Anadolu University
Discipline

Pharmaceutical Toxicology

Anadolu University

60

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Naproksen sodyum ve meloksikamın erkek sıçanlarda reprodüktif toksik etkisinin değerlendirilmesi

Siklooksijenaz (COX) enzim inhibitörleri olan non-steroidal antiinflamatuvar ilaçlar genellikle kısa süreli ağrıların giderilmesi dışında inflamasyona bağlı durumlarda uzun süreli olarak kullanılmaktadır. COX enzimi ve prostaglandinlerin dişilerde reprodüktif fonksiyonların düzenlenmesinde önemli role sahip olduğu bilinmektedir. Ancak erkek üreme sistemi ile ilgili az sayıda çalışma olmakla birlikte, çalışma sonuçları birbiri ile çelişki göstermektedir. Bu çalışmada erkek sıçanlara naproksen sodyum ve meloksikam uygulamasını takiben gruplarda sperm sayısı ve motilitesi gibi sperm parametreleri, testis dokusunda COX-1 ve COX-2 enzim aktiviteleri ve prostaglandin E1 (PGE1), prostaglandin E2 (PGE2) ve prostaglandin F2? (PGF2?) seviyeleri, kan FSH, LH ve testesteron seviyeleri ve testis dokusu histopatolojik değerlendirilmektedir. Ayrıca bu ajanlar ile indüklenen prostaglandin sentez inhibisyonuna sekonder olarak oksidatif durumun değerlendirilmesi için testis dokusunda süperoksit dismutaz (SOD), katalaz, glutatyon peroksidaz (GPx) ve glutatyon (GSH) seviyeleri araştırılmaktadır. Sonuçlarımıza göre uygulama gruplarımızda kontrol grubuna göre sperm sayısı ve motilitesinin azaldığı belirlendi. Testis dokusunda COX-1, PGE2 ve PGF2? naproksen sodyum ve meloksikam uygulaması ile anlamlı derece azalırken, COX-2 ve PGE1 seviyesindeki azalmalar anlamlı olarak değerlendirilmedi. Uygulama gruplarında plazma FSH, LH ve testosteron seviyesinin kontrol grubuna oranla anlamlı olarak değişmediği gözlendi. Testis SOD, katalaz, GPx ve GSH seviyeleri ise naproksen sodyum ve meloksikam uygulaması ile anlamlı olarak azaldığı tespit edildi. Histopatolojik inceleme sonuçlarına göre ise uygulama gruplarında spermatogenezin gerçekleştiği seminifer tübüllerde hasar dikkat çekmektedir. Sonuç olarak çalışmamızda erkek üreme sisteminde prostaglandinlerin inhibisyonunun spermatogenez sürecinde hormon plazma seviyelerini değiştirmeden direkt etkileri ile sperm motilitesi ve sayısını azalttığı ve testislerin morfolojik incelemesinde spermatagonezin gerçekleştiği seminifer tübüllerde hasarı ve indüklediği gösterilmektedir.Ayrıca bu ajanlar ile sekonder olarak oksidatif stres indüklenmektedir.

Antiinflamatuar ajanlar-nonsteroidNaproksenOksidatif stres+2
Burcu Uzun
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Levotiroksinin erkek reproduktif sistem hücre dizilerinde toksisitesinin değerlendirilmesi

Levotiroksin; birçok vücut fonksiyonu regülasyonunda yer alan tiroid hormonlarının ikamesinde kullanılan sentetik bir moleküldür. Hormon bazlı bir ajan olması ve tüm dünyada en sık reçete edilen ilaçlardan olması reprodüktif etkileri üzerinde araştırma yapma gereği oluşturmuştur. Erkek reprodüktif sistem dizileri üzerine hem genomik hem de non-genomik etkiler ile spermatogenezi ve androjenik aktiviteyi etkilemektedir. Çalışmada TM3 Leydig ve TM4 Sertoli hücre hatları üzerine doza bağımlı hücre canlılığı MTT ve nötral kırmızı deneyleri ile test edilerek bu konsantrasyonlardan hareketle inhibitör konsantrasyon 50 belirlenmiştir, bu konsantrasyonlardan hareketle reaktif oksijen türleri oluşumu Diklorofloresin-diasetat yöntemi ile spektrofotometrik olarak belirlenmiş ve DNA hasarının tespiti Comet testi ile saptanmıştır. Sonuçlara göre levotiroksinin konsantrasyon bağımlı olarak TM3 Leydig ve TM4 Sertoli hücrelerinde hücre canlılığını azalttığı belirlenmiştir. Yüksek konsantrasyonda levotiroksin hücrelerde ROT üretimini indüklemiştir, fakat bu istatistiksel olarak anlamlı değerlendirilmemiştir. Diğer taraftan TM3 Leydig ve TM4 Sertoli hücrelerinde levotiroksin DNA hasarı açısından anlamlı değişikliklere neden olmamıştır. Sonuç olarak levotiroksinin TM3 Leydig ve TM4 Sertoli hücrelerinde tespit edilen sitotoksik etkisi reprodüktif toksisitenin bir göstergesi olarak değerlendirilmiştir. Anahtar Sözcükler: Levotiroksin, TM3 Leydig hücreleri, TM4 Sertoli hücreleri, Sitotoksisite, Reaktif oksijen türleri, DNA hasarı

Tuğçe Tartıcı
Anadolu University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Karvedilolün erkek reproduktif sistem hücre dizilerinde toksisitesinin değerlendirilmesi

Reproduktif sağlık ile ilişkili problemler günümüzde insanların yaşam kalitesini etkilemektedir. Epidemiyolojik çalışmalar son yıllarda insanlarda sperm kalitesinin azaldığını işaret etmektedir. Bu durum ilaçlar dahil artan çevresel maruziyetler ile ilişkilendirilmiştir. Tekrarlayan dozlarda maruz kalınan ilaçların da insanlarda sperm kalitesini etkileyebileceği düşünülmektedir. Bu tez çalışmasında, tekrarlayan dozlarda kardiyavasküler hastalıkların tedavisinde sıklıkla kullanılan karvedilolün in vitro olarak TM3 Leydig ve TM4 Sertoli hücreleri üzerindeki sitotoksik etkilerinin değerlendirilmesi ve olası toksisitenin altında yatan bir mekanizma olarak hücre dizilerinde reaktif oksijen türlerinin miktarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Sonuçlarımız karvedilolün hem TM3 Leydig hem TM4 Sertoli hücrelerinde doza bağımlı olarak sitotoksik etkili olduğunu göstermiştir. Diğer taraftan TM3 Leydig ve TM4 Sertoli hücrelerinde karvedilol ile reaktif oksijen türlerinin üretiminin indüklenmediği tespit edilmiştir. Buna göre karvedilolün testiküler yapının hücresel bileşenleri olan Leydig ve Sertoli hücreleri üzerinde direkt toksik etkilerinin olduğu söylenebilir. Oksidatif stresin bu ajan ile indüklenip indüklenmediğini anlamak için hücresel antioksidanların da seviyelerinin belirlenmesinin gerekliliği vurgulanabilir.

Lubana Halawanı
Anadolu University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Erkek sıçanlarda yüksek yağlı diyet ile indüklenen obezitede reproduktif toksik etkiler açısından probiyotik uygulamasının koruyucu etkilerinin değerlendirilmesi

Batı dünyasında obezite epidemik seviyelere ulaşmış, üreme sağlığı için risk oluşturmuş ve potansiyel olarak sperm kalitesinde düşüşe neden olmuştur. Bu tezin amacı, yüksek yağlı diyetle indüklenen aşırı kilo/obezite modelinin sıçanlarda üreme sistemi üzerindeki toksik etkilerini araştırmak ve probiyotik uygulamasının potansiyel toksik etkiler üzerindeki koruyucu ve tedavi edici etkilerini incelemektir. Çalışma, yüksek yağlı diyetle beslenen sıçanların testis ve epididim ağırlıklarının arttığını, sperm konsantrasyonunun azaldığını ve anormal morfolojik spermlere sahip olduğunu ortaya koymuştur. Testiküler histopatolojik bulgular seminifer tübül lümeninde sperm miktarında azalma, seminifer tübül yapısında dejenerasyon ve testiküler yapı hücrelerinde anomaliler olduğunu göstermiştir. Yüksek yağlı diyetle beslenen sıçanlarda serum LH seviyeleri kontrol sıçanlarına kıyasla azalmış ve testis dokularında GSH ve MDA seviyelerinde artış kaydedilmiştir. Probiyotik uygulaması, yüksek yağlı diyetle beslenen sıçanlarda kilo alımını azaltmış, ancak yüksek yağlı diyetle beslenmenin neden olduğu testis ve epididim ağırlıkları, sperm konsantrasyonu ve morfolojisindeki olumsuz değişiklikler üzerinde önemli bir koruyucu ve iyileştirici etki göstermemiştir. Bununla birlikte, probiyotik uygulaması testis histopatolojik bulguları ve hafif yapısal deformasyon üzerinde koruyucu bir etkiye sahip olmuştur. Terapötik probiyotik uygulaması, yüksek yağlı diyetin neden olduğu testiküler dejeneratif bulguları hafifçe kötüleştirmiş, ancak testiküler MDA seviyelerine olumlu bir katkı sağlamamıştır.

Ramtın Haratı
Anadolu University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Atorvastatinin erkek reproduktif sistem hücre dizilerinde toksisitesinin değerlendirilmesi

Erkek üreme sisteminin işlevi, erkek üreme fonksiyonunu sürdüren testosteron gibi androjenler üretmek ve spermatogenezi teşvik ederek döllenme için dişi üreme sistemine taşınmasını sağlamaktır. Erkek üreme sisteminin fonksiyonel hücreleri, testislerde bulunan Leydig ve Sertoli hücrelerinden oluşmaktadır. Bir statin türevi olan atorvastatin; HMG-KoA redüktaz enzimi inhibitörüdür. Karaciğerdeki kolesterol sentezini HMG-KoA'nın mevalonata dönüşmesini engelleyerek azaltmaktadır. Bilimsel ve tıbbi literatürde; hiperkolesterolemi hastalığına sahip erkeklerde statin tedavisinin, steroid düzeylerinde ve sperm sayıları üzerindeki etkileri; popülasyona, doza ve komorbiditeye bağlı olarak fazlasıyla değişkendir. Bu tez çalışması kapsamında, TM3 Leydig ve TM4 Sertoli hücre hatları üzerine doza bağımlı hücre canlılığı MTT deneyiyle test edilmiştir. Atorvastatin kalsiyumun her bir konsantrasyonu için % inhibisyon değerleri hesaplanmış ve bu konsantrasyonlardan hareketle inhibitör konsantrasyon 50 belirlenmiştir. Sonuç olarak; atorvastatinin, MTT testinde TM3 Leydig ve TM4 Sertoli hücrelerine uygulanan farklı konsantrasyonlarında hücre canlılığını önemli ölçüde azalttığı gözlenmiştir. Anahtar Sözcükler: Atorvastatin, TM3 Leydig hücreleri, TM4 Sertoli hücreleri, MTT testi

Koray Özdemir
Anadolu University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Pioglitazonun erkek reproduktif sistem hücre dizilerinde toksisitesinin değerlendirilmesi

Diyabetus mellitus prevelansı her geçen gün daha da artan dolayısıyla tedavisi önem arz eden bir metabolik hastalıktır. Diyabetus mellitus tedavisinde son yıllarda sıklıkla reçete edilen pioglitazonun reprodüktif etkileri üzerine çalışma yapılması bu nedenle önem arz etmektedir. Çalışmada TM3 Leydig ve TM4 Sertoli hücre hatları üzerine doza bağımlı hücre canlılığı MTT ile test edilmiştir ve bu konsantrasyonlardan hareketle inhibitör konsantrasyon 50 belirlenmiştir. Bu konsantrasyonlardan hareketle TM3 Leydig ve TM4 Sertoli hücrelerinde hücre canlılığını azalttığı görülmüştür. Sonuç olarak pioglitazonun TM3 Leydig ve TM4 Sertoli hücrelerinde tespit edilen sitotoksik etkisi reprodüktif toksisitenin bir göstergesi olarak değerlendirilmiştir.

Seda Akyüz
Anadolu University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Hipotiroidizm ve levotiroksinin erkek sıçanlarda reprodüktif toksisitesinin değerlendirilmesi

Erkek infertilitesi, hipotiroidizm dahil olmak üzere çeşitli hastalıkların bir sonucu olarak meydana gelebilen yaygın bir halk sağlığı sorunudur. Hipotiroidizmin erkek infertilitesi üzerine etkisi ile ilgili yapılan çalışmalardan kesin veriler elde edilememiştir fakat hipotirodizmin erkek reprodüktif sistem üzerinde oluşturduğu olumsuz etkiler de önemli bir tartışma konusu olmuştur. Bu noktada hipotiroidizmin tedavisinde sıklıkla L-T4 kullanıldığı bilinmektedir. Hormon bazlı bir ajan olan ve kronik olarak kullanılan L-T4'ün erkek üreme sistemindeki etkisinin araştırılması önem taşımaktadır. Bu çalışma, sıçanların tiroid hormonları seviyelerine bakıldığında düşük T3 ve T4, yüksek TSH seviyesi ile hipotiroidizmin indüklendiğini göstermiştir. L-T4 tedavisi ile tiroid hormon seviyelerinin kontrole yaklaştığı gözlenmiştir. Hipotiroid sıçanların sperm konsantrasyonunun azaldığı ve yüksek oranda anormal morfolojik spermlere sahip olduğu görülmüştür, ayrıca serum LH, FSH, SHBG, Testosteron, Inhibin B seviyeleri de kontrol grubuna göre azalmıştır. L-T4 tedavisiyle; sperm konsantrasyonu ve anormal sperm yüzdesi kontrol grubuna göre yine farklı değerlerde bulunmuş, FSH seviyelerinin kontrole göre azaldığı; SHBG, LH, Testosteron, Inhibin B seviyeleri kontrol grubuna göre de hala farklı değerlerde olduğu belirlenmiştir. Hipotiroid sıçanlarda azalmış GSH seviyeleri ve artmış MDA seviyeleri ile oksidatif stresin arttığı sonucuna ulaşılmıştır. L-T4 tedavisi ile GSH ve MDA seviyelerinde kontrole göre anlamlı bir farklılık görülememiştir. Sonuç olarak, PTU ile indüklenen hipotiroidizm erkek sıçanlarda reprodüktif toksik etkileri indüklemiş, L-T4 ile tedavi sonrası da halen bu parametrelerde kontrol grubuna göre farklılıklar gözlenmiştir.

Merve Güven
Anadolu University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Venlafaksinin ve mirtazapinin erkek reproduktif sistem hücre dizilerinde toksisitesinin incelenmesi

İlaçların tedavide kullanıldıkları etkilerine sekonder farklı sistemler üzerinde indükledikleri toksik/advers etkilerinin belirlenmesi ilaç güvenilirliği açısından büyük önem taşımaktadır. Birçok sistemde istenmeyen etkilere neden olabilen ilaçlar hem kadınlarda hem de erkeklerde fertiliteyi etkileyebilmektedir. Özellikle reprodüktif yaşlarda tekrarlayan dozlarda kullanılan ilaçların fertiliteyi etkilemesi kaçınılmazdır. Serotonin-noradrenalin geri alım inhibitörü antidepresan ilaç venlafaksinin ve atipik antidepresan ilaç mirtazepinin erkek reprodüktif sistem üzerindeki istenmeyen etkilerini değerlendiren az sayıdaki çalışmaya ek olarak reprodüktif sistemde hücresel düzeyde etkilerini gösteren herhangi bir çalışma bulunmadığı belirlenmiştir. Bu noktadan hareketle, bu tez çalışmasında venlafaksinin ve mirtazepinin TM3 (fare testis Leydig hücre dizisi) hücre dizilerinde in vitro reprodüktif toksisitesinin araştırılması ve olası toksisitenin mekanizmasının aydınlatılması amaçlanmıştır. Çalışmada, TM3 Leydig hücreleri üzerinde doza bağımlı hücre canlılığı MTT deneyi ile test edilerek inhibitör konsantrasyon 50 değeri belirlenmiştir. Bu konsantrasyondan hareketle apoptozun belirlenmesi için Annexin V/Propidyum İyodür apoptoz testi gerçekleştirilmiş, reaktif oksijen türleri üretiminin belirlenmesi için Diklorofloresin-diasetat yöntemi uygulanmıştır. TM3 Leydig hücrelerinin 24 ve 48 saat süre ile venlafaksinin yüksek konsantrasyonlarına maruziyeti belirgin bir sitotoksik etkiye neden olmazken, mirtazepinin sitotoksik etkiye neden olduğu belirlenmiştir. Mirtazepinin TM3 Leydig hücrelerinde apoptotik hücre ölümünü tetiklediği ve reaktif oksijen türleri üretimini indüklediği belirlenmiştir. Sonuç olarak, venlafaksin ile olmasa da mirtazepin ile reprodüktif toksisiteyi işaret eden temel bulgular elde edilmiştir.

Recep Kadir Yüce
Anadolu University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu olan çocuklarda serum manganez konsantrasyonları: Sistematik bir inceleme

Dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu (DEHB), çocukluk çağında en sık görülen nörogelişimsel bozukluklardan biridir ve etiyolojisinde genetik yatkınlık kadar çevresel toksik maruziyetlerin de rol oynadığı bilinmektedir. Son yıllarda, çevresel bir nörotoksin olan manganezin çocukların nörogelişimsel sağlığı üzerindeki potansiyel etkileri üzerine yapılan araştırmalar artmıştır. Manganezin, özellikle dopaminerjik sistem üzerine olan etkileri nedeniyle DEHB gelişiminde etkili olabileceği öne sürülmektedir. Bu tez çalışmasında, DEHB tanısı almış çocuklarda manganez seviyelerini değerlendiren çalışmaların sistematik olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Bu kapsamda PubMed, Scopus, Science Direct ve Web of Science veri tabanlarında sistematik bir literatür taraması gerçekleştirilmiş; PRISMA kılavuzu doğrultusunda yapılandırılan seçim süreci sonucunda 30 çalışma sistematik derlemeye dahil edilmiştir. Çalışmalarda kullanılan tanı kriterleri (DSM-IV, DSM-V, ICD-10), biyolojik örnek türleri (kan, saç, idrar, tükürük, diş vb.) ve manganez ölçüm yöntemleri (AAS, ICP-MS, XRF vb.) detaylı biçimde analiz edilmiştir. Dahil edilen çalışmalar Joanna Briggs Enstitüsü'nün değerlendirme formları doğrultusunda metodolojik kalite ve önyargı riski açısından incelenmiştir. Analiz sonuçları, hem yüksek hem de düşük manganez seviyelerinin çocuklarda DEHB gelişme riskiyle ilişkili olabileceğini ortaya koymuştur. Bulgular, manganezin nörogelişimsel gelişim üzerinde U-şekilli bir etki gösterebileceğini düşündürmektedir. Bununla birlikte, çalışmalarda kullanılan örneklem büyüklüklerinin farklılığı, kontrol grubu eksiklikleri ve ölçüm yöntemlerindeki heterojenlik nedeniyle elde edilen verilerin nedensellik ilişkisi kurmak açısından sınırlı olduğu vurgulanmalıdır. Anahtar Sözcükler: DEHB, Manganez, Manganez Toksisitesi

Enes Öğüt
Anadolu University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Güneş koruyucu etken maddesi olan oksibenzon ve ana metaboliti benzofenon-1'in TM3 leydig hücrelerinde potansiyel toksik etkilerinin incelenmesi

Güneş koruyucu kullanımı son yıllarda artış göstermiştir. Ancak bu artış hem çevre hem de insan sağlığı için endişeleri beraberinde getirmektedir. Bazı ultraviyole filtrelerin sucul ekosistemlerde zararlı etkilere yol açtığı ve organizmalarda endokrin bozucu aktivite gösterebildiği bildirilmiştir. Son yıllarda erkek fertilite düzeylerinde belirgin bir azalma gözlenmiştir ve bu düşüşün nedenlerinden birinin çevresel kirleticilerin endokrin bozucu etkileri olduğu düşünülmektedir. Kimyasal bir ultraviyole filtre olan oksibenzon diğer adıyla benzofenon-3 genellikle güneş koruyucularda ve kozmetiklerde kullanılmaktadır. Deriden absorbe olarak kan dolaşımına geçtiği bilinmektedir ve ana metaboliti benzofenon-1'dir. Bu çalışmada TM3 fare Leydig hücrelerinde oksibenzon ve benzofenon-1'in sitotoksisitesi MTT ve nötral kırmızı yöntemiyle değerlendirilmiştir. Comet yöntemiyle DNA hasarı oluşturma potansiyelleri değerlendirilmiştir. Reaktif oksijen türevleri oluşturma seviyeleri ve testosteron düzeyleri ölçülmüştür. Sonuçlar, benzofenon-1'in TM3 hücrelerinde benzofenon-3'e kıyasla daha güçlü sitotoksik ve oksidatif yanıtlar oluşturabileceğini, ancak incelenen deneysel koşullar altında iki bileşiğin de DNA bütünlüğü ve testosteron düzeylerini anlamlı biçimde etkilemediğini ortaya koymuştur.

Sena Ergün
Anadolu University · Institute of Graduate Studies
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Bisfenol a ve analoglarının endoplazmik retikulum stresi üzerine etkilerinin hücre kültüründe incelenmesi

Bisfenol A (BPA) ve analogları olan bisfenol F (BPF) ve bisfenol S (BPS), günlük hayatta kullanılan pek çok üründe bulunması ve suları kontamine etmesinden dolayı, özellikle insan sağlığı açısından yüksek risk oluşturan kimyasalardır. Doktora tez çalışmasında, BPA, BPF ve BPS'nin endoplazmik retikulum (ER) stresi üzerine toksik etkileri insan prostat kanseri (PC-3) ve insan normal prostat (PNT1A) hücrelerinde incelenerek ER stres yolakları ile muhtemel ilişkisi aydınlatılmaya çalışılmıştır. Tez çalışmasında, BPA, BPF ve BPS için MTT testi sonuçlarına göre IC50 değerleri, 48 saatlik maruziyet sonrası, sırasıyla, PC-3 hücrelerinde; 157,66 µM, 510,17 µM ve 519,61 µM ve PNT1A hücrelerinde;101,05 µM, 485,5 µM ve 659,24 µM olarak tespit edildi. BrdU testi ile belirlenen hücre proliferasyonunda, 48 saat BPA, BPF ve BPS maruziyeti sonrasında, kontrole kıyasla,PC-3 hücrelerinde,1-10 µM konsantrasyonlarda, %10-41,85 oranlarında anlamlı artış gözlenirken; PNT1A hücrelerinde yalnızca 10 µM BPA maruziyeti sonrası %29,7 oranında anlamlı azalma gözlendi. ROS oluşumunda ise; BPA, BPF ve BPS maruziyeti sonrasında kontrole kıyasla, PC-3 ve PNT1A hücrelerinde anlamlı olmayan değişiklikler gözlendi. 0,1-10 µM 48 saat BPA, BPF ve BPS maruziyeti sonrası, PC-3 hücrelerinde, geç apoptozda %16,2-22,14; PNT1A hücrelerinde ise geç apoptozda %21,27 oranında, kontrole kıyasla anlamlı farklılıklar gözlendi. 1-10 µM konsantrasyonlarda 48 saat BPA, BPF ve BPS maruziyetinin hem PC-3 hem de PNT1A hücrelerinde, ER stresi ile ilişkili genlerin (PERK, eIF2α, IRE1α, CHOP, GRP78, ATF4, ATF6) ve apoptozda rol oynayan genlerin (BAX, BCL-2 XIAP, AIF, KASPAZ-9) ekspresyon seviyelerini önemli derecede değiştirdiği gösterildi. Ayrıca, 1-10 µM konsantrasyonlarda 48 saat BPA, BPF ve BPS maruziyetinin western blot tekniği ile CHOP proteini üzerinde anlamlı değişikliklere neden olduğu da görüldü. Tez çalışmasından elde edilen sonuçlara göre, BPA ve anologlarının hücresel stres ve apoptotik mekanizmalar üzerinden toksik etki gösterebileceği, BPA'nın BPF ve BPS'ye göre daha etkili olabileceği öne sürülmekte olup; bu çalışmanın endokrin bozucu maddelerin ER stress mekanizmaları üzerine etkileri konusuda literatüre katkı sağlaması beklenmektedir.

BisfenolBisfenol AEndoplazmik retikulum+2
Mine Çağlayan
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Tirozin kinaz inhibitörü regorafenib'in kardiyotoksisitesinin moleküler tekniklerle in vitro değerlendirilmesi

Regorafenib, kanser oluşumundan sorumlu pek çok kinazı inhibe eden tirozin kinaz inhibitörü bir ilaçtır. Kolorektal kanser, gastrointestinal stromal tümör ve hepatoselüler karsinom tedavisinde kullanılmaktadır. Regorafenib'in hayatı tehdit edici boyutlara ulaşabilen hipertansiyon ve iskemiye neden olduğu raporlanmıştır ve bu etkilerin moleküler mekanizması tam olarak bilinmemektedir. Çalışmamızda H9c2 kardiyomiyoblastik hücre hattı kullanılarak Regorafenib ile indüklenen kardiyotoksik etkilerin moleküler mekanizmaların aydınlatılması amaçlanmıştır. Kardiyak hücreler fonksiyonlarını gerçekleştirebilmek için yüksek miktarda ATP'ye ihtiyaç duymaktadırlar. Bu nedenle, çalışmada Regorafenib'in kardiyomyoblast hücrelerinde toksik etkileri 48 ve 72 saatlik 5, 10 ve 20 μM Regorafenib maruziyeti sonrasında, mitokondriyal ve hücresel stres ile ilişkili yolaklar üzerine odaklanılarak araştırılmıştır. Hücre içi ATP miktarında her iki maruziyet süresinde tüm deney gruplarında azalma, membran potansiyelinde ise 72 saatlik 20 μM maruziyet grubunda bozulma saptanmıştır. Mitokondriyal dinamik genlerinin ekspresyonunda her iki maruziyet süresinde yüksek dozlarda artma görülmüştür. Mitokondriyal kompleks I ve V'in ekspresyonu 72 saatlik maruziyeti takiben 20 μM dozda azalmıştır. Mitokondriyal proteinlerden sitokrom c, UCP2 ve LONP1 ekspresyonunda anlamlı bir değişiklik gözlemlenmemiştir. Stres proteinlerinden HSP70 protein ekspresyonunda 72 saatlik 10 ve 20 μM'da artma saptanırken, GRP94 seviyesi belirgin bir değişiklik göstermemiştir. 72 saatlik maruziyeti takiben mtDNA içeriğinde azalma tespit edilmiştir. Ayrıca her iki maruziyet süresinde 20 μM'da prokaspaz 3 seviyesi azalmıştır. Bu çalışma, Regorafenib tarafından indüklenen kardiyotoksisitenin mitokondriyal hasar ile ilişkili olabileceğini göstermektedir. Ancak bu teorinin in vivo ve klinik çalışmalarla desteklenmeye ihtiyacı vardır.

Antineoplastik ajanlarErbB reseptörleriKalp+4
Tuğçe Boran
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Dapagliflozin'in tekrarlanan maruziyet durumunda reprodüktif ve kardiyotoksik etki potansiyeli ve mekanizmasının aydınlatılması

Sodyum bağımlı glikoz transport protein 2 (SGLT2) inhibitörü olan Dapagliflozin böbrekten glikoz atılımını sağlayarak, diğer antidiyabetik ilaç gruplarından farklı bir şekilde ve insülinden bağımsız etkisiyle, hiperglisemiyi kontrol altına almayı amaçlayan antidiyabetik bir ilaçtır. Dapagliflozin üriner glikoz atılımı ile kan glukoz düzeylerini, HbA1c değerini, hipertansiyonu ve insulin direncini iyileştirici etkiler gösterir. Sık gözlenen advers etkiler ortostatik hipotansiyon, dehidratasyon, glikozürinin sebep olduğu idrar yolu enfeksiyonları ve genital enfeksiyonlar gibi etkilerdir. Vaka çalışmaları, klinik araştırmalar ve in vivo çalışmalar ile ilaca bağlı advers etkiler sıklıkla güncellenmekte ve bu sebeple de Dapagliflozin ek izleme tabi ilaçlar arasında yer almaktadır. Çalışmamızda, 250-300 g genç yetişkin erkek Sprague-Dawley türü sıçanlarda diyabet Streptozotosin ile indüklendi. Dapagliflozin (10 mg/kg) 28 gün boyunca diyabetik sıçanlara oral gavaj yoluyla verildi. Hayvanlar 28. günün sonunda kurban edildikten sonra plazmada biyokimyasal ve hormonal analizler, kalp ve testislerde histolojik incelemeler, sperm sayımı ve morfolojik inceleme yapıldı. Elde edilen veriler tek yönlü ANOVA ile değerlendirildi. Bu çalışmanın sonucunda; diyabet oluşumu ile hayvanlarda (i) seminifer tübüllerde apoptoz indüksiyonu ve oksidatif hasar oluşumu görüldüğü, testis dokusu ve sperm morfolojisinde değişim şeklinde reprodüktif sistem hasarlarının meydana geldiği; (ii) miyofibril yapısının ve miyokard düzenlenmesinin bozulduğu, kalpte oksidatif hasar meydana geldiği gözlenmiş (iii) bu hasarların DAPA uygulanan diyabetik hayvanlarda daha düşük ve kontrol grubuna yakın miktarlarda olduğu tespit edilmiştir. DAPA erkek üreme sistemi ve kardiyovasküler sistem üzerinde belirgin bir toksik etki oluşturmamıştır. Elde edilen sonuçların, DAPA'nın riskleri ve olası etkileri açısından literatüre katkı sağlayacağına inanılmaktadır.

DapagliflozinDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2+3
Bahar Karaca
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Antineoplastik ilaç lenvatinib kaynaklı kardiyotoksisitenin moleküler etki mekanizmaları açısından in vitro incelenmesi

Lenvatinib, dirençli diferansiye tiroid kanseri, ilerlemiş renal hücreli karsinoma, anrezektabl hepatoselüler karsinoma ve endometriyal karsinoma tedavileri için onay almış bir çoklu kinaz inhibitörüdür. Kanser tedavisinde başarıyla kullanılmakla beraber, kardiyotoksisite gibi hayatı tehdit edebilecek düzeyde yan etkilere yol açabilmektedir. Lenvatinib'in neden olduğu kardiyotoksisitenin moleküler mekanizması tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada, Lenvatinib'in neden olduğu kardiyotoksisitenin moleküler mekanizması H9c2 kardiyomiyosit hücresinde mitokondriyal toksisiteye odaklanılarak incelenmiştir. Lenvatinib'in seçilen üç konsantrasyonda (1,25 μM, 5 μM ve 10 μM) 48 ve 72 saat maruziyette hücre canlılığını; 72 saatte ise hücre içi ATP oranını anlamlı ölçüde inhibe ettiği belirlenmiştir. Akım sitometrisi yöntemiyle bakılan total mitokondri kütlesinde 48 saatte 10 μM konsantrasyonda artış görülmüştür. Mitokondriyal membran potansiyelinde 48 saatte azalma, 72 saatte düzelme görülmüştür. Western blot yöntemiyle mitokondriyal elektron transport zinciri proteinleri (Kompleks I-V), Sitokrom c, LONP1 ve P21 protein seviyelerinde anlamlı değişim gözlenmiştir. Gerçek zamanlı PZR ile bakılan mitokondriyal dinamikler ("MFN1, MFN2, OPA1, DRP1, FIS1") gen ekspresyon seviyeleri anlamlı olarak değişmiştir. Lenvatinib 48 saatte mitokondrilerde füzyondan fisyona geçişi tetiklemiş, 72 saatte ise hem füzyon hem fisyonu artırmıştır. Apoptoz (ASK1 ve JNK) ve antioksidan enzim SOD2 genlerinde 48 saat 5 μM ve 72 saat 10 μM gruplarında artış bulunmuştur. MtDNA oranında 48 saatte artış, 72 saatte ise inhibisyon görülmüştür. Mitokondrilerin TEM görüntülemesiyle histolojik değerlendirilmesinde mitokondriyal şekil değişiklikleri saptanmıştır. Lenvatinib'in konsantrasyona ve maruziyet süresine bağlı olarak hücresel strese yol açtığı ve bunun sonucunda mitokondriyal membran potansiyelini, mitokondriyal proteinleri ve ATP sentezini etkilediği, ROS üretimini artırdığı, mitokondriyal dinamikleri de bozmak suretiyle mitokondriyal hasarı indüklediği düşünülebilir. Bulgularımızın Lenvatinib ve diğer TKİ ilaçlarla tedavi sırasında sıklıkla karşılaşılan ve önemli bir yan etki olan kardiyotoksisitenin moleküler mekanizmasının anlaşılmasına katkı sağlaması beklenmektedir.

Antineoplastik ajanlarDNA-mitokondrialErbB reseptörleri+7
Ayşenur Günaydın Akyıldız
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Gut hastalığında kullanılan Lesinurad'ın kardiyotoksik etki potansiyeli ve mekanizmasının aydınlatılması

Gut, artan serum ürik asit seviyesi ve buna bağlı olarak monosodyum ürat kristallerinin eklem içi ve çevre bağ dokuda birikmesiyle ortaya çıkan metabolik bir hastalıktır. Hastalığın prevelansı; komorbidite insidansının artış göstermesi, yaşam tarzı faktörleri, cinsiyet, yaş ve ürat düşürücü tedavinin yetersiz kalması gibi etkenlere bağlı olarak artma eğilimindedir. Tekrarlayan akut atakların ve hiperüriseminin tedavi edilmemesi sonucunda kronik gut tablosu ortaya çıkmaktadır. Lesinurad 2015 yılında FDA tarafından kabul edilen ve kronik gut tedavisinde ksantin oksidaz inhibitörleri ile hedeflenen serum ürik asit seviyesine ulaşılamadığı zaman bir ksantin oksidaz inhibitörü ile kombinasyon tedavi şeklinde uygulanan bir ürikozüriktir. FDA, lesinuradın kullanımı ile ilgili kardiyovasküler advers etkilerin gözlemlendiğini fakat bunun altında yatan sebepler hakkında nedensel bir ilişki kurulamadığını rapor etmiştir. Yapılan faz III çalışmaları kapsamında kardiyak bulguların ortaya çıktığı tespit edilmiş, ancak, lesinuradın kardiyovasküler sistem üzerine toksik etkilerin mekanizmaları henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Literatürde lesinurad ile ilgili verilerin azlığı sebebi ile konu hakkındaki eksikliği gidermede yararlı olacağına inanılarak planlanan tez projesinde, ürikozürik ilaç grubuna ait olan lesinuradın in vitro koşullarda hücre kültürü ortamında kalp hücre dizisi üzerine toksik etki potansiyeli ve toksisiteye sebep olan mekanizmalar araştırılmıştır. Elde edilen verilere göre, lesinuradın 0,845 M dozunda kalp hücresini ölüme götürdüğü, hücre ölümünde reaktif oksijen türevlerinin ve apoptozun rol oynamadığı, kardiyak protein düzeylerini etkileyecek bir mekanizmanın etkili olmadığı, glutatyon seviyelerinin doza bağlı azaldığı tespit edilmiştir. Elde edilen sonuçların literatüre katkı sağlamasının yanında mekanik, morfolojik ve yapısal araştırmalar üzerine yapılacak kardiyotoksisite çalışmaları için bir kaynak oluşturması beklenmektedir.

ApoptozisGutKalp+4
Merve Arıcı
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Fumonisin B1'in kanser ile ilişkili yolaklarda rol oynayan genler üzerine etkilerinin hücre kültürlerinde araştırılması

Mısır ve benzeri ürünlerin Fusarium türleri tarafından kontamine olmasıyla karşımıza çıkan Fumonisin (FB1) insan ve hayvan sağlığı açısından yüksek risk oluşturmaktadır. Yapılan çalışmalarda, FB1'in hepatotoksik, nefrotoksik, nörotoksik, immunotoksik ve teratojenik etkiler gösterdiği bildirilmiştir. Kanser gelişiminde rol oynadığı bilinen FB1'in sfinganin birikmesine sebep olarak sfingolipid biyosentezine yol açmakta ve böylelikle kanserde rol oynayan hücre çoğalması, apoptoz gibi yolaklarda rol oynadığı belirtilmektedir. Ayrıca, FB'in genotoksik özellikte olmadığı karsinojenez sürecinde epigenetik mekanizmalar üzerinden de etkisini gösterebileceği öne sürülmektedir. Tez çalışmasında, FB1'in toksisitesinde epigenetik mekanizmalardan DNA metilasyonunun rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla, insan böbrek hücrelerinde (HK-2) FB1'in global DNA metilasyonu, tümör baskılayıcı genlerin DNA metilasyonu ve değişiklik gözlenen genlerin ekspresyonu araştırılmıştır. FB1, MTT ve NRU testleri ile sırasıyla %34 ve %38 oranında hücre ölümüne sebep olduğu gösterilmiş olup, FB1'in %50'lik inhibisyon konsantrasyonu (IC50) hesaplanamamıştır. HK-2 hücrelerinde 10; 50 ve 100 µM konsantrasyonlarda 24 saat FB1 maruziyeti gerçekleştirildi. 100 µM konsantrasyonda FB1 maruziyetinin global DNA metilasyonunu 2,23 kat arttırdığı gözlenirken, bu durumun DNMT enzimlerindeki değişiklikler ile ilişkili olmadığı gözlendi. FB1'in tümör baskılayıcı genlerde metilasyon üzerine etkileri panel arrayler kullanılarak araştırılmış olup, FB1'in birçok gende 50 ve 100 µM konsantrasyonlarda metilasyon seviyelerinde anlamlı derecede artışa sebep olduğu gözlenmiştir. Metilasyonda değişiklik gözlenen genlerden bazıları seçilmiş olup (CD44, CDKN1A, CDKN2B, CTNNB1, MYC, PTEN, RASSF ve p16), FB1 maruziyetinin bu genlerin de ekspresyonlarında artan metilasyon ile uyumlu anlamlı derece azalmalara sebep olduğu gösterilmiştir. Tez çalışmasının, FB1'in kanser yolaklarında rol oynayan mekanizmalar üzerine yapılan çalışmalara katkı sağlanması beklenmektedir.

Epigenez-genetikFumonisinGenler+4
Şeyda Ömerustaoğlu Bayoğlu
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Metimazol indüklü pankreatit oluşum mekanizmalarının in vitro şartlarda değerlendirilmesi

Metimazol, özellikle hipertiroidi ve Graves hastalığının tedavisinde kullanılan antitiroid ajanların başında gelir. Metimazolün bulantı, kusma, ürtiker gibi bilinen advers etkileri yanında etkin madde ile ilişkili pankreatit vaka raporları literatür çalışmaları ile aktarılmıştır. İlaç kaynaklı akut pankreatit riskine dair veriler daha çok vaka raporları ile vaka kontrol, hayvan ve in siliko çalışmalar sonucu elde edilen bilgilere dayanmakla birlikte bu riskin oluşum mekanizmalarının aydınlatılmasına yönelik in vitro çalışmalar oldukça azdır. İlaçların pankreatit oluşturma mekanizmalarının aydınlatılması hususunda yapılacak in vitro çalışmaların bu alandaki eksikliğin giderilmesi anlamında oldukça yararlı olacağı öngörülerek tez çalışmamız ile metimazol indüklü pankreatit oluşumunun altında yatan toksik etki mekanizmalarının tanımlanması hedeflenmiştir. Çalışmada IC30 değeri tespit edilmiş, reaktif oksijen türlerinin oluşumunun metimazol indüklü pankreatit riskini arttırabileceği düşünülmektedir. Elde edilen sonuçların literatüre katkı sağlaması ve konu ile ilgili ileri düzey yeni araştırmaların planlanmasına zemin oluşturması amaçlanmaktadır

PankreasPankreas hastalıklarıPankreatit+3
Özge Yazıcı
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Zearalenonun toksik etkilerinin insan böbrek hücrelerinde incelenmesi

Zearalenon (ZEA) bazı mantar türlerinden elde edilen dünya genelinde yaygın olarak bulunan bir mikotoksindir. Kimyasal yapısının östradiole benzerlik göstermesi sebebiyle üreme sistemi üzerine olan toksik etkileri ön plana çıkmaktadır. ZEA'nın toksik etkilerini aydınlatmak amacıyla yapılmış çeşitli hayvan deneyleri olsa da toksisite mekanizmaları tam olarak aydınlatılamamıştır. Yüksek Lisans tezi çalışmasında insan böbrek hücreleri (HK-2) üzerinde ZEA maruziyetinin doza bağlı toksik etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu kapsamda ZEA'nın HK-2 hücrelerinde sitotoksisite, hücre proliferasyonu, reaktif oksijen türleri (ROS), DNA metilasyonu ve DNMT1, MGMT, α-GST, Hsp70, Nrf2, L-Fabp ve HO-1 genlerinin ekspresyonları üzerine etkileri incelenmiştir. HK-2 hücrelerinde ZEA'nın IC50 değerleri MTT ve NRU testlerine göre sırası ile 133,42 ve 101,74 µM olarak bulunmuştur. BrdU hücre proliferasyon testi sonuçlarına göre 1, 10, 50 µM konsantrasyonlarında ZEA maruziyeti ile sırasıyla %2,1; %11,07 (p<0,05); %24,34 (p<0,001) oranında azalma görülmüştür. ROS seviyelerinde 1, 10, 50 µM konsantrasyonlarda ZEA maruziyeti ile sırasıyla %27,69 (p<0,05); %64,25 (p<0,001) ve %103,82 (p<0,001) oranında anlamlı artış bulunmuştur. Global 5-metilsitozin seviyelerinde tüm maruziyet gruplarında anlamlı bir değişiklik gözlenmiş olup, DNMT1 ve MGMT genlerinin ekspresyonlarında ise anlamlı bir artış ortaya çıkmıştır. Oksidatif hasarla ilişkili α-GST, Hsp70 ve HO-1 genlerinde anlamlı artış gözlenirken, L-Fabp geninde anlamlı azalma gözlenmiştir. Nrf2 geninde ise herhangi bir değişiklik bulunmamıştır. Elde edilen bu sonuçlar ile DNA metilasyonunda değişikliklerin ve oksidatif hasarın ZEA'nın toksisitesinde önemli bir rolünün olabileceği ortaya çıkmaktadır.

BöbrekDNADNA metilasyonu+6
İleyna Arıman
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Dövme boyalarının fototoksisite potansiyelinin in vitro 3t3 nru fototoksisite test sistemi ile belirlenmesi

Geçmişi insanlık tarihine dayanan dövme, günümüzde de oldukça yaygın olarak kullanılmaktadır. Dövme yapılırken kullanılan dövme boyalarının uygulamayı takiben çeşitli toksik etkiler oluşturduğu yönünde vakalara rastlanmış ve dövme uygulamasını takiben güneş ışığına maruziyette fototoksik etkiler rapor edilmiştir. Dövme boyalarının fototoksik etki oluşturup oluşturmadığı ile alakalı yapılan herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada; Türkiye'de en yaygın kullanılan üç farklı marka dövme boyasının mavi, kırmızı ve siyah renklerinin fototoksisite özellikleri in vitro 3T3 NRU fototoksisite testi ile incelenmiştir. Çalışmada Balb/c 3T3 hücreleri kullanılmıştır. Test sonuçları PHOTOTOX programı ile değerlendirilmiştir. İncelenen dövme boyaları 3T3 NRU testinde fototoksisite göstermemişlerdir. Sonuçların fototoksisiteye ilişkin farklı testlerle doğrulanması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Fototoksisite, in vitro fototoksisite, 3T3 NRU fototoksisite tesi, dövme boyası, Balb/c 3T3 hücreleri

BoyalarDövmeToksisite+2
Elif Gözde Utku Türk
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Klopidogrel kullanımı sonrasında gözlenen inme olaylarında CYP2C19 gen Polimorfizminin etkisi ve maliyet-sonuç analizi

Merkezi sinir sistemindeki bir hasara bağlı olarak gelişen inme, dünyada ölüme sebebiyet veren en önemli nedenler arasında yer alır. Yüksek maliyetli bir hastalık olan inmenin geleneksel tedavilerinden biri olan klopidogrel, antiplatelet özelikli bir ön-ilaçtır. Klopidogrelin aktif hale gelebilmesi için sitokrom P450 (CYP) enzim ailesi üyeleri ile metabolize olması gereklidir. Polimorfizm etkisi ile enzim aktivitesinde görülen farklılıklar aynı zamanda kişiler arasında farklı tedavi yanıtlarına sebep olur. İlaç metabolize edici enzimlerdeki polimorfizm ile hastalardan tedavi için beklenen yanıtın alınamaması ve ilaç etkisindeki değişikliklere bağlı olarak advers olayların meydana gelmesi söz konusu olabilmektedir. Bu gibi durumlar ülkelerin sağlık bütçeleri üzerinde önemli bir yük oluşturmaktadır. Bu çalışma ile klopidogrele farklı tedavi yanıtları için bir karar ağacı modeli oluşturulmuş, CYP2C19*2 gen polimorfizminin saptanması amacıyla yapılacak test için maliyet-sonuç analizi yapılmıştır. Çalışmamızın sonuçlarına göre klopidogrel kullanacak olan hastalarda CYP2C19*2 gen polimorfizminin kişiye özel tedavi yaklaşımı kapsamında araştırılması maliyet-etkili bir yaklaşım olarak tespit edilmiştir. Bu çalışma Türk popülasyonu üzerinde klopidogrel kullanımı sonrasında gözlenen inme olaylarında CYP2C19*2 gen polimorfizminin etkisinin ve maliyet-sonuç analizinin araştırıldığı ilk çalışmadır. Sonuçlarımız sağlık ödemelerinde yetkin karar verici kurumlar için kişiye özel tedavi yaklaşımının klinikte uygulanması açısından yol gösterici niteliktedir.

FarmakoekonomiKlopidogrelMaliyet+4
Ebru Aksan
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Türkiye'de ilköğretim çağı öncesi çocuklarda organik fosforlu ve piretroid grubu pestisitlere maruziyetin belirlenmesi

Pestisitler modern tarımın vazgeçilmez unsurlarından olup, yanlış ve bilinçsiz kullanımları toplumlarda akut toksik etkilerin yanı sıra, kanser, endokrin bozucu, astım, alerji, nörotoksisite gibi kronik toksisite problemlerin oluşmasına neden olabilen önemli kimyasal gruplardır. Günümüz bilim verileri özellikle çocukluk çağında kalınan pestisit maruziyetinin, ileride meydana gelebilecek sağlık problemlerinin oluşmasında önemli rol oynayabileceğini ileri sürmektedirler. Dolayısıyla toplum sağlığı açısından sağlık problemlerinin oluşmasında pestisitlerin rolünün açığa çıkartılması adına çocuklardaki pestisit düzeylerini tespit etmek, oluşabilecek sağlık risklerinin önceden aydınlatılmasında büyük bir öneme sahiptir. Bu çalışma bu amaç doğrultusunda, Ankara (n=132) ve Mersin (n=54) illerinde yaşayan 3-6 yaş çocuklarda (yaş ortalaması: 4,80±1,10), yurdumuzda geniş kullanıma sahip olan organik fosforlu insektisit ve piretroid grubu insektisitlere olan maruziyet düzeylerinin ortaya konulmasına yönelik gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla, spot idrar örnekleri temin edildikten sonra (n: 186; erkekler n: 107, kızlar n: 79), pestisit maruziyetinin göstergesi olarak Organik fosforlu pestisitlerin spesifik olmayan metabolitleri olan; Dietil fosfat (DEP), Dimetil fosfat (DMP), Dietil tiyofosfat (DETP), Dimetil tiyofosfat (DMTP) ile klorpirifosun metaboliti olan 3,5,6-Trikloro-2-piridinol (TCP) ve Piretroid grubu pestisitlerin metabolitleri olan 3-Fenoksibenzoik asit (3-PBA), 4-Floro-3-Fenoksibenzoik asit (4-F-PBA), cis&trans-(2,2-Diklorovinil)-2,2-dimetilsiklopropan-1-karboksilik asit (cis&trans–DCCA) metabolitlerinin idrardaki düzeyleri Sıvı kromatografisi-kütle spektrometresi (LC-MS/MS) ve Sıvı kromatografisi-QTOF (LC-QTOF) cihazları ile tayin edilmiştir. Çalışmada; alınan idrar örneklerinde araştırılan metabolitlerden, klorpirifosun metaboliti olan TCP (0,079 µg/g kreatinin) ve Piretroid grubu pestisitlerin metabolitleri olan 3-PBA (0,2901 µg/g kreatinin) saptanmış ve bu metabolitlerin konsantrasyonları belirlenmiştir. Ankara ve Mersin'de yaşayan okul öncesi çağı çocuklarından alınan idrar örneklerinin;%35'inde TCP, %40'ında ise 3-PBA saptanmış olup, maruziyet değerleri TCP için 0,00-5,5542 µg/g kreatinin, 3-PBA için 0,00-7,0904 µg/g kreatinin aralığındadır. Ankara'da yaşayan çocuklardan elde edilen (TCP: 0,087 µg/g kreatinin, 3-PBA: 0,21768 µg/g kreatinin) pestisit düzeyleri ile Mersin ilinde yaşayanlardan elde edilen (TCP: 0,05942 µg/g kreatinin, 3-PBA: 0,18813 µg/g kreatinin) pestisit düzeyleri karşılaştırıldığında, TCP açısından Ankara ve Mersin illeri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). TCP ve 3-PBA konsantrasyonları genel olarak erkek çocuklar (TCP: 0,04451 µg/g kreatinin, 3-PBA: 0,10406 µg/g kreatinin) ve kız çocuklar (TCP: 0,1257 µg/g kreatinin, 3-PBA: 0,35136 µg/g kreatinin) arasında da karşılaştırılmış ancak herhangi bir istatistiksel farklılık saptanamamıştır (p>0,05). Ayrıca tespit edilen pestisit metabolitlerine yönelik risk analizleri de çalışmada gerçekleştirilerek tahmini günlük alım (EDI) ve tehlike oranı (HQ) hesaplanmıştır. TCP metabolitinin pestisiti olan Klorprifos'un EDI değeri 0,00685 µg.kg.bw-1.gün-1, 3-PBA metabolitini temsilen en çok kullanılan piretroid grubu insektisit olan Sihalotrin'in EDI değeri ise 0,02328 µg.kg. bw-1.gün-1 olarak bulunmuştur. Klorpirifos ve Sihalotrin için hesaplanan HQ değerlerinin ise sırasıyla 0,00068 ile 0,00931 olduğu hesap edilmiştir. Saptanan bu değerler, bu iki pestisite maruz kalan çocuklar için düşük sağlık riskinin oluştuğu sonucunu ortaya koymaktadır.

KlorpirifosKromatografi-sıvıKütle spektrometri+7
Ersin Göl
Gazi University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Takviye edici gıdalarda ve bitkisel çaylarda pirolizidin alkaloidlerinin miktar tayini ve toksikolojik açıdan değerlendirilmesi

Pirolizidin alkaloidleri (PA), dünya çapında 6000'den fazla bitki türünde bulunan ve en yaygın toksik ikincil bitki metabolitleridir. Bu bileşiklerin özellikle 1,2 doymamış bağ yapısına sahip olanları, genotoksik ve kanserojen özellikleriyle insan sağlığı açısından tehdit oluşturmaktadır. Düzenleyici kurumlar arasında PA ile kontamine olmuş ürünlerin tüketilmesi ile ilgili riskler konusunda kaygı ve artan bir farkındalık bulunmaktadır. Çalışmamızda PA varlığı yeşil çay ve yeşil çay takviyeleri, form çayları ve papatya çayları, karışık bitki çayı gibi yapısında PA bulunmayan ürünlerin ve karakafes otu, öksürük otu gibi bu alkaloitleri içeren ürünlerin miktar tayinleri gerçekleştirilmiştir. 28 adet PA analizi Bfr yöntemi temel alınarak kuadrupol uçuş zamanlı kütle spektrometresi-sıvı kromatografisine (LC-MS-QTOF) dayalı bir yöntem valide edilerek gerçekleştirilmiştir. Çalışmamızda 34 farklı üründe en çok intermidine ve N-oksiti olmak üzere 11 farklı PA'lara rastlanmıştır. PA içen örnekler dışındaki 31 örneğin %44'ünde (14) en az bir PA tespit edilmiştir. En yüksek toplam PA miktarları beklenildiği üzere Sympytum officinale örneklerine aittir. Analizi yapılan numunelerde 17'sinde 2,70 ng/g-9,37 µg/g aralığında değişen miktarlarda PA'lara rastlanmıştır. Numunelerde tespit edilen miktarların bazıları izin verilen limit değerlerin üzerinde olduğu görülmüştür. Ülkemizde bulunan farklı tipteki örneklerle ilgili ilk veriler elde edilmiştir

Besin destekleriBeslenmeBitkisel çaylar+4
Merve Nisa Selcen Gürbüz
Gazi University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Olanzapinin reprodüktif toksisitesinin erkek sıçanlarda değerlendirilmesi

Özellikle şizofreni tedavisinde kullanılan bir atipik antipsikotik olan olanzapinin (OLZ) erkeklerde çeşitli reprodüktif advers etkilere neden olduğu bilinmekle birlikte OLZ'e ait olası reprodüktif toksisitesinin ve altında yatan mekanizmaların değerlendirildiği detaylı bir çalışma bulunmamaktadır. Bu tez çalışmasında erkek sıçanlara 2,5, 5 ve 10 mg/kg tekrarlayan dozlarda OLZ 28 gün süreyle oral olarak uygulanarak ajanın reprodüktif toksik etkilerinin değerlendirilmesi amacıyla, sperm konsantrasyonu, motilitesi, morfolojisi ve DNA hasarı belirlenmiş ve testis dokusu histolojik olarak incelenmiştir. Ayrıca üreme fonksiyonlarının düzenlenmesinde rol oynayan hormonlar olan serum folikül stimüle edici hormon (FSH), luteinleştirici hormon (LH) ve testosteron seviyeleri ile reprodüktif patolojilerde rol oynayan ve testis dokusunda oksidatif stresin biyogöstergeleri olan glutatyon (GSH), katalaz (KAT), süperoksit dismutaz (SOD) ve malondialdehit (MDA) seviyeleri belirlenmiştir. Sonuçlara göre, 5 ve 10 mg/kg OLZ uygulanan gruplarda kontrol grubuna göre ve en düşük doz OLZ uygulanan gruba göre normal sperm morfolojisinin azaldığı ve doz bağımlı olarak testis dokusunda histopatolojik değişimler meydana geldiği tespit edilmiştir. OLZ uygulanan gruplarda serum LH, FSH ve testosteron seviyelerinin azaldığı belirlenmiştir. Ayrıca en yüksek doz OLZ uygulanan grupta testiküler dokuda GSH seviyeleri azalırken, SOD seviyelerinin artması OLZ ile indüklenen oksidatif stresin göstergesi olarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, OLZ uygulaması ile sıçanlarda oluşan anormal sperm morfolojisini, hormon seviyesindeki değişiklikleri, testiküler yapıdaki dejeneratif bulguları, OLZ ile indüklenen reprodüktif toksik etkilerle ilişkilendirmek mümkündür. Anahtar Sözcükler: Olanzapin, Sperm parametreleri, Reprodüktif hormonlar, Oksidatif stres.

Hayvan deneyleriLüteinleştici hormonOksidatif stres+7
Cankız Mina Ardıç
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Risperidonun reprodüktif toksisitesinin erkek sıçanlarda değerlendirilmesi

Şizofreni ve mani tedavisinde yaygın olarak tercih edilen bir ilaç olan risperidonun (RIS) erkek üreme sisteminde bir takım advers etkilerine neden olduğu bilinmekte ancak literatürde RIS'a ait olası reproduktif toksisitenin ve altında yatan mekanizmaların değerlendirildiği kapsamlı bir çalışma yer almamaktadır. Yapılan bu çalışmada erkek sıçanlara 1.25, 2.5 ve 3 mg/kg RIS 28 gün süreyle oral olarak uygulanarak ilacın reprodüktif toksik etkilerinin değerlendirilmesi amacıyla, sperm konsantrasyonu, motilitesi, morfolojisi ve germ hücresi DNA'sı üzerindeki potansiyel etkileri ve testis dokusundaki histolojik değişimler incelenmiştir. Ayrıca üreme fonksiyonlarının hormonal regülasyonunda başlıca rol oynayan folikül stimüle edici hormon (FSH), luteinleştirici hormon (LH) ve testosteronun serum seviyeleri ve reprodüktif patolojilerde altta yatan mekanizmalar arasında yer alan oksidatif stresin biyogöstergeleri olan glutatyon (GSH), katalaz (KAT), süperoksit dismutaz (SOD) ve malondialdehit (MDA) seviyeleri testis dokusunda belirlenmiştir. Elde edilen sonuçlara göre, RIS uygulanan tüm doz gruplarında kontrol grubuna göre normal sperm morfolojisinin azaldığı ve doz bağımlı olarak testis dokusunda histopatolojik değişimler meydana geldiği gözlenmiştir. RIS uygulanan gruplarda serum LH seviyelerinin değişmediği, FSH ve testosteron seviyelerinin ise en yüksek doz grubunda kontrol grubuna göre azaldığı belirlenmiştir. Ayrıca yine en yüksek dozda RIS uygulanan grupta testiküler dokuda GSH seviyelerinin azaldığı görülürken, bu seviyeye yine en yüksek doz grubunda MDA'nın azalan seviye ile eşlik etmesi oksidatif stres göstergesi olarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak RIS oksidatif stresi indükleyerek ve hormonal regülasyonu bozarak erkek sıçanlarda reprodüktif toksik etkilere yol açmıştır. Anahtar Sözcükler: Risperidon, Sperm, FSH, Testosteron, Oksidatif stres.

Folikül uyarıcı hormonHayvan deneyleriOksidatif stres+7
Gözde Görmüş
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Yeni nesil antiepileptik ilaçlardan perampanelin in vitrohepatotoksisitesinin karbamazepine kıyasla değerlendirilmesi

Karaciğer, antiepileptikler dahil ilaçların birçoğunu metabolize etmekten sorumlu olduğundan, ilaca bağlı hasarın ana hedefi bu organ olmaktadır. Karaciğerde metabolize edilen ve yaygın olarak kullanılan karbamazepin hepatotoksisite potansiyeli olmasına rağmen sıklıkla reçete edilen bir ilaçtır. Perampanel ise yaygın hepatik biyotransformasyona uğrayan 2012 yılında onay almış yeni bir antiepileptiktir. Hepatotoksisite geliştirme riski açısından önemli bir sınıfa giren perampanel ile ilgili henüz kullanımına bağlı olarak gelişen hepatotoksisite hakkında çok az veri bulunmaktadır. Bu sebeple tez kapsamında, perampanelin hepatotoksisite potansiyeli bilinen karbamazepine kıyasla in vitro ortamda HepG2 hücre hattı kullanarak hepatotoksisitesinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Kullanılan HepG2 hücre hattı üzerinde sitotoksisiteleri hepatotoksisiteleri, MTT sitotoksisite testi ile inhibitör konsantrasyonları hesaplanarak ardından apoptoz/nekroz tayini, günümüzde karaciğer hasarı için bir biyobelirteç olan çeşitli biyokimyasal analizler (ALT, AST, üre) ve ROT tayini ile hepatotoksisiteleri değerlendirilmiştir. Sonuçlara göre, tez kapsamında incelenen perampanelin de karbamazepin gibi HepG2 hücre hattında sitotoksik etki gösterdiği, hepatik biyogöstergelerde artışa sebep olduğu ve oksidatif stresi indüklediği gözlemlenmiştir. Anahtar Sözcüklerler: Epilepsi, Antiepileptik İlaçlar, Karaciğer, Hepatotoksisite, HepG2

AntikonvülsanlarEpilepsiHücre dizisi+6
Gulnar Farmanlı
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Sentetik kannabinoid ,jwh'018'in toksikolojik özelliklerinin in vitro araştırılması

Son yıllarda THC gibi beyin ve periferik dokularda kannabimimetik etki gösteren yeni nesil sentetik kannabinoidlerin kullanımı giderek yaygınlaşmakta ve sentetik kannabinoidlere bağlı çok ciddi hatta ölümcül yan etkiler rapor edilmektedir. İlk jenerasyon sentetik kannabinoidlerin temsilcisi olan JWH-018 esrarın öforik ve psikoaktif etkilerinden sorumlu olan CB1 reseptörü üzerinde THC'den 4-5 kat daha yüksek afinite göstermektedir. Günümüzde sentetik kannabinoidlerin sitotoksisite mekanizmalarını araştıran çok az sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmada JWH-018'in insan nöroblastom SH-SY5Y hücre dizisinde sitotoksik, apoptotik, genotoksik etkileri ve oksidatif stres parametreleri üzerine etkileri araştırılmıştır. Sitotoksisitenin ve IC50 değerinin belirlenmesi amacıyla MTT, NRU ve LDH testleri yapılmıştır. MTT, NRU ve LDH testlerinde hücre canlılığında istatistiksel olarak anlamlı bir değişim gözlenmemiştir. Oksidatif stres parametrelerini değerlendirilmek üzere maruziyet sonrası glutatyon (GSH), tiyobarbitürik asit reaktif maddeler (TBARS) ve protein karbonil seviyeleri; glutatyon peroksidaz (GSH-Px), glutatyon redüktaz (GR), süperoksid dismutaz (SOD) ve katalaz (CAT) aktiviteleri ölçülmüştür. Genotoksisite tayini için Comet analizi, apoptoz/nekroz oranının belirlenmesi için Annexin V/PI boyaması yapılmıştır. Oksidatif stres parametrelerinden GSH seviyesinde anlamlı düşüş, protein karbonilizasyon seviyesinde anlamlı artış, GR ve CAT aktivitelerinde anlamlı düşüşler görülmüştür. Apoptoz/nekroz oranında ve genotoksisite değerlendirilmesinde JWH-018 maruziyetine bağlı olarak anlamlı değişim gözlenmemiştir . Anahtar Kelimeler: Sentetik kannabinoid, JWH-018, Nöroblastoma SH-SY5Y, İn vitro sitotoksisite, oksidatif stres

Hücre dizisiKanabinoidlerNöroblastom+2
Yiğit Sezer
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Zearalenon ve metabolitlerinin enerji metabolizmasında rol oynayan genler üzerine etkilerinde epigenetik değişikliklerin ın vitro incelenmesi

Zearalenon (ZEA), çeşitli Fusarium türleri tarafından üretilen steroid olmayan östrojenik bir mikotoksindir. Mısır, buğday, yulaf ve soya fasülyesi gibi tahıl ürünlerini ve suları kontamine ederek insan sağlığı üzerine olumsuz etkilerde bulunur. Doktora tez çalışmasında bir endokrin bozucu olan ZEA ve metaboliti α-ZOL'ün epigenetik modifikasyonlar ve metabolik yolaklar üzerine etkisi HepG2 hücrelerinde incelenerek metabolik fonksiyon bozukluklarıyla muhtemel ilişkisi aydınlatılmaya çalışılmıştır. HepG2 hücrelerinde MTT ve NRU testlerine göre IC50 değerleri sırasıyla ZEA için 143,35 ve 60,45 µM; α-ZOL için ise 111,42 ve 35,73 µM olarak belirlendi. BrdU testi ile hücre proliferasyonunda 1-50 µM konsantrasyonlarda 24 saat ZEA maruziyeti sonrasında %7,2-41,71 oranında; 24 saat α-ZOL maruziyeti sonrasında ise %11,78-44,33 oranında kontrole kıyasla anlamlı artış tespit edildi. ROS oluşumunda 50 µM ZEA ve 50 µM α-ZOL maruziyeti sonucunda %48,1 ve %49,6 oranında kontrole kıyasla anlamlı artış gözlendi. Global DNA metilasyonu seviyelerinde 10 ve 50 µM ZEA maruziyeti 1,46 ve 2,54 kat; 1-50 µM konsantrasyonlarda α-ZOL maruziyeti ise 1,53-1,58 kat anlamlı artışa neden oldu. 1-50 µM konsantrasyonlarda ZEA ve α-ZOL maruziyeti PPARɣ ekspresyonu ve promotör DNA metilasyon seviyelerinde anlamlı düzeylerde değişikliklere neden olmuştur. Aynı zamanda, 1-50 µM konsantrasyonlarda ZEA ve α-ZOL maruziyetinin nükleer reseptör genleri (AhR, LXRα, PPARα, PPARγ), karbonhidrat ve lipit metabolizmasında rol oynayan genler (L-fabp, LDLR, GAPDH, Glut2, Igf-1, Akt1, HK2) ve oksidatif hasar ile ilişkili genlerin (HO1, Hsp70, Nrf2) ekspresyon seviyelerini önemli derecede değiştirdiği gösterildi. Ayrıca, 1-50 µM konsantrasyonlarda ZEA ve α-ZOL maruziyetinin western blot tekniği ile global histon modifikasyonları (H3K27me, H3K9me3, H3K9ac) üzerinde anlamlı değişikliklere neden olduğu görüldü. Tez çalışmasından elde edilen sonuçların, endokrin bozucu kimyasalların toksisitesinde ortaya çıkan anahtar moleküler mekanizmaların daha iyi anlaşılmasına katkı sağlaması beklenmektedir. Anahtar Kelimeler: Zearalenon; α-zearalenol; epigenetik mekanizmalar; nükleer reseptör genleri; karbonhidrat ve lipit metabolizması; oksidatif hasar.

Enerji metabolizmasıEpigenez-genetikGenler+6
Ecem Fatma Karaman
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessEN

Sentetik kannabinoid kullananlarda beyin hasarının araştırılması

In this study, it was aimed to determine the clinical findings of the patients who admitted to the emergency department due to synthetic cannabinoid (SC) use, to investigate the clinical, radiological and blood parameters that can guide to differential diagnosis, and to identify the patients who may develop possible brain damage. In our study, the files of the patients who admitted to Şişli Hamidiye Etfal Training and Research Hospital Emergency Medicine Clinic between 01.01.2016 and 01.01.2021 after SC use were examined. 538 patients using SC were included in our study. The patients included in our study were divided into three groups as follows; Group 1: all patients using SC, Group 2: patients among SC users underwent brain imaging with the suspicion of brain damage, Group 3: control group patients who admitted to the ED with minor head trauma or headache and underwent brain imaging. In our study, a significant correlation was found between low Glasgow Coma Scale (GCS) score and group 2 in terms of consciousness. When the ECG was examined, a significant difference was found between groups 1 and 2 in terms of tachycardia and increased QTc length. When examined in terms of hospitalization in the ward and intensive care unit, it was seen that the hospital and intensive care hospitalizations of the patients in group 2 were ⁓2 and ⁓3 times higher, respectively, compared to group 1. When the patients were examined in terms of PSS, it was seen that PSS score was in severe and fatal scale in approximately half of the patients in group 2. In addition, there were nine patients with brain damage (ischemic/hemorrhagic cerebrovascular event (CVE)) in group 2. The potential of SCs to impair vital functions and cause life-threatening situations has become an important problem for clinicians and toxicologists. Our research supports a causal link between SCs and SVE. The use of SCs, especially in young patients with brain damage or suspicion, should be questioned in emergency departments, and toxicological screening should be performed, if necessary. Future studies will be needed to clarify the role of SCs in brain damage. Key words: Brain imaging, Bonsai, Cerebrovascular event, Synthetic cannabinoid.

BrainBrain diseasesCannabinoids+2
Eda Yiğit
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessEN

Doksorubisin'in neden olduğu genotoksisiteye karşi rosmarinik asit ve epigallokateşin gallat'in koruyucu etkileri

Doxorubicin (Dox) is an anticancer agent that is effective against a variety of human cancers. However, one of the most adverse effects of Dox treatment is its genotoxic effect on normal cells. Antitumor, antioxidant, and antigenotoxic properties of phenolic compounds have been extensively investigated, and their use has expanded significantly in recent years. The phenolic compounds rosmarinic acid (RA) and epigallocatechin gallate (EGCG) are widely seen in plants. In this study, the protective effect of RA and EGCG alone and in combination on Dox induced genotoxicity was investigated with various in vitro test systems, including comet assay, cytokinesis-block micronucleus, and Ames test. It has been shown that free radicals are involved in Dox-induced genotoxicity. For these reasons, the formation of reactive oxygen species was also investigated in this study. Furthermore, the synergistic/antagonistic interaction of these combinations on chemotherapeutic effect of Dox was investigated in breast cancer cell lines. Our results show that EGCG and RA did not exerted genotoxic effect but Dox increased genotoxicity in CHO-K1 and TK6 cells. EGCG and RA significantly reduced the genotoxic effects of Dox in the comet assay, micronucleus, and ames assays. The antioxidant properties of EGCG and RA, as well as their ability to interfere with DNA repair pathways, may be involved in their genoprotective effect. Furthermore, RA decreased the intracellular reactive oxygen species generation in CHO-K1 cells. However, EGCG did not protect against oxidative stress and damaged cells due to its pro-oxidant properties at high concentrations. Dox was more selective against MCF-7 cells, EGCG and RA were found to be more selective against MDA-MB-231 cells. The synergistic effect was observed when EGCG or RA was administered together with Dox to breast cancer cells. In this study, EGCG and RA were found to be effective in decreasing Dox-induced genetic damage as well as inducing Dox's cell viability-reducing effect in breast cancer cells. Key words: Doxorubicin, Rosmarinic acid, Epigallocatechin gallate, Genotoxicity, Chemoprotection.

DoxorubicinEpigallokatechin gallateGenotoxicity+2
Sinem Helvacıoğlu Akyüz
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessEN

Kimyasal olarak karakterize tilia türlerinin in vitro biyolojik aktivitelerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesi: Enflamasyona karşı koruyucu etkileri ve 2d ve 3d sferoid modeli ile pankreatik kanser hücrelerine sitotoksik etkileri

Cancer is the second leading cause of death worldwide. The most common methods for cancer treatment are radiation therapy and chemotherapy; however, these methods adversely affect the healthy cells. Medicinal plants could be safer alternatives with rich secondary metabolites having anti-inflammatory and anticancer properties for decreasing the risk of oxidative stress-related diseases including inflammatory conditions and cancer. This study aims to comparatively assess the hydroalcoholic extracts of chemically characterized Tilia species in terms of their antioxidant activities, protective effects against inflammation, and anticancer potentials. For the antioxidant activities DPPH, CUPRAC, and FRAP assays were performed. The protective role against inflammation was evaluated by in vitro nitrite assay in LPS-induced RAW 264.7 murine macrophage cells and IL-6 releasing and PGE2 production inhibition assays. Anticancer activities of the extracts were assessed with a 2D cytotoxicity assay and 3D spheroid formation/growth assay towards MIA PaCa-2 pancreatic cancer cell line. The highest phenolic and flavonoid contents were determined in T. rubra flowers and bracts which showed the highest antioxidant activities in FRAP, CUPRAC and DPPH assays. All extracts inhibited LPS-induced nitrite production by more than 50 % at 0.125–1 mg/mL concentrations range. T. tomentosa bracts exerted the best anti-inflammatory activity with 90% NO inhibition. In addition, all Tilia species exerted potent reducing capacity on IL-6 releasing and PGE2 production. Bracts, flowers, and inflorescences extracts of T. rubra exerted the highest cytotoxic activity with IC50 values of 0.16 ± 0.01, 0.21 ± 0.01, and 0.24 ± 0.05 mg/mL, respectively in 2D cytotoxicity assay. Similarly, bracts of T. rubra showed the strongest spheroid size change with 50 % reduction with the 3D spheroid assay. In conclusion, our results suggest that all investigated Tilia species showed potent protective activity against inflammation and especially T. rubra flowers and bracts have shown promising anticancer activity against MIA PaCa-3 pancreatic cancer cell line. Keywords: Antioxidant activity, anti-inflammatory activity, anticancer activity, Tilia species, 3D spheroid model

Anti inflammatory agentsAntineoplastic agentsAntioxidants+3
Gamze Yüksel
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessEN

Vigibase ve diğer global ürün güvenliği veritabanlarından alınan verilerle demir şelatörlerinin toksisitesine ilişkin orantısızlık analizi

Iron supplements are commonly prescribed for treatment of iron deficiencies, associated complications, for its immune and cognition improving activities. Due to this common practice, also after blood transfusions and unintentional ingestions; iron toxicities may occur. Iron chelators; deferasirox, deferiprone and deferoxamine, are used to treat toxicities. Unfortunately, iron chelators are also likely to cause serious adverse reactions. The purpose of this retrospective study is to review iron chelators' pharmacovigilance data by analyzing different sources and comparing real life results, to introduce unknown safety information, and potential new signals. Disproportionality analysis was conducted using safety databases including VigiBase, the WHO global database of individual case safety reports, to known safety profile of products and FAERS, the FDA Adverse Event Reporting System, for iron chelator cases between 2010 and 2021, to investigate the AE associations. Unlisted AEs from databases with strong associations (Reporting odds ratio; ROR≥1) were revealed as potential signals. RORs were calculated for iron chelator associations to headache (common), blurred vision (rare) and sepsis (serious), using 24581 cases from FAERS and 383361 cases from VigiBase. Results were within 95% Confidence Interval (CI). Strong association between deferoxamine and blurred vision (ROR: 2.83, 95% CI 2.01, 4.27), deferiprone and sepsis (ROR: 135.20, 95% CI 132.88, 135.12) were identified. However, upon comparing RORs results from different databases, inconsistencies between chelator-AE associations were obtained. Fatal cases had common patient characteristics, which may effect the warnings and contraindications in local labels. findings suggest that it is essential to combine different resources while reviewing safety data, to promote reporting awareness and safety studies to discover unknown parts of safety profiles.

Anemia-iron deficiencyIronIron chelates+3
Burcu Eda Arda
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Sideritis congesta'nın inflamasyona karşı koruyucu etkileri ve anti-mutajenik aktivite açısından in vitro ve in silico değerlendirilmesi

The number of studies on the species of the genus Sideritis has increased significantly over the past 20 years. Sideritis, commonly known as "mountain tea" are widely used by traditional medicine for anti-inflammatory, anti-ulcer, antioxidant and anti-microbial activities. Previous studies have indicated that Sideritis has many medicinal applications. However, Sideritis congesta, especially for the endemic ones found in Turkey remains limited and not discovered, although local people extensively use this plant in our country. This paper is the first study in which protective effects of Sideritis congesta against inflammation is investigated by in vitro method, nitrite assay. Secondly, this paper is also the first study in which mutagenic and antimutagenic activity of Sideritis congesta has been investigated by Ames test. Moreover, our findings in here supported by in silico analysis in aspect of the same endpoints conducted in vitro assays. According to our results, Sideritis congesta exhibited protective effects against inflammation in LPS stimulated RAW264.7 murine macrophage cells by inhibiting NO production. Additionally, Sideritis congesta extracts showed anti-mutagenic activity at 1000 and 5000 µl/plate in TA98 and TA100 Salmonella typhimurium with S9 activation. In silico analysis revealed that some of the active compounds found in Sideritis congesta are potentially mutagenic, but none of the in vitro analysis in our study showed mutagenicity. As a conclusion, a proper formulation containing Sideritis congesta extract might be a potential anti-inflammatory and anti-mutagenic agent.

Anti inflammatory agentsAntimutagen substancesSideritis+3
Zeynep Satık
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Hedera helix ekstresinin mutajenik, antimutajenik ve inflamasyona karşı koruyucu etkilerinin in vitro ve in silico değerlendirmesi

Hedera helix is a perennial woody plant with known medicinal properties for centuries. There have been several in vitro/in vivo studies examining the antibacterial, antifungal, antivirus, antileishmanial, anthelmintic, anti-inflammatory, antispasmodic, and anticancer/antitumor effects of this plant. In this study, it is aimed to evaluate the protective effects of 50% hydroalcoholic (50% EtOH) dry extract of H. helix leaves against LPS-induced inflammation, mutagenic/antimutagenic effects, and in silico predictions for genotoxicity/mutagenicity endpoints and anti-inflammatory properties. Stable nitrite levels were measured via a microplate reader and cell viability was examined via MTT assay using RAW 264.7 murine macrophage cell culture. Mutagenicity/antimutagenicity assays were conducted on Salmonella tester strain TA98 and TA100 with and without S9 in the Ames test. In addition, seven different platforms including Danish (Q)SAR Database, pkCSM web server, OCHEM web platform, ProTox-II web service, T.E.S.T. software, PASS online freeware, and VEGA (Q)SAR platform were used to conduct an in silico analysis of known compounds of H. helix leaves. The extract was found to be non-mutagenic on all of the strains tested. The predictions run in all of the in silico platforms supported this finding with negative predictions for Ames test and other in vivo/in vitro genotoxicity/cancer endpoints. A strong antimutagenic activity was only demonstrated at the concentration of 5000 µg/plate. The extract showed a similar effect when compared with indomethacin and L-NAME which was concentration-dependent. Anti-inflammatory activity predictions were positive for 36 compounds previously isolated from H. helix leaves. However, compounds with positive predictions for an activity like a nitric oxide antagonist, nitrite reductase (NO-forming) inhibitor and nitric-oxide synthase inhibitor were low. These findings suggested that the anti-inflammatory activity of the H. helix leaves extract was not likely seemed to be only dependent on NO inhibition. Further research may be warranted to address the other contributory anti-inflammatory mechanisms.

Anti inflammatory agentsAntimutagen substancesPlant extract+4
Makbule Kübra Doğan
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessEN

Metformin ve vildagliptin etken maddeli müstahzarların sıçan telomeraz enzimi ve oksidatif stres parametreleri üzerindeki etkilerinin sağlıklı hücrelerle karşılaştırarak araştırılması

Aim: Type 2 Diabetes Mellitus (T2DM) is a metabolic disorder which characterised by hyperglycemia and oxidative stress. First-choice treatment procedure is application of oral anti-diabetics such as metformin (MET) and vildagliptin (VILDA). Recently, MET published as a possible anti-catalyst for the aging process related with telomerase enzyme (TE) and telomere length. According to the experimental results, MET increased TE activity by decreasing the oxidative stress level caused by T2DM. Therefore, the main purpose of this study is to find out anti-diabetics' effects in both monotherapy (MET and VILDA) and combination (MET/VILDA) therapy on aging process associated with oxidative stress and enzymatic defense system. Material & Method: Adult female Spraque-Dawley rats were used. T2DM was induced by single dose i.p. administration of 80 mg/kg streptozotocin (STZ). Treatment group was treated by 100 mg/kg/day MET and 6 mg/kg/day VILDA for 8 days. Erythrocyte and tissue samples were used for determination of malondialdehyde (MDA) formation, glutathione peroxidase (GPx) and catalase (CAT) activities by spectrophotometric method. Serum samples were used for determination of TE activity by Rat-Telomerase ELISA Kit. Results: Erythrocyte MDA formation in MET/VILDA group was significantly higher than control group, MET, and VILDA however, in VILDA; were significantly lower than MET/VILDA and MET. Also, GPx and CAT activities in VILDA group were significantly higher than control group, MET, and MET/VILDA; GPx activity in MET was significantly lower than VILDA and MET/VILDA. TE activity is significantly higher in MET and VILDA than control. The effects of MET on TE activity are significantly higher than VILDA. In MET/VILDA, TE activity is significantly lower than control, MET, and VILDA. Conclusion: Vildagliptin alert the GPx and CAT activities to reduce oxidative stress but metformin was found insufficient to activate GPx. Also, Vildagliptin increased TE activity as Metformin however, binary combination reduced TE activity. Key words: Type 2 Diabetes Mellitus; Oxidative Stress; Telomerase Enzyme Activity

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-type 2Enzymes+6
Ezgi Talo
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessEN

Komedojenite ve cilt irritasyon potensiyeli olan kozmetik bileşenlerinin in silico methodlar ile değerlendirilmesi

Comedogenicity and skin irritation are the common adverse reactions to cosmetic ingredients. While comedogenicity is the potential of a ingredient that induce formation of comedones which are the initial lesion for acne. Skin irritation is the formation of reversible damage to the skin after the application of a chemical for up to 4 hours. Before cosmetic testing on animals was prohibited in 2013, comedogenicity was tested on rabbits ears. However, there has been no full replacement of animal testing on cosmetics. For this reason, in this thesis study, we proposed to develop two different QSAR classification model to predict the comedogenic and skin irritaticy potential of cosmetic ingredients by using different machine learning algorithms and types of molecular descriptors. Our dataset was obtained from the literature, composed of 121 cosmetic ingredients mainly fatty acids, fatty alcohols and their derivatives and pigments, tested on rabbits for both comedogenicity and irritation. The total of 4837 molecular descriptors were calculated by the means of four different software. Descriptors for models were selected via WEKA by comparing correlation-based and learning-based (via decision tree algorithm) method. Modelling studies were performed with WEKA using various classifiers. The 10-fold cross-validaton (CV) was used to evaluate the performance of model, also predictivity of the model was evaluated on test set. All models were compared using classification accuracy, AUC, MCC and F-score, and then, the best model was chosen by this way. The result of QSAR modelling with random forest classifiers are promising for both comedogenicity and skin irritancy prediction. While for comedogenicity prediction, Alva model with 3 descriptor gave successful results with 86.96% accuracy for the 10-fold CV model and 79.31% accuracy for the test set. Skin irritation model, Mold2 with eight descriptors gave a successful performance with 85.75% accuracy for 10-fold CV model and 82.75% accuracy for the test set. In conclusion, this stuy provided an animal-friendly, rapidly perform and inexpensive two different classification model for the safety evaluation of cosmetics. Further studies are needed to develop their performance and to extend their chemical domain. Keywords: in silico, comedogenic, machine learning, skin irritation, QSAR, cosmetics

Acne vulgarisSkinSkin ulcer+5
Sebla Öztan Aktürk
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessEN

Grayanotoksin (Deli bal) intoksikasyonunda yeni bir tedavi yöntemi olarak intravenöz lipid'in tedavi etkinliğinin değerlendirilmesi

Mad honey poisoning, resulting from the consumption of honey containing grayanotoxin (GTX) from Rhododendron species plants, has been reported in several countries. Current treatment approaches involve using atropine, but it can have life-threatening side effects. Intravenous lipid emulsion (ILE) therapy, known for treating lipid-soluble substance poisoning, has been used in poisoning cases involving various drugs. This study aimed to evaluate the efficacy of ILE treatment as an alternative to atropine in grayanotoxin intoxication, focusing on its haemodynamic effects in Wistar albino rats and its potential to increase survival. Haemodynamic parameters, oxidative stress markers, and biochemical levels were monitored and analyzed. The results indicated that ILE treatment improved survival rates of rats, and reduced some oxidative stress parameters in the heart and liver tissues of rats intoxicated with grayanotoxin. However, no significant differences were observed in cardiac malondialdehyde and catalase levels. Additionally, liver malondialdehyde levels were significantly lower in the lipid group compared to the toxin and treatment groups. Liver catalase levels were higher in the treatment group compared to the lipid group. The findings suggest that ILE treatment shows promise as an alternative therapeutic approach for grayanotoxin intoxication, with potential benefits in improving survival and reducing oxidative stress. Further research is warranted to fully understand the mechanism of action and optimize the treatment protocol. Keywords: Grayanotoxin, Intravenous Lipid, Survival, Rat model

HoneyMad honeyGrayanotoxin+5
Eren Gökdağ
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessEN

Amatoksin kaynakli hepatotoksisitede epidermal büyüme faktörü tedavisinin incelenmesi

Amanita Phalloides mushrooms containing -AMA are responsible for the majority of fatal mushroom poisonings. EGF has a proliferative effect on cells of both mesodermal and ectodermal origin, especially keratinocytes and fibroblasts. According to experimental results EGF has a promising effect on liver toxicity. The purpose of this study was to investigate the effectiveness of EGF in both in vitro and in vivo models of -AMA-induced hepatotoxicity and to compare this with Silibinin, a known antidote. The cytotoxicity and oxidative stress parameters were evaluated on HuH-7 hepatocellular carcinoma cell line. In this study, the effects of varying concentrations of SIL (12.5, 25, 50 μM), EGF (1, 2, 4 μM), and combined treatments of SIL and EGF were investigated. Malondialdehyde, glutathione, catalase and superoxide dismutase were observed. In the in vivo part of the project. EGF efficacy in α-AMA intoxication treatment were evaluated in an in vivo animal model by comparing with Silibinin. 36 Balb-C male mice were used and divided into six groups. The groups were treated with α-AMA and determined antidotes given for each group and observed for 48 hours. Alkaline phosphatase, ALT, AST, GGT levels were studied with specific ELISA test kits. Liver tissues were taken at the end of experiment and observed for Liver Histological Damage Score and active caspase-3 levels. EGF has decreased MDA more when compared to SIL treatment. The combination treatment of SIL and EGF indicated a MDA profile similar to high concentration of EGF. Glutathione, superoxide dismutase and catalase experiments indicated that AMA exposure slightly decreased every parameter and treatment groups ranged effectiveness in a dose dependent manner. In vivo study results showed that higher dose of EGF (EGF1500) significantly lower the liver function tests and observed better reults on histomorphological analysis than α-AMA and EGF750 group both. EGF treatment showed promising results in α-AMA poisoning. Silibinin only and Silibinin and EGF combination have improved the liver function tests but cannot effectively treat the liver tissue. Therefore, it can be concluded that the use of

AmanitaAmanita phalloidesAmatoxin+5
Sinan Karacabey
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessEN

Steril olmayan ilaçın üretimi sırasında havalandırma koşullarındaki değişikliklere göre bazı aktif maddelerın toksik etkileri

The purpose of this thesis is to study the effect of air changes on particle number in pharmaceutical production facilities during production stage of non-sterile dosage forms. After those particle count measurements, a comparison of particle number with permitted daily exposure limit (PDE) and occupational exposure limit (OEL) was carried out. It was found that high particle concentration of the measured materials was detected in the environment of the manufacturing area . As a conclusion it is the first study to measure particle count during the operation phase of non-sterile pharmaceutical dosage forms production area. It was concluded that this type of measurements should be included by international guidelines and an extra care needed for each case for the manufacturing conditions to protect workers.

VentilationOccupational exposureParticles+6
Yasser Batsh
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessEN

Ham ve işlenmiş Lupinus albus L.'nin tekrarlayan doz toksisitesinin incelenmesi

Aim: The aim of this research is to do a comprehensive toxicological assessment of Lupinus albus L. (lupine) products, to prove their safety profile. Lupine is a plant species known for its significant variability in quinolizidine alkaloid (QA) composition, which can be varied not only among different genetic forms within the same species but also in response to various environmental factors such as soil conditions and drought. The potential toxic effects of lupine seeds on vital organs, particularly the liver and kidneys were studied, as well as their impact on oxidative stress markers in a Sprague Dawley rat model. Both debittered and crude lupine seeds were administered at different dosage levels over a 28-day period. The evaluation of organ damage, oxidative stress parameters, and other relevant factors were carried out to provide a comprehensive understanding of lupine toxicity and its implications for food and animal provender safety. Materials & Methods: The Sprague Dawley rat model was used in this study. Rats were divided into 4 groups as low dose (665 mg/kg bw/d) processed (debittered) and crude (unbittered) lupine seeds suspension and high dose (2000 mg/kg bw/d) processed (debittered) and crude (unbittered) lupine seeds suspension with 5 males and 5 females in each group. lupine seeds administered by oral gavage to each group for 28 days. Extensive blood biochemistry analyses were conducted, organ tissues were collected and histopathological examination conducted. Additionally, animal weight gain was monitored, and hemogram tests were conducted to assess overall well-being. Various statistical tests, including ANOVA, Welch ANOVA, Kruskal-Wallis tests, and Bonferroni corrections applied to analyze the data. Results: Distinct patterns of organ damage in both the liver and kidneys are revealed in the study across different experimental groups. Notably, the consumption of crude lupine seeds suspension induced necrosis, infiltration and congestion in these organs, irrespective of dosage or gender. In contrast, processed lupine seeds suspension exhibit no observable damage to the liver and kidneys. Trends in oxidative stress markers highlighted, suggesting a potential reduction in oxidative stress with higher doses of processed lupine. Additionally, a gender-specific response to lupine consumption observed in white blood cell count. These findings provide valuable insights into lupine toxicity and its potential applications in food and animal provender safety. Conclusion: The consumption of crude (non-debittered) lupine seeds suspension led to necrosis and congestion in both the liver and kidneys, regardless of gender, at both low and high doses. The primary variation in the severity of damage was observed in the infiltration in both organs, with infiltration noted at higher doses. However, the consumption of processed (debittered) lupine seeds suspension at both low and high doses did not negatively impact the normal functioning of the liver and kidneys, irrespective of gender. There was a statistically significant difference in body weight suggest that lupine consumption may affect the growth and development of animals. Furthermore, our finding suggests that lupine consumption may have differential effects on ALT levels and may influence WBC count differently in males and females. Additionally, our observation suggests that lupine may have a dose-dependent effect on oxidative stress markers. On the other hand, negative results were prevented by the traditional debittering methods when correctly applied. These findings provide valuable insights into lupine toxicity and the potential benefits of debittering in reducing adverse effects on vital organs. Further research is warranted to elucidate the underlying mechanisms of lupine toxicity and its safe use. Key Words: "Lupinus albus L.", "Lupine toxicity", "Quinolizidine alkaloids", "Rat model", "Subacute toxicity", "Organ damage", "Oxidative stress markers", "Food safety"

Food safetyQuinolizidineLupinus albus+1
Mert Günay
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessEN

Kontrast madde ilişkili nefropatiyi önlemede statin kullanım mekanizmalarının sıçanlar üzerinde araştırılması

MESUT M. (2023). Investigation Of The Mechanisms Of Statin Use In Prevention Of Contrast Induced Nephropathy In Rats. Yeditepe University, Institute of Health Science, Department of Pharmaceutical Toxicology PhD thesis, İstanbul. AIM: The use of contrast media in diagnostic and other procedural settings has been increasing exponentially, which increases the incidence of a state of iatrogenic kidney function impairment called contrast induced acute kidney injury (CI-AKI). Roughly one third of all hospital acquired kidney injury has been attributed to exposure to radiographic contrast media. The most widely accepted definition of contrast induced nephropathy (CIN) is either a 25% or more increase from the baseline value of serum creatinine or a 0.5 mg/dl or more absolute elevation within 24 to 72 hours of contrast media administration. CI-AKI greatly increases the mortality risk and hospital stay of patients which creates a need for preventative strategies against this condition. Many studies have suggested that alongside their cholesterol lowering properties, statins may exert pleiotrophic effects, including renoprotection, and significantly lower the incidence of CI-AKI. The aim of this study is to observe the efficacy of statins in preventing CI-AKI and demonstrate their mechanism of action. Material & Method For our animal experiment protocol, 30 adult male Spraque-Dawley rats were used. The subjects were equally divided into 5 groups: Rosuvastatin group (rosuvastatin + iohexol + furosemide + dehydration), Atorvastatin group (atorstatin + iohexol + furosemide + dehydration), CFD group (iohexol + furosemide + dehydration), FD group (furosemide + dehydration) and D group (dehydration). For generation of acute kidney injury, the fluid intake of subjects was restricted. CI-AKI was created by administering iohexol 15 ml/kg to three groups. Two of these were selected and they received 20 mg/kg/day Atorvastatin and 10 mg/kg Rosuvastatin, respectively. The renal tissues of all groups were studied histopathologically. From the blood samples, erythrocytes were used to determine the formation of malondialdehyde (MDA), activities of the enzymes glutathione peroxidase (GPx) and catalase (CAT). These parameters were measured spectrophotometrically. Serum creatinine levels were used for the diagnosis of AKI and serum neutrophil gelatinase associated lipocalin (NGAL) levels were measured with ELISA Kit to evaluate tubular damage. Results: 3 out of 5 groups that received contrast media, had higher average values of serum creatinine compared to the control groups. There was a statistically significant difference in serum creatinine levels of the CFD group, compared to Atorvastatin, FD and D groups. There was no statistically significant difference between creatinine levels of Rosuvastatin and CFD groups. Concerning the erythrocyte MDA level and erythrocyte GPx and CAT enzyme activities of all groups, no statistically significant difference was observed. In the histopathological examination, medullary congestion and tubular damage scores were evaluated and there was no statistically significant correlation detected. Conclusion: While atorvastatin is effective in preventing contrast media induced acute kidney injury, the same reno-protective property is not applicable to Rosuvastatin. Although atorvastatin prevented the elevation of serum creatinine in response to contrast media, the same correlation was not evident with prevention of tubular injury or increase in oxidative stress, which were associated with contrast media in priorly published literature.

Mesut Mollaoğlu
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Karaciğer naklinde takrolimus ile sağlanan immünosüpresyonun antioksidan enzimler üzerine etkisi

Amaç: Karaciğer naklinin başarılı olabilmesi immünosüpresyonun istenilen düzeyde gerçekleşmesine bağlıdır. Akut ve kronik rejeksiyon ihtimali açısından bu durum çok önemlidir. Bu sebeple immün sistemin olası tepkilerini ölçebilmeye olanak sağlayacak biyobelirteçlerin tespiti ve oksidatif stres açısından antioksidan sistemlerin de ölçümü çok önemlidir. Bu çalışmamızda karaciğer nakli olan hastalarının serum neopterin, INF-γ, indolamin 2,3-dioksijenaz, glutatyon S-transferaz düzeylerinin ve hemolizat numunelerinde glukoz 6-fosfat dehidrogenaz ve glutatyon redüktaz enzimlerinin aktivite tayinleri değerlendirilmesi ve tanı açısından bu değerlerin birbirleri ile ilişkilerini araştırdık. Materyal ve metot: İnönü Üniversitesi'nden alınan 2018/144 nolu etik kurul onayı ve TDK-2019-1641 nolu BAP projesi desteği ile bu çalışma yürütülmüştür. Ocak 2019- Ocak 2020 tarihleri arasında Turgut Özal Tıp Merkezi Karaciğer Nakil Enstitüsü' nde karaciğer nakli gerçekleştirilen 44 hasta ve 44 kontrol grubu ile çalışma yürütüldü. Bulgular: Hasta grubunun neopterin, indolamin 2,3-dioksijenaz, glukoz 6-fosfat dehidrogenaz düzeyi kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak yüksek, glutatyon redüktaz seviyesi ise düşük bulundu (p˂0,05). Sonuç: Gerçekleştirdiğimiz bu çalışmada karaciğer nakli olgularının biyobelirteç seviyelerinde önemli değişimler gözlendi. Bu sonuçlar ile birlikte karaciğer nakli gerçekleştirilen hastalarda elde edilen bu sonuçların rejeksiyon ve immünosüpresyon açısından daha başarılı tanı ve tedavilerin gerçekleşmesine yardımcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Glukoz 6-fosfat dehidrogenaz, glutatyon redüktaz, glutatyon S-transferaz, indolamin 2,3-dioksijenaz, interferon gama, karaciğer nakli, neopterin, takrolimus.

Antioksidan enzimlerAntioksidanlarGlükozfosfat dehidrogenaz+6
Ömer Faruk Çiftci
İnönü University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Yeni sentezlenen gümüş karben bileşiklerinin sitotoksik ve antimikrobiyal aktivitelerinin araştırılması

Bu çalışmada, İnönü Üniversitesi Anorganik Kimya Araştırma laboratuvarında orjinal olarak sentezlenmiş 6 adet benzimidazol grubu gümüş karben komplekslerinin beyin kanseri hücre hattı (SHSY5Y) ve karaciğer kanseri hücre hattı (HEP3B) üzerinde sitotoksik etkisi MTS canlılık testiyle belirlenmiştir. Kontrol grubu olarak sağlıklı fibroblast hücreleri (HF) kullanılmıştır. Toksisite testlerinin sonucu 3 gün süreyle ve 24 saat aralıklarla ELISA cihazında okunmuş ve hücrelerin canlılık oranı spektrofotometrik olarak (490 nm) belirlenmiştir. Test edilen gümüş karben komplekslerinden 5 tanesinin beyin ve karaciğer kanserli hücre hatlarında doza bağımlı bir toksisiteye neden olduğu gözlenmiş ve bu hücre hatlarında 3 günlük inkübasyon sonucu %100'e varan hücre ölümleri saptanmıştır. Bununla birlikte her bir kompleks için minimal inhibitör konsantrasyonları (MİK) referans bakteri ve mantar suşlarına karşı denenmiş ve elde edilen sonuçlara göre antifungal etkileri antibakteriyel etkilerine göre daha yüksek bulunmuştur. Tez çalışmasının bulgularına göre, bu çalışmada kullanılan gümüş karben komplekslerinin kanserli hücre hatlarında, sağlıklı hücreye zarar vermeden etkin hücre ölümüne sebep olduğunu görülmektedir. Devam eden çalışmalar ile bu moleküllerin mevcut diğer kanser hücre hatları ve in-vivo modeller üzerindeki tedavi potansiyelleri araştırılacaktır.

Antienfektif ajanlarAntifungal ajanlarAntineoplastik ajanlar+7
Neşe Başak
İnönü University · Institute of Health Sciences
2014
00
DoctorateOpen AccessTR

Pembrolizumab verilen sıçanlarda olası testis toksisitesine karşı aromataz inhibitörlerinin etkisi

Amaç: Pembrolizumab (PEMB) PD-1'i bloke eden monoklonal antikor olup etkili bir immunoterapi ilacıdır. Anastrazol (ANAST) infertilite önleyici bir aromataz inhibitörüdür. Benzer şekilde resveratrol (RES) de üreme sisteminde etkili antioksidan bir polifenol olup, doğal aromataz inhibitörü olarak işlev görmektedir. Bu çalışma, PEMB ile oluşturulmuş reprodüktif hasara karşı ANAST ve RES'in koruyucu etkilerini göstermek amacıyla planlanmıştır. Materyal ve Metot: Çalışmada 42 adet Sprauge-Dawley cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar randomize olarak 6 eşit gruba ayrıldı (n=7); Kontrol, PEMB, PEMB +ANAST, PEMB+RES, RES, ANAST şeklindedir. 30 günlük deney sonunda sıçanlar ketamin-ksilazin anestezisi altında sakrifiye edildi. Sıçanlardan biyokimyasal ve histolojik değerlendirmeler için testis doku örnekleri alındı. Histolojik analizler için dokular rutin doku takip işlemlerinden geçirildi. Biyokimyasal olarak TBARS, GSH, CAT, SOD, GSH-Px düzeyleri spektrofotmetrik olarak ölçüldü. Spermatolojik olarak sperm hareketliliği, anormal sperm oranı ve epididimal sperm konsantrasyonu incelendi. Elisa yöntemi kullanılarak serum Testosteron ve PD-1 düzeyleri ölçüldü. Bulgular: Laboratuvar analizleri sonucunda PEMB verilen sıçanlarda TBARS düzeyinin anlamlı şekilde arttığı, GSH, SOD, GPx ve CAT düzeylerinin ise azaldığı belirlendi. ANAST ve RES uygulamasının oluşan bu değişimleri tersi yönde değiştirdiği belirlendi. Histolojik açıdan; H-E boyama yöntemi ile kontrol, ANAST ve RES grupları testis örnekleri normal histolojik görünümde izlendi. PEMB grubunda testis dokusunda seminifer tübül yapılarında histolojik hasar saptandı. PEMB+RES ve PEMB+ANAST gruplarında ise bu histolojik hasarda azalma olduğu tespit edildi. Spermatolojik analiz deneylerinde sperm kalitesi ve üreme performansı tespit edildi. Bunun dışında PD-1 ve testosteron seviyelerine Elisa yöntemiyle bakılarak tez desteklendi. Sonuç: PEMB ile oluşturulan reprodüktif hasara karşı ANAST ve RES'in tedavi edici etkileri olduğu belirlendi. Anahtar kelimeler: Pembrolizumab, Testis, Anastrazol, Resveratrol

AnastrazolAromatazHayvan deneyleri+7
Neşe Başak Türkmen
İnönü University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Asbeste bağlı malign mezotelyomada serum periostin, tenascin- C, neopterin, YKL-40 ve indolamin 2,3- dioksijenaz düzeylerinin değerlendirilmesi

Asbeste Bağlı Malign Mezotelyomada Serum, Periostin, Tenascin- C, Neopterin, YKL-40 ve İndolamin 2,3- Dioksijenaz Düzeylerinin Değerlendirilmesi Amaç: Malign mezotelyoma (MM) en sık plevra olmak üzere peritoneal, perikardial, tunica vajinalis testisin serozal yüzeylerindeki mezotelyal hücrelerden köken alan agresif ve fetal seyirli bir tümördür. MM tanılı hastaların yaklaşık %80'inde asbest temasına ait öykü mevcuttur. Kanserin erken teşhis edilmesi çok önemlidir. Bu nedenle MM'nin erken teşhisinde tümör belirteci olabilecek biyobelirteç tespiti de çok önemlidir. Bu çalışmamızda MM hastalarının serum Periostin, Tenascin-C (TN-C), Neopterin (NT), YKL-40 ve İndolamin 2,3-dioksijenaz (IDO) düzeylerinin değerlendirilmesi ve bu biyobelirteç düzeylerinin tanı ve prognoz üzerindeki etkisi ile yaş, cinsiyet, asbest teması ve histopatolojik tip ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Materyal ve metod: İnönü Üniversitesi'nden alınan 2018/145 nolu etik kurul onayı ve TDK - 2019 - 1512 nolu BAP projesi desteği ile bu prospektif çalışma gerçekleştirildi. Kasım 2018- Nisan 2019 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Bölümüne plevral efüzyon ön tanısıyla başvuran 30 hasta ve 25 kontrol grubu ile çalışma yürütüldü. Bulgular: Hasta grubunun Periostin, TN-C, YKL-40, NT ve IDO düzeyi kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak yüksek bulundu (p˂0.05). Tartışma ve sonuç: Bizim çalışmamızda asbest temaslı MM olgularının biyobelirteç seviyelerinde artış gözlendi. Bu sonuçlara dayanarak tümör belirteçlerinin asbest temaslı riskli gruplarda MM olgularını tarama ve prognozunu belirlemede çok yararlı kullanım alanları bulacağını öne sürebiliriz. MM'nin tanı, tedavi ve prognozunu değerlendirmede daha iyi sonuçlar elde edilebilmesi için daha geniş populasyonlardaki çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Malign mezotelyoma, Neopterin, Periostin, Tenascin-C, YKL–40, İndolamin 2,3-dioksijenaz

AsbestIDO 1Mezotelyoma+4
Zübeyde Tanrıverdi
İnönü University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Postmortem nazal sürüntü ve saç örneklerinde sentetik kannabinoidlerin varlığı ve analiz sonuçlarının korelasyonu

Amaç: Kurumumuzda sıklıkla postmortem örneklerde burun sürüntüleri alınmakla birlikte kronik maruziyeti göstermesi açısından saç örneklerinin analizi önem kazanmaktadır. Gereç ve yöntem: 35 postmortem vakadan burun sürüntüleri, saçlı deri verteks posteriordan saç örneklemesi yapılmıştır. Bulgular: Postmortem vakalarda multidrug alımının olduğu, bir vaka hariç tüm olguların erkek cinsiyette olduğu görülmüştür. Sentetik kannabinoid, kokain, MDMA, opioidler, benzodiazepinler ve diğer ilaçlar bulunmuştur. Bağımlılık yapan maddeler ile akciğer doku ağırlıklarındaki artış arasındaki bağlantıya dikkat edilmiştir. Burun sürüntü analizleri akut zehirlenme, saç analizleri ise kronik zehirlenme açısından değerlidir. Çalışmamızda aralarında tam bir korelasyon görülmemiştir. Ancak maddelerin uzun süreli kullanımı sonucu doz aşımı sonrası ölüm görülmüş ve burun sürüntüsü ile saç örnekleri arasında uyumluluk saptanmıştır. Sonuç: Burun sürüntülerinin adli toksikolojik analizler açısından önemi bilinmekle birlikte saç analizlerine sıklıkla başvurulmamaktadır. Bu durum sadece akut intoksikasyon vakalarına ışık tutmakla birlikte kronik maruziyetlerin değerlendirilmesinde güçlükler çıkarabilmektedir. Tez çalışması ile Adli Tıp Kurumu'nda postmortem vakalarda yapılan toksikolojik analizler için saç örneklerinin de rutin olarak incelenmesinin önemine değinilmiştir. Anahtar kelimeler: Postmortem Adli Toksikoloji, Sentetik Kannabinoid, Burun Sürüntüsü, Saç

Erkin Kırkpınar
Marmara University · Institute of Health Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Pterjiumda neopterin düzeylerinin ve kinürenin yolağının değerlendirilmesi

Kılıçarslan, B., Pterjiumda Neopterin Düzeylerinin ve Kinürenin Yolağının Değerlendirilmesi, Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Farmasötik Toksikoloji Programı Doktora Tezi, Ankara, 2018. Pterjium, konjonktiva dokusunun kornea üzerine doğru ilerlediği, inflamatuvar ve dejeneratif bir göz hastalığıdır. Patogenezinde ultraviyole ışınlar, p53 tümör baskılayıcı gen, immünolojik ve inflamatuvar mekanizmalar gibi etmenlerin rol oynadığı bilinmesine rağmen etiyolojisinin belirsizliğini koruması ve çok sık tekrar eden bir klinik seyir göstermesi nedeniyle, bu patolojide neopterin gibi yenilikçi biyogöstergelere gereksinim vardır. Neopterin, hücresel immün aktivasyonu ifade eden konjuge olmayan bir pteridindir ve birçok patolojinin erken tanı ve seyrinde önemli bir biyogösterge olarak kabul edilmektedir. Hücresel immüniteyi yansıtan diğer bir gösterge, bulunduğu dokuda triptofanı tüketerek kinürenin oluşmasında rol oynayan indolamin 2,3-dioksijenaz (İDO) enzimidir. Bu tez çalışmasında, pterjiumda neopterin konsantrasyonları ve İDO aktivitesini ifade eden kinürenin/triptofan oranı belirlenerek immün aktivasyon durumu değerlendirilmiştir. Bu amaçla pterjium hastalarında (n=31) ve sağlıklı kontrol grubunda (n=32) neopterin, triptofan ve kinürenin düzeyleri ölçülmüştür. İmmün aktivasyonun sistemik değerlendirilmesinde serum, lokal değerlendirilmesinde ise gözyaşı örnekleri kullanılmıştır. Pterjium hastalarında serum neopterin konsantrasyonları ve kinürenin/triptofan oranının kontrol grubuna göre yüksek ve birbirleri ile ilişkili olduğu bulunmuştur (p<0,05). Bu durum, immün stimülasyonun göstergesi olan İDO aktivitesinin pterjiumda indüklendiğini ve hastalığın patogenezinde immünolojik yolakların, özellikle de T-hücre aracılıklı immünitenin katkısı olduğunu göstermektedir. Elde edilen sonuçlara göre neopterin gibi biyogöstergelerin pterjium kliniğinde kullanım potansiyeli olduğu düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: pterjium, neopterin, kinürenin, triptofan, biyogösterge Bu tez, Hacettepe Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi'nin THD-2017-16538 numaralı projesi ile desteklenmiştir.

BiyobelirteçlerGöz hastalıklarıGözyaşları+5
Bilge Kılıçarslan
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Prenatal bisfenol A ve/veya di-2-etil hekzil ftalat maruziyetinin erkek üreme sistemi üzerine etkilerinin incelenmesi

Bisfenol A (BPA) ve di-2-etil hekzil ftalat (DEHP), plastizer olarak birçok endüstriyel üründe kullanılan ve endokrin bozucu özelliği olduğu bilinen kimyasal maddelerdir. Günümüzde bu kimyasal maddelerin artan kullanımı ile birlikte aynı anda birden fazla kimyasal maddeye maruziyet söz konusudur. Gelişim açısından kritik olan prenatal ve erken postnatal dönemde maruziyetin çeşitli mekanizmalarla organların gelişiminde bozukluklar, üreme sorunları, metabolik ve hormonal bozukluklara yol açabileceği düşünülmektedir. Bu dönemde enzim ve savunma sistemleri tam olarak gelişmediği için görülebilecek ters etkilerin daha ciddi olabileceği kaygısı, bu alanda araştırma yapma ihtiyacını artırmaktadır. Bu tez kapsamında, prenatal ve erken postnatal (laktasyon) dönemde BPA ve DEHP'e bir arada maruziyetin tekli maruziyet ve kontrol grubuna kıyasla erkek üreme sistemi üzerindeki etkileri ile bu etkilerin altında yatan mekanizmalardan biri olarak oksidatif stres varlığı değerlendirilmiştir. Sprague Dawley türü gebe sıçanlar kontrol, BPA, DEHP, BPA ve DEHP olmak üzere dört gruba ayrılmış; gebelik ve laktasyon döneminde oral gavaj yolu ile dozlanmışlardır. Dozlama yapılan gebelerin doğan erkek yavruları randomize olarak seçilmiş; erişkin döneme (12.hafta) ulaştıklarında sperm parametreleri, plazma üreme hormon düzeyleri, testiküler histopatolojik ve apoptotik değişimleri incelenerek üreme sistemi üzerindeki istenmeyen etkiler değerlendirilmiştir. Ayrıca, testis dokusunda oksidatif stres parametreleri (lipit peroksidasyonu, protein oksidasyonu, glutatyon düzeyleri, oksidatif DNA hasarı) incelenmiştir. Elde edilen bulgular, endokrin bozucu maddelere fetal ve neonatal dönemde maruziyet ile testis dokusunda önemli histopatolojik ve apoptotik değişikliklerin olduğunu; sperm sayısı, motilitesi ve morfolojisinin değiştiğini göstermektedir. Özellikle kombine maruziyetin etkilerinin çok daha belirgin olduğu saptanmıştır. BPA+DEHP grubunda kontrol grubuna kıyasla gözlenen total glutatyon düzeylerinde azalma ve lipit peroksidasyonu düzeylerinde artış, istenmeyen etkilerin temelinde oksidatif stresin olası mekanizmalardan biri olabileceğini düşündürmektedir. Tüm sonuçlar, prenatal ve erken postnatal (laktasyon) dönemde BPA ve/veya DEHP maruziyetinin erkek yavrularda, erişkinlik döneminde üreme sistemi üzerindeki ters etkilerine işaret eder niteliktedir. Anahtar kelimeler: Ftalat, bisfenol A, erkek üreme sistemi, prenatal maruziyet, oksidatif stres Hacettepe Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi tarafından desteklenmektedir. Proje no: THD-2017-12150

Bisfenol AFtalatlarGenitalia+5
Aylin Balcı
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Pitavastatin sitotoksisitesinin serviks kanser hücre (hela) hattında değerlendirilmesi

Dünyada kadınlarda, en sık görülen kanser türlerinden biri serviks kanseridir. Serviks kanserinin olası tedavi yöntemlerinin araştırılması, bu hastalık süreci hakkındaki bilginin arttırılmasını sağlayarak hastalar için yeni, etkili tedavi seçeneklerinin keşfedilmesine yol açacaktır. Bundan dolayı bu tez çalışması kapsamında pitavastatinin insan serviks kanser hücre (HeLa) hattında antikanser etki potansiyellerinin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca günümüzde serviks kanseri tedavisinde kullanılan sisplatinle pitavastatin kombinasyonunun olası sitotoksik etkisi değerlendirilmiştir. Pitavastatin ve sisplatinin hücre canlılığına olan etkisi 3-(4,5-dimetiltiyazol-2-il) 2,5-difenil tetrazolyum bromür (MTT) ve nötral kırmızı alım (NKA) yöntemleri ile belirlenmiş olup, farklı dozları 24, 48 ve 72 saatlik maruziyet sürelerinde temas ettirilmiş ve hücrelerin %50'sinin öldüğü inhibitör konsantrasyon (IC50) değerleri hesaplanmıştır. Ayrıca, HeLa hücresinde, pitavastatinin tek başına ve sisplatinle kombinasyonunun olası sitotoksik etkisi ilk kez bu tez çalışması ile ortaya konmuştur. MTT ve NKA yöntemlerinde pitavastatinin 2-200 µM konsantrasyon aralığında HeLa hücrelerinde belirgin bir sitotoksik etkisinin olduğu ve sisplatinin ise artan doza bağlı olarak hücre canlılığını azalttığı görülmüştür. Farklı dozlarda kombine pitavastatin ve sisplatin ile tedavi, tek başına uygulanmalarına kıyasla, önemli ölçüde proliferasyonun inhibisyonuna neden olmuştur. Elde edilen bulgular ışığında, pitavastatinin gerek tek başına gerekse sisplatin ile birlikte kombinasyonunun serviks kanser tedavisinde umut verici bir strateji olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Kombine tedavi, Pitavastatin, Serviks Kanseri, Sisplatin, Sitotoksisite

Hücre dizisiPitavastatinSisplatin+4
Aysun Ökçesiz
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Endokrin bozucu kimyasal maddelere kombine maruziyetin etkilerinin HEPG2 hücre hattında değerlendirilmesi

Endokrin bozucular, hormonları taklit ederek veya engelleyerek vücudun normal işleyişini bozan sentetik veya doğal kimyasal maddelerdir. Büyüme, stres yanıtı, cinsiyet gelişimi, üreme yeteneği, insülin yapımı ve kullanımı ve metabolik hız gibi birçok temel süreci ve özelliği etkiledikleri düşünülmektedir. Bisfenol A (BPA) plastikleri, epoksi reçineleri ve polikarbonatları sertleştirmek için kullanılan bir plastizerdir. Ftalatlar ise özellikle polivinil klorür içeren plastiklere esneklik vermek için kullanılan yumuşatıcı plastizerlerdir. En yaygın kullanılan ftalat türevi di-(2-etilhekzil) ftalat (DEHP)'tir. DEHP'in ana metaboliti olan mono- (2-etilhekzil) ftalat (MEHP)'tir ve ana bileşikten daha toksiktir. Bu maddelerin endokrin bozucu etkilerinin olduğuna dair literatürde birçok çalışma bulunmaktadır. Diğer taraftan, hem BPA'nın, hem de fltalatların peroksizom proliferatörleri oldukları ve kemiricilerde bu mekanizma ile hepatokarsinojeneze yol açtıkları belirtilmektedir. İnsanlar bu kimyasal maddelere fötal dönem dahil tüm hayatları boyunca farklı yollardan maruz kalmaktadır. Ayrıca, günlük hayatta bu kimyasal maddelere maruziyet tek tek değil, bir arada, kombine olarak gerçekleşmektedir. Literatürde bu maddelerin endokrin bozucu etkilerini gösteren çalışmalar mevcuttur; ancak bu maddelerin kombine etkilerini gösteren sınırlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu bilgiler ışığında gerçekleştirilen bu tez kapsamında, HepG2 hücre hattında BPA ve/veya MEHP'in toksik etkileri araştırılmıştır. Tez kapsamında bu plastizerlere ayrı ayrı ya da bir arada maruziyet sonucu oluşabilecek sitotoksik etkiler, sitopatolojik ve apoptotik değişiklikler incelenmiş; maruziyet ile oluşabilecek istenmeyen etkilerin altında yatan mekanizmalardan biri olarak oksidatif stres, oksidan/antioksidan statü değişiklikleri ve endoplazmik retikulum (ER) stresi detaylı olarak değerlendirilmiştir. Elde edilen sonuçlar doğrultusunda, özellikle kombine BPA ve MEHP uygulamasının oksidatif streste önemli artışlara neden olduğu, ER stres markör protein ekspresyonlarında önemli artışlar görüldüğü ve daha belirgin apoptoz oluştuğu izlenmiştir. Kombine maruziyetin birçok farklı mekanizmayla hücre içi homeostazı bozduğu söylenebilir. Özellikle ER stresi konusunda elde edilen sonuçlar, tekli ve kombine maruziyetlerin neden olduğu toksisitenin altında yatan mekanizmalardan birinin hem sitoplazmik, hem de nükleer hücre fraksiyonlarında ER markör proteinlerinde değişimler olduğunu göstermektedir. Diğer taraftan, özellikle kombine maruziyet ile birincil olarak apoptozun tetiklendiği, ayrıca nekrotik ve otofajik hücre ölümlerinin de gözlenebileceği belirlenmiştir. Sonuç olarak, endokrin bozucu maddelere bir arada maruziyetin daha ciddi toksikolojik sonuçlar doğurabileceği gözlenmiştir ve bu verilerin endokrin bozucularla ilgili olarak literatüre önemli derecede katkı yapacağı ifade edilebilir.

ApoptozisBisfenol AEndokrin sistem hastalıkları+7
Kübra Gizem Özkemahlı
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Bisfenol türevlerinin oksidatif stres parametreleri üzerine etkilerinin HEPG2 hücrelerinde karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi

Bisfenoller, difenilmetanlar olarak bilinen bir kimyasal gruba aittir ve polikarbonat plastiklerin üretiminde, gıda ve içecek kutularının reçine kaplamasında temel kimyasal olarak yaygın bir şekilde kullanılır. Bu maddelerin endokrin sistemin normal işleyişini bozarak büyüme, stres yanıtı, cinsiyet gelişimi, üreme yeteneği, insülin yapımı ve kullanımı ve metabolik hız gibi birçok temel fizyolojik süreci etkiledikleri düşünülmektedir. Literatürde BPA maruziyetinin farklı etkileri değerlendirilmesi amacıyla yapılan birçok hayvan çalışması ve sınırlı sayıda da in vitro çalışma da bulunmaktadır. Bu çalışmaların sonuçları BPA'nın sağlık üzerinde olumsuz etkileri olabileceğini göstermiş ve BPA özellikle çocukların kullandığı birçok üründe yasaklanmış veya kullanımı kısıtlanmıştır. Son yıllarda BPA'nın potansiyel istenmeyen etkileri göz önüne alınarak, BPA'nın yerine bisfenol F (BPF) ve bisfenol S (BPS) gibi alternatif bisfenoller kullanılmaya başlanmıştır. Bununla birlikte, alternatif bisfenollerin toksisitesi hakkında çok az bilgi vardır ve toksikolojik bilgilerin çoğu, bu türevlerinin sadece endokrin bozucu etkileriyle sınırlıdır. BPS ve BPF'nin metabolizması, organizmadaki yazgısı ve olası toksik tkileri yeterli düzeyde çalışılmamıştır. Tez kapsamında yapılan araştırmalarda, BPA, BPF ve BPS'nın HepG2 hücrelerindeki olası toksik etkileri karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Bu amaçla, bisfenollerin sitotoksisite, hücre içi reaktif oksijen türlerinde (ROS) yol açabileceği olası değişiklikler ve antioksidan/oksidan parametreler üzerindeki etkileri incelenmiştir. Sitotoksisite deneyleri sonrasında bulunan medyan inhibitör konsantrasyon (IC50) değerlerine göre bisfenol türevlerinin sitotoksisite potansiyelleri BPS>BPF>BPA olarak belirlenmiştir. Hücre içi ROS artışı değerlendirildiğinde BPA ve BPF aynı oranda ve kontrole göre anlamlı artışlara neden olurken, BPS'nin de kontrole göre anlamlı artışa yol açtığı; ancak neden olduğu değişimin BPA ve BPF'den anlamlı derecede düşük olduğu belirlenmiştir. BPF ve BPS uygulamalarının glutatyon peroksidaz (GPx) aktivitesini anlamlı derecede azalttığı belirlenmiştir. Ayrıca, BPA'nın süperoksit dismutaz (SOD) aktivitesini artırdığı; ancak diğer bisfenollerin SOD aktivitesini değiştirmediği görülmüştür. Hiçbir bisfenol türevi katalaz (CAT) aktivitesini anlamlı derecede değiştirmemiştir. Çalışmanın sonunda, endüstride BPA'ya alternatif olarak kullanılan BPF ve BPS'nin de BPA'ya benzer toksik etkilerinin olabileceği görülmüştür. Bu nedenle, BPA'ya yeni ve farklı alternatiflerin bulunması ve gelecekte bu alternatiflerin de toksik etkilerinin araştırılması gerekmektedir.

BisfenolBisfenol AHücre dizisi+2
Büşra Özyurt
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2018
00