Bingol University
Discipline

Internal Medicine

Bingol University

1,312

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken aksiyal spondiloartritli hastalarda magnetik rezonans görüntülemede ortaya konan sakroiliit varlığının radyolojik sakroiliit gelişimi ile ilişkisi

Gerekçe: Ankilozan spondilitte (AS) tanıda gerekli olan radyolojik sakroiliit gelişimi yaklaşık bir dekat kadar sürebilmekte ve bu durum tanı gecikmesine yol açmaktadır. Magnetik rezonans görüntüleme (MRI) sakroiliak eklemde aktif inflamasyonu gösterme ve erken tanıyı kolaylaştırmak için giderek artan sıklıkta kullanılmaktadır. Ancak MRI anormalliklerinin prognostik önemi net değildir. Bu nedenle, bu çalışmada radyolojik sakroiliit gelişimi ve MRI değişiklikleri arasındaki ilişkiyi inceleme yanında radyolojik sakroiliit için ön-gördürücü olabilecek faktörleri saptamayı amaçladık.Yöntem: 26.06.2002 ve 29.12.2006 tarihleri arasında Romatoloji kliniğince istenilen tüm MRI incelemeleri gözden geçirildi, bazal ve takip (en az bir yıl sonra) grafileri olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Sakroiliit ile ilgili MRI bulgularının tanımlanması için ASAS/OMERACT grubu önerileri kullanıldı. MRI'da kemik iliği ödemi (KIO) Leeds skorlama sistemi kullanılarak skorlandı. Direk grafide sakroiliak eklemler modifiye New York kriterlerine uygun olarak skorlandı. Tüm MRI incelemeleri ve radyografik görüntüler bir araştırmacı tarafından değerlendirildi ve daha sonra aynı araştırmacı, random seçilen bir grup grafi ve MRI incelemelerini kör olarak yeniden değerlendirdi. Araştırmacının kendi içindeki (intra-reader) güvenilirliği için linear kappa değerleri kullanıldı. Demografik bilgileri, klinik ve laboratuvar özellikleri hasta kayıtlarından elde edildi.Sonuçlar: Veritabanı taraması ile 472 hastanın MRI incelemesi saptandı, bunların 50'sinin MRI incelemesi SİE'lere yönelik değildi. Geri kalan 422 hastanın (322 kadın [%77], 97 erkek [%23]) 167'si (%39.6) analize uygundu ancak bir MRI incelemesi teknik nedenlerle değerlendirilemedi. Çalışmaya alınan hastalar ile analize giremeyen hastaların MRI incelemesi sırasındaki dışında demografik özellikleri ve hastalık ilişkili bulguları oldukça benzerdi. Yalnızca çalışma grubunun tetkik sırasındaki ortalama yaşları daha fazla idi. 346 hastanın tetkikinin radyolojik raporuna ulaşıldı ve KIO varlığı açısından gözlemciler arası uyum değerlendirildiğinde ?=0.550 olarak ve bu uyum istatistiki olarak anlamlı idi. MRI'da akut değişiklikler için gözlem ici (intraobserver) önemli derecede (? = 0.750; <0.001), modifiye New York kriterlerine göre radyolojik sakroiliitin varlığı için ise mükemmel uyum tespit edildi. Bazal direkt grafilerinin yeniden değerlendirilmesinde 3 hastanın modifiye New York kriterlerine göre AS olarak sınıflandırılabildiği görüldüğünden bu üç hasta sonraki analizlere dahil edilmedi. MRI değerlendirilmelerinde, 53 (%32) hastada KIO saptandı ve bu hastaların 24'ünde sakroiliak eklemde en az bir kadranda grade 2 ve üzerinde KIO tespit edildi. Ortalama dört yıllık takipte on hastada radyografik sakroiliit gelişmişti. MRI'da KIO ve yüksek derece KIO varlığı radyolojik sakroiliit gelişimi ile ilişkili bulundu. Ayrıca, MRI'da yapısal değişikliklerin varlığı, erkek cinsiyet, HLA B27 pozitifliği ve üveit varlığı da sakroiliit gelişimi ile korele idi. Regresyon analizinde ise orta şiddette KIO varlığı ve erkek cinsiyet radyolojik sakroiliit gelişimi için bağımsız değişkenler olarak saptandı.Tartışma: Başlangıçta MRI'da SIE'de aktif inflamatuvar lezyon varlığı gelecekte AS gelişimi ile ilişkili görülmektedir.

Manyetik rezonans görüntülemeSakroiliyak eklemSpondilit-ankilozan+1
Sibel Işık
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ocak 2004- Temmuz 2010 yılları arasında yapılmış tiroid ince iğne aspirasyon biyopsi sonuçlarının incelenmesi (Hashimoto Tiroiditi Papiller Tiroid Kanseri ilişkisi)

Tiroid nodülü erişkinlerde sık rastlanan bir durumdur. Tiroid nodülünün klinik önemi, nodülün taşıdığı tiroid kanseri riskidir. Papiller tiroid kanseri (PTK) tiroid kanserleri arasında en sık görülen kanserdir. Hashimoto tiroiditi (HT) ise en sık görülen otoimmün tiroid hastalığıdır. HT ve PTK arasındaki ilişki yıllardır çeşitli çalışmalarda irdelenmiştir, literatürde bu konuda birbirine karşıt yayınlar bulunmaktadır. Bizim amacımız belli zaman aralığı içinde merkezimizde yapılmış tiroid ince iğne aspirasyon biyopsilerini (TİİAB) inceleyerek kendi merkezimizin deneyimlerini ortaya koyarken HT ile PTK arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.Ocak 2004- Temmuz 2010 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi'nde USG eşliğinde yapılmış olan 7321 nodülün TİİAB, biyokimyasal, radyolojik, sintigrafik ve patolojik sonuçlarıyla retrospektif olarak incelendi. TİİAB yapılmış hastaların demografik ve klinik verileriyle birlikte patoloji sonuçları kaydedilirken, bu hastalar arasında HT-PTK ilişkisine bakıldı. Tüm veriler SPSS 17.0 paket programı kullanılarak analiz edildi.Yedi bin üç yüz yirmi bir nodülün %80,6'sı kadınlara ait nodüllerdi, %82,3'ünün patolojik sonucu benign olarak saptandı. Bin beş yüz seksen yedi HT hastasının %89'u kadındı ve bu istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,001). Tüm nodüllerde PTK saptanma oranı %0,4 iken HT olan hastalarda bu oran %8 idi. Tiroidektomiye giden 972 hasta arasında PTK istatistiksel anlamlı olarak kadınlarda daha fazla görülmekteydi (%81,8) (p:0,019). PTK tanısı alanlarda HT görülme oranı %48,2 iken, PTK tanısı almayan hastaların sadece %24,8'inde HT görülmekteydi ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,001). Cerrahiye giden hastalar arasında HT olanların %43,9'unda PTK var iken, HT olmayanların %21,8'inde PTK mevcuttu ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,001). Yapılan korelasyon analizinde PTK gelişiminde kadın cinsiyet ve HT varlığı ile birlikte, TSH'ın pozitif, yaşın ve nodülün negatif korelasyon gösterdiği saptandı. Yapılan multivariant regresyon analizinde yaşın genç olmasının, HT varlığının ve nodül boyutunun küçük olmasının PTK üzerinde bağımsız değişken olduğu saptandı. HT varlığının PTK gelişimi için OR:3,47'lik bir risk artışı yarattığı saptandı (%95 CI: 2,73-4,40). HT'nin PTK'nin multifokal / multisentrik olma ihtimalini arttırdığı istatistiksel anlamlı olarak saptandı (p:0,02).Çalışmamızda HT'nin PTK kanseri gelişiminde bağımsız bir risk faktörü olduğunu ortaya koyduk. HT ayrıca PTK'nin multifokal / multisentrik olma ihtimalini de arttırmaktaydı. Bu risk özellikle nodüler HT hastalarında artmaktaydı. Bu nedenle HT özellikle de nodüler HT hastalarının PTK açısından yakın izlenmesi ve gerektiğinde TİİAB ile değerlendirilmesi uygun olacaktır.Anahtar kelimeler:Tiroid nodülü, Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi, Hashimoto tiroiditi, Papiller tiroid kanseri

Biyopsi-iğneHashimoto hastalığıNeoplazmlar+4
Nilay Danış
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dokuz Eylül Üniversitesi Hematoloji Ünitesi'nce takip edilen multipl myelom hastalarının retrospektif olarak değerlendirilmesi

Multipl myelom (MM), kemik iliğinde malign plazma hücrelerinin klonal proliferasyonu, kan veya idrarda monoklonal protein ve ilişkili organ disfonksiyonu ile karakterize neoplastik plazma hücre hastalığıdır. Erişkinlerdeki tüm malignitelerin %1'ini, hematolojik malignitelerin ise %10-15'ini oluşturur. Otolog kök hücre transplantasyonundan önce konvansiyonel kemoterapilerle multipl myelomlu hastaların ortanca sağkalım süresi 2-3 yıl ile sınırlı idi. Fakat Son 10 yılda myelomun tedavisinde büyük değişiklikler olmasıyla birlikte hastaların sağkalım süresinde ve tedaviye alınan yanıtlarda artış olmuştur.Çalışmamızda 2000-2011 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı tarafından takip edilen 119 Multipl Myelom hastasının demografik verileri, genel klinik özellikleri, prognostik belirteçleri, tedavileri, tedaviye yanıtları ve total sağkalım analizlerinin yapılması amaçlanmıştır.Bu amaçla Multipl Myelom tanısıyla takip edilen 119 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Sadece tedavi endikasyonu bulunan ve dosya kayıtlarına tam olarak ulaşılabilenler çalışmaya alındı. Hastaların tedaviye yanıtları IMWG ve IBMTR yanıt kriterlerine göre değerlendirildi.Hastaların ortanca yaşı 61 (29-89) olup %58,8 erkek, %41,2 kadındı. Paraprotein tipleri %38,7 IgG Kappa, %11,8 IgG Lambda, %19,3 IgA Kappa, %9,2 IgA lambda, %12,6 Kappa hafif zincir, %5,9 Lambda hafif zincir, %2,5 nonsekretuar olarak saptandı. Hastaların % 11'i tanıda Durie-Salmon Evre 1, % 39,2'si Evre 2 ve % 49,8'i Evre 3 hastalığa sahipti. İSS evrelerine bakıldığında ß-2 mikroglobulin bakılan 95 hastanın %40'ı ISS Evre 1, %36,8'i ISS Evre 2, %23,2'si ISS Evre 3 hastalığa sahipti. Hastaların ortanca takip süresi 28 aydı. Hastalarda ISS evresine göre ortanca sağkalım süreleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0,73). İlk sıra tedavide 51 hastanın VAD, 46 hastanın Siklofosfamid+deksametazon , 14 hastanın MP , kalan 8 hastanın da diğer rejimleri ( MPV, MPT, yüksek doz deksametazon ) aldığı görüldü. İlk sıra tedavide VAD veya Siklofosfamid+Deksametazon almış hastaların toplam yanıt oranlarına bakıldığında aralarında istatistiksel fark saptanmadı (IMWG'ye göre p=0,15, IBMTR'ye göre p=0,10). Çalışmada 95 hastaya (%79,8) ikinci sıra tedavi verildiği görüldü. Bunlardan 59 hasta bortezomib bazlı tedavi (30 hasta bortezomib, 23 hasta bortezomib+deksametazon , 6 hasta bortezomib+siklofosfamid+deksametazon), 22 hasta OKİT, 9 hasta talidomid bazlı tedavi ( 8 hasta talidomid+deksametazon, 1 hasta talidomid), kalan 5 hasta ise diğer tedavileri ( MP,VAD) almıştı. İkinci sırada bortezomib bazlı tedavi alan veya OKİT yapılan hastaların toplam yanıt oranlarına bakıldığında aralarında istatistiksel fark saptanmadı( IMWG'ye göre p=0,51, IBMTR'ye göre p=0,69). Toplam 56 hastaya otolog kök hücre nakli (OKİT) yapıldı. 3 hasta OKİT sonrası yanıt değerlendirilemeden ilk 100 gün içerisinde ex oldu. 3 hasta ise OKİT sonrası ilk 100 gün içerisinde olması nedeniyle OKİT yanıtı değerlendirilemedi. OKİT sonrası transplant ilişkili mortalite % 5,4 olarak bulundu. Hastaların OKİT yanıtlarına bakıldığında IMWG'ye göre 12 hastada (% 24) CR, 26 hastada (% 52) VGPR, 6 hastada (% 12) PR, 5 hastada (% 10) Stabil hastalık, 1 hastada (% 2) ise tam remisyondan nüks görüldü. Otolog kök hücre nakli yapılmış olan hastaların öngörülen ortanca toplam sağkalım süresi 71 ay bulundu. Yalnızca kemoterapi almış olan hasta grubunda ise öngörülen ortanca toplam sağkalım süresi 59,3 ay idi. Sağkalım süreleri arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlıya yakındı (p=0,058). OKİT yapılan hastaların progresyonsuz sağkalım süresine bakıldığında ortanca 13,5 ay (3-39 ay) saptandı. OKİT öncesi bortezomid alan veya bortezomib almayan hastaların OKİT yanıtlarına bakıldığında IMWG'ye göre bortezomib alan hastaların toplam yanıtının istatistiksel anlamlı olarak daha iyi olduğu görüldü (p=0,029). IBMTR'ye göre ise her iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,09). Relaps-refrakter hastalıkta bortezomib tedavisinin etkilerine bakıldığında bortezomib alan hastalarda ortalama sağkalım süresi 29,7 ay (4-78 ay) olarak bulundu. Relaps-refrakter hastalıkta bortezomib tedavisi alan hastalardan IMWG'ye göre 1 hastada (% 5,5) CR, 4 hastada (% 22,2) VGPR, 2 hastada (% 11,1) PR, 5 hastada (% 27,7) Stabil hastalık, 6 hastada (% 33,3) progresif hastalık saptandı. Çalışmamızdaki tüm hastaların ortanca toplam sağkalım süresi 28 aydı (2-116 ay). Tüm myelom hastalarının ortanca progresyonsuz sağkalım süresi 17 ay (2-55 ay) idi. 11 yıllık takip süresi içinde 37 hastanın (% 31,1) hayatını kaybettiği, 82 hastanın (% 68,9) hayatta olduğu görüldü. Ölen hastaların 7'sinin hastalık progresyonu nedeniyle, 15'inin enfeksiyon nedeniyle hayatını kaybettiği görüldü.Çalışmamızda hastalarımızın demografik verileri ve genel itibariyle bulgular yapılan diğer çalışmalarla benzer özellik göstermiştir. Ülkemizde de İmmunomodülatuvar ilaçlar ve bortezomib gibi ilaçların ilk sıra tedavilerde kullanılmasıyla myelomda tedavi yanıtları ve total sağkalım daha iyi olacaktır.

Hücre nakliKök hücrelerMultipl miyelom+3
Metin Erdal
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2002- 2010 yılları arasında izlenen akut lenfoblastik lösemi hastalarının klinik analizi

Amaç: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı'nda takip edilen Hiper CVAD kemoterapi protokolünü alan akut lenfoblastik lösemi (ALL) hastalarının geriye dönük olarak demografik verilerini, klinik ve prognostik faktör özelliklerini ortaya koymayı, tedaviye yanıt ve genel sağ kalım oranlarını değerlendirmek.Gereç ve Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Hematoloji Bilim Dalı Polikliniğinde 2002 ile 2010 tarihleri arasında hiper CVAD kemoterapi protokolünü alan Akut lenfoblastik lösemi (ALL) hastaları dahil edilmiştir. Hastaların takibi ve tedavi esnasındaki özelliklerine hastanemizde kullanılan bilgisayar otomasyon sistemi ve hastalara ait dosyalar taranarak ulaşılmıştır.Sonuçlar: Çalışmaya alınan 44 hastadan 37 hasta ALL, 7 hasta ALL ve LL (Lenfoblastik lenfoma) hastasıydı. 44 hastanın yaş ortalaması 34,6 (17-61) olup, hastaların %31,8'i kadın (14 hasta), %68,2'si erkek (30 hasta) hasta idi. 32 hasta (%72,7) yüksek risk grubunda olup 12 hastada (%27,3) risk grubu hesaplanamamıştır. Tanı anındaki ortalama ECOG performans durumu 1,7 (0?4) idi. En sık görülen sitogenetik anomali Ph(+) (%9,1) olup, %64,3 oranında en sık B hücre immünfenotipinde ve %52,8 oranında en sık L2 morfolojisinde olduğu görüldü. Çalışmaya dâhil edilen 44 ALL hastasının 12'si (%27,3) halen hayattayken, 32 (%72,7) hasta ise izlem süresinde yaşamını yitirmiştir. 4 hastaya akrabadan ve 1 hastaya da akraba dışı olmak üzere toplam 5 hastaya AKİT yapılmıştır. Hiper CVAD kemoterapi protokolü ile yapılan remisyon indüksiyon tedavisi ile hastaların %87,5'inde remisyon elde edilmişken, %12,5'inde ise remisyon elde edilememiştir. Splenomegali, hepatomegali ve mediastinel kitle varlığının remisyon oranını etkilemediği görüldü (sırasıyla p=1, p=0,373, p=0,427). 35 yaşın üstündeki hastalarda remisyon oranı %83,3 iken 35 yaş ve altındaki hastalarda ise %90,9 idi (p=0,642). Tanı anında lökosit sayısı 30,000 ve altında olan hastalarda remisyon oranı %100 iken lökosit sayısı 30,000 üstündeki hastalarda ise remisyon oranı %58,3 idi (p=0,01). Hastaların total sağ kalım oranı %27,3, total sağ kalım süresi ortalama 26,41 ay (3-79 ay), ortanca 15 aydı. Hastalıksız sağ kalım süresi ortalama 17,02 ay (1-78 ay), hastalıksız sağ kalım oranı % 32,43 idi. Yüksek riskli hasta grubunda ölüm oranı %75, sağ kalım oranı %25, risk gurubu hesaplanamayan grubta ölüm oranı %66,7, sağ kalım oranı %33,3 (p=0,704) saptandı.Yorum: Bizim çalışmamızda saptanan sonuçların, çalışmalarla benzer olduğu görüldü. Total sağ kalım oranı %27-48 oranında olan erişkin ALL hastaları için mevcut tedavilerin yetersiz olduğu ve yeni tedavi rejımlerinin gerekli olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar sözcükler: ALL, Hiper CVAD

Antineoplastik ajanlarDeksametazonDemografi+6
Cengiz Karahanlı
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lenfoma ve multiplmyeloma tanılı hastalarda mobilizasyon başarısızlığı ve başarısızlık üzerine etkili faktörler

Amaç: Otolog kök hücre nakli pek çok hematolojik hastalığın tedavisinde uygulanan önemli bir tedavi yöntemidir. Pek çok hastalıkta sağ kalım avantajı sağlayan bu tedavinin uygulanabilmesi için kök hücre toplamak zorunludur. Kök hücre kaynağı olarak kemik iliği yada periferik kan kullanılmaktadır. Son dönemde avantajları nedeni ile otolog nakillerin tamamına yakınında periferik kan kaynak olarak kullanılmaktadır. Normal koşullarda periferik knda CD34+ hücre düzeyi düşüktür. Bu düzey mobilizasyon süreciyle arttırılarak aferez için uygun seviyelere getirilir. Mobilizasyon başarısızlığı kök hücre naklinin gecikmesine neden olmaktadır. Ayrıca kök hücre toplanması için yeni girişimleri gerekli kılmakta bu da ek maliyetler ve riskler getirmektedir. Mobilizasyon başarısızlığını öngörmek yeni tedavi seçeneklerini ilk aşamada kullanılması yoluyla hastaların gereksiz girişimlerden korunmasını sağlamak ve maliyetleri düşürmek açısından önemlidir. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı'nda takip edilen ve otolog kök hücre nakli planıyla mobilizasyon denemesi yapılmış multipl myelom, Hodgkin ve non-Hodgkin Lenfoma tanılı hastalarda mobilizasyon başarıszılığı ve başarısızlık üzerine etkili faktörleri ortaya koyarak mobilizasyon başarısızlığını öngördürebilecek verilerin oluşmasına katkı sağlamayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Hematoloji Bilim Dalı tarafından 1 Ocak 2001 ile 31 Aralık 2011 tarihleri arasında otolog nakil planıyla mobilizasyon girişimi yapılan multipl myleom, Hodgkin ve non-Hodgkin Lenfoma tanılı 164 hasta ve bu hastalara ait 188 mobilizasyon girişimi çalışmaya dahil edildi. Demografik ve klinik veriler hastanemizde kullanılan bilgisayar otomasyon sistemi ve hastalara ait dosyalar taranarak elde edilmiştir.Sonuçlar: Çalışmaya alınan 164 hastanın tanılarına bakıldığında 86 hasta (%52,4) multipl myleom, 78 hasta (%47,6) lenfoma idi. Hastaların %59,1'i erkek (97 hasta), %40,9'u kadın (67 hasta) hastaydı. 164 hastanın 24 tanesinde (% 14,6) mobilizasyon başarısızlığı saptandı. Multipl myelom tanılı hastalarda bu oran %9,3 (8 hasta), lenfoma tanılı hastalarda %20.5 (16 hasta) idi. Bu 164 hastaya yapılan 188 mobilizasyon denemesi incelendiğinde ise 40 mobilizasyon denemesinin (%21,3) başarısız olduğu görüldü. Multipl myelom tanılı hastalara uygulanan 91 mobilizasyon girişiminde %9.9 (9 girişim), lenfoma tanılı hastalara uygulanan 97 mobilizasyon girişiminde %32 (31 girişim) mobilizasyon başarısızlığı saptandı. Tanı (lenfoma p: <0.0001), artmış kemoterapi siklus sayısı (p: <0,0001), aferzin birinci gününde düşük kan CD34+ hücre düzeyi (p: <0,0001),düşük maksimum kan CD34+ hücre düzeyi (p: <0,001), düşük ilk aferez ürün miktarı (p: <0,0001) ile mobilizasyon sırasındaki hastalık durumu (p: <0,0001) ile mobilizasyon başarısızlığı arasında ilişki saptandı. Yaş, cinsiyet, evre, kullanılan büyüme faktörü, radyoterapi öyküsü, tanıdan mobilizasyon girşimine kadar geçen zaman, son kemoterapiden mobilizasyon girişimine kadar geçen zaman, kemik iliği tutulumu ve kemik iliği fibrozisi, aferezin birinci günündeki lökosit sayısı, hemoglobin düzeyi ve trombosit sayısı ile mobilizasyon başarısızlığı arasında anlamlı ilişki gösterilemedi. (p:>0,05) Tek başına büyüme faktörü ile siklofosfamid büyüme faktörü kombinasyonu karşılaştırıldığında mobilizasyon başarısızlığı açısından anlamlı fark saptanmadı. Ek olarak reinfüzyon yapılan ve engrafman gelişen hastalarda çoklu gün reinfüzyonunun engrafmanı üzerine etkileri karşılaştırıldı. Birden çok günde reinfüzyon yapılan hastalarda nötrofil engrafmanının istatistiksel anlamlı olarak geciktiği (11 güne karşılık, 13 gün), trombosit engrafmanının ise gecikmekle birlikte (13 güne karşılık, 16 gün) istatistiksel olarak anlamlılık açısından sınırda olduğu (p: 0,052) saptandı.Yorum: Bu çalışma retrospektif bir çalışma ve incelenen hasta sayısı kısmen az olmakla birlikte mobilizasyon başarısızlığı toplamda %14,6 Lenfomala tanılı hastalarda %21,3, multipl myelom tanılı hastalarda %9,3 saptanmıştır. Tanı, kemoterapi siklus sayısı, aferezin 1. günü kan CD34+ hücre düzeyi, ilk aferezde toplanan ürün miktarı ve mobilizasyon sırasındaki hastalık durumu ile mobilizasyon başarısızlığı arasında ilişki saptanmış olup bu bulgular literatür ile uyumludur. Ek olarak çoklu gün reinfüzyonunun engrafmanı geciktirdiği saptanmıştır. Sonuç olrak özellikle çoklu gün reinfüzyonun engrafman üzerine etkilerini değerlendirmek amacıyla daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar sözcükler: Mobilizasyon başarısızlığı, MM, HL, NHL, engrafman

EngraftmanHodgkin hastalığıHücre nakli+5
Sinan Ünal
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Nilotinibin kültür ortamındaki endotel hücrelerinin koagülan işlevi üzerindeki etkisi

GİRİŞ: Kronik myeloid lösemi (KML) anormal hemopoetik kök hücreden kaynaklanan, klonal myeloproliferatif bir hastalıktır. Tedavisinde tirozin kinaz aktivitesine sahip BCR-ABL1 kimerik proteinini bloke ederek etkinlik gösteren tirozin kinazlarkullanılmaktadır. Nilotinib, imatinibin kimyasal yapısının değiştirilmesi ile elde edilmiş ikinci sıra tirozin kinaz inhibitörüdür. Nilotinibin, periferik arteriyel oklüziv hastalığa neden olduğu ya da özellikle risk faktörüne sahip olan hastalarda var olan riski daha da arttırdığına dair gözlemler olmakla birlikte, henüz hangi mekanizma ile buna yol açtığı gösterilememiştir. Biz de nilotinibin arteriyel endotel hücrelerine toksik etki göstererek endotel disfonksiyonuna ve sonuçta oklüziv hastalığa yol açabileceğini düşündük.GEREÇLER ve YÖNTEM: Bu çalışmada, kültür ortamında nilotinibe maruz bırakılmış karotis arter endotel hücrelerinin sekretuar fonksiyonları ve canlılıkları incelenmiştir. Endotel fonksiyonlarını değerlendirebilmek için de, endotelden salınan nitrik oksit (NO), von Willebrand faktör (vWF), doku plasminojen aktivatörü (tPA), plasminojen aktivatör inhibitörü-1 (PAI-1) ve endotelin-1'in (ET-1) salınımı izlenmiştir.BULGULAR: Nilotinibe maruz kalmayan hücreler ile karşılaştırıldığında, nilotinibin karotis arter endotel hücrelerinin t-PA, NO, PAI-1, vWF ve ET-1 sekresyonunudoza ve süreye bağlı olarak arttırdığı saptanmıştır.SONUÇ ve ÖNERİLER: Bu sonuçlardan yola çıkarak nilotinibin kültür ortamındaki karotis arter endotel hücrelerinin sekretuar işlevlerini, hem koagülan hem de antikoagülan yönde etkiliyor gibi görünmesi net bir yoruma varmayı güçleştirmektedir.Ancak karotis arter endotel hücrelerinin proliferasyonunu baskılıyor olması, bu vasküler olayların, endotel hasarının onarımının gecikmesinden kaynaklanıyor olabileceğinidüşündürmektedir. Bununla birlikte invitro koşullarda endotel hücreleri üzerindeki bu etkinlik, invivo koşulları doğrudan yansıtmayabilir. Sonuç olarak, bizim araştırmamıznilotinibin kardiyovasküler risk faktörlerine sahip hastalarda ortaya çıkardığı periferik arteryel oklüzyonların mekanizmasının açıklığa kavuşturulması amacı ile yapılmış öncü bir araştırma niteliğindedir. Bu konuda yapılacak daha ileri araştırmalar ile bu durumun açığa kavuşturulması, KML hastalarının yönetiminde önemli katkı sağlayacaktır.

Hücre kültürüKan pıhtılaşmasıNilotinib
Abdullah Katgı
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kanser hastalarında diabetes mellitus, glukoz intoleransı ve abdominal obezite ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Visseral obezite, diyabet, hiperglisemi, metabolik sendrom ve subklinik inflamasyon durumlarında kanser riski artışını gösteren birçok kanıt bulunmaktadır. Bu çalışma ile kanser hastalarında metabolik sendrom, abdominal obezite ve GTB (glukoz tolerans bozukluğu) değerlendirilerek aralarında anlamlı ilişkinin olup olmadığı sorularına yanıt aranması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Temmuz 2012 - Ocak 2013 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji polikliniğine başvuran yeni tanı 118 kanser hastası alınmıştır. Her hastaya özgeçmiş, soygeçmiş, alışkanlıklar, fiziksel aktivitenin değerlendirildiği anket uygulandı. Boy, kilo, BÇ (bel çevresi), KÇ (kalça çevresi) ölçüldü, VKİ (vücut kitle indeksi), BKO (bel kalça oranı) hesaplandı. Rutin tetkikler sırasında bakılan lipid parametreleri AKŞ (açlık kan şekeri), TKŞ (tokluk kan şekeri), HBA1C değerleri kullanıldı. Hastalar meme, GİS (gastrointestinal sistem kanserleri), akciğer kanseri olarak üç gruba ayrıldı. IDF?e göre metabolik sendrom kriterleri irdelenerek kanser ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 33 akciğer, 31 kolorektal, 30 meme, 12 mide, yedi pankreas, dört özofagus, bir safra yolu karsinomlu hasta dahil edildi. Hastaların 73 (%61,9)?ü erkek; 45 (%38,1)?i kadın; ortalama yaşı 57,7 ± 11,2 yıldır. Hastaların %39,83?de; kadınların %57,8; erkeklerin %28,8?de metabolik sendrom saptandı (p=0,002). Meme kanserli hastalarda (p=0,014) ve postmenopozal dönemde (p=0,024) daha sık olduğu görüldü. VKİ ortalaması hastalarda 26 ± 4,5 kg/m² olup; kadınlarda ve meme kanserinde daha yüksek saptandı (p=0,000). Hastaların %61; kadınların %82,2; erkeklerin %47,9?unun santral obez olduğu görüldü (p=0,000). Meme kanserli hastaların %90; GİS kanserlilerin %58,18; akciğer kanserlilerin %39,39?da santral obezite saptandı (p=0,000). Meme kanserli hastaların BKO (p=0,008), BÇ (p=0,016), VKİ (p=0,063) ortalamaları postmenopozal dönemde daha yüksek bulundu. Hastaların %40,7?de HDL düzeyi düşüktü. Cinsiyet ve tanı grupları arasında AKŞ, TKŞ, HbA1C ortalamaları yönünden anlamlı fark saptanmadı. Postmenopozal meme kanserli hastalarda HbA1C ortalaması daha yüksek bulundu (p=0,000). Tanı grupları ve cinsiyete göre GTB varlığı yönünden anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Kanser metabolik sendrom ilişkisini incelediğimiz bu çalışmamızda metabolik sendrom ve santral obezitenin kadınlarda, meme kanserli hastalarda ve postmenapozal dönemde daha sık olduğunu saptadık; cinsiyet ve tanı grupları arasında GTB yönünden anlamlı fark saptamadık. Türk toplumundaki metabolik sendrom kanser ilişkisini ve altta yatan mekanizmayı açıklayacak daha kapsamlı ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Diabetes mellitusGlükozGlükoz tolerans testi+4
Semiha Havay
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankilozan spondilit hastalarında sindesmofit gelişimi ile ilişkili çeşitli biyobelirteçlerin değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda ankilozan spondilit (AS) hastalarında kemik döngüsü ile ilişkili çeşitli biyobelirteçleri ve bunların yeni kemik oluşumu (sindesmofit) ile ilişkisini araştırdık. Yöntem: Çalışmamıza 94 AS hastası (sindesmofiti olmayan: 49 hasta, %67,3 erkek, 40,7±8,7 yıl; sindesmofiti olan: 45 hasta, %71,1 erkek, 43,9±9,9 yıl) ve 68 sağlıklı gönüllü (44,2±10,6 yıl ve %70,6 erkek) alındı. Sindesmofiti değerlendirmek amacıyla servikal ve lomber omurganın lateral direkt grafileri kullanıldı. Fetuin-A, dickkopf-1 (DKK-1), sklerostin, interlökin-6 (IL-6), high sensitive C-reaktif protein (hs-CRP) ve bone morphojenik protein-7 (BMP-7) için uygun ELİSA kitleri çalışıldı Bulgular: Sindesmofiti olan AS hastalarında sindesmofit olmayan hastalar ve sağlıklı kontrollere göre fetuin-A anlamlı oranda yüksek bulundu. Öte yandan sindesmofit olmayan hastalarda ve kontrollerde bu molekülün düzeyleri benzer oranlardaydı. Gerek sindesmofiti olan, gerekse olmayan AS hastalarında DKK-1 kontrollere oranla daha yüksek seviyelerdeydi. Öte yandan BMP-7; AS hasta grubunda kontrollere göre anlamlı oranda daha düşük tespit edildi. Sklerostin açısından bakıldığında gruplar arasında anlamlı fark tespit edilemedi. Regresyon analizinde sindesmofiti öngören en önemli değişkenler fetuin-A ve Bath Ankilozan Spondilit Metroloji İndeks(BASMI) olarak saptandı. ROC analiziyle sindesmofit olan ve olmayan grup değerlendirildiğinde 1,11 mg/mL üzeri fetuin-A seviyelerinin sindesmofiti olan ve olmayan grubu ayırt etmekte iyi bir özgüllük ve duyarlılığa sahip olduğu tespit edildi. Sonuç: Çalışılan çeşitli biyobelirteçler içerisinde fetuin-A ve sindesmofit arasında dikkat çekici bir ilişki tespit edilmiştir Anahtar kelimeler: Ankilozan spondilit; Fetuin-A; Dickkopf-1 protein; Sklerostin; İnterlökin-6; BMP-7

BiyobelirteçlerFetuin AKemik morfojenik proteinleri+5
Tuğba Başoğlu Tüylü
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda hipokampus ve subventriküler zonda hücresel senesens üzerine kurkuminin etkisi

Dünya nüfusunun hızla yaşlanması ve nörodejeneratif hastalıkların sıklığının artması araştırıcıları senesens üzerine yoğunlaştırmıştır. Hücresel senesens yaşlanan hücrelerde meydana gelen biyolojik ve genetik değişikliklerin bütününü ifade eder. İnsanoğlu yüzyıllardır ölümsüzlük arayışı içinde olmuş, yaşlanmayı ve ölümü geciktirme gayretiyle araştırmalar yapmıştır. Son yıllarda bu konudaki araştırmalardan bir kısmı kurkumin (CUR) üzerine yoğunlaşmıştır. CUR güçlü antioksidan ve nöroprotektif özellikleri olan bir moleküldür. Çalışmamız, CUR tedavisinin hipokampal ve subventriküler zondaki hücrelerin senesense gidişi üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amacıyla planlanmıştır. Çalışmaya alınan 48 adet Wistar türü erkek sıçan üç gruba ayrıldı. Gruplar 6 ve 12 aylık sıçan içeren iki alt gruba ayrıldı. Grup 1'e 300 mg/kg CUR, Grup 2'ye çözücü madde, Grup 3'e serum fizyolojik intraperitoneal olarak günde tek doz 6 hafta uygulandı. Deney sonu ratlar eter anestezisi altında sakrifiye edilerek kan örnekleri alındı, beyin dokuları tam olarak çıkarıldı. Her ratın beyin dokusu immunhistokimyasal boyamalarla ışık mikroskop altında değerlendirildi. Alınan kan ve beyin örneklerinde superoksit dismutaz, glutatyon peroksidaz enzim aktivitesi ile malondialdehit (MDA) seviyesi analiz edildi. CUR verilen gruplarda (Grup 1A-B) hipokampal nöron yoğunluğunda ve subventriküler zonda (SVZ) nöral kök hücrelerde (NKH) anlamlı artış gösterdiği (p<0,05) ve beyin MDA seviyelerinin anlamlı şekilde düşüş gösterdiği (p<0,05) ortaya kondu. CUR verilen 12 aylık deneklerde (Grup 1B) aynı yaştaki diğer gruplara (Grup 2B-3B) göre SVZ'de senesens hücrelerinde anlamlı azalma olduğu saptandı (p<0,05). Sonuç olarak CUR tedavisinin yaşlılık sürecinde beyin MDA seviyelerini azaltarak hipokampal nöronların senesense gidişini yavaşlatma ve SVZ'de NKH senesensini yavaşlatarak NKH sayısını artırma konusunda etkili olabiliceği gösterilmiştir. Bu veriler ışığında CUR, ilerleyen yaşla ortaya çıkan kognitif yaşlanma ve ilişkili olarak nörodejeneratif hastalıkların önlenmesi için umut verici bir yaklaşım olabilir. Anahtar Sözcükler: hipokampus, hücresel senesens, hücresel yaşlanma, kurkumin, nöral kök hücre, subventriküler zon

AntioksidanlarHipokampusHücre yaşlanması+2
Saadet Koç Okudur
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında egfr mutasyon durumu ile klinikopatolojik özelliklerin korelasyonu

ÖZETKüçük Hücreli Dışı Akciğer Kanseri hastalarında EGFR mutasyon durumu ile klinikopatolojik özelliklerin korelasyonuGiriş ve Amaç: Bu araştırmada KHDAK hastalarında EGFR ekzon 18, 19, 20, 21 ekzon mutasyonu analizi ile klinikopatolojik özellikleri ve prognozun kıyaslanması amaçlanmıştır.Hastalar ve Yöntem: EGFR ekzon 18,19,20 ve 21 mutasyonları parafin boyalı tümör dokuları PCR ile amplifiye edildi ve ardından direk sekansiyel 4 spesmen incelenmiştir. EGFR mutasyon durumu ile klinikopatolojik özellikleri ve prognozu analiz edilmiştir.Sonuçlar: 48 hastadan 18 hastada (%42.6) EGFR mutasyonu saptanmıştır. 9 hastada ekzon 20 mutasyonu, 7 hastada ekzon 19 mutasyonu, 2 hastada ekzon 21 mutasyonu saptanmıştır. EGFR mutasyonu kadınlarda (%71.4, 5/7) erkeklerden(%31.7, 13/41) daha sık saptanmıştır(p=0,086). Sigara içmeyenlerde (100%, 5/5), sigara içenlerde (30.2%, 13/43), EGFR mutasyonu saptanmıştır ve sigara öyküsü ile negatif korelasyon saptanmıştır(p=0.005). EGFR mutasyonu adenokarsinom (40.6%, 13/32) diğer histolojik tiplerden (31.3%, 5/16). daha sık saptanmıştır(p=0,527). EGFR mutasyonu olan hastalar wild tip olanlardan daha iyi survi gösterir (p=0.08). EGFR mutasyonu ile metastatik bölgeler arasında ilişki saptanmamıştır.Tartışma: EGFR mutasyonu kadın, sigara içmeyenlerde ve adenokarsinom histolojisinde daha sıktır. EGFR mutasyonu olan hastalar iyi prognoza sahiptir. Sonuçta seçilmiş hastalarda anti-EGFR hedefleyen tedaviler kullanılmalıdır.

Akciğer neoplazmlarıEpidermal büyüme faktörü
Olçun Ümit Ünal
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Kronik konstipasyon hasta değerlendirme ve yaşam kalitesi ölçeğinin türk toplumu için geçerlilik ve güvenilirliğinin değerlendirilmesi

AmaçKronik konstipasyon hastanın büyük ölçüde yaşam kalitesini bozmakla birlikte önemli oranda mali kayba ve iş gücü kaybına yol açmaktadır. Kronik konstipasyonlu hastaların yaşam kalitelerini değerlendirmek için spesifik çok az sayıda değerlendirme formu kullanımdadır. Bunlardan en duyarlı olanı PAC-QOL (Patient Assesment of Constipation-Quality Of Life) anketidir. Dil ve hastalıkların coğrafi dağılım farklılıklarına bağlı olarak tanı, semptom değerlendirme ve yaşam kalitesi anketleri kültürler arası farklılıklar göstermektedir. Geçerliği ve güvenirliği gösterilmiş kronik konstipasyonla ilgili Türkçe yaşam kalitesi anketi bulunmamaktadır. Bu çalışma, ?Konik Konstipasyon Hasta Değerlendirme ve Yaşam Kalitesi Ölçeği `nin Türk toplumu için geçerlik ve güvenirliğini belirlemek amacıyla planlanan tanımlayıcı ve metodolojik bir araştırmadır.Gereç ve YöntemÇalışmaya, Ocak-Haziran 2012 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Polikliniği'ne başvuran konstipasyon yakınması olan ve kronik fonksiyonel konstipasyon kriterlerine uyan hastalar alınmıştır. Araştırma verileri anket formu yardımıyla 154 kişilik örneklem grubundan elde edilmiştir. ?KKYKÖ? kronik kabızlığın yaşam kalitesi ve günlük yaşam aktiviteleri üzerindeki etkilerini ölçmek için geliştirilmiş, puanlaması ve yapısı bakımından basit bir ölçektir. ?KKYKÖ? toplamda 28 soru içermektedir. Ölçeğin faktör analizi yapısı incelendiğinde ?Fiziksel rahatsızlık?, ?Psikososyal rahatsızlık?, ?Kaygılar-uyarılar? ve `Tatminlik' olmak üzere 4 alt boyuttan oluştuğu görülmektedir. Ölçeğin hipotez sınamasında ölçüt geçerliği için konstipasyon semptom değerlendirme, örtüşüm geçerliliği için SF 36 anketleri kullanılmıştır. Katılımcılar anketler yüz yüze görüşme yöntemi uygulandıktan 2 hafta sonra güvenirliğini test etmek için `KKYKÖ' hastalara yeniden uygulanmıştır.SonuçlarBu araştırmada yer alan 154 kişinin yaş ortalaması 49.45 ± 17.21 yıldır. Araştırma grubunun %72'si kadındır ve %38.3'ünün ilkokul düzeyinde eğitimi vardır. Gerekli izinler istendikten sonra `KKYKÖ' İngilizce'den Türkçe'ye `çeviri-tekrar çeviri yöntemi' kullanılarak çevrilmiştir. `KKYKÖ'nin içerik geçerliliği uzman görüşlerine dayanılarak sınanmıştır. `KKYKÖ'nin iç tutarlılığı iyi düzeydedir ( Cronbach Alpha katsayısı 0.89). Ölçeğin test-retest güvenirliği r = 0.659, p<0.001 olarak bulunmuştur. Yine ölçeğin zaman geçerliliği ICC (Intraclass correlation coefficient) denilen yöntemle değerlendirilmiştir ve burada ikinci hafta kontrolünde tüm soruların ICC değeri 0.89 olarak tespit edilmiştir. Faktör analizi ile çalışmanın yapıldığı grupta ölçeğin geçerliliği kontrol edilmiştir. Ölçek verimiz için KMO :0.857 ve Barlet test p=0.000' dır ve ileri düzeyde anlamlıdır. Faktör analizine göre sorular iki faktör altında toplanmıştır ve bu faktörler toplam varyansın % 65.1'ini açıklamaktadır. Ölçeğin hipotez sınamasında ise PAC QOL ve SF-36 arasındaki korelasyon ters yönde zayıf ilişki (r= -0.381, p<0.001) olarak bulunmuştur. Yine PAC QOL ve PAC-SYM arasındaki korelasyon katsayısı r=0.494 (p<0.001) iken PAC QOL ve Konstipasyon Ciddiyet Skoru arasında da korelasyon katsayısı r=0.411 (p<0.001) bulunmuştur. Yine bu ölçekler arasında da anlamlı ve zayıf-orta derecede ilişki bulunmuştur.Tartışma ve ÖnerilerBizim araştırmamız sonucunda `Kronik Konstipasyon Yaşam Kalitesi Ölçeği' aldığımız örneklem grubu için bu ölçeğin kullanılabilirliği güvenilir fakat geçerli bulunmamıştır. Bu sonuca dayanarak sadece 154 hastalık bir örneklem grubunun sonucunu Türk toplumu için genellemek doğru olmayacaktır. Ölçek içeriğini biraz değiştirerek ya da dil ve anlaşılabilirlik konusunda gerekli düzenlemeler yaparak daha özel (örneğin daha genç ve eğitim düzeyi daha yüksek) hasta grupları seçerek bu ölçeğin uygulanması yararlı olacaktır. Kronik konstipasyon hastalarında ciddiyet ve semptom skorlamasıyla birlikte kullanıldığında, bu yaşam kalitesi ölçeği subjektif ve objektif iki ölçüm aracının eş zamanlı kullanılması ile hasta değerlendirmesine bütüncül bir yaklaşım getirmesi bakımından klinik kullanımda yararlı bir ölçektir.

GeçerlikKabızlık
Göksel Bengi
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda non-alkolik steatohepatit üzerine infliximab, adalimumab ve pentoksifilinin etkilerinin karşılaştırılması

Amaç: Non-alkolik steatohepatitte (NASH) etkin kullanılan bir medikal tedavi olmaması ve özellikle NASH patogenezinde tümör nekrozis faktör alfanın (TNF-?) önemli bir yeri olması nedeniyle, TNF-?'yı etkileyen tedavilerin NASH gelişimine etkisinin araştırılması planlanmıştır.Materyal metod: Altı hafta boyunca 7'şerli 5 grup halinde toplam 35 erkek Wistar albino rat çalışmaya alındı. Beş grubun 1.sine normal diyet, diğer 4'üne metionin ve kolin defisit (MCD) verildi. MCD diyet alan 4 grubun bir kolu herhangi bir ilaç almadı. 3 gruba sırasıyla infliximab, adalimumab ve pentoksifilin verildi. 6 hafta sonunda ratlara ötenazi uygulandı. Serum örnekleri alınarak aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), alkalen fosfataz (ALP), total bilirubin, total protein, albümin, TNF-?, transforming growth faktör-beta (TGF ß), interlökin 6 (IL-6), interlökin 8 (IL-8) seviyeleri belirlendi. Karaciğer çıkarılarak doku örneklerinden yağlanma, balon dejenerasyon, lobüler inflamasyon ve fibrozis varlığı değerlendirildi.Bulgular: MCD diyet alan grupta başarılı şekilde NASH oluşturuldu. Anti TNF alan üç grupta TNF-? seviyeleri etkili bir şekilde baskılandı. TNF-? seviyelerine bakıldığında normal diyet alan grupta 21.57±5.89 pg/ml, sadece MCD diyet alan grupta 32.37±13.85 pg/ml, MCD+infliximab verilen grupta 22.86±16.15 pg/ml, MCD+adalimumab alan grupta 11.49±8.10 pg/ml ve MCD+pentoksifilin alan grupta 29.67±5.65 pg/ml olarak tespit edildi. Histopatolojik NASH skorunda her üç ajanla istatistiksel anlamlı farklılığın olmadığı azalma saptandı. Gruplar arası toplam NASH skoruna bakıldığında en yüksek toplam skor 6,14±1,06 ile sadece MCD alan grupta görüldü. En düşük skor ise 5,28±0,75 ile MCD+adalimumab alan grupta olduğu tespit edildi. Yine AST, ALT ve ALP seviyelerinde anti TNF uygulanan gruplarda istatistiksel anlamlı farklılığın olmadığı iyileşme tespit edildi.Sonuç: Bizim çalışmamızda anti TNF etki gösteren bu üç ajanın NASH patogenezinde rol oynayan TNF-?'yı etkin bir biçimde baskılamasına rağmen NASH gelişimini engellemediği ancak NASH histopatoloji skorunu bir miktar gerilettiği, karaciğer fonksiyon testleri üzerine olumlu etkilerinin olduğu ancak bunun istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yaratmadığını gösterdi.Anahtar kelimeler: Non-Alkolik steatohepatitis, İnfliximab, Adalimumab, Pentoksifilin, Ratlar

Karaciğer hastalıklarıKaraciğer yağlanması
Mustafa Yalçın
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hematolojik, klinik, morfolojik özellikleriyle myelodisplastik sendrom ve komorbidite indekslerinin prognozla ilişkisi

ÖZETMDS'de sağkalım ve AML'ye dönüşümü öngördürebilecek IPSS, WPSS gibi pek çok skorlama sistemi geliştirilmiş ve bu sistemler genel olarak kemik iliği blast yüzdesi, karyotip ve sitopenilerin sayılarını temel almıştır. Hasta ilişkili kronik komorbid durumlar, zayıf performans durumu ve çeşitli anormal organ fonksiyonlarının da sağkalımı etkilemesi muhtemeldir. Bu yönde yapılan çeşitli çalışmalarda değişik skorlama sistemleri geliştirilmiş fakat bu sistemlerin farklı hasta topluluklarında geçerlilikleri net olarak ortaya konamamıştır. Amacımız kendi denovo MDS hasta havuzumuzda IPSS ve WPSS gibi hastalık ilişkili skorlamalar ile hastaya özgül Charlson Komorbidite İndeksleri (CCI) ve Hematopoietik Kök Hücre Transplantasyonuna Özgül Komorbidite İndeksi (HCT-CI) skorlamalarının sağkalıma etkilerini incelemekti.Çalışmaya merkezimiz tarafından 1990-2011 yılları arasında de novo MDS tanısı konmuş 200 hasta dahil edildi. Hastaların tanı anındaki demografik, klinik özellikleri ve komorbid hastalıkları not edildi. Mevcut verilerle hesaplanan IPSS, WPSS ve komorbidite indekslerinin (CCI ve HCT-CI) genel sağkalım (OS) ve lösemiye dönüşümsüz sağkalıma (LFS) olan etkileri analiz edildi.Çalışmaya dahil edilen 200 hastanın ortanca yaşı 70 (29-93); hastaların 80 (%40)'i kadın, 120 (%60)'si erkekti. Ortanca izlem süresi 18 ay (5-168) olan çalışmada 132 (%66) hastada ölüm gerçekleşti. Ortanca genel sağkalım 25 (18,1-31,9) ay, ortanca lösemi dönüşümsüz sağkalım ise 24 (16-31,1) aydı. Hastaların 33 (%16)'ünde ortanca 8 (1-88) ayda akut myeloid lösemiye dönüşüm gözlendi. Hastaların 78 (%39,2)'i düşük, 77 (%38,7)'si orta-1, 37 (%18,6)'si orta-2 ve 7 (%3,5)'i yüksek IPSS grubunda idi, yine hastaların 72 (%44,4)'si düşük, 37 (%22,8)'si orta ve 53 (%32,7)'ü yüksek WPSS grubunda idi. Hastaların 16 (%8)'sında CCI skoru 0, 66 (%33)'sında 1-2, 67 (%33,5)'sinde 3-4 ve 51 (% 25,5)'inde 5 ve 5'in üzerindeydi. HCT-CI skorları açısından değerlendirildiğinde hastaların 70 (%35)'i düşük, 89 (%44,5)'u orta ve 41 (%20,5)'i yüksek risk grubunda idi. IPSS ve WPSS risk skorları arttıkça medyan genel sağkalım ve lösemi dönüşümsüz sağkalım istatistiksel olarak anlamlı azalmakta idi. Komorbidite indeksleri açısından da benzer durum söz konusu idi ve CCI ve HCT-CI risk gruplarındaki ilerleme istatistiksel anlamlı olarak kısa sağkalım süreleri ile ilişkiliydi. Cox regresyon modellemelerinde komorbidite indekslerinin sağkalımı anlamlı öngördürücülüğü standart risk skorlamalarından (IPSS-WPSS) bağımsız olarak sürmekteydi.Çalışmamızın da ortaya koymuş olduğu veriler ışığında MDS hastalarının tanı anındaki komorbid durumları sağkalımı öngördürebilmektedir.

HematolojiKomorbiditeMiyelodisplastik sendromlar+4
Zeynep Gülsüm Güç
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otolog kök hücre nakli yapılan lenfoma hastalarında engraftman dönemindeki mutlak lenfosit sayısının progresyonsuz sağ kalıma etkisi ve rituximab kullanımı ile ilişkisi

ÖZETAmaç: Hematopoietik kök hücre nakli;kemik iliği veya periferik kandan elde edilen hematopoietik kök hücrelerin toplanması ve infüzyon yoluyla verilmesi işlemidir.Hematopoietik kök hücre nakli(HKHN);kök hücrelerin elde edildiği donöre göre otolog hematopoietik kök hücre nakli,allojeneik hematopoietik kök hücre nakli,sinjeneik hematopoietik kök hücre nakli olarak sınıflandırılabilir.HKHN hematolojik maligniteler dışında solid organ tümörleri,otoimmun hastalıklar,kronik inflamatuar hastalıklar olmak üzere birçok hastalığın tedavi şemalarında yer almaktadır.HKHN birçok hastalığın tedavisinde kür şansı sağlamasına rağmen önemli oranda morbidite ve mortaliteyi de beraberinde getirmektedir.Bu çalışmada OHKHN yapılan hastalarda yaş,tanı anında evre,hastalık alt tipleri,aldıkları kemoterapi sayıları,rituximab alan hastalarda rituximab sayıları ve OHKHN'den ne kadar önce rituximab aldıkları,aldıkları radyoterapi(RT),OHKHN öncesindeki hastalık durumları,OHKHN sonrasında 15.gün-100.gün ve 1.yıl mutlak lenfosit sayılarının hastalıksız sağkalım üzerine etkilerinin değerlendirilmesini amaçladık.Gereç ve Yöntem: Ocak 2003 ile Aralık 2011 tarihleri arasında DEÜTF Hematoloji Bilimdalı'nda Hodgkin ve Non-Hodgkin lenfoma tanıları ile takip edilen ve OHKHN uygulanan toplam 53 hasta çalışmaya dahil edildi. Değerlendirmeye alınan hastaların verileri DEÜTF hasta dosyalarından,hastane bilgisayar kayıt sisteminden elde edildi.Sonuçlar: Çalışmaya alınan hastaların 26'sı (%49,1) NHL iken 27'si (%50,9) ise HL idi.Bu cinsiyet dağılımına bakıldığında hastaların 39'u (%73,58) erkek,14'ü (%26,42) kadın idi. Ortanca yaş değeri 39 (21-69)idi. 53 hastanın 20'si (%37,74) rituximab almış iken,33'ü (%62,26) rituximab almamıştır.Bu 33 hastanın 27'si HL (%81,8) tanılıdır. Nakil sonrasında 18 hastada (%33,96) progresyon gözlenirken,35 hastada (%66,04) progresyon gözlenmedi.Çalışmamızda progresyona kadar geçen süre ortanca 8 ay (1-90) olarak saptandı. Hastaların 28'si (%52,83) yaşıyor iken 25'inde (%47,17) ise ölüm izlendi.Ölümlerin nedenlerine bakıldığında 13 hastada (%52) enfeksiyon neden olmuş iken 12 hastada (%48) hastalık progresyonunun olduğu saptanmıştır. Kök hücre mobilizasyon zamanındaki lenfosit (Ly) ortanca değeri 865/mm³ (100-4600/mm³),OHKHN 15.gün lenfosit ortanca değeri 300/mm³ (1-5300/mm³),OHKHN 100.gün lenfosit ortanca değeri 1800/mm³ (300-7800/mm³),OHKHN 1.yılda ise lenfosit ortanca değeri 1950/mm³ (600-8700/mm³) olarak saptanmıştır. Non-Hodgkin lenfoma hastalarının 13'ünde (%50) progresyon gözlenir iken,Hodgkin lenfoma hastalarının ise 5'inde (%18,5) progresyon gözlendi.Non-Hodgkin lenfoma hastalarında progresyonsuz sağ kalım süresi (PSS) 29,3 ay,Hodgkin lenfoma hastalarında PSS 64,74 ay saptanırken,çalışmamızdaki tüm hastalar birlikte değerlendirildiğinde toplam PSS ise 44,23 ay olarak saptanmıştır. Çalışmadaki tüm hastalar birlikte değerlendirildiğinde rituximab tedavisi alan hastalarla almayanlar arasında progresyonsuz sağ kalım (PSS) üzerine istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p=0,488). Non-Hodgkin lenfomalı hastlarda OHKHN-15.gün lenfosit sayısının >500 olması PSS üzerine istatistiksel anlamlı bir sonuç doğurmamıştır (p=0,210).Hodgkin lenfomalı hastalarda OHKHN-15.gün lenfosit sayısının >500 olması PSS üzerine istatistiksel anlamlı sonuç doğurmamıştır (p=0,014).Rituximab verilen NHL hastalarında,rituximab almak PSS üzerine istatistiksel anlamlı bir sonuç doğurmamıştır (p=0,011). OHKHN-15.gün lenfosit sayısı >500 olan hastalarda PSS 34,44 ay iken,lenfosit sayısı <500 olan hastalarda ise 52,73 ay olarak saptandı (Şekil 3).Tüm hastalar birlikte değerlendirildiğinde OHKHN-15.gün lenfosit sayısının PSS üzerine istatistiksel olarak anlamlı farklılık yaratmadığı saptandı(p=0,459).Yorum: Bu çalışmanın retrospektif bir çalışma olması,hasta sayısının kısmen az olması nedeniyle sınırlı bir çalışma olmuştur.Çalışmamızda rituximab kullanımının OHKHN-15.gün ve 100.gün lenfosit sayısı ile istatistiksel anlamlı ilişki ortaya konamamasına rağmen 15. Ve 100.gün lenfosit sayıları değerlendirildiğinde rituximabın B lenfositler üzerindeki negatif etkisinin 100.günde azalmaya başladığı görülmüştür.OHKHN-15.günde lenfosit sayısının <500 olduğundaki PSS'nin daha iyi olması rituximabın antikemoterapötik etkinliğinin devam etmesine bağlanabilir.Sonuç olarak nakilden sonrası immun sistemin yeniden yapılanmasının daha iyi aydınlatılabilmesi,lenfomanın bazı alt tiplerinde artık rituximabın rutin kullanımından dolayı,rituximabın bu süreçteki rolünün daha iyi öğrenilebilmesi,hangi lenfosit alt gruplarının ve bunlardan salınan hangi sitokinlerin bu süreçte etkin olduğunun öğrenilebilmesi için daha büyük vaka serilerinin olduğu,çok merkezli prospektif çalışmaların yapılması gerektiğine inanmaktayız.Anahtar kelimeler:OHKHN,rituximab,NHL,HL,OHKHN-15.gün lenfosit sayısı

Antikorlar-monoklonalHematopoetik kök hücrelerHodgkin hastalığı+6
Süleyman Tümkaya
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankilozan spondilitte hastalık aktivite ve fonksiyon ölçeklerinin Türkçe versiyonlarının farklı yanıt skalarının performansının: Nümerik derecelendirme skalası ve görsel analog skalasının karşılaştırılması

Ankilozan spondilitte hastalık aktivitesi ve fonksiyon ölçeklerinin Türkçeverisyonlarının farklı yanıt skalalarının performansının: numeric derecelendirmeskalası vs görsel analog skalanın karşılaştırılmasıArkaplan: Bath ankilozan spondilit hastalık aktivite indeksi (BASDAI) ve Bathankilozan spondilit fonksiyonel indeks, Ankilozan spondilitli (AS) hastalarda hastalıkaktivitesi ve fonksiyonu değerlendirme amacıyla sıklıkla kullanılan, hastanın kendibildirimine dayalı ölçeklerdir. Daha önce bu ölçeklerin orjinal yanıtlama yöntemleri ileTürkçe'deki geçerliliklerini göstermişti. Bu ölçeklerin orjinal yanıt skalaları 10 santimetrelikgörsel analog skala (VAS) olmakla birlikte, numerik derecelendirme skalasının (NRS), sözelolarak uygulandığında dahi, göreceli olarak basit ve kolay uygulanabilir olduğu gösterilmiştir.Bu nedenle bu çalışmanın amacı AS hastalarında BASDAI ve BASFI'nin iki yanıtlamayönteminin performans karakteristiklerini ortaya koymak ve NRS'nin Türkçe versiyonunungeçerlilik ve güvenilirliğini göstermektir.Hastalar ve Yöntem: BASDAI ve BASFI, aynı zamanda 10-cm'lik VAS ve 11-puanlı NRS cevaplama yöntemleri ile uygulandı. Ölçeğin iç tutarlılığı intraclass korelasyonkatsayısı (ICC) kullanılarak değerlendirildi. Ölçekler hem bazal (0. Gün) hem de ertesi günde(1. Gün), standardize koşullarda dolduruldu. Bazal ve ertesi gün sonuçları test-retestgüvenilirliği için kullanıldı. Yapısal geçerlik için bu ölçeklerin ASDAS, global hastalıkaktivitesi, ağrı skorları, ASQOL, HAQ, SF-36 ile ilişkisi değerlendirildi. Aynı zamandaBASDAI ve BASFI'nın NRS versiyonunun değişiklikleri saptayabilme yeteneği de araştırıldı.Sonuçlar: Total olarak, modifiye New York kriterlerine gore AS'li, 114 hasta (87[%76] erkek, ortalama yaş 39.8 ± 10.9) çalışmaya dahil edildi. Her iki enstrümanın totalskorları yanında VAS ve NRS cevaplama yöntemleri arasında mükemmel uyum söz konusu2idi (ICC değerleri 0.894-0.979 arasında idi). Her iki cevaplama yöntemi elde edilen totalskorlar ASDAS-CRP, hastanın global hastalık aktivite değerlendirmesi ve global ağrıdeğerlendirmesi, ASQOL, HAQ ile korele bulundu. BASDAI ve BASFI için NRSformatında cevaplama süresi gerek 0 gerek 1. Günde anlamlı olarak daha kısa idi (her birkarşılaştırma için p<0.005). Çalışma hastalarımız NRS cevaplama yöntemini daha kolayanlaşılır ve cevaplanır buldular (p<0.001). Hastalar aynı zamanda NRS'nin VAS yönteminegore daha tercih edilebilir olduğunu belirttiler (p<0.001).Yorum: Bu çalışmanın sonuçları BASDAI ve BASFI'nin NRS yanıtlamaversiyonunun geçerliliğini göstermiş ve bu ölçeklerin 11-puanlı NRS ile cevaplanabileceğikonusunda kanıt temin etmiştir.

AnkilozGüvenilirlik ve geçerlilikRomatizmal hastalıklar+2
Kıvanç Akat
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer sjögren sendromlu hastalarda eroziv el osteoartriti sıklığı

Gerekçe ve Amaç: Primer Sjögren sendromu (SjS) olan hastalarda ortaya çıkan eklem bulguları genellikle romatoid artrittekine benzer yerleşim göstermekte ancak hem klinik hem de radyolojik olarak daha hafif seyretmektedir. Günlük Romatoloji pratiğinde, primer SjS?lu hastalarda sık olarak eroziv el osteoartritinin (OA) de ortaya çıktığı gözlenmiştir. İlgili literatür incelendiğinde; primer SjS ile el OA arasında bir ilişki olup olmadığını araştıran bir çalışma olmadığı görülmüştür.Bu çalışmada primer SjS?lu hastalarda eroziv el OA sıklığının araştırılmasıamaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Romatoloji kliniğinde primer SjS tanısıyla izlenen hastalar telefon ile aranarak hastaneye davet edildi. Kayıtları incelenip ayrıntılı öyküleri alınan ve fizik muayeneleri yapılan hastalardan Amerikan-Avrupa sınıflandırma kriterlerine göre primer SjS tanıları doğrulanmış olanlar çalışmaya alındı. Her hastanın temel demografik, klinik ve laboratuvar bulguları standart bir kayıt formu kullanılarak kaydedildi. Hastalardan elde edilen iki yönlü el-el bileği grafileri deneyimli bir romatoloji uzmanı tarafından değerlendirildi. Kellgren-Lawrence (KL) sınıflamasına göre eklem düzeyinde KL grade (KLG) ³ 2 olması, ?radyografik el OA?; KLG³2 + eklemde ağrı / sızı / tutukluk olması ise ?semptomatik el OA? olarak tanımlandı. ?Eroziv el OA? için EULAR alt komitesi tarafından 2009?da önerilen tanım kullanıldı. Bu tanımlara göre bir veya daha fazla eklemde OA olan hastalar ?olgu düzeyinde el OA? olarak kabul edildi.Bulgular: Çalışmaya 119 primer SjS?lu hasta alındı. 114 hastanın radyolojik incelemeleri elde edildi. Hastaların (110 kadın ve 4 erkek) ortalama yaşları 51.6 2 olarak saptandı. İlk yakınma sıklıkları sırası ile, artralji ( %62.3), göz kuruluğu (%19.3) ve ağız kuruluğu (%14.9) idi. Antinükleer antikor (ANA) 72 hastada (%66.2), romatoid faktör (RF) 33 hastada (%38) ve anti-CCP antikor 3 hastada (%5.4) pozitif olarak bulundu.Radyografik el OA, 62 hastada (%54.5), semptomatik el OA 44 hastada (%38.6) ve eroziv el OA 23 hastada (%20.2) saptandı. Yalnız bir hastada el bilek eklemlerinde daralma ve bir başka hastada 3. metakarpofalangeal eklemde marginal erozyon şeklinde RA benzeri tutulum vardı. El osteoartriti sıklığı ile yaş arasında pozitif korelasyon bulundu ( r:0.513, p< 0,001). Eroziv el osteoartriti olanlar, olmayanlara göre daha yüksek yaş ortalamasına sahipti (p<0.001). Sigara kullanımı (p<0.05) ve ANA pozitifliği (p<0,001), eroziv el osteoartriti olanlarda olmayanlara göre daha sıktı. İnflamasyon göstergeleri ve RF, anti- CCP ile eroziv osteoartrit arasında ilişki saptanmadı. Sonuç: Bu çalışmanın sonuçları, primer SjS?lu hastalarda el OA (özellikle eroziv el OA alt grubu) bulgularının genel populasyonda saptanandan daha sık olduğunu düşündürmüş ve bu konudaki klinik gözlemlerimizi desteklemiştir. Ancak çalışma yöntemleri ve coğrafi bölge farklılıkları gibi çalışmalar arasındaki farklılıkların sonuçları etkileyebileceği göz önüne alınmalıdır. Anahtar kelimeler: Primer Sjögren sendromu, El osteoartriti, Eroziv el osteoartriti

ElOsteoartritSjögren sendromu
Adem Aksoy
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign melanomlu hastaların klinikopatolojik incelenmesi

Giriş ve Amaç: Bu çalışmada,Dokuz Eylül Üniversitesi Tibbi Onkoloji Bilim Dalı Polikliniğinde Ocak 1996-Aralık 2011 tarihleri arasında takip ve tedavi edilen Malign Melanom tanılı hastaların Klinikopatolojik özellikleri, primer yerleşim yerleri,metastaz yerleri,primer yerleşim yerlerine göre sağ kalım oranlarına bakmayı amaçladık.Malign Melanom çevre şartlarından etkilenen bir hastalıktır.Güneş ışığına maruziyet bir risk faktörüdür.Fakültemiz bulunduğu konum itibariyle daha çok Ege bölgesi hastalarına hitap etmektedir.Ege bölgesi ülkemizde görece güneş ışığının fazla olduğu bir bölgedir.Dolayısıyla İzmir ve çevresindeki Malign Melanom hastalarını klinikopatolojik olarak değerlendirme imkanımız olacaktır.Ayrıca Türkiye'de malign melanom hastalarının özelliklerinin belirlenmesine yönelik çalışmaların sayısı oldukça azdır.Bu çalışmanın diğer bir amacı da Türkiye veri tabanına katkıda bulunmaktır.Hastalar ve Yöntem: Bu çalışmada Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji bölümünde 1991-2011 Yılları arasında takip edilen malign melanom tanılı 166 hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir.Öncelikle hastane otomasyon sistemine malign melanom ICD kodu girilerek 334 malign melanomlu hastanın bilgisine ulaşılmıştır.Daha sonra bu hastalar Tibbi Onkolojinin kendi arşivi taranarak 240 tane hasta dosyası bulunmuştur.84 hasta dışlama kriterleri içinde olduğu için çalışmaya dahil edilmemiştir. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların demografik ve klinik verileri olan tanıda yaş, cinsiyet, metastaz, tümörün yeri, breslow kalınlığı, son kontrol tarihi, ilk metastaz tarihi, exitus tarihi Tibbi Onkoloji dosyalarındaki veriler ve hastane otomasyon sistemi baz alınarak kaydedildi. Tümörün ortalama görülme yaşına bakıldı.Ayrıca cinsiyete,yaşa,breslow kalınlığına,genel sağ kalıma ve lokalizasyona göre ortalama sağ kalıma bakıldı.Yine lokalizasyona göre breslow kalınlığında anlamlı bir fark olup olmadığına bakılarak analiz edildi.Sonuçlar: Hastalardan 87'si erkek, 79'u kadındır. Tüm hastaların ortanca yaşı 52,66 (21-81) dır. En sık extremite bölgesinde malign melanom görülürken daha az sıklıkta baş boyun ve gövdede gözlenmiştir. Primer tümör bölgesi ile breslow kalınlığı arasında istatistiksel bir anlamlılık saptanmamıştır(p=0.109). Ancak breslow kalınlığı ile sağ kalım arasında istatistiksel bir fark bulunmuştur. Breslow kalınlığı 0-2 mm arasında olanların ortalama sağkalımı 125,6 ay(99-151), 2-4 mm arasında olanların ortalama sağkalımı 121,2 ay(92-151), 4 mm ve üstünde olanların ortalama sağkalımı 89 ay(68-111) olarak saptanmıştır ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır(p=0,012). Tüm hastaların 1 yıllık sağkalım oranı %96, iki yıllık sağkalım oranı %92.1 ve 5 yıllık sağkalım oranı %82.7 saptanırken; ortalama sağkalım süresi 89,74±6,9 ay olarak saptanmıştır. Kadın cinsiyette ortalama sağkalım 108.8 ay, erkeklerde ortalama sağkalım 72.7 ay saptanmış olup aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(P=0,001). Melanomun primer yerleşim yerine göre sağkalımları sırasıyla baş-boyun yerleşiminde 69.6 ay, gövde 114.1 ay, extremite yerleşiminde 82.0 ay olup aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmamıştır(P=0,32).Tartışma: Malign melanom en kötü seyirli deri tümörü olup prognozu etkileyen faktörler birden fazladır. Bu çalışmada en önemli prognostik faktörler breslow kalınlığı, primer tümör yerleşim bölgesi ve cinsiyet olarak saptanmıştır. Ülkemizde malign melanomun prognozu ve kliniği ile ilgili yapılmış nadir çalışmalardan biridir.

MelanomNeoplazmlarNeoplazmlar+1
Hüsrev Önder Aydın
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda TNBS ile oluşturulan deneysel kolit modelinde nilotinibin etkinliği

eklenecekGiriş ve Amaç:İnflamatuvar barsak hastalıkları (İBH), nedeni halen tam olarak aydınlatılamamış, immünolojik, genetik ve çevresel faktörlerin rol oynadığı ve tedavi seçeneklerinin kısıtlı olduğubir hastalık grubudur. Çalışmanın amacı; ratlarda,Trinitrobenzen sülfonik asit (TNBS) ile oluşturulankolit modelinde bir tirozin kinaz inhibitörüolannilotinibin etkinliğini araştırmaktır.Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Hastanesi Deneysel Araştırma Laboratuarındansağlanan21 adet, ortalama ağırlığı 209,43 ± 8,92 gr (aralık 193-222 gr.)olanrat çalışmaya alındı.Sağlıklı kontrol grubunda yer alan (Grup 1) ratlara(n: 7) rektal yollaserum fizyolojikverildi. Pozitif kontrol grubunda (Grup 2) yer alan ratlara (n: 7) rektal kanül ileTNBS uygulamasından sonra tedavi verilmedi. Tedavi grubundaki (Grup 3) ratlara(n: 7) TNBS ile aynı gün başlanacak şekilde 14. güne dek nilotinib 20mg/kg, orogastrik sondaaracılığıyla, 2?ye bölünmüş dozdaverildi.14 gün boyunca günlük kilo takipleri yapıldı.Çalışma sonunda ratlar sakrifiye edildi.Kolon dokusunda makroskobik ve mikroskobikpatoloji skorları, apopitotik indeks, immünohistokimyasal yöntem ile gruplar arasında PDGFR alfa ve beta skorları değerlendirildi. Doku ve serum TNF-alfa düzeyleri ELISA yöntemiyle çalışıldı.Bulgular:Grup 1 ile Grup 3,Grup 2 ile Grup 3 ve Grup 1 ile 2 arasında 1-14.günler arasında kilo farkı açısından istatistiksel olarak anlamlı farksaptanmıştır(Sırasıyla +8.3 gr ve -0.7 gr, P=0.031; -14.0 gr ve-0.7gr,P=0.047;+8.3 gr ve-14.0 gr, P=0.008). Grup 1 ve Grup 3 makroskobik skorlar açısından benzerken Grup 1 ile Grup 2ve Grup 2 ile Grup 3arasında makroskobik skor ortalaması açısından istatistiksel olarak anlamlı farksaptandı (Sırasıyla 0ve 1.43±0.65,P=0.014;1.43±0.65 ve 0, P=0.009).Grup 1 ile Grup 2 veGrup 2 ile Grup 3 arasında mikroskobik skor ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (Sırasıyla 2.0±0.45 ve 7.71±1.48, P=0.034; 7.71±1.48ve 2.86±0.53,P=0.030).Grup 1 ve Grup 3 mikroskobik skorlar açısından benzerdi.Grup 1 ile Grup 2 ve Grup 2 ile Grup 3 arasında PDGFR alfa skorları arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır (Sırasıyla 1.33±0.21ve2.71±0.18, P=0.004;2.71±0.18ve 1.57±0.3, P=0.014). Grup 21 ile Grup 2 ve Grup 2 ile Grup 3 arasında PDGFR betaskorları arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır (Sırasıyla 1.50±0.22ve 2.57±0.20,P=0.011; 2.57±0.20 ve 1.57±0.3,P=0.025). Grup 1 ve Grup 3,hem PDGFR alfa hem dePDGFR beta skorları açısından benzer bulunmuştur. Grup 1 ve Grup 2 ile Grup 1 ve Grup 3 arasında doku TNF-alfa düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (Sırasıyla 0.23±0.01ve 0.39±0.06, P=0.002; 0.23±0.01ve 0.40±0.05, P=0.003). Grup 2 ve Grup 3?tedoku TNF-alfa düzeyleri benzerdi.Serum TNF-alfa düzeyleri ve apopitoz açısından tüm gruplar benzerdi.Sonuç: Nilotinib, ratlarda TNBS ile oluşturulan deneysel kolit modelinde kilo ile makroskobik ve mikroskobik patolojik skorlar üzerine anlamlı etki yapmış yani belirgin mukozal iyileşmesağlamıştır. PDGFR alfa ve PDGFR beta düzeylerinde azalmaya neden olurken apopitotik skorlar ve TNF-alfa üzerine anlamlı etkisi olmamıştır.Anahtar Kelimeler:Nilotinib, TNBS, PDGFR,TNF alfa,rat

ErbB reseptörleriKolitSıçanlar+4
Pınar Ataca
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sistemik lupus eritematozus tanılı hastaların klinik ve immunolojik özellikleri

Amaç: Karadeniz Teknik Üniversitesi İmmunoloji Bilim Dalı'nda Sistemik Lupus Eritematozus (SLE) tanısı ile izlenen olgularda, klinik ve immunolojik özelliklerin incelenerek; yaş, cinsiyet, otoimmun markerlar, biyokimyasal belirteçler, organ tutulumlarının incelenerek, epidemiyolojik ve klinik özelliklerin istatistiksel olarak belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma tek merkezli, retrospektif, zaman sınırlamalı bir klinik çalışma olarak planlandı. Çalışmaya K.T.Ü Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi İmmunoloji Bilim Dalı'nda 01.06.2012-01.06.2020 tarihleri arasında en az 1 yıl boyunca takip edilmiş olan Sistemik Lupus Eritematozus tanılı hastaların dâhil edilmesi kararı alındı. Çalışmaya 2012 yılında SLE hastalarının tanısında kullanılan SLICC (Systemic Lupus International Collaborating Clinics) kriterlerine göre SLE tanısı ile takip edilen, 18 yaşın üzerinde olup kendilerinden hemogram, biyokimya, otoimmun markerlar çalışılmış olan ve bilgilerine ulaşılabilen, en az 1 yıl boyunca takip edilmiş olan tüm hastalar dâhil edildi. Bu bağlamda çalışmaya belirtilen kriterlere uygun olarak SLE tanısı almış 239 hasta dâhil edilmiştir. Bulgular: SLE tanısı olan 239 hastanın verilerini analiz ettik. Çalışmaya dâhil edilen 239 hastanın ortalama tanı yaşının 35,62 olduğu ve %89,1'inin kadın olduğunu tespit ettik. Hastalardaki en sık klinik bulgunun %81,2 ile eklem tutulumu (artrit veya artralji) olduğunu belirledik. Hastaların %18,4'ünde renal tutulum olduğu görüldü. Renal tutulumu olan hastalarda anti-dsDNA, anti-Sm ve anti-RNP-Sm pozitifliklerinin renal tutulumu olmayanlardan anlamlı şekilde daha sık olduğu görüldü (sırası ile p<0,01, p<0,01 ve p=0,011). Kompleman düzeyleri değerlendirildiğinde, hastaların %44,5'inde, C3 veya C4 düşüklüğü olduğu görüldü (C3 ile C4 beraber veya ayrı ayrı). Kompleman değerlerinin düşüklüğü plevral veya perikardiyal efüzyon gelişimi ile (p=0,04), renal tutulum ile (p<0,001), lökopeni/lenfopeni gelişimi ile (p<0,001), trombositopeni gelişimi ile (p=0,001) ve hemolitik anemi gelişimi ile (p=0,023) ilişkili olarak bulundu. Çalışmamıza dâhil ettiğimiz otoantikorlar ile klinik bulgular karşılaştırmalı olarak değerlendirildiğinde; anti-dsDNA, anti-Sm, anti RNP-Sm pozitif olanlarda renal tutulumun daha sık olduğu saptandı (sırası ile p<0,001, p<0,001, p=0,011). Çalışmamızda SLE+AFS (Anti Fosfolipid Sendrom) olan 18 hasta (%7,5) olup; SLE+AFS olan hastalarda anti-kardiyolipin antikorları SLE hastalarına göre anlamlı şekilde yüksek saptandı (p=0,04). Çalışmamızda SLE+sekonder Sjögren tanılı 9 hasta (%3,8) mevcuttu. RF, anti-SS-A ve anti-SS-B antikorları, SLE+sekonder Sjögren Sendromu olan hastalarda, SLE hastalarına göre anlamlı şekilde sık görüldü (sırası ile p=0,02, p=0,046, p=0,025). Sonuç: SLE hastalarının tanısında ve takibinde, klinik bulguların, laboratuvar değerlerinin izlemi ve değerlendirilmesi önem arz etmektedir. Hastaların morbidite ve mortalitesini yönetebilmek, hastalık progresyonunu engellemek ve doğru tedavi seçeneğini kullanabilmek için klinik bulgularını doğru analiz edebilmek oldukça önemlidir. Anahtar Kelimeler: Sistemik Lupus Eritematozus, AFS, Sekonder Sjögren Sendromu, Klinik ve laboratuvar veriler, Otoantikorlar

AntikorlarLupus eritematozus-sistemikOtoantikorlar+1
Hasibe Bilge Gür
Karadeniz Technical University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal transplant hastalarında, transplantasyon öncesi ve sonrası nötrofil-lenfosit oranının retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Son dönem böbrek yetmezliği için tercih edilen tedavilerden biri de böbrek naklidir. Nakil sonrası immunsupresif kullanımıyla birlikte hastalar enfeksiyon, malignite, diyabet, koroner arter hastalığı ve sistemik inflamasyon gelişimi açısından yakın takip edilmektedir. Birçok hastalıkta sistemik inflamasyonu belirlemek adına belirli parametrelere bakılmakta olup nötrofi-lenfosit ve platelet-lenfosit oranlarına dair çalışmalar artmaktadır. Çalışmamızda, böbrek nakli nedenli merkezimizde takipli olan hastaların nakil öncesi ve sonrası nötrofil-lenfosit, platelet-lenfosit oranları incelenmesi, ,inflamasyon seyri açısından farkındalığın artırılarak literatür verilerine katkıda bulunulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi'nde 2009-2020 yılları arası böbrek nakli nedenli takipli hastaların listesi dosya ve bilgisayar kayıtlarından elde edildi. Olguların demografik bilgileri, laboratuvar parametreleri ve komorbid hastalıkları değerlendirildi. Araştırmaya, analiz edilecek verilerine retrospektif olarak erişebilen hastalar dahil edilirken; kontrolsüz diabetes mellitus,hematolojik veya solid organ kanseri,aktif enfeksiyon,inflamatuar hastalık,böbrek nakli öncesinde steroid kullanımı olan hastalar dahil edilmemiştir. Çalışmaya 111'i erkek, 71'i kadın toplam 182 hasta dahil edildi. Bulgular: Son dönem böbrek yetmezliğinin en sık sebebi hipertansiyon(%34) olarak saptandı. Cinsiyete göre nötrofil-lenfosit oranının değişmediği tespit edildi. Nakil sonrası son poliklinik kontrollerinde hastalarımızın %47'sinin artmış, %42'sinin hipertansif, %11'inin de normotansif aralıkta seyretmesine rağmen nötrofil- lenfosit oranları arasında anlamlı fark izlenmedi(p:0,792). Nakil öncesi son bakılan nötrofil-lenfosit oranına göre preemptif nakillilerin ortalaması 2,9±1 , diyaliz öyküsü olanlarınki ise 3,1±2,6 olarak bulundu(p:0,627). Diyaliz süresiyle nakil sonrası 12.ay nötrofil-lenfosit oranlarına bakıldığında, 5,6 yıl ve üzerindekilerin ortalaması 2,8±1,5 , 5,6 yıl altında diyaliz öykülülerin ise 2,6±2 olarak hesaplandı(p:0,291). Human Leukocyte Antigen'e göre %33,8'le en sık 2/6 uyumlu grup vardı. Doku uyumu <3/6 olan grubun 1.ay nötrofil-lenfosit ortalaması 4,7±3,3 iken 3/6 ve üzeri uyumu olan grubun 4,2±2,6 idi. Doku uyumu fazla olan grubun 1.ay nötrofil-lenfosit ortalaması daha düşük tespit edildi(p:0,649). Nakil olunan yaş ile 1.aydan 12.aya nötrofil-lenfosit seyri arasında ilişki saptanmadı. Fraksiyonel üre klirensi(Kt/V) ile 12.ay nötrofil-lenfosit ilişkisine bakılınca ≥1,3 Kt/V olan grubun ortalaması 2±1,1 olup, Kt/V <1,3 olan gruptan (3,6±1,6) daha düşük saptandı(p:0,029). İndüksiyon rejimi olarak Basiliximab alan grubun 1.ay nötrofil-lenfosit ortalaması 3,3±2,7 olarak hesaplanıp, Anti-timosit globülin alan gruptan (5,1±3,1) daha düşüktü(p:0,003). Hastalarımızın immunsupresif rejim olarak en sık %38,7 ile Tacrolimus+Mikofenolat Mofetil+Prednisolon kullandığı görüldü. Nakil sonrası 1.aydan 12.aya nötrofil-lenfosit seyrine bakıldığında Mikofenolat Sodyum alan grubun inflamatuar göstergelerinin daha fazla düzeldiği görüldü(p:0,035). Nakil öncesi ve nakil sonrası 1.ay-6.ay-12.ay-5.yıl nötrofil-lenfosit oranı seyrine bakıldığında 1.ayda pik yaptıktan sonra takipte sürekli azaldığı görüldü(p<0,001). Benzer şekilde platelet-lenfosit oranının da 6.ayda pik yapıp takipte azalma eğiliminin devam ettiği görüldü(p<0,001). Sonuç: Çalışmamızın sonucunda nötrofil-lenfosit oranı ve platelet-lenfosit oranının özellikle ilk aylarda yükselip, kronik dönemde normal düzeye indiği ve renal nakil sonrası inflamasyon göstergesi olarak kullanılabileceği gösterilmiştir.

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği-kronik+4
Muhammet Faruk Hekimoğlu
Karadeniz Technical University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nodüler tiroid hastalığı nedeniyle KTÜ Farabi Hastanesi'nde 2013-2018 yılları arasında tiroidektomi olan hastalarda preoperatif TSH değerleri ve otoantikor düzeylerinin tiroid kanseri üzerine etkisinin retrospektif değerlendirilmesi

Tiroid kanseri en sık görülen endokrin malignitedir ve yaygınlığı artmaya devam etmektedir. Tiroid kanserlerinin %90'ından fazlası diferansiye tiroid kanseridir. Papiller tiroid kanseri tüm dünyada en sık görülen tiroid malignitesidir ve prognozu iyidir. Yapılan bazı çalışmalarda serum TSH yüksekliği tiroid kanseriyle ilişkili tespit edilmiştir. Tiroglobulin antikoru (Anti-Tg) ve tiroid peroksidaz antikoru (Anti-TPO) ile en yaygın şekilde ilişkilendirilen hastalık, otoimmün tiroidittir (Has-himoto hastalığı). Hashimoto tiroiditi hastalarında tiroid kanseri riski artmıştır. Bu çalışmadaki amacımız K.T.Ü. Farabi Hastanesi'nde tiroidektomi olan hastalarda preoperatif TSH, Anti-Tg ve Anti-TPO değerlerini inceleyerek bu parametrelerin tiroid kanseriyle ilişkisini araştırmaktır. Çalışmamızda 1 Ocak 2013-31 Aralık 2018 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Farabi Hastanesi'nde total tiroidektomi operasyonu yapılmış ve patolojik olarak tiroid kanseri veya nodüler guatr tanısı almış 1909 (1490 kadın, 419 erkek) olgunun bilgileri retrospektif olarak incelendi. Çalışmada K.T.Ü. Farabi Hastanesi'nde tiroidektomi olan hastalarda insidansı en fazla olan tiroid kanser tipinin papiller tiroid kanser olduğu gözlendi. Tiroid kanser tanılı olguların %79'u kadın cinsiyette saptandı. Preoperatif TSH referans aralığına göre yüksek olan olguların %63.4'ünde tiroid kanseri saptandı. Preoperatif Anti Tg pozitifliği olan hastaların %60.7'sinde ve preoperatif Anti TPO pozitifliği olan hastaların %46.1'inde tiroid kanseri tespit edildi. Preoperatif TSH ve Anti-Tg'nin tiroid kanseri ile ilişkisi istatiksel olarak anlamlı olup, preoperatif Anti TPO ile tiroid kanseri ilişkisi istatiksel olarak anlamlı değildi. Preoperatif TSH düzeyi yüksekliği ve tiroid otoantikor pozitifliği olanlarda tiroid kanseri sıklığının arttığı bulundu. Ancak bu konuda daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır.

AntikorlarOtoantikorlarRetrospektif çalışmalar+5
Cansu Akgün
Karadeniz Technical University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken evre meme kanserli hastalarda klinikopatolojik özelliklerin sağ kalım ile korelasyonu

Amaç: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı?nda takip edilen erken evre meme kanseri hastalarının geriye dönük olarak demografik verilerini, klinik özelliklerini, prognostik ve prediktif faktörlerini, histopatolojik özelliklerini, tedaviye yanıtlarını, hastalıksız sağ kalım ve genel sağ kalım oranlarını değerlendirmek. Gereç ve Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Polikliniğinde 2005 ile 2010 yılları arasında tanı alan erken evre meme kanseri hastaları dahil edilmiştir. Hastaların tanı, tedavi ve takip esnasındaki özelliklerine hastanemizde kullanılan otomasyon sistemi ve hastalara ait dosyalar taranarak ulaşılmıştır. Sonuçlar: Çalışmaya alınan hastaların 258?i kadın, 2?si erkek hastadan oluşmaktaydı. Hastaların tanı sırasında ortanca yaşı 52,05 idi. Tanı anında 89 hastanın premenapozal dönemde, 171 hastanın postmenapozal dönemde olduğu görüldü. Postmenapozal dönemde olan hastalarda daha fazla olay görüldü(p:0,072). Hastaların lipid parametrelerine bakıldığında ldl düzeyi 160 mg/dl üzerinde olan 40 hastada daha fazla olay görüldü(p:0,161). Hastaların evreleri değerlendirildiğinde 61 hasta evre 1, 153 hasta evre 2, 46 hasta evre 3 olarak görüldü. Tümör yerleşimine bakıldığında 111?i (%42,7) sol üst dış kadranda, 93?ü (%35,8) sağ üst dış kadranda olmak üzere önemli bir kısmı (%78,5) üst dış kadran yerleşimli görüldü. Tümör boyutu arttıkça gelişen olay sayısının arttığı görüldü(p:0,086). Lenf nodu tutulumu arttıkça daha fazla olay görüldü(p:0,09). Hastaların 142?si (%54,6) invaziv duktal karsinom, 39?u (%15) invaziv lobuler karsinom, 51?i (%19,6) miks tip(idk +ilk), 28?i (10,8) diğer patolojik tiplerden oluşmaktaydı. Tümör gradı arttıkça daha fazla olay görüldü(p:0,021). Hastaların hormon reseptörlerine bakıldığında hormon reseptörü negatif olan hastalarda daha fazla olay görüldü(p:0,29). Vasküler invazyon gösteren tümörlere sahip hastalarda daha fazla olay görüldü(p:0,029). 252 hastaya adjuvan kemoterapi verilirken bunlardan 201 (%79,8) hastaya antrasiklin bazlı adjuvan kemoterapi, 51 hastaya antrasiklin ve taksan bazlı adjuvan kemoterapi verilmişti. 228 hastaya (%87,7) radyoterapi uygulanmıştı. Adjuvan kemoterapi toksisitesine bakıldığında nötropeni gelişen hastalarda daha fazla olay görüldü(p:0,034). İzlem sırasında 5 (%1,92) hasta yaşamını yitirirken, 6 (%2,3) hastada uzak organ metastazı görüldü. Hastalıksız sağ kalım süresi ortalama 83,2 ay, hastalıksız sağ kalım oranı %97,7 idi. Genel sağ kalım süresi 83,57 ay , genel sağ kalım oranı %98,1 idi. Yorum: Yaptığım çalışmada saptanan sonuçların, diğer çalışmalarla benzer olduğu görüldü. Her ne kadar gün geçtikçe hastalıksız sağ kalım süreleri ve genel sağ kalım süreleri uzasa da hala yeterli düzeyde değildir. Bu nedenle yeni çalışmalara ve yeni tedavi rejimlerine ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler: Meme kanseri, adjuvan kemoterapi, sağ kalım, prognostik faktörler

Kemoterapi-adjüvantMeme neoplazmlarıNeoplazm evreleri+4
İbrahim Çam
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sklerozan enkapsüle peritonit (SEP) oluşturulan sıçanlarda steroid-sirolimus birlikte kullanımının etkisinin incelenmesi

Son dönem böbrek hastalığında böbrek yerine koyma tedavisi olarak uygulanmakta olan periton diyalizinin (PD) avantajlarının yanı sıra uzun dönem uygulanmasını sınırlayan ciddi komplikasyonları da bulunmaktadır. Bunların başlıcaları bakteriyel peritonit ve sklerozan enkapsüle peritonit (SEP) tir. SEP; periton zarında skleroz gelişmesine neden olan patolojik süreçleri ve buna bağlı olarak bağırsak anslarının ince bir zarla koza şeklinde sarılması ile ortaya çıkan klinik durumları tanımlamaktadır. Periton diyalizinin nadir fakat mortalitesi yüksek bir komplikasyonudur. SEP gelişmesinde rol oynayan başlıca faktörler; uzun PD süresi, peritonit atakları, periton zarının biyouyumsuz sıvılara maruz kalması ve epitelyum-mezenkimal dönüşüme (EMT) uğraması ve PD sonlandırılmasıdır. Böbrek nakli yapılan PD hastalarında gelişen SEP için immünsüpresif protokollerde kullanılan kalsinörin inhibitörlerinin profibrotik etkilerinin risk faktörü olabileceği ileri sürülmektedir. Günümüzde SEP tedavisi tam olarak mümkün değildir. İmmünsüpresif ajanların etkinliği insanlarda ve deneysel SEP modellerinde kanıtlanmıştır. Sıçanlarda oluşturulan SEP örneklerinde mTOR [mammalian target of rapamycin] inhibitörleri everolimus ve sirolimusun etkinliği gösterilmiştir. Sirolimus ile steroid birlikte kullanımının (kombinasyonunun) etkinliği konusunda literatürde deneysel veri yoktur. Amaç : Bu çalışmada deneysel olarak SEP oluşturulmuş sıçanlarda sirolimus ve steroid birlikte kullanımın SEP histopatolojisi üzerine etkinliğini araştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntem : Çalışmaya 42 adet erkek ve 200-250 gram ağırlığında Wistar sıçanları alındı. SEP modeli, 3 hafta süreyle her gün karın sağ alt kadrandan periton içine (i.p) olarak isotonik sıvıda çözünmüş % 0.1 klorheksidin glukonat (KG) ve % 15 etanol solüsyonundan 10 ml/kg uygulanması ile oluşturuldu. Sıçanlar 6 gruba ayrıldı; kontrol grubuna (K) i.p 2 ml isotonik/gün/3 hafta; klorheksidin glukonat (KG) grubuna 2 ml KG/200gr/gün/3 hafta uygulanarak 3. hafta sonunda bu gruplardaki sıçanlara eter anestezi uygulanarak yaşamları sonlandırıldı.. Dinlenme (D) grubuna 2 ml KG/gün/3 hafta ve sonrasında 3 hafta süreyle periton dinlenmesi uygulandı. Kortikosteroid (P) grubuna 3 hafta süreyle KG /gün ve izleyen 3 hafta prednizolon (10 mg/L, içme suyunda) ; sirolimus (Sir) grubuna 3 hafta KG ve izleyen 3 hafta sirolimus (1 mg/kg/gün, gastrik gavaj ile) ; kortikosteroid-sirolimus (P-Sir) grubuna 3 hafta KG ve sonrasında 3 hafta prednizolon 10 mg/L ve sirolimus uygulandı. Altı hafta sonunda sıçanların eter anestezi ile yaşamları sonlandırıldı ve injeksiyon yerinin karşı tarafından pariyetal, eş zamanlı olarak da karaciğer visseral periton örnekleri alındı. Patolojik inceleme için Hematoxylen & Eosin (HE) ve Mason Trichrome (MT) boyaları kullanıldı. Işık mikroskopisi ile periton kalınlığı, fibrozis, ve damar yoğunluğu değerlendirildi. Bulgular : Pariyetal periton kalınlığı KG ve D gruplarında K, P, Sir ve P-Sir gruplarına göre anlamlı olarak artmış saptandı (p<0.05). K, P, Sir ve P-Sir grupları arasında pariyetal periton kalınlıkları açısından anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). İstatistiksel bulgular fibrozis ve damar yoğunluk verileri açısından da aynı şekilde gözlendi. Visseral periton kalınlığı, fibrozis skoru ve damar yoğunluğu açısından da gruplar arasında yapılan karşılaştırmada; KG ve D gruplarında periton kalınlığı, fibrozis skoru ve damarlanma yoğunluğu K grubuna göre anlamlı olarak artmış bulundu (p<0.05). P, Sir, P-Sir gruplarında K grubu ile kıyaslandığında fark anlamlı saptanmadı. Çalışma sonunda D grubu ile KG grubu arasında anlamlı bir fark gözlenmezken; P, Sir ve P-Sir gruplarında KG ve D gruplarına göre tüm parametrelerde anlamlı gerileme saptandı ( p<0.05). Sonuç : Bu çalışmada deneysel olarak SEP oluşturulmuş sıçanlarda sirolimus-prednizolon birlikte kullanımının tek başına sirolimus ve prednizolon tedavilerine bir üstünlüğü olmadığı gösterilmiştir. Anahtar kelimeler : sklerozan enkapsüle peritonit, sirolimus, immünsüpresif tedavi

PeritonitRapamisinSteroidler+3
Sibel Ersan
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniğinde 2010-2020 yılları arasında saptanan akromegali hastalarının retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Akromegali tanısı alan hastaların demografik özelliklerinin, tanı anı ve takiplerinde laboratuvar değerlerinin, klinik semptomlarının, takip süresince ortaya çıkan komorbid durumların, uygulanan tedavi yöntemlerinin ve tedavi sonrası cevap oranlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 2010-2020 yılları arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine başvuran akromegali tanılı 71 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, tanı anı ve takiplerindeki laboratuvar değerleri ve klinik özellikleri, seçilen tedavi yöntemleri retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Hastaların %45,1' i kadın, %54,9'u erkek hasta idi. Olguların tanı anındaki yaş ortalaması 48,5 yıl olarak saptandı. Hastaların en sık başvuru şikayeti eller ve ayaklarda büyümeydi (%53,5). Hastaların tanı anında özgeçmişinde %35,2' sinde hipertansiyon, %23,9' unda diabetes mellitus, %1,4' ünde kardiyovaskuler hastalık, %5,6' sında malignite öyküsü vardı. Tanı anında hastaların %2,8' inde sekonder adrenal yetmezlik, %1,4' ünde sekonder hipotiroidizm, %7' sinde hipogonadizm, %2,8' sinde panhipopituitarizm tablosu mevcuttu. Hastaların %97,2' sinde hipofizer kaynaklı akromegali, %2,8' inde ise non hipofizer kaynaklı akromegali tanısı mevcuttu. Hipofizer adenomu saptanan hastalarının %71' i makroadenom, %29' u mikroadenomdu. Ortalama adenom boyutu 15,3±7,8 mm idi. Hastaların %76,1' inde seçilen primer tedavi rejimi cerrahiydi. Hastaların %40,8' i sadece cerrahi tedavi, % 40,8' si cerrahi + medikal tedavi, %8,5' i sadece medikal tedavi, %5,6' sı cerrahi + medikal tedavi + radyoterapi, %2,8' i medikal tedavi + radyoterapi, %1,4' ü kemoterapi aldı. Tüm tedavi rejimleri sonrasında hastaların %49,3' ünün remisyonda olduğu görüldü. Hastaların takiplerinde %4,2' sinde kolon malignitesi, %5,6' sında tiroid malignitesi tespit edildi. Hastaların takiplerinde %4,2' sinde EF düşüklüğü, %8,4' ünde orta-ileri kapak yetmezliği geliştiği görüldü. Takiplerinde %33,8' inde hepatomegali, %1,4' ünde splenomegali, %4,2' sinde hepatosplenomegali saptandı. Sonuç: Çalışmamızda akromegali hastalarının özellikleri genel olarak literatürle benzer bulunmuştur. Hastalığın erken tanısı tedavi ve tedaviye yanıt, komorbiditelerin azaltılması açısından önem arz etmektedir.

AkromegaliAntagonistlerBüyüme hormonu+5
Ali Pir
Karadeniz Technical University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun kemoterapi uygulanan akut lösemi hastalarında hemoglobin ve trombosit düzeylerinin klinik üzerine etkisinin incelenmesi

Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı, Hematoloji Bilim Dalı'na 01.2008-12.2018 tarihleri arasında başvurmuş akut miyeloid lösemi (AML), akut lenfoblastik lösemi (ALL), akut promiyelositik lösemi (APL) tanılı 258 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların tedavi süreci boyunca eritrosit süspansiyonu (ES), trombosit süspansiyonu (TS) ve taze donmuş plazma (TDP) ihtiyacı, trombosit refrakterliği, kanama, ciddi kanama ve kanamaya bağlı ölüm oranları tespit edildi. Ayrıca kanama ve ciddi kanama olan ve olmayan hastalar arasında demografik özellikler, tanı tipi, laboratuvar değerleri, yaygın damar içi pıhtılaşma, hepatomegali, splenomegali, lenfadenopati ve ekstramedüller hastalık, tedavi yanıtı ve sağkalım açısından karşılaştırma yapıldı.

HepatomegaliLösemiLösemi-miyeloid-akut+3
Tuğba Çoban
Karadeniz Technical University
2021
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Gestasyonel diyabetli hastalarda irisinin insülin direnci ile olan ilişkisi

Diabetes mellitus; hiperglisemi ile karakterize, insülin salgısında, etkisinde veya her ikisindeki bozukluklardan kaynaklanan kronik karbonhidrat metabolizma bozukluğudur. Gestasyonel diabetes mellitus ise gebelik sırasında gelişen veya fark edilen glukoz intoleransı olarak tanımlanabilir. Gestasyonel diyabetlilerin ileride diyabet gelişiminde riskli populasyonu oluşturduğu düşünülmektedir. Diyabet fizyopatolojisinde kas dokusunun özellikle insülin direncine olan etkisi ve kas ile karaciğer, adipoz doku, pankreas gibi dokular arasındaki iletişimi sağlayan moleküller hakkındaki bilgiler oldukça kısıtlıdır. Son zamanlarda kas hücrelerinden salınan, kas ile yağ dokusu arasında mesajcı olarak işlev gören ?irisin? peptidinin insülin direncinde ve enerji metabolizma düzenlemesinde etkin bir rol üstlendiği gösterilmiştir. Bu çalışmamızda insülin direnci olma olasılığı yüksek olan gestasyonel diyabetli popülasyonda serum irisin düzeyinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya benzer yaş grubunda 30 gestasyonel diyabetli gebe, 31 sağlıklı gebe ve 41 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 102 kişi alındı. Araştırmaya dahil edilen bireyler BMI (GDM 27,92±6,52; Sağlıklı Gebe 25,04±4,59; Kontrol 23,03±3,53; p<0,01), HOMA IR (GDM 2,85±1,79; Sağlık Gebe 1,84±1,29; Kontrol 1,44±0,51 p<0,01) ve serum irisin (GDM 119,10±50,99; Sağlıklı Gebe 87,68±55,63; Kontrol 76,27±27,32; p<0,01) düzeyleri açısından karşılaştırıldığında GDM grubunda BMI, HOMA-IR ve serum irisin düzeyi diğer iki gruba göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Sağlıklı gebelerde AKŞ (GDM 83,50±15,33; Sağlıklı Gebe 71,81±7,39; Kontrol 83,61±6,78; p<0,01) ve HbA1c (GDM 5,44±0,44; Sağlıklı Gebe 5,04±0,23; Kontrol 5,27±0,26; p<0,01) değerleri diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. Her üç grup insülin düzeyleri açısından karşılaştırıldığında kontrol grubunda insülin düzeyi (GDM 13,51±7,33; Sağlıklı gebe 10,02±6,05; Kontrol 6,96±2,31; p<0,01) hem GDM hem de sağlıklı gebelere göre istatiksel olarak anlamlı düşük saptandı. Yapılan korelasyon analizinde serum irisin düzeyi ile HbA1c (r=0.3, p=0.0027) ve BMI arasında (r=0.26, p<0.01) pozitif yönde anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Bu çalışma son yıllarda tanımlanan, düşüklüğünde insülin direncine neden olduğu gösterilen irisin molekülü ile gestasyonel diyabetlilerde insülin direnci arasındaki ilişkiyi inceleyen ilk çalışmadır. Ancak araştırmamızın sonucunda gestasyonel diyabetlilerde beklenenin aksine serum irisin düzeyi yüksek saptanmıştır. Bu durum bize gestasyonel diyabette, insülinin reseptör ve postreseptör sinyalizasyonunda olan değişimlere benzer şekilde, gebelerde, irisin proteininin de reseptör düzeyinde etkisizleşmiş olabileceğini düşündürmektedir. İrisin molekülünün bu süreçteki rolünün anlaşılabilmesi için ilgili daha ileri çalışmalar gerekmektedir.

Diabet-gebelik sırasındaDiabetiklerde gebelikİnsülin direnci+1
Tuğba Arkan Gümüş
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Takiplerinde amebik kolit, C. difficile infeksiyonu veya CMV koliti tespit edilen inflamatuvar bağırsak hastalığı tanılı hastaların demografik ve klinik özelliklerinin, tanı-tedavi ve takip sonuçlarının retrospektif değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: İnflamatuvar bağırsak hastalığı (İBH) tanısı olan hastalarda gerek mukozal bariyerin bozulması, gerekse immünsüpresif kullanımı nedeniyle infeksiyöz kolit riski artmıştır. Çalışmamızda İBH tanısı ile izlenen ve takipleri esnasında amebik kolit, clostridium difficile infeksiyonu (CDİ) veya sitomegalovirüs (CMV) koliti tespit edilen hastaların demografik ve klinik özellikleri, laboratuar tetkikleri, aldığı tedaviler ve yanıt durumlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Karadeniz Teknik Üniversitesi Gastroenteroloji kliniğinde en az 1 yıl boyunca takip edilen 170'i ülseratif kolit (ÜK) ve 90'ı Crohn hastalığı (CH) tanısı olan 261 hasta dahil edildi. Bu hastaların dosyaları retrospektif olarak taranarak yaş, hastalık yaşı, cinsiyet, kan grubu, kronik hastalık öyküsü, sigara ve alkol kullanımı, soygeçmiş özellikleri, ilaç öyküsü, operasyon öyküsü, hastalığa ait klinik özellikleri, semptomları ve laboratuvar tetkikleri incelendi. Bulgular: İBH seyrinde herhangi bir infeksiyon geçirmeyen hasta sayısı 184 (%70.5), amebik kolit geçirenlerinki 52 (%20), CMV koliti geçirenlerinki 6 (%2.3) ve CDİ geçirenlerinki 7 (%2.7) idi. İnfeksiyon geçirmeyen hastaların tanı yaşı ortalaması, infeksiyon geçirenlerden daha düşüktü (36.64 ± 14.91 yıl ve 38.16 ± 15.33 yıl, p<0.001). İnfekte İBH'lı olguların çoğu ÜK tanılı idi ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi (%91'i ÜK ve %9'u CH; p<0.001). CMV koliti geçiren hastalarda lökopeni, lenfopeni, anemi,eritrosit sedimentasyon hızı (ESH) ve C-reaktif protein (CRP) yüksekliği daha sık tespit edildi. Hiç infeksiyon öyküsü olmayan hastalara nazaran herhangi bir infeksiyon tespit edilenlerde remisyonun sağlanamaması, semptomatik alevlenme ve relaps oranları istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek idi (sırasıyla p<0.001, p<0.001 ve p<0.001). Benzer şekilde, amebik kolit geçiren hastalarda hiç infeksiyon geçirmeyen hastalara göre remisyonun sağlanamaması, semptomatik alevlenme ve relaps oranları da istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek idi (sırasıyla p<0.001, p<0.001 ve p<0.001). Sonuç: İBH tanılı hastalarda, ÜK'li olgularda daha belirgin olarak, başta amebik kolit olmak üzere infeksiyonlar sık izlenmektedir. İnfeksiyon geçiren hastalarda remisyonun sağlanamaması, semptomatik alevlenme ve relaps daha sık tespit edilmiştir. Bu sebeple, özellikle alevlenme ile başvuran İBH'lı olgularda infeksiyöz nedenler mutlaka akılda tutulmalı, erken tanı konularak mümkün olan en kısa sürede tedavi edilmelidir. Anahtar Kelimeler: İnflamatuvar Bağırsak hastalığı, Ülseratif Kolit, Crohn Hastalığı, CMV Koliti, Amebik Kolit, Clostridium Difficile İnfeksiyonu

AmebiasisClostridium difficileCrohn hastalığı+6
Özge Aydın
Karadeniz Technical University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Türkbio veritabanında kayıtlı biyolojik ilaç tedavisi kullanan ankilozan spondilit hastalarının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Türkbio kayıt kütüğü Danimarkada kullanılmakta olan Danbio biyolojik veritabanının Türkçe sürümüdür. Bu kayıt kütüğünün amacı biyolojik tedavi kullanan inflamatuar romatizma hastalarının uniform bir şekilde takip edilmesidir. Bu çalışmanın amacı kliniğimizde ankilozan spondilit (AS) tanısıyla biyolojik tedavi alan hastaların çeşitli demografik ve klinik özelliklerinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: TÜRKBİO kayıt kütüğünde Ekim 2011 den Eylül 2012ye dek AS koduyla kayıt edilmiş ve biyolojik tedavi kullanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Bu hastalara ilişkin sisteme işlenmiş verilerden yaş, cinsiyet, hastalık süresi, kullanılan biyolojik ilacın adı, biyolojik ilaç başlama tarihi, biyolojik ilaç kullanım sıklığı ve dozu, NSAİİ ve analjezik kullanımı, BASFİ, BASDAİ, BASMİ, sigara kullanımı, ilaç kesilmesine ilişkin tarih ve kesilme sebebi gibi veriler toplandı ve uygun istatistiksel yöntemlerle analiz edildi. Bulgular: Çalışma grubumuzda toplam 220 AS hastası mevcuttu. Bu hastaların ortanca yaşları 39 (14?73) yıl, erkek, kadın dağılımları % 73/27 olup daha çok erkek ağırlıklıydı. Hastalık süresisinin ortancası 15 yıl olup bu süre en az 1, en fazla 55 yıl olacak şekilde dağılım göstermekteydi. Türkbio veritabanında bulunan 220 AS hastasına sistem üzerinde toplam 1579 görüşme uygulanmış olup istatistiki değerlendirmede hasta başına ortanca 6 (1?39) adet görüşme yer almaktadır. Biyolojik başlangıç günü 0. Gün olarak alındığında hastaların ortanca izlem süreleri 489 (-20?3160) gün olarak hesaplanmıştır. Hastaların kullanmakta olduğu biyolojik ilaçların dağılımı sıklık sırasına göre infliksimab (%40,5), etanersept (%33,6), adalimumab (%25) ve anakinra (%0,9) olarak sıralanmaktaydı. Tedavi öncesi-sonrası istatistiki karşılaştırma yapıldığında BASDAİ ve BASFİ skorlarının tedavi öncesine göre anlamlı oranda azaldığı gözlendi (P < 0,05). İlaç kesilmesine yol açan en sık neden etkisizlik ve takipsizlik kaynaklıydı. Sonuç: Eldeki verilere göre AS de biyolojik tedavi uygulamasının, hastalık aktivitesini ve fonksiyonunu iyileştirdiği ve makul bir güvenlik profiline sahip olduğu yönündedir.

AdalimumabEtanerseptGüvenilirlik ve geçerlilik+3
Hacer Çabuk Güllüoğlu
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda non-alkolik steatohepatit üzerine adalimumab ve N-asetilsisteinin etkilerinin karşılaştırılması

Amaç: Non-alkolik steatohepatitte (NASH) etkin kullanılan bir medikal tedavi olmaması ve özellikle NASH patogenezinde tümör nekrozis faktör alfanın (TNF-?) ve oksidatif stresin önemli bir yeri olması nedeniyle, TNF-??yı etkileyen adalimumab ve major endojen antioksidan glutatyon prekürsörü olan N-asetilsistein (NAC) tedavilerinin NASH gelişimine etkisinin araştırılması planlanmıştır. Materyal metod: Altı hafta boyunca 7?şerli 5 grup halinde toplam 35 dişi Wistar albino rat çalışmaya alındı. Beş grubun 1.sine normal diyet, diğer 4?üne metionin ve kolin defisit (MCD) diyet verildi. MCD diyet alan 4 grubun bir kolu herhangi bir ilaç almadı. 3 gruba sırasıyla N-asetilsistein, adalimumab ve N-asetilsistein-adalimumab kombinasyonu verildi. 6 hafta sonunda ratlara ötenazi uygulandı. Serum örnekleri alınarak aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), alkalen fosfataz (ALP), total bilirubin, total protein, albümin, TNF-?, transforming growth faktör-beta (TGF ß), interlökin 6 (IL-6), interlökin 8 (IL-8) seviyeleri belirlendi. Karaciğer çıkarılarak doku örneklerinden yağlanma, balon dejenerasyon, lobüler inflamasyon ve fibrozis varlığı değerlendirildi. Bulgular: MCD diyet alan grupta başarılı şekilde NASH oluşturuldu. Tedavi alan üç grupta da TNF-? seviyeleri etkili bir şekilde baskılandı. TNF-? seviyelerine bakıldığında normal diyet alan grupta 0,99 (0,13-7,42) pg/ml, sadece MCD diyet alan grupta 9,90 (2,23-11,64) pg/ml, MCD+NAC verilen grupta 3,75 (1,97-13,14) pg/ml, MCD+adalimumab alan grupta 1,90 (1,09-2,58) pg/ml ve MCD+NAC+adalimumab alan grupta 1,33 (1,12-4,24) pg/ml olarak tespit edildi. Histopatolojik NASH skorunda her üç ajanla istatistiksel anlamlı farklılığın gözlendiği azalma saptandı. Gruplar arası toplam NASH skoruna bakıldığında en yüksek toplam skor 6,15±1,07 ile sadece MCD alan grupta görüldü. En düşük skor ise 5,00±1,16 ile MCD+NAC+adalimumab alan grupta olduğu tespit edildi. Toplam NASH skorunda MCD+NAC ve MCD+NAC+adalimumab alan gruplar MCD+adalimumab alan grupla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı azalma gözlendi (p=0,037-0,007). MCD+NAC ve MCD+NAC+adalimumab alan gruplar arasında toplam NASH skoru açısından istatistiksel anlamlı fark gözlenmedi (p=0,381). AST, ALT (MCD+adalimumab grubu hariç) ve ALP (MCD+NAC grubu hariç) seviyelerinde istatistiksel anlamlı farklılığın olmadığı iyileşme tespit edildi. Sonuç: Bizim çalışmamız TNF? ve oksidatif stresin NASH patogenezinde önemli rol oynadığını; antioksidan ajan N-asetilsisteinin anti TNF? etki gösteren ajan adalimumabdan total NASH skorunu iyileştirmede daha üstün olduğunu gösterdi. Bu ajanların NASH gelişimini engellememesine rağmen NASH histopatoloji skorunu hafifçe gerilettiği ve karaciğer fonksiyon testlerini iyileştirebileceği gösterildi. Anahtar kelimeler: Non-Alkolik steatohepatitis, N-asetilsistein, Adalimumab, Ratlar

AdalimumabKaraciğer yağlanmasıN-asetilsistein+1
Muhammet Ali Kıyak
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi'nde romatolojik nedenlerle böbrek nakli yapılan hastaların kısa ve uzun dönem klinik sonuçlarının incelenmesi

Giriş ve Amaç: Romatolojik hastalıklar, farklı spektrumlarda böbrek tutulumuna neden olabilirler. Bu spektrum, normal böbrek fonksiyonuna sahip hafif eritrositüri/proteinüri gibi anormalliklerden, hızla ilerleyen böbrek yetmezliğine kadar uzanır. Romatolojik hastalık ilişkili böbrek tutulumunda, etkin tedaviye rağmen son dönem böbrek hastalığı (SDBH) gelişebilmektedir. SDBH, yaşam kalitesini bozan, mortalite ve morbiditeleri artıran ve maliyet yükü fazla olan bir hastalıktır. Renal replasman tedavisi (RRT) seçeneklerinden olan böbrek nakli, diyaliz tedavisine göre avantajlı bir tedavi yöntemidir. Literatürde, romatolojik hastalığı olan bireylerde böbrek nakil sonuçlarını araştıran çalışmalar sınırlı sayıdadır. Bu çalışmada, romatolojik hastalık ilişkili SDBH nedeniyle böbrek nakli yapılan hastaların laboratuvar ve klinik verileri incelenmiştir. Bu spesifik hasta grubunda, nakil sonrası beşinci ve onuncu yılda, romatolojik hastalık dışı nedenlerle nakil yapılan bireylere göre hasta ve allograft sağkalımı açısından farklılık olup olmadığı araştırılmıştır. Nakil sonrası takipte dikkat edilmesi gereken noktalara dikkat çekilmiştir. Gereç ve Yöntem: Ocak 1994-Eylül 2022 tarihleri arasında, Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi'nde böbrek nakli yapılan 18 yaş ve üzerindeki 50 kontrol hastası ve romatolojik nedenlerle böbrek nakli yapılan 18 yaş ve üzerindeki 93 hasta olmak üzere toplamda 143 hastaya ait veriler retrospektif olarak incelenmiştir. Araştırmanın değişkenlerine yönelik hasta bilgileri için, Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi medikal bilgi sistemi "Nucleus MBS" (Monad Yazılım) ve Clinerion Hasta Kayıt Sistemi Platformu kullanılmıştır. İstatistiksel analizler RStudio yazılımı (R Core Team Version 1.4.1106, 2021) programı ile gerçekleştirildi. Çalışmada istatiksel anlamlılık düzeyi olarak p<0,05 değeri kabul edildi. Bulgular ve Tartışma: Araştırmaya böbrek nakli yapılan 20 sistemik lupus eritematozus (SLE), 43 ailevi Akdeniz ateşi (FMF), 9 romatoid artrit (RA), 21 spondiloartrit (SpA), 50 kontrol grubu hastası olmak üzere toplam 143 hasta dahil edilmiştir. SLE grubunda 20 hasta olup hastaların 14'ü(%70) kadın, 6'sı erkekti, ortanca nakil yaşı 26 (22,5-38,5) yıldı. Takip süresince hastalardan 4'ünün (%20) öldüğü görülürken kontrol grubunda ölüm görülmemesi nedeniyle anlamlı olarak SLE grubunda ölüm oranı daha yüksek bulundu (p=0,005). SLE ve kontrol grubu arasında beş yıllık allograft ve hasta sağkalım oranları açısından anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Ancak SLE grubunda on yıllık allograft sağkalım oranı (%63,64) kontrol grubuna göre (%92,86) daha düşük olup on yıllık hasta sağkalım oranı da (%73,33) kontrol grubuna göre (%100) daha düşük bulunmuştur (sırasıyla p=0,042; p=0,011). SLE grubunda nakil öncesi daha kısa süre diyalize girmenin sağkalıma yararı görüldü (p=0,038). FMF grubunda 43 hasta olup hastaların 15'i kadın (%34,88) 28'i erkekti (%65,12), ortalama nakil yaşı 31,98±12,03 yıldı. Takip süresince hastalardan 14'ünün (%32,56) öldüğü görülürken kontrol grubunda ölüm görülmemesi nedeniyle FMF grubunda ölüm oranı anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0,001). Beş ve on yıllık hasta sağkalımları FMF grubunda sırasıyla %87,5 ve %71,43 iken kontrol grubunda %100 olup, FMF grubunda anlamlı derecede daha düşük bulundu (p=0,026; p=0,004). Beş ve on yılık allograft sağkalımlarıysa FMF grubunda sırasıyla %79,49 ve 73,91 iken kontrol grubunda sırasıyla %97,56 ve %92,86 olduğu görüldü (p=0,013; p=0,119). Kardiyak patolojisi AA amiloidoz ile uyumlu olan bir FMF hastasına böbrek nakli sonrasında kalp nakli de yapıldığı görülmüştür. FMF hastalarının beşinde (%11,62) allograftta AA amiloidoz nüksü görüldü. FMF grubunda canlı donörden nakil yapılan hastalarda beşinci yıl allograft sağkalım sonuçlarının daha iyi olduğu bulunmuştur (p=0,028). Daha uzun süre diyalize giren grupta beşinci yıl sonunda allograft kaybı riskinin arttığı görülmüştür (p=0,023). Onuncu yıl allograft sağkalımı açısından karşılaştırıldığında nakil öncesi daha uzun süre diyalize giren grupta allograft kaybı riskinin arttığı ve preemptif nakil olanların daha iyi sonuçlara sahip olduğu görülmüştür (p=0,015). RA grubunda 9 hasta olup hastaların 4'ü kadın (%44,44) 5'i erkekti. Ortanca nakil yaşı 43 (31-54) yıldı. Takip süresince hastalardan 5'inin (%55,56) öldüğü görülürken kontrol grubunda ölüm görülmemesi nedeniyle RA grubunda ölüm oranı anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0,001). Beş ve on yıllık hasta sağkalımları RA grubunda sırasıyla %71,43 ve %50,00 iken kontrol grubunda %100 olup RA grubunda anlamlı derecede daha düşük bulundu (p=0,019; p=0,003). SpA grubunda 21 hasta olup hastaların 7'si kadın (%33,33), 14'ü erkekti. Ortalama nakil yaşı 39,65±13,81 yıldı. Takip süresince hastalardan 4'ünün (%19,05) öldüğü görülürken kontrol grubunda ölüm görülmemesi nedeniyle SpA grubunda ölüm oranı anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0,006). SpA grubunda beş ve on yıllık hasta sağkalımlarının kontrol grubundaki gibi %100 olduğu, beş ve on yılık allograft sağkalım oranlarınınsa SpA grubunda daha düşük olmakla birlikte istatistiksel açıdan kontrol grubuyla benzer olduğu görüldü. Nakil zamanı yüksek düzeyde CRP'ye sahip olmanın, SpA hastalarında mortaliteyi artırdığı görüldü (p=0,027). Akut rejeksiyon gelişen SpA hastalarında takip süresi boyunca allograft kaybı sonucu diyaliz ihtiyacı gelişme riski anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0,017). Çalışmamızda, SLE hastalarında yapılan böbrek nakillerinde, kontrol grubuna kıyasla ölüm oranının daha fazla, on yıllık allograft ve hasta sağkalım oranının daha düşük olduğu görülmüştür. Ayrıca SLE hastalarında nakil öncesi diyaliz süresinin uzun olmasının hasta sağkalımını olumsuz etkilediği gösterilmiştir. FMF hastalarında, kontrol grubunda yapılan böbrek nakillerine oranla ölüm oranının daha fazla, beş yıllık allograft, beş ve on yıllık hasta sağkalım oranının daha düşük olduğu bulunmuştur. Ayrıca canlı donörden yapılan nakillerde, beşinci yıl allograft sağkalımlarının ve benzer şekilde, nakil öncesi daha kısa süre diyalize giren hastaların beşinci ve onuncu yıl allograft sağkalımlarının daha iyi olduğu görülmüştür. RA ve SPA hastalarında yapılan böbrek nakillerinde, kontrol grubuna kıyasla, ölüm oranının daha fazla olduğu görülmüştür. Ayrıca SpA hastalarında nakil öncesi diyaliz süresinin uzun olmasının beşinci yıl allograft sağkalımını olumsuz etkilediği, akut rejeksiyon gelişen hastalarda allograft kaybı riskinin arttığı, nakil zamanı CRP değerinin yüksek olmasının ise mortaliteyi artırdığı gösterilmiştir. Tüm romatolojik hasta gruplarında, böbrek nakli sonrası en sık ölüm nedeninin enfeksiyon olduğu görülmüştür. Çalışmamızın romatolojik hastalarda böbrek nakli sonuçlarına dair az sayıda yayın olması sebebiyle literatüre önemli katkılar sağlaması beklenmektedir. Bu çalışma ile romatolojik hastalık ilişkili SDBH olan hastalarda, endikasyonu olan durumlarda nakilden kaçınılmaması gerektiği, en iyi RRT şeklinin böbrek nakli olduğu desteklenmiştir. Nakil sonrası gelişebilecek enfeksiyonlar ve erken tedavileri açısından dikkatli olunmalıdır. Nakil döneminde romatolojik hastalık aktivitesinin düşük olmasına dikkat edilmelidir. Nakil sonrasında da romatolojik hastalık nüksü açısından multidisipliner takibe devam edilmelidir.

Mesut Buğra Hatipoğlu
Baskent University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gestasyonel diabetes mellitus tanili hastalarda apelin, fetuin-A ve D vitamininin insülin direnci ile ilişkisi

Amaç: GDM?nin fizyopatolojisinde merkezi rol oynayan insülin direnci gelişimine apelin, fetuin-A ve 25-OH D vitamininin etkisi incelenmiştir. Yöntem: Araştırmamız olgu kontrollu kesitsel bir araştırma olarak tasarlanarak, 01 Eylül 2012-31 Mart 2013 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Araştırma grubunu, gestasyonel diyabeti olan gebeler, benzer yaş ve gebelik haftası aralığındaki sağlıklı gebeler ve benzer demografik özelliklere sahip sağlıklı kadınlar olmak üzere 40?ar kişilik üç farklı grup oluşturdu. Araştırmada gestasyonel diyabet tarama ve tanısı IADPSG kriterlerine göre yapıldı. Araştırma grubunun demografik verileri, antropometrik ölçümleri, giyim alışkanlıkları, medikal ve reprodüktif öyküleri kayıt edildi. Araştırma grubundan en az sekiz saatlik açlık süresi sonrasında elde edilen kan numunesinden araştırmada belirlenen parametreler çalışıldı. Hastaların insülin duyarlılığı QUICKI (Quantitative insulin sensitivity check index)?e, insülin direnci HOMA-IR (Homeostasis model assessment?a göre ve pankreas insülin sekresyonu HOMA-ß (homeostasis model assessment-beta)?ya göre hesaplandı. Bulgular: Araştırmamıza hasta grubu olarak 38 GDMli gebe, kontrol grubu olarak 41 sağlıklı gebe ve 39 gebe olmayan sağlıklı kadın dahil edildi. HOMA insulin direnci indeksi GDMli gebe grubunda en yüksek saptandı ve istatistiksel olarak anlamlıydı (GDM: 2.1± 1.62, Sağlıklı gebe: 1.56± 1.75, Gebe olmayan sağlıklı kadın: 1.3± 0.54, p=0.024). Ortalama serum apelin düzeyi GDM?li gebelerde en düşük saptandı ve istatistiksel olarak anlamlıydı (GDM: 1.99 ± 1.36 µg/ml, Sağlıklı gebe: 2.95 ± 1.36 µg/ml, Gebe olmayan sağlıklı kadın: 2.62 ± 1.67 µg/ml, p=0.017). Ortalama serum fetuin-A düzeyi bakımından olgu grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (GDM: 85.7 ± 27.4 µg/ml, Sağlıklı gebe: 85.4 ± 32 µg/ml, Gebe olmayan sağlıklı kadın: 94.1 ± 26 µg/ml, p=0.314). Ortalama serum 25-OH D vitamini düzeyi bakımından olgu grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (GDM: 19.1 ± 9.08 ng/ml, Sağlıklı gebe: 21.5 ± 10.7 ng/ml, Gebe olmayan sağlıklı kadın 20.6 ± 8.4 ng/ml, p=0.531). GDMli gebelerde serum apelin düzeyi ile HOMA insulin direnci indeksi arasında güçlü ve negatif yönde bir korelasyon izlendi (r=-0.616, p=<0.001). Serum apelin düzeyindeki 1 birimlik artışın GDM gelişim riskini % 40 azalttığı saptandı (RR=0.604, p=0.04). Her üç grupta serum fetuin-A ve 25-OH D vitamini düzeyleri ile insülin direnci parametreleri arasında bir ilişki gözlenmedi. Sonuç: Apelinin daha önce yapılan çalışmalarda GDM üzerine etkisi olmadığı bildirilmişken, araştırmamızda GDM gelişiminde etkili olabileceği gözlenmiştir. Bu açıdan araştırmamız ilk olma özelliğini taşımaktadır. Gebelikte yetersiz apelin yapımı, gestasyonel diyabet gelişimini kolaylaştıran bir faktör olabilir. Apelin molekülünün GDM tanısı ve izleminde erken bir gösterge ve GDM açısından tedbir alınmasını öngören bir belirteç olabilmesi için gebeliğin başından itibaren bakıldığı, daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Gestasyonel diabetes mellitus, apelin, fetuin-A, 25-OH D vitamini

ApelinDiabet-gebelik sırasındaFetuin A+2
Mehmet Ası Oktan
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken evre hormon reseptörü pozitif meme kanseri hastalarında aromataz inhibitörü kullanımının kemik ve kemik kırılganlığı üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Meme kanseri dünya çapında kadınlarda en sık görülen ve kansere bağlı ölümlerin önde gelen nedenlerindendir. Özellikle hormon reseptörü pozitif meme kanseri, tüm meme kanseri vakalarının yüzde 70'ini oluşturan en yaygın alt tip olarak öne çıkmaktadır. Bu tip meme kanserlerinde hem adjuvan hem de metastatik evrede uygulanan hormonoterapi, hastaların menopoz durumunun dikkate alınmasını gerektirmektedir. Bu çalışmanın temel amacı, adjuvan evrede aromataz inhibitörü kullanan hormon reseptörü pozitif meme kanseri hastalarında bu tedavinin kemik sağlığı üzerindeki etkilerini değerlendirmektir. Özellikle, hastaların kemik mineral yoğunluğu ölçümleri üzerinden tedavinin kemik üzerindeki etkileri incelenecek ve bu bağlamda kemik sağlığına yönelik potansiyel riskler ve faydalar değerlendirilecektir. Bu hasta popülasyonunda FRAX (Fracture Risk Assessment Tool) skorlamasının klinik pratikte kırık riskinin değerlendirilmesinde sağladığı bilgilerin klinik karar süreçlerine entegrasyonu amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma kapsamında, Aralık 2009- Aralık 2023 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Tıbbi Onkoloji polikliniklerine başvuran, hormon reseptörü pozitif meme kanseri tanısı ve adjuvan evrede aromataz inhibitörü tedavisi alan 237 hastanın verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Bu hastaların tanı ve takip süreçlerinde kemik mineral yoğunluğu ölçümü yapılmıştır. Hastaların kırık riskini değerlendirmek için kullanılan FRAX skorunun hesaplanmasında aromataz inhibitörü kullanımı bir risk faktörü olarak belirlenmiştir. Tedavi sürecinde hastaların kırık oluşumu ve kemik mineral yoğunluğundaki değişiklikler takip edilmiştir. Bulgular ve Tartışma: Aromataz inhibitörlerinin kemik sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri, literatürdeki önceki çalışmalarda gösterilmiştir. Bu araştırmada da aromataz inhibitörü kullanımının ardından lomber vertebra, femur total ve femur boyun bölgelerinde kemik mineral yoğunluğu anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,001). İzlem süresi boyunca kemik mineral yoğunluğundaki değişim yüzdeleri, L1-L4 için %-2,89, femur boynu için %-4,48 ve femur totali için %-3,17 olarak saptandı. Bu bulgular, aromataz inhibitörü tedavisi gören hastalarda kemik sağlığının izlenmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Klinik pratikte, Aİ risk faktörü kabul edilerek hesaplanmış FRAX skoru bu anlamda önemli bir belirteç olarak öne çıkmaktadır. Çalışmamızda ortalama 53,4 aylık takip süresinin sonunda, hastaların %7,1'inde (17 hasta) frajilite kırığı geliştiği tespit edildi. Kırık gelişen hastaların FRAX skorları, kırık gelişmeyen hastaların FRAX skor ortalamasından anlamlı derecede yüksek bulundu (on yıllık majör osteoporotik kırık olasılığı %13,9 vs. %9,1; p=0,001 ve kalça kırığı için %6,0 vs. %2,6; p=0,002). Osteoporoz görülen veya kırık riski yüksek olan 81 hastaya kırık gelişimini önlemek amacıyla osteoporoz tedavisi başlandı. Osteoporoz tedavisi, osteoporoz tanısı konulduktan sonra başlatıldı. Osteoporoz ilacı kullanan hastaların FRAX skorları, ilaç kullanmayan hastaların FRAX skorlarına göre anlamlı derecede yüksekti (majör osteoporotik kırık için %11,9 vs. %8,2; p<0,001 ve kalça için %4,6 karşısında %2,0; p<0,001). Bu sonuçlar, aromataz inhibitörü kullanan hastalarda FRAX skoru hesaplamasının bir risk faktörü olarak dikkate alınmasını ve yüksek FRAX skorlarının hastaların osteopeni evresinde kırık gelişimini önceden tespit etme ve bifosfonat tedavisine başlama konusunda klinisyenlere yol gösterici olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Meme kanseri, Aromataz inhibitörleri, FRAX, Osteoporoz, Frajilite kırığı,

Enes Arslanoğlu
Baskent University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessEN

Investigation of the effects of HİGH cell penetration and mitochondrial targeted antioxidants on chemotherapy-induced peripheral neuropathy in vitro model

Objective: Chemotherapy-induced peripheral neuropathy (CIPN) is a common neurological complication that develops as a result of damage to the peripheral nervous system by cancer chemotherapy, negatively affects the quality of life of patients, often causes sensory disturbances, and requires dose restriction. It is a side effect that causes delay and/or interruption of treatment in cancer patients receiving chemotherapy and significantly affects the patient's quality of life. Its pathophysiology is still not fully understood, and it is thought that oxidative damage, ion channel activity changes and mitochondrial dysfunction play a role in the development of neuropathy. Data on prevention and treatment are limited. The only agent with proven efficacy is duloxetine. In this thesis, it was aimed to evaluate the effects of daidzein, MnTBAP chloride and Mito-TEMPO, which are mitochondria-targeted antioxidants with high cell penetration and have not been tested for this purpose before, on CIPN. Materials and Methods: Neuropathy development (on cell viability) was investigated by simultaneous application with different doses of antineoplastic agents cisplatin, paclitaxel, vincristine and mitochondria-targeted antioxidants daidzein, MnTBAP chloride, Mito-TEMPO applied in to cell cultures obtained from dorsal root ganglion (DRG) sensory neurons of adult rats. Neurotoxicity analyzes were performed by evaluating the viability of DRG neurons by xCELLigence real-time cell analysis. Each experiment was repeated with an E-plate containing 3 different (isolated from individual animals) cultures. Results: Cell index values of the wells in the e-plates were monitored in the xCELLigence RTCA system at 15-minute intervals up to 24 hours. At the end of the 24th hour, there was a statistically significant decrease in cell index values in all wells in which only antineoplastic agent (cisplatin 0.01 μM, 0.1 μM; paclitaxel 0.01 μM, 1 μM; vincristine 0.01 μM, 1 μM) was added. It was observed that all doses of antineoplastics used had a statistically significant neurotoxic effect (p:0.0050, p:0.00161, p:0.00514, p:0.02605, p:0.00644, p:0.00667, respectively). There was no significant difference between the antineoplastic agents in the severity of the developing neurotoxicity. Daidzein (10 μM, 30 μM and 100 μM), MnTBAP chloride (60 μM, 100 μM ve 200 μM), and Mito-TEMPO (30 μM, 100 μM and 200 μM) applied to the wells in the presence of cisplatin (0.01 μM and 0.1 μM), paclitaxel (0.01 μM and 1 μM), and vincristine (0.01 μM) failed to significantly prevent cell index reduction caused by antineoplastic agents. Daidzein (10 μM, 30 μM, and 100 μM) applied to the wells in the presence of 1 μM vincristine was not effective in reducing vincristine-induced cell index reduction. 60 μM, 100 μM and 200 μM doses of MnTBAP chloride and 200 μM doses of Mito-TEMPO added to the wells after 1 μM vincristine increased the cell index values in the wells and statistically significantly reduced the cell index decrease caused by vincristine (p:0,01008, p:0.03386, p:0.03115, p:0.0378, respectively). There was no statistically significant difference between the doses in terms of protective efficacy. The 30 μM and 100 μM doses of Mito-TEMPO could not prevent vincristine-induced cell index reduction. Conclusion: In this study, it was observed that cisplatin, paclitaxel and vincristine were associated with the development of neurotoxicity as stated in the literature. Although daidzein, MnTBAP chloride and Mito-TEMPO were shown to have neuroprotective effects in DRG neuron culture studies, it was thought that the lack of similar effects in this study may be due to the severe neurodegenerative effects of antineoplastic agents on neurons. Considering the lack of studies evaluating the effects of these antioxidants on CIPN in the literature, more studies are needed on this subject.

Antineoplastic agentsAntioxidantsGanglia+5
Gülcan Varol
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endokrin ve metabolizma hastalıkları polikliniğinde 2000-2021 yılları arasında saptanan feokromositomalı hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi

Amaç: Feokromositoma tanısı alan hastaların demografik özelliklerinin, tanı anı ve takiplerinde laboratuvar değerlerinin, klinik semptomlarının, uygulanan tedavi yöntemlerinin ve tedavi sonrası cevap oranlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 2000-2021yılları arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine başvuran feokromositoma tanılı 49 hasta çalışmaya dâhil edildi. Hastaların demografik özellikleri, tanı anı ve takiplerindeki laboratuvar değerleri ve klinik özellikleri, seçilen tedavi yöntemleri retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Hastaların %67,3' ü kadın, %32,7'si erkek hasta idi. Olguların tanı anındaki yaş ortalaması 46,1 yıl olarak saptandı. Hastaların en sık başvuru çarpıntıydı(%46,9). Hastaların tanı anında özgeçmişinde %81,2' sinde hipertansiyon, %33,3' ünde diabetes mellitus, %4,2' sinde kardiyovaskuler hastalık, %4,2' sinde malignite öyküsü vardı. Hastaların %18,'i normotansif olarak değerlendirildi. Hipertansiyonu olan hastalar içerisinde %43,8'lik grupta daha önce hipertansiyon tanısı mevcutken %36,7'lik grupta hipertansiyon teşhisi yeni koyulmuştu. Hipertansiyonu bulunan gruptaki hastaların %52,1 anti-hipertansif tedavi ile kan basınçları kontrol altında bulunmaktaydı. Hipertansiyonu bulunan %47,9 hasta ise ataklar şeklinde ve hipertansif seyretmekteydi. Feokromositoma tanısı alan hastaların tümör boyutu 51,75 ± 34,2mm idi. Hastaların %42,8'si laparoskopik olarak opere edilirken %57,2'sine laparotomi uygulandı. Laparoskopi uygulanan hastalardaki ortalama tümör boyutu 44mm iken laparotomi uygulananlar da bu rakam 57,5mm idi. Tüm tedavi rejimleri sonrasında hastaların %91' inin remisyonda olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamızda feokromositoma hastalarının özellikleri genel olarak literatürle benzer bulunmuştur. Hastalığın erken tanısı tedavi ve tedaviye yanıt, komorbiditelerin azaltılması açısından önem arz etmektedir. Özellikle genç yaşta başlayan hipertansiyonu olan hastalarda ve dirençli hipertansiyon vakalarında ön tanı olarak feokromositoma mutlaka akılda bulundurulmalıdır.

Adrenal bezlerAdrenalektomiAdrenerjik beta agonistleri+6
Ahmet Enes Damcı
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karaciğer nakli yapılan hastalarda sosyoekonomik düzey ve hasta-greft sağ kalımını etkileyen diğer faktörlerin incelenmesi

Amaç: Kronik ve irreversible karaciğer hastalıklarının kurtarıcı tedavisi olan karaciğer transplantasyonu, cerrahi teknikteki gelişmeler ve farklı immunsupresif ilaçların kullanıma girmesiyle giderek artan sayıda uygulanmaktadır. Sağlık Bakanlığı organ bekleme listesine 21878 hasta kayıtlı olup bunların 1851 tanesi karaciğer nakli beklemektedir. Artmakta olan bu talebin çoğu ne yazık ki hala canlı vericilerden karşılanmaktadır. Nakil bekleyenlerin ortalama %8-10' unun her yıl hayatını kaybettiği düşünülürse olayın vahameti ortaya çıkmaktadır. Mevcut kısıtlı imkanlar nedeniyle uygun hastanın seçimi, nakil zamanlaması ve nakil sonrası izlemi, hasta ve greft sağ kalımı açısından oldukça önemlidir. Hasta ve greft sağ kalımını pek çok faktör belirlemektedir. Donör özellikleri, operasyona bağlı özellikler, nakil sonrası komplikasyonlar, kullanılan immunsupresif ilaçlar gibi faktörler içinde alıcıya ait özellikler ve hasta uyumu şüphesiz ki en önemli olanlardandır. Sosyoekonomik düzey ve eğitim düzeyi gibi alıcı özellikleri hasta uyumu üzerine etkili olan temel unsurlardır. Çalışmamızda tüm bu faktörlerin yanında sosyoekonomik durum ve eğitim düzeyinin hasta ve greft sağ kalımı üzerine olan etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEUTF) Genel Cerrahi Anabilim Dalı Karaciğer Nakil Ünitesinde 2006 ile 2011 tarihleri arasında ardışık karaciğer nakli yapılmış 18 yaş ve üzeri, verilerine ulaşılabilinen tüm hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların tanı, tedavi ve takibi esnasındaki verileri, donör özellikleri hastanemizde kullanılan bilgisayar otomasyon sistemi, hastane arşiv dosyaları, karaciğer nakil birimi hasta takip dosyaları, karaciğer polikliniği hasta izlem formları kullanılarak ve telefon görüşmeleri yapılarak hasta verilerine ulaşıldı. Bulgular: Çalışmamızda 278 hastanın hasta uyumu değerlendirildiğinde % 68.3' ünde uyumsuzluk saptandı. Hasta uyumunun greft ve hasta sağ kalımı üzerine ise anlamlı herhangi bir etkisi saptanmadı. Fakat eğitim düzeyi, meslek durumu ve sosyoekonomik düzey gibi parametrelerde düşüklüğün hasta uyumu ile ilişkili olduğu saptandı. Hastalarımızın % 72.4' ü düşük eğitim düzeyi, % 75.8' i düşük meslek düzeyi, % 77.6' sı ise düşük sosyoekonomik düzeye sahipti. Ancak bu faktörlerle hasta ve greft sağ kalımı arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Tartışma: Sosyoekonomik düzeyin hasta ve greft sağ kalımı üzerine direkt etkisi gösterilememiş olsa da, sosyoekonomik düzeyi belirleyen meslek durumu ve eğitim düzeyinin hasta ve greft sağ kalımı dışında hastaların karaciğer yetmezliği etiyolojileri, komorbid hastalıkları, alkol kullanma öyküleri, doğdukları ve yaşadıkları yerlerin gelişmişlik düzeyi, sosyal güvence durumları ile ilaç ve vizit uyumsuzluğu gibi karaciğer nakil başarısını etkileyebilecek parametrelerle olan anlamlı ilişkileri nedeniyle, hastaların nakil öncesinde ve takiplerinde eğitim düzeyi ve meslek durumu göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Bu nedenle hasta seçimi ve takibinde bu faktörler de göz önüne alınarak daha fazla hasta sayılı ve daha uzun takip süreli çalışmalar yapılırsa, hasta ve greft sağ kalımı üzerine olan etkileri de gösterilebilir. Anahtar kelimeler: Karaciğer nakli, sosyoekonomik düzey, hasta uyumu, hasta sağ kalımı, greft sağkalımı

Hasta memnuniyetiKaraciğer hastalıklarıKaraciğer nakli+3
Arif Hakan Önder
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Subklinik hipertiroidi ve klinik hipertiroidili hastalarda irisin düzeyinin değerlendirilmesi

Amaç:Tiroid hormonlarının enerji tüketimini artırıcı ve termogenetik etkisi iyi bilinmektedir. Bununla ilgili çeşitli mekanizmalar tanımlanmıştır. Son yıllarda enerji tüketiminde, insülin direncinde ve termogenezde önemli rolü olduğu anlaşılan ve bir myokin olan irisin keşfedilmiştir. İrisin egzersiz sonrası iskelet kasında salgılanan beyaz yağ dokusunun kahverengi benzeri yağ dokusuna yol açan ve beyaz yağ dokusunda termogenetik kahverengi adipositler ile enerji tüketimini arttırır ve sistemik metabolizmayı iyileştirir. Araştırmamızda enerji tüketimi ve termogenezis üzerine etkileri olan iki ayrı hormonun birbirleri ile ve insülin direnci üzerine olan ilişkisini inceledik. Yöntem: Araştırmamız vaka kontrollü bir çalışma olarak planlandı. Aralık 2012 ? Haziran 2013 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Endokrinoloji Polikliniğine başvuran 32 yeni subklinik hipertiroidi tanısı alan hasta ile benzer yaş aralığı ve demografik özelliklere sahip 32 sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi. 3 hasta klinik hipertiroidili olmasına rağmen sayı az olmasına rağmen çalışmaya dahil edilmedi. Hastaların açlık sırasında serum glukoz, irisin, insülin, C-peptid ve tiroid fonksiyon testlerine bakıldı. Ayrıca HOMA-IR ve QUICKI-IS testleri ile insülin direnci ve duyarlılığı hesaplaması yapıldı. Bulgular: Araştırmaya dahil edilen hasta ve kontrol grubunun yaş, boy ve BMI özellikleri benzerdi. İrisin düzeyi ile fT3, fT4, TSH, HOMA-IR, QUICKI-IS arasında istatiksel anlamlı ilişki saptanmadı. İrisin ile BMI ve yaş arasında ise pozitif yönde korelasyon mevcuttu. Sonuç: Çalışmamızda serum fT3, fT4, TSH, HOMA-IR, QUICKI-IS ve irisin düzeyleri arasında istatiksel anlamlı ilişki saptanmadı. Muhtemelen bu iki hormon ısı ve termogenezis üzerine olan etkilerini birbirlerinden bağımsız olarak göstermektedirler. Bu konuda daha çok hasta sayısı ve klinik hipertiroidili grupta çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Subklinik hipertiroidi, irisin, insülin direnci

HipertiroidizmHormonlarİnsülin direnci+1
Ali Şenkaya
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Triple negatif meme kanserli olgularda androjen reseptörü ekspresyonu ve prognoza etkisi

ÖZET Triple Negatif Meme Kanserli Olgularda Androjen Reseptörü Ekspresyonu ve Prognoza Etkisi Amaç: Kadınlarda meme kanseri en sık görülen malignite olup, kansere bağlı ölümlerin ikinci sık nedenidir. Triple negatif meme kanseri, agresif klinik ve hedefe yönelik tedavilerin eksikliği nedeniyle daha yüksek nüks ve ölüm riskine sahiptir. Östrojen ve progesteron reseptörü gibi nükleer steroid hormon reseptör ailesinin üyesi olan androjen reseptörünün, son yapılan çalışmalarda triple negatif meme kanserinde iyi prognostik faktör olduğu ortaya koyulmuştur. Hedefe yönelik tedavilerin eksik olduğu bu kanser grubunda androjen reseptörü ekspresyonunun belirlenmesi yeni tedavi seçenekleri açısından önemli bir rol oynamaktadır. Çalışmamızda triple negatif meme kanserinde genel sağkalım, hastalıksız sağkalım durumunu, androjen reseptör ekspresyonunun sağkalım durumu ve prognostik faktörlerle ilişkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı'na bağlı Medikal Onkoloji Polikliniği'ne 2010-2018 yılları arasında başvuran 75 hasta çalışmaya dahil edildi. Triple negatif meme kanseri tanısı alan bu hastaların patoloji sonuçları incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların tümünde genel ve hastalıksız sağkalım durumu, androjen reseptör ekspreyonu, androjen reseptör pozitifliği ile klinik ve patolojik prognostik faktörlerin ilişkisi incelenmiştir. Bulgular: Hastaların tamamı kadın cinsiyette ve 18 yaş üzeri idi. Yaş ortalaması 52,83 ± 13,2 idi. En geç hasta 32 yaşında, en yaşlı hasta 84 yaşında idi. Vücut kitle indeksi ortancası 26 olarak saptandı. Hastaların %80'inde aile öyküsü yokken, %13,3'ünde aile öyküsü vardı. En büyük tümör çapı 10 cm iken, en küçük tümör çapı 0,1 cm, ortanca değer 2,8 cm olarak saptandı. Hastaların %57'sinde tanı anında lenf nodu tutulumu yokken, %43'ünde lenf nodu tutulumu mevcuttu. Tüm hastalar için 1 yıllık genel sağkalım %97,3 iken, 3 yıllık genel sağkalım %76 olarak saptandı. Tanı anında lenf nodu tutulumu olmayanlarda istatistiksel olarak anlamlı olarak genel ve hastalıksız sağkalım daha uzun bulundu. Hastaların %41,3'ü androjen reseptörü pozitif iken, %58,7'sinin androjen reseptörü negatif idi. Androjen reseptörü pozitif grupta genel sağkalım ve hastalıksız sağkalım daha uzun olarak bulundu, fakat androjen reseptörü pozitif ve negatif grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,997, p=0,9). Androjen reseptörü pozitif hastaların %41,3'ünde izlemde metastaz gelişmiştir. Androjen reseptörü pozitif olan hastalarda negatiflere kıyasla daha fazla kemik metastazı gelişmiştir (p=0,039). İnvaziv lobüler karsinom tanısı alan 5 hastanın hepsi androjen reseptörü pozitif grupta idi. Histolojik gruplar açısından androjen reseptörü pozitif ve negatif grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. Androjen reseptörü pozitif hastalarda tanı anında lenf nodu tutulumu olmayanlarda genel ve hastalıksız sağkalım süresi daha uzundu (sırasıyla p=0,038, p=0,076). Sonuç: Çalışmamızda triple negatif meme kanseri vakalarında androjen reseptörü pozitifliğinin genel sağkalım ve hastalıksız sağkalım üzerinde olumlu yönde etkileri olduğunu saptadık. Östrojen ve progesteron reseptörü gibi androjen reseptörünün de rutin histopatolojik değerlendirilmeye alınması ile triple negatif meme kanseri grubunda eksik olan hedefe yönelik tedavi grubunda anrojen reseptörünü hedefleyen tedavilerin umut vaat edebileceği düşünülmektedir.

AndrojenlerGen ifadesiMeme hastalıkları+5
Merve Aydın
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

SGLT-2 (sodyum-glikoz kotransporter-2) inhibitörü kullanan hastalarda alt üriner sistem semptomlarının sorgulanması ve yaşam kalitesi üzerine etkilerinin araştırılması

Sodyum-glikoz kotransporter-2 inhibitörleri, diabetes mellitus tedavisinde son yıllarda giderek popülerlik kazanan antidiyabetik etkisi dışında kardiyo-renal ve metabolik faydaları ile ön plana çıkan oral antidiyabetik ajanlardır. Gelecek yıllar içerisinde diyabet prevalansında öngörülen artış ile kullanımlarının daha da artacağı aşikârdır. Çalışmamız daha önce kısıtlı olarak ortaya konmuş SGLT-2 inhibitörlerinin alt üriner sistem semptomları ve hayat kalitesine etkisini Tip 2 DM'li hastalarda kesitsel anket yöntemi ile incelemeyi amaçlamıştır. Çalışma, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesi Endokrinoloji Bilim Dalı'nda Ekim 2023 -Mayıs 2024 tarihleri arasında polikliniğe başvurmuş olan 105 SGLT-2 inhibitörü kullanan, 105 insülin dışı diğer antidiyabetik ajanları kullanan diyabetik hastalar üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmada erkek ve kadın hastalar uluslararası ve Türkçe geçerliliği bulunan FLUTS/MLUTS anketleri ile ayrı olarak incelenmiştir. Ayrıca hastalara ait komorbid hastalıklar, ilaç kullanımı, sıvı tüketim alışkanlığı, boy ve vücut ağırlığı gibi veriler için ek sorular da yöneltilmiştir. SGLT-2 inhibitörü kullanan ve kullanmayan hastalar arasındaki karşılaştırmaların istatistiksel analizlerinde independent samples t test, Mann Whitney U testi, Ki-Kare/Fisher'in Kesin Testi (Fisher's Exact Test) ve Spearman'ın Korelasyon katsayısı kullanılmıştır. Değerlendirmelerde istatistiksel anlamlılık sınırı olarak p<0,05 kabul edilmiştir. Yapılan analizler sonucunda, SGLT-2 inhibitörü kullanan erkek hastalarda idrar frekansında artış saptanmış (p=0,015), işeme, depolama ve noktüri şikâyetlerinde ise SGLT-2 inhibitörü kullanmayan gruba göre farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Kadın hastalar için yapılan analizlerde ise SGLT-2 inhibitörü kullanımının işeme, depolama ve inkontinans şikayetleri üzerinde anlamlı etkisi gözlenmemiştir (p>0,05). Çalışmamızda dapagliflozin ya da empagliflozin kullanmanın alt üriner sistem semptomlarına erkek hastalar için farklı katkılarda bulunmadığı ortaya konmuş fakat kadın hastalar için dapagliflozin kullanan grupta işeme rahatsızlık skorlarında artış olduğu gözlenmiştir (p=0,048). Çalışmamız, SGLT-2 inhibitörlerinin alt üriner sistem semptomlarına katkısını erkek ve kadınlar için ayrı ayrı, kontrol grubuna karşı ve bütüncül olarak değerlendirmesi nedeni ile bir ilktir. Erkek hastalarda idrar frekansındaki artışa katkı yapması ve etkinin 6 haftadan uzun süreli ilaç kullanımında gösterilmiş olması nedeni ile daha önceki çalışmaların pek çoğundan farklılık arz etmektedir. Ayrıca SGLT-2 inhibitörü kullanan erkek hastalarda idrar frekans şikâyeti skorlarının 1 yıl öncesi ve 1 yıl sonrası ilaç kullanan hastalar için benzer olması pollakürinin olasılıkla 1 yıldan uzun süreli ilaç kullanımında da devam ettiğini düşündürtmektedir. SGLT-2 inhibitörleri ile inkontinans ilişkisini araştırması ve işeme/depolama fazlarına ait değerlendirmeler ile SGLT-2 inhibitörlerinin alt üriner sistem semptomlarına olan etkisine yeni bir bakış açısı sunmuştur. Çalışmamızın literatürdeki boşluğu doldurabilmek için bir adım olduğu, akılcı ilaç kullanımına katkı sağlayacağını düşünmekte ve önümüzdeki süreçte de SGLT-2 inhibitörleri ile daha büyük popülasyonlarda tekrarlanacak araştırmaların ilaç sınıfına olan bakış açımızı zenginleştireceğini umut etmekteyiz.

Burak Çevirici
Baskent University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2010-2020 yılları arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Polikliniğine başvuran esansiyel trombositemi tanılı hastaların klinik özellikleri ve tedavi sonuçları

Amaç: Bu çalışmada esansiyel trombositemi (ET) hastalarının demografik özellikleri, tanı anında laboratuvar değerleri, klinik semptomları, uygulanan tedavi yöntemleri ve takiplerinde izlenen komplikasyolarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi, Hematoloji polikliniğinde 2010-2020 yılları arasında ET tanısı ile takip edilen 397 hasta belirlenmiş olup, çalışma kriterlerini karşılayan 176 hastanın verileri incelenmiştir. Hastaların yaşı, tanı tarihi, son görülme tarihi, cinsiyeti, dalak boyutu, tanı anında laboratuvar tetkikleri, ek hastalıkları, genetik analizleri (Janus-tipi tirozin kinaz 2 (JAK2), kalretikülin (CALR), miyeloproliferatif lösemi virüs onkogeni (MPL), kemik iliği bulguları, komplikasyonları ve uygulanan tedavileri kaydedilmiş ve hastalar retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışma 96'sı (%54.5) kadın ve 80'i (%45.5) erkek, ortanca yaşı 64 (20-87) olan 176 hasta ile yapılmıştır. Hastaların en sık başvuru semptomları halsizlik (%44), baş ağrısı (%20) ve parestezi (%16) olarak bulunmuştur. Hastaların %70'inde JAK2 mutasyonu pozitif tespit edilmiştir. JAK2 mutasyonu negatif hastaların ise %31.5'inde CALR mutasyonu ve %9'unda MPL mutasyonu pozitiftir. Tanı anındaki bakılan laboratuvar parametrelerinde; ortalama hemoglobin (hb) değeri 13.95 (±1.94) g/dL, ortalama lökosit değeri 11.968 (±7.111)x109/L, ortalama trombosit değeri 945.789 (±366,593)x109/L ve ortalama laktat dehidrogenaz (LDH) değeri 339.8 (±175.34) U/L bulunmuştur. Takipte 12 (%9.7) hastada transformasyon, 7 (%5.7) hastada tromboz, 4 (%3.2) hastada hemoraji komplikasyonları gelişmiştir. Tüm olgularda ortanca sağkalım süresi 112.46 aydır. 60 yaşın üstündeki, kemik iliği fibrozis skoru yüksek, tromboz risk skoruna göre yüksek risk grubundaki ve takipte transformasyon gelişen hastalarda ortalama sağkalım süresinin azaldığı izlenmiştir. JAK2 mutasyonu pozitif ve negatif hasta grupları karşılaştırılmalı değerlendirildiğinde, JAK2 mutasyonu pozitif hastalarda tromboz riskinin arttığı, hb ve lökosit seviyelerinin yüksek olduğu, trombosit seviyelerinin düşük olduğu bulunmuştur. CALR mutasyonu pozitif hastaların tanı yaşının daha düşük, erkek cinsiyet sıklığının daha fazla olduğu ve sıklıkla düşük tromboz risk grubunda olduğu izlenmiştir. MPL mutasyonu pozitif hastaların ise tanı yaşı daha yüksek bulunmuştur. Hastalar 60 yaş ve altı ile 60 yaş üstü olacak şekilde iki gruba ayrılıp değerlendirildiğinde, 60 yaş üstü hastalarda tanıda tromboz öyküsünün, komplikasyon sıklığının, lökosit ve LDH seviyelerinin arttığı, hb'nin düşük olduğu görülmüştür. Hastalar takipte transformasyon gelişip gelişmemesine göre iki gruba ayrılıp laboratuvar ve klinik özellikleriyle değerlendirildiğinde, tanı yaşı, cinsiyet, JAK2, CALR ve MPL pozitifliği, kemik iliği fibrozis skoru ve tromboz riski açısından gruplar arasında farklılık izlenmemiştir. Transformasyon gelişen hastalarda splenomegali görülme oranı daha yüksek bulunmuşken, tanı anındaki hb seviyeleri daha düşüktür. Transformasyon gelişen hastaların çoğu tromboz risk skoruna göre yüksek riskli hasta grubundadır. Sonuç: Çalışmamızda ET hastalarının özellikleri literatür ile uyumlu bulunmuştur. Tanı anında anemisi ve splenomegalisi olan hastalarda transformasyon sıklığı daha fazla bulunmuştur. İleri yaş hastalarda tanı anında tromboz öyküsü varlığı ve komplikasyon izlenme riski daha yüksek bulunmuştur. JAK2 mutasyonunun tromboz açısından önemli bir risk faktörü olduğu görülmüştür. İleri yaş (>60 yaş), grade >1 kemik iliği fibrozisi, yüksek tromboz risk skoru ve transformasyon gelişiminin ortalama sağkalım üzerine negatif etkisi olduğu görülmüştür. ET hastalarında yaşam süresinin uzatılması ve tedavi seçeneklerinin belirlenmesi açısından tanı anında splenomegali varlığının değerlendirilmesi, KVR faktörlerinin tespiti ve gen mutasyon analizleri oldukça önemlidir. Anahtar Kelimeler: Esansiyel trombositemi, JAK2, tromboz, transformasyon

JAK 2Retrospektif çalışmalarTedavi+4
Gözde Ermiş
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karaciğer sirozu tanılı hastaların etiyolojik ve demografik özelliklerinin retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Karaciğer sirozu; karaciğer parankiminin bozulması ve rejeneratif nodüllerin oluşumu ile karakterize, kronik ve ilerleyici bir hastalıktır. İleri evrelerinde genellikle irreversibl olarak kabul edilir ve tek tedavi seçeneği karaciğer naklidir. Çeşitli komplikasyonlarla seyreden, tüm dünyada ciddi mortalite ve morbidite ile ilişkili bir hastalıktır. Çalışmamızda Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji kliniğine başvuran karaciğer sirozu tanılı hastaların demografik, etiyolojik özellikleri, komorbid hastalıkları ve komplikasyon gelişimlerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: 1 Ocak 2010- 31 Aralık 2020 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji kliniği ve polikliniğine başvuran karaciğer sirozu tanılı hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, etiyolojik etkenleri, komorbid hastalıkları, tanı anı ve takiplerinde gelişen komplikasyonları, başvuru anında uluslararası prognostik skorlamalara göre hastalık evreleri retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 61,91 (18-93, ± 13,04) olarak tespit edildi. Dahil edilen hastalardan 444'ü (%36,9) kadın, 757'si (%63,1) erkekti. Etiyolojik olarak yapılan incelemede 866 hastada siroz etkeni tespit edilebilirken, tetkik edilen ve etken tespit edilemeyen 136 hasta kriptojenik siroz olarak kabul edildi. Siroz tanılı hastalardan tetkik veya veri yetersizliği nedeniyle 199 hastada (%16,6) etiyoloji belirlenemedi. Etiyolojik açıdan tetkik edilen 1002 hastanın dağılımına bakıldığında hastaların 327'sinde HBV (%32,6) , 224'ünde HCV (%22,4), 86'sında NASH (%8,6), 78'inde alkol (%7,8), 46'sında otoimmünite (%4,6) etken olarak tespit edildi. Siroz hastalarının 598'inde (%49,8) evresi fark etmeksizin asit saptanırken, asitli hastaların 117'sinde (%19,5) spontan bakteriyel peritonit gelişimi tespit edildi. 168 hastada (%14) en az bir kez özofagus varis kanaması mevcutken, 278 (%23,1) hastada hepatik ensefalopati, 43 hastada (%3,6) hepatorenal sendrom öyküsü mevcuttu. Karaciğer sirozu tanılı hastaların 351'inde (%29,2) tanı anında veya takipleri sırasında hepatosellüler kanser gelişimi tespit edildi. Sonuç: Tarama, düzenli aşılama ve uygun zamanda antiviral tedavi ile viral hepatitlere bağlı siroz insidansında azalma beklense de ülkemizde yapılan diğer çalışmalara benzer şekilde en sık siroz etkeni viral hepatitlerdi. Kronik HBV enfeksiyonu %32,6 ile sirozun en sık nedeni olarak saptandı. Dünya genelinde özellikle gelişmiş ülkelerde siroz etiyolojisinde oranı gittikçe yükselen non-alkolik yağlı karaciğer hastalığına bağlı siroz 86 hastada etken olarak saptandı. Ayrıca kriptojenik siroz olarak değerlendirilen ve etiyolojik verisi yetersiz olan hastalarda önemli oranlarda Diyabetes Mellitus ve metabolik anormallikler mevcuttu. Anahtar Kelimeler: Siroz, etiyoloji, viral hepatit, NASH, komplikasyon

DemografiEtyolojiKaraciğer hastalıkları+3
Velican Arda Eyüpoğlu
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karadeniz Teknik üniversitesi Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi gastroenteroloji polikliniğine 1 Ocak 2010-07 Nisan 2021 tarihleri arasında başvuran kronik hepatit C tanılı hastaların oral tedavi yanıtlarının geriye dönük değerlendirilmesi

Amaç: Dünya çapında sirozun en önde gelen sebeplerinden bir tanesi Hepatit C virüsü (HCV) enfeksiyonudur. Son yıllarda HCV enfeksiyonu tedavisinde; HCV replikasyonunu inhibe ederek virüsün eliminasyonunu sağlayarak kür oluşturan doğrudan etkili antivirallerin (DEA) kullanıma girmesiyle tedavide önemli derecede başarılar sağlanmıştır. Çalışmamızda Kronik Hepatit C (KHC) hastalarının DEA rejimleri ile tedavi başarısının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 16.11.2020 tarihli 2020/310 protokol numaralı etik kurulu onayı ile başlanmıştır. Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Tıp Fakültesi Gastroenteroloji polikliniğine 2010-2021 yılları arasında başvuran KHC tanısıyla takip edilen ve DEA tedavi alan hastaların tedavi yanıtları geriye dönük olarak değerlendirildi. Bulgular: DEA ile tedavi alan toplam 117 hasta değerlendirildi. Değerlendirmeye alınan hastaların %54,7'sini erkek cinsiyet oluşturmaktaydı. Hastaların %66,7'si tedavi naif iken, %58,1'i non-sirotikti. Genotip 1 %88,9'luk oranla en sık görülen genotipti. Hastaların %76,9'unda komorbid hastalık mevcuttu. Bu komorbid hastalıklar içerisinde en sık görüleni %40,2 ile hipertansiyondu. Paritaprevir-Ritonavir-Ombitasvir-Dasabuvir (PrOD) tedavi rejimi verilen hasta grubu %31,6, Sofosbuvir/Ledipasvir (SOF/LDV) verilen hasta grubu %53 ve Glekaprevir+Pibrentasvir (GLE+PIB) tedavi rejimi verilen hasta grubu %15,4 olarak saptandı. Tüm hastalarda tedavinin 4. haftasında HCV-RNA %82,1 oranında negatifleştiği bulundu. Hastaların tedavi sonu yanıtı %97,6, KVY12 oranı %93,9 olarak bulundu. DEA ilaçlar ile tedaviyle hastaların HCV-RNA, ALT, AST, GGT, direkt bilirubin, AFP ve INR düzeylerinde anlamlı oranda düşüş saptandı (p<0,001, p<0,001, p<0,001, p<0,001, p=0,012, p<0,001, p=0,042). Albümin düzeylerinde ise anlamlı oranda artış saptandı (p=0,031). Sonuç: Çalışmamızda DEA ilaçlar ile yüksek oranda tedavi sonu yanıtı ve kalıcı virolojik yanıt (KVY)12 elde edildi. Anahtar Kelimeler: kronik hepatit C, direkt etkili antiviraller, kalıcı virolojik yanıt

Antiviral ajanlarHepatit CHepatit C virüsü+4
Emre Selim
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Portal ven trombozlu (PVT) hastalarda epidemiyoloji, laboratuvar bulguları, klinik özellikler ve altta yatan ilişkili hastalıkların retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Portal ven trombozu (PVT), semptomlarının silik olabilmesi, diğer hastalıklarla karışabilmesi, sıklıkla karın ağrısı şikâyeti ile hastaların başvurmasına rağmen etiyolojide ilk akla gelen tanılardan olmaması nedeniyle tanı ve tedavisi gecikebilen bir hastalıktır. Fakat erken tanınması ve tedavisine başlanması prognoz açısından önemlidir. Çalışmamızda acil tanı ve tedavi gerektirebilecek bir klinik tablo olan PVT'li olguların kendi bölgemizdeki klinik eğiliminin belirlenmesi ve ayrıca hızlı tanı koyulması, etiyolojik tetkiklerin planlanması, hangi tedavi yöntemlerinin uygulanacağına karar verilmesi ve optimal takip stratejisinin ortaya konulması için gerçek yaşam verilerinin elde edilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: KTÜ Farabi Hastanesi'nde 2005-2020 yılları arasında PVT tanısı alan olguların klinik özellikleri, altta yatan ilişkili hastalıkları ve olgulara uygulanan tedaviler ile elde edilen yanıtlar retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil olan 280'i (%68.3) erkek, 130'u (%31.7) kadın, toplam 410 hasta, 273'ü (%66.6) malignitesi olanlar (Grup 1), 72'si (%17.6) malignite tanısı olmayıp siroz tanısı olanlar (Grup 2), 65'i (%15.9) malignite veya siroz tanısı olmayanlar (Grup 3) olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Tanı anındaki ortalama yaş 60 (±13.4) olarak saptandı. Hastaların %65.4'ü semptomatik %34.9'u asemptomatikti. Hastaların %47.8'inde görülen karın ağrısı en sık başvuru şikayeti idi. 273 hastada malignite, 197 (%48) hastada siroz, 8 (%2) hastada kronik miyeloproliferatif hastalık tanıları mevcuttu. 85 (%20.7) hasta karın içi cerrahi geçirmiş, 20 (%4.9) hastada karın içi inflamasyon durumu, 19 (%4.6) hastada karın içi organlarda abse, 18 (%4.4) hastada en az bir trombofilik faktör tespit edilmişti. Toplamda 28 (%6.8) hastada sadece sistemik, 28 (%6.8) hastada hem sistemik hem lokal, 342 (%83.4) hastada sadece lokal risk faktörü saptanmış, 12 (%2.9) hastada ise risk faktörü saptanamamıştı. 291 (%71) hastada kronik, 119 (%29) hastada akut tromboz görüldü. 99 (%24.1) hastada portal venin uç dallarından biri ile sınırlı, 232 (%56.6) hastada portal ven gövdesinde veya her iki uç dalda, 79 (%19.3) hastada ise aksesuar ven (splenik veya süperior mezenterik ven) tutulumu olan trombüs görüldü. Hastaların yalnızca %34.5'ine PVT nedeniyle tedavi uygulanabilmiş, kontrol verisine ulaşılabilen hastaların %35.1'inde rekanalizasyon sağlanabilmişti. Sonuç: PVT gelişiminde siroz ve malignite tüm sebepler arasında en önemli risk faktörleri olmakla birlikte, trombofilik faktörlerin de eşlik ettiği görülmektedir. Karın ağrısının nadir sebeplerinden olması nedeniyle tanısında atlanma ve gecikme olan PVT'nin, karın ağrısına özellikle asit ve/veya splenomegalinin eşlik etmesi halinde akla erken getirilmesi gerekmektedir. Nadir görülen PVT hakkında hem sirotik hem non-sirotik hastalar açısından kapsamlı çalışmaların yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Portal ven trombozu, antikoagülasyon, siroz, malignite, HCC

Emboli ve trombozEpidemiyolojiPortal sistem+3
Ahmet Serdaroğlu
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Non-alkolik yağlı pankreas hastalığının (NAFPD) klinik özelliklerinin ve hastalık ile ilişkili faktörlerin retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Tıp Fakültesi'nde herhangi bir nedenle abdomen bilgisayarlı tomografi (BT) çekilen ve non-alkolik yağlı pankreas hastalığı (NAFPD) saptanan olguların klinik özelliklerinin retrospektif olarak belirlenmesi ve bu durum ile ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada 01.04.2004-30.09.2019 tarihleri arasında KTÜ Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi'nde herhangi bir nedenle abdomen BT çekilip NAFPD saptanan 3054 hasta belirlenmiş olup çalışma kriterlerini karşılayan 2887 hasta dahil edilmiştir. Hastaların demografik verileri ve laboratuvar bulguları (radyolojik tanı anından itibaren 12 hafta öncesi ya da 12 hafta sonrası içerisinde) hastane veri tabanı üzerinden retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışma 1254'ü (%43.3) kadın, 1633'ü (%56.6) erkek olmak üzere toplam 2887 hasta ile yapılmıştır. Ortalama yaş 67.03 ± 11.29 olup hastaların %60.8'ini 65 yaş ve üzeri oluşturmaktadır. Pankreas yağlanması saptanan hastaların %24.4'ünde tip 2 diabetes mellitus (T2DM), %41.1'inde hipertansiyon (HT) ve %26.5'inde non-alkolik karaciğer yağlanması (NAFLD) görülmektedir. Glukoz ortalaması 124.7 ± 59 mg/dL, HbA1c ortalaması %7.14 ± 1.74, HOMA-IR ortalaması 6.48 ± 6.02 mg/dL, total kolesterol ortalaması 189.2 ± 49.3 mg/dL, trigliserit ortalaması 149.8 ± 82.4mg/dL, LDL ortalaması 118 ± 41.5 mg/dL, HDL ortalaması 43 ± 12.5 mg/dL, ALT ortalaması 27.2 ± 56.1 U/L, AST ortalaması 40.6 ± 205.9 U/L, GGT ortalaması 62.5 ± 115.9 U/L ve amilaz ortalaması 65.6 ± 85.2 U/L olarak bulundu. Sonuç: Obezite, tüm yaş gruplarında sıklığı giderek artan ve birçok organda yağ birikimine neden olan önemli bir halk sağlığı sorunudur. NAFPD, obezite epidemisindeki artışla birlikte klinik uygulamada giderek daha fazla tanı alan nispeten yeni bir hastalıktır. Hastalığın patofizyolojisi, klinik seyri ve ilişkili faktörleri henüz net olarak aydınlatılamamıştır. Çalışmamızda NAFPD'nin ileri yaş ve erkek cinsiyette daha sık görüldüğü saptandı. NAFPD'nin bozulmuş glukoz metabolizması ile ilişkili olduğu ve buna T2DM ile NAFLD'nin sıklıkla eşlik ettiği gözlendi. Çalışmamızın tek merkezli ve retrospektif olarak yapıldığı dikkate alındığında, NAFPD ve hastalığın klinik seyrini değerlendirmede çok merkezli prospektif çalışmaların gerektiği kanaatine varıldı.

PankreasPankreas hastalıklarıPankreas yağlanması+1
Nilay Turan
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2010-2020 yılları arasında KTU Tıp Fakültesi hematoloji polikliğine başvuran polisitemia vera tanılı hastaların klinik özellikleri ve tedavi sonuçları

Amaç: Bu çalışmada polisitemia vera hastalarının demografik özellikleri, tanı anındaki laboratuvar değerleri, klinik semptomları, uygulanan tedavi yöntemleri ve takiplerinde izlenen komplikasyolarının değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi, Farabi Hastanesi'nde 2010-2020 yılları arasında Hematoloji Polikliniğinde takip edilen polisitemia vera tanılı 1021 hasta belirlenmiş, çalışma kriterlerini karşılayan 165 hastanın verileri incelendi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, tanı tarihi, son vizit tarihi, dalak boyutu, tanı anında laboratuvar tetkikleri, ek hastalıkları, genetik analizleri (Janus-tipi tirozin kinaz 2 (JAK2)), ekzon 12), komplikasyonları ve uygulanan tedavileri kaydedildi. Bulgular: Bu çalışmada 44'ü (%26.7) kadın, 121'i (%73.3) erkek, ortalama tanı yaşı 58.2 ± 12.6 olan 165 hasta değerlendirildi. Hastaların en sık başvuru semptomları baş ağrısı (%19), kulak çınlaması (%17.6), kaşıntı (%16.7) ve halsizlik (%14.8) iken; en sık eşlik eden hastalık hipertansiyon (%35.8), koroner arter hastalığı (%25.6) ve diyabetes mellitus (%16.8) idi. Hastaların %52.3'ünde splenomegali mevcuttu. Hastaların %94.4'ünde JAK2 mutasyonu pozitif saptandı. Hastaların 97'si (%58.8) düşük riskli, 68'i (%41.2) yüksek riskli olarak değerlendirildi. Tanı anında laboratuvar parametrelerine bakıldığında ortalama hemoglobin değeri 17.4 ± 1.7 g/dL, ortalama hematokrit değeri % 53.2 ± 6.5, ortalama beyaz küre değeri 11.3 ± 4.4 x109/L, ortalama trombosit değeri 471± 227x109/L, ortalama laktat dehidrogenaz değeri 327 ± 122 U/L, ortalama ürik asit değeri 6.3 ± 1.8 mg/dL idi. Tanı anında hastaların %47.3'ünde lökositoz, %53.3'ünde trombositoz mevcuttu. Takipte hastaların %14.7'sinde arteryal tromboz, %7.3'ünde venöz tromboz, %5.3'ünde miyelofibrozis transformasyonu, %1.3'ünde miyelodisplastik sendrom, %1.3'ünde kanama saptandı. Hastalar cinsiyete göre karşılaştırıldığında, erkeklerde tromboz oranları ve ürik asit değerleri daha yüksek izlenirken, kadınlarda ise ortalama beyaz küre ve nötrofil sayısı, ortalama eritrosit dağılım aralığı ve laktat dehidrogenaz değerlerinin daha yüksek olduğu gözlendi. JAK2 mutasyonu pozitif olan hastalarda ortalama eritrosit dağılım genişliği, beyaz küre sayısı, nötrofil sayısı ve trombosit sayısı daha yüksek bulundu. 2 Yüksek riskli hastalarda ortalama tanı yaşı, kronik hastalık varlığı, tromboz oranları, nötrofil sayısı ve RDW değerleri daha yüksek izlenirken, albümin ve lenfosit değerlerinin daha düşük olduğu gözlendi. Trombozu olan hastalarda özellikle koroner arter hastalığı olmak üzere kronik hastalık varlığının daha fazla olduğu tespit edildi. Hastaların ortalama sağkalım süresi 160.3 ± 5.5 ay olarak saptandı. Komorbidite, yüksek risk grubu, arteryal tromboz varlığında sağkalım oranlarının anlamlı şekilde azaldığı görüldü. Sonuç: Çalışmamızda PV hastalarının kronik hastalık varlığı, tromboz öyküsü ve yüksek risk artmış tromboz riski ile ilişkiliydi. Bu yüzden PV hastalarının yönetiminde morbidite ve mortaliteyi etkileyen tromboembolik komplikasyonlar ve tromboz için risk oluşturan faktörler hedeflenmelidir. Anahtar Kelimeler: Polisitemia vera, Tromboz, Transformasyon, Sağkalım

BiyobelirteçlerJAK 2Miyeloproliferatif hastalıklar+4
Özlem Güler
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ailevi akdeniz ateşi tanısı almış olan hastaların sosyodemografik ve klinik özelliklerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada hastanemizde Ailevi Akdeniz Ateşi (AAA) tanısı alan hastaların sosyodemografik ve klinik özelliklerinin retrospektif olarak araştırılması amaçlanmıştır. Gereç yöntem: Çalışmaya Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi'ne 2014-2022 yılları arasında AAA tanısı konulan 150 hasta dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, aile öyküsü, atak sıklığı, amiloidoz varlığı, biyolojik tedavi kullanımı, eşlik eden hastalık öyküsü, kolşisin tedavi dozları, ek tedaviler, artrit varlığı, MEFV gen analizi sonuçları ve tanı anındaki laboratuvar değerleri retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular:Hastaların 103'ü (%68,7) kadın, 47'si (%31,3) erkek olup, ortanca yaş 32 (18-79) idi. Aile öyküsü sorgulanan 104 hastanın 54'ünde (%51,9) aile öyküsü pozitifti. Tanı anında hastaların%91,3'ünde (n=137) karın ağrısı, %62,7'sinde (n=94) eklem ağrısı, %46'sında (n=69) ateş, %22,7'sinde (n=34) göğüs ağrısı vardı. Yedi(%4.7) hastada vaskülit ve 7 hastada (%4,7) ise amiloidoz tespit edildi. 8 (%5,3) hastaya apendektomi yapılmıştı. Tanı alan 144 (%96) hastaya kolsişin başlanırken, 2 hastaya IL-1 antagonisti, 1 hastaya anti-TNF başlanmıştı. Yüz yedi (%76) hastaya MEFV gen mutasyon analizi yapıldı ve 2 hastada MEFV gen mutasyonu saptanmazken,40 hastada (%37,3) M694V, 38'inde ( %35,5) R202Q, 27'sinde (%25,2) V726A ve 17'inde (%15,8) E148Q genlerinde heterozigot pozitif mutasyon, 10 hastada (%9,3) M694V ve 2 hastada ( %1,8) R202Q homozigot pozitif gen mutasyonu saptandı. Sonuç: Genel olarak çalışmamızda elde ettiğimiz veriler ülkemizde yapılan birçok çalışma gibi literatürde bulunan çalışmalar ile uyumluydu. Çalışmamızda kendi merkezimizin verileri sunulmuş olup, bunun geriye dönük ulusal bir veri tabanı oluşturmaya katkısı olabileceği düşüncesindeyiz. Anahtar Kelimeler:Ailevi Akdeniz Ateşi, MEFV

Ailesel akdeniz ateşiRetrospektif çalışmalarSosyodemografik özellikler
Sahıla Safarlı
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diffüz büyük B hücreli lenfomada PUMA, P53 ve BCL2'nin prognostik öneminin değerlendirilmesi

Giriş: Lenfomalar, lenfoid dokudan köken alan neoplazmlardır. Lenfoid hücre gelişiminin herhangi bir aşamasından köken alabilirler. Prognoz, lenfoma alt tipine bağlıdır. İndolent lenfomalar daha uzun sağ kalıma sahip olmasına rağmen genel olarak iyileşmez kabul edilir. Agresif lenfomalar daha hızlı progrese olur ancak iyileşme oranları daha yüksektir. Diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL), non-Hodgkin lenfoma (NHL) vakalarının yaklaşık olarak %30'unu kapsamakta olup en yaygın NHL histolojik alt tipidir. DBBHL'li hastalar tipik olarak hızlı bir şekilde büyüyen, en çok boyun veya karın bölgesinde nodal yayılım gösteren semptomatik bir kitle ile kendini gösterir. Sistemik 'B' semptomları (ateş, kilo kaybı, gece terlemeleri) hastaların yaklaşık %30'unda görülür. Kemik iliği tutulumu ve ekstranodal ekstramedüller tutulum vakaların sırasıyla %30 ila 40'ında görülür. Apoptozis programlı hücre ölümüdür. Bu süreçte rol oynayan mekanizmalardan PUMA ve P53, BCL2 aracılığı ile fonksiyon gösterirler ve temel olarak apoptozisin gerçekleşmesini sağlarlar. PUMA, P53 ilişkili ve ilişkisiz olarak apoptozisi indükleyebilir. Amaç: Bu çalışmada, DBBHL'de BCL2, P53 ve PUMA'nın genel sağkalım ve hastalıksız sağkalım üzerine etkisi olup olmadığını değerlendirmeyi amaçladık. DBBHL hastalarının lenf nodu örneklerinde PUMA, P53 ve/veya BCL2 arasında sağkalım üzerine bir ilişki olması halinde, bu parametreler prognostik bir gösterge ve/veya hedefe yönelik bir tedavi seçeneği olarak kullanılabilir. Gereç ve Yöntem: Tanısal amaçlı lenf nodu eksizyonu yapılmış ve DBBHL tanısı konmuş 46 hastanın parafin blok halindeki lenf nodu biyopsi kesitlerine immunhistokimyasal boyama uygulandı. PUMA (cutoff %30) ve P53 (cutoff %50) pozitif veya negatif olarak değerlendirildi. Bulgular: Yaptığımız çalışmada yaş ile OS ve ekstranodal tutulum ile OS ve EFS arasında ilişki saptandı. P53 ve PUMA'nın tek başına pozitifliğinin veya BCL2, BCL6 ve MYC ile birlikte pozitifliğinin sağkalıma etkisi gözlenmedi. P53 pozitif hastalarda IPI skorlamasının sağkalıma etkisi bakıldığında OS açısından anlamlı olduğu görüldü. PUMA pozitif hastalarda IPI, R-IPI ve NCCN-IPI değerlendirildiğinde sağkalım açısından anlamlı sonuç bulunamadı. Sonuç: P53 pozitif hastalarda IPI ve sağkalım süreleri arasındaki anlamlı sonuç P53'ün apotozdaki rolüyle ilişgili olabileceği düşünüldü. PUMA pozitif hastaların OS, EFS ve PFS sürelerinin etki etmemesinin nedeni yaptığımız çalışmada kısıtlı hasta sayısının olması ile ilişkilendirilebilir. Yeterli hasta sayısı ile yapılan çalışmada anlamlı sonuç elde edilmesi durumunda tanı anında PUMA ve P53 çalışılması hastanın genel sağkalımı ile bize bilgi verebilir. Anahtar Kelimeler: Lenfoma, Diffüz büyük B hücreli lenfoma, PUMA, P53, BCL2, apoptozis, prognoz

ApoptozisLenfomaLenfoma-büyük B-hücreli-yaygın+2
Nargız Abdalova
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Doğu Karadeniz Bölgesinde hemodiyaliz etkinliğinin üre kinetik metodlarıyla değerlendirilmesi

Kronik böbrek yetmezligi, yasamı tehdit eden, önemli ölçüde iş gücü kaybına ve çeşitli komplikasyonlara yol açan, hemen her yaş grubunu, etkileyen bir hastalıktır. Renal replasman tedavilerindeki artan bilgi ve teknolojiye rağmen, son dönem böbrek yetmezliği hastalarının morbidite ve mortalitesi hala yüksektir.Kronik hemodializ hastalarında yetersiz diyaliz mortalite ve morbiditeyi artıran bağımsız bir risk faktörüdür.Diyaliz merkezlerinde özellikle postdiyaliz kan numunesinin alınmasında kılavuzlara uyma oranı düşüktür. Bu nedenle bazı hastalarda diyaliz yetersizliği olmasına rağmen işlemdeki hatalar nedeniyle diyaliz yeterliliği varmış gibi görülmektedir. Özellikle postdiyaliz kan numunelerini alan personelin kılavuzların ön gördüğü kritik basamaklar konusunda eğitilmesi daha doğru verilerin elde edilmesini sağlayacaktırHemodiyaliz hastalarında mortalite ile ilişkili olan yaşam kalitesi belli aralıklarla değerlendirilmeli ve daha iyi yaşam kalitesini sağlamak için çaba gösterilmelidir.Sonuç olarak; diyaliz merkezlerinin kayıt sistemi güçlendirilmeli, standartları oluşturan kılavuzlara tüm merkezlerin uyması sağlanmalı ve diyaliz hastalarının yaşam süresini ve kalitesini arttırmak için kılavuzlardaki kalite göstergelerine ulaşılması hedeflenmelidir.

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronikDiyaliz+7
Erdal Güngör
Karadeniz Technical University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otoimmün hemolitik anemi ve idyopatik trombositopenik purpuralı hastalarda periferik kan T regulatuar hücre ve B lenfosit alt grup değişiklikleri

Erişkinlerde ITP öncelikli olarak artmış trombosit yıkımı ile karakterize, kronik,edinsel ve organ spesifik bir otoimmün hastalıktır. Trombositlere karşı otoantikor gelişimive otoantikorlarla kaplı trombositlerin retiküloendotelyal sistemde yıkımı sonucutrombositopeni ortaya çıkmaktadır. Otoimmün hemolitik anemiler otolog eritrositantijenklerine karşı antikor yapımı ile karakterize bir anemi grubudur. Bu çalışmadaidyopatik trombositopenik purpura ve otoimmün hemolitik anemili hastalar da periferikkan T regulatuar lenfositler başta olmak üzere T lenfosit ve B lenfosit alt grup analizlerininyapılması ve varsa mevcut değişikliklerin tanı, tedavi ve prognozla ilişkisininaydınlatılması amaçlandı.ITP'li hasta gurubunda tanı anında periferik kan T regulatuar lenfosit, T lenfosit, Thepler lenfosit ve bellek B lenfosit oranlarının kontrol grubuna göre azaldığı saptandı(sırası ile; 0.25±0.17, 67.6±7.7, 40.9±8.8, 1.57±1.24 - 1.14±0.77, 73.5±4.4, 49.5±4.4,4.38±2.41 ). Sitotoksik T lenfosit ve B lenfosit oranlarında ise anlamlı farklılık izlenmedi.Tedavi ile başlangıca göre 1. ayın sonunda T regulatuar lenfosit ve bellek B lenfositoranlarında artış gözlendi (sırası ile; 0.50±0.66, 3.0±1.7).Sonuç olarak bu çalışmadan elde edilen bulgular regulatuar T lenfositlerinazalmasının ITP patogenezinden sorumlu olabileceği ve T regulatuar hücre oranlarınıntedavi cevabı ve prognoz hakkında fikir verebileceğini düşündürmektedir. Diğer otoimmünhastalıklarda olduğu gibi ITP patogenezinde de rolü olduğu düşünülen bellek Blenfositlerin ITP hastalarında azalmış olmaları dalak başta olmak üzere retiküloendotelyalsistemde birikmelerine bağlı olabilir. Periferik kan T regulatuar lenfositlerde ve bellek Blenfositlerdeki değişikliklerin biyolojik temelleri, bu değişikliklerin ITP patogenezi vetedavisi üzerine etkilerini analiz eden daha geniş hasta serili çalışmalara ihityaç olduğudüşünülmektedir.

Anemi-hemolitikB lenfositleriOtoimmün hastalıklar+2
Semiha Ayhan
Karadeniz Technical University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetes mellitus hastalarında hipertansiyon, hiperlipidemi, mikrovasküler ve makrovasküler komplikasyon oranı ve diyabetus mellitus kontrolu

Çalışmamızda Karadeniz Teknik Üniversitesi Farabi Hastanesi Endokrinoloji Ve Metabolik Hastalıkları polikliniğinde 1 Temmuz 2008 ile 1 Temmuz 2009 tarihleri arasında takip edilen 363 diabetes mellitus hastası ve öncesinde Karadeniz Teknik üniversitesi dışında takip olup bize başvuran 137 Diabetes Mellitus hastası dahil edildi.Bizim bu çalışmadaki amacımız polikliniğimizda takip edilen hastalarda metabolik hedeflere ulaşma oranımızı saptamak, yeni başvuran hastalar ile takip altındaki hastaları karşılaştırarak tedavi etkinliğimizi belirlemek ve eksikliklerimizi belirleyerek önümüzdeki dönemde hastalarımızda iyi metabolik kontrol sağlamak için çalışmalarımızı değerlendirmektir.Hastaların kullandığı tedavi ve süresi (diyet, oral antidiyabetik ilaç, insülin) HbA1c değerleri ve AKŞ kaydedildi. Hba1c son 3 ay içinde çalışılmış ise o değer kaydedildi. (IDF glisemik kontrol hedeflerine göre) Hedef HbA1c %6.5'nin altı ve açlık kan şekeri 110'ün altı olarak kabul edildi. AKŞ 8 saatlik açlığı takiben sabah, antekübital venden alınan kan ile değerlendirildi. Hastaların rutin değerlendirmede bakılan lipit düzeyleri ve alıyorsa tedavi ve süresi kaydedildi (diyet, statin, fibrat). Son 3 ay içinde çalışılmış lipit değeri varsa o değer kaydedildi. Hiperlipidemi oranına bakıldı. (ADA metabolik kontrol hedeflarine göre) Hedef değerler LDL'de 100mg/dl'nin altında, tirigliseritde 150mg/dl'nin altında, HDL'de 40mg/dl'nin üzerinde kabul edildi. Lipit düzeyleri 8 saatlik açlığı takiben antekübital venden alınan kan ile değerlendirildi.Varsa hipertansiyonu tedavisi ve süresi kaydedildi. Hipertansiyon oranına bakıldı.(ADA hedef kan basıncı kriterlerine göre) Hedef sistolik kan basıncı 130mm/Hg'nın altı, diyastolik kan basıncı 80mm/Hg'nın altı olarak kabul edildi.Mikrovasküler komplikasyonlar (retinopati, nefropati, myopati) ve makrovasküler komplikasyonlar (aterosklerotik kalp hastalığı, periferik arter hastalığı, diyabetik ayak, svo varlığı) kaydedildi ve oranına bakıldı.Retinopati için tek başına mikroanevrizmalar veya beraberinde hemorajiler,exsudalar ve vasküler proliferasyonu olan hastalar seçildi.Diabetik nefropati için spot idrarda total protein/creatinin oranına bakılarak 30 mg /gün den yüksek proteinüri olup buna neden olabilecek idrar yolu enfeksiyonu ve /veya kreatin klirensinin azalmasına yol açan kronik renal yetmezliğe neden olan diğer faktörlerin olmadığı hastalar çalışmaya dahil edildi.Diyabetik nöropati için yüzeyel duyu muayenesi derin duyu muayenesi ortostatik hipotansiyon bakıldı. Erkek hastalarda erektil disfonksiyon sorgulandı.Diyabetik ayağı ve diyabetik ayak öyküsü varsa kaydedildi. Koroner arter hastalığı EKG ve özgeçmiş ile değerlendirildi. Serebrovasküler olay özgeçmiş ile değerlendirildi.Çalışmamız metodolojik tipte bir çalışma olup çalışmamızda elde edilen sonuçların istatiksel değerlendirilmesi Karadeniz Teknik Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalındayapıldı.Hba1c %6,5 in altında 146 (%29,2) olgu, akş 100 ün altında 99 (%19) olgu, LDL 100 ün altında 200 (%40) olgu, TG 150nin altında 290 (%58) HDL 40 ın üstünde 134 (%26,8)olgu saptanmıştır. Hiperlipidemik hasta oranı % 60 olup tedavi alan hasta oranı %58 olaark saptanmıştır. Tedavi başarı oranı %64 olraka saptanmıştır. Çalışmamızda hipertansif hasta oranı %77 olup tedavi alan hasta oranı %56 olarak saptanmıştır. Tedavi başarı oranı %49 olarak saptanmıştır. Nefropati oranı %18,4 olarak saptanmıştır. Retinopati oranı %31,4 olarak saptanmıştır. KAH %7,2, SVO %0,8, PAH %8,6, DA %0,8 olarak saptanmıştır.Metabolik hedeflere ulaşma açısından Hba1c Karadeniz Teknik Üniversitesi endokrinoloji polikliniğinde takipli hastalarla %31.7 hastada %6.5 in altında saptanır iken Karadeniz Teknik Üniversitesi dışında takipli hastalardan %20.4 ünde %6.5 in altında saptanmıştır (p:0.013). HDL, LDL, TG, AKŞ hedef değerlere ulaşma açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır.Sonuç olarak DM tanısı ile takip edilen bu hastaların önemli bir kısmında metabolik kontrol sağlanamamıştır. Bu nedenle, hastaların diyabeti kontrol altına alınıncaya kadar diyabetin akut ve kronik komplikasyonları hakkında bireylerin sosyo- ekonomik ve kültürel yaşantısı da göz önüne alınarak gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. Etkili bir tedavi ve kan sekerinin regülasyonu için diabet merkezlerinin kurulması, gelistirilmesi, diabet ekibinin, hastanın ve ailesinin egitilmesi gerekmektedir.

Diabetes mellitusDiabetik anjiopatilerDiabetik nefropatiler+2
Utku Dönem Dilli
Karadeniz Technical University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prenatal faktörlerin mide kanseri gelişimi üzerine etkisi

Giriş ve Amaç: Bazı kanserlerin gelişmesinde prenatal faktörlerin rol oynadığını düşündürenkanıtlar mevcuttur. Babada yaşın ilerlemesi ile birlikte germ hücre mutasyonlarının sıklığındaartış olması ve annede yaşlanmayla germ hücrelerinde kromozomal aberasyonların sıklığınınartması, özellikle ileri anne ve baba yaşını ilgi çekici bir konu haline getirmektedir. Ancak bukonudaki epidemiyolojik çalışmaların sonuçları çelişkilidir. Biz bu vaka kontrol çalışmasında,başta ileri anne ve baba yaşı gibi prenatal faktörler olmak üzere, mide kanseri riski üzerinde etkiliolabilecek bazı sosyodemografik, çevresel, ailesel ve reproduktif faktörleri inceledik.Materyal ve Metod: Bu çalışmaya, Mayıs 2009 ? Nisan 2010 tarihleri arasında KaradenizTeknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi Tıbbi Onkoloji Polikliniği'ne müracaat edenveya bu tarihler arasında Tıbbi Onkoloji Servisi'nde yatan, mide kanseri tanısı almış 150 hasta veGenel Dahiliye polikliniğine başvuran mide ya da mide dışı kanser tanısı olmayan 300 kontroldahil edildi. Hastaların açık tanıları ve tanı tarihleri patoloji raporlarından belirlendi. Hastalarave kontrollere aynı anket formu uygulandı. Ankette; anne ve baba yaşları, kan grupları, anne vebabanın sigara kullanma öyküsü ile birlikte, mide kanseri riskine etki edebilecek diğersosyodemografik, çevresel, ailesel ve reproduktif özellikler sorgulandı. Diyet alışkanlıklarınıdeğerlendirmek için, son bir yıl içerisinde çeşitli yiyecek ve içeceklerin ortalama tüketiminisorgulayan 35 maddelik bir diyet anketi uygulandı. Ölçümle elde edilen verilerin normal dağılımauygunluğu, her bir grupta Kolmogorov Smirnov testi ile incelenmiştir. Normal dağılıma uyandeğişkenlerin mide kanserli hastalar ve kontrol grubundaki karşılaştırmaları Student-t testi ileyapılmıştır. Normal dağılıma uymayan değişkenler için Mann-Whitney U testi kullanılmıştır.Sayımla elde edilen verilerin analizleri ise ki-kare testi ile yapılmıştır. Anlamlılık düzeyi p<0.05olarak alınmıştır. Mide kanseri oluşumu üzerine etkili bağımsız risk faktörlerini araştırmak içinlojistik regresyon analizi yapılmıştır. Sonuçlar Odds Ratio (OR) ve %95 Güven Aralığı (GA) ilesunulmuştur.Bulgular: Tüm eğitim gruplarında hastaların eğitim durumu, kontrol grubuna göre daha düşükolarak saptandı (p=0.033). Hastaların aylık gelirlerinin kontrol grubuna göre daha düşük olduğutespit edilmiştir (p< 0.001). Hastaların kontrol grubuna göre daha fazla sigara içtiği saptanmıştır(p<0.001). Bu çalışmaya göre, birinci derece akrabalarında kanser öyküsü olanlarda midekanseri riski daha fazladır (p<0.001). Mide kanserli hastaların yakın akrabalarında mide kanserive diğer kanserlerin görülme riski diğerlerine göre daha yüksektir (p<0.001 ve p<0,001). Midekanserli hastaların kontrol grubuna oranla daha düşük kilo ve BMI' ne sahip olduğu tespitedilmiştir (p<0,001 ve p<0,001). Mide kanserli hastalarda A kan grubunun daha yüksek orandagörüldüğü saptanmıştır. Bu çalışmaya göre, göre mide kanserli hastaların doğumda anne yaşı ,kontrol grubuna göre daha yüksektir (p=0.001). Bu çalışmaya göre mide kanserli hastalarındoğum anında baba yaşları kontrol grubuna göre daha yüksektir (p<0.001). Hastaların % 44'nün kontrol grubunun % 32'nin doğumları esnasında anneleri 30 yaş ve üzerindeydi ( p=0.001).Hastaların % 64' nün, kontrollerin % 45,7' nin doğumları esnasında babaları 30 yaş veüzerindeydi (p<0.001). Bu çalışmada, mide kanserli kadınların daha geç yaşta menarş olduğusaptanmıştır (p<0.001). Bu çalışmaya göre 15 yaş ve üzerinde menarş olanlarda mide kanserigelişme riski daha yüksektir (p<0,001). Mide kanserli hastalar kontrol grubuna göre daha erkenyaşlarda menapoza girdiği tespit edilmiştir (p=0,001). Bu çalışmaya göre mide kanserli erkekhastalar kontrol grubundakilere göre daha erken yaşta çocuk sahibi olmuşlardır (p=0.0019).Diyetsel faktörlerin incelenmesinde turşu ve tuzlanmış gıda (p<0,001 ve p<0,001), et veyumurta(p=0,048) ve hayvansal yağ tüketiminin (p<0.001) mide kanserli hastalarda kontrolgrubuna göre daha fazla olduğu bulunmuştur. Bununla birlikte , ekmek ve tahıl ürünleri(p<0,001), süt ve süt ürünleri (p<0,001), portakal suyu (p=0.022), çay ve kahve tüketiminin (p=0.004 ve p=0.002 ) mide kanserli hastalarda kontrol grubuna göre daha az olduğu bulunmuştur.Turşu tüketimi, mide kanseri için bağımsız bir risk faktörüdür ve risk diğerlerine göre 11,48 katdaha fazladır. Mide kanserli hastalar kontrol grubuna göre daha fazla oranda diş fırçaladığıtespit edilmiştir (p=0.022). Bu çalışmada, aşırı sıcak yemek alışkanlığının mide kanseri riskiniartırdığı saptanmıştır (p<0,001). Mangalda pişirilmiş et tüketimi mide kanseri riskiniartırmaktadır (p<0,001).Bu çalışmada mide kanserli hastalar ve kontrol grubu karşılaştırıldığında, yaş (p=0,669) ,cinsiyet (p=0,886), aile tipi (p=0.13), medeni durumları (p=0.734), annelerinin sigaraalışkanlıkları (p=0,554), babalarının sigara içme alışkanlıkları (p=0.071), tanı anındaki boyları(p=0,307), anne ve baba arasındaki akrabalık ilişkisi (p=0.401), ortalama ilk doğumla sonuçlanangebelik yaşı (p=0,831), ortalama menopoz yaşı (p=0.55), erkeklerin çocuk sahibi olup olmama(p= 0,490), çocuk sayısı (p=0,419), günlük fiziksel aktivite (p=0.501), sebze ve meyve tüketimi(p=0,174), alkol kullanma alışkanlığı (p=1,000), diş sayısı (p=0.601) ve aynı veya ayrı tabaktayemek (p=0,091) faktörlerinin mide kanseri için risk faktörü olmadığı bulundu.Tartışma: Bizim sonuçlarımız, literatürde ileri anne-baba yaşı ve annenin sigara içmesi gibiprenatal faktörlerin, bazı kanserlerin gelişmesinde risk faktörü olabileceğini bildiren çalışmalarıdesteklemektedir. Bu çalışma, doğum sırasında ileri anne veya baba yaşına sahip olmanın vesigaraya prenatal maruziyetin yetişkin yaşlarda mide kanseri riskini artırdığını bildiren ilkçalışmadır. Ancak, bu konuda daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

KarsinomaKromozom düzensizlikleriMide neoplazmları+3
Mustafa Karagülle
Karadeniz Technical University
2010
00