß-hCG, PAPP-A, NT
İnsan umblikal ven endotel hücresinde kalsitriol ve parikalsitolün oksidatif DNA hasarı ve onarımı üzerine etkilerinin incelenmesi
Memeli hücresinde, çeşitli endojen ve ekzojen ajanlar ile ortaya çıkan oksidatif stres diğer hücresel makromoleküller yanı sıra DNA yapısında da hasara yol açabilir. Oluşan DNA hasarı onarılmadığı takdirde, çeşitli mutasyonlara ve genomik kararsızlığa neden olur. Oksidatif stres ile ilişkili kronik hastalıkların gelişiminde D vitamini eksikliğinin önemli bir rolü olduğu düşünülmektedir. Aktif D vitamini kalsitriolün, bilinen klasik etkilerinin yanı sıra, son zamanlarda antioksidan, hücre büyümesi ve farklılaşması gibi klasik olmayan etkileri bildirilmiştir. Ancak, kalsitriolün supra-fizyolojik dozlarda gösterdiği hiperkalsemik etki nedeniyle klasik endikasyonu dışında klinik kullanımı sınırlıdır. Sentetik bir D vitamini analoğu olan parikalsitol, kalsitriole benzer fizyolojik özelliklere sahip olup, daha az hiperkalsemik etki göstermektedir. Kalsitriol ve parikalsitol, hücre içindeki etkilerinin çoğunu D vitamini reseptörü (VDR) aracılığıyla gerçekleştirir. D vitamini ve oksidatif DNA hasarı arasındaki ilişki, D vitamini eksikliğinin yüksek prevalansı ve genomik kararsızlığın hayati önemi nedeniyle oldukça önemlidir. Bu çalışmanın amacı, insan umblikal ven endotel hücresinde oluşturulan hidrojen peroksit (H2O2) aracılı oksidatif stres modelinde farklı dozlardaki kalsitriol ve parikalsitolün reaktif oksijen türleri ve hasarlı DNA nükleozidlerinin oluşumu ve DNA onarım enzimi APE1 ekspresyonu üzerine olası etkilerinin incelenmesi; bu olası etkilerde VDR'nin rolünün araştırılmasıdır. HUVE hücreleri, 24 saat fizyolojik (0.1 nM) ve supra-fizyolojik (10 nM ve 100 nM) dozlardaki kalsitriol ve parikalsitol ile muamele edildikten sonra yarım saat 300 µM H2O2'e maruz bırakıldı. VDR'nin rolünü değerlendirmek amacıyla, deneyler 100 nM ZK159222 antagonisti varlığında tekrarlandı. ROT oluşumu diklorofluorescein diasetat (DCFH-DA) probu kullanılarak fluorimetrik olarak değerlendirildi. Hasarlı DNA nükleozidlerinin (8-OH-dG, R-cdA ve S-cdA) düzeyleri sıvı kromatografi-tandem kütle spektrometre ile ölçüldü. DNA onarım enzimi APE1 ve VDR'nin mRNA ekspresyonları real-time qPCR yöntemi ile belirlendi. Fluorimetrik ROT ölçüm sonuçlarına göre, kalsitriol ve parikalsitolün çalışılan tüm dozlarında ROT düzeylerini anlamlı olarak azalttığı belirlendi. Tandem kütle spektrometrik yöntem ile hasarlı DNA nükleozid düzeylerinin ölçümünde, hem kalsitriol hem de parikalsitol uygulaması ile R-cdA, S-cdA ve 8-OH-dG düzeylerinin anlamlı olarak azaldığı gözlemlendi; bu etki özellikle supra-fizyolojik dozlarda daha belirgindi. Parikalsitol, ROT oluşumunda ve hasarlı nükleozid S-cdA düzeyinin azalmasında doza bağlı bir etki gösterdi. Kalsitriol ve parikalsitolün bu yararlı etkileri ZK159222 antagonisti varlığında ortadan kalktı. mRNA ekspresyon çalışmaları sonucunda, kalsitriol ve parikalsitolün APE1 mRNA ekspresyonu üzerine etkisi bulunamazken, kalsitriolün fizyolojik dozunun sadece H2O2 uygulanan gruba göre VDR mRNA ekspresyonunu arttırdığı belirlendi, ancak diğer dozlarda bu etki görülmedi. Tez çalışmasının tüm bulguları değerlendirildiğinde, sonuç olarak; farklı dozlardaki kalsitriol ve parikalsitolün, insan umblikal ven endotel hücresini H2O2 aracılı oksidatif stresten koruyabileceği, parikalsitolün oksidatif hasara karşı kalsitriolden daha etkili olduğu, kalsitriol ve parikalsitolün bu yararlı etkilerinin VDR aracılığı ile gerçekleştiği gösterilmiştir. Bulgularımızın oksidatif DNA hasarı - D vitamini ilişkisini araştıran gelecek çalışmalara ışık tutacağı ve oksidatif stres ile ilişkili hastalıkların önlenmesinde ve tedavisinde uygulanacak terapötik yaklaşımlar için temel oluşturacağı düşüncesindeyiz.
Organofosfat toksikasyonuna karşı Royal Jelly koruyucu ve tedavi edici etkilerinin araştırılması
Bu çalışmada sıklıkla kullanılan bir organofosfat olan malatyonun meydana getirdiği toksikasyon ve biyokimyasal değişiklikler ile Royal Jelly'nin koruyucu ve tedavi edici özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bunun için oluşturulan deneysel çalışmada ratlar 6 gruba ayrıldı. Sham grubu (grup 1) ratlara herhangi bir madde enjeksiyonu yapılmadı. Kontrol grubu (grup 2) ratlara, taşıyıcı olarak kullanılan kimyasallar (metil selüloz, DMSO, FTS) uygulandı. OP grubundaki (grup 3) ratlara subkütan yoldan 0.8 g/kg dozunda malatyon enjeksiyonu yapıldı. Royal Jelly grubundaki (grup 4) ratlara, 100 mg/kg Royal Jelly gavajla verildi. Royal Jelly + OP grubu (grup 5) ratlara, subkütan yoldan 0.8 g/kg dozunda malatyonun enjeksiyonundan 1 saat önce Royal Jelly 100 mg/kg gavajla uygulandı. OP + Royal Jelly grubu (grup 6) ratlara ise subkütan yoldan 0.8 g/kg dozunda malatyonun enjeksiyonundan 1 saat sonra Royal Jelly 100 mg/kg gavajla uygulandı. Plazma, karaciğer, böbrek ve beyinde malatyon gruplarındaki MDA konsantrasyonları diğer gruplara göre istatistiksel anlamlılıkta (p<0.05) yüksek seviyede bulundu. GSH konsantrasyon değerleri kontrol ve sham gruplarına göre malatyon grubunda eritrosit, karaciğer ve böbrekte azalma gösterirken, beyinde artış gösterdi. CAT konsantrasyonu malatyon grubunda eritrosit, karaciğer, böbrek ve beyin değerlerinde sham ve kontrol grubuna göre anlamlı (p<0.05) azalma gösterdi. RJ+Malatyon ve Malatyon+RJ gruplarında ise eritrosit, karaciğer, böbrek ve beyin CAT konsantrasyonları malatyon grubuna göre anlamlı (p<0.05) artış gösterdi. Malatyon grubunda plazma, karaciğer NO konsantrasyonları kontrol gruplarına göre artarken, koruyucu ve tedavi edici gruplarda plazma ve karaciğerde anlamlı (p<0.05) azalma olduğu belirlendi. Malatyon grubu eritrosit SOD konsantrasyonu sham, kontrol, RJ, RJ+Malatyon ve Malatyon+RJ gruplarının değerlerine göre anlamlı (p<0.05) azalma gösterirken, tedavi edici ve koruyucu grupların SOD konsantrasyon değerleri ise diğer gruplara göre anlamlı (p<0.05) artma gösterdiği görülmüştür. Serum asetilkolinesteraz konsantrasyonu malatyon grubunda sham ve kontrol gruplarına göre anlamlı (p<0.05) azalma gösterdiği bulunmuştur. RJ+Malatyon ve Malatyon+RJ verilen grupların asetilkolinesteraz değerleri Malatyon grubuna göre artış gösterdi. Bu bulgular sonucunda, malatyonun kan, karaciğer, böbrek ve beyin dokuları üzerinde oksidatif stres oluşturduğu söylenebilir. Malatyonun neden olduğu oksidatif strese karşı royal jelly'nin gerek koruyucu gerekse tedavi edici olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Apiterapi, Royal Jelly, Pestisitler, Malatyon, Serbest radikaller, Oksidatif stres, Antioksidanlar.
Afyon İli çeşme sularında bazı ağır metal kirlilik düzeylerinin ICP-MS ile araştırılması
Türkiye içme ve kullanım su ihtiyacını yüzey ve yeraltı su kaynaklarından karşılamaktadır. Endüstrinin hızla gelişmesi dünyada ağır metal seviyesini artırmıştır. Bu ağır metallerin sulara karışması sonucu su kaynaklarında ağır metal kirliliği oluşmuştur. Bu çalışma ile Afyonkarahisar ilinde yer alan mahallelerden çeşme suyu numunelerinin toplanması ve ağır metal düzeylerinin canlılar için tehlike oluşturabilecek miktarda olup olmadığının ICP-MS cihazı ile araştırılması amaçlanmıştır. Çeşme suyu örnekleri Afyonkarahisar ilindeki 48 mahalleden toplandı. Bu çeşme suları falkon tüplere alınmadan önce musluklar borulardaki durgun suyun dışarı akıtılması amacıyla 2-3 dk boyunca açık bırakıldı. Sonra 15 ml'lik falkon tüplere su örnekleri alındı. Ağır metal analizlerinin gerçekleştirileceği zamana kadar 40C'de buzdolabında bekletildi. Ağır metal analizinin gerçekleştirilmesi için Agilent 7700 seri ICP-MS cihazı kullanıldı ve elde edilen sonuçlar literatür bilgileriyle karşılaştırılarak değerlendirildi. Araştırmamızda sularda yapılan çalışmanın sonucunda Ag, B, Ba, Cd, Co, Cu, Fe, Ni, Pb'nin deteksiyon limiti (0,001 μg/L)'in altında olduğu Cr, Mn, Zn, As, Se, Mo, Hg ise değişik mahallelerde farklı değerler gösterdiği görülmüştür. Araştırma sonucunda analizi yapılan arseniğin Esentepe (11,385 μg/L) ve Taşpınar (10,552 μg/L) mahallelerinde ülkemizde su kalitesinin belirlenmesinde kullanılan TS 266 (2005) insani tüketim amaçlı sular standardı ve WHO (2011)'de belirlenen limit değerlerini aştığı, diğer ağır metallerin ise yönetmeliklerde belirlenen limitlerde olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak Afyonkarahisar ilinin farklı mahallelerinden alınan su numune ölçüm sonuçları genel olarak değerlendirildiğinde, Afyonkarahisar ilinde içme ve kullanma sularında tehlike oluşturacak düzeyde olmadığı tespit edilmiştir. Afyonkarahisar ilinde yer alan mahallelerdeki ağır metal düzeylerindeki farklılığın minimum düzeyde olması için baraj sularının kullanılması, ayrıca su kullanımının sağlandığı tesisatlardaki onarım ve yenilenme işlemlerinin zamanında yapılması ağır metal kirliliğinin önlenmesi açısından önemli olduğunu göstermektedir.
Magnetic beads for cadmium removal from human plasma in magnetically stabilized fluized bed (MSFB)
The aim of this study is to prepare ion-imprinted magnetic beads which can be used for the selective removal of Cd2+ ions from Cd2+-overdosed human plasma. N-methacryloyl-(L)-cysteinemethylester (MAC) was chosen as the complexing monomer. In the first step, Cd2+ was complexed with MAC and the Cd2+-imprinted magnetic poly(HEMA-MAC) (mMIP) beads were produced by suspension polymerization in the presence of magnetite Fe3O4 nano-powder. After that, the template ions (i.e., Cd2+) were removed from the polymer matrix using 0.1 M thiourea solution. The specific surface area of the mMIP beads was found to be 24.7 m2/g with a size range of 63-140 µm in diameter and the swelling ratio was 70 %. The average Fe3O4 content of the resulting mMIP beads was 8.2 %. According to the elemental analysis results, the beads contained 41.8 µmol MAC/g polymer. The Cd2+ adsorption capacity decreased drastically from 48.8 µmol/g to 20.0 µmol/g with the increase of the flow rate from 0.50 ml/min to 3.0 ml/min. The maximum adsorption capacity was 48.8 µmol Cd2+/g beads. Langmuir and Freundlich adsorption models were applied to describe the experimental isotherm and isotherm constants. Equilibrium data fitted very well to the Langmuir model in the entire concentration range (5-200 mg/L). The pseudo-first order and pseudo second order kinetic models were used to describe the kinetic data, and the rate constants were evaluated. The results showed that adsorption process of Cd2+ ions onto mMIP beads followed the pseudo second-order kinetic model. The relative selectivity coefficients of mMIP beads for Cd2+/Pb2+ and Cd2+/Zn2+ were 22.6 and 160.7 times greater than non-imprinted (mNIP) beads, respectively. The mMIP beads could be used many times without decreasing their adsorption capacities significantly.
Nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı ve kronik hepatit C `li olgularda adiponektinin ve insülin direncinin değerlendirilmesi
NAYKH (non alkolik yağlı karaciğer hastalığı ) diffüz yağ infiltrasyonu, lobuler inflamasyon ve presinüzoidal fibrozis ile karakterize kronik bir karaciğer hastalığıdır. NAYKH toplumda sık görülmesi, siroz ve karaciğer yetmezliğine ilerlemesi nedeniyle önem taşımaktadır. Son yıllarda, NAYKH ve yanı sıra kronik hepatit C (KHC)'deki steatoz gelişiminde temel patofizyolojik faktörün insülin direnci olabileceği ileri sürülmektedir. IRS (insülin rezistansı/direnci sendromu), hipertansiyon, abdominal obezite, bozulmuş glukoz intoleransı ve dislipidemi ile karakterize, kardiyovasküler hastalık (KVH) riskinin arttığı bir durumdur. Yağ dokusunda sentezlenen adiponektin gibi adipositokinlerin düzeyindeki değişimlerin bu sendromun patogenezinde ve KVH oluşum sürecinde rol oynadığı ileri sürülmektedir. Adiponektin, insüline duyarlı dokulardaki karbonhidrat ve lipid metabolizmasının modülasyonunda önemli rol oynadığı düşünülen ve insülin direncinde artışa yol açan durumlarda, plazma düzeyleri anlamlı ölçüde azalan bir proteindir. Bu çalışmanın amacı NAYKH ve kronik hepatit C de adiponektini ve bu molekülün insülin direnci ve KVH risk faktörleri ile ilişkisini değerlendirmektir.Çalışmaya 23 NAYKH, 18 KHC ve 21 sağlıklı kontrol olgusu alındı. Tüm grupların bel çevresi ölçüldü, vücut kitle indeksi hesaplandı, lipid parametreleri, homosistein, hs-CRP, ferritin düzeyleri ölçüldü; insülin direnci HOMA-IR indeksi hesaplanarak değerlendirildi. Serum adiponektin düzeyleri ELİSA yöntemiyle ölçüldü. Gruplar arasındaki farklılığın analizi için Kruskal-Wallis ve Mann-Whitney U testi kullanıldı. Korelasyon analizleri Spearman testi ile yapıldı. Farklılık ve korelasyon analizlerinde anlamlılık için p< 0.05 düzeyi temel alındı.NAYKH hastalarında kontrol grubuna kıyasla TA (p=0,000), bel çevresi (p=0,010), homosistein (p= 0,019), HOMA-IR (p=0,000) düzeyleri yüksek; adiponektin düzeyleri (p=0,001) düşük saptandı. KHC grubunda TA (p=0,000), HOMA-IR (p=0,001) düzeyleri yüksek; total kolesterol (p=0,037) ve Apo B (p=0,035) düzeyleri düşük saptandı. KHC hastalarında kontrol grubuna kıyasla adiponektin düzeyleri düşük olmasına rağmen anlamlı bir fark yoktu. NAYKH ve KHC hastalarını karşılaştırdığımızda ise her iki grup arasındaadiponektin ve HOMA-IR değerleri açısından anlamlı bir fark yoktu. NAYKH grubunda hs-CRP (p=0.000), total kolesterol (p=0,047), trigliserid (p=0,006) değerleri KHC grubuna göre yüksek, HDL2-K değeri (p=0,004) düşük bulundu.Sonuç olarak, NAYKH da daha belirgin olmak üzere NAYKH ve KHC hastalarında insülin direncinin bulunduğu saptanmıştır. NAYKH grubunda adiponektinin anlamlı düşük olması hepatik steatoz ile adiponektin arasındaki ilişkiyi desteklemektedir. NAYKH da adiponektin ile insülin direnci arasındaki ilişkinin ve adiponektinin olası fizyopatolojik rolünün aydınlatılması için daha ileri çalışmalara gerek vardır.Anahtar Kelimeler: NAYKH, CHC, adiponektin, insülin resistansı
Etanol verilen ratlarda quercetinin eritrosit glukoz -6-fosfat dehidrogenaz (G6PD) enzim aktivitesi üzerine etkisi
Alkolün vücut üzerindeki toksik etkileri bilinmektedir. Biz çalışmamızda alkolün eritrosit Glukoz-6-fosfat dehidrogenaz (G6PD) enzim aktivitesi üzerine olan etkilerini ve bu etkilerin ortadan kaldırılmasında antioksidan flavonoid ailesinin bir üyesi olan quercetini kullanarak, eritrosit G6PD enzim aktivitesi üzerindeki koruyucu etkisini ortaya koymaya çalıştık. Bilindiği gibi alkol metabolizması sırasında reaktif oksijen ürünleri (ROS)'un oluşumu indüklenmekte ve bu zararlı ajanlar nükleusu ve mitokondrisi olmayan eritrositlere zarar vermektedir. Pentoz fosfat yolunun oksidatif basamağının kilit enzimi olan G6PD tarafından üretilen NADPH'lar zararlı ajanların detoksifikasyonu sırasında oluşan okside glutatyonun tekrar kullanılabilmesi için indirgenmesi sırasında kullanılmaktadır. Yeterli miktarda NADPH sağlanamadığı takdirde ise okside glutatyon indirgenememekte ve buna bağlı olarak hücre membran bütünlüğü korunamadığı için hemoliz oluşmaktadır. Quercetin ise membran bütünlüğünün korunması ile ilgili rolü, ROS'un oluşturduğu lipit peroksidasyonunu engellemeleridir. Bu amaçla 25 adet, 3-3,5 aylık 280-320 g Sprague-Dawley erkek rat kullanıldı. Ratlar dört gruba ayrıldı: 1. Kontrol grubu (K) (n=6): Bu gruba 30 gün süre ile intra gastrik (i.g.) yolla 2 ml/gün serum fizyolojik (SF) verilmiştir. 2. Quercetin Grubu (Q) (n=7): 30 gün süre ile 3 günde 1 kez 100 mg/kg quercetin ve 1 ml SF verildi. Quercetin, % 3 g olarak SF ile süspanse edilerek hazırlanmıştır. 3. Alkol Grubu (EtOH) (n=7): 30 gün süre ile i.g. olarak, 12 saat açlıktan sonra etanol (EtOH) verilmiştir. Distile su ile hazırlanan %80 EtOH (v/v) 1 ml/gün ve SF 1 ml/gün olarak verilmiştir. EtOH verildikten bir saat sonra ise yem ve su verilmiştir. 4. Quercetin + Alkol Grubu (Q+EtOH) (n=5): 30 gün boyunca i. g. Olarak 3 günde 1 kez 100 mg/kg quercetin verildikten 2 saat sonra % 80 (v/v) EtOH'den 1 ml/gün verilmiştir. EtOH verildikten bir saat sonra yem ve su verilmiştir. Lityum+heparinli tüplere alınan kan numunelerinden eritrositlerde G6PD enzim aktivitesi Modified-Zinkham metoduna göre ölçülmüştür. Çalışma sonucunda PDF created with pdfFactory trial version www.pdffactory.com quercetin grubunda G6PD enzim aktivitesi alkol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (6,38 ± 0,4 IU/gHb ve 3,82 ± 0,67 IU/gHb, p<0,001). Alkol grubunda G6PD enzim aktivitesi kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu ( 3,82 ± 0,67 IU/gHb ve 6,03 ± 0,4 IU/gHb, p<0,001). Kontrol ile quercetin +alkol grubu arasında G6PD enzim aktivitelerinde anlamlı bir fark bulunamamıştır (p=0,384), Quercetin ile kontrol grubu arasında anlamlı bir fark yoktur (p=0,704). Alkol grubu ile quercetin + alkol grubu arasında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmüştür ( 3,82 ± 0,67 IU/gHb ve 5,46 ± 0,78 IU/gHb, p<0,001). Bu sonuçlar, alkolün eritrosit G6PD enzim aktivitesini azaltan etkisinin olduğunu ve quercetinin bu etkiyi engellemede başarılı olduğunu göstermiştir. PDF created with pdfFactory trial version www.pdffactory.comAnahtar Sözcükler: Eritrosit, etanol, G6PD, oksidatif stres, quercetin
Etanolün indüklediği karaciğer hasarında matriks metalloprpteinazların rolü ve antioksidanların etkisi
ÖZETAlkol alışkanlığı bir çok ülkede karaciğer hastalıklarının önde gelen nedenleriarasındadır. Aşırı alkol tüketimi veya alkol alışkanlığı sonucunda meydana gelenkaraciğer patolojileri arasında hepatik steatozis, alkolik hepatit, hepatik fibrozis vesiroz yer almaktadır. Son yıllarda alkolün yol açtığı patolojik değişikliklerin ve buhastalıkların oluşum sürecinde oksidan stresin etkisi üzerinde durulmaktadır. Alkolmetabolizmasının çeşitli basamaklarında serbest radikal üretimine bağlı olarak etanolile indüklenen pro-oksidan stres meydana gelmektedir. Reaktif oksijen türleri (ROS)lipid peroksidasyonu ve membran hasarının gelişmesine yol açar. VücudumuzdaROS'un zararlı etkilerine karşı antioksidan savunma mekanizması vardır.Antioksidan savunmanın önemli kısmını lipid peroksidasyon zincir reaksiyonlarınıkıran antioksidanlar oluşturur. Vitamin E bu antioksidanların en önemlilerindenbiridir.Matriks metalloproteinazlar, ekstraselüler matriks yıkılımında önemli biryere sahip enzim grubudur. Matriksinler olarak da adlandırılırlar. Ekstraselülermatriksin bozulmasında fonksiyonu olan Zn+2 ve Ca+2 bağımlı endopeptidazlardır.Bu çalışmada etanolün indüklediği karaciğer hasarında oksidatif stresi ve proMMP-9'un karaciğer hasarında rolünün olup olmadığını görmeyi ve bir antioksidan olanvitamin E'nin, oksidatif hasar ile proMMP-9 üzerindeki etkisini görmeyi amaçladık.Bu çalışmada, 25 adet Sprague-Dawley erkek ratlar dört gruba ayrıldı: 1)Kontrol grubu: 30 gün boyunca (2 ml/gün) serum fizyolojik I.g olarak verildi. 2)Etanol (EtOH) grubu: 30 gün boyunca etanol (1 ml/gün %80 v/v) I.g olarak verildi.3) Vitamin E (VitE) grubu: (100 mg/kg/gün) vitamin E verildi. Vitamin E, serumfizyolojik ile birlikte total 1 ml. olarak verildi. . 4) Vitamin E + Etanol grubu: 30 günboyunca I.g yöntemle (100 mg/kg/gün) vitamin E verildikten 2 saat sonra etanol (1ml %80 v/v) verildi.Karaciğer dokusunda, oksidatif stresin göstergesi olan malondialdehit(MDA), karbonil ve antioksidan kapasitenin göstergesi olarak glutatyon (GSH),sülfhidril (SH) ve süperoksid dismutaz (SOD) aktiviteleri ile promatriksmetalloproteinaz-9 (proMMP-9) düzeyleri ölçüldü.PDF created with pdfFactory trial version www.pdffactory.comYapılan çalışmalar sonucunda EtOH grubunda kontrol grubuna göre artmışkaraciğer MDA, karbonil, proMMP-9 düzeyleri, azalmış GSH, SH düzeyleri veazalmış SOD aktivitesi gözlendi. Etanol grubu ile karşılaştırıldığında VitE+EtOHgrubunda azalmış MDA, karbonil düzeyleri ve artmış GSH, SH düzeyleri, artmışSOD aktivitesi ve azalmış proMMP-9 düzeyleri gözlemledik.Bu sonuçlara göre, alkolün karaciğerin oksidan ve antioksidan dengesinietkilediği, lipid peroksidasyonunun artışına yol açtığını gördük. Alkolün indüklediğioksidatif streste proMMP-9 düzeylerinin anlamlı olarak arttığını, vitamin E'ninoksidan stresi azalttığını ve buna bağlı olarak proMMP-9 düzeylerinin azaldığınıdüşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Oksidatif stres, Etanol, proMMP-9, Vitamin EPDF created with pdfFactory trial version www.pdffactory.com
Hipertiroidizm ve hipotiroidizm olgularında oksidatif stres parametrelerinin değerlendirilmesi
XIVÖZETHipertiroidizm ve Hipotiroidizm Olgularında Oksidatif StresParametrelerinin DeğerlendirilmesiHipertiroidizm, artan oksijen kullanımının eşlik ettiği ve reaktif oksijenürünlerinin meydana gelmesi sonucunda antioksidatif faktörlerdedeğişikliklerin görüldüğü bir hipermetabolik durumdur. Hipotiroidizm ise genelbir metabolik yavaşlama ile karakterizedir.Tiroit hormonlarının temel etkilerinden biri mitokondriyal solunumdaartışa yol açmasıdır. Bu artış sonucunda serbest radikal türlerinin etkisiylehipermetabolik bir durum meydana gelir. Hipertiroidizm nedeniyle,mitokondrinin hızlanan oksidatif metabolizması, ROS ürünleriniarttırmaktadır. Tiroit hormonları tarafından reaktif oksijen türlerindeki artışoksidatif strese neden olabilir.Bu çalışmanın amacı hipertiroidizm ve hipotiroidizmin oksidatif strese veantioksidan kapasitede değişikliğe neden olup olmadığını incelemektir.Bu amaçla 12 klinik hipertiroidli, 13 subklinik hipertiroidli, 10 klinikhipotiroidli, 15 subklinik hipotiroidli hastada, lipid peroksidasyonunungöstergesi olarak tiyo barbitürikasit reaktif ürünleri MDA düzeyleri, proteinoksidasyonunun göstergesi olarak protein karbonil düzeyleri ve antioksidankapasitenin göstergesi olarak protein sülfhidril (SH) guruplarının düzeyleriölçüldü.Yaptığımız çalışmada MDA seviyeleri hipotiroidli ve subklinikhipertiroidli grupta kontrol grunbuna göre anlamlı olarak yüksek (p<0,05),protein karbonil düzeyleri subklinik hipotiroidli grupta kontrol grubuna göreanlamlı olarak yüksek (p<0,05) ve sülfhidril (SH) grupları düzeyleri isesubklinik hipotiroidili, klinik hipertiroidili ve subklinik hipertiroidili grupta kontrolgrubuna göre anlamlı olarak düşük (p<0,05) bulundu.Sonuç olarak hipertiroidizm ve hipotiroidizmin serbest radikal artışına veantioksidan defans sisteminde değişiklilere yol açabileceği düşünülmektedir.Anahtar Sözcükler: Hipertiroidizm, hipotiroidizm, oksidatif stres.PDF created with pdfFactory trial version www.pdffactory.com
Deneysel diyabet oluşturulmuş ratlarda diyete katılan farklı yapılardaki saponin içerikli bitkilerin dna hasarı, protein oksidasyonu ve lipid peroksidasyonu ile bazı biyokimyasal parametrelere etkilerinin araştırılması
XIIÖZETDeneysel Diyabet Oluşturulmuş Ratlarda Diyete Katılan Farklı YapılardakiSaponin İçerikli Bitkilerin DNA Hasarı, Protein Oksidasyonu ve LipidPeroksidasyonu İle Bazı Biyokimyasal Parametrelere EtkilerininAraştırılmasıA.Fatih FİDANBu tez kapsamında deneysel diyabet oluşturulmuş ratlarda, diyete katılan farklıyapılardaki saponin içeren doğal bitkisel kaynaklardan, steroit yapılı saponiniçeren Yucca schidigera ve triterpenoit yapılı saponin içeren Quillaja saponariaile ikisinin karışımlarının etkileri araştırılmıştır. Deneysel diyabet 50 mg/kgSTZ'nin intraperitonal enjeksiyonuyla gerçekleştirilmiştir. Kan glikoz düzeyi 200mg/dl ve üzerinde olan denekler diyabetik olarak kabul edilmiştir. Her gurupta 10rat olmak üzere 5 gurup oluşturulmuştur. Diyabetik olmayan kontrol gurubu (K)ve diyabetli kontrol gurubu (D) standart rat yemi ile, Yucca schidigera gurubu(DY) standart rat yemi+100 ppm Yucca schidigera (Sarsaponin 30®) tozu, Quillajasaponaria gurubu (DQ) standart rat yemi+100 ppm Quillaja saponaria (Nutrafito®)tozu ve karışım gurubu ise (DQY) standart rat yemi+100 ppm Yucca schidigeraQuillaja saponaria karışım (Nutrafito Plus®)ve tozu ilave edilmiş denemerasyonuyla 3 hafta süren araştırma boyunca ad libitum beslenmişlerdir.Çalışmamızda diyabet oluşturulan tüm ratlarda beden ağırlığı profillerinin, kontrolgurubuna göre azaldığı (p<0.01) izlenmiştir. Diyabetik gurupların, kontrolgurubuna oranla daha fazla su tükettiği fakat DY ve DQ guruplarındaki deneklerinsu tüketimlerinin D ve DQY guruplarına göre azaldığı gözlenmiştir. Diyabetikratlarda artan kan glikoz düzeylerininin DY ve DQ guruplarında, D ve DQYguruplarına oranla azaldığı (p <0.001) görülmüştür. Diyabetik guruplarda azalaninsulin düzeylerinin DY ve DQY guruplarında arttığı (p<0.05) ayrıca DQYgurubunda kontrol gurubu düzeyine ulaştığı saptanmıştır. Diyabetik ratlarda T-Kolestrol düzeyinin D gurubuna göre DY, DQ ve DQY guruplarında azalarak (p<0.01) DY ve DQ guruplarında kontrol düzeylerinin altına gerilediği, artmıştrigliserid düzeylerininse, DY, DQ ve DQY guruplarında önemli düzeyde(p<0,001) azaldığı tespit edilmiştir. Diyabetik guruplarda azalan HDL-kolestroldüzeyleri DQ ve DQY guruplarında artmış (p <0.05), DQ gurubundakontrol gurubu düzeylerinin üzerine çıkmıştır. LDL-kolestrol düzeyleri DY, DQ veXIIIDQY guruplarının üçünde de istatistiksel önemlilikte olmayan bir azalmagöstermiştir. Diyabetiklerde artmış kan glikoz düzeyinin sonucu olarak ortayaçıkan oksidatif stres tablosu göstergelerinden MDA düzeylerinin D gurubunaoranla diğer tüm diyabetik guruplarda (p <0.001) anlamlı olarak azaldığı, diyabetgurubunda artmış olan mononukleer lökosit DNA hasar düzeylerinin DY, DQ veDQY guruplarında azalarak (p <0.001) DQ gurubunda kontrol gurubu düzeyineindiği, yine protein oksidasyonu düzeyinin diyabetik guruplarda artmasına karşınDY, DQ ve DQY guruplarında azalarak (p<0.05) DQ ve DQY guruplarındakontrol gurubu düzeyine inmiştir. Diyabetik ratlarda azalan NO düzeyleri DQgurubunda anlamlı olarak (p <0.01) artmıştır. Guruplar arasında totalantioksidan kapasite düzeyleri D, DY ve DQY guruplarında kontrol gurubuna göreyüksek, DQ gurubunda ise, kontrol gurubuna oranla düşük bulunmuş, fakat budeğişimler istatistiksel olarak anlamlılık göstermemiştir.Yaptığımız çalışmalar, Yucca schidigera ve Quillaja saponarianın, diyabetikratlarda gerek artmış kan glikoz düzeyi ve bozulmuş lipid metabolizmasınıngerekse metabolik parametrelerin düzenlenmesinde tedaviye destek olarakkullanılabileceğini göstermektedir. Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular Quillajasaponaria ve Yucca schidigeranın birlikte uygulanmalarının, bu bitkilerdekiantihiperglisemik etkili kimyasalların antagonist bir mekanizmayla baskılanarak,tek tek verildiğinde gözlenen antihiperglisemik etkinin ortadan kalkmasına yolaçtığını göstermektedir. Bu nedenle konu üzerinde bu mekanizmayı anlamayayönelik yeni çalışmaların yapılması gerekmektedir. Elde ettiğimiz veriler,Diayabetes Mellitus'ta artmış oksidatif stresin olumsuz etkilerinintamponlamasında ve diyabetik komplikasyonların önlenmesi veyahafifletilmesinde Quillaja saponarianın Yucca schidigeraya göre daha etkiliolabileceğini göstermektedir.Sonuç olarak; diyabetik hayvanlarda yaptığımız bu çalışmada Yucca schidigerave Quillaja saponaria tozlarının, uygulanan dozda diyetlere eklenmesi ilehiperglisemi ılımlı düzeyde baskılanabileceği ayrıca bu bitkilerin,hipokolesterolemik ve antioksidan etkileriyle hastalığın her aşamasında tedaviyedestek sağlayabileceği düşünülmektedir.Anahtar Kelimeler: Diyabetes Mellitus, Yucca schidigera, Quillaja saponaria,Oksidatif Stres, DNA Hasarı
Dietilnitrozamin verilen ratlarda alfa lipoik asidin koruyucu etkilerinin araştırılması
1ÖZETÇalışmada, dietilnitrozaminin karaciğer üzerindeki toksik etkilerinin belirlenmesi ve bu toksiketkilere bağlı olarak meydana gelebilecek oksidatif strese karşı α-lipoik asidin koruyucuetkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Materyal olarak yaklaşık 3 aylık ve 260±10.5 gr olan 49 adet Sprague- Dawley cinsi erkekrat kullanılmıştır. Ratlar; grup1(kontrol), grup 2 (periton içi tek doz 150 mg/kgdietilnitrozamin verilmiş), grup 3 (periton içi tek doz 150 mg/kg dietilnitrozamin ile oralgavajla 14 gün 2 cc/gün zeytinyağı verilmiş), grup 4 (periton içi tek doz 150 mg/kgdietilnitrozamin ile oral gavajla 7 gün 100 mg/kg/gün α-lipoik asit 2 cc zeytinyağındaçözdürülerek verilmiş), grup 5 (periton içi tek doz 150 mg/kg dietilnitrozamin ile oral gavajla14 gün 100 mg/kg/gün α- lipoik asit 2 cc zeytinyağında çözdürülerek verilmiş), grup 6 (oralgavajla 14 gün 100 mg/kg/gün α-lipoik asit 2 cc zeytinyağında çözdürülerek verilmiş) ve grup7 (oral gavajla 14 gün 2 cc/gün zeytinyağı verilmiş) olmak üzere yedi eşit gruba ayrılmıştır.Onbeş gün süren uygulamanın sonunda anestezi altında kalplerinden heparinli tüplere kanörnekleri alınmıştır. Alınan kan örneklerinden bir miktarı tam kan olarak ayrılmıştır.Geriyekalan kanlar santrifüj yapılarak serumları elde edilmiştir. Tam kanlarda GSH ve MDAtayinleri, serumlarda AST, ALT, GGT, ALP ve ADA tayinleri yapılmıştır.Dietilnitrozamin verilen gruplarda kontrol grubuna göre GSH düzeylerinde belirgin düşme,MDA, AST, ALT, GGT, ALP ve ADA düzeylerinde belirgin yükselme tespit edilmiştir.Dietilnitrozamin ile beraber α-lipoik asit verilen gruplarda GSH düzeylerinde yükselme,MDA, AST, ALT, GGT, ALP ve ADA düzeylerinde düşme tespit edilmiştir. α- lipoik asidinhem 7 gün hem de 14 gün verilmesinin koruyucu olduğu, ancak 14 gün kullanımının 7 günkullanımına göre daha etkili olduğu tespit edilmiştir.Sonuç olarak dietilnitrozaminin toksik etkilerine bağlı olarak oksidatif stresi arttırabileceği,α-lipoik asidin ise meydana gelen bu strese karşı lipid peroksidasyonunu önleyerek, redükteglutatyon gibi antioksidan moleküllerin miktarını arttırarak ve bir serbest radikal temizleyicisigibi rol oynayarak koruyucu etki yapabileceği kanaatine varılmıştır. Buna dayanarak alkol,nonsteroid antiinflamatuar ilaçlar, ağır metal zehirlenmeleri, viral hepatitler ve kanser gibinedenlerle meydana gelmiş olan karaciğer hasarlarında tedavi amacıyla kullanılabileceğidüşünülmektedir. Ayrıca, ilaçların pek çoğu karaciğerden metabolize olduğundan uzun süreilaç kullanılması gereken kronik hastalıklarda da koruyucu amaçlı olarak verilmesinin uygunolabileceği kanaatine varılmıştır.Anahtar sözcükler: α-Lipoik asit, Adenozindeaminaz, Dietilnitrozamin, Karaciğer fonksiyontestleri, Malondialdehit, Redükte glutatyon .
Tip 2 diyabet tanısı alan hastalarda ilk altı aylık tedavinin oksidatif stres ve carbohydrate deficient transferrin (CDT) üzerine etkisi
XIIIÖZETTip 2 Diyabet Tanısı Alan Hastalarda İlk Altı Aylık Tedavinin OksidatifStres Ve Carbohydrate Deficient Transferrin (CDT) Üzerine EtkisiDiabetes mellitus (DM), endojen insülinin mutlak veya göreceli eksikliği veyaperiferik etkisizliği sonucu ortaya çıkan kronik, progresif bir hastalıktır. İnsülindirenci; eksojen ve endojen insülinin etkilerine biyolojik yanıtın bozukluğuanlamına gelir ve tip 2 DM'nin patofizyolojisindeki temel sebeplerden biridir.Bu çalışmanın amacı rutin alkol alımının bir göstergesi olarak kullanılanCarbohydrate deficient transferinin (CDT) yeni bir parametre olarak DMizleminde kullanılıp kullanılamayacağının araştırılmasıdır.Çalışmaya, Tip 2 DM tanısı konulan 15 kişiden hasta grubu (70 yaşınaltında; 9 kadın, 6 erkek), sağlıklı gönüllü 15 kişiden de (70 yaşın altında; 9kadın, 6 erkek) kontrol grubu oluşturuldu. Çalışmaya alınan hastalarametformin (2 gr/gün) veya roziglitazon (8 mg/gün) tedavisi uygulandı.Hastaların tedavi öncesi, tedavi başladıktan sonra 3. ay, 6. ay kanörnekleri alındı. Hasta ve kontrol grubundan alınan tüm kan örneklerindenmalondialdehid (MDA), protein karbonil, sülfidril (SH) grupları, nitrik oksit(NO), % CDT, glukoz, insülin, fruktozamin, HbA1c ve düzeyleri ölçüldü veinsülin dirençleri hesaplandı.Yapılan çalışmalar sonucunda DM' li hastalarda kontrol grubuna göreartmış MDA, NO, glukoz, fruktozamin, HbA1c ve insülin direnci düzeylerigözlendi. Tedavi öncesi serum sülfidril ve karbonil düzeyleri, 3.ay'da ve6.ay'da belirgin bir düşüş göstermesine rağmen kontrol grubu ile anlamlı birfark gözlenmedi. Diabetik hastaların % CDT ve insülin düzeylerinde anlamlıbir fark gözlenmediBu sonuçlara göre, diyabette lipid peroksidasyonunun arttığı veantioksidan mekanizmaları etkilediği görüldü. Oksidatif stresin azalmasebebinin tedavi sonrası hipergliseminin azalmasından mı yoksa antioksidanözellikleri olan antidiyabetik ilaçların kulanımından mı kaynaklandığını bizedüşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: CDT, Tip 2 DM, oksidatif stres.
Koroner arter hastalarında lipid ve protein oksidasyonu ile selenyum içeren antioksidanların düzeyi
XIIÖZETKoroner arter hastalarında lipid ve protein oksidasyonu ile selenyum içerenantioksidanların düzeyiAteroskleroz, arterlerde kalınlaşma ve elastikiyet kaybı ile kendini gösteren veözellikle aorta, koroner ve serebral arterleri tutan bir damar hastalığıdır. Aterosklerozpatojenezi ile ilgili çeşitli hipotezler öne sürülmüştür. Bu hipotezler arasında engeçerli olanı oksidatif stres hipotezidir.Oksidatif stres basit bir şekilde, vücudun antioksidan savunması ile serbestradikal üretimi arasındaki dengesizlik olarak tanımlanabilir. Reaktif oksijen türlerine(ROS) karşı enzimatik korumayı sağlayan, protein oksidasyonu ve DNA' daki hasarıönleyen Süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GPx),glutatyon redüktaz (GSSG-R) gibi çeşitli enzim sistemleri vardır. Klinik çalışmalar,aterosklerotik hastalarda antioksidan aktivenin azaldığını göstermektedir. Bununlaberaber ateroskleroz ile antioksidan markerlarının seviyeleri arasındaki ilişki tambilinmektedir.Koroner kalp hastalığında serum lipid profillerinin değiştiği belirtilmektedir.Ateroskleroz gelişmesine en ciddi katkısı olan lipid fraksiyonu düşük dansitelilipoprotein (LDL)-kolesteroldür. Plazmada LDL-kolesterolün artması ilesubendotelyal bölgede depolanma ve inflamatuar hücre yanıtının başladığı kabuledilir. Epidemiyolojik çalışmalar, toplumların total ve LDL-kolesterol düzeyleriyükseldikçe koroner arter hastalığı riskinin arttığını göstermiştir.Bu çalışmada, koroner anjiyografi yapılan 59 hasta (21 kadın, 38 erkek) tıkalıdamar sayılarına göre 3 gruba ayrıldı. I. grup bir damarı tıkalı olanlardan (n= 21), II.grup iki damarı tıkalı olanlardan (n= 18) ve III. grup üç damarı tıkalı olanlardan (n=20) oluşturuldu. Kontrol grubunu, koroner anjiyografi sonucu normal olan 12'sikadın ve 7'si erkek 19 kişi oluşturdu. Alınan kan örneklerinden serumda lipidpanellerine, plazmadan malondialdehit (MDA), protein karbonil içeriği (PCO) veplazma sülfhidril (-SH) grupları, eritrosit redükte glutatyon (GSH) düzeyleri, GPx veGSSG-R aktiviteleri ölçüldü.XIIIYapılan çalışmalar sonucunda koroner kalp hastalarında kontrol grubuna göreplazma MDA düzeyinin arttığı, eritrosit GPx aktivitesinin azaldığı gözlemlendi.Plazma karbonil ve -SH düzeylerinde, serum total kolesterol, trigliserid, LDL,VLDL ve HDL kolesterol düzeylerinde, eritrosit GSH düzeyleri ve GSSG-Raktivitelerinde çalışma grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlıbir farklılık bulunmadı.Bu çalışmada aterosklerotik hastalarda lipid peroksidasyonunun arttığını veantioksidan bir enzim olan GPx seviyesinin azaldığını bulduk. Damar tıkanıklığı ilelipid paneli arasında bir korelasyonun bulunmaması, lipid panelinin aterosklerozunher zaman erken göstergesi olamayacağını ortaya koymuştur. Aterosklerozda MDAdüzeyinin artması ve GPx aktivitesinin azalması nedeniyle, klinikte buparametrelerin lipid paneli ile birlikte bakılması aterosklerozun erken tanısındayararlı olabilir. Bu düşüncenin geçerliliği için daha ileri çalışmalara gerek vardır.Anahtar kelimeler: Ateroskleroz, Oksidatif stres, Antioksidanlar, LDL
Hemodiyaliz süresinin kan eser element düzeyleri üzerine etkisi
Kronik böbrek yetmezliğinin (KBY) bir tedavi şekli olan hemodiyaliz (HD) işlemizamanla eser elementlerin de dahil olduğu inorganik bileşiklerin konsantrasyonundadeğişimlere neden olmaktadır. Böbrek fonksiyonlarındaki azalmaya aynı zamandaserbest oksijen radikalleri (SOR) üretiminde artış ve/veya antioksidan sistemlerdekiyetersizliklerin de eşlik ettiği gösterilmiştir.Bu çalışmamızda KBY' li hastaların HD tedavi sürelerinin eser elementdüzeyleri ve oksidatif stres markırları üzerine etkilerini incelemeyi amaçladık.Bu amaçla çalışmaya, haftada üç seans hemodiyaliz tedavisi alan, 51'i kadın,60'ı erkek, 111 KBY' li hasta alındı. Kontrol grubu 14'ü kadın 10'u erkek, 24sağlıklı kişiden oluşturuldu. Hastalar HD sürelerine göre dört gruba ayrıldı. I. grup 0-2 yıldır HD tedavisi alanlardan, II. grup 3-5 yıldır HD tedavisi alanlardan, III. grup6-8 yıldır HD tedavisi alanlardan ve IV. grup 9-11 yıldır HD tedavisi alanlardanoluşturuldu. Hastalardan HD tedavisi öncesi alınan kandan plazma malondialdehid(MDA), protein karbonil ve protein -SH (sülfhidril) düzeyleri, çinko (Zn), bakır (Cu)ve magnezyum (Mg) düzeyleri, eritrosit süperokit dismutaz (SOD) aktivitesi ölçüldü.Yaptığımız çalışmada, kontrol grubu ile kıyaslandığında SH düzeyleri veSOD aktiviteleri tüm hasta gruplarında anlamlı olarak düşük (tüm gruplardap<0.001) MDA düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.001). Gruplar arasındaSH düzeyleri ve SOD aktiviteleri anlamlı bir fark oluşturmaz iken, MDA düzeyininHD tedavisi uzadıkça daha fazla arttığı gözlendi. Grup III ve grup IV hastalarınınMDA düzeyleri hem grup I hastalarından (p<0.05, p<0.001) hem de grup IIhastalarında anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.001). Grupların plazma Zn, Cu veMg düzeyleri ve protein karbonil düzeyleri kontrol grubu ile ve kendi aralarındakıyaslandığında anlamlı bir fark bulunamadı.Sonuç olarak HD tedavi süresinin uzaması oksidatif hasarın artmasına yolaçarken, eser elementlerin konsantrasyonunu etkilememiştir.Anahtar Sözcükler: Antioksidanlar, eser elementler, hemodiyaliz, oksidatif stres
Nonilfenol toksikasyonuna maruz bırakılan ratlarda taurinin malondialdehit, glutatyon, süperoksit dismutaz ve nitrik oksit üzerine etkilerinin araştırılması
ÖZETNonilfenol Toksikasyonuna Maruz Bırakılan Ratlarda Taurinin MDA, GSH, SOD veNO Üzerine Etkilerinin AraştırılmasıYasemin SUNUCU KARAFAKIOĞLUGünümüz yaşamı toksik etkili pek çok çevresel kimyasal maddenin tehditi altındadır. Bumaddelerden biri de endüstride yaygın olarak kullanılan, yüzey gerilimini azaltıcı etkilinonilfenol (NF)'dir. Toksik faktörlere karşı korunmada antioksidanların rolünün anlaşılmasıile birlikte hangi antioksidanın hangi dozda ve hangi olgularda daha etkili olduğununsaptanması önemli hale gelmiştir. Bu çalışma ile güçlü bir antioksidan olan taurininnonilfenole bağlı oksidatif stresten korunmadaki rolünün kan örneklerinde araştırılmasıamaçlanmıştır. Çalışmada, ağırlıkları 175-250 g arasında değişen 3-4 aylık 40 adet erkek?Wistar-albino? rat kullanılmıştır. Deney grupları her birinde 8 hayvan bulunacak şekilde,Kontrol Grubu, Taurin Grubu, Nonilfenol Grubu, Nonilfenol+Taurin Grubu ve NF'nin alkoliçersinde çözülerek uygulanmasından oluşan Alkol Grubu (A) olmak üzere 5 grubaayrılmıştır. Deneme için 1 µl'sinde 1µg nonilfenol içeren nonilfenol stok solüsyonu, alkoliçinde hazırlanmış, 50 µg/kg nonilfenol içeren bu çözelti NF ve NFT Gruplarında ratlarındiyetlerine püskürtme tarzında ilave edilmiştir. Alkol Grubunun diyetlerine ise sadece 50 µlalkol püskürtme tarzında ilave edilmiştir. Ayrıca T ve NFT Grubu içme sularına % 3 (v/w)oranında taurin ilave edilmiştir. Lipit peroksidasyonu göstergelerinden MDA'nın, tüm deneygruplarında Kontrol Grubuna oranla anlamlı olarak arttığı (P<0.05) ancak sadece taurinuygulanan ve NF ile birlikte taurin verilen hayvanlardaki MDA düzeylerinin, yalnızca NF veyine tek başına alkol verilen hayvanlardaki MDA seviyesinden, istatiksel olarak düşük olduğudikkat çekmektedir (P<0.05). GSH sonuçları; NF, NFT ve A Gruplarındaki GSH düzeyinin,Kontrol Grubuna göre anlamlı olarak azalmış olduğunu (P<0.001), T Grubunda ise KontrolGrubu düzeylerinin üzerine çıktığını (P<0.001) göstermektedir. SOD düzeylerine ait sonuçlarkarşılaştırıldığında, NF, NFT ve A Gruplarında SOD düzeyinin, Kontrol Grubuna göreanlamlı olarak azalmış olduğu (P<0.01), sadece taurin verilen grupta ise, SOD düzeyininanlamlı olarak arttığı (P<0.01) görülmektedir. NOx seviyeleri, nonilfenol verilen ratlardaazalmıştır (P<0.01). NF yanı sıra taurin verilen NFT Grubunun, sadece alkol ve yine yalnızcataurin verilen gruplardaki NOx miktarlarının, Kontrol Grubundan yüksek olduğu dikkatçekmiştir (P<0.01).Sonuç olarak, nonilfenol gibi endüstriyel kimyasallar tarafından indüklenebilecek oksidatifstresi önlemede antioksidan savunma duvarını güçlendirmek için taurin gibi antioksidanlarınverilmesinin önemli olduğu; diğer yandan verilen antioksidan maddenin en etkin dozununbelirlenebilmesi için ise başka çalışmalara gereksinim duyulduğu görülmüştür.Anahtar kelimeler: Oksidatif Stres, Taurin, Nonilfenol, Toksikasyon, Çevre, SerbestRadikaller, Antioksidanlar.Sayfa Sonu
Homosisteinin indüklediği oksidatif stres üzerine siyah üzüm suyunun koruyucu etkisi
Oksidatif sisteme dahil olduğu bilinen homosistein, bir amino asit olup, bir çok patolojik nedenden dolayı, plazmadaki düzeylerinin yükselmesiyle hiperhomosisteinemi meydana gelmektedir. Bu olay aynı zamanda oksidatif stresi indükleyen bir durumdur. Oksidatif stres sonucu reaktif oksijen türleri (ROS) meydana gelir ve bunlar da lipid peroksidasyonu ve membran hasarının gelişmesine yol açarlar. Vücudumuzda ROS'un zararlı etkilerine karşı antioksidan savunma mekanizması ve oksidanların oluşturduğu hasarı onaran antioksidanlar bulunmaktadır. Siyah üzümde yüksek düzeyde bulunan flavonoidler gibi fenolik bileşikler, oksidanlara bir hidrojen aktararak etkisiz hale getirirler. Bu çalışma, 30 gün boyunca homosistein verilen ratlarda antioksidan enzim düzeylerinde gerçekleşecek değişimler ve bu değişimlere siyah üzüm suyunun etkilerini araştırmak amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla 32 Sprague dawley erkek rat kullanıldı ve hayvanlar kontrol, siyah üzüm, homosistein ve siyah üzüm + homosistein grupları olarak 4 gruba ayrıldı. Çalışmanın sürdüğü 30 gün boyunca, kontrol grubuna her gün gavajla musluk suyu ve intra peritonal olarak serum fizyolojik uygulandı. Siyah üzüm grubuna her gün 10ml/kg dozda üzüm suyu gavajla verildi. Bunun yanında 1ml/kg serum fizyolojik i.p. olarak uygulandı. Siyah üzüm + homosistein grubuna günlük 1mg/kg homosistein i.p. olarak ve 10 ml/kg miktarında üzüm suyu gavajla verildi. Çalışmada, oksidatif stresin göstergesi olan plazma malondialdehit (MDA), plazma karbonil ve antioksidan kapasitenin göstergesi olarak eritrosit glutatyon (GSH), plazma sülfhidril (SH) gruplarının düzeyleri ve eritrosit katalaz (CAT) ile eritrosit süperoksit dismutaz (SOD) aktiviteleri tayini yapıldı. Çalışma sonucunda, siyah üzüm grubunda eritrosit GSH ve eritrosit CAT düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı derecede artmış olduğu, bununla beraber plazma MDA düzeylerinin anlamlı derecede azaldığı tespit edildi. Homosistein grubunda ise plazma MDA ve karbonil düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı olarak arttığı ve plazma ?SH ve eritrosit SOD düzeylerinin anlamlı derecede azaldığı tespit edildi. Siyah üzüm + Homosistein grubunda ise, Homosistein grubu ile karşılaştırıldığında plazma ?SH, eritrosit GSH, eritrosit CAT düzeylerinin anlamlı derecede yükseldiği tespit edildi. Sonuç olarak, siyah üzüm suyunun plazma MDA düzeylerini azaltarak ve eritrosit GSH düzeylerini ve eritrosit CAT aktivitesini artırarak, homosisteinin indüklediği oksidatif stresi azalttığı tespit edilmiştir.
Hemodiyaliz hastalarında paratiroid hormon düzeyinin farklı metodlarla değerlendirilmesi ve paratiroid hormon ilişkili peptid konsantrasyonunun ölçümü.
AMAÇ: KBY, ilerleyici nefron kaybı sonucunda böbrek fonksiyonlarının giderek bozulması ile ortaya çıkan bir tablodur. KBY geliştikten sonra, renal hasarı başlatan sebep ne olursa olsun, yavaş ve ilerleyici böbrek hasarı sonucu SDBY gelişmektedir. KBY'de sekonder hiperparatiroidizme (SHPT) bağlı osteodistrofilerin profilaktik tedavisi aktif vitamin D (Calcitrol) ve kalsiyum ile mümkün olmaktadır. Tedaviye başlamada ve takibinde PTH konsantrasyonu karar verdirici etkenler arasındadır. D vitaminin aşırı miktarda alımı hiperkalsemi, kalsemik arteriyopati ve metastatik kalsifikasyon gibi ciddi yan etkilere sahip olduğundan, PTH supresyonunun takibinde PTH ölçümü kritik bir öneme sahiptir.MATERYALLER VE METODLAR: Çalışma kapsamına, hemodializ hastası olan 17?80 yaş arasındaki 88 hasta alındı. Bunların 53'ü erkek, 35'i de kadındı. Çalışma grubundan ayrıca bir kontrol grubu kullanılmadı. PTH, ELISA, ECLIA metodları ile; PTHrp, ELISA ile Ca ve P düzeyleri de spektrofotometrik yöntemle ölçüldü.BULGULAR: Hemodiyaliz hastalarında 3 farklı yöntem ile yaptığımız PTH analizi sonunda, IRMA sonucu ile ECLIA ve ELISA sonuçları arasında anlamlı bir fark görüldü ( p< 0.01). ELISA ile ECLIA sonuçları arasında anlamlı bir fark görülmedi. IRMA-ECLIA ve IRMA- ELISA arasında sırası ile % 200 ve % 284 fark bulundu.SONUÇ: Sonuç olarak çalışmamızda, hemodiyaliz hastalarındaki 3 farklı ölçüm metodu ile ölçülen PTH değerleri arasında her ne kadar güçlü bir korelasyon bulunsa da; sonuçların iyi bir şekilde takibi ve güvenilir olması açısından bir hastanın sonuçlarının tek bir ölçüm metodu ile takibinin yapılması gerektiği sonucunu çıkardık. PTHrP'si yüksek hastaların; diğer PTH, Ca, P sonuçları arasında ise bir anlamlılık ve korelasyon bulamadık. İleride PTH, PThrP ve Ca arasındaki ilişkinin araştırılması gerekli olduğunu düşünüyoruz.
Homosisteinin indüklediği oksidatif stres üzerinde quercetinin koruyucu rolü
Metiyonin metabolizmasından meydana gelen bir ara ürün olan homosisteinin çeşitli nedenlerden dolayı plazma düzeylerinin yükselmesiyle hiperhomosisteinemi meydana gelir. Hiperhomosisteineminin indüklediği oksidatif stres sonucu lipid peroksidasyonu ve membran hasarının gelişmesine yol açan reaktif oksijen türleri (ROS) meydana gelir. İnsan vücudunda ROS'un toksik etkilerini azaltan antioksidan savunma mekanizması ve bu hasarı onaran antioksidanlar mevcuttur. Çeşitli bitkiler tarafından üretilen flavonoidler biyolojik membranları serbest radikallerin indüklediği oksidatif hasara karşı korurlar.Bu çalışmanın amacı ratlarda hiperhomosisteineminin indüklediği oksidatif hasara karşı quercetin tedavisinin koruyucu bir rolünün olup olmadığını değerlendirmektir.Bu amaçla, 32 adet Sprague-Dawley yetişkin erkek rat 4 gruba ayrıldı. 1 Kontrol grubu (K); İntraperitonal olarak serum fizyolojik (SF) verildi (1,5 ml/gün). 2. Quercetin grubu (Q); Quercetin (50 mg/kg/gün) ve SF (0,25 ml/gün) verildi. 3. Homosistein grubu (Hcy); İntraperitonal olarak %1 (v/v)'lik homosistein (1 mg/kg/gün) ve SF (1,25 ml/gün) verildi. 4. Quercetin+Homosistein grubu (Q+Hcy); Homosistein (1 mg/kg) verilmeden 1 saat önce quercetin (50 mg/kg) verildi. Quercetin % 1 gr olarak SF ile hazırlandı.Çalışmada, oksidatif stresin göstergesi olan plazma malondialdehit (MDA), plazma karbonil ve antioksidan kapasitenin göstergesi olarak eritrosit glutatyon (GSH), plazma sülfhidril (SH) gruplarının düzeyleri ve eritrosit katalaz (CAT) ile eritrosit süperoksit dismutaz (SOD) aktiviteleri tayini yapıldı. Çalışma sonucunda, quercetin grubunda eritrosit CAT düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı derecede artmış olduğu tespit edildi. Homosistein grubunda ise plazma MDA ve karbonil düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı olarak arttığı ve eritrosit GSH, eritrosit SOD ve plazma -SH düzeylerinin anlamlı derecede azaldığı tespit edildi. Quercetin + Homosistein grubunda ise Homosistein grubu ile karşılaştırıldığında eritrosit GSH ile eritrosit CAT düzeylerinin anlamlı derecede yükseldiği ve plazma MDA düzeylerinin anlamlı derecede azaldığı tespit edildi.Sonuç olarak, quercetinin eritrosit GSH düzeylerini ve eritrosit CAT aktivitesini artırıp plazma MDA düzeylerini azaltarak homosisteinin indüklediği oksidatif stres üzerine olumlu etki gösterdiği tespit edilmiştir.
Deneysel olarak oluşturulan organofosfat toksikasyonunda vitamin E, selenyum ve vitamin E-selenyum'un etkisi
Organofosfatlı (OP) bileşikler, sağladığı büyük faydaların yanında bilinçsiz kullanımı çok ciddi zehirlenmelere yol açmaktadır. Bu çalışmada sıklıkla kullanılan bir OP olan fenthionun meydana getirdiği toksikasyon ve biyokimyasal değişiklikler belirlendi. Bunun için oluşturulan deneysel çalışmada ratlar 5 gruba ayrıldı. Sham grubu hariç diğer tüm gruplarda fenthion (0.8 g/kg) ile toksikasyon oluşturulduktan bir saat sonra tedavi gruplarına 100 mg/kg vitamin E, 100 µg/kg selenyum, 100 mg/kg vitamin E + 100 µg/kg selenyum ve kontrol grubuna 2 ml/kg serum fizyolojik verildi. Tüm gruplarda meydana gelen oksidatif stresin, antioksidan sistem üzerindeki değişmeleri kanda belirlendi. Kontrol grubuna ait malondialdehit (MDA) düzeyi en yüksek olduğu görülürken, tedavi gruplarındaki MDA değerlerinde azalma kaydedildi. Sham grubuna oranla diğer gruplardaki glutatyon seviyelerinde bir artış olmasına rağmen sadece kontrol grubu ile istatistiksel bir fark belirlendi (p<0.01). Vitamin C düzeyleri tedavi gruplarında, sham ve kontrol grubuna göre bir artış gösterdi. Sham ve tedavi gruplarına ait glutatyon peroksidaz düzeyleri birbirine yakın olduğu görülürken, kontrol grubuna oranla daha az oldukları kaydedildi (p<0.001). OP bileşiklerinin neden olduğu oksidatif stres durumunda vitamin E, selenyum ve vitamin E - selenyum koruyucu etki göstermiştir.2008, 84 sayfaAnahtar Kelimeler: organofosfat, fenthion, vitamin E, selenyum, oksidatif stres, antioksidan sistem
Bipolar affektif bozukluk nedeniyle valproik asit kullanan ve metabolik sendromu olan hastalarda adiponektin, leptin düzeyleri ve oksidatif stresin değerlendirilmesi
AMAÇ: Psikotik ve duygu durum bozukluklarında artmış metabolik sendrom (MS) riski tanımlanmıştır. Bu çalışmanın amacı bipolar hastalarda valproik asit (VPA) tedavisinin adiponektin, leptin seviyeleri ve oksidatif hasar üzerine etkisini belirlemektir.MATERYAL VE METOD: Bu çalışma 20 kontrol olgusu ile VPA tedavisi alan 40 bipolar hastayı içermektedir. Hastalar metabolik sendrom olan ve olmayan olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Bipolar hastalık tanısı DSM IV'e göre ve metabolik sendrom tanısı NCEP ATP III kriterlerine göre koyulmuştur. 40 bipolar hasta ve 20 kontrol olgusunda adiponektin, leptin, protein karbonil, -SH grupları ve MDA seviyeleri ölçülmüştür.BULGULAR: Serum adiponektin düzeyleri grup 1'de grup 2 ve kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0,001). Serum leptin düzeyleri grup 1'de grup 2 ve kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,001). Serum -SH düzeyleri grup 2'de grup 1 (p<0,001) ve kontrol grubuna göre (p<0,05) anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Serum karbonil düzeyleri grup 1 ve grup 2'de kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,001). Serum MDA düzeyleri grup 1'de grup 2 ve kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,001).SONUÇ: Son yıllarda uzun süreli valproat tedavisinin insülin direnci ve/veya obesite gibi metabolik bozuklukların riskini artırdığı ileri sürülmektedir. Bununla birlikte MS'un gelişiminde genetik faktörler, sedanter yaşam tarzı, düzensiz diyet, sigara içimi ve ilerleyici kilo alımı gibi faktörler katkıda bulunmaktadır. Farmakolojik ajanların yanı sıra düzenli fiziksel aktivite ve ideal bir kiloya sahip olmak gibi sağlıklı yaşam koşullarının da tedavide ciddi yarar sağlayacağını düşünüyoruz.
Kardiyovasküler operasyonu izleyen dönemde serum NSE, S-100 protein ve nitrik oksit düzeyleri ile bilişsel işlevler arasındaki ilişki
rv ÖZET Her yıl dünyada birçok insan kardiyovasküler cerrahi (CABG,VR) geçirmektedir. CABG operasyonunda cerrahi tekniklerdeki ilerleme sonucunda yüksek risk grubundaki hastalarda (hipertansiyon ve diyabet gibi ) ameliyata alınabilmektedir. Yüksek risk grubundaki ve ileri yaş grubundaki hastalara CABG uygulanması beraberinde nörolojik komplikasyonları da getirmiştir. Ortaya çıkan nörolojik sorunlar strok, postoperatif deliryum, bilişsel bozukluklar ve depresyondur. Bu nedenle ilgi son yıllarda kalbin postoperatif durumu yerine CABG'nin beyin üzerine olan etkilerine kaymıştır. Çalışmamıza CABG ve VR geçiren 24 olgu alındı. Bu olgularda serebral etkilenmeyi göstermek amacı ile gliadan salınan S-100B protein, nöronlardan salman nöron spesifik enolaz (NSE) ve birçok fonksiyonu olan nitrik oksid (NO) çalışıldı. Ayrıca hastaların bilişsel fonksiyonlarını ölçen nöropsikolojik testler uygulandı. Bu amaçla hastalardan ameliyattan önce ve ameliyat sonrası 1., 6. ve 24. saatler ve 3. ve 7. günlerde kan alınarak, S-100B, NSE ve NO çalışıldı. Ayrıca ameliyattan önce ve sonra nöropsikolojik testler uygulandı. Nöropsikolojik testler sonucunda 8 olguda bilişsel fonksiyon kaybı saptandı. Bu olgularda ameliyat sonrası 1. ve 6. saaterdeki S-100B protein düzeyleri, perfüzyon zamanı ve yaş ortalaması anlamlı yüksek bulundu. NSE, YR grubunda ameliyattan sonra 7. gün preop değerlere göre anlamlı yüksek bulundu, ancak bunun bilişsel fonksiyon kaybıyla bir bağlantısı saptanmadı. Ameliyat öncesi ve sonrası NO düzeylerinde ise anlamlı bir fark bulunmadı. Özet olarak; CABG hastalan içinde yaş ortalaması ve perfüzyon zamanı uzun olanlarda bilişsel fonksiyon kaybı daha fazla görülmektedir. Ayrıca hastalarda artan serum S-1QQB protein düzeyleri serebral etkilenme ve buna bağlı bilişsel fonksiyon kaybıyla koreledir.
Düşük maliyetli bir fruktozamin testinin otomasyonu; laboratuvar performansı ve klinikyararlılığının değerlendirilmesi
ÖZET DÜŞÜK MALİYETLİ BİR FRUKTOZAMİN TESTİNİN OTOMASYONU; LABORATUVAR PERFORMANSI VE KLİNİK YARARLILIĞININ DEĞERLENDİRİLMESİ Diabetes Mellitus (DM), uzun dönemde vücudun çeşitli organ ve sistemlerinde hasarlar, fonksiyon kusurları ve yetersizliklerle seyreder. DM'nin erken teşhisi ve sıkı hiperglisemi tedavisi, DM'li hastaların morbidite ve mortalitesini düşürür. DM tam ve tedavi izlemi açısından klinik kimya testleri önemli bir role sahiptir. Fruktozarnin testi, serum proteMerinin nonenzimatik glikasyon derecesini yansıtan, dolayısıyla HbAıc gibi ama daha kısa aralıklarla glisemik kontrolün değerlendirilmesinde yararlanılabilen bir klinik kimya testidir. Bu çalışmada düşük maliyetli bir fruktozarnin testinin optimizayon ve otomasyonunu gerçekleştirdikten sonra, DM'nin uzun dönemli komplikasyonlarıyla ilişkisi araştırıldı. Bu sebeple ortalama yaşı 60±20 olan kontrol (n=146) ve ortalama yaşı 61±11 olan T2DM'li olgularda (n=353) serum fruktozarnin ve ilgili bazı parametreler analiz edildi. "Nitrobluetetrozolium Yöntemi" kullanılarak otomatize edilen fruktozarnin testinin gün içi tekrarlanabilirliği %0,7 (n=10), günler arası tekrarlanabilirliği %2,5 (n=10) olarak, saptandı. Ortalama fruktozarnin konsantrasyonu kontrol grubunda 270±47umol/L ve hasta grubunda 342±74umol/L olup, anlamlı olarak farklıdır (p<0,05). Yapılan kesitsel araştırma ile T2DM grubunda uzun dönemli diabetik komplikasyonlann varlığına göre fruktozarnin konsantrasyonu arasında bir ilişki saptanmadı (p>0,05). Bununla beraber; HbAıc ile korele olması (r=0,817, p<0,05), otomasyona uygunluğu, maliyetinin düşüklüğü, uygulanabilirliğinin kolaylığı sebebiyle fruktozarnin testi DM hastalarının glisemi takibini yapmada yararlı bir laboratuvar parametresidir. Anahtar kelimeler: Tip 2 diabetes mellitus, nonenzimatik glikasyon, glisemik kontrol, glike serum proteini, fruktozarnin.
Parkinson ve alzheimer hastalarında bazı antioksidan parametrelerin incelenmesi
67 6. ÖZET: Alzheimer Hastalığı, Parkinson Hastalığı, Huntington Koresi, Amyotrofık Lateral Skleroz gibi nörodejeneratif hastalıklar ve yaşlanma gibi fizyolojik durumda, oksidatif stres ve buna karşı oluşan enzimatik ve non-enzimatik antioksidan savunma sistemlerinde bozulan dengenin etiyopatogenezde güçlü bir yeri olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada görülme sıklığı giderek artan, hastaya ve çevresine büyük maddi ve manevi kayıplara neden olan Alzheimer ve Parkinson hastalan ile nörolojik ve biyokimyasal olarak normal yaşlı kişilerin serumlarında oksidatif stres ve antioksidan savunma sisteminde görev alan bazı parametreleri araştırmayı amaçladık. Primer patolojinin beyinde antioksidan savunma sistemi ve oksidatif stres arasındaki dengenin bozulmasına bağlı olduğu düşünülen bu hastalarda serumdaki değişiklikleri inceleyerek olayın hem sistemik yansımasını incelemeyi hem de klinik tanı ve tedavide destekleyici ipuçları verip veremeyeceğini araştırdık. D.E.Ü.T.F. Nöroloji Anabilim Dalı Demans Polikliniğide tespit edilen 32 Parkinson Hastalığı, 23 Alzheimer hastalığı ve nörolojik ve biyokimyasal olarak normal olan, yaş ortalaması hasta grubu ile uyumlu 18 Kontrol grubunun açlık serum örnekleri alındı. D.E.Ü.T.F. Biyokimya Anabilim Dalı Labarotuvarlarında Süperoksid Dismutaz, Glutatyon Peroksidaz, Çinko, Bakır, RS-H ölçümleri spektrofotometrik olarak, Ferritin ölçümü enzim immunassay yöntemiyle, Serüloplazmin ölçümü ise nefelometrik olarak değerlendirildi. Sonuçlar Mann-Witney U testi uygulanarak istatistiksel olarak anlamlılığı tespit edildi. Parkinson hastalarında, beyin antioksidan savunma sisteminde önemli rolü olan SOD enzim aktivitesini, bu enzimin yapısında bulunan çinko düzeylerini ve redükte glutatyonun bir göstergesi olarak kabul ettiğimiz RS- H'ın serum düzeylerini istatiksel olarak anlamlı derecede düşük bulduk.Alzheimer hasta grubunda ise sadece RS-H düzeylerini anlamlı derecede düşük buiduk. Bulgular literatür ışığında tartışıldığında; Parkinson hastalığında beyinde olduğu düşünülen oksidatif sties ve antioksidan savunma sistemi denge bozukluğunun sistemik olduğunu ya da bunun L-Dopa tedavisine bağlı olabileceğini düşünüyoruz. Sonuçta Parkinson hastalığında sistemik olarak bozulan dengenin tedavide antioksidanlara uygun dozlarda yer verilerek giderilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Alzheimer hastalarında redukte glutatyon düzeylerinin düşüklüğü bize sistemik oksidatif stres varlığını akla getirse de tek başına bunun yeterli olmadığını düşünüyoruz. Sonuç olarak her iki hasta grubunda da sistemik olarak oksidatif stres ve antioksidan savunma sistemi arasındaki dengenin bozulduğunun kanıtlanabilmesi için moleküler düzeyde daha ileri çalışmaların yapılması gerektiğini düşünüyoruz.
Anjiografi ile koroner kalp hastalığı tanısı konmuş kişilerde serum lipid, apoprotein, lipoprotein ve HDL subfraksiyonlarının incelenmesi
ÖZET ANJİYOGRAFÎ ÎLE KORONER KALP HASTALIĞI TANISI KONMUŞ KİŞİLERDE SERUM LİPİD, APOPROTEİN, LİPOPROTEİN VE HDL SÜBFRAKSİYONLARININ İNCELENMESİ SERVET (İNAN) KIZILDAĞ Tüm dünyada, koroner kalp hastalığına yol açan ateroskleroz ve bunun komplikasyonlarına bağlı ölümler başlıca ölüm nedenlerinden biridir. Yüksek kan trigliserid ve total kolesterol düzeyleri bu hastalığın gelişiminde temel risk fektörlerindendirler. Ateroskleroz gelişiminde serum lipoproteinlerinden HDL kolesterol ve LDL kolesterol rol oynamaktadır. Yüksek serum LDL kolesterol ve düşük HDL kolesterol düzeyleri de önemli risk faktörleridir. Bir çok görüş HDL kolesterol düzeylerindeki azalmanın gerçekte HDL2 fraksiyonundaki düşmeden kaynaklandığını savunmaktadır. Lipoproteinlerin protein komponenti olan apoproteinler, lipoproteinlerin kendilerine özgü reseptörlere bağlanmasında rol oynarlar ve lipoprotein metabolizmasında önemli bir yere sahiptirler. Bu çalışmada; KKH ve aterosklerozun gelişiminde serum lipid, lipoprotein ve apoproteinleri ile birlikte HDL subfraksiyonlannm kantite edilmesi yöntemini labratuvanmıza ve rutine yerleştirmeyi ve elde edilen sonuçlan bir kontrol grubu ile karşılaştırarak incelemeyi amaçladık. Çalışmamız, anjiyografik olarak KKH tanısı konmuş 43 erkek (yaş;59"9±10.3) ve 10 kadın (yaş;60.6±8.4) hastadan oluşan hasta grupları ile sağlıklı 9 erkek (yaş;57.5±12.8) ve 11 kadın (yaş;56.1±l 1.5) bireyden oluşan kontrol grupları üzerinde gerçekleştirildi Hasta ve kontrol gruplarında açlık serum trigliserid, total kolesteroL HDL kolesterol, HDL? kolesterol, HDL3 kolesterol, LDL kolesterol, Apo AT, Apo B düzeyleri ve Total kolesterol/ HDL, HDL2/HDL3, Apo AI/Apo B, Apo B/Apo Al oranlan saptandı. Bu değerler; KKH grubunda erkek olgularda sırasıyla; 168.9±78.6*, 237.6*72.6*, 34.2*8.3*, 12.6*6.0*, 21.6*6.3*, 171.1*67.8*, 104.3*16.3*, 120.4*29.3*, 7.3*2.6, 0.6±0.4, 0.8*0.1, 1.2±0.2, KKII grubunda kadın olgularda sırasryla; 149.1*36.2*, 260.6*28.4*, 31.0*6.5*, 11.3*4.0*, 19.7*5.6*, 199.8*27.0 *, 106.7*17.6*, 129.1*29.1*, 8.2*2.1, 0.6*0.3, 0.8*0.2, 1.2*0.3, 1Kontrol grubunda erkek olgularda sırasıyla; 124.3±71.0 *, 196.7±30.2*, 46.5±16.6*, 21.7Ü1.7*, 24.7±10.5*, 125.3±32.4*, 113.6±24.5*, 99.Ü32.9*, 4.7±1.8, 1.Anahtar Kelime: Apoproteinler = Apoproteins ; Ateroskleroz = Atherosclerosis ; Koroner hastalık = Coronary disease ; Lipoproteinler = Lipoproteins