
578
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Hastanelere başvuran hasta ve hasta yakınlarında MVQ (Maudsley violence questionnaire) ölçeği ile şiddetin değerlendirilmesi
Tanımlayıcı kesitsel tipteki çalışma 01 Ağustos 2014 ile 01 Şubat 2015 tarihleri arasında Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanelerine başvuran hasta ve hasta yakınlarına yapılmıştır. Cinsiyet ve yaş bazında tabakalı örneklem yöntemi ile 531 kişiye ulaşılmıştır. Ankete 531 kişi katılmış olup 180'i (% 33.9) kadın, 351'i (%66.1) erkek idi. Yaş ortalamaları 32.5±9.6 idi. 147'si (% 27.7) şiddete tanık olmuş; 294'ü (%55.4) de şiddet görmüştür. Şiddet eğilimi medyanı 7.74 (min:0-max:32), şiddet onayı medyanı 4.53'tür (min:0-max:14). Erkeklerin şiddet onayı ve şiddet eğilimi puanlarının kadınlardan fazla olduğu görülmüştür (her ikisi için p<0.001). Şiddet alt grupları incelendiğinde fiziksel şiddet görme ile şiddet onayı arasında anlamlı ilişki olduğu görülmüştür (p<0.036). Eğitim düzeyi düşüklüğü (p<0.001), köy kökenli olma (p<0.038) ve erkek cinsiyet (p<0.001) ile şiddet eğilimi ve şiddet onayı arasında anlamlı ilişki görülmüştür
Otizmli çocukların ebeveynlerinin evlilik uyumları sosyal destek algıları ve anksiyete düzeylerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Aile üyelerinden birinin ya da birkaçının geçici veya sürekli hastalığı, görme, işitme, zihinsel veya fiziksel yetersizliği tüm üyelerin uyumunu etkilemekte, en sağlam yapıdaki ailelerin bile dengeleri sarsılabilmektedir. Bu çalışmada amacımız; otizmli çocukların ebeveynlerinin evlilik uyumları, sosyal destek algıları ve anksiyete düzeylerini kontrol grubu ile karşılaştırarak ortaya koymaktır. Materyal ve Metod: Bu çalışma, vaka kontrol tarzında bir çalışma olup, etik kurul onayı ve katılımcıların yazılı onamı alınarak yapılmıştır. Çalışmaya 80 vaka, 90 kontrol grubu olmak üzere 170 kişi katılmış olup, katılımcılara sosyodemografik veri formu, Çiftler Uyum Ölçeği (ÇUÖ), Hastane Anksiyete ve Depresyon (HAD) Ölçeği ile Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (ÇASDÖ) uygulanmıştır. Verilerin analizi için SPSS (Statistical Package fort he Social Science) 22.0 programı kullanılmıştır. Bulgular: Katılımcıların 106'sı (%62,4) kadın 64'ü (%37,6) erkekti. Vaka ve kontrol grubunun yaş ortalamaları sırasıyla; 36,52±6,60 ve 35,20±6,64 idi. Otizmli çocukların yaş ortalaması 8,30±3,85, tanı yaşı 3,44±1,47 idi. Vaka ve kontrol grubunun ÇUÖ ortalamaları sırasıyla; 95,78 ve 104,27 idi (p=0,028). Vaka ve kontrol grubunun HAD ölçek ortalaması sırasıyla; 15,89 ve 14,21 idi (p=0,156). Vaka ve kontrol grubunun ÇASDÖ ortalaması sırasıyla; 51,30 ve 63,87 idi (p=0,000). Vaka grubundaki ebeveynlerin ÇUÖ puanları ile depresyon skorları arasında negatif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur (r= ‒0,472). Aynı grupta ÇUÖ toplam puanları ile ÇASDÖ toplam puanları arasında pozitif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur (r=0,435). Sonuç: Otizmli çocukların ebeveynlerinin evlilik uyumları ve sosyal destek algıları kontrol grubuna göre daha düşük bulunmuştur. Otizmli çocukların ebeveynleri ile kontrol grubunun anksiyete ve depresyon skorları arasında anlamlı farklılık bulunmadı. Otizmli çocuk annelerinin depresyon ve anksiyete düzeyleri babalara göre daha yüksek bulundu. Tek çocuğu olan otizmli çocuk ebeveynlerinin depresyon düzeyleri 2 ve üzerinde çocuk sahibi olanlara göre daha düşüktü. Otizmli çocukların ebeveynlerinin aileden ve özel insandan algıladıkları sosyal destek arttıkça depresyon düzeylerinin azaldığı görülmüştür. Otizmli çocukların tanılarının daha erken konması için ebeveynlere ve birinci basamaktaki sağlık personeline yönelik farkındalık çalışmaları yapılabilir. Otizmli çocukların ebeveynlerinin otizmli çocuğun beraberinde getirdiği zorluklara alışıp kendilerini uygun hissettikleri anda yeni çocuk sahibi olmaları yönünde aile planlaması hizmetlerini almaları sağlanmalıdır. Otizmli çocuğun tanı tedavi sürecinde ilgili alanlarda çalışan profesyonellerin ebeveynlere maddi ve manevi karşılaşabilecekleri zorluklarda destek olmaları gerekmektedir.
Palyatif bakım merkezinde yatan hastalara bakım verenlerin anksiyete, depresyon ve bakım yüklerinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda palyatif bakım servisinde yatan hastalara bakım verenlerinde bakım yükü, anksiyete ve depresyon arasındaki ilişkinin sosyodemografik verilerle ve çeşitli yönleriyle araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tipte olan bu çalışmanın evreni Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Palyatif Bakım Merkezinde yatan hastalara bakım verenlerdir. Çalışmamıza 39'u kadın ve 33'ü erkek olmak üzere 72 kişi katılmıştır. Çalışmamızda katılımcılara 13 sorudan oluşan sosyodemografik veri formu, Beck anksiyete, Beck depresyon ve Zarit bakım yükü ölçekleri uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmadaki katılımcıların 39 (%54,2)'u kadın, 33 (%45,8)'ü erkektir. Zarit bakım yükü ölçeği ortalama puanı 29,3±16,1, Beck anksiyete ölçeği ortalama puanı 11,9±8,0 ve Beck depresyon ölçeği ortalama puanı ise 12,7±9,2'dir.Bu çalışmada kadınlarda anksiyete ve depresyon ortalama puanı erkeklere göre anlamlı olarak yüksekti (sırasıyla p=0,039, p2=0,009). İşsiz bakım verenlerin anksiyete ve depresyon ortalama puanı çalışan bakım verenlere göre anlamlı düzeyde daha yüksekti ( sırasıyla p=0,037, p2=0,011). Bakım verenlerin yaşı ilerledikçe ortalama bakım yükleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artmaktadır (p=0,003). Bakım yükü kadın cinsiyetinde daha fazla olarak bulundu (p=0,577). Eğitim düzeyi düştükçe bakım yükünde artış olduğu görüldü (p=0,771). Katılımcıların bakım yükü arttıkça anksiyete ve depresyon ölçeklerinden aldıkları ortalama puanlarda istatistiksel olarak anlamlı bir artış görüldü (sırasıyla p=0,743, p=0,986). Anksiyete, depresyon ve zarit bakım yükü ölçekleri arasında pozitif korelasyon saptanmıştır (sırasıyla p=0,001, p=0,002, p=0,003 ve r=0,418, r=0,360, r=0,349). Sonuç:Hastaya bakım veren kişilerin yaşının büyük olması, eğitim düzeylerinin düşük olmasıbakım yükünü artırmaktadır. Ayrıca, çalışmamızda kadınlarda veya işsiz bakıcılarda bakım yükünün anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edilmiştir.Bu sebeplerle hastaya bakım veren kişilerin maruz kaldığı bakım yükü, palyatif bakım verilirken göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar sözcükler:Anksiyete, Bakım Verenler, Bakım Yükü, Depresyon, Palyatif Bakım.
Bir üniversite hastanesi aile hekimliği polikliniğine dispepsi ile başvuran hastalarda anksiyete ve depresyonun etkisi
Amaç: Bu çalışmadaki amacımız Aile hekimliği polikliniğe başvuran dispepsi hastalarının depresyon, anksiyete düzeylerinin sağlıklı kontroller ile karşılaştırarak araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tipte olan bu çalışmanın evreni Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 18-65 yaş arası ve dispepsi şikayeti olan ve olmayan hastalardır. Çalışmamıza 397'si kadın ve 203'u erkek olmak üzere 600 kişi katıldı. Çalışmada katılımcılara 13 tane sorudan oluşan sosyodemografik veri formu, Beck depresyon ölçeği (BDÖ), Beck anksiyete ölçeği (BAÖ) ve dispepsi şiddetini ölçmek için de SODA (Severity of Dyspepsia Assessment) ölçeği uygulandı. 0,05 den küçük p değerleri anlamlı kabul edildi. Bulgular: 300 dispeptik şikayetleri olan hasta grubunda hastaların %33'ü erkek, %67'si kadın; yaş ortalamaları 31,4±8,82'idi. Dispeptik şikayetleri olmayan grubun ise %34,6'sı erkek, %65,4'ü kadın olup yaş ortalamaları ise 30,21±9,13'tü. BAÖ ile hasta grubunda anksiyete puanı 14,9±8,98, kontrol grubunda 14,0±9,29; BDÖ'nin puanı ise hasta grubunda 11,5±7,01, kontrol grubunda 11,4±7,09 olarak bulunmuştur. Çalışmamızda gruplar arasında sigara kullanımı açısından istatiksel olarak anlamlı fark vardı ve hasta grubunun %63,1'i sigara içerken kontrol grubunda bu oran %36,9'du (p<0,001). Hasta ve kontrol gruplarında anksiyete dereceleri karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı fark olduğu görülmüştür (p=0,008) fakat hasta ve kontrol grupları depresyon derecesine göre karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0,918). Sonuç: Çalışmamızda dispepside psikolojik sorunların da olabileceği gösterilmiştir. Bu yüzden hastalar gastroenteroloji yanında özellikle anksiyete belirtileri açısından da psikiyatri tarafından da değerlendirilmelidir. Anahtar sözcükler: Dispepsi, Anksiyete, Depresyon
Dicle Üniversitesi Hastanesi İşyeri Hekimliği Polikliniğine periyodik muayene için başvuran hastalarda hepatit B ve hepatit C seroprevalansı ve risk faktörlerinin belirlenmesi
Giriş ve Amaç: Hepatit B (HBV) ve Hepatit C (HCV) enfeksiyonları karaciğer sirozu ve hepatoselüler karsinomun (HCC) en sık sebeplerindendir. Dünyada yaklaşık 2 milyar kişinin HBVile karşılaşmış olduğu, yaklaşık 400 milyon kişinin ise kronik hepatit B olduğu bilinmektedir. Ayrıca yaklaşık 71 milyon insan ise kronik hepatit C enfeksiyonu taşımaktadır. Dünyada HBV ve HCV'ye bağlı komplikasyonların önlenmesi için aşılma, korunma yöntemleri hakkında toplum bilgi düzeyinin artırılması, riskli gruplarda önlemler alınması oldukça önemlidir. Bu çalışma, Diyarbakır Dicle Üniversitesi Hastanesi personellerinde HBsAg, Anti-HBs, Anti-HCV seroprevalansını araştırmak ve elde edilen verileri ülkemizdeki ve dünyadaki verilerle karşılaştırmak, HBV ve HCV sıklığı açısından mevcut durumun göz önüne konulması için yapılmıştır. Materyal ve Metod: Çalışmamız retrospektif tiptedir. Dicle Üniversitesi İşyeri Hekimliği Polikliniği'ne 15 Mayıs 2017-15 Mayıs 2018 arasında periyodik muayene için başvurmuş 2596 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların HBsAg, Anti-HBs, Anti-HCV, hemogram ve biyokimyasal verilerine hastane otomasyonu üzerinden ulaşıldı. Çalışmadan elde edilen sonuçların istatistiksel analizi SPSS v24.0 programı ile yapıldı ve istatistiksel olarak anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Katılımcıların, %68,5'i erkek, %31,5'i kadın, yaş ortalaması 39.98±9.99 idi. Hastalar arasında HBsAg pozitifliği %3,5, Anti-HBs pozitifliği %64,9, Anti-HCV pozitifliği %0,3 oranında bulundu. 820 (%31,6) hasta HBV ile hiç karşılaşmamış ve aşısız olarak saptandı. Cinsiyete göre Anti-HBs ve HBsAg düzeyleri arasında anlamlı fark bulundu. Yaş grupları arasında, HBsAg pozitifliği açısından fark bulunmazken, Anti-HBs açısından fark saptandı. Anti-HBs düzeyleri ile yaş arasında negatif korelasyon olduğu bulundu. HBsAg pozitif hastalarda; ALT ve AST düzeyleri anlamlı olarak daha yüksek, trombosit (PLT) düzeyi anlamlı olarak daha düşük saptandı. Anti-HCV pozitifliği, yaş ve cinsiyete göre anlamlı farklılık göstermedi. Sonuç: Çalışmamızın sonucunda Hastane personellerimizde HBsAg pozitifliği hala önemli düzeylerde yüksektir. Bulunan sonuç Türkiye'deki benzer çalışmaların sonuçlarıyla karşılaştırıldığında; sağlık personellerinde yapılan çalışmalara göre bir miktar yüksek, tüm populasyonda yapılan çalışmalara göre daha düşük düzeylerdeydi. Dünya'da ise ülkelerin ortalamalarına yakın düzeydedir. Aşısız bireylerin oranının çok yüksek olduğu, hala aşılanabilecek kişi sayısının tüm başvuran personelin üçte birine yakın düzeyde olduğu saptandı. HBV ile karşılaşmış bireylerde ALT ve AST düzeyleri sağlıklı kişilere göre daha yüksek olduğu, PLT düzeylerinin daha düşük olduğu bulunmuştur. Anti-HCV pozitifliğinin düşük düzeylerde olduğu, sonuçların Türkiye ortalamaları ile benzer, Dünya ortalamalarından ise daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Özellikle riskli gruplara hepatitten korunma hakkında bilgilendirme toplantıları yapılması ve aşısız personellerin aşılanması hastalık sıklığını daha da azaltacaktır. Mevcut HBV rutin aşılama programının devamı ise bu azalmaya destek olacak ve ilerleyen yıllarda birçok hasta için maddi ve manevi yarar sağlayacaktır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: HBsAg, Anti-HBs, Anti-HCV, hepatit, hastane personelleri.
Sağlık çalışanlarında irritabl bağırsak sendromu sıklığının belirlenmesi ve ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bu çalışma Diyarbakır ili Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ndeki sağlık çalışanlarında, irritabl bağırsak sendromu (İBS) prevalansı ve ilişkili faktörlerin belirlenmesi amacıyla tasarlanmıştır. Materyal ve Metod: Ocak-Şubat 2019 tarihleri arasında, araştırmacı tarafından sorulan demografik özellikler, etyolojik özellikler ve ROMA IV kriterleri ile İBS tanısı sorgulanmıştır. Verilerin analizi SPSS 21 (Statistical Package for the Social Sciences) paket programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Araştırmaya dahil edilen 307 katılımcının yaş ortalaması 30 olup %50,2'si kadındı. İBS prevelansı Roma IV kriterlerine göre de %3,3 bulunmuştur. Bristol skalası ve Roma IV kriterlerine göre en sık görülen alt tip İBS-M olarak belirlenmiştir. Erkeklerde Roma IV'e göre İBS daha fazladır (p=0,01). Doktorlarda (p=0,015), yüksek gelirlilerde (p=0,026) ve lisans üstü eğitim seviyesindeki kişilerde (p=0,034) anlamlı ölçüde sık İBS saptanmıştır. Ayrıca gastrointestinal sistemde hastalık öyküsü olanlarda İBS daha sık görülmüştür (p=0,037). Sonuç: IBS prevalansı uygulanan farklı tanı kriterleri ve çalışmaların uygulandığı farklı popülasyonlar nedeniyle farklılık gösterse de, sağlık çalışanlarında IBS prevalansının genel popülasyona benzer olduğu tespit edilmiştir. Geniş semptom spektrumu nedeniyle ayırıcı tanıda aile hekimleri tarafından iyi bilinmesi gereklidir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: İrritabl bağırsak sendromu, tanı, sağlık çalışanları, prevalans.
Tıp fakültesi altıncı sınıf öğrencileri ve uzmanlık eğitimi alan doktorların adli raporlar konusundaki bilgi, tutum ve düşüncelerinin değerlendirilmesi
Adli raporlar, adli makamlarca hekimden istenen ve kişinin tıbbi durumunu tespit eden, hekim kanaatini bildiren; yazımında hataların varlığında telafisi güç sonuçlara ve gecikmelere yol açıp hekimleri hukuki sorumluluk altına sokabildiği belgelerdir. Bu çalışmada amacımız; Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesinde uzmanlık eğitimi alan asistan hekimlerin ve tıp fakültesi son sınıf öğrencilerinin (intörn doktor) adli raporlar konusundaki bilgi, tutum ve düşüncelerini değerlendirmek ve karşılaştırmaktır. Bu çalışma, kesitsel tanımlayıcı tarzda olup çalışma için etik kurul onayı ve katılımcılardan yazılı onam alınmıştır. Çalışmaya 175 asistan hekim ve 94 intörn doktor katılmış olup katılımcılara 28 sorudan oluşan anket formu uygulanmıştır. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 22.0 programı kullanılarak yapılmıştır. Asistan hekimlerin %94, intörn doktorların ise %100'ü adli tıp konusunda kendini kısmen veya tamamen yetersiz gördüğünü belirtmiştir. Asistan hekimlerin %65'i ve intörn doktorların %73'ü adli tıp eğitimi almak istediklerini belirtirken, asistan hekimlerin %89'u mezuniyet sonrası eğitim almadığını belirtmişlerdir. Asistan hekimlerin %30'u, intörn doktorların ise %77'si adli raporların hukuki sorumluluklarını, asistan hekimlerin %34 ve intörn doktorların ise %73'ü yargıdaki etkilerini bilmediklerini ifade etmişlerdir. Asistan hekim ve intörn doktorların sırasıyla %62 ve %58'i adli olguların sıklıkla tedirginlik hissettirdiğini belirtmiş olup, asistan hekimlerin %94 ve intörn doktorların ise %95'i sadece adli olgularla ilgilenen bir hekim grubu oluşturulması gerektiğini belirtmişlerdir. Asistan hekimlerin %51 ve intörn doktorların %47'si çözüm olarak adli tıp uzman sayısının arttırılması gerektiğini belirtmiştir. Sonuç olarak, hekime tıbbi sorumlulukla beraber hukuki sorumlulukta yükleyen adli raporlar konusunda asistan hekim ve intörn doktorlar kendilerini yetersiz görmektedirler. Mezuniyet öncesi adli tıp eğitimleri iyileştirilmeli, hekimlere mezuniyet sonrası adli tıp eğitimleri verilmelidir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Adli Rapor, Asistan Hekim, Tıp Fakültesi Son Sınıf Öğrencisi, Adli Tıp Eğitimi, Mezuniyet Sonrası Eğitim
Baş ağrısı olan hastalarda kişilik tipleri
Giriş ve Amaç: Baş ağrısı hastane ve birinci basamak sağlık kuruluşlarının en sık başvuru nedenleri arasında yer alır. Sebep olduğu düşük yaşam kalitesi, iş gücü kaybı, tetkik ve tedavilerin maliyeti hem sosyal hem ekonomik yönden sorunlara yol açmaktadır. Son yıllarda yapılan birçok çalışmada baş ağrısı ile kişilik tipleri arasında ilişki olduğu ortaya konmuştur. Birinci basamak hekimliği açısından baş ağrısı yakınması ile gelen hastalarda tanı ve tedavi aşamasında sadece başvuru sebebi olan semptoma değil biyolojik, psikolojik ve sosyolojik yönleriyle, bir bütün olarak hastaya odaklanılması daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Bu çalışmada amacımız, baş ağrısı yakınması olan hastaların bu yakınmaları ile kişilik yapıları arasında bir ilişki olup olmadığını değerlendirmektir. Materyal ve Metod: Bu çalışma, vaka kontrol tarzında bir çalışma olup, etik kurul onayı ve katılımcıların yazılı onamı alınarak yapılmıştır. Çalışmaya 234 hasta, 244 kontrol grubu olmak üzere 478 katılmış olup, katılımcılara 14 sorudan oluşan sosyodemografik veri formu ile 44 sorudan oluşan Taştan Kişilik Tipi Anketi uygulanmıştır. Verilerin analizi için SPSS (Statistical Package fort he Social Science) 22.0 programı kullanılmıştır. Bulgular: Katılımcıların %41.0'i kadın, %59.0'u erkekti. Hasta grubunda kadınların %51.5'inde baş ağrısı tariflenirken, erkeklerde bu oran %47.5'iydi.Kişilik tipi ölçeğine göre katılımcıların %23.0'ü iki numaralı kişilik tipi olup bunu %15.7 oranla yedi ve dokuz numaralı kişilik tipleri takip etmekteydi. Bir numaralı kişilik tipinde baş ağrısı görülme oranı %60.0, dört numaralı kişilik tipinde %58.3, beş numaralı kişilik tipinde %55.6, sekiz numaralı kişilik tipinde %62.5'ti. Sonuç: Dört numaralı kişilik tipi olan katılımcılarda baş ağrısı görülme oranı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuşken, diğer kişilik tipleri ile baş ağrısı arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı. Birinci basamakta baş ağrısı yakınmasıyla gelen hastalarda psikolojik faktörler ve kişilik tiplerinin de göz önünde tutulması gerekmektedir. Bu nedenle, çalışmamızın sonuçlarının daha geniş kapsamlı ve çok merkezli çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Baş ağrısı, kişilik, enneagram.
Kişilik tiplerinin sigara içme durumu ile ilişkisi: Olgu kontrol çalışması
ÖZET Giriş ve Amaç: Sigara kullanımı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de önlenebilir önemli bir sağlık sorunudur. Her geçen gün sigara kullananların sayısı artmakta bu durum da birçok hastalık davetiyesi çıkarmaktadır. Yapılan birçok çalışma sigara kullanımı ve kişilik tipleri arasında bir ilişki olduğunu göstermiş. Bu çalışmanın amacı sigara kullanma durumları ile kişilik tipleri arasındaki ilişkiyi gösterip, sigaranın bıraktırılmasında daha etkin başarılar elde edebilmeye yardımcı olmaktır. Materyal ve Metot: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanelerinin bütün polikliniklerine herhangi bir sebeple başvuran hastalardan çalışma grubu olarak sigara içen 670 hasta ve kontrol grubu olarak sigara içmeyen 794 hasta toplamda 1464 hasta çalışmaya dâhil edilmiştir. Katılımcılara 23 sorudan oluşan sosyodemografik veri formu ile 44 sorudan oluşan Taştan Kişilik Tipi Anketi uygulanmıştır. Verilerin analizi için SPSS (Statistical Package fort he Social Science) 22.0 programı kullanılmıştır. Bulgular: Katılımcıların %50'si kadın, %50'si erkekti, kadınların %39,07' si sigara kullanıyorken erkeklerin %52,46'sı kullanıyordu. Kişilik tipi ölçeğine göre katılımcıların %22,1'i iki numaralı kişilik tipi olup bunu %16.7 oranla yedi ve %12,5 oranla dört numaralı kişilik tipleri takip etmekteydi. Sekiz numaralı kişilik tipinde sigara içme oranı %61,4 ve en yüksek iken, bir numaralı kişilik tipinde ise %37,3 ve en düşüktü. Sekiz numaralı kişilik tipindeki bireylerin %40,4'ü sigara dışındaki tütün ürünü kullanıyorken, üç numaralı kişilik tipine sahip bireylerde bu oran %14,2, dokuz numaralı kişilik tipinde %16,1 idi. Sonuç: Bir ve sekiz numaralı kişilik tipine sahip olan katılımcılardaki sigara kullanım durumu istatistiksel olarak anlamlı bulundu, ancak diğer kişilik tipleri ile sigara içme durumu arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı. Üç, sekiz ve dokuz numaralı kişilik tipi ile sigara dışındaki tütün ürünü (puro, pipo, nargile) kullanımı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardı. Bütün hasta başvurularında sigara kullanımı sorgulanmalı, hastaya sigara bırakılması önerilmeli ve özendirilmelidir. Hastalar biyo-psiko-sosyal yönleriyle ele alınıp kişilik tipleri de göz önünde bulundurularak sigara bıraktırmada daha etkili çalışmalar ortaya konabilir. Çalışmamızın sonuçlarının daha geniş kapsamlı ve çok merkezli çalışmalarla desteklenmesi bu başarıyı arttırabilir.
Akne vulgarisli hastalarda beden algısı ve benlik saygısı
Giriş ve Amaç: Pilosebase bezinin inflamatuar bir kronik hastalığı olan akne, derinin en sık görülen hastalığıdır. Toplumda oldukça sık görülen akne, 12-24 yaşları arasındaki nüfusun yaklaşık olarak %85'ini etkilemektedir. Kişinin dış görünüşünü etkileyebilen ve skar bırakabilen akne, insanlarda çok sayıda psikiyatrik soruna yol açabilmektedir. Aknenin yol açabileceği sorunlar arasında; beden algısı bozukluğu ve benlik saygısında azalma da yer almaktadır. Yaptığımız bu çalışmanın amacı; aknenin hastalara çeşitli değişkenler üzerinden beden algısı ve benlik saygılarına olan etkisini incelemektir. Materyal ve Metot: Çalışmamız olgu kontrol tarzında yapılmıştır. Çalışmanın evrenini üniversitemiz Aile Hekimliği polikliniği ve Dermatoloji polikliniğine başvuran hastalar oluşturmuştur. Çalışmaya 01.11.2016-01.02.2017 tarihleri arasında polikliniklere başvuran 75 olgu ve 74 kontrol hastası dahil edilmiştir. Çalışmaya başlamadan önce Dicle Üniversitesi Etik Kurul onayı alındı. Öncelikle çalışmaya katılan hastalardan ''Bilgelendirilmiş Onam'' alınmış olup, Olgu ve kontrol grubuna sosyodemografik veri formu, Global akne derecelendirme sistemi (GADS) , beden algısı ölçeği ve benlik saygısı ölçekleri uygulandı. Çalışmamızda veriler % 95 güvenle, SPSS 21 (Statistical Package for the Social Sciences) paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular ve Sonuç: Hastaların %48,9' u kadın, %51,1' i erkekti. Hastaların %22'si sigara, %10'u alkol kullanıyordu. Vaka grubunun yaş ortalaması 23,93 ± 5,96, kontrol grubunun yaş ortalaması 25,74 ± 7,42 idi. Hastalarıın %6,1'i hiç okula gitmemiş, %6,04'ü ilkokul mezunu, %5,3'ü ortaokul mezunu, %37,58'i lise mezunu, %43,6'sı üniversite mezunu idi. Genel olarak akneli hastaları değerlendirdiğimizde; bu hastalarda beden algısı ve benlik saygılarında belirgin bir düşüş gözlemleyemedik. Akne şiddetinin etkilerine baktığımızda; akne şiddeti arttıkça hastaların beden algısında ve benlik saygılarında bozulma meydana geliyordu. Akne süresinin ve cinsiyetin ise bu parametrelere etkisini saptayamadık. Hastaların eğitim durumu arttıkça beden algıları ve benlik saygıları artmakta idi. Sigara kullanan akne hastalarında benlik saygısı düşük bulunurken, beden algıları korunmuştu.
Araştırma görevlisi hekimlerin, defansif tıp uygulamaları hakkındaki bilgi ve tutumları, işe bağlı gerginlik ve tükenmişlik düzeyleri
ÖZET Giriş ve Amaç: Bu çalışma, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde dahili ve cerrahi tıp bilimlerinde çalışan araştırma görevlisi hekimlerin, defansif tıp uygulamaları hakkındaki bilgi ve tutumları, işe bağlı gerginlik ve tükenmişlik düzeylerini etkileyen faktörleri ortaya koymak amacıyla yapılmıştır. Materyal ve Metod: Tanımlayıcı- kesitsel tipteki bu çalışmanın örneklemi, orantılı tabakalı yöntemle oluşturulmuştur. Sosyodemografik veri formu, Defansif Tıp Uygulamaları Tutum Ölçeği, İşe Bağlı Gerginlik Ölçeği ve Maslach Tükenmişlik Ölçeği'ni içeren anket, 200 hekime uygulanmıştır. Verilerin analizi SPSS 18 (Statistical Package for the Social Sciences) paket programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların, % 70,5'i erkek, %29,5'i kadın, %56'sı evli idi. Yaş ortalaması 29,41 idi. Pozitif ve negatif defansif tıp uygulama sıklığı sırasıyla %98, %92 olarak bulundu. Defansif tıp puanları, cerrahi bilimlerde çalışanlarda, asistanlığının ilk 2 yılında olanlarda, hakkında malpraktis davası açılanlarda ve sigara kullananlarda anlamlı derecede yüksekti. İşe bağlı gerginlik düzeyi, cerrahi bilimlerde çalışanlarda, ayda 8 ve üzeri sayıda nöbet tutanlarda, hakkında malpraktis davası açılanlarda, sigara kullananlarda, alkol kullananlarda anlamlı derecede yüksekti. Hekimlerin; Maslach Tükenmişlik Ölçeği'nden aldıkları puan ortalamaları duygusal tükenme için 31,57± 11,67, duyarsızlaşma için 11,75± 6,49, kişisel başarı için 29,46± 7,72 olarak tespit edildi. Sonuç: Bu çalışmada, hekimler yüksek oranda defansif tıp uygulamaktadır. Hekimler, duygusal tükenme ve kişisel başarı alt boyutlarında yüksek, duyarsızlaşma alt boyutunda orta düzeyde tükenmişlik yaşamaktaydı. Defansif tıbbı daha fazla uygulayanların, işe bağlı gerginlik ve tükenmişlik düzeylerinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Bu konuda sınırlı sayıda çalışma mevcuttur. Geniş tabanlı, farklı merkezlerden araştırmalara ihtiyaç vardır. Yasalarda yapılacak yeni düzenlemeler, medyanın daha duyarlı davranması, hekimlere, hukuki uygulamalar ve stres yönetimi konularında eğitimler verilmesi, çalışma şartlarında yapılacak iyileştirmelerin defansif tıbbı, işe bağlı gerginliği ve tükenmişliği azaltacağı kanaatindeyiz.
Araştırma görevlisi hekimlerin geleneksel, tamamlayıcı ve alternatif tıp uygulamaları ile ilgili bilgi ve tutumları
Giriş ve Amaç: Dünya genelinde geleneksel, tamamlayıcı ve alternatif tedavi (GTAT) kullanımı her geçen gün artmaktadır. Hekimlerin bu konuda bilgi sahibi olması tamamlayıcı ve alternatif tedavilerin olumsuz etkilerinin azaltılması ve bu tedavilerden maksimum yarar sağlanması açısından son derece önemlidir. Bu çalışma hekimlerin geleneksel, tamamlayıcı ve alternatif tedavi konusunda bilgi ve tutumlarının belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Materyal ve Metod: Araştırmanın örneklemini Dicle üniversitesi hastanesi dahili ve cerrahi birimlerinde çalışan 200 araştırma görevlisi oluşturmaktadır. Çalışmanın verileri, araştırmacı tarafından literatür taraması sonucu hazırlanan soru formu kullanılarak toplanmıştır. Soru formu katılımcıların sosyo-demografik özelliklerini, geleneksel tamamlayıcı alternatif tıp uygulamaları ile ilgili bilgi ve tutumlarını ölçen soruları içermektedir. Bulgular: Katılımcıların %66'sı erkek, %34'ü kadındı. Katılımcıların %70'i dahili, %30'u cerrahi tıp bilimlerinde görev yapmaktaydı. Katılımcıların yaş ortalaması 29.21±2.93 yıl (min 24-max 45)idi. Asistan hekimlerin %81'i GTAT yöntemleri ile ilgili kurs, eğitim almak istemektedir. Egzersiz, beslenme düzeni, masaj tedavisinin hekimlerin en çok bildiği GTAT yöntemleri olduğu belirlenmiştir. Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği" 27 Ekim 2014 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Yönetmelikde 15 farklı uygulamaya yer verilmiş. Bu yönetmelikte yer alan tedavilerden en çok eğitim alınmak istenen tedaviler akupunktur, müzikterapi, ozon, hipnoz, fitoterapi olarak bulunmuştur. En az eğitim almak istenilenler ise kayropraktik, osteopati, apiterapi, proloterapi, larva uygulaması olarak bulunmuştur. Sonuç: Ancak sağlık çalışanlarının GTAT yöntemleri hakkındaki bilgi düzeyleri düşüktü. Günümüzde toplumun GTAT yöntemlerine olan geniş ilgisi ve sağlık çalışanlarının GTAT'a yönelik olarak pozitif tutumları göz önünde bulundurularak, bu yöntemler hakkında bilgilendirici eğitim verilmesi düşünülmelidir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Geleneksel tamamlayıcı tıp, yönetmelik, asistan hekim, bilgi ve tutum
Sağlık Bilimleri Üniversitesi Diyarbakır Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesi aile planlaması polikliniğine başvuran 15-49 yaş arası kadınların aile planlaması hakkındaki bilgi düzeyleri ve tutumları
Giriş ve Amaç: Çalışmamızda Diyarbakır ilinde yaşayan 15-49 yaş grubu evli kadınların; sosyo-demografik özellikleri, gebelik öyküleri, aile planlaması hakkındaki bilgi düzeyleri, tercih ettikleri aile planlaması yöntemleri ve bu tercihi etkileyen faktörler arasındaki ilişkinin gösterilmesi ve önceki yıllarda yapılan çalışmalarla sonuçların karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan kadınların yaş ortalaması 31.72±7.42 idi. Kadınların evlilik yaş ortalaması 20.15±3.73 idi. Çalışmamıza katılan kadınların %73.9'unun eşlerinin ise %61.3'ünün eğitim düzeyinin ilkokul ve altında olduğu görüldü. Kadınların %87.4'ü ev hanımı iken ortalama yaşayan çocuk sayısı 3.04±1.58 idi. İlkokul ve altı eğitim düzeyine sahip katılımcılar %74.8 RİA , %7.3 kondom kullanır iken lise ve üstü eğitim düzeyine sahip katılımcılar %55.2 RİA, %20.7 kondom kullanmaktaydı. Çalışmamızda istenmeyen gebelik deneyimi olanların oranı %46.8 idi ve bunların %79.5'i doğum ile sonuçlanmıştı. Araştırmamıza katılan kadınlara aile planlamasının tanımı sorulduğunda katılımcıların %52.3'ü aile planlaması gebeliği önleyici yöntemler olarak tanımlarken %31.8'i gebeliği önleyici yöntemler ve çocuk sahibi olamayan çiftlere danışmanlık verilerek, uygun tıbbi bakıma yönlendirilmeleri cevabını vererek doğru yanıtlamıştır. Sonuç: Araştırmamızdaki sonuçlara göre aile planlaması hakkındaki bilgi eksikliği nedeniyle istenmeyen gebelik oranları yüksektir. Aile planlaması koruyucu bir hizmet olup istenmeyen gebelikler ve sık doğumlara bağlı anne ve bebekte oluşacak sağlık sorunlarının azaltılmasında en temel role sahiptir. Bu nedenle aile planlaması hakkındaki farkındalığın arttırılması ve kullanılacak yöntem seçiminde kullanıcının yaşam şekli, eğitim düzeyi, ekonomik durumu, hastalık durumu göz önünde bulundurularak kişi için en doğru aile planlaması yöntemi için danışmanlık hizmeti verilmesi sağlanmalıdır.
Tekrarlayan akciğer enfeksiyonu olan çocuklarda D vitamini ve ilişkili parametrelerin değerlendirilmesi
Tekrarlayan pnömoni son bir yıl içinde arada radyolojik düzelmelerin olduğu en az iki pnömoni atağı veya tüm yaşamı boyunca arada radyolojik düzelmelerin olduğu en az üç pnömoni atağı geçirilmesidir. D vitamininin, başta immün sistem olmak üzere pek çokiskelet doku dşındaki dokularda önemli görevler üstlendiğine dair önemli çalışmalar yapılmıştır. D vitamini eksikliğinin başta pnömoni olmak üzere solunum yolu enfeksiyonlarından korunmada etkin rol oynadığına yönelik literatür bilgisi mevcuttur. D vitamini immün sistem üzerindeki etkilerini defensin ve katelisidin başta olmak üzere antimikrobiyal peptid (AMP) denilen moleküller aracılığı ile göstermektedir. Bu çalışmamızda, tekrarlayan pnömoni ile vitamin D ve beta defensin, katelisidin düzeyleri arasındaki ilişki incelenmiştir. 1 Mayıs 2018-1 Eylül 2018 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Göğüs Hastalıkları Polikliniğine başvuran 6 ay-72 ay yaş aralığındaki tekrarlayan pnömoni tanılı 50 çocuk vaka grubu olarak ve aynı dönemde başka polikliniklere farklı şikayetlerle başvuran kronik bir hastalıkları olmayan 86 sağlıklı çocuk ise kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan toplam 136 hastadan biyokimya tüplerine alınan venöz kan örnekleri Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya laboratuarında 4000 devirde 5 dakika santrifüj edilerek -80 derecede vitamin D, defensin, katelisidin parametrelerinin çalışılması için saklandı. Numuneler daha sonra çözdürülerek Biotek marka ELX50 model yıkama cihazı ile yıkandı ve yine Biotek marka ELX800 marka Elisa Okuma Cihazı ile değerlendirildi. Verilerin analizi SPSS 18,0 programı ile yapıldı. Çalışmaya aldığımız vaka grubundaki hastaların %58'i kız, %42'si erkekti. Kontrol grubunun %41,9'u kız, %58,1'i erkekti. Vaka grubunda ortalama yaş 31,14±21,9 ay, kontrol grubunda 35,88±22,5 ay idi. Vaka grubundaki hastaların serum vitamin D seviyelerinin medyan değeri 580,10 nmol/L, serum katelisidin değerlerinin medyan değeri 9,8 ng/mL ve serum defensin düzeylerinin medyan değeri 12,02 ng/mL idi. Kontrol grubundaki hastaların serum vitamin D değerinin medyan değeri 484,376 nmol/L, serum katelisidin düzeylerinin medyan değeri 15,59 ng/mL, serum defensin düzeylerinin medyan değeri ise 7,79 ng/mL olarak ölçüldü.Vaka grubunda serum vitamin D ve serum defensin düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derece yüksek bulundu. Serum katelisidin değerleri açısından gruplar arasında anlamlı bir fark yoktu. Hem vaka hem kontrol grubunda serum vitamin D, serum defensin ve serum katelisidin değerleri arasında pozitif bir korelasyon var iken bu üç parametreile vakaların yaşları arasında ters bir korelasyon var idi. Çalışmamızda değerlendirilen çevresel etmenlerden ailede atopi öyküsünün olması ilepnömoni insidansı arasında anlamlı bir ilişki saptanmış olup, atopi öyküsü olan ailelerde çocuklarda tekrarlayan pnömoni insidansı yüksek olarak ölçülmüştür. Çalışmanın yapıldığı mevsimsel dönemin yaz aylarına denk gelmesi her iki grupta vitamin D değerlerinin kısmen yüksek çıkmasını sağlamış ve bu durum çalışmanın sınırlılıklarından biri olmuştur. Daha uzun dönemde yapılacak çalışmalar daha doğru sonuçlar çıkmasını sağlayacaktır. Başta pnömoni olmak üzere alt solunum yolları enfeksiyonları gelişimi ve şiddetini azaltacağı yönündeki yararları ileri çalışmalarla araştırılmalıdır. Vitamin D replasmanı koruyucu hekimliğin önemli bir uygulaması olup doğru uygulamalarla çocuklarda hem sağlıklı bir iskelet dokusu hem de sağlıklı bir immün sistem gelişimi sağlanabilir. Vitamin D önemli bir prognosik faktör olup D vitamini replasmanının, beslenmede yapılacak vitamin desteğinin atakları önlemedeki yararı araştırılmalıdır. Ayrıca klasik antibiyotiklere karşı gelişen bakteriyel direncin yüksek olduğu günümüzde geniş aktivite spektrumları olan antimikrobiyal peptitlerin pnömoni ve diğer alt solunum yolu enfeksiyonları (ASYE) patogenezinde yer alan patojenler üzerine etkileri önemlidir. Bu antimikrobiyal peptidler (AMP)'ler ile ilgili daha büyük çaplı ve daha çok çalışmaya ihtiyacımız vardır. Anahtar Kelimeler: Pnömoni, D vitamini, beta defensin, katelisidin, immün sistem
Hemodiyaliz hastalarında öz yeterlilik ve sosyal destek algısı
Hemodiyaliz Uygulanan Hastalarda Öz Yeterlilik ve Sosyal Destek Algısı Giriş ve Amaç: Kronik böbrek yetmezliği (KBY), dünya çapında giderek artan önemli bir sağlık problemi olmakla birlikte, bireylerin yaşam kalitesini de olumsuz yönde etkilemektedir. Son dönem böbrek yetmezliği tedavisinde iki önemli nokta mevcuttur. Birincisi, hastaların yaşam sürelerini uzatmak, ikincisi ise hastalara daha iyi bir yaşam kalitesi sağlamaktır. Bu çalışmada amaç; hemodiyaliz (HD) hastalarının öz yeterlilik durumları ve sosyal destek algılarını kontrol grubu ile karşılaştırarak ortaya koymaktır. Materyal ve Metod: Dicle Üniversitesi Hastanesi'nde takip edilen ve tedavi gören 51 hasta değerlendirilmiştir. Ek olarak kontrol (KT) grubu oluşturmak amacıyla 102 sağlıklı birey incelenmiştir. Veriler; sosyodemografik özellikleri özellikleri içeren sorular, Genel Öz Yeterlilik Ölçeği ve Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği' nden elde edilmiştir. Anketler yüz yüze görüşülerek yapıldı. Verilerin değerlendirilmesinde spss 24,0 programı kullanılarak p<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Kontrol grubundaki kişilerin Öz Yeterlilik ölçeğinden aldıkları puan HD hasta grubundaki kişilerden istatistiksel olarak anlamlı seviyede yüksek görüldü (p<0,05). Kontrol grubunun, Sosyal Destek arkadaşlar ve özel kişiler alt boyutlarından aldıkları puanlar hasta grubundan istatistiksel olarak anlamlı seviyede yüksek görüldü (p<0,05). SD aile puanları arasında ise istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi. Hemodiyaliz hastalarında; ileri yaşta olanların, dul ya da boşanmış olanların, KBY yanında ek bir kronik hastalığa sahip olanların öz yeterlilik puanı istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu (p<0,05), SD aile puanı birinci derece akrabalarıyla yaşamayan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı seviyede düşük olduğu (p<0,05), SD arkadaşlar ve özel kişiler puanlarında ise tüm sosyodemografik özelliklerde gruplar arasında anlamlı fark olmadığı görüldü (p>0,05). Sonuç: Çalışmada; HD hastalarının öz yeterlilik ve sosyal destek ölçeklerinden aldıkları puanlar sağlıklı kontrol grubundan düşük çıkmıştır. Sağlık profesyonellerine bu farkındalığın kazandırılması, HD hastalarına ve yakınlarına hastalık hakkında eğitimler verilmesi, hastalara yönelik gerekli psikolojik desteğin sağlanması, hobi, gezi, grup iletişimi gibi faaliyetlerin arttırılması gibi önlemlerin alınması gerektiği kanaatindeyiz. Anahtar Sözcükler: Son dönem böbrek yetmezliği, hemodiyaliz, öz yeterlilik, Sosyal Destek
Tip 1 diabetes mellituslu çocuklarda otoimmun tiroidit ve çölyak birlikteliğinin değerlendirilmesi
Çocukluk çağının endokrin patolojilerinden biri olan tip 1 diabetes mellitus pankreastaki β hücrelerinin destrüksiyonu ile başlayıp, insülinin mutlak eksikliği ile sonuçlanan kronik metabolik bir hastalıktır. Otoimmün hastalıklardan özellikle otoimmün tiroidit ve çölyak hastalığı daha sıkolarak Tip 1 DM'ye eşlik edebilmektedir. Bu hastalıklar otoantikorlar ile taranabilmektedir. Yapılan çalışmada Dicle Üniversitesi Çocuk Endokrin Kliniğinde tip 1 DM olarak takipli 186 hasta belirlendi. Hastaların tiroidit ve çölyak hastalığı açısından otoantikor pozitiflikleri değerlendirildi.Çalışmadan elde edilen sonuçların istatistiksel analizi SPSS versiyon 24.0 programı kullanılarak yapıldı ve p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Değerlendirilen 186 olgudan anti-TPO pozitif olan olgu sayısı 24 (%12,9), anti-TG pozitif olgu sayısı ise 12 (%6,7) idi. Her iki antikorun birlikte pozitif olduğu olgu sayısı 11 (% 6) olarak bulundu. Değerlendirilen 186 hastanın 24 (%12)'ünde anti-tTG IgA pozitif tespit edildi. Bu olguların tiroid otoantikorları ile pozitif olanları birlikte değerlendirildiğinde 3 (%1,7) hastada anti-TPO ve anti-tTG IgA birlikte pozitif olduğu görüldü. Sonuç olarak tip 1 DM hastalığına eşlik eden otoimmün hastalıkların taranması hastanın takibinde ve gelişebilecek ek problemleri ön görmede önemlidir. Bu yüzden ilgili hasta grubunun hem tanı anında otoimmün hastalıklar açısından oto antikorlarla taranması hem de yıllık takiplerinin yapılması gereklidir. Anahtar Sözcükler: Tip 1 DM, Hashimoto trioiditi, çölyak hastalığı, otoantikor
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi asistan doktorlarının biyopsikososyal yaklaşımlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Biyopsikososyal yaklaşım kişinin sağlığının biyolojik, psikolojik ve sosyal süreçlerden etkilendiğini savunmaktadır. Biyomedikal yaklaşım karşı olarak bireyi; yaşantısı, duyguları, çevresi, hastalıklara bakış açısı, fiziksel koşulları ile değerlendirmektedir. Biyopsikososyal yaklaşım hekimler için temel mesleksel tutum olmalıdır ve biyopsikosoyal yaklaşımı iyi bilmelidirler. Bu model hekimlere hastalarında emosyonel durumlarına, yaşam amaçlarına, hastalıklara karşı tutumlarına, sosyal çevrelerine ve inançlarına bağlı biyokimyasal ve morfolojik değişimler olabileceğini anlatır. Aynı zamanda hekimin hastaya yaklaşırken başvurduğu yöntem hasta merkezli olmalıdır. Bu yöntem hekimin hastalığı hastanın gözünden algılayabilmesine katkı sunmaktadır. Bu çalışmada, Dicle Üniversitesi uzmanlık öğrencilerinin hastalarına biyopsikososyal yaklaşımını değerlendirebilmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışma Aralık 2017 – Mart 2018 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi uzmanlık öğrencileri dahil edilerek gerçekleştirildi.Çalışmanın evrenini oluşturan 311 uzmanlık öğrencisinden 203 hekim çalışmaya katılmayı kabul etti ve hekimlere görüşme esnasında yüz yüze görüşme yöntemiyle anket uygulandı. Çalışmanın amacı ve yöntemi hakkında bilgi verildi. Çalışmamızda, Patient Practitioner Orientation Scale, The Jefferson Scale of Physician Empathy ve sosyodemografik soruları içeren anket uygulandı. Ankette katılımcıların cinsiyeti, yaşı, medeni durumu, hekim olarak çalışma süresi, günlük hasta sayısı, hasta başına ayırdıkları süre, hekimlerin genel umut düzeyleri ve algıladıkları refah düzeyleri sorgulandı ve sonrasında 'Hasta-Hekim Oryantasyon Ölçeği (Patient Practitioner Orientation Scale)' ve 'Jefferson Hekim Empati Ölçeği (The Jefferson Scale of Physician Empathy)' uygulandı. Araştırmamız analitik özellikleri olan kesitsel tipte ve tanımlayıcıdır. Çoklu gruplarda ANOVA, bağımsız gruplarda student's t testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamıza toplam 203 asistan hekim katıldı. Katılanlardan 143'ü(%70) erkek 60'ı(%30) kadındı. Branş dağılımına gore psikiyatriden 8(%3,9), aile hekimliğinden 21(%10,3), diğer dahili branşlardan 104(%51,2), cerrahi branşlardan 70 (%34,5) asistan hekim katıldı. Çalışmaya katılanların hekimlerin yaş ortalaması 29,73±2,87 olarak bulunmuştur. Çalışmamızda kullanılan Hasta–Hekim Oryantasyon ölçeğinin paylaşım olarak nitelendirilen birinci alt grubunda; psikiyatri uzmanlık öğrencilerinin ortalama puanı 3,67±0,99, aile hekimliği uzmanlık öğrencilerinin 3,92±0,67, diğer dahili branşların 3,98±0,65, cerrahi branşların 3,83±0,61 olarak bulundu. Aynı ölçeğin bakım olarak nitelendirilen ikinci alt grubunda; psikiyatri uzmanlık öğrencilerinin ortalama puanı 3,20±0,45, aile hekimliği uzmanlık öğrencilerinin 3,68±0,54, diğer dahili branşların 3,49±0,60, cerrahi branşların 3,68±0,58 olarak bulundu. Çalışmamızda empati düzeyini belirlemek için kullanılan Jefferson ölçeği sonuçları ise; psikiyatri 78,25±14,78, aile hekimi 67,71±14,69, diğer dahili branşlar 72,03±13,46, cerrahi branşlar 70,87±15,24 olarak bulundu. Sonuç: Biyopsikososyal yaklaşım öncelikle aile hekimliği ve psikiyatri gibi branşlarda elzem yaklaşım modeli olup, diğer dahili ve cerrahi branşlarda da uygulanmalıdır.Bu çalışmada; farklı branştaki uzmanlık öğrencilerinin bu yaklaşımları karşılaştırılmaya çalışılmıştır. Benzeri çalışmaların yapılması ile bu alandaki farkındalık arttırılarak literatürdeki ilgili konular zenginleştirilmiş olacaktır. Anahtar Kelimeler: Hasta merkezli yaklaşım, biyopsikososyal yaklaşım, empati, aile hekimliği, psikiyatri, diğer dahili ve cerrahi branşlar.
Sağlık çalışanlarının ve toplumun gestasyonel diyabet ile ilgili bilgi ve tutumları
Giriş: Gestasyonel diyabet (GDM), gebelik sırasında sık karşılaşılan medikal bir durumdur. Türkiye'de GDM'nin taranması, tanısı ve uygun şekilde takibi konusundaki güncel bilgiler konusunda doktorlar, yardımcı sağlık personelleri ve toplumun farkındalığı konusunda önemli eksiklikler olduğu düşünülmektedir. Bu farkındalık yetersizliği son yıllarda oral glukoz tolerans testi (OGTT) ile ilgili güvenlik ve uygulanabilirlik konusunda toplum sağlığını etkileyecek düzeyde önemli tartışmalara yol açmaktadır. Bu eksiklikten yola çıkarak çalışmamızda üniversitemizin bulunduğu bölgede görev yapan doktorların, yardımcı sağlık çalışanlarının ve toplumdaki gönüllü katılımcıların GDM ve tarama-tanı amaçlı yapılan OGTT ile ilgili bilgi düzeylerini, tutum ve davranış özelliklerini veri formları aracılığı ile ortaya konması amaçlandı. Materyal ve metod: Bu çalışma, Diyarbakır il merkezindeki sağlık çalışanlarının ve yerel halkın GDM ve OGTT konuları ile ilgili bilgi düzeylerini, tutum ve davranış özelliklerini değerlendirmeyi amaçlayan kesitsel ve tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. Çalışmamıza; doktorlar, yardımcı sağlık personelleri (hemşire, ebe, sağlık memuru) ve toplumdan 18-65 yaş arasındaki gönüllü kişiler dahil edildi. Çalışmayı kabul etmeyen kişiler çalışmadan çıkarıldı. Çalışmamızdaki üç grup için sosyo-demografik verileri, GDM ve OGTT ile ilgili farkındalık düzeylerini değerlendirmek için üç ayrı veri formu hazırlandı. Bulgular: Çalışmamıza 631'i kadın (K) ve 438'i erkek (E) olmak üzere toplam 1069 kişi [K/E=%59,02/%40,08] dahil edildi. Çalışmaya 306 doktor [K/E: 95(%31) / 211(%69)] , 363 yardımcı sağlık personeli [K/E: 263(%72,5) / 100 (%27,5)] 400 gönüllü [K/E: 273(%68,3) / 127(%31,8)] dahil edildi. Çalışmamızdaki gönüllü katılımcıların GDM farkındalık düzeyinin %56,8 olduğu saptandı. Doktorların %93,5'inin, personellerin %58,1'inin ve gönüllülerin ise %42,3ünün tüm gebelere OGTT yapılması gerektiğini düşündüğü saptandı. Sağlık personellerinin %8,5'inin ve gönüllülerin %22,9'unun OGTT konusunda hiç bilgisinin olmadığı saptandı. Doktorların büyük bölümü GDM taramasının tüm gebelerde yapılması gerektiğini belirtirken doktorların uzmanlık düzeyleri ile verdiği cevaplar arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmadı (p=0,112). Doktorların gebelik durumunda kendilerine veya eşlerine OGTT kabul etme oranları sıklık sırasına göre; uzman doktorlar (%92,9), asistan doktorlar (%85,7) ve pratisyen doktorlar (%72,8) olarak bulundu (p=0.002). Gönüllü kişiler eğitim düzeylerine göre gruplandırıldığında GDM farkındalığı açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptandı (p=0,014). Gönüllü katılımcıların veya eşlerinin gebeliği durumunda OGTT yapılmasını isteyip istemeyeceği konusundaki yanıtlar açısından cinsiyetleri (E/K) arasında anlamlı farklılık saptanırken bu durum eğitim düzeyleri arasında saptanmadı (sırasıyla; p<0,001 ve p=0,115). Gönüllülerin GDM ile ilgili bilgiyi gebelerden, doktorlardan ve TV/Radyo programlarından öğrendikleri saptandı (sırasıyla; %34,8, %25,6 ve %6,6). Doktorların %82,4'ünün, sağlık çalışanlarının %51,5'inin ve gönüllülerin ise %68,3'ünün kendileri veya eşlerinin gebe kalması durumunda OGTT yaptırmayı isteyeceği saptandı. OGTT yaptırmak istemeyen katılımcıların büyük çoğunluğu test için gebeye fazla miktarda glukoz verildiğini ve bu nedenle testin bebek için zararlı olduğunu belirtti. Sonuç: GDM prevalansı oldukça yüksek olan ülkemizde, başta sağlık profesyonelleri olmak üzere tüm toplumun GDM ve OGTT konusunda doğru ve yeterli şekilde bilgilendirilmesi sayesinde GDM farkındalığının artırılabileceği ve tüm gebelere OGTT (tek veya iki aşamalı) ile tarama yapılmasının sağlanabileceği düşünüldü. Anahtar kelimeler: GDM, farkındalık, OGTT, tarama.
Bir üniversite hastanesi aile hekimliği polikliniğine başvuran hastalarda vücut kitle indeksi ve anksiyete durumunun kan basıncı üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Hipertansiyon, kontrol altına alınmadığı takdirde veya etkin tedavi edilmediğinde birçok organ ve doku hasarına yol açıp morbidite ve mortaliteye neden olabilen dünyada önlenebilir ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda yer alan bir hastalık olup küresel bir halk sağlığı sorunudur. Anksiyete semptomlarının hipertansiyon gelişimine etkisi birçok çalışmada değerlendirilmiş ve farklı sonuçlar elde edilmiştir. Vücut kitle indeksindeki (VKİ) artış da hipertansiyon için önemli risk faktörlerindendir. Bu çalışma, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran hastalarda vücut kitle indeksi ve anksiyete durumunun kan basıncı üzerine etkisini ve kan basıncı üzerine etki eden faktörleri değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Materyal ve Metod: Kesitsel tipte olan bu çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniğine 01.04.2018 ve 01.07.2018 tarihleri arasında başvuran 18- 65 yaş arası 403 hasta dahil edilmiştir. Hastaların vücut kitle indeksleri ve Beck anksiyete ölçeğinden aldıkları anksiyete skorları hesaplanıp arteryel kan basıncı ölçümleri yapıldı. Hastaların VKİ ve Beck anksiyete puanları ile kan basınçları arasındaki ilişki incelenmiştir. Verilerin analizi SPSS 24 (Statistical Package for the Social Sciences) paket programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların, %50.1'i erkek, %49.9'u kadın, yaş ortalaması 34.11±11.16'ydı. Hastaların VKİ ortalaması 25.52±5.03 kg/m², anksiyete skor ortalaması 7.40±9.21, arteryel kan basınçları ortalama 117.80±17.21/75.54±10.47 mmHg olarak hesaplandı. Cinsiyete göre arteryel kan basınçları arasında anlamlı fark saptandı. Erkeklerin sistolik ve diastolik kan basınçları daha yüksekti. Eğitim durumuyla diastolik kan basıncı arasında anlamlı ilişki saptanırken, eğitim durumuyla sistolik kan basıncı arasında ve sigara kullanımı ile ailede hipertansiyon tanılı bireyin olmasının sistolik ve diastolik kan basınçlarıyla anlamlı ilişkisi bulunmadı. VKİ grubu ilerledikçe arteryel kan basınçlarının anlamlı şekilde arttığı belirlendi. Anksiyete şiddeti ile sistolik kan basıncı arasındaki ilişki anlamlı iken, diastolik kan basıncı ile arasındaki ilişki anlamlı bulunmadı. VKİ ve anksiyete skorunun sistolik ve diastolik kan basıncı değerleriyle pozitif korelasyonu olduğu bulundu. Sonuç: Bu çalışmada elde edilen sonuçlara göre VKİ ve Beck anksiyete skorunun artışının arteryel kan basıncında artışla ilişkili olabileceği bulundu. Bu sonuç, birinci basamakta anksiyete, obezite ve hipertansiyon gibi sık karşılaşılan sağlık sorunlarının birbirine eşlik edebileceğini ve aile hekimliği bakış açısı ve biyopsikososyal yaklaşımla hipertansiyon ve komplikasyonlarıyla etkili mücadele edilebileceğini göstermiştir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Anksiyete, hipertansiyon, kan basıncı, obezite, vücut kitle indeksi
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi aile hekimliği polikliniğine başvuran diabetes mellitus, hipertansiyon ve hiperlipidemili hastalarda periferik arter hastalığı sıklığı
Giriş ve Amaç: Periferik arter hastalığı (PAH) yaygın görülen, çoğunlukla etiyolojisinde ateroskleroza rastlanan, prevalansı ve morbiditesi yüksek olan bir hastalıktır. Koroner ve baş-boyun vasküler yapıları da aterosklerozdan etkilenmesine rağmen sıklıkla alt ekstremite arterlerinin aterosklerotik hastalığı PAH olarak adlandırılmaktadır. Bu çalışmada Dicle Üniversitesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran Diyabetes Mellitus (DM), Hipertansiyon (HT) ve Hiperlipidemi (HL) tanılı hastalar ile herhangi bir hastalığı olmayan kontrol grubunun Ankle-Brachial Index (ABI) ölçümü yöntemi ile PAH sıklığının araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bu çalışmaya Dicle Üniversitesi Aile Hekimliği polikliniğine 1 Nisan 2018 ile 1 Temmuz 2018 tarihleri arasında başvuran erişkin yaş grubundaki DM, HT ve HL tanılı hastalar ile hasta olmayan kontrol grubu alındı. Her gruptan 50'şer hasta olmak üzere toplam 200 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara sosyodemografik veri formundaki sorular tek tek araştırıcı tarafından yüz yüze görüşme metoduyla sorularak cevaplar alındı. Sosyodemografik veri formundaki tüm sorular sorulduktan sonra hastaların ABI ölçümü yapıldı. ABI ölçümü hastanemizde mevcut bulunan ABPI-MESI adlı ölçüm cihazı ile yapıldı. ABI ölçümü ≤0.9 olan değerler PAH tanısı için anlamlı kabul edildi. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 24.0 programı kullanılarak p<0.05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda 200 katılımcı yer almış olup hastaların yaş ortalaması 55.25±14.66 olarak bulundu. Katılımcıların 79 (%39.5)'u erkek, 121 (%60.5)'i kadındı. Kişilerin boy ortalamaları 164.75±8.95, kilo ortalamaları 74.67±13.25, BMI ortalamaları 27.49±4.84 olarak belirlendi. ABI sol extremite ortalama 1.11±0.12, ABI sağ extremite ortalama 1.12±0.13 olarak saptandı. DM hastaları ile kontrol grubu hastalarının ABI ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0.003). Sonuç: Toplumumuzda vasküler hastalıklar açısından majör risk faktörleri prevalanslarının oldukça yüksek olduğu bilinmektedir. Bundan dolayı öncelikle primer korunma açısından sigara kullanımının bırakılması, çocukluktan başlayarak sağlıklı bir diyetin uygulanması, düzenli fiziksel aktivite yapılması çok önemlidir. Erken tanı ve tedavi yapılabilmesi amacıyla basit ve ucuz bir yöntem olan ABI ölçüm yöntemiyle PAH taraması daha yaygın hale getirilmelidir. Anahtar Sözcükler: Periferik arter hastalığı, diyabetes mellitus, hipertansiyon, hiperlipidemi
Bir üniversite hastanesi polikliniklerine başvuran tip 2 diyabetes mellitus hastalarında 25-OH vitamin D3 ve vitamin B12 düzeyinin değerlendirilmesi
ÖZET Giriş ve Amaç: Diyabetes Mellitus'un tüm dünyada ve Türkiye'de görülme sıklığı giderek artmaktadır. Mikro ve makrovasküler komplikasyonları ile artmış morbidite, mortalite ve sağlık maliyetlerindeki artış ile global bir epidemi haline gelmektedir. Bu çalışmada amacımız Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi polikliniklerine başvuran tip 2 diyabetes mellitus hastalarında D vitamini ve B12 vitamini düzeyini retrospektif olarak değerlendirmek, bunların biyokimyasal parametrelerle ve glisemik kontrol ile ilişkisini saptamak ve değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif, tanımlayıcı, kesitsel bir çalışma olup 01/01/2016-01/01/2018 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi polikliniklerine başvuran tip 2 diyabetes mellitus tanısı konan 549 hastanın laboratuar parametrelerinin retrospektif olarak değerlendirilmesiyle oluşturulmuştur. Toplam 549 tip 2 diyabetes mellitus hastasının B12 vitamini, D vitamini, glukoz, Ca, fosfor, üre, kreatinin, kolestrol, LDL, HDL, trigliserid, HbA1c düzeyleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Hastaların 225'i (%40) erkek, 324'ü (%60) kadındı. D vitamini düşük olan hastalarda vitamin B12 düzeyinin de düşük olduğu saptandı (p=0,002). HbA1C'si düşük olan hastaların D vitamininin daha yüksek oldu tespit edildi. D vitamini yüksek olan hasta gruplarının glisemik kontrolünün daha iyi olduğu, HbA1c ve kan plazma glukoz değerlerinin daha düşük olduğu görüldü. Sonuç: Diyabet hastalarında vitamin D ve vitamin B12 düzeyinin değerlendirilmesi ve gerekli durumlarda replasmanının yapılması diyabetin kontrol altına alınması ve komplikasyonların önlenmesi açısından önem arz etmektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Diyabetes mellitus, B12 vitamini, D vitamini.
Asistan hekimlerde uyku kalitesi ve algılanan stres düzeyi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın amacı; tıpta uzmanlık eğitimi alan asistan hekimlerin uyku kalitesini ve algılanan stres düzeyini saptamak, bunları etkileyen faktörleri belirlemek ve buna yönelik öneriler geliştirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde dahili ve cerrahi tıp bilim dallarında görev yapan asistan hekimlerden oluşmaktadır. Araştırmaya 176 asistan hekim katılmıştır, hekimlere önce araştırma hakkında bilgi verilmiş, çalışmayı kabul edenlerden sözlü ve yazılı onam alınmıştır. Demografik veriler, Algılanan Stres Ölçeği (ASÖ), Pittsburg Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) anket skorları ve bileşenlerinin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler ve korelasyon analizi kullanılmıştır. Hekimlerin uyku kalitesi, stres düzeyi ve bunların hekimlerin sosyo-demografik ve hekimlik özellikleriyle karşılaştırılmasında sürekli değişkenler için bağımsız gruplarda t testi, kategorik veriler için ki-kare testi ve Fisher's exact testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamıza 176 asistan hekim gönüllü olarak katılmıştır. Araştırmaya katılan asistan hekimlerin yaş ortalaması 29.14±2.47'idi. Araştırmaya katılanların %73.9'u erkek katılımcılardır. Katılımcıların %70.5'i dahili %29.5'i cerrahi birimlerde çalışmaktadır. Katılımcıların %93.2'si nöbet tutmaktadır. Nöbet sayısı 8 ve üzeri olan kişilerin %83.3'ünün, ayda 0-7 gün arasında nöbet tutanların ise %61.5'inin uyku kalitesi kötü saptandı. Bu iki grup karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görüldü (p=0.004). Hekimlerden; dahili branşlarda çalışanların %62.1'inin, cerrahi birimlerde çalışanların ise %82.7'sinin uyku kalitesi kötü saptandı. Bu iki grup kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görüldü (p=0.007). Cerrahi ve dahili birimler stres düzeyi açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu saptandı (p=0.04). Asistan hekimlerin Pittsburg Uyku Kalitesi İndeksi alt bileşenleri ile algılanan stres ölçeğinden aldıkları puanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p<0.001) Sonuç: Uyku kalitesi kötü olan hekimler incelendiğinde stres bulgusuna rastlanmış, uyku kalitesi ile stres arasında anlamlı bir sonuç elde edilmiştir. Uyku kalitesi alt ölçekleri ayrı ayrı incelendiğinde algılanan stres arasında anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Hekim, Uyku Kalitesi, Stres Düzeyi
Tıp fakültesi öğrencilerinde anksiyete-depresyon sıklığı ve etkileyen faktörler
Giriş ve Amaç: Depresyon ve anksiyete sürekli ders ve sınavlar ile meşgul olan öğrenciler için önemli bir sorun iken tıp fakültesi öğrencileri için çok daha büyük risk oluşturmaktadır. Bu çalışmanın amacı; Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinde depresyon ve anksiyetenin görülme sıklığı ile bu sorunlara neden olabilecek faktörleri araştırmaktır. Materyal ve Metod: Tanımlayıcı kesitsel tipte olan bu çalışma, yaş ortalaması 21,97 ± 2,99 olan 108 kadın 207 erkek tıp fakültesi öğrencisi katılımı ile yapılmıştır. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesindeki tıp öğrencilerinde 30/11/2018-30/12/2018 tarihleri arasında Beck depresyon ölçeği (BDÖ), Beck anksiyete ölçeği (BAÖ) ve sosyodemografik veri formu doldurtularak anksiyete ve depresyon riskleri araştırılmıştır. Verilerin analizi SPSS 24.0 (Statistical Package for the Social Sciences) paket programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların %3,8'inin yalnız, %25,7'sinin yurtta yaşadığı ve %28,9'unun ailesinin aylık gelirinin 0-2000 TL arasında olduğu, %21,0'inin ise 5000 TL üstünde olduğu görülmektedir. BDÖ ve BAÖ ortalamalarına bakıldığında ise BDÖ ortalamasının 12,91±9,636, BAÖ ortalamasının ise 12,65±10,432 olduğu belirlenmiştir. Medeni durum, anne öğrenim ve baba öğrenim durumu, burs miktarı, ailenin aylık geliri, aylık harcama ve ailede psikiyatrik hastalık bulunma durumuna göre BDÖ ve BAÖ değerlendirildiğinde anlamlı fark tespit edilmemiştir (p>0,05). Ancak sigara kullanımı, alkol kullanımı, tıptan memnun olma, kendini başarılı hissetme, sosyal çevre tarafından sevilme ve intihar teşebbüsünde bulunmanın BDÖ ve BAÖ ile anlamlılık gösterdiği belirlenmiştir (p<0,05). Sonuç: Sonuç olarak; psikiyatrik hastalık tanısı almış olma, sigara alkol kullanımı, sosyal çevrece sevilme, tıp fakültesini isteyerek seçme gibi faktörlerin öğrenciler için öncül psikososyal faktörler olduğu ve yaşanılacak olumsuzlukların depresyon ile anksiyete puanlarını yükselttiği gözlenmiştir. Öğrencilerin sağlıklı bir meslek ve ruhsal hayatlarının olması için öğrencilikte iken gerekli tedbirlerin alınması, sağlıklı bir çalışma ortamının sağlanması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Depresyon, anksiyete, tıp fakültesi öğrencisi, beck depresyon ölçeği, beck anksiyete ölçeği
Polikliniğe başvuran 18-25 yaş arasındaki kişilerde anksiyete-depresyon ile akıllı telefon bağımlılığı arasındaki ilişki
Amaç: Polikliniğe başvuran 18-25 yaş arası hastalarda anksiyete-depresyon düzeyleri ile akıllı telefon bağımlılığı arasındaki ilişkiyi sosyodemografik veriler ve çeşitli etkenler açısından araştırmak. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tipte olan bu çalışmanın evreni Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 18-25 yaş arası ve akıllı telefon kullanan hastalardır. Çalışmamıza 120'si kadın ve 130'u erkek olmak üzere 250 kişi katıldı. Çalışmada katılımcılara 10 tane sorudan oluşan sosyodemografik veri formu, HAD ölçeği ve ATBÖ-KF ölçeği uygulandı. Bulgular: Çalışmadaki katılımcıların 120 (%48)'i kız, 130 (%52)'si erkektir. HAD-A ortalama puanı 8,66±3,9, HAD-D ortalama puanı 7,14±3,71ATBÖ-KF ortalama puanı ise 31,18±14,59'dir. Bu çalışmada eğitim düzeyi lisans olan hastaların depresyon ortalama puanı eğitim düzeyi daha düşük olan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüktür. İşsiz hastaların depresyon ortalama puanı memur ve özel sektörde çalışan hastalara göre anlamlı düzeyde daha yüksektir. Ekonomik durumu iyi olan hastaların depresyon ortalama puanı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüktür. Geniş aile yapısına sahip hastaları depresyon ortalama puanı anlamlı düzeyde yüksektir. Sigara içen hastaların depresyon ortalama puanı içmeyenlere göre anlamlı düzeyde yüksektir. Anksiyete, depresyon ve ATBÖ arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda anksiyete, depresyon ve ATBÖ'nun her biri arasında pozitif yönde korelasyon saptandı. Akıllı telefon bağımlılığı açısından risk altında olan kişilerin anksiyete ve depresyon yönünden de araştırılması yararlı olabilir. Son yıllarda kullanımı artan mobil telefonların, bağımlılık yapma ve psikiyatrik hastalıkları tetikleme durumuyla ilgili daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir. Anahtar sözcükler: Anksiyete, Depresyon, Akıllı telefon bağımlılığı.
Boy kısalığı olan çocuklarda özbenlik kavramının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Çalışmamızda, boy kısalığının fiziksel görünümü etkilemesi ve bireyin özgüven gelişiminde önemli bir dönemi oluşturan çocukluk döneminde dikkatin bedene yönelmiş olması nedeniyle boy kısalığı olan çocukların benlik saygılarının sosyodemografik veriler ile incelenip değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal ve Metod: Tanımlayıcı kesitsel tipteki bu çalışma Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastalıkları Hastanesi Büyüme ve Gelişim Polikliniğine 01.09.2018 ve 30.11.2018 tarihleri arasında başvuran 9-17 yaş arası 180 çocuk hastalarla gerçekleştirilmiştir. Sosyodemografik veri formu ve Piers-Harris Çocuklar İçin Öz-kavramı Ölçeği boy kısalığı olan 180 çocuğa uygulanmıştır. Verilerin analizi SPSS 25.0 (Statistical Package for the Social Sciences) paket programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların, 101'i (%56,1) erkek, 79'u (%43,9) kadın idi. Yaş ortalaması 151,8±23,7 ay idi. Katılımcıların 128'i (%71,1) puberteye girmiş, 52'si (%28,9) henüz puberteye girmemiş idi. Çocukların uzunluk ölçümlerinde ortalama boy 138,9±10,9 cm olarak bulundu. Ortalama z-skoru değeri -2,30±0,2 SD idi. Piers-Harris çocuklar için öz kavramı ölçeğinden alınan puanların ortalaması 55,2±10,0 idi. Fiziksel görünüm algısında ortalama puan 6,03±1,8 idi. Takvim yaşının ilerlemesiyle öz-kavramın azaldığı saptandı. Pubertal geçişin öz-benlik kavramına negatif etkisi görüldü. Kısa boylu çocuklarda fiziksel görünümün zihinsel durum, okul durumu ve mutluluk ile ilişkili olduğu saptandı. Sonuç: Bu çalışmada, boy kısalığı olan çocukların öz benlik kavramlarının düşük olduğu saptanmıştır. Çocukların bedenlerini ve benliklerini sorgulamaya başladıkları puberteye geçiş evresinde öz-benlik kavramında ciddi düşüş görülmektedir. Boy kısalığı olan çocuklarda fiziksel görünüm algısı zihinsel ve okul durumuyla pozitif korelasyon gösterdiği gibi mutluluk da fiziksel görünümle yakından ilişkilidir. Boy kısalığı nedeniyle takip edilen bütün çocuklar psikososyal açıdan değerlendirilmelidir. Özellikle puberteye geçiş evresinde psikolojik destek sağlanmalıdır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Boy kısalığı, öz-benlik kavramı, çocuk ve adolesan sağlığı.
Tıp fakültesi öğrencilerinde sosyodemografik özellikler, depresyon düzeylerinin belirlenmesi ve internet bağımlılığına etkilerinin araştırılması
Amaç: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinde sosyo-demografik değişkenler, internet bağımlılığı, depresyon düzeylerini belirlemek ve aralarındaki ilişkileri karşılaştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Katılımcılara sosyodemografik bilgi toplama formu, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Young İnternet Bağımlılık Testi Kısa Formu'dan (YİBT-KF) oluşan toplam 51 sorudan oluşan anket formu uygulandı. Veriler %95 güvenle, SPSS 25 (Statistical Package for the Social Sciences) paket programı kullanılarak analiz edildi. Çalışmada kullanılan demografik özellikler için tanımlayıcı istatistikler kullanıldı. Bulgular: Çalışmamıza 152 (%50,7) erkek, 148 (%49,1) kadın toplam 300 kişi katıldı. Katılımcıların yaş ortalaması 21,85±2,79 idi. Katılımcıların 40 (%13,3)'ı sigara kullanıyor 260 (%86,7)'ı kullanmıyordu. BDÖ erkek, kadın ve toplam puan ortalamaları sırasıyla; 12,44±8,37, 12,66±8,02, 11,06±7,34, YİBT-KF erkek, kadın ve toplam puan ortalamaları sırasıyla 27,28±8,77, 27,37±8,99, 27,33±8,87 idi. Çalışmamızda sigara içenlerin BDÖ puanları anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,007). Annesi üniversite mezunu olan öğrencilerde YİBT-KF puanları anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,025). İnternette geçirilen süre arttıkça YİBT-KF puanlarının arttığı tespit edildi (p=0,000). Yaş arttıkça BDÖ ve YİBT-KF puanlarının azaldığı tespit edildi (p=0,040, p=0,046). Sınıf düzeyi arttıkça BDÖ puanlarının azaldığı tespit edildi (p=0,036). Sonuç: Öğrencilerde günlük internet kullanımı süresi uzadıkça depresyona yatkınlık ve internet bağımlılığı geliştirme oranları artmakta idi. İnternet kullanım amaçlarının detaylı sorgulandığı ve derslerdeki başarı durumunun değerlendirildiği ek çalışmalara gereksinim vardır. Öğrencilere internet bağımlılığının olası zararları konusunda eğitim ve seminerler verilmelidir. Öğrencilere yönelik üniversite ilgili birimlerince ders ve sosyal yaşamlarında internetin sağlıklı kullanımı eğitimi ile ilgili rehabilitasyon çalışmalarının planlanması gündeme alınmalıdır. Anahtar sözcükler: İnternet Bağımlılığı, Depresyon, Beck Depresyon Ölçeği, Young İnternet Bağımlılık Testi-Kısa Formu
Bir üniversite hastanesi aile hekimliği polikliniğine başvuran hastalarda vücut kitle indeksi ile yeme tutumu ve benlik saygısı arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Yeme bozuklukları bedensel ve psikososyal boyutları olan; bireyin yemek yeme, vücut ağırlığı ve dış görünüşü ile ilgili düşünce ve yeme alışkanlıklarında bozulma ile kendini gösteren bir durumdur. Çoğu epidemiyolojik çalışma vücut kitle indeksi ile yeme tutumu ve benlik saygısı arasında kuvvetli bir ilişki olduğunu göstermiştir. Bu çalışmada, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran hastalarda vücut kitle indeksi ile yeme tutumu ve benlik saygısı arasındaki ilişki incelenmiştir. Materyal ve Metod: Tanımlayıcı kesitsel tipteki bu çalışmanın evreni olarak Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Aile Hekimliği polikliniğine 01.11.2018 ve 01.02.2019 tarihleri arasında başvuran 18-65 yaş arası hastalar seçilmiştir. Bu tarihler arasında polikliniğe başvuran hastaların sosyodemografik özelikleri, vücut kitle indeksleri, benlik saygıları, yeme tutumları ve bu parametrelerin birbirleri ile nasıl bir ilişkisinin olduğu incelenmiş olup vücut kitle indeksi ile yeme tutumunun benlik saygısı üzerine etkisi araştırılmıştır. Bulgular: Katılımcıların 155 (%51)'inin erkek, 149 (%49)'nun kadın olduğu görülmektedir. Katılımcıların 102 (%33.6)'si evli, 154 (%66.4)'ü bekar iken, eğitim düzeyleri açısından incelendiğinde 186 (%61.2)'sının üniversite mezunu, 75 (%24.7)'inin lise mezunu, 16 (%5.3)'sının ortaokul mezunu, 12 (%3.9)'sinin ilkokul mezunu olduğu, okuryazar olmayanların ise 15 (%4.9) kişi olduğu tespit edildi. Cinsiyete göre vücut kitle indeksi ile yeme tutumu arasında anlamlı fark saptanırken benlik saygısı arasında anlamlı farklılık tespit edilmedi. Sigara içme durumu ile yeme tutumu ve benlik saygısı skoru arasında anlamlı bir fark elde edilmemişken vücut kitle indeksi sigara içen kişilerde anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Medeni durum ile araştırılan durumlar arasında vücut kitle indeksi olarak evliler daha yüksek bulunmuş yeme tutumu skoru ise bekarlarda yüksek saptanmıştır. Vücut kitle indeksi ile yeme tutumu arasında anlamlı olarak pozitif korelasyon mevcutken benlik saygısı arasında negatif anlamlı olmayan bir korelasyon elde edildi. Yeme tutumu ve benlik saygısı arasında negatif ve anlamlı olmayan bir korelasyon mevcuttu. Sonuç: Çalışmamızda vücut kitle indeksinin cinsiyet, medeni durum ve sigara içimi ile ilişkili olduğu görülmüştür. Vücut kitle indeksi ile yeme tutumu arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Vücut kitle indeksi arttıkça yeme davranışı bozulmaktadır. İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da vücut kitle indeksinin benlik saygısı üzerinde olumsuz etkisinin olduğu görülmüştür. Vücut kitle indeksi ile yeme tutumu arasında hangisinin diğerini etkilediği konusunda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Çocuk göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran kistik fibrozis tanılı hastaların solunum yollarında pseudomonas aeruginosa ve stafilococcus aureus üremesini etkileyen olası faktörlerin retrospektif olarak incelenmesi
Giriş ve amaç:Kistik Fibrozis (KF) otozomal resesif kalıtımla aktarılan, epitelium zarındaki Kistik Fibrozis Transmembran Regülator (KFTR) proteini defekti sonucu gelişen, ter bezlerini, bronşial, pankreatik, mide-barsak yolu ve genitoüriner sistemin salgı yapan elemanlarını etkileyen kronik bir hastalıktır. Bu çalışmamızda; çocukluk ve erişkinlik döneminde sağlıklı popülasyona göre dezavantajlar oluşturan KF'nin daha iyi anlaşılması, bu hastalarda yaşam süresi ve konforunu etkileyen bakteriyel üremeleri arttıran nedenlerin aydınlatılması ve bunlara çözüm önerilerinin sunulması amaçlanmıştır. Materyal–metod:Araştırmamızda KF'lilerin sosyodemografik, klinik ve laboratuar verileri geriye dönük olarak incelenmiş, özellikle solunum yollarındaki Pseudomonal ve Staphilococcal üremeleri arttıran nedenler üzerinde durulmuştur.Çalışmaya ter testi ve gen mutasyon analizi gibi yöntemler uygulanarak kesin tanısı konulmuş, demografik bilgilerinin, klinik ve laboratuar tetkik sonuçlarının kaydedildiği takip dosyaları düzenli ve yeterli tutulan hastalar dâhil edilmiştir. Bulgular: Hastalarımızın%41,5'i (n=59) kız, %58,5'i (n=83) erkekti. Kız ve erkek hastalar arasında P.aeruginosa veya S.aureus üremeleri açısından anlamlı istatistiksel fark saptanmamıştır (p=0,21-p=0,07). Olgularımızın ter testinde klor (Cl) artışı ile P.aeruginosa ve S.aureus üremeleri arasında anlamlı istatistiksel ilişki saptanmıştır (p=0,001-p=0,04). Vakalarımızın zorlu ekspirasyonun birinci saniyesinde verilen hava yüzdesi (FEV1%) ile P.aeruginosa üremeleri arasında anlamlı istatistiksel ilişki saptanmış olup S.aureus üreme oranlarında aynı ilişkiye rastlanmamıştır (p=0,004-p=0,77). Hastalarımızın düzenli kontrol muayenesine gelme oranları ile P.aeruginosa ve S.aureus üremeleri arasında negatif istatistiksel ilişki saptanmıştır (p=0,002-p=0,01). Olgularımızın eşlik eden ek hastalık varlığı ile S.aureus üremeleri arasında anlamlı istatistiksel ilişki saptanmış olup P.aeruginosa üreme oranlarında aynı ilişkiye rastlanmamıştır (p=0,04-p=0,96). Sonuç: KF'li hastalarda, sağlık durumunu etkileyen bakteriyel üremelerin gözden kaçmaması içindüzenli kontrol ve takibin önemli olduğu sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Kistik Fibrozis, Pseudomonas aeruginosa, Staphylococcus aureus, üreme, kolonizasyon
Diyarbakır Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesinde doğum yapan kadınlarda doğum sonrası depresyon sıklığı ve risk faktörlerinin Edinburgh doğum sonrası depresyon ölçeği kullanılarak değerlendirilmesi
Amaç:Doğum sonrası depresyon (DSD) diğer adıyla postpartum depresyon doğumdan sonra başlayan psikotik belirtileri olmayan majör depresif ataktır.Bu çalışma, Diyarbakır il merkezinde doğum yapan kadınlarda doğum sonu depresyon prevalansını ve ilişkili risk faktörlerini,Edinburgh Doğum Sonrası Depresyon Ölçeğikullanarak değerlendirilmesi amacı ile yapılmıştır. Gereç ve Yöntem:Tanımlayıcı ve kesitsel tipteki bu çalışmanın evrenini, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Diyarbakır Gazi Yaşargil E.A.H. kadın hastalıkları ve doğum polikliniğine, doğum sonrası başvuran kadınlar oluşturmaktadır.Çalışma verileri, 2018 yılı, nisan-haziran aylarında kadınlara 44 sorudan oluşan sosyodemografik veri formu ve 10 sorudan oluşan Edinburgh Postpartum Depresyon Ölçeği(EPDÖ) hekim tarafından uygulanarak toplanmıştır. Araştırmamızakriterlere uyan toplam 311 kadındahil edilmiştir. Bulgular:DSD prevalansı %15,1 olarak saptanmıştır.Gebeliği planlı olanlarda DSD riski, planlı olmayanlara göre daha düşük bulunmuştur (p=0,010). Gebelik öncesi depresyon yaşayanlarda DSD riskinin daha yüksek olduğu görülmüştür (p=0,001).NVD yapanlarda DSD riski %10,9 iken, sezaryen ile doğum yapanlarda bu oran %20,4 idi (p=0,025). Kız cinsiyet isteyen grupta DSD riski, erkek isteyen gruba göre daha düşük saptanmıştır (p=0,029). Emziren kadınlarda DSD riski daha düşük bulundu (p=0,001). Ekonomik durumu orta-iyi olanlarda DSD riski ekonomik durumu kötü olanlara göre daha fazla saptandı (p=0,008). DSD taraması pozitif olan grupta düşük ortalaması 0,64±0,91 iken, DSD taraması negatif olan grupta 0,27±0,68 idi (p<0,001). Doğum öncesi depresyon yaşayanlarda DSD riski %37 olarak saptandı (p<0,001). Yenidoğan bebeğinde sağlık sorunu olan annelerde DSD riski, bebeğinde sağlık sorunu bulunmayan annelerdeki DSD riskinden daha fazla görüldü (p<0,001). Sonuç:DSDbaşta anne ve çocuk olmak üzere tüm aileyi etkileyebilen bir sağlık sorunu olup, sağlık sistemi üzerinde de önemli bir yük teşkil etmektedir. Bu nedenle anne adayının ve/veya annenin duygu durum değişikliklerini yakından izlemeli ve risk faktörleri açısından da değerlendirmeliyiz. Semptomların erken tanısı ve zamanında tedaviye başlanmasının depresyon gelişimini ya da ağırlaşmasını önleyebileceği görüşündeyiz. Anahtar sözcükler:Postpartum depresyon, prevalans, risk faktörleri, Edinburgh Postpartum Depresyon Ölçeği.
Kronik hastalarda çoklu ilaç kullanımlarında hasta-ilaç uyumsuzluğunun değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Kronik hastalıklar özellikle beklenen yaşam süresinin uzaması ile birlikte dünya çapında artmaktadır. Kronik hastalıkların uzun süreli ilaç tedavisi gerektirmesi, çoklu ilaç kullanımına hastanın uyumu açısından önemli bir sorun oluşturmaktadır. Materyal ve Metod: Çalışmamızın amacı, polikliniklerimize başvuran çoklu ilaç kullanımı olan kronik hastaların tedaviye uyumsuzluklarını değerlendirmek ve bu durumun sosyodemografik özelliklerle bağlantısını incelemektir. Tanımlayıcı özellikte olan bu çalışmaya, 01/12/2018-31/03/2019 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri polikliniklerine başvuran kronik hastalığı olup çoklu ilaç kullanan 256 birey dahil edildi. Sosyodemografik özellikler, ilaç ve tedaviye uyum durumlarını sorgulayan bir anket formu yüz yüze uygulandı ve p<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Araştırmaya katılan toplam 256 hastanın 140'ı (%54,7) kadın, 116'sı (%45,3) erkekti. Katılımcıların yaşı 18-90 arasında değişmekte iken, ortalama yaş 59,1±1,4 idi. En sık görülen kronik hastalık olarak hipertansiyon (%59,8) mevcuttu. Hastalar ortalama 3,7±2,0 ilaç almakta idi. Altmış beş yaş ve üzeri bireylerin kullandığı ilaç sayısı istatistiksel olarak anlamlı fazla idi (p=0,004). Kadınlar erkeklere göre daha fazla sayıda ilaç almakta idi (p=0,001). Erkeklerde ilaca uyum daha fazla görülse de istatistiksel olarak anlamsızdı (p=0,071). Kullanılan ilaç sayısı ile her gün düzenli kullanma (p=0,388) ve erken bırakma (p=0,177) arasında bir ilişki görülmedi. Hastaların %59'u ilaçların yan etkisini bilmiyordu, eğitim düzeyi ile hastaların prospektüs okuma (p<0,001) ve ilaç yan etkisi bilgisine sahip olma durumu (p<0,001) arasında anlamlı bir şekilde pozitif korelasyon mevcuttu. Sonuç: Kronik hastalıklarda hasta ilaç uyumsuzluğunu büyük ölçüde azaltmak hasta-hekim ilişkisinin güçlü olması ile mümkündür. Özellikle yaşlı bireylerde hekim hastaya tedaviye uyum konusunu açıklamalıdır. Çoklu ilaç kullanımlarında ilaç yan etkileri göz önünde bulundurulmalı, hastalar ve yakınları yan etkiler konusunda bilgilendirilmelidir. Anahtar Kelimeler: Kronik hastalık, polifarmasi, yaşlılık, tedaviye uyum
Ankilozan spondilit hastalarında uyku ve yaşam kalitesi
Giriş ve Amaç: Ankilozan Spondilit, kronik inflamatuvar, özellikle genç erişkin erkek bireyleri etkileyen romatolojik bir hastalıktır. İlerleyen dönemlerde fiziksel deformitelere yol açıp kişinin günlük aktivitelerinde kısıtlamalara neden olur. Çalışmamızda Ankilozan Spondilit hastalarında hastalık aktivitesinin uyku ve yaşam kalitesiyle olan ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Tanımlayıcı kesitsel tipte olan çalışmamızın evrenini Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Polikliniğine başvuran Ankilozan Spondilit tanısı almış, 18-65 yaş arası 151 hasta oluşturmaktadır. Hastalara sosyodemografik veri formu, hastalık aktivitesini değerlendirmek için BASDAI (Bath Ankylosing Spondylitis Disease Activity Index), yaşam kalitesini değerlendirmek için ASQoL (Ankylosing Spondylitis Quality of Life) ve uyku kalitesini değerlendirmek için UŞİ (Uykusuzluk Şiddeti İndeksi) uygulanmıştır. Bulgular: Hastaların %72.2'si (n=109) erkekti. Hastaların BASDAI ortalama değeri 2.1±2.0, ASQoL ortalama puanı 6.7±5.7, UŞİ ortalama değeri 8.1±6.2 olarak saptanmıştır. Kadın cinsiyette BASDAI, ASQoL ve UŞİ anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla; p=0.001, p=0.001, p=0.013). Hastaların şikayet başlama yaşı ortalama 26.3±8.1, AS tanı konma yaşı ortalama 30.1±9.2 idi. Tanı yaşı geciktikçe BASDAI ve UŞİ anlamlı bir şekilde artış göstermiştir (sırasıyla p=0.15, p=0.22). Hastaların kullandıkları ilaçlar incelendiğinde 109 (%72.2) hasta biyolojik ajan kullanmakta olup, bu hastalarda BASDAI anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır (p=0.02). Hastalık aktivitesi arttıkça anlamlı olarak ASQoL ve UŞİ de artış göstermiştir (her iki p<0.01). Sonuç: Çalışmamızda AS'nin hastalık aktivitesiyle uyku ve yaşam kalitesi arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Bu bağlamda hastalara multidisipliner yaklaşılması, onlara sosyal ve pskiyatrik desteğin de verilmesi, hasta ailelerinin bu konuda bilinçlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Ankilozan Spondilit, hastalık aktivitesi, uyku ve yaşam kalitesi
0-2 yaş çocuğu olan annelerin çocuğun beslenmesi ile ilgili bilgi ve davranışları
Giriş ve Amaç: Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), anne sütüyle beslenmenin yanında ek gıdaya 6. Ayda başlanmasını ve anne sütüyle ek gıdanın birlikte 2 yaşına kadar verilmesini önermektedir. Buradaki amacımız anne sütünün yerine ek gıda verilmesi değil emzirilmeye başlandıktan 6 ay sonra bebeğe verilen anne sütünün yetersiz olması nedeniyle ikisinin kombine şekilde uygun zaman aralığında verilmesidir. Böylece bebeğin sadece anne sütüyle beslendiği dönemden erişkin tip beslenme dönemine geçişi sorunsuz şekilde tamamlanarak bebek için büyük öneme sahip olan immünolojik korumanın devam etmesi amaçlanır. Bu çalışma, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 0-2 yaş çocuğu olan annelerin çocuğun beslenmesi ile ilgili bilgi ve davranışlarını değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Materyal ve Metod: Yaptığımız çalışma kesitsel tipte olup 01.08.2018 ve 01.11.2018 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniğine müracaat eden 0-2 yaş çocuğu olan 249 anne dahil edilmiştir. Çocukların boy ve kiloları ölçülüp annelere sosyodemografik veri formu ve beslenme anketi doldurtularak annelerin çocuğun beslenmesi ile ilgili bilgi ve davranışları araştırılmıştır. Elde ettiğimiz veriler SPSS 24 (Statistical Package for the Social Sciences) paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza katılan annelerin yaş ortalaması 28.7±6.0, sahip oldukları çocuk sayısı ortalaması ise 2.6±1.7'ydi. Annelerin %16.1'i üniversite mezunu, %56.6'sı normal vajinal doğum yapmış, %22.1'i geniş ailede yaşamaktadır. Annelerin %72.3'ü ilk 1 saat içinde bebeklerini emzirmiştir. Annelerin %25.3'ü ise bebeklerini 6 ay olmadan önce anne sütünden kesmiştir. Annelerin %76.7'sinin bebeklerine kısa süreli de olsa mama vermiş olduğu görülmüştür. 0-2 yaş bebeğe sahip olan annelerin aldığı eğitim ile anne sütü (p<0.001) ve ek gıda (p<0.001) verilmesi konusunda bilgi edinilen kaynak arasında ilişki saptanırken anne sütünün kesilme zamanı arasında ilişki saptanmadı (p=0.343). Annelerin doğum şekli ile bebeklerine ilk 1 saat içinde emzirerek süt vermeleri (p<0.001) ve yalnız anne sütüyle besleme süreleri (p<0.001) arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptandı. İlk bebek olma durumu ile yalnızca anne sütüyle beslenme süreleri arasında ise anlamlı bir fark saptanmadı (p=0.590). Sonuç: 0-2 yaş arası bebeğe sahip olan annelerin anne sütü, emzirme ve ek gıdaya geçiş hakkında bilgi seviyeleri ne kadar iyi olursa yaşadıkları toplumun bilgi seviyesi de o kadar artış kaydeder. Bu nedenle anneyi ve bebeği gebelikten itibaren belli periyotlar halinde takip eden ve yeni doğan bebeği ilk gören yerlerden biri olan birinci basamak sağlık hizmeti veren kuruluşlar ve bu kuruluşlarda çalışan sağlık çalışanları, anne sütü ve tamamlayıcı beslenme hakkında annelere bilgi verilmesi ve bu bilincin kazandırılması konusunda daha etkili roller üstlenmelidirler. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Anne sütü, beslenme, emzirme
Dicle Üniversitesi Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran hastalarda obezite sıklığı ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi, yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Obezite birçok doku, organ ve sistemi etkileyebilen, morbidite ve mortaliteye neden olabilen dünyada önlenebilir ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda yer alan bir hastalık olup küresel bir halk sağlığı sorunudur. Giderek artan bir toplum sorunu olan obeziteyle mücadelede obezite ve sıklığını etkileyen faktörlerin ortaya konması önemli bir basamaktır. Bu çalışma Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran hastalarda obezite sıklığının saptanması, obezite sıklığını etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi ve hastaların yaşam kalitesi düzeylerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Materyal ve Metod: Kesitsel tipte olan bu çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniğine 15.12.2018 ve 15.03.2019 tarihleri arasında başvuran 18- 65 yaş arası 249 hasta dahil edilmiştir. Hastaların vücut kitle indeksleri ve SF-36 ölçeğinden aldıkları skorları hesaplanıp arteryel kan basıncı ölçümleri yapıldı. Çalışmamızda sosyodemografik faktörler ile vücut kitle indeksi arasındaki ilişki incelenmiş, hastaların yaşam kalitesi düzeyleri değerlendirilmiştir. Verilerin analizi SPSS 24 (Statistical Package for the Social Sciences) paket programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların, %53'ü erkek, %47'si kadın, yaş ortalaması 40.26±11.81 idi. Çalışmamızda obezite sıklığı kadınlarda %33.4, erkeklerde %28.0, genelde %30.5, VKİ ortalaması kadınlarda 28.32±5.56 kg/m², erkeklerde 27.82±4.42 kg/m² saptandı. Obezitenin yaş ilerledikçe arttığı, evlilerde daha sık gözlendiği, eğitim düzeyi arttıkça obezitenin görülme sıklığının azaldığı saptandı. Obezite ile katılımcıların gelir durumu arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Katılımcıların sigara ve alkol kullanımı ile obezite arasında ilişki bulunmadı. Birinci dereceden akrabalarda obezite varlığı ile obezite sıklığının artışı da kalıtımın önemini işaret etmektedir. VKİ grubu ilerledikçe arteryel kan basınçlarının anlamlı şekilde arttığı belirlendi. Erkeklerin yaşam kaliteleri tüm alt başlıklarda kadınlara göre daha yüksek bulundu. Çalışmamızda artan yaş ve VKİ ile birlikte yaşam kalitesi azalmaktadır. Sonuç: Araştırmamız sonucunda obezite prevelansının ciddi boyutlara ulaştığı, obezitenin yaşam kalitesinde düşüşe neden olduğu görüldü. Bu sonuç birinci basamakta sık karşılaşılan obezite ve ilişkili hastalıklarla mücadelede aile hekimlerine büyük görev düştüğünü göstermektedir. Aile hekimlerinin obezite hakkında bilgi ve duyarlılıklarının artması bireylerin sağlık durumunu ve yaşam kalitesini olumlu etkileyecektir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Aile hekimliği, obezite, vücut kitle indeksi (VKİ), prevalans, yaşam kalitesi
Birinci basamakta hiperlipidemik hastaların ilaç uyumları
Kardiyovasküler hastalıkların tedavisi ve önlenmesinde kolesterol düşürücü tedavinin yararları belgelendirilmekle birlikte, tedavinin potansiyel faydası ilaç uyumuna bağlıdır. Kardiyovasküler hastalık riskine sahip kişilerin tedavi uyumsuzluğu bireyleri tedavinin riski azaltan yararlarından mahrum bırakırken önlenebilir kardiyovasküler olayların artışı sonucu da sağlık sisteminde ciddi maliyetlere neden olmaktadır. Günümüzde ilaç uyumunu arttırmaya yönelik çabalar göz önünde bulundurularak, çalışmamızda kolesterol ilaç tedavi uyumu konusunda hatırlatma amaçlı telefon görüşmelerinin ilaç uyumu üzerine etkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Bu müdahale çalışmasına, Nisan-Mayıs 2015 tarihleri arasında, bir Aile Sağlığı Merkezinde, son bir yıl içinde statin grubu kolesterol düşürücü ilaç reçete edilmiş 194 birey dahil edilmiştir. Katılımcılara anket ve ilaç tedavi uyumunu değerlendirmek için Morisky Medication Adherence Scale-8 (MMAS-8) ölçeği uygulanmış, ilaç bulundurma oranı (medication possession ratio-MPR) belirlenerek, hastaların LDL değerleri kaydedilmiştir. Katılımcılar müdahale (n=97) ve kontrol (n=97) grupları olarak ayrılarak aylık hatırlatma amaçlı telefon görüşmesi şeklinde müdahale sonrasında her iki grup MMAS-8 ölçeği, MPR ve LDL düzeyleri ile tekrar değerlendirilmiştir. Çalışmaya katılanların %59,3'ü kadın (n=115), %63,4'ü evli (n=123), çoğunluğu emekliydi (%58,8, n=114). MMAS-8'e göre %53,1 (n=103) orta-yüksek uyumluydu. Geçerlilik güvenilirlik analizlerinde ölçeğin Cronbach alfa güvenilirlik katsayısı 0,738, faktör analizi sonucunda KMO değeri 0,68 bulundu. Soruların faktör yükleri 0,40'ın üzerinde olup ölçeğin açıkladığı toplam varyans %69,689 idi. Müdahale sonrası ise müdahale ve kontrol grupları karşılaştırıldığında katılımcıların LDL, MPR değerleri ile MMAS-8 puanları arasında anlamlı fark kaydedilmiştir (p<0,05). Yapılan müdahale uyumu geliştirici nitelikte bulunmuş olup, eş zamanlı LDL kolesterol değerlerinde azalma gözlenmiştir. Hatırlatıcı müdahale yöntemlerinin içinde telefon görüşmeleri de, ilaç tedavi uyumu üzerine olumlu etkili, birinci basamakta uygulanabilir bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Anahtar Kelimeler: Tedavi uyumu, hiperlipidemi, birinci basamak
İzmir İli Bornova ilçesindeki 55 yaş üstü kadınların kanser taraması yaptırma davranışı ve bu davranışın birinci basamak sağlık hizmetleri kullanımı ile ilişkisi
Dünyada olduğu gibi Türkiye'de de kanser önemli bir sağlık sorunudur ve toplam ölümlerin ikinci nedenidir. Kanser taramaları hastalığın erken tanısını sağlayarak önemli bir mücadele basamağını oluşturmaktadır. Ülkemizde UKTSP ile birinci basamak sağlık hizmetlerinin kanser taramada önemi artmıştır. Çalışmamızda kadınların kanser tarama davranışlarının birinci basamak sağlık hizmetleri kullanımı ile ilişkisinin araştırılması hedeflenmiştir. Kesitsel tanımlayıcı bir desene sahip olan çalışma; İzmir ili Bornova ilçesinde bulunan 120 Aile Hekimliği Birimi (AHB)'den rastgele örneklem yöntemiyle belirlenen 30 AHB'de, Mart-Eylül 2015 tarihleri arasında, rastgele seçilen 383 kadın ile tamamlanmıştır. Birinci Basamak Değerlendirme Ölçeği (PCAS) ve kanser tarama davranışını sorgulayan sorulardan oluşan anket yüz yüze görüşme tekniğiyle uygulanmıştır. Kanser taraması yaptırma davranışı incelendiğinde meme kanseri, serviks kanseri ve kolorektal kanserler için en az bir defa kanser taraması yaptıranların oranı sırası ile %57,2, %46,5 ve %20,9 olmuştur. UKTSP'ye göre tarama yaptırma durumuna bakıldığında ise oranlar yine sırası ile %18,5 %40,1 ve %2,9 olmuştur. Meme kanseri yaptırma davranışı PCAS'ın ulaşılabilirlik boyutu ile, serviks kanseri yaptırma davranışı PCAS'ın güven boyutu ile kolorektal kanser taraması ise PCAS'ın yapısal özet boyut ve hasta hekim ilişkisi özet boyutu ile ilişkili bulunmuştur. Buna ek olarak kanser taraması yaptırma davranışı yaş, eğitim düzeyi, sosyoekonomik düzey, gibi demografik değişkenler ve kronik hastalık, kanser öyküsü, ailede kanser öyküsü, kansere yakalanma korkusu gibi değişkenlerle ilişkili bulunmuştur (p<0,05). Kanser tarama davranışı ve birinci basamak sağlık hizmetleri kullanımı arasında bir ilişki vardır. Birinci basamak sağlık hizmetlerinin ve aile hekimlerinin desteklenmesi, kanser özelinde de hedeflenen sağlık çıktılarına ulaşılmasını kolaylaştıracaktır.
Diyarbakır merkez ilköğretim okulları öğrencilerinin beslenme davranışlarının incelenmesi
6. ÖZETTIPTA UZMANLIK TEZD YARBAKIR MERKEZ LKÖ RET M OKULLARI Ö RENC LER N NBESLENME DAVRANI LARININ NCELENMESDr. Özcan ÖzdemirDicle Üniversitesi T p Fakültesi Aile Hekimli i Anabilim DalDan man: Doç. Dr. smail Hamdi KARAAmaç: Diyarbak r l Merkezinde ilkö retim okullar nda okuyan ö rencilerde, beslenmeözellikleri, vücut a rl ve boy ölçümlerinden elde edilen beden kitle indeksi (BKI),sosyodemografik özelliklerin belirlenmesi amaçland .Yöntem: Ara t rma, kesitsel tipte epidemiyolojik bir çal mad r. Diyarbak r il merkezindekiilkö retim okullar nda Tabakal rastgele örnekleme yöntemi kullan larak, ya ve cinsiyetdikkate al narak seçilen 15 okuldaki 32 s n ftan (1.-8. s n f) tarama yap lacak ö renci say s1148 ki i olarak belirlendi ve 1124 olguya (%97,9) ula ld Ö rencilerin sosyodemografiközellikleri, vücut a rl , boy ölçümleri, BK , ve beslenme özelliklerini içeren sorular n yerald anket formu uyguland .Bulgular: Çal maya al nan 630 erkek (%56,0), 494 k z (%44,0) toplam 1124 ö rencinin yaortalamas 11,1±2,4 y l idi. Evlerde bulunan ki i ve çocuk say s ortalamas , s ras yla 7,5±2,8ve 4,5±2,1 dir. Erkeklerin %43,3 ü, k zlar n ise %43,4 ü evdeki ki i say s n n 7 10 ki i oldu ugruptad r. Ö rencilerin annelerinin %54.8 i okur-yazar de ildir ve %75 i ev han m ikenbabalar n n %17.0 okur yazar de ildir ve %26,2 si i sizdir. CDC-ya a göre BK persentilde erlerine göre erkek ö rencilerin %9,0 u zay f, %11,7 si kilolu ve %3,1 i obezdir. K zö rencilerin ise %7,7 si zay f, %11,3 ü kilolu, %2,4 ü obez olarak saptanm t r. K zlar veerkekler aras nda prevalanslar aras nda farkl l k saptanmam t r (p>0.05). CDC s n flamas nagöre, hem erkeklerde hem de k zlarda, kilolu ve obez olma aç s ndan 10 ya n alt ndakiçocuklarda prevalans n belirgin olarak yüksek oldu u hesaplanm t r. (p<0.0001 ve p<0.0001)Özellikle, 11 ya grubundaki k z ö rencilerin ayn ya grubundaki erkek ö rencilere göre boyve kilo ortalamalar n n daha yüksek oldu u görülmektedir (p<0,0001). Erkeklerde zay fl kprevalans özellikle 11 ve 12 ya ta belirgin olarak yüksektir. (%18,6 ve %15,0; p<0.0001).Sonuç: Bölgemizdeki ilkokullarda ö rencilerin büyümeleri üzerinde en önemli belirleyicifaktörler; sosyoekonomik durum ile ailelerin e itim düzeyleridir. Özellikle bu noktada, birincibasamak sa l k hizmetleri içinde yer alan okul sa l hizmetlerinin yeniden planlanmas ,beslenme e itimine a rl k verilmesi, çocuklar ve ailelerine büyümeyi etkileyen faktörler veönlemleri hakk nda dan manl k yap lmas gerekmektedir.Anahtar kelimeler: ilkö retim okullar , ö renci, beslenme, e itim.56
Postmenopozal osteoporozlu hastalarda meme ve endometrıumun ultrasonografik olarak değerlendirilmesi
Amaç: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran tedavi alan postmenopozal osteoporozlu kadınların takipleri sürecinde meme ve endometriyumdaki değişimlerin USG (ultrasonografi) ile incelenmesi amaçlanmıştır.Yöntem: Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniğine 01 Ocak 2006 - 31 Aralık 2007 tarihleri arasında başvuran postmenopozal dönemde osteoporoz veya osteopenisi bulunan 72 kadından takip sürecini tamamlayan 31 hasta alındı. Çalışmada, açık ve kapalı uçlu sorular ile hazırlanmış anket kullanıldı. Hastalara Kadın Doğum ve Fizik tedavi uzmanlarının görüşleri doğrultusunda tedavi başlandı. İlk taramadan 12 ay sonra olguların yeniden değerlendirilerek, hastalarda kemik mineral yoğunlukları (KMY)'ndaki değişimler DEXA ile, endometriyum ve meme dokusundaki değişiklikler ise ultrasonografi ile değerlendirildi. Ayrıca mammografi ve meme ultrasonografi sonuçları karşılaştırıldı.Bulgular: Otuz bir hastanın beşi (%16) HRT (hormon replasman tedavisi), dokuzu (%29) RLX (raloksifen), 17'si (%55) TİB (tibolon) aldı. Hastaların yaş ortalamaları 54.7±8.1; ortalama menopoz yaşları 44.2±6.0'dır. Çalışmamızda tedavi öncesi ve sonrasında EK (endometrium kalınlığı)'da istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Tedavi öncesi ve sonrası L2-4 T skorundaki değişiklikler üç tedavi grubunda da istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.001). Tedavi öncesi ve sonrasında gruplar arasında yapılan mammografi ve meme ultrasonografi sonuçlarında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p=0.307).Sonuç: Her üç osteoporoz tedavisiyle de KMY'nda istatistiksel olarak anlamlı iyileşmeler görülmüş, EK'nda farklılık saptanmamıştır. Mammografi ve USG sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı değişiklik bulamamış olmamız bize meme kanseri taraması için mammografi ilk tercih olsada geniş toplum taramalarında öncelikle USG kullanımının daha maliyet-etkin ve pratik olduğunu düşündürmektedir.Anahtar kelimeler: Menopoz, osteoporoz, meme, endometriyum, ultrasonografi.
Metabolik Sendrom, Tip 2 Diyabetes Mellitus ve sağlıklı bireylerin sosyodemogratif, antropometrik ve biyokimyasal özelliklerinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Günümüzde Metabolik Sendrom, obezite ve Tip 2 Diyabetes Mellitus (DM) gibi hastalıklara bağlı olarak gelişen morbitide ve mortalite oranları hızlı bir şekilde artmaktadır. Bu çalışmada Metabolik Sendrom ve Tip 2 DM hastalarının sosyodemografik özellikleri ile biyokimyasal parametrelerinin kontrol grubu ile karşılaştırılması ve elde edilen bulguların literatür sonuçları göz önüne alınarak değerlendirilmesi hedeflenmiştir.Materyal ve Metot: Çalışmada 2007 yılı Temmuz ve Aralık ayları arasında Dicle Üniversitesi Tip Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği polikliniğine yapılan başvurulardan 32 Metabolik Sendrom (MS), 21 Tip 2 DM tanısı almış hasta ile 21 kişi kontrol grubu olarak seçildi. MS ve Tip 2 DM tanısı alan hastalar ile kontrol grubu sosyodemografik, antropometrik ve biyokimyasal değerlerine göre karşılaştırıldı.Bulgular: Çalışmaya 29 kadın ve 45 erkek olmak üzere toplam 74 kişi alındı. Kadınların BMI değeri erkeklerinkinden daha yüksekti. Gruplar arasında cinsiyet, eğitim, diyet ve egzersiz açısından fark bulunmamaktaydı (sırasıyla p=0.224, p=0.104 p=0.234 ve p=0.504). Gruplar arasında B/K oranı, BMI ve yaş değerleri istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (sırasıyla, p=0.001, p=0.005 ve p<0.0001). Metabolik Sendrom tanısı alanlarda B/K oranı ve BMI değerleri daha yüksekti. Gruplar arasında yapılan biyokimyasal çalışmalarda HDL, LDL, T.KOL, TG, T.KOL/HDL ve açlık kan şekeri değerleri anlamlı olarak farklı bulunmuştur (sırasıyla; p=0.005, p=0.021, p=0.089, p<0.001, p=0.019 ve p<0.0001). HOMA-IR değerinde yaşla artış saptanmış olup (r=0.295, p=0.011), T.KOL/HDL oranı ile HOMA-IR arasında da pozitif korelasyon bulunmaktaydı (r=0.296, p=0.010).Sonuç: HOMA-IR değeri Tip 2 DM'u olanlarda anlamlı olarak yüksek bulunurken; Metabolik Sendrom hastaları ve kontrol grubu arasında önemli bir farklılık saptanmamıştır. Her iki çalışma grubunda da, HOMA-IR değerinde yaşla artış saptanmış olup, T.KOL/HDL oranı ile HOMA-IR arasında da pozitif korelasyon bulunmaktaydı. Yine, BMI değeri ile hem STA ? DTA, hem de B/K oranı arasında pozitif korelasyon saptandı. B/K oranı artıkça TG değeri de artmaktaydı.Anahtar kelimeler: Metabolik Sendrom, Tip 2 diyabet, insülin direnci.
Prepartum ve postpartum dönemde annelerin duygudurumlarının incelenmesi
Amaç: Bu çalışma annelerin prepartum ve postpartum duygu durumlarının belirlenmesi, postpartum depresyon sıklığı ve muhtemel risk faktörlerini tespit etmek amacıyla yapıldı.Materyal metot: Bu çalışma Haziran 2007-Ocak 2008 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Obstetri Polikliniğine rutin gebelik takibi için başvuran anneler üzerinde yapıldı. Çalışmaya rutin gebelik takibi için başvuran ve bilinen herhangi bir sağlık veya gebelik problemi olmayan ve gebeliğin üçüncü trimestrında olanlar alındı. Anneler doğumdan sonraki postpartum ilk üç aylık dönemde tekrar görüşmeye çağrıldı. Annelere prepartum ve postpartum dönemde Beck depresyon ölçeği (BDÖ), STAI 1 (State-Trait Anxiety Inventory), STAI 2 ve sosyodemografik değişkenlerin kaydedildiği bir anket formu dolduruldu.Bulgular Çalışmamıza katılan annelerin prepartum puan ortalamaları; BDÖ: 13,9±7,7, STAI: 1 40,4±11,0, STAI 2: 43,9±7,4 postpartum puan ortalamaları; BDÖ: 13,3±8,2, STAI 1: 40,0±11,2, STAI 2: 42,9±8. olarak saptandı. BDÖ'ye göre prepartum depresyonda olanlar %30,6 postpartum %28.6 idi. Prepartum %10.2 postpartum %6.1 olmak üzere %12,2 oranında ağır derecede perinatal depresyon tespit edildi. Annelerin prepartum ve postpartum duygu durumları arasındaki değişiklik istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.002). Annelerin STAI 1'e göre prepartum %49'unun postpartum %51'inin, STAI 2'ye göre prepartum %75.5'inin, postpartum %67.3'ünün eşik değerin üzerinde puan aldıkları tespit edildi.Sonuç: Sağlık personeli, hekimler ve özellikle Aile hekimleri, gebelikte ve postpartum dönemde takip ettikleri anneleri depresyon açısından mutlaka gözden geçirmelidirler. Şüphelenilen vakalara gerekli tarama testleri uygulanmalı, bilgi verilmeli, psikoterapi uygulanmalı gerekirse farmakolojik tedavi seçenekleri gözden geçirilmelidir.Anahtar kelimeler: Prepartum, Postpartum, Kaygı, Depresyon
Kadınlarda üriner inkontinans ve bu durumun genel sağlık, psikososyal ve seksüel yaşam üzerine olan etkileri
Giriş: Üriner inkontinans sosyal ve hijyenik sorunlara yol açan istemsiz idrar kaçırma olarak tanımlanmaktadır. Kadınlarda sık görülen üriner inkontinans, yaşam kalitesinin kötüleşmesine neden olmanın yanında cinsel ve sosyal olumsuzluklara da yol açar. Bu çalışmanın amacı birinci basamağa herhangi bir sebeple başvuran kadınlarda idrar kaçırma sıklığını belirlemek, bu durumun genel sağlık, psikososyal ve cinsel yaşam üzerine olan etkilerini araştırmak ve hastaların doktora başvurmama sebeplerine dikkat çekmektir. Yöntem: Kesitsel, tanımlayıcı çalışmamızda sosyodemografik özellikler ve ayrıntılı öykünün alındığı anketle birlikte idrar kaçırma şiddeti ve sıklığını saptamaya yönelik ICIQ-SF, cinsel fonksiyon bozukluklarını belirlemek amacıyla FSFI ve yasam kalitesini belirlemek için EORTC QLQ-C30 anket formu kullanıldı. SPSS 15.00 kullanılarak tanımlayıcı istatistik analizler ki-kare, t testi ve ANOVA yapıldı. Bulgular: Katılımcıların (N:422) yaş ortalaması 49,42 ± 15,64 tür. Olguların % 36' sının idrar kaçırma şikayeti vardır ve olguların % 50,5'i doktora başvurmuştur. ICIQ-SF ölçeği toplam puan ortalaması 12,20 ± 4,71; hastaların % 31,8' i "öksürürken/hapşırırken" idrar kaçırdığını bildirmiştir. İdrar kaçıranların yaş ortalaması 60,85±11,42 iken idrar kaçırmayanların 42,99±13,93'tür. Yaş arttıkça idrar kaçırma şikayeti oranı anlamlı düzeyde artmaktadır( p = 0,000). Olguların normal doğum sayısı ile üriner inkontinans durumları arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Karın içi basıncı artıran durumlardan öksürük şikayeti ve kabızlık ile idrar kaçırma şikayeti arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur( p = 0,000, p = 0,000). İdrar kaçıran olguların genel sağlık skorları idrar kaçırmayanlardan anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur( p = 0,000). Sonuç: Birinci basamakta özellikle kadın hastaları değerlendirirken aile hekimlerinin bu konuya özen göstermeleri bireylerin yaşam kalitesi üzerinde etkili olabilir. Anahtar Kelimeler: Üriner inkontinans, kadın, sıklık
Kadın hastalıkları ve doğum kliniğinde yatan gebeler ile diğer hastaların HBsAg ve AntiHCV seropozitiflik oranları ve risk faktörleriyle ilişkilerinin değerlendirilmesi
Giriş ve AmaçHepatit B (HBV) ve Hepatit C virus (HCV) enfeksiyonu tüm dünyada yaygın, bulaşıcılığı yüksek olan hastalıklardır. Virüsü alan kişilerde klinik spektrum kronik taşıyıcılıktan karaciğer kanserine kadar değişebilir. Özellikle HBV ile enfekte annelerden doğan bebeklerin enfeksiyon oranı %60-90 arasındadır ve tedavi edilmedikleri taktirde %90'dan fazlası kronik HBV taşıyıcısı olmaktadırlar. Ülkemizin HBV açısından orta endemik bölgeler arasında bulunmasından yola çıkarak çalışmamızda Ocak ve Aralık 2010 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi (DÜTF) Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde yatışı yapılmış HBsAg ve AntiHCV pozitif hastaların sosyodemografik özelliklerinin tanımlanması ayrıca hastaların bu özelliklerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır.Materyal ve metodBu tanımlayıcı retrospektif çalışmada DÜTF Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde 2010 yılında yatışı yapılmış toplam 4491 hasta taranıp chemiluminescent microparticle immunoassay (CMİA) yöntemiyle HBsAg ve/veya AntiHCV pozitif olarak saptanmış 132 hasta tespit edildi. Bu hastaların yatış tanıları, yaşları, sosyodemografik özellikleri, obstetrik öyküleri, biyokimyasal değerleri, gebe iseler bebeklerinin durumu, hastanede kalış süreleri ve hepatit için risk faktörleri tanımlandı. HBsAg pozitif ve AntiHCV pozitif hastalar yukarıdaki özelliklerine göre karşılaştırıldı.Çalışmada elde edilen verilerin istatistikî değerlendirmesinde SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 17.0 paket programı kullanıldı. HBsAg Pozitif ve AntiHCV pozitif ölçümlerinin çapraz karşılaştırılmasında Khi Kare testi kullanıldı. HBsAg Pozitifle AntiHCV pozitif ölçümlerinin ikili karşılaştırmalarında student-t testi kullanıldı. HBsAg Pozitif ve AntiHCV pozitif ölçümlerinin arasındaki ilişkiyi incelemek için pearson korelasyon analizi yapıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak alındı.BulgularHastaların %46,2'si (n=61) 26-35 yaşları arasındaydı, %67,4'ü (n=89) kırsal kesimden başvurmuştu ve %62,9'u Yeşilkart'lı (n=83) hastalardan oluşuyordu. Hastaların 46'sının (%34.9) gebelik komplikasyonu veya bebekle ilgili bir sorundan dolayı servise yatışı yapılmıştı. Tüm hastalarımızın içerisinde HBsAg pozitiflik oranı %2,63 (n=118), AntiHCV pozitifliği ise %0,29 (n=13) olarak bulundu. Klinikte yatışı yapılan gebelerde HBsAg pozitiflik oranı %2,66, AntiHCV pozitifliği ise %0,20 (n=6) olarak saptandı. AntiHCV pozitif hastalar HBsAg pozitif hastalara göre daha yaşlı, daha çok çocuk sahibiydi ve hastanede kalış süreleri de HBsAg pozitif hastalarla karşılaştırıldığında daha fazlaydı (p>0.05). Ayrıca kan transfüzyonu öyküsü AntiHCV pozitif hastalarda HBsAg pozitif olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Eğitim düzeyleri, meslek, geldikleri yer açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.SonuçDoğumda infeksiyonun alınması ilerleyen yaşlarda fatal komplikasyon gelişme riskini çok arttıracağından önlenebilir bir hastalık olan HBV için tüm gebelerin taşıyıcılık açısından taranması ve bunun rutin bir antepartum inceleme olarak yerleşmesi gerekmektedir. Taşıyıcı anneler, doğum sonrası bebeğin pasif ve aktif immunizasyonunun önemi konusunda aydınlatılmalıdır. Ayrıca sosyoekonomik ve kültürel düzeyi düşük, kırsal kesimde yaşayan hastalar özellikle bilinçlendirilmeli, risk faktörleri olan gebeler için HCV de araştırılmalıdır.
Birinci basamakta çalışan aile hekimleri tip 2 diyabetes mellitus hastalarında oral antidiyabetiklerden insüline geçişe nasıl karar veriyorlar?
Giriş: Günümüzde, Diyabetes Mellitus gibi kronik hastalıklar önemli bir sağlık sorunu oluşturmakta; tanı, tedavi ve izlemi en çok birinci basamakta yapılmakta olup, aile hekimlerinin her aşamada etkili olması gerekmektedir. İnsüline zamanında başlamama hasta memnuniyetsizliği, sağlık hizmetlerinin uygun kullanılmaması, maliyet açısından sorunlara yol açabilmektedir. Tezimizde aile hekimlerinin Tip 2 Diyabetes Mellitus hastalarında insüline geçişe nasıl karar verdikleri araştırılmak istenmektedir. Yöntem: Araştırmamızda niteliksel ve niceliksel olmak üzere karma metod çalışması planlanmıştır. Niteliksel araştırma yöntemlerinden teori geliştirme yöntemi kullanılmış ve maksimum çeşitlilik sağlanacak şekilde İzmir'de 12 ASM'de çalışan toplam 42 aile hekimiyle odak grup görüşmesi yapılmıştır. Niteliksel araştırmamızın sonuçlarıyla 46 soruluk likert tipi anket formu oluşturulmuş ve İzmir'de çalışan 400 aile hekimine uygulanmıştır. Bulgular: Aile hekimleri Tip 2 Diyabetes Mellitus hastalarının yönetimini kendi görevleri arasında saymaktadırlar ancak bazı nedenlerle insülin tedavisi başlama konusunda sorun yaşamaktadırlar. Örneğin; hekimlere ait nedenler (bilgi veya deneyim eksikliği, güvensizlik, etik kaygılar, komplikasyon korkusu, zaman baskısı), hastalara ait nedenler (insüline ait yanlış inanışlar, uygulama problemleri), yasal düzenlemeler ile ilgili sorunlar sayılabilir. Araştırmamızın ikinci kısmında ise öne çıkan engeller çalışma koşulları ile ilgili yetersizliklerdir. Tartışma ve Sonuç: Aile hekimleri, Tip 2 Diyabetes Mellitus hastalarının takibinin birinci basamakta yapılması konusunda; eğitim açığının kapatılması, diyabet hemşiresi sağlanması, kayıtlı nüfusun azaltılması, çalışma koşullarının düzeltilmesi, insülin tedavisiyle ilgili ödeme engelinin düzenlenmesi koşullarında uzlaşmaktadırlar. Hatta sürekli danışabilecekleri bir birim olursa insülin tedavisi gerekliliği konusunda üst basamağa sevk etmeden hastanın tedavisini düzenleyebileceklerini düşünmektedirler. Ayrıca sağlık çalışanlarına verilen değerin artırılması gerektiğini, bakanlığın medyayı doğru bilgilendirme ve sağlık çalışanlarına karşı olumsuz tavrın önlenmesi konusunda kullanması gerektiğini düşünmektedirler.
Aile hekimlerinin çocuk ihmali ve istismarı vakalarına yaklaşımları ve bildirme durumları
Giriş: Çocuk İhmali ve İstismarı (Ç.İ.V.İ.), sık karşılaşılan bir durumdur ve hekimler tarafından tanınması, bildirilmesi, gerekli yasal süreçlerin, uygun tedavinin başlatılması konusunda zorluklar yaşanmaktadır. Birinci basamak hekimleri özel konumları nedeniyle durumu erken dönemde saptayarak konunun önemsenmesini sağlayabilirler. Amaç: Bu çalışma, birinci basamak hekimlerinin konuya ilişkin bilgi, deneyim ve yaklaşımlarını belirlemek amacı ile yapılmıştır. Genel bilgilerin sonundaki amaç ile aynı mı? Yöntem: Kesitsel tanımlayıcı türdeki araştırmamızda kısa sosyodemografik özellikleri sorgulayan anket formu ve yazılı olgu örnekleri kullanılmıştır. İzmir ili evreninden rastgele belirlenen altı ilçedeki Aile Sağlığı Merkez (ASM)'lerinde çalışan 300 hekime ulaşılmıştır. Verilerin analizinde SPSS 15.0 programı kullanılmış, p< 0.05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hekimlerin yaş ortalamaları 47,06±6,65 idi. İstismar türlerini doğru bilme oranları %42,0(n=126) idi. Hekimlerin %83,0'ü(n=249) fiziksel istismara uğrayan hastasını bildireceğini, %81,0'i (n=243) cinsel istismara uğradığını düşündüğü hastasını adli tıp, psikiyatri veya cerrahiye yönlendireceğini belirti. Hekimlerin %82'si (n=246) konuyla ilgili mezuniyet sonrası eğitim almamış, %57,7'si (n=173) Ç.İ.V.İ. ile karşılaşmamıştı. Çocuğu olanların, uzman hekimlerin ihmal ve istismarı tanımaları, kadınların fiziksel istismar bildirim düzeyleri, hekimlik yılı yüksek olanların ve Ç.İ.V.İ. ile karşılaşan hekimlerin cinsel istismar vakasında multidisipliner çalışmayı düşünmesi, Ç.İ.V.İ. ile karşılaşan hekimlerin ve mezuniyet sonrası eğitim alanların savcılığa bildirme düzeyleri yüksekti (p<0,05). Sonuç: Hekimlerin Ç.İ.V.İ. olgularını tanıma düzeyleri yüksek, farkındalık düzeyleri düşüktür. İstismar türleri arasındaki farkı bilmemektedirler. Olguları bildirecekleri kurum konusunda ortak fikirleri bulunmamaktadır. Hekimlerin Ç.İ.V.İ tanı ve tedavisinde multidisipliner çalışma içine girilmesi gerektiği konusunda bilgi eksikliği mevcuttur. Anahtar kelimeler: aile hekimliği, çocuk ihmali ve istismarı, yaklaşım ve bildirim durumları
Bireylerin evcil hayvan besleme durumları ile ilişkili faktörlerin araştırılması
BİREYLERİN EVCİL HAYVAN BESLEME DURUMLARI İLE İLİŞKİLİ FAKTÖRLERİN ARAŞTIRILMASI Dr.Kürşad AKKAYA, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı, İnciraltı, İzmir Amaç: Araştırmamızda evcil hayvan beslemek ile bireylerin duygu durumu arasında bir ilişki olup olmadığı, eğer varsa bu ilişkinin hayvanla olan bağın gücüne göre değişip değişmediğinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırmanın yöntemi Metodolojik ve Kontrol gruplu tanımlayıcı çalışma olmak üzere iki aşamadan oluşmaktadır. Metodolojik çalışma, Evcil Hayvan Bağlanma Ölçeği Türkçe geçerlilik güvenilirliğinin değerlendirilmesi amacı ile 50 hayvan sahibine uygulanmıştır. Bu kişiler özel bir veterinere başvuran evcil hayvan sahipleri arasından seçilmiştir. Kontrol gruplu tanımlayıcı çalışmada katılımcılar uygunluk örneklem yöntemi ile seçilmiş, bu amaçla evcil hayvan sahibi olanlar ile benzer özellikte evcil hayvan sahibi olmayanlar çalışmaya dahil edilmiştir. Böylece ekonomik olarak ulaşılabilir aynı zamanda aranılan ilişkiyi gösterebilir bir örneklem grubu oluşturulmuştur. Bu amaçla örneklem sayısı yapılan hesaplamada en az 52/104 olmak üzere 156 kişi olarak belirlenmiştir. Çalışmaya hayvan sahibi 75 kişi ile evcil hayvan sahibi olmayan 150 kişi dahil edilmiştir. Grupların yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi ve sosyoekonomik düzey açısından benzer olmasına dikkat edilmiştir. Bulgular: Metodolojik çalışma için yapılan analizlerde Lexington Evcil Hayvanlara Bağlanma Ölçeği ile orta düzeyde ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmuştur (r= -0,475; p=0,001).KMO testi 0,745, Bartlett's Testi: 382,064 (p=0,000) olarak görülmüştür. Tek faktör, varimaks rotasyonu ve 0,30 altı korelasyonlar çıkarılarak yapılan faktör analizinde tek bir faktörün ölçeğin %56.536'sına cevap verdiği gözlenmiştir. Güvenilirlik analizlerinden Split half Spearman-Brown değeri 0,851; Cronbach's alpha ise 0,813 olarak bulunmuştur. Kontrol gruplu tanımlayıcı çalışmada ise, katılımcıların evcil hayvan besleme durumu ile anksiyete ve depresyon puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Evcil hayvan besleyenlerde hayvan beslemeyenlere göre daha az depresyon ve anksiyete durumu görülmektedir. Evcil hayvan bağlılık düzeyi ile depresyon ve anksiyete düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Sonuç: CABS'ın (Companion Animal Bonding Scale) Türkçe geçerlilik güvenilirliği vardır. Evcil hayvan sahibi olan bireylerin, evcil hayvan sahibi olmayanlara göre daha az depresyon ve anksiyete duygu durumuna sahip olduğu görülmüştür. Anahtar kelimeler: Evcil Hayvan Bağlılık Ölçeği, depresyon, anksiyete.
Kadınların sağlık okuryazarlık düzeyi ile meme kanseri bilgi ve tarama davranışının incelenmesi
Tedavi olanakları ilerleyip, toplum farkındalığı arttıkça 50 yaş altında meme kanserine bağlı mortalite hızı gittikçe azalmaktadır ve tarama testleri erken tanıyı mümkün kılmaktadır. Sağlık okuryazarlık düzeyinin, kanser farkındalığı ve tarama davranışı için önemli olduğu bilinmekte olup, bu çalışmada da kadınların sağlık okuryazarlık düzeyinin meme kanseri bilgi ve tarama davranışı ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma kesitsel olarak İzmir ilinde yer alan bir kırsal ASM (Aile Sağlığı Merkezleri) ve bir kentsel ASM'ye kayıtlı 40 yaş üzeri 500 kadında, 2015 yılı Mart- Nisan aylarında gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmada, REALM (Rapid Estimation of Adult Literacy Measurement), YSÖ (Yetişkin Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği), sosyodemografik anketi, meme kanseri bilgi ve tarama davranışlarını belirlemeye yönelik bir anket kullanılmıştır. Çalışmaya katılan kadınların ortalama yaşı 49,62±8,42 yıldı. Kadınların %52'si (n=260) kırsal ASM'ye kayıtlı olup, %51,2'si (n=256) ilkokul mezunu, %61,0'i (n=305) ev hanımı ve %74,4'ü (n=372) orta gelir düzeyine sahipti. REALM ölçeğine göre; kadınların %31,8'i (n=159) sınırlı/yetersiz SOY düzeyine sahipti ve ortalama YSÖ skoru 19,55±2,64 (min-maks=0-23)'tü. Kadınların REALM ve YSÖ skoru yaş arttıkça (p=0,010), eğitim düzeyi düştükçe (p<0,001) ve ekonomik durum kötüleştikçe (p<0,001) azalmaktaydı. Kadınların ortalama meme kanseri bilgi puanı 7,47±3,17'ydi (min-maks=0-15). Kadınların %55,2'si (n=261) hiç mamografi (MMG) çektirmemişti ve bu kadınlar en az bir kez MMG çektirenlere göre; daha düşük REALM puanına (p<0,001), daha düşük YSÖ puanına (p=0,185) ve daha düşük bilgi puanına (p=0,004) sahipti. Türkiye'de yapılan SOY çalışmaları oldukça sınırlıdır. Kanser tarama başarısının sağlanması için, birinci basamak hekimlerinin hastalarının SOY düzeylerinin farkında olması ve SOY düzeylerine uygun girişimlerde bulunması önemlidir.
Tıpta uzmanlık öğrencilerinde iş- aile yaşam dengesinin anksiyete ve depresyon üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı tıpta uzmanlık öğrencilerinde, iş-aile-yaşam dengesinin anksiyete ve depresyon üzerine etkisini araştırmaktır. Yöntem: Araştırmamız kesitsel analitik çalışma deseninde, Dokuz Eylül Üniversitesi tıpta uzmanlık öğrencileri arasından basit rastgele örneklem yöntemiyle seçilen 215 katılımcıyla, 01.09.2014- 31.10.2014 tarihleri arasında, yüz yüze anket uygulama şeklinde gerçekleştirilmiştir. Anketimiz; hastane anksiyete depresyon ölçeği, iş-aile çatışması ölçeği, demografik bilgiler ve iş ve aile ile ilgili bazı özellikleri sorgulayan soruları içermektedir. Veriler SPSS 15.0 programıyla değerlendirilmiştir. Tanımlayıcı analizler, ki-kare, korelasyon analizi yapılmıştır. Bulgular: Verileri değerlendirilen 209 katılımcının %49,8 kadın, %50,2 erkek olup, yaş ortalamaları 28,28 ± 3,09'du. İş koşulları ölçek puanı ortalaması 22,15±4,88 idi. Katılımcıların %23,4'unda anksiyete, %30,6'ünde depresyon mevcuttu. Katılımcıların %51,2'sinde iş-aile çatışması (İAÇ), %9,1'unda ise aile-iş çatışması (AİÇ) vardı. İAÇ olan katılımcıların %57'inde depresyon %43,9'unda anksiyete mevcuttu. AİÇ olan katılımcıların ise %10,5'sinde depresyon, %5,3'inde anksiyete mevcuttu. İş-aile çatışması olanlarda anksiyete ve depresyon görülme oranı, iş-aile yaşamı dengeli olanlara göre daha yüksek olduğu, aile-iş çatışması yaşayan katılımcılarda da anksiyete ve depresyon düzeyi iş-aile yaşamı dengeli olanlara göre hafif artmış olarak görülmekledir. İş aile çatışması, aile iş çatışmasına göre daha fazla oranda anksiyete ve depresyona etkendir. Sonuç: Asistanlarda iş koşulları, aile yaşamında çatışmaya daha fazla neden olmakta olup, aile yaşamı iş üzerinde daha düşük oranda çatışma yaratmaktadır. İş aile çatışması uzmanlık eğitimi alan asistanlarda anksiyete ve depresyon görülmesini arttırmaktadır. Anahtar Kelimeler: Tıpta uzmanlık öğrencileri, iş-aile çatışması, anksiyete, depresyon
Tıp fakültesi öğretim üyelerinin LGBT bireylere karşı tutumlarını saptamak
Giriş ve Amaç: Lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel (LGBT) bireylerin sağlık sorunları genellikle depresyon, riskli davranışlar ve intihar girişimi gibi başlıklar altında incelenmişse de gerçekte ayrımcılığa uğrama, küçümsenme, anksiyete bozuklukları, sağlık çalışanlarının olumsuz tutumları, obezite, iş göremezlik/yetersizlikten cinsel partnerinin sağlık sigortasından yararlanamamaya kadar uzanan çeşitlilikte sorunlar tanımlanmıştır. Bu araya bu sorunların arasında sağlık hizmeti sağlayıcılarının tutumları da etki eder gibi bir ara cümle iyi olur. Bu araya bu sorunların arasında sağlık hizmeti sağlayıcılarının tutumları da etki eder gibi bir ara cümle iyi olur. Sağlık hizmeti sağlayıcıların olumsuz tutumlarının nedenleri arasında homofobinin ilk sırada yer alan iki etmenden biri olduğu saptanmıştır. Bu nedenle çalışmamızda sağlık hizmeti sağlayıcılarının önemli bir üyesi olan hekimlerin eğiticileri konumundaki tıp fakültesi öğretim üyelerinin LGBT bireylere karşı tutumlarının saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma kesitsel olarak planlanmıştır. Dokuz Eylül ve Muğla Sıtkı Koçman üniversitelerindeki tıp fakültesi öğretim üyelerine Hudson-Ricketts homofobi ölçeği ve tarafımızca araştırmacı tarafından hazırlanan anket formu uygulanmıştır. Veriler spss 15 programında analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza; yaş ortalaması 47,8±…. (min:32-max:66), % 45,5'i (n:106) kadın, %78,5'i (183) Dokuz Eylül Üniversitesi'nden, %51,5'i (n:120) dahili bilimlerdendahili bilimlerden, %27,0'ı (n:63) cerrahi bilimlerden, %21,5'i (n:50) temel bilimlerden, %51,5'i (n:120) profesör, %25,8'i (n:60) doçent, %22,7'si (n:53) yardımcı doçent olan 233 öğretim üyesi katılmıştır. Katılımcıların %80,3'ü (n:187) LGBT bireylerin sağlığı ile ilgili eğitim almadığını, %90,1'i (n:210) eğitim vermediğini belirtmiş, %25'i ileri derecede, %50'si ise orta derecede homofobik olarak bulunmuştur. Erkekler, cerrahlar, yardımcı doçentler, LGBT sağlığı ile ilgili eğitim almayan ya da vermeyenler, küçük üniversitede çalışanlar, LGBT hastalarcaın ender başvurulandukları ya da hiç başvurulmayanmadıklarılar öğretim üyeleri, LGBT bireylere ayrımcılık yapıldığını düşünmeyenenler daha homofobik olarak bulunmuşlardır. Tartışma ve Sonuç: Hekimlerin eğiticileri konumundaki öğretim üyelerinin çoğunluğunun LGBT bireylere karşı olumsuz tutum sergilediklerinin farkında olmaları sorunun düzeltilmesi açısından gerekli ve hekim adaylarına rol model olmaları açısından oldukça önemlidir. Tıp fakültesi eğitim müfredatında konunun hak ettiği yeri alması sağlanmalıdır.
Birinci basamakta kronik hastalıklarda kronik hasta bakımının hasta perspektifinden değerlendirilmesi
Amaç: Birinci basamağa başvuran hastalar arasında kronik hastalıklardan hipertansiyon ve/veya diyabeti olan hastaların kronik hasta bakımını hasta perspektifinden belirlemektir. Yöntem: Kesitsel tipteki araştırmamızın katılımcılarını İzmir ili Balçova ilçesindeki Aile Sağlığı Merkezlerine başvuran hipertansiyon ve/veya diyabet hastaları oluşturmuştur. Araştırma Temmuz–Ağustos 2016'da yürütülerek 384 Diyabetes Mellitus, 384 Hipertansiyon olmak üzere toplam 768 hasta dâhil edilmiştir. Hastalara sosyodemografik özellikler ve Kronik Hastalık Bakımını Değerlendirme Ölçeği-Hasta Formu(PACIC)'nu içeren anket yüz yüze görüşme yöntemiyle uygulanmıştır. Türkçe PACIC 20 madde ve 5 alt ölçekten oluşmaktadır. İstatistiksel analizlerde SPSS 22.0 programı kullanılmış, yüzde, ortalama, anova ve t testleri yapılmıştır. P<0,05 anlamlı olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Tüm katılımcıların yaş ortalaması 62,3±9,99 idi. Hastaların %61.1 (n: 469)'i kadın, %38.9 (n:299)'u erkekti. Hastaların %19.8 (n:152)'i sigara kullanıyordu. Hipertansiyon hastalarının %50 (n:191)'si diyet-egzersiz yapmadığını belirtirken bu oran, diyabet hastalarının %45 (n:172)'i düzeyindeydi. Hastaların %32,2 (n: 247)'si son 1 yıl içinde Aile Sağlığı Merkezleri haricinde başka bir sağlık kuruluşuna başvurmamışlardı. Katılımcıların Kronik hastalık bakımını değerlendirme ölçeği genel puan ortalaması 2,41±0,84 idi. Hipertansiyon ve diyabet hastaları arasında fark yoktu (p>0.05). Alt ölçekler değerlendirildiğinde "izlem/koordinasyon"da diyabetikler lehine daha yüksek ortalama puan belirlendi. Ölçek ortalama puanı ve alt ölçeklerden "hasta katılımı" ve "izlem/koordinasyon"da erkeklerin puanı kadınlardan fazlaydı. Katılımcıların yaşı arttıkça ve eğitim durumu azaldıkça ölçek puanlarının azaldığı görüldü. Aile sağlığı merkezine başvuru sayısı, ekonomik durumu, sigara içme durumuyla ölçek ortalaması arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Sonuç: Hipertansiyon ve diyabet hastalarının Kronik hastalık bakımını değerlendirme ölçeği ortalama puanları düşük düzeylerdedir. Kronik hastalıkların birinci basamakta izlemi büyük önem taşımaktadır. Birinci basamakta kronik hastalık bakımını geliştirmeye ihtiyaç vardır.
Derin ven trombozu tanısında birinci basamak klinik risk skorlamasının tanı değerinin araştırılması
GİRİŞ: Derin ven trombozu (DVT), sık görülen, tanı konması güç olabilen, önlenebilir bir halk sağlığı sorunudur. Tanı genellikle venöz doppler ultrasonografi (VDUS) ile konulur ancak birinci basamakta kullanılması maliyet etkin değildir. Bu tezin amacı, D-dimer ve birinci basamak kuralları (BBK) tanısal değerini VDUS ile karşılaştırılarak maliyet-etkin ve birinci basamakta kullanılabilecek bir test geliştirmektir. YÖNTEM: Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Ultrasonografi Birimi ile Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezlerinden 457 hasta alınmıştır. Hastalara DVT risk faktörlerini içeren bir anket, BBK ve bakım noktasında yapılabilen (POC) D-dimer testi uygulanmış, sonra VDUS yapılmıştır. Tanımlayıcı analizler, duyarlılıklar, özgüllükler, pozitif ve negatif prediktif değerler, pozitif ve negatif olabilirlik oranları hesaplanmıştır. Veriler SPSS 15.0 programıyla değerlendirilmiştir. İstatistiksel önem için <0,05 p-değeri kabul edilmiştir. BULGULAR: Hastalarda tromboz prevalansı %7 (n=34) idi. BBK'ye göre 124 hasta (%27) dört ve üzeri puan almış ve BBK'nin sensitivitesi %76, spesifitesi %78 bulunmuştur. BBK maddelerinin sadece dört tanesi anlamlıdır. POC D-dimer testinin sensitivitesi %47, spesifitesi %86'dır. Kriterler, +LR değerlerine göre zayıf, orta ve kuvvetli olarak gruplandırılmıştır. İki kuvvetli, dört orta ve iki zayıf kriter varlığında test sonrası olasılık %99'un üzerine çıkmaktadır. SONUÇ: BBK, DVT'den şüphelenilen önemli miktarda hastanın sevk edilmesinin önüne geçebilir ancak bazı düzenlemeler yapılması gerekebilir. Gelecek çalışmalar bu düzenlemelerin birinci basamak hastalarındaki tanı değerini ölçmeyi hedeflemelidir.
Aile hekimlerinin cinsel yolla bulaşan hastalıkların yönetimindeki yetkinlik düzeyleri
GİRİŞ VE AMAÇ: Cinsel yolla bulaşan hastalıklar (CYBH); 21. yüzyılın en yaygın ve önemli sağlık sorunlarından biridir. Basit korunma ve tedavi yöntemlerine rağmen, prevalansı tüm dünyada yüksek seyretmektedir. Ayrıca birçok çalışma, aile hekimlerinin CYBH tanısı, tedavisi ve yönetimi hakkındaki bilgilerinin yetersiz olduğunu vurgulamaktadır. Bu çalışmada aile hekimlerinin CYBH yönetimindeki yetkinlik düzeylerinin olgu örnekleri aracılığıyla saptanması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Kesitsel analitik tipteki bu çalışmanın evrenini, Türkiye'deki tüm aile hekimleri oluşturmaktadır. Demografik özellikler ve CYBH konusunda öz-değerlendirmeyle ilgili soruları ve 3 olgu örneğinde tanı, tedavi ve yönetimle ilgili soruları içeren anketler, Türkiye İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflandırması'ndaki 12 bölgeden tabakalı rastgele örneklemeyle seçilen illerdeki tüm aile hekimlerine e-postayla gönderilmiştir. Her doğru cevaba 1 puan verilerek katılımcıların tanı, tedavi/yönetim ve toplam yetkinlik skorları hesaplanmıştır. Bunun yanında, öz değerlendirme soruları üzerinden katılımcıların yeterlilik, engel ve davranış puanları hesaplanmıştır. Veriler, IBM SPSS Statistics V22.0 programıyla analiz edilmiştir. BULGULAR: Çalışmaya toplam 658 aile hekimi katılmıştı. Katılımcıların % 29'u (n=191) kadındı. Yaş ortalamaları 42,29 ± 7,902, meslekteki çalışma yılı ortalamaları 17,69 ± 8,059'du. Katılımcıların % 52.1'i (n=343), tıp fakültesi dışında CYBH'la ilgili eğitim almamıştı. Toplam tanı skorları ortalaması medyan değerin üzerinde, tedavi/yönetim ve yetkinlik skorlarının ortalamaları ise medyan değerlerin altındaydı. Skorların yaş, cinsiyet, akademik durum, meslekteki çalışma yılı ve aile hekimi olarak çalışma yılı arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p>0.05). Daha önce CYBH'lerin sık görüldüğü bir kurumda çalışanların davranış ve yeterlilik skorları çalışmayanlara göre (p=0,002, p<0,001); CYBH konusunda tıp fakültesi öğrencilik yılları dışında eğitim alanların tedavi/yönetim, engel, davranış ve yeterlilik skorları almayanlara göre (p=0.031, p=0.004, p<0.001 ve p<0,001); CYBH yönetim sorumluluğunun birinci basamakta olması gerektiğini belirtenlerin tedavi/yönetim, yetkinlik, davranış ve yeterlilik skorları diğerlerine göre (p<0.001, p=0.001, p.0,001 ve p=0,003) anlamlı düzeyde daha yüksekti. SONUÇ: Aile hekimlerinin CYBH'lerin tanı, tedavi ve yönetimi hakkındaki bilgi düzeyleri ve yönetim becerileri yetersizdir ve geliştirilmelidir.