
1,112
Archived Theses
8
DOIs Assigned
1%
DOI Rate
Discipline
Nietzsche ve Foucault'da güç istenci ve iktidar üzerine bir çalışma
Bu çalışma, Nietzsche'nin güç istenci ve Foucault'nun iktidar kavramlarının, onların felsefelerini nasıl belirlemiş olduğunu göz önüne alarak, bu kavramların kapsamı ve onların diğer kavramlarıyla olan bağlantılarını, düşüncelerinin genel seyri içinde ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bununla bağlantılı olarak, Nietzsche ve Foucault'nun düşüncelerinin çağımızda insan için işaret ettiği olanakları anlamak, bu çalışmanın odak noktasını oluşturmaktadır. Birinci bölümde, Nietzsche'nin dünyayı güç istencinin bir ifadesi olarak görmesiyle ilişkili olarak onun hakikat düşüncesi ve bu düşünceden hareketle metafizik felsefe geleneğine yönelik eleştirisi ele alınmaktadır. Metafizik felsefe geleneğinin hakikati her seferinde bir öte dünya veya kendinde varlık alanı üzerinden tasarlama girişimi, biricik gerçeklik olan yaşamın değersizleştirilmesiyle sonuçlanmış, nihayetinde yaşamını böylesi bir geleneğin hakikat tasarımından hareketle kuran ve örgütleyen modern çağ insanının varoluşu da bu yozlaşma ve çöküşten payını almıştır. Bu belirlenimlerden hareketle Nietzsche'nin bazı temel kavramları ele alınmış ve onun en temel gerçeklik olarak gördüğü güç istenci kavramı ile bağlantıları tartışılmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde ise Foucault'nun özne, öznel deneyim, kimlik kavramları, onun "iktidar" konusundaki düşünceleri ile birlikte ele alınmış ve iktidar kavramının onun düşünceleri içindeki belirleyici konumu açık kılınmaya çalışılmıştır. Foucault'nun, öznenin tözsel bir varlık olarak kavranmasına ve özneye dair her tasarımın verili, değişmeyen bir insan doğası varsayımına dayanmasına yönelik itirazı, onun, insanın kendini ne pahasına bir bilgi nesnesi kılabildiğini ortaya koymaya yönelik çözümlemelerinden hareketle ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Rousseau'nun genel irade kavramı üzerine bir inceleme
Bu çalışmanın odağında Rousseau'nun "genel irade" kavramı bulunmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde, klasik ve modern dönemde ortaya konulan siyaset kuramları ele alınacaktır; bu bölümde Rousseau'nun kuramını şekillendiren kavramsal tertibatı serimlemek ve polemik halinde olduğu düşünceleri ortaya koymak amaçlanmaktadır. İkinci bölümde ise Rousseau'nun kuramının temel kavramlarından olan genel irade kavramı, ilişkili olduğu diğer kavramlarla birlikte ele alınacak, genel irade kavramının tanımıyla uygulaması arasında tespit ettiğimiz farklılıklar ortaya konulacaktır. Sonuç bölümünde ise genel irade kavramının, Rousseau'nun murat ettiği eşitlikçi ve özgürleştirici siyasal zemini kurmaya hizmet edip etmediği tartışılacaktır.
Platon ve Freud'da insan, ruh ve uygarlık
İnsan yaşamı ve eylemleri, düşünce tarihinde her zaman önemli bir konu olarak ele alınmıştır. Öyle ki, insanın nasıl bir canlı olduğunu bilmek, toplumsal yaşamı anlamak ve insanlığın kurduğu uygarlığı ele almak bakımından elzemdir. Bu yüzden birçok düşünür, insan davranışlarını açıklayabilmek için uğraşmış ve bu bağlamda insan ruhu üzerine düşünceler üretmiştir. Platon, insanın içgüdülerine ve arzularına rağmen, toplumda uyum içinde yaşayabileceğini düşünmektedir. Freud ise insanı, doğası gereği bencil olan, hazza ulaşmaktan başka bir amacı olmayan bir canlı olarak düşünmekte; uygarlığı ise insanı sınırlayan, içgüdülerini bastırmaya zorlayan, hoşnutsuzluk veren bir yapı şeklinde tanımlamaktadır. Buna rağmen iki düşünür de insanı açıklayabilmek adına, birbirlerine oldukça yakın ruhsal yapılar oluşturmuş ve uygarlığı bir araya getiren ve gelişmesini sağlayan nedenler söz konusu olduğunda benzer açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu çalışmanın amacı, Platon ve Freud'un insan ve ruh üzerine olan düşüncelerini incelemek, benzerliklerini ve farklılıklarını saptamak ve bu görüşlere bağlı olarak ulaşılan uygarlık tasarımlarını karşılaştırmaktır.
Hegel'de yoksulluk sorunu
Hegel, bilincin gelişiminde özgür iradenin kendisini bir nesne gibi ortaya koyduğu nesnel tin aşamasının diyalektik sürecini Hukuk Felsefesinin İlkeleri'nde soyut hukuk, öznel ahlak ve nesnel ahlaksallık aşamalarının bütünselliği içinde; nesnel ahlaksallık aşamasındaki bütünselliği ise aile, sivil toplum devlet aşamalarında incelemektedir. Hegel, nesnel ahlaksallığın bütünselliğinin tamamlandığı ve sivil toplumun kapsanarak aşıldığı devlet aşamasına geçişte yoksulluk sorununu sivil topluma özgü bir sorun olarak ele almaktadır. Hegel, yoksulluğun radikal bir soruna kendi emeği ile yaşamak onurunu, hukuka olan saygısını ve kendine olan güvenini kaybetmiş bir yığın olan ayaktakımı ile dönüştüğünü vurgulamaktadır. Hegel, her ne kadar yoksulluk sorununa ilişkin servetin yeniden dağılımı, kolonileşme, sivil toplumun yoksullara yardımı, korporasyonlar ve polis gibi çözüm önerileri getirmiş olsa da bu önerilerin belirli bir noktaya kadar işe yarayacağını belirtmektedir. Marx ise yoksulluk sorununa yabancılaşma odaklı yaklaşmakta ve çözümü yabancılaşmanın aşılmasında ve proleter hareket ile sınıflı toplum yapısının ortadan kaldırılmasında görmektedir. Bu çerçevede, Avineri ve Ruda Hegel'i sorunu tespit etmesine rağmen çözümsüz bıraktığı gerekçesiyle eleştirmekte ve Marx'ın çözüm önerisine paralel öneriler ortaya koymaktadır. Plant ise yoksulluk sorununun çözümüne ilişkin devlet müdahalesini savunarak refah devleti odaklı bir öneri getirmektedir. Diğer taraftan, sorunun çözümünün Hegel'in sisteminde mümkün olabileceğini savunanlar korporasyon temelli çözüm önerileri ortaya koymaktadır. Bu tezde yoksulluk sorununa Hegel'in düşünce sistemi içerisinde korporasyon temelli ve sisteme içkin olası bir çözüm önerisi getirilmesi amaçlanmaktadır. Bu çerçevede, çözümün sivil toplum aşamasında ve devletin kontrolü altında aşamalı bir biçimde gerçekleşmesi öngörülmekte; doğrudan devlet müdahalesi veya tam refah devleti oluşumu içerilmemektedir. Bireyler asgari ücret, evrensel gelir desteği gibi iktisadi unsurlarla kısmen koruma altına alınmakta, esasen işgücü piyasasında tutunmaları ve kendilerini değerli hissetmeleri sağlanarak ayaktakımına dönüşmelerinin engellenmesi amaçlanmaktadır. Çözüm önerisinin merkezinde yukarıda belirtilen politikalar çerçevesinde korporasyon ve eğitim reformları bulunmakta; çözüm, farklı yaklaşımlardan unsurlar barındıran melez bir model olması ile literatürdeki korporasyon temelli çözüm önerilerinden farklılaşmaktadır.
Kant'ın pratik felsefesinde beden problemi
Bu çalışma, Kant'ın pratik felsefesinde akıl ve beden kavramını ele alışından hareketle "beyaz erkek" bedenlerinden farklı bedenleri temsil eden hayvan, kadın ve siyahi bedenlerinin, Kant'ın pratik felsefesinde nasıl konumlandırıldığını eleştirel bir okumayla ele almayı amaçlamaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde Kant öncesi felsefede akıl ve beden arasındaki ilişkinin ele alınışı doğrultusunda farklı bedenlerin nasıl konumlandırıldığı, Kant'a zemin oluşturması bakımından; Platon, Augustinus, Descartes ve Hobbes'un düşünceleri doğrultusunda araştırılacaktır. İkinci bölümde Kant'ın ahlak, hukuk ve politika alanlarında bedeni nasıl konumlandırdığı akıl kavramıyla karşılaştırmalı bir şekilde serimlenecektir. Üçüncü bölümde Kant'ın beden ve aklı pratik felsefesinde konumlandırış biçimi doğrultusunda hayvan, kadın ve siyahilerin Kant'ın pratik felsefesinde nasıl konumlandırıldığı araştırılacaktır. Bu sayede Kant'ın, pratik felsefesinin evrenselliğini şüpheye düşürebilecek bir yanının olup olmadığı tartışılacaktır.
Felsefe - mitos ilişkisinde Platoncu izler: Hegel ve Derrida'nın Platon yorumu
Hegel temel öğesi düşünce olan felsefenin mitik öğelerden arındırılması gerektiğini belirtirken Derrida felsefenin tamamıyla logos merkezli bir etkinlik olması gerektiği düşüncesine karşı çıkar. Bu düşünceleri filozofların Platon yorumlarını belirlemiştir. Ortaya iki farklı belirlenim çıkar ve bu iki belirlenim birbiriyle çelişir. Hegel Platon'un felsefesini mitos barındırması sebebiyle kusurlu bulurken Derrida ona logos merkezli felsefe geleneğini başlatan isim olarak işaret eder. Platon'un bir yandan mitosu logosa karşı aşağı konumlandırdığını bir yandan da felsefesini mitosla beslediğini anımsadığımızda neden birbiriyle çelişen yorumlara açık olduğunu anlarız. Bu yüzden Hegel ve Derrida'nın karşıt yorumları arasında bir karar verebilmek için öncelikle Platon'un neden mitos kullandığı sorusuna yanıt vermek gerekmektedir. Bu çalışmada ilkin bu soruya bir yanıt vermek ve bu yanıt ışığında filozofların birbirine karşıt yorumlarından hangisinin Platon'u daha iyi yansıttığını belirlemek hedeflenmektedir. Nihayetinde logos ile mitosun özgün, farklı ve benzer özellikleri yadsınmadan felsefenin mitosla olan tartışmalı ilişkisi yeniden değerlendirilecektir.
Epiktetos ve Marcus Aurelius'da ölüm
Ölüm, insan için mevcut yaşamın sonu anlamına gelmektedir ve ölümünün ardından geri dönen kimse olmadığı için bilinmezlik içermektedir. Ölümün ne olduğunu bilmeyen kişi için ölüme karşı nasıl bir tavır takınılması gerektiği büyük bir soru işaretidir. Bu bilinmezlik insanın ölüme karşı yanlış yargılarda bulunmasına neden olmakta ve kişinin erdemsiz davranıp mutsuz olmasına neden olmaktadır. Bundan dolayı ölüm hakkında cevaplanması gereken bazı sorular bulunmaktadır. Bu sorulardan bazıları şunlardır: Ölüm nedir? Ölüm iyi, kötü veya farksız mıdır? Ölüme insanın müdahalesi bulunur mu? Ölümden sonra ruhun ve bedenin durumu nedir? Bu sorulara cevap aramak için çalışma boyunca Stoa Okulunun son dönem filozoflarından olan Epiktetos ve Marcus Aurelius'un felsefelerinde ölüm düşüncesinin yeri açıklanacak, ölüm düşüncesi kapsamlı bir şekilde değerlendirilecek ve ölüm hakkındaki sorulara bir çözüm aranacaktır.
Schopenhauer ve Nietzsche'nin nihilizminde yaşamın yadsınması ve olumlanması
Bu tezde, Schopenhauer ve Nietzsche arasındaki karşıtlık, Leopardi'nin bir yan unsur olarak tartışmaya dahil edilmesiyle birlikte pasif nihilizm ve aktif nihilizm arasındaki karşıtlık biçimini almıştır. Bu filozofların ele aldığı birtakım genel meseleler, hayatın anlamı ve/veya anlamlılığı sorunsalı bağlamında ele alınarak; hangi tutumun daha tutarlı, daha yerinde yahut daha makul olduğu konusunda bir karara varılmaya çalışılmıştır. Görülmüştür ki her iki filozofun da birtakım önemli tutarsızlıkları vardır. Ancak burada ortaya çıkan şey şu ki: Her iki filozofun da hayatı anlama ve/veya anlamlandırma tarzı, önemli ölçüde onların metafizik kabullerinin ve bencilliğe ilişkin tutumlarının belirlenimi altındadır. Benlik doğal olarak bencildir ve doğal istecimizi olumlamak bencilliği olumlamak anlamına gelmektedir. Nitekim bencillik, istencin olumlanması ve yaşamın olumlanması korelasyon içindedir. Mamafih yaşamın olumlanmasının mı yoksa yadsınmasının mı makul/yerinde olduğuna dair nihai karar ise yaşamın değerli ve anlamlı olup olmadığına, yaşamın beyhude olup olmadığına bağlı olarak alınacaktır. İşbu tezde filozofların buna karar verebilmek için sunduğu argümanlar serimlenmiş ve hangi kararın daha tutarlı olduğu mülahaza edilmiştir.
Foucault'nun etik anlayışında "Parrhesia" kavramı
Bu tez çalışmasının temel amacı, ilk olarak Euripides'in metinlerinde ortaya çıkan parrhesia kavramının özelde Foucault'un hakikati söyleme kavramsallaştırması üzerinde bıraktığı tarihsel değişimlerini incelemektir. Parrhesia, bir kişinin hakikati bilebilmek için kendisine dair hakikati bilmesi gerekliliğini dile getirerek doğru söyleme cesaretinin sergilenmesi gerekliliğini vurgulayan bir kavramdır. Dolayısıyla parrhesia kavramı çerçevesinde parhessia'nın kavramsal ve anlamsal çözümlemesi yapılıp Foucault'nun etik anlayışının tüm temas kollarını detaylandırabilmek adına Antik Yunan filozofları esas alınarak inceleme yapılmıştır. Tez çalışmamızın birinci bölümünde Foucault'nun Doğruyu Söylemek ve Hakikat Cesareti adlı eserlerini ön plana alarak ortaya koymuş olduğu hakikat bilgisi ve hakikat konuşmacısının hangi özelliklere sahip olduğu açıklanmıştır. Parrhesia'nın kavramsal ve anlamsal analizini içeren bu bölüm içerisinde Foucault çizgisinde bir parrhesiastes örneği olarak Sokrates örneklendirilmiştir. Sokrates örneği üzerinden bir Parrhesiastes'ın ne gibi risklerle karşılaşabileceği irdelenmiştir. Sokrates'in Savunması eserinden yola çıkılarak Antik Yunan felsefesinde bir Parrhesiastes örneği olarak gösterilen Sokrates'in neden politikaya girmeyi reddettiğini veya politikaya girmiş olması durumunda ne tür risklerin olabileceği geniş bir perspektifle sunulmuş ve siyasi Parrhessia'nın göstergeleri Foucault'nun bakış açısıyla değerlendirmek hedeflenmiştir. İkinci bölümde ise Parrhesia'nın etik düzleminde bir ifade edilişini konu alınmış, bir hakikat pratiği olan askesis pratiklerinin parrhesia ile irtibatı kurulmaya çalışılmıştır. Yapılan bu çalışmada Kiniklerin doğru yaşam felsefesi ve Foucault'nun Kinikler üzerinden açıkladığı parhessia bakış açısı konuyu aydınlatmıştır.
Deleuze felsefesinde kavramın mantığı
Bu çalışma "felsefe nedir ve Deleuzcü felsefe hangi mantığa dayanır" sorusu bağlamında Deleuze'ün felsefesinde kavram üretmenin rolünü ortaya koymaya çalışmaktadır. Çalışma bu soruyu Deleuze'ün rizom, socius, kültür, beden, oluş, virtüel ve edimsel kavramları bağlamında cevaplandırmaya çalışmaktadır. Bunu yapabilmek için Deleuze'ün kavram tanımı ve kavram yaratma mantığı bağlamında metodolojisini ve düşünce biçimini şekillendiren temel yapı taşları olarak ele alınan bu kavramlar, hepsi eşit derece olmasa da bu çalışmada detaylandırılmaktadır. Bu sebeple, bu çalışmada, felsefenin öldüğü, en azından içinde bulunduğumuz dijital çağda felsefe yapmanın son derece külfetli bir işe dönüştüğü ve kavramsal üretimlerin belirsizleştiği bir dönemde, Deleuze'ün, kavram yaratarak felsefenin nasıl yeniden hayat bulabileceğine ilişkin tespitleri öne çıkarılmaktadır. Dolayısıyla bu çalışma, Deleuze'ün felsefe yapma biçimini takip ederek Deleuzcü bir felsefenin nasıl yapılabileceğini yine onun kavramları üzerinden göstermeye çalışmaktadır.
Husserl'in fenomenolojisinde hakikat arayışı ve yöntem sorunu
Bu tezin konusu Husserl'in fenomenolojisinde hakikat arayışı ve yöntem sorunudur. Hakikat arayışı fenomenolojiye gelinceye kadar bilim kesinliğinde olmaktan ziyade daha teorik temelli bir tanımla ortaya çıkmıştır. Ancak 20. yüzyıla gelindiğinde Husserl burada bir problem noktasını fark etmiş ve hakikatin fenomenolojide bilim kesinliğinde olması gerektiğine dair bir tez ileri sürmüştür. Bu tezi ile birlikte Husserl, hocası Brentano'nun katkı sağladığı kavramları geliştirerek fenomenolojik yöntemin kurucu filozofu olarak kabul edilmiştir. Hakikate ulaşmanın yöntemi olarak fenomenolojide epokhe yöntemini önermiş ve hakikate giden yolun aşamalarını göstermiştir. Tezin ilk kısmında hakikat ile ilgili tezlere değindikten sonra diğer kısımda fenomenolojiyi yöntem olarak ele alacağız ve diğer disiplinlerde nasıl tezahür ettiğine dair açıklamalara yer vereceğiz. Sonuç kısmında fenomenolojinin hakikat bağlamındaki tezlerine dair yorumlar yaptıktan sonra fenomenolojik yöntemin zorlukları ve katkıları üzerinde duracağız. Tezin temel iddiası genel itibariyle hakikat arayışının fenomenolojideki tezlerine değinmek ve fenomenolojinin yöntem olarak nasıl ortaya çıktığına dair problemleri öne sürdükten sonra birtakım çözüm önerilerine de yer vererek tezi sonuçlandırmaktır.
Yapay zekânın gücü ve sınırları üzerine felsefi bir soruşturma: John Searle
Bu tez çalışmasında, yapay zekânın insan zihnini temsil etme kapasitesi felsefi bir perspektiften ele alınacaktır. Çalışmamızda temel hedefimiz, yapay zekânın insan zihninin öznel, bilinçli ve niteliksel yönlerini tam anlamıyla taklit edemeyeceğini ortaya koymaktır. İlk aşamada, yapay zekâ kavramının tarihsel sürecini, temel yaklaşımlarını ve zihnin hesaplamalı modellerini inceleyeceğiz. Bu doğrultuda, insan benzeri davranış, problem çözme becerisi, doğal dil işleme ve makine öğrenmesi gibi alanlarda geliştirilen yöntemleri değerlendireceğiz. İkinci aşamada, yapay zekânın bilişsel temellerini epistemolojik ve ontolojik bakış açılarıyla sorgulayacağız. Nörobilimsel, psikolojik, temsili ve bağlantısal modeller üzerinden insan zihninin karmaşık yapısını çözümlemeye çalışacağız. Üçüncü aşamada ise John Searle'ün biyolojik natüralizm kuramı ekseninde yapay zekâ konusunu daha derinlemesine inceleyeceğiz. Bilinç, qualia ve işlevselcilik eleştirilerini merkeze alarak, Searle'ün Çin Odası Deneyi ışığında yapay zekânın sınırlarını tartışacağız. Bu bölümde, sistem, robot ve beyin simülatörü yanıtları gibi çeşitli karşı argümanları da değerlendireceğiz. Son olarak, zihinsel nedensellik sorununu Searle'ün yaklaşımı doğrultusunda ele alacağız. Nedensel dışlanmışlık problemi ve insan davranışının açıklanması çerçevesinde yapay zekânın etik ve nedensel boyutlarını irdeleyeceğiz. Tezimizin genel hedefi, yapay zekânın insan zihninin derin yapısal özelliklerini ve bilinçli deneyimini temsil edemeyeceğini göstermek olacaktır. Bu çalışma ile yapay zekânın yalnızca işlevsel süreçleri taklit edebildiği, fakat insan zihninin özgün, bilinçli ve bütüncül doğasına erişemeyeceği sonucuna ulaşmayı planlıyoruz.
Monizm ve düalizme karşı biyolojik doğalcılık: John Searle
Analitik zihin felsefesi tarihindeki baskın görüşler olan materyalizm ve düalizmden farklı bir yaklaşım sergileyen Searle'ün biyolojik doğalcılık teorisi, bu çalışmanın temel konusunu oluşturmaktadır. Zihinsel olanı fiziksele indirgemeyen ve aynı anda zihne farklı bir ontolojik kategori atfetmeyen biyolojik doğalcılığa göre, zihin beynin üst seviye bir özelliğidir. Zihin anlayışının merkezine bilinci yerleştiren Searle'ün ana amacı, bilincin öznelliğinin zihnin bilimsel incelenmesinde bir sorun yaratmayacağını göstermektir. Zihin felsefesindeki hâkim görüşler ile zıtlık oluşturan bu iddiayı temellendirmek adına materyalizm ve düalizm ile bir hesaplaşma içerisine giren Searle, bu akımlarda var olduğunu iddia ettiği kavramsal yanlışlıklardan yola çıkarak alternatif bir bakış açısı geliştirmektedir. Bu bakış açısının en önemli unsurlarından bir tanesini de yapay zekâ argümanına karşı öne sürdüğü Çin odası düşünce deneyi oluşturmaktadır. Çin odası düşünce deneyi Searle'ün bütüncül zihin anlayışını kavramak açısından önemli iddialar içermektedir. Bu deneyle Searle'ün esas hedefi, bilgisayar programları gibi sentaktik işleyişe sahip olan yapıların, anlamsal içeriğe sahip olamadıklarından onlara ait bir zihnin varlığından söz etmenin yanlış olacağını gerekçelendirmektir. Bu çalışmada, bu gerekçelendirmenin sistematik yapısı ayrıntılı olarak ele alınacak olup, iddialarına karşı sunulan anti-tezlerin haklılıkları da objektif bir yaklaşım ile değerlendirilmeye çalışılacaktır. Searle'ün başka zihinler problemi hakkındaki muhtemel görüşleri de Çin Odası argümanından hareketle yorumlanacak ve biyolojik doğalcılık içerisine adapte edilmeye çalışılacaktır. Son olarak Searle'ün zihin felsefesindeki özgün duruş noktasının çağdaşları üzerinde bıraktığı etkiler ile birlikte alanı içerinde bulunduğu konum değerlendirilecek ve öznellik, niyetlilik, nedensellik, niteliksellik gibi kavramlar üzerine kurduğu zihin teorisinin sunduğu argümanlar eleştirel bir bakış açısıyla ele alınacaktır. Bu bağlamda, zihin felsefesi alanında geleneksel yaklaşımlardan farklı bir tarzı benimseyen Searle'ün bütüncül zihin anlayışının analitik değerlendirilmesinin yapılması ile Türkiye'deki yetersiz sayıdaki zihin felsefesi çalışmalarına mütevazı bir katkı yapılması hedeflenmektedir. Anahtar Kelimeler: John Searle, Biyolojik Doğalcılık, Zihin, Bilinç
Arthur Schopenhauer ve Nurettin Topçu'da irade ve insan problemi
"Arthur Schopenhauer ve Nurettin Topçu'da İrade ve İnsan Problemi" başlıklı bu çalışma her iki filozofun felsefi sistemlerini ve bu sistemlerinde irade ve insan anlayışlarını karşılaştırmaktadır. Schopenhauer felsefesinde irade nedensiz ve amaçsız kör irade olarak varlığın sebebi ve dinamik gücüdür. İrade kendini insanda ve tabiatta nesneleşerek ortaya çıkarmaktadır. Dünyadaki acı, sefalet ve kötülüğün kaynağı yine iradedir. Çünkü irade tükenmek ve doymak bilmeyen bir isteme olarak bütün var olanları belirlemekte, bireyin değil türün sürekliliğinin korunmasını arzulamakta ve insanı acı, can sıkıntısı, aşk gibi ihtiyaçlarla kuşatmaktadır. Hayat iradenin esaretidir ve insan için en iyi yol iradeyi inkâr etmesi; sanat, merhamet ve çileci yaşam pratiklerinde kendinde iradeyi öldürmesi ve acıyla dolu yaşamdan Nirvana'nın(hiçliğin) mutlak acısızlık durumuna erişmesidir. Nurettin Topçu, Schopenhauer'in irade anlayışından hem yararlanmakta hem de eleştirmektedir. Ona göre Schopenhauer iradeye isyanında haklıdır fakat ulaştığı sonuç itibariyle insana kurtuluş olarak hiçliğe sığınmayı teklif etmesi hatalıdır. Topçu'ya göre her hareket daha mükemmel olana özlemdir ve her isyan karşısına aldığı düzene karşılık yeni bir düzen getirmelidir. Topçu'da irade kaynağını sonsuzluktan alır ve yine sonsuzluğu arzular; insan kendinden başlayarak aile, toplum, devlet, insanlık gibi hareket sahalarında Mutlak iradeye iştirak ederek sonsuzluğa ulaşmanın talibi olmalıdır. Gerçek isyan iradenin inkârı değil onu kademe kademe yükselterek evrensel ve sonsuz olanı istemektir. Schopenhauer iradeyi inkâr etmekle insanı hiçliğe sürüklemiş, onun sonsuzluk boyutunu ıskalamıştır. Oysa irade kaynağını sonsuzluktan alan bir çağrıdır ve inkâr edilerek değil ona iştirak edilerek yaşanmalıdır. Schopenhauer'de kötülüğün kaynağı olan ve kurtuluşun ancak onun inkârıyla mümkün olduğu irade; Topçu'da insanı hiçliğe değil Sonsuzluğa ulaştıracak bir imkân ve evrensel nizamdır. Anahtar kelimeler: Schopenhauer, Topçu, irade, hareket, insan, isyan ahlakı, hiçlik, sonsuzluk, personalizm
Modern İslâm felsefesi tarihi yazımları: T. J. De Boer örneği
Tezin konusunu genel anlamda, T. J. De Boer'in İslâm felsefesiyle ilgili düşünceleri oluşturmaktadır. De Boer, İslâm felsefesine oryantalist bir bakış açısıyla yaklaşmış ve bunun sonucu olarak önyargılı bir tutum sergilemiştir. İslâm felsefesine karşı eleştirel ve yetersiz bir tavır almasında kendi döneminin siyasi ortamının da etkili olduğu söylenebilir. Konumuzu, tarihsel açıdan ele aldığımızda o döneme hâkim olan iki temel ön yargıyla karşılaşırız; bunlardan birincisi, ırk ayrımcılığından kaynaklanan ve Arapların felsefeye çok uzak olduğu, gerçek anlamda felsefeyi anlayamadıkları görüşüdür. İkinci önyargı ise bütün bilimleri Eski Yunan'ın eseri ve ürünü şeklinde gösteren ve bunları Yunan mucizesi olarak adlandıran görüştür. Buna göre, Batı tüm kültür ve bilgi birikimini Yunan medeniyetinden almış ve İslâm felsefesi var olan Yunan felsefesini tercüme ve çeviri yollarıyla Batıya aktarmaktan daha fazla bir şey yapmamıştır. Bu durumda da, İslâm felsefesinin özgün bir felsefe olduğundan bahsedilemez teorisini savunurlar. Anahtar Kelimeler: T.J. De Boer, İslâm felsefesi tarihyazımı, aktarım tezi
Karl Popper'de bilgi sorunu
Bu tez çalışmasında Karl Raimund Popper'in Bilgi Görüşü irdelenmeye çalışılmıştır. Bu amacı yerine getirebilmek için öncelikle Popper'in hayatı ve entelektüel gelişimi serimlenmiş, daha sonra ise Popper'in bilgi anlayışının bazı hususiyetleri ortaya konarak bilginin yanılabilirliği, modern bilginin otoritesiz bilgi özelliği, bilgide kesinliğin bulunmayışı ve bilginin eleştirilebilirliği başlıkları altında açımlanarak incelenmeye çalışılmıştır. Bir sonraki bölümde ise Popper'in özgün konumunun ortaya daha iyi çıkarılabilmesi için Popper'in epistemolojik olmayan yaklaşımlardan sosyolojizm ve psikolojizme dair tenkidine yer verilmiştir. Sonuç bölümündeyse Popper'in aklȋ ve nesnel bilginin imkânına dair özgün ve savunulabilir bilgi anlayışı sunulmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Karl Popper, bilgi felsefesi, yanılabilirlik, otoritesiz bilgi, eleştirel tutum.
Gelenekselci ekolün sanat felsefesi anlayışı
Bu tez, Gelenekselci Ekolün sanat felsefesi anlayışını konu edinmektedir. Yirminci yüzyılda ortaya çıkmış bir düşünce okulu olan Gelenekselci Ekol, özünde kadim varlık, Tanrı ve insan anlayışlarının modernist dünyada tekrar hatırlanması için bir yol gösterici niteliğindedir. Çok katmanlı, bütünlüklü ve sistemli bir felsefe kuran Gelenekselciler, sanatı da Hakikat'in tezahürlerinden biri olarak görerek felsefelerinin odağına yerleştirmişlerdir. Bu ekole göre sanat, kökeni bakımından İlahidir. Sanatın işlevi ise insana yüksek hakikatleri ve bizatihi insanın teomorfik yapısını bildirmek, bu bakımdan insanın tekâmülünün aracı olmaktır. Gelenekselci ekolün yaklaşım tarzı yalnız kutsal ve geleneksel sanatları açıklamakla kalmayıp, kutsal dışı sanatı da natüralizm ve profanlaşma eğilimiyle açıklamakta; ayrıca sanatçı, deha, üslup, gelenek gibi sanatla yakinen ilişkili kavramları da tutarlı bir şekilde açıklama başarısına sahiptir. Bu nedenlerle Gelenekselci Ekolün sanat felsefesi anlayışı ve sanatın hakikatle ilişkisi dikkate değerdir. Philosophia Perennis'in en önemli iddiaları Tek Olan'dan hiyerarşik ve katmanlı bir şekilde tecelli eden varlığın, o Tek Olan'ın temsilleri oluşu ve metafizik yapısı gereği gündelik dile gelmeyen bu varlığı ifade edebilmek için ancak teşbihi de içeren sembolist bir dil kullanımının gerekliliğidir. Bu bakımdan bizzat varlık sembolisttir, onun bir cüzü olan sanat da bu sembolist dili kullanarak simgelere başvurur. Bu sebeple tezimizde sanat felsefesinde temsile yaklaşımlardan bahsedilerek Gelenekselci Ekolün tutumu belirlenmiş, ayrıca tutarlı bir bütünlük yakalamak adına Gelenekselci Ekolün sanat felsefesinden bahsetmeden önce Metafizik, Varlık, Bilgi ve İnsan yaklaşımları irdelenmiştir. Sanatın ne'liği, işlevi ve anlamının Philosophia Perennisçiler tarafından açıklanmasının ardından onlara getirilen eleştiriler ve problematikler ele alınarak bu yaklaşımın başarısı test edilmiştir.
Türk Düşüncesi Dergisi'nde medeniyet sorunsalı
Türk Düşüncesi Dergisi yayımlandığı dönemlerde Türk fikir hayatına yön veren pek çok yazarı ve onların görüşlerini ihtiva eden bir düşünce dergisidir. Medeniyet meselesi ve medeniyetin sahip olması gereken özellikler dergide farklı yazarlar tarafından irdelenmiş, açıklanmaya çalışılmıştır. Literatüre bakıldığında medeniyetin henüz üzerinde mutabakata varılmamış bir kavram olduğu anlaşılmaktadır. Bazı düşünürler medeniyeti bir teknolojik üstünlük, bazıları bilimde ileri olmak, bazıları ise estetiğin ve mimarinin ön plana çıktığı bir nizam olarak görmektedir. Buna ek olarak medeniyeti hukukta ve adalette ileri gitmek olarak algılayan düşünürler de mevcuttur. Türk Düşüncesi Dergisi medeniyet sorununa ilişkin eleştirel bir bakışla yapılmış tahliller içermektedir. Dergide medeniyet, medeniyet buhranı, batılılaşma, inkılap ve şahsiyet kavramları derinlemesine ele alınmış ve doğu-batı sentezi fikri üzerinde durulmuştur. İlk sayısı Aralık 1953'te çıkan Türk Düşüncesi Dergisi toplam 63 sayı basılmıştır. 1960 darbesi ile derginin yayım hayatına son verilmiştir. Derginin editörü ve sahibi Türk edebiyatının önde gelen romancılarından olan Peyami Safa'dır. Ancak Peyami Safa bu dergide hiçbir edebi yazı kaleme almayarak, düşünür kimliğiyle karşımıza çıkmaktadır. Safa Türk Düşüncesinde özellikle batılılaşma, medeniyet ve ahlak buhranı üzerine felsefi tahliller yapmıştır. Derginin fikir çerçevesini çizen diğer yazarlar İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Hilmi Ziya Ülken ve Mustafa Şekil Tunç'tur. Türk Düşüncesi Dergisinde enine boyuna masaya yatırılan medeniyet kavramı, her şeyden önce bir ahlak nizamıdır. Medeniyet bir birikimin neticesi olarak ortaya çıkar ve geçmişten alınan güçle ileriye doğru yapılan hamlelerdir. Türk Düşüncesi Dergisine göre bir medeniyetin kurulması ve ihya edilmesinde etkili olan bir takım unsurlar vardır. Bu unsurları dil, din, kültür, bilim, felsefe, sanat ve edebiyat başlıkları altında toplamak mümkündür. Bu unsurlar dergide tespit edilerek, ayrı başlıklar halinde incelenmiştir. Türk Düşüncesi Dergisinde yer alan temel iddialarından birine göre Batı medeniyeti bir buhran ve çöküntü içerisindedir. Özellikle Peyami Safa tarafından kaleme alınan yazılarda Batının teknolojide ileri olmasına rağmen, ahlaki olarak bir buhran yaşadığı ileri sürülmektedir. Dergiye göre medeniyet buhranı, çoğu zaman o medeniyeti oluşturan bireylerdeki ahlakın ve ardından şahsiyetin çöküşüyle birlikte gelir. Dergide medeniyet ile şahsiyet arasında benzetme yapılması dikkat çekicidir. Medeniyetlerin de bir şahsiyeti olduğu, bu şahsiyetin kendi kendini inşa ettiği üzerinde durulmaktadır. Dolayısıyla, şahsiyetin temelinde ahlak olduğu gibi, medeniyetin de temelinde ahlak olduğu belirtilmiştir. Bu çalışma Türk Düşüncesi Dergisinde ele alınan medeniyet buhranını felsefi bir bakışla tahlil emek amacı ile yapılmıştır. Bu düşünce etrafında batılılaşma, inkılap, doğu-batı sentezi ve şahsiyet meseleleri irdelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Türk Düşüncesi Dergisi, Medeniyet, Batılılaşma
Varoluşçu felsefenin Türkiye'ye girişi ve etkileri
Varoluşçuluk sınırları sıkı sıkıya belli bir felsefi kuram olmaktan ziyade felsefe tarihi içerisinde, farklı dönemlerde ve değişik filozoflar tarafından işlenmiş ve sergilenmiş bir tutumdur. Bu tutum insanı sahip olduğu ilişkiler ağı içerisinde anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır. İnsan Sartre'ın tabiri ile "ne ise o olan bir varlık değil, ne değilse o olan bir varlıktır". Bunun anlamı onun daima bütün tanımlamalar ve indirgemelerden daha fazla bir varlık olmasıdır. İnsan özgürlüğü insanın kendi gayreti ile ilgilidir. İnsan bir proje varlıktır ve onu gerçekleştirecek olan yine kendisidir. Bu tezde üzerinde durulan ana konu, varoluşçuluğun Türkiye'de alımlama sürecidir. Varoluşçuluğun temel kavramları çerçevesinde, insan varlığını sorgulayan filozoflar tarafından ortaya konan düşüncelere yer verilen çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, varoluş ve varoluşçuluk kavramlarının tanımları ile varoluşçuluğun literatürde nasıl algılandığı incelenmiştir. Bugünkü bütünlüğüne kavuşma sürecinin anlaşılabilmesi için, varoluşçuluğun tarihsel kökleri Doğu ve Batı kültürleri çerçevesinde ele alınmıştır. Teist ve Ateist varoluşçu filozofların insanın yaşamdaki seçimleri, kim olduğu, ne olmaya çalıştığı, kendini gerçekleştirmesi gibi konuları nasıl ele aldıklarını incelenmiştir. İkinci bölümde varoluşçuluğun Türkiye'ye girdiği dönem ve koşullar incelenmiştir. Varoluşçuluğun algılanması ve temel eserlerin çeviri süreci anlatılmıştır. Varoluşçuluk konusunda akademik alanda çalışmaları bulunan çok sayıda kıymetli hoca bulunmakla beraber geniş kapsamlı çalışmaları ve bakış açısı nedeni ile seçilmiş olan Prof. Dr. Kenan Gürsoy ayrı bir başlık altında incelenmiştir. Varoluşçuluğun Türkiye'ye girişi ise Hilmi Ziya Ülken örneği üzerinden incelenmiştir. Üçüncü bölümde, varoluşçuluğun Türkiye'ye etkileri edebiyat, sinema ve sanat çerçevesinde ortaya konmaya çalışılmıştır. Edebiyat alanında Bilge Karasu örnek isim seçilerek, Karasu'nun varoluşçulukla ilgili eserleri çerçevesinde varoluşçu edebiyat incelenmiştir. Ülkemizde, varoluşçuluğun bugün hangi konumda bulunduğu ifade edilmeye çalışılmıştır. Sonuç bölümünde, varoluşçuluğun ufku anlatılacak, akademik alanda varoluşçulukla uğraşmış akademisyenlerin ilgili eserlerine yer verilmiştir.
Spinoza'da bilgi ve etik ilişkisi
On yedinci yüzyıl bir yandan gelenekten kopuşu ifade ederken öbür yandan da modern ve yeni bir özne inşa etmektedir. Bu yenilik felsefenin varlık, bilgi ve değer alanlarının yeniden konumlanmasını da zaruri kılmıştır. Çağın bir filozofu olarak Spinoza'nın felsefesi de hem modern hem de geleneksel özellikleri bir arada bulundurur. Bu anlamda Spinoza, kendi düşüncelerini varlığın temel olduğu bir bilgi ve etik ilişkisi üzerine bina etmektedir. Biz bu çalışmamızda Spinoza'nın bilgi ve etik düşüncelerini birbiri ile olan ilişkisi bakımından ele aldık. Spinoza'nın etiği bir bilinçlenme etiği olarak anlaşıldığı için bilgi onun için ahlaklı olmanın ön şartıdır. Bu anlamda biz bilgiyi ele alırken, öncelikle Spinoza'nın yönteminden, bilginin tanımından, doğasından ve türlerinden söz edip bir bilinç varlığı olarak insana nihai bir amaç tayin etmeye çalıştık. Benzer şekilde etik söz konusu olduğunda, ahlaki değerlerden, tutkuların doğasından ve özgürlükten söz edip, etik bir varlık olarak insanın nihai gayesini anlamaya çalıştık. Son olarak da bilginin etik için gerekli ve zaruri olan önceliğinden hareketle, ahlakı, tutkulardan kaçınmayı ve özgürlüğü bilinç varlığı olan insan açısından nihai bir varış noktası olarak kritik etmeye çalıştık. Bu anlamda Spinoza'nın etiğinin, "doğru eylem için upuygun bilgi" olarak insanı Tanrı'nın sevgisine yönelten bir gayede olduğunu göstermeye çalıştık. Anahtar Kelimeler: Bilgi, Etik, Bilgi ve Etik İlişkisi, Tutku, Özgürlük
Şafak Ural ve pozitivizm
Bu tez çalışması felsefe alanında ülkemizde yetişen Şafak Ural'ın hayatı, çalışmaları özellikle Pozitivizm üzerine görüş ve değerlendirmeleri dikkate alınarak Viyana çevresi pozitivizmi üzerine bir incelemeyi kapsamaktadır. Öncelikle pozitivizmin tarihsel arka planı, Batı ile Türkiye düşünce tarihindeki yeri ve etkisi incelenip aydınlatılmaya çalışılmış, sonraki bölümlerde Ural'ın pozitivizm üzerine araştırmalarına ve ulaştığı bazı sonuçlara yer verilmiş, Ural'ın araştırmaları sonucunda kaos teorisi ve puslu mantık ile birlikte pozitivizm üzerine görüşleri ortaya konulmuş, Sonuç bölümünde ise Ural'ın Viyana Çevresi ve pozitivizm üzerine görüşleri ve bu görüşlerin sonuçları tartışmaya açılmıştır. Anahtar Kelimeler: Şafak Ural, Viyana Çevresi, metafizik, kaos teorisi, puslu mantık.
Wilhelm Dilthey'da anlamanın bağlamları
Bu tez, Wilhelm Dilthey'ın düşünce sisteminde merkezi bir konuma sahip olan anlamanın bağlamlarını ele almaktadır. Giriş kısmı, Dilthey'ın entelektüel yaşamı, eserleri ve üzerine yapılan çalışmalara yer verilir. Birinci bölümde Dilthey öncesi hermeneutik disiplinini geçmişi verilir. İkinci bölümde Dilthey hermeneutiğinin temel kavramları aydınlatılır. Üçüncü kısımda Beşerî ilimler için bir yöntem olarak anlamanın formları sunulur. Doğa ilimlerinin aksine, Dilthey beşerî ilimlerin konusunun ancak bireysel, kültürel ve tarihsel bağlamı içinde anlaşılabileceğini ileri sürer. Çünkü, insan yaşamı, anlam taşıyan ve tarihsel olarak şekillenen bir yapı arz eder. Bu bağlamda, anlam; ifadelerin tarihsel, toplumsal bağlamından ve deneyimlerden ortaya çıkar. Böylece anlam ne tamamen sübjektif ne tamamen objektiftir. Diğer bir ifade ile, anlama yaşam deneyimiyle iç içe geçen ve yorum vasıtasıyla yeniden bir inşadır. Sonuç bölümünde Dilthey'ın beşerî ilimleri hermeneutik olarak doğa ilimlerinden bağımsız kılma çabası değerlendirilir.
Abdullah Necati Akder'de felsefenin işlevi
Akademik kimliğiyle olduğu kadar düşünce hayatı ve toplumsal meseleler karşısındaki özgün duruşuyla tanınan Abdullah Necati Akder, Cumhuriyet dönemi Türk düşünce dünyasında önemli izler bırakmıştır. Bu çalışmada, Cumhuriyet dönemi Türk düşünce hayatında kendine özgü bir yeri olan Abdullah Necati Akder'in fikrî yönelimi ele alınmıştır. Akademik ve bürokratik alanlarda uzun yıllar hizmet vermiş olan Akder, özellikle millet, ahlak, medeniyet, değer, kültür, ordu, ideoloji, din gibi temel kavramlar üzerine yoğunlaşmıştır. Düşüncelerini ise büyük ölçüde makaleler yoluyla kamuoyuna sunmuştur. Kendisinin müstakil bir kitabı bulunmamakla birlikte, çeşitli dergi ve kurum yayınlarında yer alan yazıları Türk düşünce tarihi açısından önemli izler taşımaktadır. Abdullah Necati Akder'in düşünsel çabasında en belirgin yönlerden biri, Ziya Gökalp'e duyduğu fikrî bağlılık ve onun sistematik yaklaşımına gösterdiği sadakattir. Hayatı boyunca Gökalp'in görüşlerini açıklamak, yorumlamak ve yeniden gündeme taşımak için çalışmış, onun hars, medeniyet, terbiye, ideoloji gibi kavramsallaştırmalarını yorumlayarak güncel meselelerle ilişkilendirmiştir. Bu yönüyle Akder, Ziya Gökalp'in düşüncelerini çağının toplumsal ve kültürel şartlarında yeniden işlemiştir. Dolayısıyla Akder, geçmiş, gelecek ve içinde bulunulan dönem arasında bağ kuran ve rehberlik eden bir mütefekkirdir. Akder'in yazılarında, milletin birlik ve bütünlüğünü tehdit eden ideolojik savrulmalara karşı net tavrı dikkat çekmektedir. Özellikle aşırılıklara, kutuplaştırıcı ve yabancılaştırıcı ideolojik yönelimlere karşı kültürel sürekliliği ve milli kimliği muhafaza eden bir çizgide yer almıştır. Bu anlamda Halk evleri, Türk Ocakları vb. kurumlar aracılığıyla topluma düşünsel ve ahlakî bir istikamet kazandırmayı hedeflemiştir. Bu tezde, Abdullah Necati Akder'in felsefeye yüklediği işlev incelenmiş, onun düşünce yapısı, kavramlarla kurduğu ilişki ve Türk düşünce geleneğine katkısı ortaya konmuştur. Akder, her şeyden önce düşünmeyi bir vatani görev, fikir üretmeyi ise millete karşı sorumluluğun bir tezahürü olarak görmüştür.
Henri Bergson'da özne-nesne ilişkisi
"Bergson'da Özne-Nesne İlişkisi" adlı bu tez çalışmasının temel hedefi, Bergson felsefesinde özne ve nesne ilişkisini temele alarak onun geleneksel ekollerden nasıl ayrıldığını felsefi bir perspektifte ortaya koymaktır. Bergson felsefesinde varlığın yapısı daimî bir oluş olarak ifade edildiğinden, ben olarak tanımladığı öznenin bu varlık yapısı içerisinde nasıl konumlandığı ve öznenin nesneyle nasıl bütünlük içerisinde var oluşunu gerçekleştirdiği felsefe tarihi açısından önem teşkil etmektedir. Sürekli oluşun ve değişimin olduğu bu varlık alanında, insanı özne konumuna yükselten düşüncenin ne olduğu bir soru olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmada bu sorun Bergson'un çok katmanlı özne tasarımıyla ayrıntılı olarak incelenmeye çalışılmıştır. Henri Bergson'un felsefesi süre, sezgi, hafıza, algı ve bilinç meseleleri etrafında toplanır. Bu bağlamda, özne ve nesne ilişkisi de bahsi geçen bu kavramlar üzerinden şekillenmektedir. Çalışmanın ilk bölümünde incelememizin temelini oluşturması adına Bergson'un hayatı ve eserleri hakkında genel bilgiler verilerek konuya giriş yapılmıştır. İkinci bölümde, özne ve nesne ilişkisinin neden bir problematik olarak felsefe tarihinde yer aldığını ele alırken, Bergson'un bu problematikte nerede durduğu ve bu konunun onun felsefesindeki mahiyeti değerlendirilmiştir. Üçüncü bölümde ise, Bergson'un varlık anlayışından doğan özne-nesne ilişkisini nasıl betimlediğini açıklamak adına özne ve nesne kavramları ayrıca çözümlenmiştir.
Varoluş bağlamında estetik ve ahlâki olgunlaşma
İnsan, bu dünyadaki varlığını anlamlı bir zeminde temellendirme ihtiyacı içerisindedir. Bilme, eyleme ve yaratma yetileri, insanın kendisi dışındaki varlıkları algılama ve anlamlandırma yollarıdır. Bu anlamlandırma süreci, yalnızca mekanik bir deneyim alanı olmayıp iyi, doğru ve güzel arasında bütünlüklü bir bağ kurulmasını gerektirir. Çağımızda, bu bütünlüğün bozulup etiğin, epistemolojinin ve estetiğin birbirinden bağımsız alanlar olarak görülmesi; insanın bir değer varlığı olduğu fikrini ve insani değerlerin evrenselliğine ilişkin inancı zedelemiştir. Bu sebeple çağın öznesini tanıyıp yeni öznenin doğasına uygun etik ve estetik bütünlüğün kurulmasına ihtiyaç vardır. Bütünlük teklifi, felsefi estetiğe dair yeni bir kavramsallaştırmanın gelişmesini ve estetiğin, varoluş bağlamında değerlendirilebilecek bir imkân olarak görülmesini amaçlamaktadır. Bu doğrultuda olgunlaşma kavramı, dünyayı etik ve estetik bütünlük içinde algılamayı ifade eder. Bilinç ve irade gerektiren olgunlaşma, öznenin kendisini etik ve estetik açıdan geliştirmesi olarak okunabilir. Estetik ve ahlâki olgunlaşma, öznenin, varlığını ve bilgisini dönüştürme sürecinde bunu kendi kimliğini koruyarak yapabileceği estetik bir varoluşa imkân tanır. İnsan, nasıl bilebilirim ve nasıl var olurum sorularını yeniden düşünerek güzeli ve iyiyi birleştiren bir olgunluk düzeyine ulaşır. Bir yönüyle öznel olan ancak diğer bir yönüyle birlik fikrini çağıran olgunlaşma, niyet, istek, koşul ve yeti gibi unsurların etken olduğu çok yönlü bir sürecin ürünüdür. Bu anlamda olgunlaşma, sabit ve evrensel bir sistemleştirme olarak anlaşılmamalıdır. Estetik ve ahlâki olgunlaşma, mevcut insanlık birikiminin üzerine etik ve estetik bir bilinç geliştirebilmeyi ifade eder. Bu bilincin kazanılmasıyla estetik, yalnızca sanat nesnesinde tecrübe edilen bir alan olmaktan çıkarak varoluş için imkân zemini haline gelir. Bu sayede etik-estetik bütünlükte olgunlaşmanın sevinci ve mutluluğu, metafizik ve estetik kopuş karşısında bir kurtuluş imkânı olarak görülebilir. Bu amaçlar doğrultusunda; insan nedir sorusuna verilen cevaplar üzerinden bir özne tarihi okuması yapılmış, iyi, doğru ve güzel arasındaki ilişkiye dair nelerin söylendiği incelenmiş, etik duyarsızlık ve estetik yoksunluk sonucunda insani açıdan etik ihlal durumlarına örnek olabilecek sanat pratikleri değerlendirilmiştir. İnsani değerler perspektifinde yürütülen çağdaş sanat eleştirisi, meselenin yalnızca bir sanat kritiği olmakla kalamayacağını ve varoluş bağlamında felsefi açıdan değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
Bergson ve Feyerabend'in felsefe ve bilim anlayışlarının karşılaştırılması ve eleştirisi
Felsefe ve bilim, tarihsel süreçte farklı metodolojilere dayanmakla birlikte, insanın bilgiye ulaşma çabasında birbirini tamamlayan iki temel alan olmuştur. Bilim, başlangıçta pratik ihtiyaçları karşılamaya yönelik merakla gelişirken; felsefe, hakikati bilme sevgisinden beslenmiştir. Metafizik de bu ortak zeminin kurucu unsurlarından biri olarak varlık göstermiş, ancak modern dönemde felsefe ve bilimden ayrıştırılarak ikincil bir konuma itilmiştir. Bu ayrım, zamanla bilimle ilgilenen filozofların metafiziğe mesafeli, metafizikle ilgilenenlerin ise bilimden uzak olarak değerlendirilmesine yol açmıştır. Bu çalışma, felsefe, bilim ve metafiziğin birbirini dışlamayan, aksine birbirini besleyen alanlar olduğunu ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu amaçla, 19. ve 20. yüzyıl felsefesini derinden etkilemiş ve farklı felsefi ekollere mensup iki filozof olan Henri Bergson ve Paul Feyerabend'in felsefe ve bilim anlayışları karşılaştırmalı bir incelemeye tabi tutulmuştur. Sezgici ve spiritüalist tavrı sebebiyle Bergson'un bilimsel birikimi ikinci planda kalmış, epistemolojik anarşizmiyle tanınan Feyerabend ise metafizikten uzak bir düşünür olarak konumlandırılmıştır. Oysa her iki filozofun felsefe ve bilim anlayışları bütünsel olarak ele alındığında, onların felsefeyi ve bilimi özgürlük, yaratıcılık ve çoğulculuk ekseninde yeniden yorumladıkları görülmüştür. Bu yorumlama felsefe, bilim ve metafizik etkileşimi üzerinden gelişmiştir. Çalışmada öncelikli olarak 19. yüzyılda pozitivizm ekolünün etkisi ve Bergsonculuğun nasıl ortaya çıktığının ve Türkiye'ye yansımalarının felsefe, bilim ve metafizik üçgeninde genel bir çerçevesi çizildikten sonra her iki filozofun felsefe ve bilim anlayışları derinlemesine incelenmiştir. Bergson'un süre, sezgi ve yaratıcı evrim kavramları; Feyerabend'in yöntem eleştirisi, epistemolojik anarşizm ve bilimsel çoğulculuk savunusu merkeze alınarak, felsefe ve bilimin birbirini tamamlayan yönleri açığa çıkarılmıştır. Bu bağlamda, her iki filozofun felsefe ve bilim anlayışlarını geliştirirken felsefe tarihine yöneltikleri eleştiriler ve bu eleştiriler üzerine inşa ettikleri felsefe ve bilim anlayışları metafizik ilişkisi içinde değerlendirilmiştir. Yapılan değerlendirmeler sonucunda, Bergson ve Feyerabend'in özgün felsefi katkıları üzerinden, modern düşüncede sıklıkla karşı karşıya getirilen felsefe, bilim ve metafiziğin aslında birbirini tamamlayan alanlar olduğu ortaya konmuş; özgürlük ve çoğulculuk temelli bir bilim ve felsefe anlayışının imkânına işaret edilmiştir. Anahtar Sözcükler: Henri Bergson, Paul Feyerabend, Sezgicilik, Epistemolojik Anarşizm, Plüralizm.
Cumhuriyet Dönemi Türk düşüncesinde iki ahlâk görüşü: Aşk ahlâkı ve isyan ahlâkı
Çalışmamızın konusu ve amacı, Türk düşünce tarihi içerisinde Cumhuriyet döneminde geliştirilen iki önemli ahlâk anlayışı olan, Aşk Ahlâkı ve İsyan Ahlâkı görüşlerini ortaya koymaktır. Konunun bütünlüğünü sağlamak amacıyla öncelikle felsefe tarihinde öne çıkan çeşitli ahlâk görüşlerine değindikten sonra çalışmamızın asıl konusunu oluşturan Aşk Ahlâkı ve İsyan Ahlâkı görüşlerine yer verilmektedir. Çalışmamızda, ahlâkın zorunluluğunu ve söz konusu iki ahlâk görüşünün kaynakları, diğer disiplinlerle ilişkileri ve amaçlarının ne olduğu belirlenmiştir. Kökleri Türk-İslâm düşünce geleneğine dayanan bu ahlâk görüşleri, felsefî, bilimsel bağlamda ele alınmakta ve esasında dayandıkları temel dolayısıyla aralarında çok da fark bulunmadığı ortaya konulmaktadır. Özellikle "aşk" ve "isyan" kavramları üzerinde durularak, ikisinin de ahlâkî kavramlar olduğu vurgulanmaktadır.
Lakoff, kavramsal metaforlar ve sonsuzluğun temel metaforu
Geleneksel anlamda matematik biçimsel, nesnel ve kesinlik içeren yapısıyla metafordan bağımsız görünür. Oysa çağdaş emprik araştırmalar bu görüşün yanlış olduğunu savunuyor. Geleneksel metafor teorilerine tarihsel bir bakış, metaforun hala tartışmalı ve yeterince anlaşılmayan bir kavram olduğunu ortaya koymaktadır; bu geleneksel olmayan bir yaklaşımı motive eder. Lakoff ve Johnson ve diğer teorisyenlerin önerdiği gibi, metaforun yerini paradigmatik olarak düşünce sistemimizin merkezine taşımak, hem metafor hem de kavrama olan bakışımızı ilerletiyor. Aynı zamanda matematik ile metafor arasında bağ kurabilecek yeni felsefi ve bilişsel sorulara yol açıyor. Matematiksel ifadelerde gündelik dilin metaforik yapısını bulabilir miyiz? En basit matematiksel fikirler nasıl oluyor da karmaşık matematiksel fikirlere yol açıyor? Sonsuzluk gibi anlaşılması zor ve paradoksal bir fikir, nasıl matematik gibi nesnel ve kesin bir alanda yer bulur? Lakoff ve Núñez, bu sorular bağlamında matematiksel fikirlerin yapısısının kavramsal metafor gibi insan bilişsel mekanizmaları tarafından nasıl sağlandığını ele almaktadır. Bu çalışma, metaforun felsefi serüveninden başlayıp 'sonsuzluk' metafor örneği ile sonlanacak şekilde, metaforun matematikte nasıl kurucu bir rol oynadığını göstermeyi amaçlamaktadır.
Bilimsel modellemenin aspektleri: İdealizasyon, soyutlama ve temsil üzerine felsefi bir analiz
Modelleme günümüzde bilim felsefesinin önemli meselelerinden biri olsa da, konuya ilişkin ilgi ancak 1960'ların sonlarına doğru zirveye ulaşmıştır. O zamana kadar pek çok bilim felsefecisi, daha ziyade bilimsel teorilerin yapısıyla ilgilenmektedir. Özellikle Viyana Çevresi pozitivistleri ve onların sadık takipçileri entelektüel enerjilerini fazlasıyla bilim teorilerin aksiyomatik bir şekilde yeniden inşasına harcamışlardır. Teorilere yönelik alınan bu olumlu tavır modelleri kaçınılmaz olarak bilim felsefesinin bir yan konusu haline getirmiştir. Öyle görünüyor ki, bu türden teori-merkezli tutum, bilimi karakterize etmek için artık geçerli bir yaklaşım değil. Mantıksal pozitivizmin baskın statüsü uzunca süredir eleştirilmektedir ve neredeyse bütün çağdaş bilim felsefecileri, modern bilim pratiğinin modellemeye dayandığı görüşüne katılmaktadırlar. Modellerin çeşitli türleri olmasına rağmen, matematiksel olanlar diğerlerinin arasında öne çıkmaktadır. Bu araştırmayı farklı aspektlere yönlendiren sebep matematiksel modellerin bilimdeki yaygınlığıdır. Bu tez, matematiksel bir modelin, daha spesifik söylemek gerekirse buzul çağlarının Milankovitch Modelinin, inşa ve uygulama süreçlerine ve ayrıca ilgilendiği fenomenleri açıklamadaki ve öndeyide bulunmadaki başarısına odaklanmaktadır. Bu vaka çalışması aynı zamanda matematiksel bir modelin bilimsel bir bulmacanın çözümünde nasıl çalıştığını da göstermektedir. Vaka çalışmasının amacının, yalnızca matematiksel bir modelin hedeflediği fenomeni nasıl başarılı bir şekilde açıklayıp öndeyide bulunduğunu göstermek olmadığını vurgulamak bu noktada önemli sayılabilir. Bununla beraber, bu tezde, Milankovitch'in modeline dayanarak, ortaya konulacak herhangi bir bilimsel temsil görüşünün idealizasyonu ve soyutlamayı hesaba katması gerektiğini savunuyorum. Ayrıca de-idealizasyonun, eğer mümkün ise, epistemik olarak verimli bir strateji olduğunu düşünmek için nedenler sunmaktayım. Bu nedenler ise idealizasyon ve soyutlama arasında yaptığım ayrımın temelini oluşturmaktadır. Bu bağlamda, idealizasyon ve soyutlamanın tersine çevrilme süreçlerinin bir stratejiyi diğerinden ayırt etmek için yeterli nedenler temin edeceğini savunmaktayım.
Sofistlerin değeri sorunu
Bu çalışmamızın temel amacı, Antik çağdan modern zamanlara kadar uzanan bir zaman diliminde birbirinden farklı şekilde değerlendirilmiş olan sofistleri incelemek ve onlarla ilgili eleştiri konusu yapılan iddialardan hareketle onların düşünce dünyasına nüfuz etmektir. İlk olarak, Antik ve modern literatürde sofistler üzerine düşüncelerini dile getirmiş olan kişilerin eserlerinden hareketle "sofist"in izi sürülmüş, kelimenin geçirdiği anlam değişikliği araştırma konusu yapılmıştır. Giderek olumsuz bir anlam içerisine sıkışıp kalan sofistleri hangi şartların hazırladığı, yaşadıkları çağda sofistlerin neleri gerçekleştirdikleri ve Atina toplumuna sundukları yenilikler değerlendirilmiştir. Sofistlere karşı olmasıyla bilinen bir düşünür olan Platon'unkiler başta olmak üzerine onlara karşı öne sürülen çeşitli eleştiriler incelenmiştir. Bu konuda başat eleştirilerden biri olan sofistlerin erdemin ne olduğunu bilmedikleri ve para karşılığında hizmetlerini yerine getirdikleri iddiaları bu çalışmanın üzerinde durduğu ana konulardır. Bundan dolayı sofistlerin erdem anlayışları araştırma konusu yapılmış, eğitim karşılığında para almanın Platon ve Sokrates için neden sorun teşkil ettiği üzerinde durulmuştur. Sofistler tarafından yazılan eserler günümüze kadar ulaşamadığından dolayı ikincil kaynaklardan faydalanılmıştır. Haklarında en fazla bilgiye sahip olduğumuz ve Platon'un diyaloglarında devamlı isimleri geçen Protagoras, Gorgias, Hippias, Prodikos, Euthydemos ve Dionysodoros ele alınan sofistlerdir.
Tarım ve gıda etiği bağlamında insan-doğa ilişkisinin yeniden kurgulanması
İnsanlar var olduğu günden bu yana doğa ile iç içe olmuşlar ve doğaya bağımlı yaşamışlardır. Başlangıçta tanrısal bir doğa anlayışı içerisinde, avcılık ve toplayıcılık paradigmasının hâkim olduğu beslenme modelinde, yaşamlarını kendilerini çevreleyen doğa içindeki koşulların değişimine bağlı olarak değiştirmek zorunda kalan insan, doğayı anlamaya ve tanımaya çalışmıştır. Bu dönemin paradigması bağlamında yamyamlık, kölelik, kabilelerin hareket kabiliyetini sınırlaması nedeniyle yaşlıların ve fazla çocukların istenmemesi gibi etik sorun alanları gözlenmiştir. İlk bilimsel ve teknolojik devrim olarak kabul edilen yerleşik yaşama geçiş ile başlayan bitkisel ve hayvansal üretim yeni bir tarımsal üretim paradigması yaratmıştır. Bu paradigma bağlamında, yeni tarımsal üretim modeli ilk mülkiyet formalarının ortaya çıkmasına, ilk hukuk kurallarının belirmesine, sosyal sınıfların doğmasına, tarımsal amaçlı astronomi gözlemlerine, geometrik ve aritmetik hesaplamalarda ilerlemelere, bina, alet, sanat eserlerinin yapıma kadar sayısız tekniğin gelişimine yol açmıştır. Ardından sanayi devrimi ile başlayan süreçte, bilim ve teknolojideki gelişmelere bağlı olarak yoğun tarımsal üretim paradigmasına geçilmiştir. Bu dönemde, organik doğa anlayışından mekanik doğa anlayışına geçilmiştir. Mekanik doğa anlayışı içerisinde, insanın merkezli yaklaşımla, doğayı anlama tanıma ve onunla yaşama düşüncesinin doğaya hâkim olma düşüncesine dönüşmüş olduğu görülmektedir. Yoğun tarımsal üretim paradigması başlangıçta, gıda kıtlığını engellemede başarılı olurken dünya nüfusu hızla artmış, kimyasal gübre kullanımı dört kat, pestisit kullanımı otuz iki kat, fosil yakıt kullanımı dört kat artarak tarım ve gıda etiği konusunda yeni sorun alanlarını ortaya çıkarmıştır. Bugün, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, çocuk işçiliği, gıda güvenliği ve güvencesi, hayvan hakları, yoğun kimyasalların kullanımına bağlı geri dönülemez çevre sorunları, tarım ve çevrenin sürdürülebilirliği, tarımsal üretime ait büyük verinin sahipliği gibi etik sorun alanları dikkate alındığında, insan merkezli bakış açısı ve mekanik doğa anlayışına dayalı insan doğa ilişkisinin, tarım ve gıda etiğinde gözlenen sorunları çözmekten uzak olduğu gözlenmektedir. Çalışma, değişen insan-doğa anlayışı çerçevesinde, tarımsal üretim paradigmalarına bağlı olarak gözlenen etik sorun alanlarını ortaya koyarken, tarım ve gıda etiği bağlamında insan doğa ilişkisinin yeniden kurgulanması gerektiği savını ortaya koymayı ve bu bağlamda temellendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde felsefe ve etiğin periferinde kalmış görünen tarım ve gıda etiğinin kavramsal çerçevesi ortaya konmaya, ikinci bölümünde zaman içinde değişen tarımsal üretim paradigmalarına bağlı olarak insan doğa ilişkisi tarım ve gıda etiği bağlamında ele alınmaya, üçüncü bölümünde ise tarım ve gıda etiğinde gözlenen sorun alanlarının mekanik insan doğa anlayışına bağlı salt bilimsel ve teknolojik çözümlerle mümkün olmayacağı, ekosistemi göz önüne alan bütüncül (holistik) insan doğa anlayışının kurgulanmasının gerekliliği savı ortaya konmaya çalışılmıştır. Çalışmanın sonuç bölümünde ise insanın doğadaki diğer türler gibi ekosistemin sıradan bir üyesi olarak görüldüğü ve bağlantısal bir bütünsellik içinde ele alınan bütüncül insan doğa ilişkisinin etik bağı tarım ve gıda etiği bağlamında kurgulanmasının gerekliliği savı temellendirilmeye çalışılmıştır. Zaman içerisinde değişen insan-doğa ilişkisi, kuşkusuz olarak sadece insanlar tarafından tek yönlü olarak ifade bulur. İnsan bilinci tarafından deneyimlenen doğanın değişik zaman akışı içinde sosyal, kültürel, ekonomik ve etik değerlerin değişimine bağlı olarak farklı şekillerde anlamlandırılması, doğanın gerçekliğini göreli bir gerçeklik kılar. Bu yönüyle doğa "orada" duran, ortaya çıkarılması gereken evrensel yasaları olan sabit bir gerçeklik olmaktan ziyade insan ve diğer türler tarafından ortaya konan ilişkiler ağı içerisinde dönemsel olarak yeniden üretilen bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Bu açıdan değerlendirildiğinde hazırlanan tez çalışmasının fenomenolojik bir araştırma denemesi olduğu söylenebilir.
Çocuklar için felsefe eğitimi üzerine
Bu çalışmanın amacı felsefi düşünce kazandırılarak, çocuğun ve çocukluk döneminin doğru anlaşılması, tarihsel süreçte geçirilen evrelerin incelenmesi, çocuklara uygulanan yanlış yöntem ve tutumların giderilmesine katkı sağlar ve eğitim almış kişiler tarafından daha mutlu, sorunlarını kendi çözebilen, yaratıcı düşünme becerisini elde etmiş bilinçli çocuklar, daha sağlıklı toplum yapısı temelleri oluşturur bu bağlamda yapılan çalışmalar da incelenerek açıklanmaya çalışılmıştır. Bu çalışma da, çocuk ve çocukluk kavramları incelenerek geçmişten günümüze çocuk, günümüz çocukluk anlayışı, çocuk ve felsefe üzerine yapılan yöntem ve çalışmalar, günümüzdeki çocuklar için felsefe eğitimi çalışmalarına yer verilerek 1970'li yıllarda "çocuklar için felsefe" adıyla geliştirilen düşünme eğitimi programını ve bu doğrultuda yapılmış dünya geneli ve ülke genelindeki çalışmalara da yer vererek çocuklar için felsefe yaklaşımı aktarılmaya çalışılacaktır. Felsefe eğitimi, arayış ve sorgulama temeline dayanır ve bu eğitime küçük yaşlarda başlamanın gerekliliği aktarılmaya çalışılacaktır. Anahtar kelimeler: Çocuklar için Felsefe Eğitimi, Düşünme Eğitimi, Çocuklarla Felsefe
Said Halim Paşa'nın düşüncelerinin günümüze yansımaları
Osmanlı İmparatorluğu'nun yaşadığı sıkıntılı son dönemlerinde devlet içerisinde görev almış, siyasi ve sosyal açıdan devletine çıkış yolları arayan İslamcı bir düşünür olarak Said Halim Paşa'nın düşünceleri, çalışmanın konu ve amacını oluşturmaktadır. Konuyu daha anlaşılır hale getirmek ve dönemin kabaca bir resmini çizmek adına öncelikle Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemdeki sosyal ve siyasal olaylara, ortaya çıkan düşünce hareketlerine değinilmiştir. Daha sonra Said Halim Paşa'nın, Osmanlı İmparatorluğu içerisinde aldığı görevlere, hayatına, şahsiyetine, fikirlerine ve Osmanlı'nın içerisinde bulunduğu sıkıntılardan kurtulabilmesi adına getirmeye çalıştığı çözüm önerilerinin neler olduğuna ve bu sorunların günümüzdeki sorunlarla olan benzerliğine değinilmiştir. Çalışma kapsamında özellikle Said Halim Paşa'nın üzerinde titizlikle durduğu "buhran", "taklit", "İslamlaşmak" kavramları çalışmanın özünü oluşturmaktadır. Anahtar kelimeler: Ahlak, Burhan, İslamlaşmak, Kültür, Medeniyet, Taklit.
Kojin Karatani'de felsefenin politik olan ile ilişkisi
Felsefenin politik-olanla ilişkisi kapsamında politik-olanın felsefeye içkinliğini savunan bu tez çalışması Japon Filozof Kojin Karatani'den hareket etmiş ve kendini Karatani'nin ele aldığı filozoflar ve sorunsallarla sınırlandırmıştır. Çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Karatani'nin Transkritik eserinden hareketle Kant üzerinden yapılan Marx okuması paralelinde kapitalizme karşı oluşturulabilecek mücadelenin üretim hattından mübadele hattına kaydırılması gerektiği sonucuna varılmış ve bu da transandental felsefedeki politik-olanın açılımına dayandırılmıştır. İkinci bölümde Dünya Tarihinin Yapısı eserinden hareketle birinci bölümde varılan yer olan mübadeleden devam edilerek Karatani'nin mübadele tarzları perspektifinden yapmış olduğu dünya tarihi okuması incelenmiştir. Bu paralelde kapitalizme alternatif toplumsallıkları oluşturabilmek için aynı anda aşılması gereken sermaye, ulus, devlet üçlü yapısına sırasıyla denk düşen mübadele tarzları tanımlanarak incelenmiş ve bu üçlü yapıyı aşarak farklı bir toplumsallığı oluşturabilecek olan nihai mübadele tarzı ortaya konmuştur. Bu bölüm aynı zamanda tez çalışmasında birinci bölüm ile üçüncü bölümü birbirine bağlayan köprü vazifesi görmüştür. Üçüncü bölümde ise İzonomi ve Felsefenin Kökenleri eserinden hareketle ikinci bölümde ortaya konan üçlü yapıyı aşacak olan mübadele tarzının fiili olarak gerçekleştiği İonia dönemi incelenmiştir. Bu döneme dair olan inceleme de izonomi kavramı temel alınarak İonia felsefesindeki politik-olana dayandırılmıştır. Felsefenin başladığı yer olarak görülen İonia ve İonia felsefesinin, Karatani'nin düşünsel mecrasında bir doruk noktasını ifade ettiği ve günümüz için kapitalist dünya ekonomisine ve onun yarattığı toplumsallıklara alternatif olabilecek yeni toplumsallıklar için nasıl ufuklar sunabileceğinin değerlendirilmesi yapılmıştır. Bu çerçevede çalışmanın öncelikli hedefi politik-olanın felsefeye sonradan eklemlenen ya da felsefenin kendine araştırma nesnesi olarak aldığı "konulardan bir konu" olmadığını, felsefenin kendisine her zaman içkin olan bir etmen olduğunu Karatani'den hareketle ortaya koymak olmuştur. Anahtar Sözcükler: Karatani, Kant, Marx, İonia, İzonomi, Politik olan
Natüralizm ve akıl delili
Aklın bizi gerçeklerle ilgili doğru bilgiye ulaştırdığına dair inancımız her araştırma alanının temelindeki en sarsılmaz ilkedir. Bu inanç o kadar güçlüdür ki o olmadan akıl yürütemeyiz. Onun gerçekliğini dahi sorgulayamayız çünkü bu sorgulama için de aklımıza güvenmek zorundayız. Fakat natüralizm doğruysa bu inanç tehlikeye düşer. Çünkü natüralizme göre akıl, akıldan yoksun doğal süreçlerin bir sonucudur. Eğer akıl, gaye ve mantıktan yoksun fiziksel olayların bir ürünüyse onun güvenilirliğine duyduğumuz inancın doğal açıklamalarla temellendirilmesi mümkün değildir. Bu nedenle bir rasyonel görüş olarak natüralizm kendini çürütür. Buna karşın teizme göre akıl, kaynağını doğaüstü rasyonel bir varlıktan alır. Akıl doğal bir sonuç değil, tüm varlığın ilk sebebidir. Ancak akıl sahibi kişisel bir Tanrı varsa ve gerçeği bilmemizi hedeflediyse aklın doğru bilgiye ulaştıracağına inanmak için bir güvencemiz vardır. Bu çalışmada insanın gerek günlük hayatını gerek bilimsel çalışmalarını yürütmek için başvurduğu akıl yürütme ya da rasyonel çıkarım yetisinin varlığını natüralizm mi yoksa teizm mi daha makul açıklar sorusu cevaplanmaya çalışılacaktır. Temel iddiamız, akla duyduğumuz güveni temellendirmede natüralist teorilerin başarısız olduğunu savunan filozofların geliştirdiği argümanlar ışığında, aklın ve akıl yürütmek için gerekli koşulların varlığını ancak teizmin tutarlı bir şekilde açıkladığı ve bu nedenle akıl yürütme yetisinin natüralizme karşı güçlü bir delil oluşturduğudur.
Sivil itaatsizlik ve sosyal medya
Yasanın veya keyfi ve baskıcı bir yönetimin "yanlış" yerlerini gösteren ve değişmesini isteyen vicdani, meşru, şiddete dayalı olmayan ama aynı zamanda yasaya aykırı bir edim olan sivil itaatsizlik, başvurulan direnme yöntemlerinden birini oluşturmaktadır. Kamuya açık olması ve şiddetten mümkün olduğunca uzak durması sivil itaatsizliği diğer direnme şekillerinden ayırır. Geçmişi eskilere dayanan bu direnme biçimi coğrafyaya, halk hareketlerine ya da siyasi gruplara göre farklı yöntemlerle kendini gösterir. Kullanılan araçların kendisi de bu direnme biçiminin farklılaşmasında etken rol oynar. Bu araçlardan biri son zamanda sosyal medya olarak ortaya çıkmıştır. Kısaca sosyal medya olarak tabir edilen, tek yönlü bilgi paylaşımından, çift taraflı ve eş zamanlı bilgi paylaşımına ulaşılmasını sağlayan medya sistemidir. Sahip olduğu yaygınlık ve hız gibi özellikleri sayesinde var olan "haksızlığın" bilinmesi ve bu durumun düzeltilmesi üzerinde etki etmektedir. Bu çalışmanın amacı sivil itaatsizlik olgusu ile bir araç olarak kullanılan sosyal medya arasındaki ilişkiyi incelemek, tartışmak ve konuyla ilgili örnekler sunmaktır. Bu kapsamda öncelikle baskıya karşı direnme hakkı ele alındı ve sivil itaatsizlik ile sosyal medya kavramları irdelendi. Çalışmanın ilerleyen kısımlarında ise bu ikisi arasındaki ilişki ve örnekler açıklanmaya çalışıldı. Çalışmanın sonuç kısmında ise anlatılanlardan özet bir değerlendirme yapıldı.
Doğa bilimlerinde betimleme ve yorumlama korelasyonu problemine bir yaklaşım: Wıttgensteın
Bu çalışmanın amacı doğa bilimlerinde nesnellik problemine Wittgenstein'ın erken dönem felsefesinden hareketle bir araştırma ortaya koymaktır. Doğa bilimlerinde nesnellik problemi belirli açılardan tartışılan bir problemdir. Bu tez bağlamında bilim felsefesinde sınır çizme problemi olarak adlandırılan ve bilim ile sözde bilim arasına sınır çizmeyi hedefleyen problem, Wittgenstein'ın dil felsefesi ve bilim felsefesi görüşleri üzerinden araştırılmıştır. Ancak doğa bilimlerinde nesnellik problemi, bilim ve sözde bilim kavramları yerine betimleme ve yorumlama kavramları üzerinden değerlendirilmiştir. Bilim felsefesindeki nesnellik probleminin Wittgenstein'ın erken dönem felsefesi üzerinden çalışılmasının sebebi Wittgenstein'ın felsefesinin mantıkçı empiristlerin bilim felsefesi görüşleriyle ilişkilendirilmesi açısından doğurduğu soruna odaklanmaktır. Wittgenstein'ın bilim felsefesi görüşlerini mantıkçı empiristlerin bilim felsefesi görüşleriyle ilişkilendirmek, Wittgenstein'ın felsefesinin bütüncül bir değerlendirmesini yapmayı zorlaştırmaktadır. Wittgenstein felsefesini Heinrich Hertz ile olan bağlantıları ile değerlendirmek ve bu bağlantıları mantıkçı empiristlerin görüşleri ile karşılaştırmak, nesnellik problemine yeniden bir değerlendirme yapma olanağı da sunmaktadır. Bu amaçla birinci bölümde Wittgenstein'ın erken dönem felsefesinde kullandığı analiz yönteminin kaynaklarını sunan Gottlob Frege ve Bertrand Russell'ın görüşleri ele alınmış ve Wittgenstein'ın erken dönem felsefesi üzerindeki etkileri incelenmiştir. İkinci bölümde Wittgenstein'ın dil ve dünya arasındaki temsil ilişkisini anlamın resim teorisi üzerinden değerlendirip, Wittgenstein'ın bilim felsefesine yaklaşan görüşleri ele alınmıştır. Bunlar özellikle, Tractatus Logico-Philosophicus'un temel kavramları ve okuma yöntemleri üzerine şekillenmiştir. Üçüncü ve son bölümde Wittgenstein'ın bilim felsefesinin mantıkçı empiristler ve Hertz ile olan bağlantısı incelenmiştir. Wittgenstein'ın anlam teorisinin mantıkçı empiristlerin doğrulanabilirlik ilkesine dönüşmesi ve Hertz felsefesindeki temsil ilişkisi ile olan bağlantılar tartışılmıştır. Tartışma ve sonuç bölümünde ise Wittgenstein'ın mantıkçı empiristler ve Hertz ile olan ilişkilerinden yola çıkarak, betimleme ve yorumlama korelasyonu problemine nasıl bir çözüm üretilebileceği tartışılmıştır. Özellikle de Wittgenstein'ın bilim felsefesi görüşlerinin mantıkçı empiristler üzerinden değerlendirmenin eksik bir değerlendirme olduğu analiz edilmiştir.
İnsan hakları sorunu olarak "göç" ve "göçen kadın" Almanya örneği
Yaşanılası bir dünya için elzem olan ve felsefenin temel disiplinleri arasında yer alan insan hakları ve etik konularının günümüzde maalesef göz ardı edildiği, yeterince benimsenmediği ve bu nedenle de pek çok alanda insan haklarının ihlal edildiği görülmektedir. Son yıllarda Suriye ve Ukrayna'daki savaşlar, Türkiye'de depremler gibi doğal afetler nedeniyle zorunlu ya da iş, eğitim, aile birliği gibi isteğe bağlı nedenlerle özellikle uluslararası göçün artması, göç sürecinde yaşanan insan hakları ihlalleri, kadın ve çocukların karşılaştığı zorluklar ve çoklu kırılganlıkları, göç sonrası uyum sürecindeki yanlış ya da eksik uyum politikaları "göç" ve "göçen kadın" sorunlarını insan hakları ve etik sorunlar bağlamında ele almayı gerekli kılmıştır. Türkiye'den ve dünyadan çeşitli nedenlerle en fazla göç edilen ülkelerden biri olarak kabul edilen Almanya, uyguladığı göç ve uyum politikaları nedeniyle dikkat çeken ülkelerin başında gelmekte ve neredeyse "insanca yaşam" sürülebilecek ülkerin en başında gelmektedir. Gelişmiş olarak kabul edilen ve sosyal hukuk devleti olan Almanya'da özellikle göçte karşılaşılan etik ve insan hakları sorunlarının tesbiti ve sonrasında nasıl giderileceği konusunda çözümler üzerine daha ayrıntılı çalışılmıştır. Bu çalışmada da, birinci bölümde öncelikle felsefi bir sorun olmakla "göç" kavramı başta olmak üzere, göçmen, sığınmacı, mülteci gibi kavramlar ile göçün nedenleri, Almanya'da mevcut göç durumu, kadın ve çocukların bu mevcut durumlarıdaki sorunları ele alınmak istenmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde, etik, insan hakları ve insan onuru kavramlarına, göç sürecinde karşılaşılan insan hakları ihlalleriyle bağı kurularak yer verilmiş, göçün neden bir etik ve insan hakları sorunu olduğu, göçmen ve mülteci kadınların maruz kaldıkları muameleyle de ilişkilendirilerek ele alınmaya çalışılmıştır. Sonuç bölümünde ise, göç ve göçen kadınların göç nedeniyle karşılaştıkları etik ve insan hakları sorunlarının neden ortaya çıkıp neden aşılamadığı, neye ihtiyaç duyulduğuna yer verilmiştir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Çoklu Kırılganlık, Etik, Göç Etiği, Göç, Göçmen, Göçün Feminizasyonu, İnsan Hakları, İnsan Onuru, Kırılganlık, Mülteci.
Søren Aabye Kierkegaard'da varoluş ve kendilik'te tekrar kavramının rolü
Felsefede varoluşçuluk denince akla gelen ilk isim Danimarkalı filozof Søren Aabye Kierkegaard ve onun birey temelli felsefe anlayışıdır. Birçok düşünür tarafından varoluşçu felsefenin çıkış noktası olarak da kabul edilen Kierkegaard'ın felsefi terminolojiye kazandırdığı korku, kaygı, umutsuzluk, seçim, tutku ve absürt gibi kavramlar daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan varoluş filozoflarının da sıklıkla üzerinde durduğu kavramlar olmuştur. Kierkegaard'ın felsefi literatüre kazandırdığı bir diğer kavram ise tekrardır. Bu kavram varoluşun gerçekliğini bize anlatmaktadır. Kierkegaard'ın modern felsefeye kattığı tekrar kavramını anlayabilmek içinse Antik Yunan düşünürlerinin üzerinde durdukları oluş ve hareket problemine bakmak gerekmektedir. Antik Yunan'da varlığın hareketine dair Parmenides, Herakleitos gibi isimlerin görüşleri mevcuttur. Parmenides, varlıkta herhangi bir hareketin, değişmenin olmadığını savunurken Herakleitos, Parmenides'in aksine varlığın oluş içerisinde bir harekete tâbi olduğunu düşünür. Bu iki düşünürden sonra gelen Platon ise her iki fikri aynı potada eritme çabası içerisinde olmuştur. Platon bu noktada anamnesis(hatırlama) teorisi ile varlığı, ideaları açıklama girişiminde bulunur. İşte Kierkegaard tam da bu noktada hatırlama ve tekrarın aynı hareketler olduğunu söyler. Ama bir farkla; hatırlama geriye doğru bir hareket iken tekrar daima ileriye doğru gerçekleşen varoluşsal bir harekettir. Çalışmamızın birinci bölümünde Antik Yunan'da hareketin Parmenides, Herakleitos, Platon ve Aristoteles tarafından nasıl ele alındığı üzerinde durulacaktır. İkinci bölümde Kierkegaard için tekrar kavramının ne anlama geldiği ve bireysel varoluş için ne ifade ettiği anlatılmaya çalışılacaktır. Üçüncü ve son bölümde ise tekrar kavramı ekseninde bireyin kendiliğini nasıl inşa ettiği üzerinde durulacaktır. Çalışmamız Kierkegaard'ın modern felsefeye kazandırdığı tekrar kavramını anlamayı ve tekrar kavramının varoluş ve kendilik için nasıl bir role sahip olduğunu ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Piaget'in görüşleri ışığında yapılandırmacı yaklaşımın incelenmesi
İnsan var olduğundan beri eğitime ve eğitilmeye ihtiyaç duymuştur. Bundan dolayı zamanın koşullarına uygun olarak eğitim modelleri ortaya çıkmıştır. Çağdaş dünyanın kabul gördüğü birey, bilgiyi olduğu gibi sorgulamadan aynen kabul eden, başkasının yönlendirmesini ve söylediklerini yapan değil, bilgiyi yorumlayarak, sorgulayarak ve anlama sürecine aktif olarak katılan bireydir. Son yıllarda bireyin anlama sürecinde aktif olduğu, bireyin bilgiyi üst düzey düşünme becerilerini kullanarak anlamlandırmasını ve temellendirmesini temel nokta olarak kabul eden programlar içerisinde akla ilk gelen yaklaşım yapılandırmacı yaklaşımdır. Yapılandırmacı yaklaşım, öğrencinin öğrenme sürecinde aktif olarak sorumluluk aldığı bir öğrenme kuramıdır. Yapılandırmacı yaklaşımda çocuğun öğrenmede aktif rol oynaması ve öğrenmenin sorumluluğunu üstlenmesi ile birlikte, psikolojik süreçlerin öğrenme sürecinde daha önemli bir hale geldiğini söyleyebiliriz. Burada eğitim, psikoloji ve felsefe alanlarının ortak amaçları doğrultusunda yapılandırmacı yaklaşımın temellendirilmesi ve bu yönde planlamaların yapılmasının çok önemli olduğu kanaatindeyiz. Jean Piaget bilginin inşa edilmesi konusunu çocuk gelişimi ve sınıf ortamında kullanan ilk filozoflardan biridir. Piaget'in ilkeleri öğrenme ve öğretme konusunda iki temel noktaya dayanır. Bunlardan birincisi öğrenme aktif bir süreçtir. Deneyimlere dayanır, özümleme ve uyum önemlidir. İkincisi öğrenme bir bütündür. Çevreyle etkileşimleri sonucunda oluşur. Piaget, gelişim psikolojisinde öğrenmeyi açıklarken yapılandırmacılığın gelişimine de katkılarda bulunur. Bu görüşlerden hareketle bu tez çalışmamızda; Piaget'in görüşlerinin, yapılandırmacı yaklaşıma olan yansımalarını irdeleyeceğiz. Anahtar Sözcükler: Eğitim psikolojisi, Eğitim felsefesi, Yapılandırmacı Yaklaşım, Piaget.
Kınalızâde Ali Çelebî'de ahlâk siyaset ilişkisi
Bu tez, Kınalızâde Ali Çelebi'nin Ahlâk-ı Alâî adlı eserinde ortaya koyduğu ahlâk (etik) ve siyaset (politika) arasındaki zorunlu ve organik ilişkiyi incelemektedir. Çalışmanın temel amacı, Kınalızâde'nin felsefesinin, Antik Yunan (Platon, Aristoteles) ve İslâm ahlâk felsefesi (İbn Miskeveyh, Tûsî, Devvânî) mirasından gelen unsurları nasıl sentezlediğini ve Osmanlı siyaset düşüncesine özgün katkılarını ortaya çıkarmaktır. Yöntem olarak karşılaştırmalı içerik analizi kullanılmış, tezin ana malzemesi olan Ahlâk-ı Alâî'deki kavramlar, seleflerinin eserleriyle mukayese edilmiştir. Ana Bulgular: Ahlâkın Merkezi: Kınalızâde, ahlâkı nefsin üç gücünün (aklî, gadabî, Şehevî) orta yol (itidal) ile dengelenmesine dayandırır. Adalet, diğer üç temel erdemin (hikmet, şecaat, iffet) birleşmesiyle oluşan ve nefsin bütünlüğünü sağlayan en üstün fazilettir. Siyasetin Ön Koşulu: İnsan, doğası gereği toplumsal bir varlıktır (medeniyyun bi'ttab'). Bu nedenle siyaset, bireyin yetkinliğe ve nihai mutluluğa (saadet) ulaşması için zorunlu bir araçtır. Yönetimin Temeli: Toplumsal düzen ve barışın tesisi için adalet ve sevgi zorunludur. Sevgi (muhabbet), ikiliği ortadan kaldırıp birliği sağladığı için adaletten daha üstün kabul edilir. Yönetici Modeli: Adil hükümdar, Rabbanî Şeriat'a (Nâmûs-u Evvel) uymakla yükümlü ikinci kanundur (Nâmûs-u Sani). Kınalızâde, yöneticinin yetkinliğini salt akla değil, ahlâkî liyakate, adalete ve yüksek gayeliliğe bağlar; onun ahlâkî duruşu, halkın ahlâkını doğrudan etkiler. Sonuç olarak Kınalızâde, ahlâkı siyasetin içsel ruhu olarak tanımlayan, Türkçe kaleme alınmış bu eseriyle, ahlâksız siyasetin mümkün olmadığını savunan evrensel bir etik-politik model sunarak Osmanlı düşünce tarihinde kalıcı bir etki bırakmıştır. Anahtar kelimeler: Kınalızâde Ali Çelebi, Ahlâk ve Siyaset İlişkisi, Adalet (Bireysel ve Toplumsal), Orta Yol (İtidal), İslâm Felsefesi.
Haris el-Muhâsibî'de Tanrı insan ilişkisi
İnsan ile Tanrı arasındaki ilişki, tarih boyunca düşünce dünyasının en temel meselelerinden biri olmuştur. Bu çalışmada, İslâm düşüncesinin önemli isimlerinden Haris el-Muhâsibî'nin (ö. 243/857) Tanrı–insan ilişkisine dair görüşleri, akıl, kalp ve nefis kavramları çerçevesinde felsefî ve tasavvufî bir bakış açısıyla incelenmektedir. Muhâsibî'nin Kur'ân merkezli yaklaşımı, psikolojik derinliği ve ahlâkî sorumluluğa verdiği önem, onun düşüncesini yalnızca dönemine özgü değil, aynı zamanda evrensel düzeyde dikkate değer kılmaktadır.Tez üç ana bölümden oluşmaktadır: Birinci bölümde, Muhâsibî'nin yaşadığı dönemin tarihî, kültürel ve entelektüel arka planı ele alınmış; dönemin kelâmî ve tasavvufî problemleri bağlamında onun düşünsel yönelimi değerlendirilmiştir.İkinci bölümde, akıl, kalp ve nefis kavramları merkeze alınarak Muhâsibî'nin insan anlayışı ayrıntılı biçimde incelenmiş; bu kavramların Tanrı–insan ilişkisine nasıl temel oluşturduğu tartışılmıştır.Üçüncü bölümde ise bu üçlü yapının metafizik bütünlüğü, özellikle marifetullah ve ahlâkî sorumluluk bağlamında ele alınmış; Batı düşüncesiyle karşılaştırmalı bir analiz yapılmıştır.Bu çalışma, Muhâsibî'nin insanı çok katmanlı bir varlık olarak ele almasının, onun Tanrı ile kurduğu ilişkiye nasıl yön verdiğini ortaya koymaktadır. Aklın muhasebesi, kalbin arınması ve nefsin terbiyesi gibi unsurlar yalnızca bireysel bir arınmanın değil, aynı zamanda ilahî hakikate yönelen bir bilme ve olma sürecinin temel taşlarıdır.
Muhammed İkbal'in süreç felsefesi
Düşüncesinin zenginliği dolayısıyla M. Đkbal'in felsefesi çeşitli şekillerde, örneğin bir benlik felsefesi, yaşam felsefesi veya varoluşçu bir felsefe olarak yorumlanabilir ve yorumlanmıştır da. Bu tür yaklaşımları hatalı görmemekle birlikte, biz, bir başka felsefi tarzın, süreç felsefesinin, Đkbal'in felsefesini özgül bir çatı altında görmek ve anlamak bakımından daha elverişli olduğunu düşünüyoruz. Buna göre bu çalışmada göstermeyi hedeflediğimiz şey, Đkbal'in süreççi bir filozof veya düşünür olarak görülebileceği ve bu yolla onun daha iyi anlaşılabileceğidir. Değişimin ve oluşun daha temel olduğunu ileri süren ve varlığı süreçler yoluyla anlamaya çalışan süreç felsefesinin her şeyden önce genel itibariyle metafizik bir felsefe olmasından ve Đkbal'de metafiziğin merkezi bir yer işgal etmesinden ötürü, çalışmada daha çok Đkbal'in metafizik görüşlerine yer verilmiştir. Buna göre, öncelikle Đkbal'in uzay ve hareket konularını da içeren evren görüşü ve dolayısıyla kozmolojisi ele alınmış ve daha başlangıçta onun hareket ve eylem eksenli düşüncesiyle nihayetinde tinsel olduğunu düşündüğü varlığa süreççi bir tutumla yaklaştığı gösterilmeye çalışılmıştır. Daha sonra Đkbal'in metafiziğinin belki de en önemli unsuru olan zaman konusu, onun sezgi ve süre anlayışı doğrultusunda ve çeşitli zaman görüşlerine bakışıyla birlikte işlenmiştir. Çalışmanın bu birinci bölümünde, Đkbal'in görüşlerinin, özellikle iki süreççi filozofla; bildiğimiz şekliyle bir süreç felsefesi oluşturan ve giriş bölümünü bu felsefenin genel taslağına ayırdığımız A. N. Whitehead ve gerçeklik anlayışıyla Đkbal'i etkileyen H. Bergson'la olan yakınlığına da dikkat çekiyoruz. Đkinci bölümde ise Đkbal'in Tanrı anlayışını ve bu anlayışla ilişkili olarak insan özgürlüğü, kötülük problemi ve ölümsüzlük problemini irdeliyoruz ve Đkbal'in teolojisinin süreç teolojisiyle bazı önemli farklılıklara rağmen genel olarak uyuştuğu sonucuna varıyoruz. Anahtar Sözcükler: Süreç Felsefesi, Sezgi, Süre, Benlik, Ölümsüzlük
On Frege's theory of natural numbers and necessity of intuitions in mathematics
This thesis attempts to argue against Frege?s theory of arithmetic and points out the logical andmathematical discrepancies of his system according to which arithmetic could be built on purelylogical grounds and hence could have foundations devoid of intuitions. It concentrates mainly on the?definite article premise? as one of the faults of Frege?s theory of arithmetic where the definite articleserves to classify something as an object. Although Frege?s formulation had failed, it is so alluring tobuild arithmetic on logical grounds with the new rules introduced by him and again so tempting toascribe numbers to concepts, that appearance of these discrepancies did not stop pursuing logiciststrying to find better formulations still for similar purposes. They have taken the problem in Frege?ssystem as his assumption on ?extensions of concepts are objects?. Although that was one of thereasons that his system of arithmetic is undermined Frege did not use this as one of the main premiseswhile building his theory in his Grundlagen. The ?definite article premise? is one of the mainpremises along with the ?context principle? and definite article premise provided a tool for Frege todefine numbers as logical objects. By this tool he could distinguish linguistically concept of cardinalnumber and cardinal number as an object so that they could have different terms which denotedifferent things. I will discuss that the ?definite article premise? itself is ineffectual. Frege?s logicistsystem is undermined for one of the premises in his argumentation is problematic. Particularly, the?definite article premise? cannot classify the concept words for numbers as objects words (propernames). Since his logicist project fails to be completed, it is not possible to secure the referent ofnumber terms as logical objects. And this brings back the possibility of intuitions for cognizing thebasic mathematical objects in arithm
Husserl ve Heidegger'de doğruluk ve hakikat üzerine
Bu çalışma Husserl ve Heidegger felsefelerinde Doğruluk ve Hakikat kavramlarını ele almaktadır. Ana hattında bir tür betimleme bulunmakla birlikte çalışmanın nihai savı şu doğrultudadır: Hem Husserl hem de Heidegger, klasik aydınlanmacı katı nesnel kavrayışı terk eden bir felsefi tutumu benimsemişlerdir. Husserl felsefesi kendi içinde bir nesnellik arayışı olarak ele alınmaya elverişli olmakla birlikte onun nesnellik ile öznelliği buluşturan bir tutumu vardır. Fenomonoloji ile Husserl felsefenin kadim anlayışını modern zamanın ruhuna uygun bir şekilde yeniden diriltmeye çabalamıştır. O bu doğrultuda bilimin bir işlev üstlenmesinin olası olduğunu ancak bilim ile kastedilenin pozitivizmin sınırlayıcı kavrayışı olmadığını iddia eder. Husserl doğa bilimi ile geleneksel kavrayışı, bütünselci bilim etkinliği olarak kesin bilim olarak felsefeyi inşa etmeye ve merkeze oturtmaya çabalar. Husserl, kesin bilim olarak felsefenin inşa edilebilmesi için doğruluk kavramına odaklanırken Heidegger sorunu epistemolojik sınırlarının dışına çıkarır ve ontolojik bir sorun olarak ele almak üzere doğruluk kavramının yerine daha çok hakikat kavramını merkeze alır. Burada önemli bir ayrışmanın olduğu dikkat çeker. Husserl sorunu epistemoloji ve bilgiye ulaşma üzerinden değerlendirirken, Heidegger eldeki bu sorunu ontolojik bir mesele olarak okur ve temel amacını varlığı anlama şeklinde ortaya koyar. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Kriz, Doğa Bilimleri, Fenomenoloji, Yönelimsellik,Epokhe, Refleksiyon, Redüksiyon, Transendental Fenomenoloji, Doğruluk,Varlık, Zaman, Dasein, Hakikat
Bir insan hakları sorunu olarak kadına yönelik "şiddet"
Bu çalışmada son yıllarda üzerinde sıkça konuşulan "insan hakları" kavramının ne olduğu, "insan" yaşamının neden değerli olduğu, insanın onurunun ve değerinin çiğnenmesine sebep olan "şiddet"in ne olduğu ve neden bir hak ihlali sayıldığı, şiddetin neden bir insan hakları sorunu olarak ele alınması gerektiği tartışılmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde insan hakları kavramının antropolojik temelleri açıklanmaya çalışılarak, "şiddet" ve "insan hakları" ilişkisine ışık tutmak için bazı filozofların "insan" görüşlerine yer verilmektedir. Bununla birlikte, tezle ilgisinde, insan hakları kavramının kimi düşünürlerce nasıl içeriklendirildiği ortaya konarak, bazı temel insan hakları görüşlerine yer verilecektir. Böylece "insan" kavramının "insan hakları" ve özellikle de "şiddet" kavramıyla nasıl ilişkilendirildiği gösterilmeye çalışılacaktır. Çalışmanın ikinci bölümünde "şiddet" kavramı üstünde durularak şiddetin ne olduğu anlatılmaya çalışılmış, şiddetin yalnızca kadına yönelik bir sorun mu yoksa "insan"a yönelik bir sorun mu olduğu tartışılmıştır. Şiddetin cinsiyet ayrımına dayanmayan, insan türünün tüm üyelerine yönelik bir insan hakları ihlali olduğu vurgulanmaya çalışılmıştır. "Kadın" olmanın, "insan" olmaktan tümüyle farklı olduğuna dair inanış ve düşünceler, feminist kuramlarla ilgi kurularak eleştirel bir biçimde ele alınmıştır. Bu bağlamda, feminist kuramların kadına bakışları ortaya konulmaya çalışılmış, "cins" ayrımının yalnızca "cinsiyet" ile ilgili olduğu, toplumsal cinsiyet algısının çoğu zaman yanılgılara ve hatta kadına yönelik şiddete sebep olduğu dile getirilmeye çalışılmıştır. Sonuç olarak, bu çalışma, insan hakları kavramının, cinsiyet ayrımı yapılmaksızın her insanı, türün her bir üyesini ilgilendirdiği, temel bir hak olan yaşama hakkının ve dokunulmazlıkların cinsiyete bağlı bir sorun olmadığı, her insanın onurunu veya değerini korumanın her kişinin sorumluluk ve ödevi olduğu, insan olmanın açık bilincine sahip olmakla insana sırf insan olduğu için değer vermekle, etik eylemenin her tek kişinin ödevi olduğunun farkında olmakla şiddete engel olunabileceği ve insanca yaşanabileceği gösterilmeye çalışılmıştır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Ġnsan, Ġnsan Hakları, ġiddet, Kadın Hakları,Etik
Nietzsche's conception of truth and perspectivism
In Nietzsche's opinion truth is a human invention whose aim is to escape from or mask the essential aspect of life. Although Nietzsche questions the concept of truth, the main issue that concerns him is not to investigate the method with which science achieve truth as modern epistemology thinkers did, but why humans had to invent such a concept. What the criterion of truth for Nietzsche is cannot be determined unless his doctrine of perspectivism is investigated. There is no such a thing as absolute truth. But there are different perspectives that one can adopt. According to the doctrine of perspectivism there are different perspectives on any topic and some perspectives are more superior than others. And this is related to the teaching of Nietzsche called Will to Power. In this context, according to Nietzsche, there are two complementary instincts in humans; one is destructive and the other is constructive. Nietzsche's view of truth and his understanding of perspectivism is not independent of his affirmative attitude toward life. Nietzsche approaches the concept of objective truth very critically; to believe that there is only one possible approach to a subject shows only that our way of thinking is stereotyped. This intellectual stiffness is a symptom of life denying attitude. A healthy mind is flexible and it accepts that there are many different approaches to a subject. Truth is not one but many. In this thesis, Nietzsche's perspectivism is studied and elaborated in detail and tried to show the problems which are solved by his perpectivism. KEYWORDS: Truth, Correspondence, Perspectivism, Will to Power, Reality,Positivism, Scienticism, Wisdom
Hannah Arendt'te sorumluluk ve daha iyi bir dünyanın mümkünlüğü üzerine
"Başka türlüsü mümkün değil, en iyisi bu" diyenlere inat, içinde bulunduğumuz çağın sorunlarıyla başa çıkmanın ve daha iyi bir dünya kurmanın yollarını ararken, Arendt gibi bir düşünüre başvurmak oldukça öğretici ve ufuk açıcı bir yerde durabilir. Zira Arendt, bizlere en umutsuz zamanlarda dahi beklenmedik başlangıçlar yapabilmek için ihtiyacımız olan tüm olanaklara sahip olduğumuzu ve asla bize öğretilmek istendiği gibi çaresiz olmadığımızı hatırlatır. O, insanın anlayan ve eyleyen bir varlık olarak daha iyi bir dünya kurma gücüne sahip olduğunu ve daha iyi bir dünyayı kurmakla da yükümlü olduğunu söyler. Bu düşüncesini devrimler tarihinin örnekleriyle temellendiren Arendt, bu dünyayı daha iyi bir yer haline getirme sorumluluğuyla bizleri dünya için düşünmeye ve dünya için eylemeye davet eder. Bu çalışma, Arendt'in yapmış olduğu çağrının dikkate alınmasının bir sonucu olup, sorumluluk ile ilişkisinde daha iyi bir dünya kurmanın mümkünlüğü problemini onun başlattığı tartışma içerisinden ele almak amacıyla yazılmıştır.
Çağdaş zihin felsefesinde qualianın ontolojik statüsü problemi
"Qualianın ontolojik statüsü" problemi, bilinçli deneyimlerin öznel niteliklerinin yani qualianın, beyin ve merkezi sinir sistemindeki biyokimyasal/nörolojik/fiziksel süreçler üzerinden açıklanmasının mümkün olup olmadığı problemi olarak tanımlanabilir. Çağdaş zihin felsefesi alanında yürütülen tartışmalarının çekirdeğini oluşturan qualia problemi, Antik Yunan felsefesinden günümüze uzanan süreçte farklı formlarda karşımıza çıkmış olan iki kadim sorunsalın –materyalizm-düalizm karşıtlığı ile zihin-beden probleminin– çağdaş bir uzantısıdır. Çalışmamızın ilk bölümü; qualia kavramının tanımını ve temel niteliklerini, bu olgunun bilinç ve beyinle olan ilişkisini, qualianın ontolojik statüsü probleminin tanımı ve kapsamını içermektedir. İkinci ve üçüncü bölümlerde felsefe tarihinde ruhtan zihne, zihinden bilince uzanan süreç, bu kavramlara yönelik temel ontolojik yaklaşımlar eşliğinde serimlenmektedir. Dördüncü bölümde çağdaş zihin felsefesinin mayalanadığı entelektüel iklim ana hatlarıyla ele alındıktan sonra, qualia problemine yönelik iki asli ontolojik yaklaşım olan indirgemecilik ve anti-indirgemecilik önde gelen temsilcilerinden hareketle ortaya konmuştur. Son olarak araştırmamız neticesinde ulaştığımız sonuçlar ve probleme yönelik ontolojik bir kavrayış önerisi sunulmaktadır.
Paulo Freire'nin eleştirel eğitim felsefesi zemininde çocuklarla felsefe
Bu çalışmada Paulo Freire'nin eleştirel eğitim felsefesinden hareketle çocuklarla felsefe pratiği ele alınmıştır. Bir eğitim programı ve yöntemi olarak çocuklarla felsefenin, eğitimin politik olduğu varsayımından yola çıkan eleştirel eğitim felsefesi perspektifiyle kavramsallaştırılması ve uygulanmasına katkı sunması amaçlanmıştır. Nitel araştırma yöntemlerinden biri olan betimsel analiz yöntemi tercih edilmiştir. Paulo Freire'nin eleştirel pedagojisindeki başat kavramlar incelenmiş, çocuklarla felsefenin süreç içinde farklı bakış açılarıyla odaklandığı problemlere yer verilmiştir. İlk ortaya çıktığı hâliyle Lipman'ın "Çocuklar İçin Felsefe" (Philosophy for Children, P4C) anlayışı, kopuş ve süreklilikleriyle "Çocuklarla Felsefe" (Philosophy with Children) dönüşümü araştırılmıştır. Sonuçta çocuklarla felsefe teorilerinde ve uygulamalarında yer alan faillerin politik potansiyeline, Freire'nin eleştirel eğitim felsefesi bağlamında vurgu yapılmıştır.