
265
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Radyofrekans ve elektrokoter cihazı ile yapılacak insizyonların, konvansiyonel bistüri insizyonları ile immünohistokimyasal ve histopatolojik olarak karşılaştırılması
Cerrahi sırasında yumuşak doku insizyonları için birçok enstrümandan faydalanılmaktadır. Bunlar arasında konvansiyonel bistüriler, cerrahi operasyonlarda yıllarca en fazla kullanılan enstrümanların başında gelmektedir. Bu yüzdendir ki; konvansiyonel bistürilerin kullanımları hakkında klinisyenlerde yerleşik bir tecrübe oluşmuştur. Konvansiyonel bistüriler; kullanım kolaylıkları ile birlikte, tam bir insizyon sağlama kapasitesine sahiptirler. Dolayısıyla cerrahinin başarıya ulaşmasında klinisyenlere katkısı büyüktür. Bunun yanı sıra; çevre dokulara zararlı olan yan ısı oluşturmamaları, düşük maliyetli oluşları ve dokuya yapışmak gibi bir özelliklerinin olmaması, konvansiyonel bistürileri cerrahi operasyonlarda en çok tercih edilen enstrümanlar haline getirmiştirAncak konvansiyonel bistüriler, cerrahi sırasında oluşan kanama kontrolü problemleri (hemostaz) konusunda yeterli değillerdir. Kullanımları sırasında neden oldukları kanama, klinisyenlerin operasyon sahasını zaman zaman net bir şekilde görmesine engel olabilmektedir. Zaman zaman cerrahi operasyonlarda, uygulanan kesi işlemleri sonrası dokuların koagüle olması istenmekte ve böylelikle bölgede kanama olmaması için bir tıkaç oluşturma gereksinimi doğmaktadır. Buna ek olarak; majör cerrahi operasyonlar sırasında sebep olabilecekleri damarsal yaralanmalar ve aşırı kanama, cerrahinin başarısını olumsuz yönde etkileyebilmektedirBununla beraber; hacmi ufak dokuların eksizyonu, konvansiyonel bistüriler tarafından verimli bir şekilde yapılamamaktadır. Çünkü kullanımları sırasında etkin olabilmeleri için, klinisyenin konvansiyonel bistürilere destek oluşturacak bir yerden yada bir dokudan faydalanması gerekmektedir. Buna ek olarak; yumuşak doku yüzeyinin daima nemli ve kaygan olduğu dikkate alınmadığında, konvansiyonel bistürilerin istenmeyen kesi ve doku ezilmelerine sebebiyet verebildiği bildirilmiştirBu nedenle araştırmacılar konvansiyonel bistürilere alternatif oluşturacak metotlar üzerinde çalışmalar yapmışlardır. Bu metotların başında elektrocerrahi ve lazerler gelmektedir. Çok az da olsa araştırılan bir diğer metot radyocerrahi metodudur. Bu çalışmada konvansiyonel bistüriler, elektrocerrahi ve radyocerrahi metotları ile genel olarak yara iyileşmesi ve enstrüman performansı açısından karşılaştırılmışlardırÇalışmamızda karşılaştırılan bu 3 metot arasında, yara iyileşmesi ve enflamatuar reaksiyon oluşturma potansiyeli açısından anlamlı bir fark bulunamamıştır. Enstrüman performansı açısından bakıldığında ise her 3 metodun kendine özgü bir takım özellikleri ön plana çıkmaktadırBuna göre;?Elektrocerrahi metodunun, hemostaz açısından diğer metotlara göre oldukça üstün bir performansa sahip olduğu,?Doku yapışması ve doku etkisi(doku koagülasyonu) açısından yapılan değerlendirmelerde, konvansiyonel bistürilerin diğer cerrahi metotlara göre daha üstün olduğu,?Radyocerrahi metodunun bistüri insizyonlarına göre sadece hemostaz açısından daha üstün olduğu, ancak bu konuda elektrocerrahi kadar başarılı olamadığı,?Cerrahi operasyonlarda istenmeyen stres ve yan ısı oluşturma konusunda konvansiyonel bistürilerin diğer cerrahi metotlara göre daha avantajlı olduğu, ancak bu avantajın çalışmamızda istatistiksel bir anlam kazanmadığı sonucuna varılmıştır.
Dişeti büyümesi olan genç hastalarda farklı yöntemlerle oluşturulan sekonder yaraların iyileşme potansiyeline nitrik oksitin etkisinin değerlendirilmesi
Dişeti büyümeleri klinikte sıklıkla karşılaşılan, birçok hazırlayıcı faktörü olmasına rağmen, ana etkeni bakteri plağı olan periodontal bir hastalıktır. Bütün dişeti büyümelerinin farklı seviyelerde enflamasyon ve beraberinde fibrotik ve genişlemiş bağ dokusu içerdiği günümüzdeki genel kanıdır.NOS izoenzimleri aracılığı ile üretilen NO serbest radikaldir ve genellikle oksidasyon veya nitrasyona uğrayarak biyolojik ortamlardan uzaklaşır. NO'nun bu kararsız yapısı NO'yu kısa ömürlü bir radikal yapar.NO ortamda bulunma miktarına göre doku ve hücrelere karşı etkisini kendi belirler. cNOS tarafından üretilen düşük miktarlardaki NO koruyucu ve düzenleyici etki gösterirken, iNOS tarafından yüksek miktarlarda üretilen NO indirekt etki göstererek zararlı etkiler meydana getirir.Çalışmamızda enflamasyona bağlı dişeti büyümesi olan genç hastalarda split-mouth tekniği kullanılarak konvansiyonel periodontal cerrahi ve elektro cerrahi yöntemleri ile sekonder yara yüzeyleri oluşturuldu. İlk gün alınan biyopsilerden 3 gün sonra gingivektomi işlemini uygulamadan önce deney grubu biyopsileri alındı ve iNOS ekspresyonu immünohistokimyasal olarak incelendi.iNOS pozitifliğinin ve iNOS boyanmasının koter grubunda diğer gruplara kıyasla zamana bağlı istatistiksel anlamlı artış tespit edildi. Her üç grup arasında ise enflamasyon derecelerinde zamana bağlı istatistiksel olarak anlamlı değişim saptanmadı.Klinik ve immünohistokimyasal veriler dikkate alındığında, kötü yara iyileşmesine sahip olduğu literatür bilgisi olarak da bilinen koter grubunun, istatistiksel olarak anlamlı artış gösteren iNOS pozitifliği ile korelasyona sahip olduğu düşünüldü.Sonuç olarak, iNOS enzim düzeyindeki artışın yara iyileşmesinin gecikmesine neden olabileceği, kullanılacak iNOS inhibitörleri aracılığı ile kontrollü NO üretiminin sağlanmasının hem periodontal hastalıkları, hem de yara iyileşmesini regüle edebileceği düşünüldü.
İmplant çevresi gingival fenotipin peri-implant doku sağlığı üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı; kliniğimize başvuran bireylerdeki dental implantların çevresinde bulunan gingival fenotipin belirlenmesi ve mevcut fenotipin implant çevresi doku sağlığıyla ilişkili klinik parametreler üzerindeki etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim Dalı'na başvurmuş, ağız içinde en az 1 yıl önce protetik restorasyonu tamamlanmış en az 1 implantı olan 60 bireye uygulanan 202 dental implant dahil edildi. Çalışma öncesinde hastalar çalışma hakkında bilgilendirildi ve hastalardan bilgilendirilmiş onam formu alındı. Değerlendirme formu; anamnez ve klinik değerlendirme formu olarak ayrıldı. Klinik değerlendirme formunda protetik restorasyonun tipi, dental implant sayısı ve klinik periodontal parametreler (Plak indeksi, gingival indeks, sondalamada kanama, sondalama derinliği, dişeti çekilmesi miktarı, süpürasyon varlığı, keratinize mukoza genişliği, dişeti kalınlığı) kaydedildi. Elde edilen veriler ile gingival fenotipi oluşturan keratinize mukoza genişliği (KMG) ve dişeti kalınlığının (DK), klinik periodontal parametrelere etkisi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen implantların; 115'inin yeterli, 87 implantın ise yetersiz KMG'ye sahip olduğu bulundu. Aynı zamanda 74 implantın çevresindeki DK'nın kalın olduğu, 128 implantın çevresindeki DK'nın ince olduğu bulundu. DK ince olanların KMG'si, DK'sı kalın olanlara göre düşük bulundu (p<0,05). KMG'si yeterli olanların plak indeksi, gingival indeks, sondalamada kanama, sondalama derinliği, dişeti çekilmesi ve süpürasyon varlığı düşük bulundu (p<0,05). DK'sı kalın olanların gingival indeks, sondalamada kanama, sondalama derinliği, dişeti çekilmesi ve süpürasyon varlığı düşük bulunurken (p<0,05), DK ile plak indeksi arasında anlamlı bir fark bulunmadığı görüldü (p>0,05). Aynı zamanda dişeti kalın olan bölgelerde ve keratinize mukoza genişliği yeterli olan bölgelerde fırçalamada ağrı varlığı daha düşük bulundu. Sonuçlar: Keratinize mukoza genişliği ve dişeti kalınlığı, peri-implant doku inflamasyonuyla ve dişeti çekilmesiyle ilişkili bulunmuştur. Peri-implant dokulardaki sağlığın sürdürülebilmesi için en az 2 mm keratinize mukoza genişliği ve kalın bir dişetinin bulunması önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Dental implant, Dişeti kalınlığı, Gingival fenotip, Keratinize mukoza genişliği, Peri-implant hastalıklar
COVID-19 pandemisinde Biruni Üniversitesi öğrencilerinin koronavirüs farkındalık, anksiyete ve ağız bakım alışkanlıklarının değerlendirilmesi
Ertem, E. (2024). COVID-19 Pandemisinde Biruni Üniversitesi Öğrencilerinin Koronavirüs Farkındalık, Anksiyete ve Ağız Bakım Alışkanlıklarının Değerlendirilmesi. Doktora Tezi, Biruni Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, İstanbul. COVID-19 pandemisi döneminde, Biruni Üniversitesi öğrencilerinin COVID-19 farkındalık, anksiyete durumları ve ağız bakım alışkanlıklarındaki değişiklikleri incelemek amacı ile yürütülen bu çalışma İstanbul ilinde yer alan Biruni Üniversitesinde Kasım 2021–Mayıs 2022 tarihleri arasında, 562 üniversite öğrencisi dahil edilerek yapılmıştır. Veriler, "Google Formlar" (Google Inc., Kaliforniya, ABD.) platformu aracılığıyla çevrimiçi anket yöntemiyle beş bolümden oluşan veri toplama formu kullanılarak toplanmıştır. Araştırmadaki veriler; kişisel bilgi formu, koronavirüs (COVID-19) anksiyete ölçeği, koronavirüs farkındalık ölçeği, COVID-19 pandemisi öncesinde ağız bakım alışkanlıkları ve COVID-19 pandemisi sırasında ağız bakım alışkanlıkları formları ile elde edilmiştir. Çalışmamız üniversite öğrencilerinde COVID-19 farkındalık, anksiyete ve ağız bakım alışkanlıkları ve ağız bakım alışkanlıklarındaki değişimi birlikte inceleyen literatürdeki ilk çalışmadır. Elde edilen sonuçlara göre; koronavirüs anksiyetesinin sadece okunmakta olan üniversite birimi, yıl-sınıf düzeyi, aile geliri, anne mesleğine göre anlamlı farklılık gösterdiği belirlenmiştir (P < 0,05). Koronavirüs farkındalığı toplamında ise yaş değişkeni ile anlamlı bir ilişki olduğu; yaşanan yer, sınıf-yıl düzeyi, anne mesleğine göre anlamlı farklılıkların olduğu tespit edilmiştir (P < 0,05). Pandemi sırasında pandemi öncesi döneme göre, diş fırçalama sıklığında, ağız bakım suyu kullanım sıklığında, dil fırçalamada, diş fırçası değiştirme sıklığında, diş ipi kullanım sıklığında, asitli içecek tüketim sıklığında artış olmuştur (P < 0,05). Anahtar Kelimeler: COVID-19 Pandemisi; Oral Hijyen; Üniversite Öğrencilerinde Anksiyete; Üniversite Öğrencilerinde Farkındalık.
Farklı dental implant yüzey özelliklerinin biyofilm oluşumuna etkisinin İn-Vitro olarak değerlendirilmesi
İmplant yüzeyinin pürüzlülüğü, morfolojisi, oksit tabaka kalınlığı ve hidrofilik özellikleri; hücre adezyonu, erken osseointegrasyon ve mikrobiyal kolonizasyon üzerinde belirleyici rol oynamaktadır. Peri-implantitis mikrobiyal plak birikimi ve enfeksiyon sonucunda meydana gelen alveolar kemik kaybı ile ilişkilendirilen ve implant kaybına neden olabilen bir hastalıktır. Bu in vitro çalışmanın amacı farklı yüzey özelliklerine sahip; anodize edilmiş nano yapılı ultra hidrofilik boyun bölgesi ve mikropürüzlü gövde bölgesinin biyofilm tutunması açısından karşılaştırılmasıdır. Mikrobiyoloji laboratuvarında biyofilm oluşturulduktan sonra ilk grup dört implant Taramalı Elektron Mikroskopisi (SEM) görüntüleme analizleri için, ikinci grup dört implant toplam biyofilm kütle ölçümü için kullanıldı. Çalışmada boyun bölgesi pürüzlülüğü 0.5 µm, gövde bölgesi pürüzlülüğü kademli olarak 0.9 µm'dan 1.4 µm'a kadar değişen sekiz adet 4.3 mm çap ve 11.5 mm boya sahip Nobel Biocare TiUltra implant kullanıldı. Çalışmamızda, tüm implantlar etrafında Streptococcus mutans (S. mutans) biyofilmi oluşturularak yüzeyler SEM ile incelendi. Boyun ve gövde bölgelerinde iki ayrı gözlemci tarafından iki ayrı günde iki ayrı bakteri sayımı (S. mutans sayımı) yapıldı. Boyun ve gövde bölgelerindeki bakteri sayıları karşılaştırıldı. Gövde bölgesindeki S. mutans sayısı boyun bölgesine göre istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Elde edilen sonuçlar, TiUltra implantların kademeli yüzey tasarımının biyolojik gereksinimlerle uyumlu olduğunu göstermektedir. Daha pürüzsüz ve nano yapılı boyun yüzeyi, biyofilm tutulumunu azaltarak peri implant yumuşak dokuların korunmasına katkı sağlarken; gövde bölgelerdeki artmış pürüzlülük, osseointegrasyonu destekleyen daha geniş bir biyolojik temas alanı oluşturmaktadır. Bu özellikler, peri implantitis riskinin azaltılması ve uzun dönem implant stabilitesinin artırılması açısından klinik olarak anlamlıdır. Anahtar Kelimeler: Anodize implant; İmplant Yüzey Pürüzlülüğü; Peri-implantitis; S. Mutans;
Bağ doku grefti uygulamalarında palatal donör alanda presütur uygulanmasının perioperatif hemostaza ve postoperatif hasta rahatsızlığına etkilerinin değerlendirilmesi
Literatürde palatinal donör bölgede kanamayı yönetmek ve/veya bölgenin iyileşmesini desteklemek için çeşitli yöntemler tarif edilmiştir. Bu teknikler arasında hemostatik ajanlarla birlikte veya tek başına süturlar ya da operasyondan önce hazırlanan akrilik veya plastik palatinal stentler, periodontal patlar ve trombositten zengin fibrin (TZF) gibi materyallerin kullanımı bulunmaktadır (Farnoush, 1978; Kulkarni, Thomas, Varghese ve Bhat, 2014). Ek bir hemostatik ajanın kullanılması genellikle ek cerrahi zaman ve masraf gerektirir ve literatürde palatal kanamanın yönetimi için açıklanan tekniklerin çoğu, kanama meydana geldikten sonra kontrol etmek için kullanılmaktadır. BPA ve/veya terminal damar dallarının dikilmesi, palatal kanamayı kontrol etmek için popüler ve etkili bir tekniktir. Yakın zamanda Kulkarni ve arkadaşları (Kulkarni, Shettar, Bakshi ve Thakur, 2018) büyük palatinal kompresyon süturu (BPKS) yerleştirmek için ayrıntılı bir protokol tanımlamıştır ve bu süturun palatal donör bölgede operasyon öncesi uygulandığında kanamayı kontrol etmek için öngörülebilir bir yöntem olduğunu bildirmişlerdir. Bu protokol, büyük palatinal foramen ve vasküler demetin tahmini konumuna dayandırılmıştır. Bağ doku grefti operasyonu sırasında BPKS tekniğini uygulayan herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Ayrıca palatal donör bölgenin ameliyat sırasında ve sonrasındaki ağrı ve kanama miktarının yanı sıra ağrı kesici alımı, rahatsızlık duyulan gün sayısı, memnuniyet, yaşam kalitesi ve tekrar tedavi olma isteği gibi hasta tarafından bildirilen sonuç ölçütleri incelenmemiştir. Bağ doku grefti prosedürü sırasında azaltılmış intraoperatif kanama, operatörün görüş sahasını artırmaya yardımcı olabilir ve ayrıca postoperatif kanamayı ve hasta tarafından bildirilen olumsuz sonuçları azaltmaya yardımcı olabilir. Çalışmamızda BPKS tekniğinin, tek insizyon yöntemiyle elde edilen bağ doku grefti prosedürlerinde uygulandığında verici bölgedeki yarım kalınlık flebin iyileşmesi üzerinde herhangi bir etkisinin olup olmadığının değerlendirilmesi de amaçlanmaktadır. Tek insizyon yöntemi ile bağ doku grefti alınmadan önce uygulanan BPKS'nin hem intraoperatif kanamayı azaltarak hekim görüş sahasını arttırması hem de postoperatif dönemde 1 hafta tutularak hemostazı ve hasta tarafından bildirilen olumsuz sonuçları azaltması beklenmektedir.
Maksiller anterior ve premolar dişlerde gingival zenit noktaları ve gülümseme hattı ile kişinin özgüveni arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Bu çalışma, başta gülümseme simetrisi olmak üzere dentofasiyal estetik parametrelerin bireylerin dental estetik algılarına bağlı psikososyal etkilenim düzeyleri ile olan ilişkisini incelemek amacıyla yürütüldü. Çalışma, 1 Şubat 2023 ile 30 Eylül 2024 tarihleri arasında Biruni Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde, periodontal olarak sağlıklı 64 gönüllü birey üzerinde gerçekleştirildi. Çalışmada veriler; demografik veri formu, fotogrametrik morfolojik analiz, geleneksel yöntemle gerçekleştirilen gingival zenit (GZ) ölçümü, fotoğraf temelli periodontal fenotip analizi, CIELAB renk sistemi kullanılarak yapılan diş eti rengi analizi ve Turkish Version of Psychosocial Impact of Dental Aesthetics Questionnaire (PIDAQ) ölçeği aracılığıyla toplandı. GZ noktalarının konumları lateral dişlerde karşılaştırmalı olarak ölçülmüş, bireyler GZ simetrisine göre gruplandırıldı. Gülümseme hattı yüksekliği, diş eti rengi, periodontal fenotip ve sigara kullanımı gibi bireysel değişkenlerin PIDAQ skorları üzerindeki etkileri istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgulara göre; GZ ölçümlerinde geleneksel ve fotografik yöntemler arasında uyum gözlendi. Diş eti görünen gülümsemeye sahip bireylerde dental özgüven düzeyinin azaldığı, GZ simetrisinin ise bireylerin psikososyal etkilenim düzeyleri üzerinde doğrudan belirleyici bir etkisi olmadığı saptandı. Sigara kullanan bireylerde marjinal diş eti renginin belirgin şekilde koyulaştığı saptandı. Buna karşın sigara kullanımının PIDAQ skorları üzerine etkili olmadığı bulundu. Yaş, cinsiyet ve diş fırçalama sıklığı, fenotip gibi bazı bireysel değişkenlerin toplam PIDAQ skoru üzerinde anlamlı bir etkisi saptanmamış olmakla birlikte; cinsiyet değişkeninin 'psikolojik etki' alt boyutunda anlamlı bir farklılık oluşturduğu, ayrıca yaşla birlikte erkeklerin bu boyuttan daha fazla etkilendiği belirlendi. Ayrıca, diş fırçalama sıklığı, yaş ve cinsiyet parametrelerinin gingival marjin renginde istatistiksel olarak anlamlı bir değişikliğe yol açmadığı belirlendi. Anahtar Kelimeler: Estetik Diş Hekimliği; CIELAB; Gingival Zenit; PIDAQ
Cerrahi olmayan periodontal tedavinin sigara içen ve içmeyen periodontitisli hastalarda biyobelirteç seviyeleri üzerine etkisi
Periodontitis, tedavi edilmeyen gingivitisi takiben görülen ve gingival enflamasyon, klinik ataşman kaybı, alveoler kemik kaybı ve periodontal cep oluşumu, mobilite artışı ve diş kaybı ile karakterize, yıkıcı bir hastalıktır. Her ne kadar primer etiyolojik faktör mikrobiyal dental plak olarak tanımlansa da periodontal sağlıktan hastalığa geçiş sürecinde konak yanıtı önemli rol oynar. Sigaranın periodontitis için majör bir risk faktörü olduğu ve plağa karşı gelişen konak cevabını değiştirerek hastalığın oluşumunu, şiddetini ve periodontal tedavi sonrası iyileşmeyi etkilediği bilinmektedir. Proenflamatuar ve antienflamatuar sitokinler periodontal hastalık patogenezinde önemli bir yer tutmaktadır. Bu sitokinler arasında interlökin (IL)-1β, IL-10 ve güncel olarak da IL-39 periodontal hastalık ile ilişkilendirilmiştir. IL-39'un fonksiyonlarını ve periodontal hastalıkların patogenezindeki olası rolünü açıklığa kavuşturmak için tedavi sonrası longitidunal değerlendirme ile daha ileri çalışmaların yapılmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Çalışmada, cerrahi olmayan periodontal tedavinin sigara içen ve içmeyen Evre 3 Derece B ve C periodontitisli hastalar ile sigara içen ve içmeyen periodontal sağlıklı bireylerin tükürük ve diş eti oluğu sıvısı (DOS) IL-39, IL-1β ve IL-10 seviyeleri üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Literatür bilgimiz dâhilinde, IL-39 üzerine cerrahi olmayan periodontal tedavinin ve sigaranın etkisinin araştırıldığı bir çalışma bulunmamaktadır. Bu amaçla çalışmaya 50 periodontitisli ve 50 periodontal sağlıklı birey dâhil edilecek, bu iki grup kendi içinde sigara içen ve içmeyenler olarak ikiye ayrılacaktır. Tüm bireylerden çalışmanın başlangıcında klinik ölçümler (Plak indeksi, sondalama derinliği, diş eti çekilmesi, klinik ataşman seviyesi, sondalamada kanama), tükürük ve DOS örneği alınacaktır. Periodontitisli bireylere cerrahi olmayan periodontal tedavi uygulanacak ve tedaviden 12 hafta sonra klinik ölçümler, tükürük ve DOS toplama işlemi tekrarlanacaktır. Tükürük ve DOS örneklerinde IL-39, IL-1β ve IL-10 analizi ELISA yöntemi ile yapılacaktır. Periodontal sağlık ve periodontitiste tedavi öncesi ve sonrası sigaranın etkilerini değerlendirmek üzere kotinin seviyeleri incelenecektir. Bu çalışma ile periodontal hastalıkların teşhisi, hastalık aktivitesinin tespiti, tedaviye yanıtın ve iyileşmenin takip edilmesine yönelik IL-39 tanı kitlerinin geliştirilmesi hedeflenmektedir.
Cerrahi olmayan periodontal tedavinin diş eti oluğu sıvısı ve serum biyobelirteç düzeylerine etkisi
Bu klinik çalışmanın amacı, sistemik olarak sağlıklı, sigara içmeyen, periodontal olarak sağlıklı (S), gingivitis (G) ve evre III derece B periodontitis (P) tanılı bireylerde cerrahi olmayan periodontal tedavinin (COPT) ardından diş eti oluğu sıvısı (DOS) ve serumdaki kompleman C1q tümör nekroz faktörü ilişkili protein-1 (CTRP-1), tümör nekroz faktör-alfa (TNF-α) ve interlökin (IL)-10 düzeylerindeki değişimleri değerlendirmek ve bu biyobelirteçlerin periodontal hastalıkların tanısındaki ayırt edici gücünü belirlemektir. Çalışmaya 69 birey dâhil edildi (S: n=25, G: n=23, P: n=25). Tüm katılımcılarda başlangıç ve COPT sonrası dönemde periodontal klinik parametreler (plak skoru, sondalama derinliği, klinik ataşman seviyesi, sondalamada kanama ve gingival marjin pozisyonu) ölçülmüş; DOS ve serum örneklerinde CTRP-1, TNF-α ve IL-10 düzeyleri enzime bağlı immünosorbent analizi (ELISA) yöntemi ile analiz edildi. Bulgular, COPT sonrası tüm gruplarda klinik parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı bir iyileşme olduğunu ve özellikle DOS düzeylerindeki CTRP-1, TNF-α ve IL-10'un periodontal sağlık ve hastalık gruplarını ayırt etmede yüksek tanısal doğruluk gösterdiğini ortaya koymuştur. ROC analizinde DOS TNF-α ve IL-10'un mükemmel ayırt edicilik sağladığı, CTRP-1'in ise yüksek doğrulukla periodontitisin tanımlanmasında rol oynadığı belirlenmiştir. Serum düzeylerinde ise ayırt edicilik sınırlı kalmıştır. Ayrıca DOS biyobelirteç düzeyleri ile periodontal enflamasyon göstergeleri arasında güçlü korelasyonlar bulunmuştur. Bu sonuçlar, CTRP-1, TNF-α ve IL-10'un DOS düzeylerinin periodontal hastalıkların tanısında ve tedavi yanıtının izlenmesinde klinik olarak değerli biyobelirteçler olabileceğini göstermektedir.
Vida tutuculu ve siman tutuculu implant üstü protezlerin implant çevresi doku sağlığına etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızın amacı kliniğimize başvuran hastalar üzerinde sabit implant üstü protezlerde retansiyon yöntemi (vidalı-simante) ve periimplant dokuların sağlığı arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Kliniğine başvuran, ağız içinde en az 1 yıl süredir vidalı ve simante protezleri bulunan, en fazla 3 ay içerisinde çekilmiş panoramik röntgeni mevcut olan, yaşları 21 ile 65 arasında değişen 90 hasta üzerinden, 73 simante 69 vidalı olmak üzere 142 implant değerlendirilmiştir. Her bir hasta için biri anamnez, biri klinik değerlendirme formu olmak üzere iki bölümden oluşan değerlendirme formu doldurulmuştur. Klinik değerlendirme formunda; restorasyon tutuculuğunun tipi(vida-siman), protetik restorasyonun tipi (tek kuron/çoklu kuron), dental implant sayısı ve periodontal parametreler (plak indeksi, gingival indeks, sondalama derinliği, sondalamada kanama, dişeti çekilmesi, süpürasyon varlığı) kaydedilmiştir. Ayrıca her implant için panoramik radyografi üzerinden mezial ve distal bölgelerdeki kemik seviyesi ölçülmüş, kemik kayıpları milimetrik olarak kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen vidalı ve simante restorasyona sahip implantlar arasında plak indeksi, gingival indeks, sondalamada kanama, süpürasyon ve dişeti çekilmesi parametrelerinde anlamlı fark bulunamazken, cep derinliği (p=0,029) ve radyografik marjinal kemik kaybı (p=0,017) değişkenlerinde simante implant üstü restorasyonlar anlamlı derecede yüksek bulundu. Sonuçlar: Çalışmamız kapsamında incelenen implantlar arasında simante protezlerde daha fazla kemik kaybına ve daha yüksek cep derinliğine rastlanmıştır. Konu ile ilgili prospektif daha çok çalışma yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Periimplant mukozitis, Periimplantitis, İmplantüstü protez, Marjinal kemik kaybı.
Diyabetli yetişkin hastaların periodontal durumunun değerlendirilmesi ve periodontal sağlık hakkında bilinç düzeylerinin ölçülmesi
Amaç: Çalışmamızın amacı; diyabet hastalarının periodontal durumunun değerlendirilmesi, diyabetli yetişkin hastaların diyabet ve periodontal hastalık hakkındaki bilinç düzeyinin ölçülmesi, farkındalıklarının artırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Anabilim Dalı'nda diyabet tanısı konulmuş, takip ve tedavisi yapılan 242 yetişkin hasta katıldı. Hastaların demografik bilgileri, diyabet hikayesi ve ağız diş sağlığı alışkanlıkları, periodontal indeks değerleri, çürük ve eksik dişleri kaydedildi. Periodontal hastalık ile diyabet arasındaki ilişki konusundaki bilinç düzeyi değerlendirme anketi uygulandı. Elde edilen verilerin birbiriyle ilişkisi istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda katılımcıların %67,6'sının kontrolsüz diyabet hastası olduğu, %96,5'inin evre 3 (%35,8) ve derece C (%68,9) periodontitis hastası olduğu tespit edildi. Ara sıra (%36,50) ve yatay fırçalayanların (%48,60) oranı en fazladır. Diş hekimine şikayeti olmadıkça başvurmadıkları (%76,1), diş hekimine gidince diyabeti hakkında bilgi verenlerin oranının fazla olduğu (%69,5) tespit edilmiştir. 'Kanama diş eti hastalığının en önemli belirtisidir' (%60), 'Diş eti sağlığının korunması için düzenli diş fırçalama gereklidir' (%91,5), bilgilerine çoğunluk katılıyorum yanıtını vermiştir. 'Diyabet hastaları diş eti hastalığı için 2-3 kat daha fazla risk altındadır' (%74,5), 'Diyabet ağız kuruluğu gibi oral komplikasyonlara neden olabilir' (%58), bilgilerine çoğunluk kararsızım/bilmiyorum yanıtını vermiştir. Sonuç: Diyabet hastalarının ağız diş sağlığı alışkanlıklarıyla, periodontal hastalık ve diyabet arasındaki ilişki konusundaki bilgi düzeylerinin yetersiz olduğu tespit edildi. Bu nedenle diyabet bakım eğitimlerinde diş hekimleri tarafından ağız diş sağlığı hakkında bilinçlendirici eğitimler verilmesi ve gerekli durumlarda periodontologlarla multidipliner bir tedavi stratejisi sağlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: bilinç düzeyi, diyabet, komplikasyon, periodontal sağlık
Böbrek transplantasyonu yapılan hastaların periodontal durumunun değerlendirilmesi ve ağız diş sağlığı hakkında bilgi seviyelerinin ölçülmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı böbrek transplantasyonu yapılan hastaların kullandıkları immünsüpresan ilaçların periodontal duruma etkilerinin araştırılması, hastaların ağız bakımı alışkanlıklarının ve ağız diş sağlığı hakkında bilgi seviyelerinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza böbrek transplantasyonu yapılmış 120 katılımcı dahil edilmiştir. Katılımcıların demografik verileri, sistemik durumları, dental alışkanlıkları, bilgi seviyeleri ve klinik parametreleri (periodontal sağlık durumu, plak indeksi, gingival indeks, sondlama derinliği, klinik ataşman seviyesi, diş eti büyümesi indeksi) incelenmiştir. Elde edilen veriler kaydedilip istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Nakil öncesinde diş hekimine muayene olan katılımcıların periodontal parametrelerinin ortalamalarının daha düşük olduğu saptandı (p<0,05). İmmünsüpresif rejime ek olarak kalsiyum kanal blokörü kullanan katılımcıların ortalama gingival indeks skoru, sondlama derinliği, klinik ataşman seviyesi ve "klinik olarak anlamlı" diş eti büyümesi prevalansı ve ortalama diş eti büyüme yüzdesi skoru anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0,05). Siklosporin kullanan katılımcıların ortalama diş eti büyümesi yüzdesi skorunun Takrolimus kullananlara göre daha fazla olduğu tespit edildi (p<0,05). Diş eti büyümesi anlamlı olan hasta grubunda ortalama gingival indeks ve plak indeksi değerinin daha yüksek olduğu belirlendi (p<0,05). Sonuç: İmmünsüpresif rejime ek olarak kalsiyum kanal blokörü kullanımın diş eti büyümesini şiddetini arttırdığı tespit edilmiştir. İlaveten kötü ağız hijyeninin de diş eti büyümesi üzerine olumsuz etkisi olduğundan transplant alıcılarında nakil öncesi ve sonrasında düzenli dental muayene yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Böbrek transplantasyonu, İmmünsüpresif İlaçlar, Oral Sağlık, Periodontal Hastalık, Bilgi Seviyesi.
Dicle Üniversitesi Diş hekimliği Fakültesi'nebaşvuran maksiller molar dişlerden en az birieksik olan hastalarda lateral yaklaşımlı sinüstaban ogmentasyonu endikasyonununprevelansının konik ışınlı bilgisayarlıtomografi ile retrospektif olarakdeğerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı en az bir maksiller molar diş eksikliği bulunan hastalarda rezidüel kemiğin ve maksiller sinüsün Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) ile değerlendirilerek lateral yaklaşımlı sinüs taban ogmentasyonu (LYSTO) endikasyonunun görülme sıklığının retrospektif olarak değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, fakültemize başvuran ve çeşitli endikasyonlarla elde edilen, alınma kriterlerine uygun 402 KIBT raporu retrospektif olarak incelenmiştir. 458 maxsiller sinüste ölçüm yapılmıştır. Çalışmamıza kadın ve erkek sayısı eşit olacak şekilde hastalar dahil edilmiştir. Dişsiz sahada rezidüel vertikal kemik yüksekliği (RVKY); maksiller sinüs bölgesinin altında kalan alanda, mesio-distal olarak eşit aralıklı on kesitte ayrı ayrı yapılmıştır. Daha sonra bu on değerin sayısal ortalaması alınarak ilgili bölgenin RVKY mesafesi kaydedilmiştir. Hastalar 18-28, 29-39, 40-50 ve >50 yaş olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. RVKY≤ 5 mm olan hastalar LYSTO gereken hastalar grubuna, RVKY> 5 mm olan hastalar LYSTO gerekmeyen hastalar grubuna dahil edilmiştir. Bulgular: LYSTO gereken hasta oranı %28,20 iken LYSTO gerekmeyen hasta oranı ise %71,80 olarak bulunmuştur. RVKY ölçümüne göre incelendiğinde ise hastaların ortalama RVKY 7,68±3,69 mm (minimum:1,31-maksimum:19,73) olarak bulunmuştur. Yaş dağılımına göre gruplar arasında anlamlı farklılık olmadığı bulunmuştur (p=0,714). Cinsiyet dağılımına bakıldığında gruplar arasında farklılık olduğu görülmektedir. Kadın hastaların oranı LYSTO gereken grupta %41,10 LYSTO gerekmeyen grupta %53,50 olarak bulunmuş olup LYSTO gerekmeyen grupta daha yüksek olduğu bulunmuştur. Erkek hastaların oranı LYSTO gereken grupta %58,90 ve LYSTO gerekmeyen grupta %46,50 olarak bulunmuş olup LYSTO gereken grupta daha yüksek olduğu bulunmuştur (p=0,017). Sonuç: Tüm bu sanuçlara bakıldığında lateral yaklaşımlı sinüs taban ogmentasyonu endikasyonu prevelansı yaşlara göre farklılık göstermezken, cinsiyetler arasında farklılık göstermiştir ve erkeklerde kadınlara oranla daha fazla rastlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Maksiller Sinüs, Rezidüel Vertikal Kemik Yüksekliği, Lateral Yaklaşımlı Sinüs Taban Ogmentasyonu, Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi
Periodontologlar, diş hekimleri, diş hekimliği öğrencileri ve meslekten olmayan kişilerde değişen diş eti özelliklerinin gülümseme estetiği algısı üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızın temel amacı periodontistler, diş hekimleri, diş hekimliği öğrencileri ve meslek dışı kişiler arasında Görsel Analog Skala (VAS) kullanılarak hazırlanan anket aracılığıyla dört farklı dişeti değişikliğine yönelik gülüş estetiği algısını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda belirlenen bir modelin gülümseme fotoğrafları alınmış ve yazılım programı kullanılarak diş etinde inflamasyon, hiperpigmentasyon, siyah üçgen ve diş eti çekilmesi modifikasyonları oluşturulmuştur. Google Forms üzerinden web tabanlı bir anket oluşturulmuştur. Bu modifikasyonların anket katılımcıları tarafından VAS kullanılarak değerlendirilmesi istenmiştir. Çalışmamıza 82 periodontolog, 85 diş hekimi, 85 diş hekimliği öğrencisi ve 89 meslekten olmayan kişi katılmıştır. Bulgular: Kızarıklık, pigmentasyon ve diş eti çekilmeleri değerlendirildiğinde ünvanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p<0,05). Periodontologların kızarıklık, pigmentasyon ve santral diş eti çekilmeleri skorlarının meslekten olmayan kişilerin skorundan anlamlı derecede daha düşük olduğu bulundu (p<0,05). Kızarıklık, pigmentasyon, siyah üçgen ve diş eti çekilmeleri değerlendirildiğinde cinsiyetler arasında anlamlı farklılık bulundu (p<0,05). Sonuç: Periodontologların diş etinde yapılan değişiklikler konusunda diğer katılımcı gruplara göre daha yüksek farkındalığa sahip olduğu sonucuna varılmıştır. Cinsiyet ile gülümseme estetiği algısı arasındaki ilişki değerlendirildiğinde kadınların erkeklere göre daha yüksek farkındalığa sahip oldukları sonucuna varılmıştır. Gülümseme estetiği algısının diş hekimliği öğrencilerinin sınıf düzeyi ile değişmediği sonucuna varılmıştır. Gülümseme estetiği algısına diş hekimleri ve periodontologların meslekteki hizmet sürelerinin etki etmediği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: gülümseme estetiği, diş eti çekilmesi, VAS, gingival renk, siyah üçgen
Fazla kilo ve obezitenin periodontal sağlığaetkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada fakültemiz bünyesinde bulunan periodontoloji anabilim dalına başvuran fazla kilolu ve obez bireylerin periodontal hastalığa yatkınlığının değerlendirilmesi ve bu iki durumun komorbit bir ilişkisinin olup olmadığının araştırılması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 180 kişilik hasta grubu dahil edilmiştir. Demografik ve antropometrik ölçümler, dental alışkanlıklar, periodontal sağlık durumu ve periodontal parametreler kaydedilmiştir. En son olarak çalışmamızda Obezitede Sağlık İnanç Modeli Ölçeği'ni (OSİMÖ) kullanarak obezite tanısı alan hastaların sosyodemografik özelliklerinin ve obezite öykülerinin obezite ve kilo vermeye yönelik algı, tutum ve inançları ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Hastalara 3 ay sonrasına randevu verilerek OSİMÖ'nün farkındalık oluşturup/oluşturmadığı gözlenmiştir. Elde edilen veriler kaydedilip istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Plak indeksi, gingival indeks, sondlama derinliği bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). Periodontitis ve gingivitis olan hastaların sağlığın önemi ölçek skoru sağlıklı olanlara göre anlamlı derecede düşük kaydedilmiştir. Ciddiyet algısı ölçek skorları bakımından periodontal sağlık durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). Periodontitis olanların ciddiyet algısı ölçek skoru, sağlıklı olanlara göre anlamlı derecede düşüktür. Yarar algısı ölçek skorları bakımından periodontal sağlık durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). Periodontitis olanların yarar algısı ölçek skoru, gingivitis olanlara göre anlamlı derecede düşük izlenmiştir. Sonuç: Obeziteyle periodontal hastalığın ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Bu ilişkinin çift taraflı etkileşimde olduğu düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Periodotal sağlık, periodontal hastalık, obezite, sağlık inanç modeli, obezitede sağlık inanç modeli
Manuel ve ultrasonik enstrümantasyonla yapılan cerrahi olmayan periodontal tedavinin anksiyete, korku ve ağrı düzeylerine etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı manuel ve ultrasonik enstrümantasyonla cerrahi olmayan periodontal tedavi gören hastaların tedavi öncesinde sosyodemografik verilerinin, dental alışkanlıklarının, anksiyete ve korku düzeylerinin, tedavi sonrasında ise hissettikleri ağrı düzeylerinin değerlendirmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim Dalı kliniğine başvuran 200 hasta dahil edilmiştir. Katılımcıların sosyodemografik verileri ve dental alışkanlıkları anket formu ile toplanmıştır. Tedaviden önceki anksiyete ve korku düzeyleri Modifiye Dental Anksiyete Skalası (MDAS) ve Dental Korku Skalası (DFS) kullanılarak ölçülmüştür. Klinikte rutin olarak manuel ve ultrasonik aletlerle tedavi edilen hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Tedavi sonrası ağrı Görsel Analog Skalası (VAS) kullanılarak ölçülmüştür. Elde edilen veriler kaydedilip istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan hastalarda, dental tedaviye duyulan anksiyete ve korkunun kadınlarda erkeklere göre daha fazla olduğu bulunmuştur (p<0,05). Manuel el aletleriyle tedavi edilen hastaların, ultrasonik aletle tedavi edilen hastalara göre daha yüksek ağrı skorları göstermesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi. Cerrahi olmayan periodontal tedaviye duyulan anksiyete ve korkunun tedavi sonrası ağrıyı etkilediği görülmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç: Bu çalışmaya göre cinsiyet dental anksiyeteyi, korkuyu ve ağrıyı etkileyebilir. İlaveten manuel el aletleriyle yapılan cerrahi olmayan periodontal tedavinin ultrasonik aletle yapılan tedaviye göre istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha fazla ağrı oluşturduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Cerrahi olmayan periodontal tedavi, Dental Anksiyete, Dental Korku, Ağrı.
Dişetine uygulanan farklı cerrahi yöntemlerin melanin pigmentasyonu eliminasyonu üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Son yıllarda, estetik ihtiyacın artması ve güzel gülüsün kozmetik beklenti haline gelmesi insanların disetlerinin ön bölgesindeki kahverengi, siyah renkteki pigmentasyon odaklarının giderilmesi islemini gündemine getirmistir. Bu melanotik alanların tamamen eliminasyonunda cerrahi, lazer cerrahisi ve bununla birlikte cryocerrahi teknikleri kullanılmıstır. Tüm bu tedavi seçenekleri günümüzde hala genis kesimlerce kabul edilmis ve popülarite kazanmamıstır. Çalısmamızın amacı disetindeki melanin pigmentasyonlarının APD (Hava-toz püskürtme cihazı, Air Polishing Device) kullanılarak eliminasyonunun uzun dönem klinik degerlendirmesinin yapılması ve klasik bir yöntem olan gingivoplasti ile karsılastırılmasıdır. Çalısmamızda 12 bireye ait 18 adet üst çene ve alt çene kesici dislerle iliskili melanin pigmentasyonlu diseti bölgesi materyalimizi olusturmustur. Operasyondan hemen önce ve operasyondan 6, 12 ve 18 ay sonraki degerlendirmelerde Hedin'in modifiye pigmentasyon sınıflandırılması, keratinize diseti dikey yüksekligi, diseti çekilme miktarı ölçümleri yapıldı. Bireylerden operasyon sonrası 7. günde tedavi degerlendirme formunu doldurmaları istendi. APD ve gingivoplasti bölgelerinin baslangıç, 6., 12., 18. aylardaki fotografları alınarak, operasyon sahası ve olusabilecek repigmentasyon bölgelerinin yüzeyel alanları hesaplandı. Keratinize diseti dikey yüksekligi ve diseti çekilme miktarı degerlerinin 4 zaman dilimi arasında istatistiksel bir fark bulgulanmamıstır. Çalısmamıza katılan bireylerin tedavi sonrasındaki konforları ve memnuniyetleri APD grubu için daha olumlu yönde oldugu söylenebilir. Gingivoplasti ve APD bölgelerinin Hedin'in modifiye pigmentasyon sınıflandırması degerlerinin karsılastırılmalı olarak degerlendirilmesinde tüm zaman dilimlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıstır. Pigmente alan oran degerlerinin karsılastırılmalı olarak degerlendirilmesinde tüm zaman dilimlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıstır. Çalısmamızda elde ettigimiz bulgular, APD'nin melanin pigmentasyonunun eliminasyonunda alternatif bir tedavi metodu olarak kullanılabilecegi görüsümüzü desteklemektedir.
Kemikiçi defektlere uygulanan cerrahi tedavi sonrası oluşan iyileşmenin klinik ve farklı radyografik yöntemlerle değerlendirilmesi
Günümüzde, periodontal dokuların rejenerasyonuna yönelik olarak sıgır kökenli inorganik kemik matriksiyle (ABM) birlestirilmis sentetik hücre baglayıcı peptid (P-15) içeren bir greft materyali (ABM/P-15) gelistirilmistir. Bununla birlikte ABM/P-15'in kemikiçi defektlerde kullanımına iliskin sınırlı klinik ve radyolojik degerlendirme bulunmaktadır. Çalısmamızın amacı kemikiçi defektlerin tedavisinde ABM/P-15'in gösterdigi etkinligi klinik ve radyolojik olarak degerlendirmektir. Bu amaçla, kronik periodontitis teshisi konulan 16 bireydeki toplam 38 defektin 19'u flep cerrahisi ile (kontrol), kalan 19 defekt ise ABM/P-15 ile (test) tedavi edildi. Cerrahi fazından önce tüm hastalara Faz I periodontal tedavi ile birlikte sıkı bir oral hijyen egitim programı uygulandı. Tüm klinik parametreler cerrahiden hemen önce, cerrahiden 6 ve 12 ay sonra kaydedildi. Belirtilen dönemlerde her çalısma bölgesinden standardize edilerek elde edilen dijital radyograflar çalısma dönemi sonunda subtraction radyografi ile degerlendirildi. Çalısmamızda, test ve kontrol grupları baslangıç degerleri ile kıyaslandıgında cerrahi sonrası tüm dönemlerde klinik atasman seviyesi (KAS) ve sondlanabilir cep derinliginde (SCD) anlamlı azalma meydana gelmistir. Ancak herhangi bir klinik parametre bakımından tüm ölçüm zamanlarında gruplar arasında anlamlı bir fark izlenmemistir. Sonuçlarımıza göre ABM/P-15'in flep cerrahisine kıyasla 6. ve 12. ayda anlamlı olarak daha fazla kemik dolumuna neden oldugu görülmektedir. Sonuçlarımız her iki yöntemin de KAS kazancı, SCD'de azalma ve defekt dolumu bakımından kemikiçi defektlerde klinik ve istatistiksel olarak anlamlı kazançlara neden oldugunu göstermektedir. Ancak, ABM/P-15 flep cerrahisine kıyasla yumusak doku verilerinden ziyade sert doku verilerinde anlamlı kazançlara yol açmıstır. ABM/P-15'in periodontal kemik defektlerinin tedavisindeki rolünü daha iyi degerlendirebilmek için ileri çalısmaların yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: ABM/P-15, periodontal rejenerasyon, kemikiçi defekt, subtraction radyografi.
Simvastatinin deneysel alveol defektlerine etkilerinin değerlendirilmesi
Statins, are the most effective and widely used drugs to lower cholesterol levels in hypercholesterolemia. Recently various studies confirmed that among statins, simvastatin has positive side effects such as stimulation of new bone formation, antiinflammatory effect and angiogenesis promotion. The aim of this study was to evaluate the effect of local application of different doses (2.2 and 0.5 mg) of simvastatin carried with HPS polymer carriers at the treatment of alveolar bone defects by using histologic, histomorphometric and immunohistochemistral techniques. Following in vitro simvastatin delivery experiment, four bone defects were created at the left and right maxilla and mandibula of 28 healthy guinea pigs. The first experimental region were filled with 2.2 mg simvastatin whereas the second filled with 0.5 mg simvastatin. Polymer carrier applied alone at the active control region. The last defect was left empty as the control region. Each group of 7 guinea pigs were sacrificed at 7th and 14th days for early and at 30th and 45th days for late evaluation after surgery. The histological and histomorphometric results showed that; simvastatin stimulated bone formation at statistically significant level when compared to control regions. Best results were obtained with 2.2 mg simvastatin and soft tissue inflammation gradually reduced during the experimental period. Although we observed different staining patterns during the experiment, both OPN and BSP expressions were found statistically similar between test and control regions showing no effect of different treatment modalities. Although simvastatin seems to promote bone healing, further experimental studies are needed to explore the unknown sides before clinical usage.
Down sendromlu bireylerin dişeti oluğu sıvısı IL-8 seviyelerinin periodontal tedavi öncesi ve sonrası değerlendirilmesi
DS u 21. kromozomun trisomisinin neden olduğu genetik bir bozukluktur. DS unun en büyük özelliği çocuklardaki zeka geriliğidir. DS lu bireylerde periodontal hastalõk prevalans ve şiddetinin yüksek olduğu bilinmektedir. Savunma sistemiyle ilgili yapõlan çalõşmalar sonucunda DSnda esas immün defektin timus bağõmlõ sistemde olduğu öne sürülmüştür. DS lu bireylerde özellikle nötrofil kemotaksisinde azalma ve fagositoz ile karakterize bozukluklar olduğu bilinmektedir. Bir sitokin olan IL-8 in nötrofiller için kemotaktik olduğu ve bu hücrelerin endoteliyal hücrelere yapõşmalarõnõ arttõrdõğõ öne sürülmüştür. Bu çalõşmada, DS lu bireylerin DOS nda nötrofillerin kemotaksisinde önemli rolü olduğu düşünülen IL-8 seviyelerinin periodontal tedavi öncesi ve sonrasõnda ve aynõ yaş grubundaki sistemik ve periodontal olarak sağlõklõ kontrollerle karşõlaştõrõlmasõ ve aynõ zamanda DS lu bireyler için özel olarak hazõrlanan ve görsel etkinliği fazla olan bir programla oral hijyen eğitimi (OHE) vermek ve bu eğitim içinde ebeveynleri de dahil ederek verilecek periodontal tedavinin etkinliğini uzun dönemde değerlendirmek amaçlanmõştõr. Çalõşmada DS lu 15 birey, ebeveynleri ve sistemik ve periodontal yönden sağlõklõ 15 birey yer almõştõr. Tedavi öncesinde periodontal sağlõk durumu tüm gruplarda PI, GI, CD ve radyografik yöntemler (panoramik) gibi klinik değerlendirmelerle belirlendi. Daha sonra tüm ebeveynlere ve DS lu bireylere bireysel olarak OHE, diştaşõ temizliği ve kök yüzeyi düzleştirmesi ve kazõmasõnõ (KDK) içeren başlangõç periodontal tedavi verildi. Periodontal tedavi sonrasõ 1., 3. ve 6. aylarda klinik indeksler tekrarlandõ ve düzenli olarak OHE ve periodontal tedavi verildi. Başlangõç klinik indekslerin alõnmasõndan 1 gün sonra DOS toplandõ. Faz I periodontal tedavi sonrasõ 1. ayda tekrar DOS örnekleri toplandõ. DOS daki IL-8 seviyeleri için analizler ELİSA yöntemiyle değerlendirildi. Tüm gruplarda Faz ? periodontal tedavi ve özel olarak verilen OHE ni takiben başlangõç seviyeleriyle kõyaslandõğõnda PI, GI ve CD değerlerinde 1, 3 ve 6. aylarda anlamlõ bir düşüş gözlenmiştir. DOS IL-8 seviyeleri DS lu bireylerde kontrol grubuna göre anlamlõ bir farklõlõk göstermemiştir. Aynõ zamanda, DS lu bireylerin TÖ (B) ve TS (1.ay) değerleri karşõlaştõrõldõğõnda anlamlõ bir farklõlõk gözlenmemiştir. Çalõşmamõzda elde ettiğimiz sonuçlar, DOS daki IL-8 miktarõnõn DS lu bireylerdeki periodontal durumla ilişkili olmadõğõnõ öne sürmektedir. Bununla birlikte elde ettiğimiz sonuçlar DS lu bireylere ve ebeveynlerine düzenli olarak verilen OHE nin ve periodik periodontal tedavinin DS lu bireylerdeki periodontal hastalõğõn ilerlemesinin durdurulmasõnda etkili olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Down sendromu, periodontal tedavi, IL-8
Periodontal olarak sağlıklı, periodontitisli ve periodontitisli diyabetli yetişkin bireylerin dişeti oluğu sıvısı örneklerinde asprosin ve apelin düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı; periodontal açıdan sağlıklı, periodontitisli ve diyabetli periodontitisli bireylerin diş eti oluğu sıvısı (DOS) örneklerinde diyabet, obezite ve periodontitis hastalıklarında önemli rolleri olduğu düşünülen asprosin ve apelin seviyelerinin tespit edilmesi ve klinik parametreler ile ilişkilerinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışma tasarımına uygun olarak 90 kişi her grupta 30 kişi olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Sistemik hastalığı olmayan ve periodontal sağlıklı bireyler 1. grubu, sistemik hastalığı olmayan periodontitisli bireyler 2. grubu, diyabeti olan ve periodontitisi bulunan bireyler 3. grubu oluşturdu. Her hastada plak indeksi (Pİ), gingival indeks (Gİ), sondalama derinliği (SD) ve klinik ataçman kaybı (KAK) ölçülüp kaydedildi. Her hastadan DOS örneği Periopaper strip ile toplandı ve ELISA yöntemi ile analiz edildi. Bulgular: DOS apelin değeri sağlıklı, periodontitis ve periodontitis+DM gruplarında benzer olup anlamlı değildir. Periodontal klinik indeks değerleri sağlıklı grupta en azdır (p<0,001). KAK değeri periodontitis+DM grubunda en yüksektir (p=0,012). DOS hacmi sağlıklı grupta en düşük olup, anlamlıdır (p<0,001). DOS hacmi ile apelin konsantrasyonu arasında ters yönlü bir korelasyon mevcuttur (rs = –0.39; p <0.001). DOS asprosin seviyelerini tespit etmek için ELISA kiti (Elabscience® Biotechnology Co., Ltd.) kullanıldı. Çalışmamızda elde edilen DOS asprosin değerleri Elabscience® kitinin standart kalibrasyon eğrisinin altında kaldığı için (Şekil 16), ELISA okuyucu sonuçlarımız sayısal bir değere çevrilemedi. Bu sebeple asprosin hormonuyla ilgili istatistiksel bir analiz yapılamadı. Sonuç: DOS apelin düzeyleri çalışma grupları arasında anlamlı farklılık göstermemiştir. Apelin konsantrasyonu ile lokal inflamasyonun dolaylı bir göstergesi olan DOS hacmi arasındaki ters korelasyon, lokal inflamatuvar durumla bir ilişkiyi yansıtıyor olabilir. Bu bulgular, DOS apelin düzeylerinin tek başına periodontitis+DM bireyleri ayırt etmede sınırlı klinik değere sahip olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, bu sonuçlar metabolik durumlar ile periodontal inflamasyon arasındaki ilişkinin anlaşılmasına katkı sağlamaktadır. Apelinin periodontal dokulardaki kökenini ve düzenlenmesini netleştirmek ve biyobelirteç ya da terapötik hedef olarak potansiyel rolünü belirlemek için ileriye dönük, uzunlamasına ve mekanistik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Apelin, Asprosin, Diyabet, DOS, Periodontitis
Kemik içi defektlerin tedavisinde trombositten zengin plazma uygulama sonuçlarının karşılaştırılması
Son yıllarda yapılan çalısmalarda, hastanın kendi kanından otojen olarak hazırlanan, TZP'nin, içerdigi çesitli büyüme faktörleri nedeniyle, yara iyilesmesini hızlandırma ve rejenerasyonu artırma potansiyeline sahip olabilecegi belirtilmektedir. Çalısmamızın amacı, insan periodontal kemik içi defektlerinde, her bireyde hem test, hem de kontrol grubu yer alacak sekilde, b-TCP kemik greftini TZP ile beraber ve tek basına uygulayarak, 6 aylık iyilesme dönemi sonrasında klinik ve radyografik olarak degerlendirmek olmustur. Ondört kronik periodontitisli hastada bulunan, kırküç 3- duvarlı kemik içi defekt rastgele seçimle TZP/b-TCP karısımı (n:27) veya sadece b- TCP (n:16) uygulanarak tedavi edilmistir. Klinik ve radyografik degerlendirmeler, tedavi öncesi ve tedaviden 6 ay sonra, PI, GI, CD, KAS, DEÇ ve SK ölçümleri, ve radyografik olarak da, standardize dijital radyografilerde, radyografik kemik içi defekt derinligi (RKDD) ölçümleri ile elde edilmistir. Baslangıç klinik ve radyografik parametreler, test ve kontrol grupları arasında karsılastırıldıgında, gruplar arası istatistiksel anlamlı fark izlenmemistir. Tedavi öncesi ve sonrası 6.aya ait grup içi degerlendirmelerde ise, klinik ve radyografik parametrelerde, her 2 grupta da, tedavi öncesine göre istatistiksel anlamlı azalmalar oldugu gözlenmistir. TZP/b-TCP kombinasyonu ile 0,47 mm daha fazla atasman kazancı ve radyografik defekt derinliginde 0,18 mm daha fazla azalma ile, 0,22 mm daha az diseti çekilmesi gözlemlenmistir. Ancak, klinik ve radyografik incelemeler yönünden gruplar birbirleriyle karsılastırıldıgında, gruplar arasında tedavi sonrası 6. ayda istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıstır. Çalısmamızın sonuçları, kronik periodontitis hastalarındaki 3-duvarlı kemik içi defektlerin tedavisinde, hem TZP/b-TCP, hem de b- TCP uygulamalarının benzer sekilde etkili oldugunu göstermistir.
Periodontal durum ve ağız sağlığı bilinç düzeyi arasındaki etkileşim: Klinik ve sosyodemografik faktörlerin analizi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, periodontal sağlık durumu ile ağız sağlığı bilinç düzeyi arasındaki ilişkiyi değerlendirmek ve bu ilişkide klinik ve sosyodemografik faktörlerin rolünü analiz etmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim Dalı'na başvuran 315 katılımcı dahil edildi. Katılımcılar klinik periodontal muayene bulgularına göre 2017 AAP/EFP periodontal hastalık sınıflamasına uygun olarak Sağlıklı (S), Gingivitis (G) ve Periodontitis (P) gruplarına ayrıldı. Her periodontal sağlık grubuna, klinik muayene ile uygunluk kriterlerini gösteren bireyler arasından eşit sayıda katılımcı dahil edilmiştir (n=105). Periodontitis grubu ayrıca evre ve derece alt sınıflandırmalarıyla değerlendirildi. Katılımcıların, sosyodemografik verileri ve ağız hijyeni alışkanlıkları ile ağız sağlığı bilinç düzeyini kapsayan anket uygulandı. Klinik muayenede; plak indeksi, gingival indeks, sondalamada cep derinliği, klinik ataşman kaybı değerlendirildi. Veriler istatistiksel analiz yöntemleri kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 41 yıl olup %48,6'sı kadındı. Periodontal sağlık grupları arasında; yaş, eğitim düzeyi, gelir durumu, sigara kullanımı, diş fırçası kullanım sıklığı, arayüz temizliği kullanım sıklığı ve diş hekimi ziyaret sıklığı açısından anlamlı farklılık saptandı (p<0,001). Periodontitis grubunda ileri yaş, düşük gelir, düşük eğitim düzeyi, yetersiz ağız hijyeni alışkanlıkları, azalmış diş hekimi ziyaret sıklığı ve daha yüksek sigara kullanımı görüldü (p<0,001). Klinik parametrelerin (PI, GI, PPD, CAL) medyan değerleri incelendiğinde, gruplar arasında anlamlı farklılık göstermiş olup en yüksek değerler periodontitis grubunda tespit edildi (p<0,001). Ağız sağlığı bilinç düzeyine göre periodontal parametreler incelendiğinde, plak indeksi ortalama değeri, düşük bilinç düzeyinde 1,91±0,61 iken yüksek bilinç düzeyinde 0,99±0,63 olarak saptandı. Gingival indeks ortalama değerleri sırasıyla 1,89±0,63 ve 1,02±0,70 olarak görüldü. Sondalamada cep derinliği ortalama değeri, düşük bilinç düzeyinde 3,14±1,32, yüksek bilinç düzeyinde ise 1,87±0,95 olarak ölçüldü. Klinik ataşman kaybı ortalama değeri, düşük bilinç düzeyinde 2,67±2,33, yüksek bilinç düzeyinde ise 1,16±1,93 olarak saptandı. Sonuç: Bu çalışma, periodontal sağlık durumu ile ağız sağlığı bilinç düzeyi, sosyodemografik faktörler ve ağız hijyeni alışkanlıkları arasında çok yönlü bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Yüksek farkındalık düzeyinin daha iyi periodontal sağlık sonuçları ile ilişkili olduğu, buna karşılık düşük bilinç düzeyinin periodontal hastalıkların özellikle ileri formlarının daha yüksek prevalansı ile örtüştüğü ortaya konmuştur.
Deneysel periodontitis oluşturulan sıçanlarda arı poleninin alveolar kemik yıkımı ve inflamatuvar parametreler üzerinde etkisi
Arı poleni, bitki çiçeklerinden elde edilen polen ve arı tükürük salgılarının bir karışımı olup, esas olarak anti-inflamatuar etkiye sahip bir arı ürünüdür. Arı poleni Antimikrobiyal ve antioksidan özelliklere sahiptir. Arı poleninin metanolik ekstraktında bulunan flavonoidler, nitrik oksit üretimini azaltarak siklooksijenaz aktivitesini inhibe etmekte ve ek olarak kemik kaybını azaltmaktadır. Bu nedenlerle, arı poleni, kronik hastalıklarla ilişkili moleküller ve hücresel değişiklikler üzerinde olumlu özelliktedir ve önleyici/tedavi edici potansiyel bir terapötik maddedir. Bu çalışmanın amacı sıçanlarda oral gavaj ile uygulanan arı poleninin deneysel periodontitis (DP) üzerinde etkilerini araştırmaktır. Yirmi dört adet sıçan rastgele üç gruba ayrıldı; 1) periodontal olarak sağlıklı (PS), 2) deneysel periodontitis (DP), 3) deneysel periodontitis + arı poleni (DP-AP). Sıçanların maksiller azı dişlerine ligatür yerleştirilmesi ile DP indüklenmesi sonrasında test grubuna arı poleni oral gavaj yoluyla 14 gün boyunca uygulandı. Sıçanlar 15. günde ötenazi yapılarak çene örnekleri ve serum örnekleri elde edildi. Örnekler biyokimyasal, histolojik, histomorfometrik ve immunohistokimyasal olarak analiz edildi. Serumda IL-4 ve IL-6 düzeyleri enzim bağlı immunosorbent assay (ELISA) ile değerlendirildi. NF-κB ligandı reseptör aktivatörü (RANKL), osteoprotegerin (OPG) seciteleri immun boyama ile analiz edildi. Deneysel periodontitis oluşturulan gruplarda periodontal olarak sağlıklı gruba göre daha fazla kemik kaybı olduğu fakat bu farkın anlamlı olmadığı saptandı (p>0.05). Gruplar arası serum IL-4 ve IL-6 düzeylerinde anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). İmmunohistokimyasal değerlendirmede, DP-AP grubunda DP grubuna göre, OPG seviyesinin anlamlı daha yüksek, RANKL seviyesinin ise anlamlı daha düşük olduğu tespit edildi (p<0.05). Histopatolojik değerlendirmede inflamasyon düzeyinin ise DP-AP grubunda, DP grubuna kıyasla istatistiksel anlamlı olarak daha düşük olduğu saptandı (p<0.05). Bu çalışmanın sınırları dahilinde, sistemik arı poleni uygulamasının serum IL-4 ve IL-6 parametreleri üzerinde etkisinin olmadığı, RANKL düzeylerini azalttığı, OPG düzeylerini arttırdığı bu sebeple alveolar kemik kaybını önleyebileceği diğer taraftan da bu durumun histomorfometrik ölçümler ile desteklenmediği sonuçları belirlendi.
Gingivitisli, periodontitisli ve periodontal sağlıklı bireylerde tenaskin-C ile IL-1β, IL-6 VE IL-4 seviyelerinin değerlendirilmesi
Bu klinik çalışmada, gingivitisli, periodontitisli ve periodontal sağlıklı bireylerin tükürük ve dişeti oluğu sıvısında (DOS) Tenascin-C ile interlökin (IL)-1β, IL-6 ve IL-4 seviyelerinin değerlendirilmesi ve karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmaya 40 gingivitisli, 40 periodontitisli ve 40 periodontal sağlıklı olmak üzere 120 birey dahil edildi. Bireylere ait DOS ve tükürük örnekleri tedavi öncesi ve tedavi sonrasında alınarak -80˚C'de saklandı. Örneklere ait Tenascin-C (TN-C), IL-1β, IL-6 ve IL-4 seviyeleri Enzim Bağlantılı İmmünosorbent Ölçüm ile analiz edildi. Tedavi öncesinde, DOS TN-C seviyesi açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamazken (p>0.05), tedavi sonrasında gingivitis ve periodontitis gruplarında sağlıklı gruba göre anlamlı olarak daha düşüktü (p˂0.05). Tedavi öncesinde, DOS IL-4 seviyesi periodontal sağlıklı grupta diğer gruplardan anlamlı derecede yüksek olarak bulundu (p<0.05), tedavi sonrasında ise gruplar arasında benzerdi (p>0.05). Periodontitis grubunda tedavi öncesi DOS IL-1β düzeyi diğer gruplardan anlamlı olarak daha yüksekken (p<0.05), tedavi sonrasında hem periodontitis hem de gingivitis grubunda anlamlı düşüş gösterdi (p<0.05). Gingivitisli bireylerde DOS IL-6 düzeyi diğer çalışma gruplarına göre anlamlı derecede yüksekti (p<0.05). Tedavi öncesi tükürük TN-C seviyesi gingivitis grubunda diğer gruplardan anlamlı derecede düşüktü (p˂0.05). Bu araştırmanın limitasyonları dahilinde, TN-C seviyesi yüksekliği enflamasyon ile ilişkili olabilir. TN-C'nin, periodontal enflamasyon sürecinde potansiyel biyobelirteç olarak rolünün daha fazla araştırılması gerekmektedir.
Makine öğrenmesi ile periodontal hastalık risk tahmini
Periodontoloji alanındaki son gelişmeler hassas diş hekimliği ilkelerine dayanarak hastalığa yatkınlığın biyolojik temellerinin incelenmesi, hastalığın önlenmesi ve tedavi stratejilerinin özelleştirilmesi üzerinedir. Periodontal hastalığı olan bireylerin tedavisinde "geleneksel tedavi" yaklaşımından uzaklaşılarak her hasta için ayrı tedavi protokollerinin geliştirilebilmesi için bireysel periodontal hastalık riskinin belirlenmesi önemlidir. Bu nedenle bu çalışmanın amacı, bireylerin demografik ve klinik periodontal muayene verilerinden yola çıkarak, periodontal hastalık risk tahmini yapmak ve bireyleri periodontal hastalık risk kategorilerine ayırmaktır. Bu kesitsel çalışmada 1057 katılımcının demografik, klinik ve radyolojik muayeneleri yapıldı. Bireylerin periodontal teşhisleri, yeni periodontal hastalık sınıflaması gözönünde bulundurularak konuldu. Buna göre katılımcılardan elde edilen toplam 21 kategorik bağımsız değişken bu çalışma için oluşturulan Veri Yükleme Penceresi'ne (VYP) aktarıldı. Periodontal hastalık risk gruplarını belirlemek için denetimsiz bir makine öğrenmesi olan K-means kümeleme analizi kullanıldı. K-means kümeleme algoritmasının sonuçları diskriminant fonksiyonları, siluet analizi ve Akaike bilgi kriteri ile doğrulandı. K-means kümeleme analizi sonucu çalışma katılımcıları üç farklı periodontal risk kategorisine ayrıldı. Bu kategoriler düşük risk (n=462), orta risk (n=336) ve yüksek risk (n=259) olarak tanımlandı. Kontrolsüz diyabete sahip bireylerin %96.4'ünün yüksek risk grubunda olduğu belirlendi. Ayrıca Evre 4 periodontitis teşhisi konulmuş olan bireylerin düşük risk grubunda yer almadığı, diğer taraftan orta risk grubunda % 5.4, yüksek risk grubunda ise % 94.6 oranında olduğu saptandı. Çalışmanın bulguları neticesinde hekimlerin klinik uygulamada kolay kullanabileceği bilgisayar tabanlı bir periodontal risk tahmin aracı (PRTA) ortaya konulmuştur. Geliştirilen PRTA'nın, periodontal hastalık ilerlemesinin tahmininde ve periodontal tedavi planlamasında hekimlere yardımcı olabileceği düşünülmektedir.
D vitamini eksikliği olan bireylerin titanyumla hazırlanmış trombositten zengin fibrin yapılarının in vitro olarak incelenmesi
Bu klinik çalışmanın amacı, vitamin D eksikliği olan ve sağlıklı optimal vitamin D seviyesine sahip bireylerden elde edilen T-PRF membranların makroskobik özelliklerini, kimyasal bozunma miktarlarını ve fibrin ağ yapılarını değerlendirmektir. Çalışmamız vitamin D eksikliği olan 24 birey ve vitamin D seviyesi optimal olan 24 birey olmak üzere toplam 48 birey üzerinde gerçekleştirildi. Elde edilen T-PRF membranlar ağırlık, en, boy, degredasyonla bozunma miktarı, SEM ve ışık mikroskobuyla fibrin ağ deseni parametrelerine göre değerlendirildi. İstatistiksel analiz sonuçlarına göre, D vitamini eksikliği olan bireylerin zamana bağlı makroskopik verilerinin değişimi karşılaştırıldığında, T-PRF membran ağırlıklarında istatistiksel olarak anlamlı artış görüldü (p=0,047). Gruplar arası T-PRF membran ağırlıklarının karşılaştırılmasında ise, kontrol grubu test grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (p=0,013). Grup içi zamana bağlı ve gruplar arası değerlendirilen en, boy ve degredasyon parametreleri arasında anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,005). SEM incelemesinde vitamin D eksikliği olan bireylerin kontrol grubuna kıyasla fibrin yapılarının daha ince, immatür ve devamlılık göstermediği görüldü. Grup içi zamana bağlı değerlendirilmede ise vitamin D eksikliği olan bireylerin fibrin yapılarının daha kalın ve matür hale geldiği tespit edildi. Vitamin D eksikliği olan bireylerin fibrin ağ desen skorları, kontrol grubuna kıyasla daha yüksek bulundu (p<0,001). Vitamin D düzeyi eksik olan bireylerin fibrin ağ desen skorları, vitamin D düzeyi optimal seviyeye geldikten sonra anlamlı düzeyde düşüş gösterdi (p<0,001). Çalışmamızda artan D vitamini düzeylerinin fibrin kalınlığını, olgunlaşmasını ve ağırlığını artırdığı gözlendi. Ancak elde edilen T-PRF membranların genişlik, uzunluk ve bozunma parametrelerinde herhangi bir farklılık gözlenmemiştir.
Hiperlipidemik bireylerin trombositten zengin fibrin yapısının incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, hiperlipidemik ve sağlıklı bireylerden elde edilen lökosit ve trombositten zengin fibrin (L-PRF) membranın makroskobik ve mikroskobik özelliklerini karşılaştırmaktır. Çalışmamıza 30 hiperlipidemik (test grubu) ve 30 sağlıklı (kontrol grubu) olmak üzere toplam 60 birey dahil edildi. Her bir katılımcıdan alınan 2 tüp (20ml) kan IntraSpinTM masa üstü santrifüj cihazında orijinal L-PRF santrifüj protokolüne göre 2700 rpm'de 12 dk süreyle santrifüj edildi. Santrifüj işlemi sonrası elde edilen fibrin pıhtı yapısını membran haline getirebilmek ve kalınlıklarını standardize edebilmek için bir PRF kutusu ve 1 mm'lik metal plakalar kullanıldı. Bu işlemler sonucu elde edilen L-PRF membranlardan bir tanesi SEM'de incelenmek üzere uygun koşullar altında muhafaza edildi. Diğer membranın ise eni, boyu ve ağırlığı hesaplanıp hücre bloğu sitolojisi yöntemi kullanılarak ışık mikroskobu altında fibrin ağ yapısı incelendi. Çalışmanın sonuçlarına göre sağlıklı bireylerden elde edilen L-PRF membranların eni ve boyu, hiperlipidemik bireylere kıyasla istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha büyük bulunmuşken (p<0,05), ağırlık açısından her iki grup arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0,05). Yapılan histolojik inceleme sonucu ise hiperlipidemik bireylerin L-PRF ağ yapsının yoğunluğu sağlıklı bireylere kıyasla istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha fazla bulundu. SEM incelemesi sonucu test grubundaki fibrin ağ yapılarının, kontrol grubuna kıyasla daha ince ve farklı olduğu görüldü. Aynı zamanda bazı hiperlipidemik bireylerin fibrin lifleri arasında sakızımsı bir yapı görüldü. Bu çalışmadan elde edilen veriler sonucunda, hiperlipidemik bireylerden elde edilen L-PRF membranların makroskobik ve mikroskobik düzeyde sağlıklı kişilere kıyasla daha farklı olduğu görülmüştür.
Kişiye özgü üç boyutlu dişeti çekilme modelinin ağız hijyen motivasyonu üzerine etkisi
Periodontal hastalıkların ana nedeni mikrobiyal dental plaktır. Bireylerin etkin plak kontrolünü yapabilmeleri sağlıklı periodonsiyumun elde edilmesi ve korunması için ön koşuldur. Bu nedenle, bireylerin fırçalama ve arayüz temizlik ajanlarını düzenli kullanmaları konusunda bilgilendirilmeleri ve motivasyonları çok önemlidir. Bu çalışmanın amacı, kişiye özgü üç boyutlu dişeti çekilme modeli kullanılarak yapılan ağız hijyen motivasyonunun klinik etkinliğini değerlendirmektir. Çalışmamıza 18-60 yaş aralığında sistemik olarak sağlıklı, en az 12 yıl eğitim düzeyine sahip toplam 84 (48 kadın ve 36 erkek) gingivitis hastası dahil edildi. Hastalar Geleneksel Yöntem (GY) (n=28), Üç Boyutlu Animasyon (ÜBA) (n=28) ve Periodontal Hastalık Öngörü (PHÖ) (n=28) olmak üzere üç gruba ayrıldı. Çalışmaya başlamadan önce bireylerin periodontal bilgi düzeylerini belirlemek amacıyla hastalara Periodontal Bilgi Düzey Anketi (PBDA) uygulandı. Verilen oral hijyen motivasyonun etkinliğini değerlendirmek için başlangıç periodontal tedaviden önce ve tedaviden sonra 6. haftada Rustogi Modifiye Navy Plak İndeksi (RMNPI), Gingival İndeks (GI) ve Papil Kanama İndeksi (PKI) ölçümleri yapıldı. Hastalara Dental Tedavi Motivasyon Skalası (DTMS) uygulanarak hastaların içsel, dışsal ve total motivasyon değerleri skorlandı. İstatistiksel analizler SPSS 23 bilgisayar yazılımı ile gerçekleştirildi ve p<0.05 anlamlı kabul edildi. RMNPI ve GI skorları gruplar arası karşılaştırıldığında, PHÖ grubu diğer gruplara göre daha fazla azalma gösterirken (p<0,05), GY ve ÜBA grupları arasında anlamlı farklılık tespit edilmedi (p>0.05). PKI skorlarındaki değişim gruplar arasında anlamlı değildi (p>0,05). Grupların klinik verilerine ait tüm paremetrelerde başlangıca göre azalma tespit edildi (p>0.05). Hastaların motivasyon düzeyleri değerlendirildiğinde ise tüm gruplardaki total motivasyon değerleri başlangıca göre artarken, PHÖ grubundaki dışsal motivasyon artışı diğer gruplara göre daha fazlaydı (p>0.05). Ağız hijyen motivasyonunda kişiye özgü üç boyutlu görseller kullanılarak yapılan ağız hijyen eğitiminin, bireylerin tedaviye uyumlarını arttırmada etkili olabileceği düşünülmektedir. ANAHTAR KELİMELER: ağız hijyen motivasyonu, üç boyutlu görüntü, mikrobiyal dental plak, dişeti çekilmesi.
Menapoz döneminde uygulanan periodontal tedavinin dişeti oluğu sıvısı (DOS) interlökin-1beta(IL-1beta) ve alkalen fosfotaz (ALP) seviyelerine etkisi
-92- OZET Periodontal hastalıklar ve osteoporoz toplumdaki birçok insanı etkileyen bir sağlık problemidir. Menapoz sonrası östrojen eksikliğine bağlı olarak osteoporoz geliştiği ve bunun östrojen tedavisi ile önlenebildiği bilinmektedir. IL-ip osteoklastların farklılaşması ve aktivasyonunu stimule ederek kemik rezorbsiyonuna neden olan pro- inflamatuar bir sitokindir. ALP enzimi de periodontal hastalık aktivitesini gösteren etkili bir biyokimyasal markerdır. Kemik kaybı hem lokal hem de sistemik faktörlerden etkilenmektedir ancak osteoporozün alveoler kemik kaybı ve periodontitsle olan ilişkisini gösteren az sayıdaki çalışmaya bağlı olarak çalışmamızın amacı; östrojen seviyesinin periodontal dokular üzerinde meydana getirdiği değişiklikleri başlangıç ve periodontal tedavi sonrası dişeti oluğu sıvısı IL-ip ve ALP seviyeleri ve klinik indeksleri karşılaştırmalı olarak değerlendirmektir. 73 postmenapozal bayan östrojen seviyesi yeterli (Ö+) ve yetersiz Ö" olmak üzere 2 gruba ayrılmıştır. Yapılan klinik değerlendirmeler sonucu bu 2 grup da gingivitis ve periodontitisli olmak üzere iki alt gruba ayrılmıştır. Her 2 grupda klinik indeks değerlerinin ve DOS ALP ve IL-ip seviyelerinin periodontitisli hastalarda gingivitislilere oranla daha yüksektir. Bu sonuç; DOS IL-ip ve ALP seviyelerinin periodontal hastalık aktivitesinin tespitinde diagnostik bir marker olabileceğini göstermektedir. Ayrıca Ö periodontitisli hastaların başlangıç ve tedavi sonrası DOS ALP ve IL-ip seviyeleri her nekadar istatistiksel olarak anlamlı olmasa da ö + periodontitisli hastalara oranla daha yüksek olduğunu tespit ederek, menapoz döneminde değişen hormon seviyelerinin periodontal hastalıklar üzerinde etkili olabileceğini ve düşük hormon seviyelerinin kemik aktif sitokini olan IL-1|3 ve ALP enzimin lokal salınımının artmasında etkisi olduğunu düşünmekteyiz.
Dişeti çekilmeleri ve biyotipi ile alveoler kemik morfolojisi arasındaki ilişkinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı, dişeti biyotipi ile altındaki alveoler kemik kalınlığı arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. Ayrıca hastalarda yaygın görülen ve rahatsızlık oluşturan bir durum olan dişeti çekilmesi ile kemik kalınlığı arasındaki ilişki de araştırılmıştır. Kemik kalınlığının, dişeti biyotipi ve dişeti çekilmesi ile muhtemel ilişkisinin kanıtlanması, mukogingival cerrahi, implant cerrahisi gibi periodontal işlemler öncesinde tedavi planlaması konusunda hekime yol gösterecektir. Bu çalışmada üst ve alt kesici ve kanin dişlerde son 3 ayda çekilen konik ışınlı bilgisayarlı tomografide (KIBT) gerçekleştirilen radyolojik ölçümler ile klinik periodontal parametreler ve dişeti biyotiplerinin birbirleriyle olası ilişkileri incelendi. Dişeti biyotipi yeni geliştirilmiş biyotip sondu ile "ince" / "orta" / "kalın" olarak belirlendi. Bukkal kemik kalınlıkları krestal 1, 2 ve 4 mm seviyesinden olmak üzere üç noktadan ölçüldü. Ayrıca dişlerde mevcut olan açılanma ve rotasyon değerleri de ölçüldü. Klinik periodontal parametrelerde ise keratinize doku genişliği (KDG), dişeti çekilme derinliği (ÇD), sondlama derinliği, plak indeksi, gingival indeks ve sondlamada kanama değerleri kaydedildi. Periodontal cep derinliği ≥5 mm olan dişler çalışma dışı bırakıldı. Gruplar arası karşılaştırma sonuçlarına göre, ince biyotipte KDG ve üç seviyedeki kemik kalınlıkları kalın biyotipe göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha az bulundu (p<0.016). Orta biyotipte ise krestal 2 ve 4 mm'de kemik kalınlığı kalın biyotipe göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha az bulundu (p<0.016). Dişeti çekilmesi ile dişeti biyotipi arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Ancak, dişeti çekilmesi ile krestal 2 ve 4 mm seviyelerindeki kemik kalınlıkları arasında negatif korelasyon görüldü (p<0.05). Dişlerde bukkal alveol kemik kalınlığı azaldıkça daha fazla dişeti çekilmesi görüldüğü sonucuna varıldı. Bu çalışmanın sonucunda, dişeti biyotipi ile bukkal alveoler kemik kalınlığı arasında anlamlı pozitif korelasyon olduğu ve kemik kalınlığı miktarının dişeti çekilmesi üzerinde etkili olabileceği söylenebilir. Anahtar kelimeler: Alveoler kemik kalınlığı, dişeti, dişeti biyotipi, dişeti çekilmesi
Romatoid artritli hastalarda serum romatoid faktör ve anti-CCP seviyeleri ile periodontal hastalık şiddeti arasındaki ilişkinin incelenmesi
Periodontal hastalıkların ve romatoid artrit (RA)' in patogenezi dikkat çekecek şekilde benzerlikler göstermektedir. Her ikisi de immüno-inflamatuar yanıtın dengesindeki bozulmanın aracılık ettiği kronik osteolitik hastalıklardır. Bu çalışmada amaç; romatoid artrit hastalarını yaş, cinsiyet, eğitim durumu ve sigara kullanımı bakımından eşit düzeydeki sistemik açıdan sağlıklı bireylerle karşılaştırarak hastaların periodontal durumunu belirlemek ayrıca serumda RF (Romatoid Faktör), anti-CCP (Anti- Cyclic Citrullinated Peptide/ACPA), ESR (Eritrosit sedimantasyon hızı), CRP (C reaktif protein), seviyeleri ile periodontal hastalık arasındaki ilişkiyi incelenmektir. Çalışmaya 65 romatoid artrit hastası ve 65 sistemik açıdan sağlıklı toplam 130 birey dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan tüm bireylerde; plak indeksi (PI), gingival indeks (GI), sondalamada kanama (BOP), sondlama cep derinliği (SCD), klinik ataşman seviyesi (KAS), kaybedilmiş diş sayısı değerleri; kan tetkiklerinden de serumda ESR, CRP, RF ve anti-CCP seviyeleri saptanmıştır. RA hastaları için hastalık aktivitesini gösteren DAS28 skoru hesaplanmış ve tüm bu parametreler istatistiksel açıdan değerlendirilmiştir. RA grubunda kontrol grubuna kıyasla periodontitisli hasta sayısı anlamlı derecede yüksek bulundu. Klinik parametrelerin tümü (PI, SCD, KAS, GI, BOP) RA grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu. CRP değerleri bakımından gruplar kıyaslandığında RA grubunun ortalama CRP değeri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. RA grubundaki CRP değerleri periodontitis hastalarında gingivitise göre istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber daha yüksek bulundu. RA grubunun ortalama ESR değeri kontrol grubuna göre anlamlı olmamakla birlikte yüksek bulundu. RA hastalarında RF ve anti-CCP antikorları pozitif olan hastalarda negatif olan hastalara oranla periodontitisli birey sayısı yüksek olmasına rağmen anlamlı bulunmadı. Çalışmamızın sonucuna göre; romatoid artrit hastalarının yüksek periodontitis prevalansına sahip olduğunu, periodontitisin romatoid artritte hastalığın şiddetini ve ilerleyişini etkilediğini ve iki hastalığın birlikte seyrettiği olgularda sistemik enflamasyonun arttığını söyleyebiliriz. Bununla birlikte konuyla ilgili daha kapsamlı, mikrobiyolojik parametrelerin de dahil edildiği çok merkezli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Periodontitis, Romatoid artrit, Anti-CCP, Romatoid faktör
Periodontal hastalıkta alveoler kemiğin trabeküler yapısının fraktal analiz yöntemi ile incelenmesi
Dişlerin kemik desteğinin kaybına sebep olabilen periodontitisin erken tanı ve tedavisinin önemi büyüktür. Periodontal hastalığın radyografik olarak ayrımını yapabilmek adına fraktal analiz yönteminin kullanımı araştırılmaktadır. Fraktal özellik gösteren nesnelerin yapısındaki karmaşıklık derecesini sayısal bir veri olarak sunan fraktal analiz, trabeküler kemikte meydana gelen değişiklikleri ölçmek amacıyla kullanılmıştır. Bu çalışmada amaç, panoramik radyografileri kullanarak periodontitisli ve gingivitisli hastaların trabeküler kemik fraktal boyut değerlerini karşılaştırmak, ayrıca yaş ve cinsiyetin fraktal boyutla olan olası ilişkisini değerlendirmektir. Çalışmada 64 gingivitisli ve 64 periodontitisli hastanın panoramik radyografileri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastaların radyografileri kullanılarak trabeküler kemikten ölçülen fraktal boyut değerleri, İmage J programında kutu sayma yöntemi ile hesaplanmıştır. Her iki grubun fraktal boyut değerleri karşılaştırılmıştır. Ayrıca grupların kendi içinde yaş ve cinsiyet parametrelerinin fraktal boyut değerleri ile olan olası ilişkisi değerlendirilmiştir. Çalışma sonuçlarına göre; gingivitis grubundaki hastaların hesaplanan ortalama fraktal boyut değeri 1,195 iken, periodontitis grubundaki hastaların hesaplanan ortalama fraktal boyut değeri 1,196 bulunmuştur. Gingivitis grubu ile periodontitis grubunun fraktal boyut değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir (p>0,05). Fraktal boyut değerleri ile yaş ve cinsiyet arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir (p>0,05).
Anterior maksiller dentisyondaki dişlerin alveoler fasial ve palatal kemik duvar kalınlıklarının konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) kullanılarak değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Özellikle estetik bölgede alveol kemik duvarı genellikle incedir ve bu bölgede dişlerin fasiyal ve palatal kemik duvar kalınlıkları dişlerin uzun dönem stabilitesini etkilemektedir. Maksiller anterior bölge, implantasyon veya estetik cerrahi operasyonlar için zor ve riskli bir alan olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmanın amacı sağlıklı maksillar santral keser, lateral keser ve kanin dişlerin alveolar fasiyal ve palatal kemik duvar kalınlıkları ile mine sement birleşimi (MSB) ve fasiyal kemik kreti (FKK) arası mesafeyi KIBT cihazı ile ölçmek ve kadın-erkek cinsiyetleri ile yaş grupları arasındaki ilişkinin, MSB-FKK mesafesi ile fasial kemik kalınlığı arasındaki ilişkinin ve implantasyon, soket koruma, estetik kron boyu uzatma gibi olası cerrahi girişimler öncesi anatomik yapıların değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu tez çalışmasında 20-50 yaş arası ve maksiller santral kesici, lateral kesici ve kanin diş kaybı olmayan hastalardan rastgele seçilerek elde edilen 104 KIBT raporu retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların tomografi raporları İCAT-vision görüntüleme programına aktarılarak, aynı kişi tarafından iki hafta arayla iki kez ölçüm yapıldı. Anterior maksiller dentisyondaki altı dişe ait MSB ile FKK arası mesafe, fasial kemik duvar kalınlığı, palatal kemik duvar kalınlığı ve fasial kemik kalınlığı ile MSB-FKK uzunluğu arasındaki ilişki ölçüldü. Ölçümler fasiyalde ve palatinalde alveoler kemik kretinden sırasıyla 1. mm, 3. mm ve 5. mm uzaklıkta yapıldı. Elde edilen ölçümlerin cinsiyetler ve yaş grupları arasındaki ilişkisi değerlendirildi. Verilerin analizi için Mann Whitney U, Kruskal Wallis-H, Kolmogorov Smirnov testlerinden ve linear regresyon analizinden yararlanıldı. Bulgular: MSB-FKK arasındaki uzunluğun yaş ile pozitif korelasyon gösterdiği, fasiyal kemik kalınlığı ile cinsiyetler arasında korelasyon olmadığı, fasiyal ve palatal kemik kalınlıkları ile yaş grupları arasında negatif korelasyon olduğu rapor edildi. MSB-FKK arasındaki uzunluğun kadınlarda erkeklere göre anlamlı derecede düşük olduğu, palatal kemik kalınlığının sadece kret tepesinden 3. mm ve 5. mm uzaklıklarda kadınlarda anlamlı derecede düşük olduğu ve fasiyal alveoler kemik kalınlığı ile MSB-FKK mesafesi arasında tüm dişlerde negatif korelasyon olduğu ve sadece kanin diş grubunda istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulundu. Sonuç: Anterior maksiller bölgede optimal estetik ve fonksiyonel sonuçlar için gerekli olan minimum 2 mm kemik kalınlığı nadiren bulunur. Yaş ve cinsiyetin bukkal kemik genişliği, palatal kemik genişliği ve MSB-FKK mesafesi üzerindeki etkisini daha iyi anlamak için daha fazla katılımcı üzerinde çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır. Operasyon öncesi KIBT kullanılarak radyografik analizle riskli durumların belirlenmesi ve uygun bir tedavi yaklaşımının seçilmesi için tavsiye edilir.
Klas III furkasyon defektlerinde konvansiyonel tedavi yöntemlerinin karşılaştırılması
Posterior dişlerde alveolar kemik kaybına bağlı olarak furkasyon bölgesinin açığa çıkması, sıkça karşılaşılan bir durumdur. Yanm yüzyıl once bu konuda yeterli bilgi olmadığından furka bölgesi ekspoze olan dişlerde tedavi seçeneğinin çekim olduğu bildirilmiştir. Yapılan epidemiyolojik ve klinik inceleme sonuçlarından, diş kayıpları ve çekimlerinde ilk sırayı, çok köklü dişlerin aldığı ve en erken protetik çalışmaların da bu dişlerin kaybı nedeniyle oluşan bölgelerde yapıldığı bilinmektedir. Son yıllarda koruyucu diş hekimliğinin giderek ağırlık kazanması, furkasyon bölgeleri ile patolojik cebe ait bilgilerdeki gelişme; çok köklü dişlerin ağız ve insan sağlığındaki yeri düşünülerek güç ve de çok emek gerektirse de bu grup dişlerin korunma ve tedavilerine özeni arttırmıştır. Biz de çiğneme ve sindirim fonksiyonunda temel görevi olan çok köklü dişlerin erken kay ı plan yerine, korunmaları gerekliliğinden hareketle, 1980'li yıllarda sıkça uygulanmaya başlanan, günümüzde ise ticari yönü ağır basan greft materyalleri yoğunluğu içerisinde adeta unutulan, iki konvansiyonel tedavi metodunu, bilimsel çalışma disiplini içerisinde güncelleştirmeyi düşündük.-83- Bu düşünceden hareketle; yetişkin periodontitisli hastalan n mandibular 6 ve/veya 7 nolu molar dişlerinde simetrik Was III furkasyon defektlerinde tünel operasyonu (furkasyon girişinin arttınlması) ile biküspidizasyon (furkasyonun eliminasyonu) olarak adlandınlan konvansiyonel tedavi şekillerinin gerek kendi başlarına gerekse karşılaştırmalı olarak bu perspektif içinde değerlendirilmesini amaçladık. Yaptığımız klinik çalışmada; araştırmamızın materyalini, klinik ve standardize radyografik değerlendirmeleri sonucunda mandibular molarlarında simetrik olarak en az iki tane Klas III furkasyon defetti bulunan erişkin periodontitisli 9 hastanın 22 mandibular 6 ve /veya 7 numaralı dişi oluşturmuştur. Rasgele seçimle simetrik 22 Klas III furkasyon defektinden 11*1 biküspidizasyon, diğer 11 'I ise tünel operasyonunu içerecek şekilde iki ayrı grup oluşturuldu. Deney süresince hastaların tüm dişlerine ait çalışma başlangıcı ve 12. ay olmak üzere cep derinliği, gingival indeks (Silness&Löe), plak indeks (Quigley-Hein) ölçümleri elde edildi. Ayrıca deney süresince ilgili dişlerden; çalışma başlangıcı, operasyon sonrası 6. ay ve operasyon sonrası 12. ay olmak üzere cep derinliği, gingival indeks (Silness&Löe), plak indeks (Quigley-Hein) ve Diş Mobilitesi ölçümleri elde edildi. Ayrıca ilgili dişlerin standardize radyografileri de, çalışma başlangıcı, operasyon sonası 6. ay ve operasyon sonrası 12. aylarda yinelendi. Tüm ağıza ait cep derinliği, plak indeks ve gingival indeks ölçümlerinde hem alt hem de üst çenede 12. ay sonunda, başlangıca gore istatistiksel olarak anlamlı bir azalma gözlendi (p<0.01). Biküspidizasyon ile tünel operasyonunun karşılaştırıldığı 6. ay değerlendirmelerinde tünel operasyonu grubunda cep derinliği ölçümlerinde-84- biküspidizasyon grubuna gore istatistiksel olarak anlamlı bir artış tespit edilirken (pO.OOİ), gingival indeks, plak indeks, mobilite ve radyografik furkasyon alanı açısından her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu (p>0.05). Hem biküspidizasyon hem de tünel operayonu grubunda 12. ayda cep derinliği, gingival indeks, plak indeks, Mobilite ve Radyografik Furkasyon Alanı açısından her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0.05).
Sınıf 2 furkasyon defektlerinde değişik kemik greftlerinin peirodontal rejenerasyona etkisinin histolojik olarak incelenmesi
-70- SINIF II FURKASYON DEFEKTLERİNDE DEĞİŞİK KEMİK GREFT MATERYALERİNİN PERIODONTAL REJENERASYONA ETKİSİNİN HİSTOLOJİK OLARAK DEĞERLENDİRİLMESİ Periodontal tedavinin ana amacı yıkıma uğramış destek periodontal dokuların eski seviyelerine rejenerasyonunu sağlamaktır. Periodontal ligament ve kemik hücrelerinin diş ve alveoler doku arasında sağlıklı bağ oluşturacak potansiyele sahip yegane hücre tipleridir. Bu nedenle rejenerasyon oluşturmak için çeşitli materyaller kullanılmaktadır. Kalsiyum sülfat (Paris alçısı) ucuz, kolay elde edilebilir, kolay şekillendirilebilir, sert ve yumuşak dokular tarafından tolere edilebilir bir madde olduğu önceki çalışmalarla tesbit edilmiştir. Aynca kalsiyum sülfatın greft partiküllerinin kemik defektlerinden uzaklaşmasını engellediği, epitelin apikale migrasyonunu önlediği düşünülmektedir. Bundan yola çıkarak farklı kemik greft materyalleri ile birlikte periodontal rejenerasyon için kullanılması önerilmektedir. Bu materyalin kullanımıyla ilgili başarılı klinik vakaların sunulduğu son yayınlara rağmen, bu raporlarda histolojik veriler bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı solventlerie dehidrate edilmiş süngerimsi kemik grefti ve hidroksilapatit alioplastik kemik grefti ile birlikte kalsiyum sülfat kullanımının bu her iki kemik greft materyalinin yalnız kullanımına olan etkisinin incelenmesidir. Bu amaçla altı köpeğin mandibular dişlerinde sınıf II furkasyon defekti oluşturulmuştur. Her bir köpekte rastgele seçilen segmentte deneysel kemik defektlerinden biri solventlerie dehidrate edilmiş süngerimsi kemik grefti, diğeri bunun kalsiyum sülfatla kombinasyonu ile tedavi edilmiştir. Diğer segmentte defektlerden birine hidroksilapatit, diğerine hidroksilapatit ve kalsiyum sülfat karışımı uygulanmıştır. Her bir segmentte bir diş kontrol için ayrılmış ve sadece-71- flep operasyonu uygulanmıştır. Köpekler; iyileşmenin değişik safhalannın görülebilmesi için biri 6. hafta, diğeri 12. hafta olmak üzere iki dönemde sakrifiye edilmişlerdir. Elde edilen örnekler hîstomorfolojîk olarak incelenmiştir. Çalışmanın klinik sonuçlarında özellikle kalsiyum sülfatla kombine olarak tedavi edilen dişlerde dişeti çekilmesi, gingival enfeksiyon ve yapışık dişetinde azalma görülmüştür. Histolojik değerlendirmede de literatürdeki beklenen sonuçlar alınamamıştır. Kalsiyum sülfatın kemik greftleri ite kombine uygulanandığı deney gruplarındaki yeni ataşman ve yeni kemik oluşumu, kemik greftlerinin tek kullanıldığı gruplara ve kontrol gruplanna göre düşük bulunmuştur. Kanımızca kalsiyum sülfatın gündelik kullanıma geçmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Sıçanların kalvaryal kemiğinde oluşturulan kemik defektlerine alloplastik kemik greft materyali kullanımı ile birlikte rosmarinik asit ve hyaluronik asit uygulamalarının histopatolojik ve immünuhistokimyasal yöntemlerle incelenmesi
Amaç: Greft materyalleri ile osteogenezisin stimüle edilmesini ve osteokondüktif özellikle hyaluronik asit (HA) ve rosmarinik asitin (RA) osteogenezis üzerine etkilerini ve iyileştirici özelliğini histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Gereç ve yöntem: 48 Wistar Albino rat defekt, defekt+greft, defekt+HA, defekt+RA, defekt+greft+HA, defekt+greft+RA grupları olarak ayrıldı. Rat kalvaryumunda 8 mm çapında defekt açıldı. Alloplastik greft uygulamasından sonra HA ve RA ayrı ayrı gruplara uygulandı. 6 hafta sonunda hayvanlar sakrifiye edildi. Biyokimya, histopatoloji ve immünohistokimyasal istatistik ve değerlendirme yapıldı. Bulgular: Biyokimyasal bulgularda ALP değerleri defekt grubuna göre defekt+greft, greft+HA, greft+RA grubunda 6 hafta sonunda arttı. Kemik oluşumunu etkileyen kalsiyum, kreatin kinaz aktivitesi defekt grubunda defekt+greft, greft+HA ve greft+RA'ya göre düşük bulunmuştur. TAS değeri defekt+greft+HA ve defekt+greft+RA gruplarında defekt ve defekt+HA gruplarına göre yüksek olarak kaydedildi. OSI defekt+greft+HA ve defekt+greft+RA gruplarında defekt grubuna göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Histopatolojik olarak, defekt grubunda skar doku, mononükleer hücre infiltrasyonunda artış, dejeneratif kollajen lifleri, nekrosis izlendi. Defekt + HA ve defekt+RA gruplarında yer yer küçük kemik trabekülleri ve osteoblast hücrelerinin göründüğü kemik matriks alanları gözlendi. Defekt+greft grubunda yoğun kollajen ve lif artışı, küçük kemik trabekülleri ve osteoblast hücreleri izlendi. Defekt+greft+HA ve defekt+greft+RA gruplarında greft alanı içerisindeki özellikle kemik trabeküllerinin şekillenmeye başladığı, bazı alanlarda osteoblastların belirginleştiği, osteosit lakünalarının oluştuğu gözlendi. BMP (kemik morfogenik protein)-2 ve BMP-4 ekspresyonları yoğun olarak defek+greft+HA ve defekt+greft+RA gruplarında görüldü. Sonuç: Greft sonrası HA ve RA kullanımının kemikiçi defektlerin iyileşmesinde tamamlayıcı uygulama olarak tedavi verimini arttıracağı ve yeni kemik oluşumuna katkı sağlayacağı düşüncesindeyiz.
İki duvarlı kemikiçi defektlerinde yönlendirilmiş doku rejenerasyonu tekniğinin değerlendirilmesi
Periodontal tedavilerin temel amacı yıkıma uğramış periodontal dokuların, kabul edilebilir düzeyde rejenere olmasıdır. Dişler ve alveol kemiği arasında sağlıktaki bağlantıyı tekrar oluşturma potansiyeline sahip olan tek hücre grubu periodontal ligament hücreleridir. Yönlendirilmiş doku rejenerasyonu, hastalıklı kök yüzeylerine periodontal ligament hücrelerinin seçici olarak repopülasyonuna izin veren bir işlemdir. Bu, epitel ve dişeti bağ dokusunu iyileşme bölgesinden uzak tutan ve periodontal ligament ve kemik hücrelerinin kuronal yönde prolifere olmasına olanak sağlayacak bir boşluğu oluşturan, rezorbe olabilen ya da olmayan bariyer membranlaria gerçekleştirilmektedir. Bu çalışmanın amacı, rezorbe olabilen kollagen membranın gingival epitelin apikale göçünün engellenmesindeki ve periodontal ligament hücrelerinin rejenerasyon kapasitesinin desteklenmesindeki etkinliğini ortaya koymaktır. Bu amaçla 9 yetişkin köpekte mandibular dişlerde iki duvarlı kemikiçi defektler oluşturulmuştur. Her köpekte rastgele seçilen defektlere 20x30 mm. boutlanndaki kollagen membran, interproksimal kemik defektini ve komşu kök yüzeyini örtecek şekilde şekillendirilerek yerleştirilmiştir. Kontrol defektlerinde membran yerleştirilmeden flap kapatılmıştır. Köpeklerden, cerrahi işlemden 7., 15., 21, 30., 60. ve 90. günler sonrasında blok biyopsi alınmıştır. Histolojik ve histometrik değerlendirmeler yapılmıştır. Hem deney hemde kontrol
Farklı motivasyon yöntemlerinin bireylerin periodontal sağlığı üzerine etkisi
Çalışmamız, d i ş h e k i m I i ğ i n d e hasta motivasyonu amacı ile kullanılan dört farklı metot arasından, mikrobiyal dental plağı uzaklaştırmada ve periodontal sağlığı devam ettirmede arasında en etkin olanı belirlemek ve motivasyon tekrarlarının etkisini araştırmak amacı ile planlandı. Araştırmada, G.Ü. Dişhekimliği Fakültesinde 1994-1995 eğitim öğretim yılında 1. sınıfta okuyan öğrenciler içinden yapılan seçimle belirlenen 120 birey yer aldı. Çalışma başlangıcında, bireylerin oral hijyenleri ile periodontal sağlık durumlarını saptamak amacı ile tüm dişlerinin dört bölgesinden P 1 1 (S i I nees-Löe), G I ( L ö e- S i I n e es) ve cep derinliği ölçümleri yapıldı. Daha sonra profesyonel periodontal tedavileri tamamlanan bireyler rastgele seçimle 30'ar kişilik 4 gruba ayrıldı ve bu gruplar, A, B, C ve D grupları olarak adlandırıldı. 30' ar1 04- birey içeren bu 4 grup ta yine rastgele bir seçimle, kendi içinde 15" er kişilik iki subgruba ayrılarak A1, A2, B1, B2, C1, C2, D1 ve D2 gruplarını oluşturdu. A grubuna fırçalama yöntemi ve ara yüz temizlik işlemleri, bizzat hekim tarafından ve bireylerin kendi ağızlarında uygulanarak, detaylı bir şekilde anlatıldı. B grubunda yer alan öğrencilere, broşürler dağıtılarak motivasyon uygulandı. C grubunda yer alan öğrencilere, diş fırçalama ile dişipi kullanımı bir model üzerinde anlatıldı. D grubundaki öğrencilere ise, özel olarak hazırlanmış motivasyon içerikli bir video filmi izlettirildi. 15. gün, 1. ay ve 3. ayda, çalışma gruplarını oluşturan tüm bireylerin Pil, Gl ve cep derinliği ölçümleri tekrarlanırken, her grubun 1. subgrubuna 15. günde, 2. subgrubuna ise 1. ayda, 0. günde aldıkları aynı motivasyon yöntemleri tekrarlanarak, pekiştirme yapıldı. Deney grup ve s u bg ru pl a rı n ı oluşturan öğrencilerden 0. gün, 15. gün, 1. ay ve 3. ayda elde edilen Pil, Gl ve cep derinliği değerleri istatistiksel olarak, "Tekrar Edilen Değerlerin Varyans Analiz yöntemi" ve Duncan testi uygulanarak incelendi ve-1 05 bu şekilde gruplar ve subgruplar arasındaki istatistiksel farklar araştırıldı. Araştırma sonuçlarına göre, A grubunda, öğretilen motivasyon yönteminin en etkili ve kalıcı yöntem olduğu, C ve D gruplarında, yöntemin etkisinin ve kalıcılığının çok daha az olduğu saptanırken, B grubunda uygulanan yöntemin etkisiz kaldığı belirlendi. Bunun yanı sıra, pekiştirme amacıyla, 15. günde ve 1. ayda yapılan motivasyon tekrarları arasında istatistiksel bir fark bulunmadı.
Thymbra spicata ve cyclotrichium origanifolium türlerinin kimyasal içerikleri, antioksidan kapasiteleri ve antibakteriyel aktivitelerinin analizi ile sıçanlarda palatal yara iyileşmesine etkilerinin histolojik ve immünohistokimyasal olarak incelenmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Thymbra Spicata (Zahter) ve Cyclotrichium Origanifolium (Dağ Nanesi) bitkilerinin antioksidan kompozisyonunu, antibakteriyel etkinlikleri ve sıçanlarda palatal yara iyileşmesi üzerindeki etkinliğinin histolojik ve immünohistokimyasal olarak incelenmesidir. Materyal ve Metod: Bu amaçla, 8-10 haftalık, 84 adet Wistar albino türü erkek ratın palatal mukozasında 4 mm çapında eksizyonal yara bölgesi oluşturuldu. Denekler kontrol grubu (K), Thymbra Spicata (TS) ve Cyclotrichium Origanifolium (CO) şeklinde 3 eşit gruba bölünerek 3, 7, 14 ve 21.günlerde sakrifiye edildi. Histopatolojik değerlendirmede; vaskülarizasyon, polimorfonükleer lökositler (PMN), kollajen dejenerasyonu, fibrozis, VEGF ve vimentin parametrelerine bakıldı. Ekstrelerin antioksidan aktiviteleri DPPH serbest radikal giderim yöntemi, ABTS katyon radikali giderim aktivitesi ve CUPRAC yöntemiyle ölçüdü. Agar well difüzyon yöntemiyle de Streptococcus Mitis ve Aggregatibacter Actinomycetemcomitans bakterileri üzerindeki etkinlikleri incelendi. Bulgular: İstatistik analiz sonuçlarına göre, TS ve CO gruplarının VEGF değerleri 3,7,14 ve 21. günlerde K grubuna göre anlamlı yüksek bulunmuştur. Vimentin değerleri açısından incelendiğinde TS grubundaki değerlerin, 7,14 ve 21. günlerde K ve CO gruplarına göre yüksek olduğu, 14 ve 21. günlerdeki değerlerin istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir. Gruplar arasında vaskülarizasyon, PMN, kollajen dejenerasyonu ve fibrozis değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır. Antioksidan değerlendirmede; TS ve CO ekstreleri antioksidan olarak aktif bulunmuştur. İlaveten, TS ve CO ekstrelerinin S. Mitis üzerinde antibakteriyel etki gösterdiği ancak A.Actinomycetemcomitans üzerinde etkili olmadığı görülmüştür. Sonuç: Çalışmanın sonuçlarına göre Thymbra Spicata (TS) bitkisinin sıçanlarda palatal yara iyileşmesi üzerine olumlu etki gösterdiği ve Cyclotrichium Origanifolium (CO) bitkisinin ise orta düzeyde etkili olduğu görülmüştür. Ayrıca her iki bitki türünün de S.Mitis üzerinde antibakteriyel etkinlik gösterdiği tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler: Thymbra Spicata, Cyclotrichium Origanifolium, yara iyileşmesi, antioksidan, antibakteriyel
Klas 2 furkasyon defektlerine uygulanan antibiyotikli ve antibiyotiksiz kalsiyum karbonat esaslı biyomateryalin (biocoral) etkilerinin incelenmesi
ÖZET Son yıllarda furkasyon def ekti erinin tedavisinde greft materyallerinin de dahil olduğu değişik türdeki rejeneratif işlemle rin belirli bir başarı sağlattığı görülmüştür. Günümüzde lokal periodontal def ekti erin tedavilerinde lo kal antibiyotiklerle kombine greft materyallerinin kullanımının araş tırıcıların ilgisini çektiği tesbit edilmiştir. Çalışmamızda anatomik yapı nedeniyle tedavi girişimlerin- deki başarının sınırlandığı furkasyon defektine (klas II) uygulanan Biocoral'in hangi antibiyotikle ne miktarda kullanılacağının tesbiti için öncelikle mikrobiyolojik ve salım hızı incelemeleri yapılmıştır. Bu.invitro çalışmalar sonucunda 0.1 5 mg'lik ofloksazinle kombine Biocoral'in en uygun greft materyalini oluşturduğu ve oflok- sazinli patın salım hızının k = 50 mg/saat olarak izlendiği tespit edilmiştir. Anılan kombinasyonun kısa dönem yumuşak doku cevabını in celemek amacıyla kobayların dorsal bölgesinde subkutan olarak yerleş tirilen histolojik çalışmada ise heriki grupta hafif iltihabi hücre infiltrasyonu olduğu ancak kantitatif olarak kontrol grubunda daha fazla olduğu saptanmıştır. Ayrıca örneklerin tümünde Biocoral parti- küllerinin çok çekirdekli dev hücreler ile çevrelendiği ve bir kısım partikülün çok küçük fragmanlara ayrıldığı gözlenmiştir.88 - Klinik çalışmamızda ise ofloksazinle kombine Biocoral patın etkinliğinin altı aylık bir dönemde kapalı ve açık ölçümler le değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Toplam 34 mandibular molar klas II furkasyon defektinin dahil edildiği klinik çalışmada, antibiyotikle kombine biyomateryal ve sadece Biocoral gref t materyal i ile tedavi edilmişlerdir. Kapalı klinik ölçüm değerleri başlangıç, 3 ve 6'ncı aylarda, açık klinik ölçümler ise başlangıç ve postoperaitf 6'ncı ayda reentry ile elde edilmişlerdir. Altıncı ayda antibiyotiki grupda kontrole göre verti- kül derinlikte daha farklı azalma ve daha fazla ataşman kazancı gözlenmiştir. Yine aynı periotdaki reentry işlemi ile, ofloksazinli de- fektl erde vertikal, horizontal, hacimsal dolunumda ve kret seviyesin deki değişimlerde daha. olumlu sonuçların alındığı bulgulanmıştır.
Periodontal hastalıklarda cep sıvısı, salya serum enzim aktivitelerinin karşılaştırılması ve klinik ölçümler ile ilişkileri
-62- ÖZET Periodontitis oral kavite içerisinde bulunan bakterilerin sebep olduğu enfeksiyöz bir hastalıktır. Doğal dişlere sahip birçok bireyde inflamatuar periodontal hastalık mevcuttur ve diş kaybının en belirgin sebebidir. Periodontal hastalık aktivitesi destek kemik ve bağ doku ataşmanı kaybı ile karakterize hastalık basamakları ile ilişkilidir. Periodontal hastalıklı bireylerde episodik olarak tekrarlayan şiddetlenmeler görülebilmektedir. Periodontal hastalıklar ve tedavi planları alveoler kemik kaybının radyografik olarak değerlendirilmesi, yaş, medikal ve denial anamnez, cep derinliği, ataşman kaybı ölçümlerine, infiamasyon derecesine, mikrobiyal depozitler ve eksudasyon varlığına göre tanımlanmaktadır. Aktif ve inaktif bölgeleri saptamak için objektif diagnostik testlere ihtiyaç vardır. Dişeti cep sıvısı inflamatuar periodontal hastalıkların gelişimi ve ilerlemesinde, patojen - konakçı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi için uygun bir ortamdır. Aspartat aminotransferaz ve laktat dehidrogenaz enzimleri sitoplazmik enzimlerdir ve ekstraselüler ortamda görülmeleri hücre nekrozunun belirleyicisidir. Ayrıca alkalen fosfataz seviyesi değişiklikleri periodontal hastalık aktivitesinde bölgesel indikatör olabileceği düşüncesiyle çalışmamız juvenil ve erişkin periodontitis tanısı konmuş 31 hasta ile 15 sağlıklı birey üzerinde gerçekleştirilmiştir. AST, LDH ve ALP enzimlerinin cep sıvısı, salya-63- ve serum seviyeleri karşılaştırılmış ayrıca klinik indeksler ile ilişkileri incelenmiştir. Çalışma sonucunda heriki deney grubuna ait dişeti cep sıvısı enzim seviyeleri salya ve serum enzim seviyelerinden önemli oranda yüksek bulundu. Intraselüler enzimlerden olan LDH ve AST seviyesi kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunurken alkalen fosfataz seviyelerindeki farklar istatistiksel olarak anlamlı değildi. Juvenil periodontitisli bireylerde örnek bölgesi plak indeksi ile dişeti cep sıvısı AST düzeyi arasında negatif yönde kuvvetli korelasyon saptandı. Heriki deney grubunda salya enzim değerleri ile klinik parametreler arasında korelasyon gözlendi..Sonuç olarak, hücre içi enzimlerinden özellikle LDH ve AST'in periodontal hastalık aktivitesi indikatörü olabilecekleri ve hastalık patogenezi hakkında bilgi verebilecekleri görülmüştür.
Periodontal hastalıklı bireylerde Actinobacillus actinomycetemcomitans ve Porphyromonas gingivalis (Bacteroides gingivalis)'e karşı oluşan antikor düzeyinin incelenmesi
Son yıllardaki mikrobiyolojik çalışmalar Gram negatif bak terilerin periodontal hastalıkların etyolojisinde ve patogenezinde önemli rol oynadığı görüşünü desteklemektedir. A.actinomycetemcomitans sık lıkla juvenil periodontitisli hastalardan izole edildiği ve P.gingivalis'inde erişkin periodontitisden sorumlu mikroorganizmalar olduğu gösterilmiştir. Bu çalışma, 17 juvenil periodontitis ve 15 erişkin perio dontitisli hastanın tedavi öncesi ve tedavi sonrası 3. ve 8. ay takibin deki A. actinomycetemcomitans ve P.gingivalis'e karşı spesifik antikor seviyesini saptamak amacıyla planlanmıştır. Çalışmada A. actinomycetemcomitans ve P.gingivalis'e karşı IgG ve IgM serum antikor seviyeleri ELISA yöntemiyle tespit edilmiş elde edilen değerler sağlıklı 24 birey ile kıyaslanmıştır. Juvenil periodontitisli hastaların A.actinomycetem- comitans'a karşı antikor seviyeleri erişkin periodontitisli ve kontrol bi reylerinden daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Erişkin periodontitisli has taların P.gingivalis'e karşı antikor seviyeleri de juvenil periodontitis ve sağlıklı kontrollerden yüksek bulunmuştur. Tedavi sonrası A.actinomycetemcomitans ve P. gingiva- lis'e karşı antikor düzeyleri azalmış ancak bu seviyenin hala sağlıklı kontrollerden yüksek olduğu gözlenmiştir. Buna rağmen tedavi sonrası spesifik bakterilere karşı anti kor seviyesindeki değişiklikler halen daha tartışma konusudur.
Erişkin periodontitisli ve sağlıklı bireylerin dişeti cebi sıvıları (DCS) ve dişeti doku örneklerindeki myeloperoksidaz (MPO) aktivite düzeylerinin tespiti
-79- OZET Periodontal hastalıklar bakteriyel enfeksiyonlardır. Periodontitis dişi destekleyen dokuların iltihabı olarak bilinir ve çoğunlukla periodontal membran ve alveoler kemiğin progresif yıkımı ile ilişkilidir. Bununla birlikte son yıllara ait bilgiler, periodontal hastalıkların doğal evrelerinin, yıkım ve duraklama (aktif-pasif) fazlarını içerdiğini göstermektedir. Aktif dönem, destek kemiğin, bağ dokunun veya klinik ataşmanın kaybının gerçekleşmesiyle karakterizedir. Bu olay, periodontal hastalık aktivitesi olarak tanımlanır. Aktif ve inaktif bölgeler geleneksel kriterlerle yeterince ayırt edilemez ve dişeti cebi sıvısının analizinin hastalık aktivitesinin markerlerini sağlamada daha güvenilir olduğu umut edilmektedir. Nötrofiller patojenik ajanların öldürülüp fagosite edilmesi için gerekli materyalleri içermektedir. Nötrofillerin azurofilik granüllerinde var olan MPO, konak savunmasında rol oynadığı düşünülen enzimlerden biridir. Bilhassa oksijene bağlı defans mekanizmasında etkilidir. Çalışmanın amacı EP'li ve periodontal yönden sağlıklı bireylerin DCS ve dişeti doku örneklerindeki MPO aktivite düzeyini saptamaktadır. Bu amaçla, EP tanısı konmuş 28 birey ve hem sistemik hem de-80- periodontal yönden sağlıklı 28 birey çalışmaya alındı. Her bireye ait plak indeksi, gingival indeks, ataşman kaybı, dişeti kanama zamanı indeksi ve cep derinliği ölçümleri kaydedildi. DCS ve dişeti doku örnekleri EP grubu bireylerinin örnekleme bölgesinden elde edildi. Her iki gruba ait tüm MPO seviyeleri spektrofotometrik metot kullanımıyla tespit edildi. İstatistiksel analizlerin yapılmasında, student t testi, Mann Whitney U testi ve korelasyon analizleri kullanıldı. Çalışmanın bulguları, MPO'n hem deney hem de çalışma gruplarının DCS ve dişeti doku örneklerinde mevcut oludğunu göstermiştir. Her ne kadar EP grubuna ait dişeti doku örnekleri MPO düzeyinden yüksek bulunmuş olsa da, bu fark istatistiksel yönden önemli değildi. Bununla birlikte, EP grubuna ait DCS MPO seviyeleri kontrol grubuna göre önemli derecede yüksek bulunmuştur. Bu sonuçlar, MPO'ın DCS'nda rezervuar aktivitesinin olduğunu, periodontal yıkımın gidişinin daha iyi anlaşılmasında yardımcı olabileceğini ve hastalık aktivitesinin izlenmesinde faydalı olabileceğini göstermektedir.
Metabolik kontrolleri iyi ve kötü diabetik periodontitisli hastalar ile non-diabetik periodontitisli hastaların klinik, serum immünglobulin ve kompleman seviyeleri yönünden karşılaştırılması
İyi metabolik kontrollü 11 ve kötü metabolik kontrollü 11 diabet hastası ile 11 periodontitisli olmak üzere 33 hasta üzerinde, periodontal yıkımın ve periodontal tedavinin etkilerini ve farklılıklarını klinik ve labaratuvar düzeyinde incelemek amacıyla yapılan bu çalışmada, bireylerin tedavi öncesi ve sonrası değerlerinin biometrik olarak karşılaştırılması yapılmıştır. Sonuçta, diabetik periodontitisli ve non-diabetik periodontitisli gruplar arasında klinik, serum Ig ve kompleman değerleri yönünden fark bulunmamıştır. Ancak, diabetik bireyler arasında kötü metabolik kontrolün, periodontal hastalığın agresivliği yönünden bir risk faktörü olabileceği bulgulanmıştır.
Dehisens tipi defektlerde bağ dokusu grefti ile rezorbe olabilen yapılardaki membranların etkilerinin karşılaştırılması
Lokalize dişeti çekilmeleri hem klinisyenler hem de hasta için önemli bir sorun teşkil etmektedir. Kök yüzeyinin kapatılması amacıyla çeşitli cerrahi teknikler geliştirilmiştir. Kuronale yerleştirilen flep altında serbest bağ dokusu greftinin kullanımı tedavinin başarı yüzdesini artırmaktadır. Günümüzde YDR tekniği ile de lokalize dişeti çekilmelerinin tedavisinde önemli sonuçlar elde edilmiştir. Çalışmamızda, bukkal dişeti çekilmesi olan tek köklü 30 çift diş tedavi edildi. Alternatif tedavi olarak subepitelyal bağ dokusu grefti (BDG) ve Yönlendirilmiş Doku Rejenerasyonu (YDR) teknikleri uygulandı. YDR tekniğinde iki farklı yapıdaki rezorbe olan membran; Resolut® ve Tutoplast Dura® kullanıldı. Seçilen dişler uygulanacak tedavi yöntemine göre rastgele 3 gruba ayrıldı, ilk grupta, BDG ve Resolut®, ikinci grupta BDG ve Tutoplast Dura®, üçüncü grupta ise aynı hastada her iki membran grubu karşılaştırıldı. Tüm gruplarda mukogingival birleşime kadar uzanan trapezoid tarzda flep oluşturuldu. Açığa çıkan kök yüzeyi düz ya da içbükey şekillendirildi. BDG' nin yada YDR işleminde kullanılacak olan bariyer membranın yerleştirilmesinden sonra flep, materyali tamamen örtecek şekilde pozisyonlandırıldı ve sutüre edildi. Tüm hastalarda operasyondan önce ve operasyondan sonra 10 hafta, 3, 6, 9 ve 12. aylarda dişeti çekilmesi miktarı, keratinize dişeti genişliği, ataşman seviyesi, cep derinliği ölçümleri kaydedildi. Resolut® grubunda % 74.28, Tutoplast Dura® grubunda % 69.62 ve BDG grubunda % 86.31 oranında kök kapanması elde edildi. Resolut® grubunda % 48.79 (2.83 mm), Tutoplast Dura® grubunda % 45.31 (2.90 mm) ve BDG grubunda % 57.41 (3.37 mm) ataşman kazancı tespit edildi. Keratinize dişeti genişliğindeki artış Resolut® grubunda 0.53 mm, Tutoplast Dura® grubunda 0.50 mm ve BDG grubunda 2.05 mm olarak tespit edildi. Cep derinliğindeki azalma Resolut® grubunda 0.23 mm, Tutoplast Dura® grubunda 0.15 mm ve BDG grubunda -0.10 mm olarak kaydedildi. Sonuçlar YDR tekniğinde rezorbe olan membranların kullanımı ile lokalize dişeti çekilmelerinin tedavisinde başarılı sonuçlar elde edildiğini göstermiştir.
Histological and immunohistochemical examination of the chemical content, antioxidant capacity and analysing antibacterial activity of rhus coriaria and mentha spicata species on palatal wound healing in rats
Objective: Our goal in this study is to evaluate the antioxidant composition of Rhus coriaria and Mentha spicata plants, the antibacterial activity of extracts belonging to these plants, and their effectiveness on wound healing in the rat palate region. Methods and materials: To this end, excisional wound with a diameter of 4 mm was created on the palate of 84 Wistar albino male rats at 8-10 weeks old. The subjects were divided into 3 equal groups in the form of control group (K), Rhus coriaria (RC) and Mentha spicata (MS), and subjects sacrified on days 3, 7, 14 and 21. Tissue samples were taken from the wound sites for histopathological examination. Parameters of vascularization, polymorphonuclear leukocytes (PMN), collagen degeneration, fibrosis, VEGF and vimentin were assessed histopathologically. According to statistical analysis results of RC group, VEGF levels on days 14 and 21 were meaningfully oversubscribed in the days compared to the control group, while meaningful difference with the control group was not detected in other parameters. The MS group showed significantly decreased vascularization, PMN, collagen degeneration, fibrosis and viment values on days 14 and 21 compared to the control and RC group; in the same days, VEGF values were found to be meaningfully excessive. In antioxidant evaluation; while the RC extract was found to have high activity as an antioxidant, the MS extract was found to be moderately active. Although the RC extract was found to be antibacterially effective on S.mitis; no antibacterial effects of MS were detected on either bacteria. Conclusion: Rhus coriaria was found to increase oral wound healing, while Mentha spicata was found to be moderately effective in oral wound healing. Keywords: Rhus coriaria, Mentha spicata, antioxidant, antibacterial, wound healing
Mandibular posterior bölgede alveol kemiğin ve lingual konkavitenin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi verileri üzerinde değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Posterior mandibular bölgede lingual konkaviteler yaygındır ve iki boyutlu radyografilerle tespit edilemezler. Konkavite derinliğinin artması implant boyunu ve çapını sınırlandırır. Lingual konkavite perforasyon riskini arttırır. Perforasyon, implant kaybından hayatı tehdit edebilecek ciddi komplikasyonlara kadar çeşitli olumsuz sonuçlar doğurabilir. Bu çalışmanın amacı mandibular posterior bölgede alveol kemiğin morfolojisini incelemek ve bunun yaş ve cinsiyet ile olan ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada fakültemize başvuran ve KIBT görüntüsü elde edilmiş, ikinci küçük azı dişi mevcut olup birinci büyük azı dişini kaybetmiş, 18 yaş üstü hastalardan rastgele 500 adet KIBT raporu seçildi ve retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmada alveolar kret tipleri, alveolar kretin bukkolingual genişliği, kret yüksekliği, lingual konkavite derinliği ve lingual konkavite açısı ölçüldü. Bulgular: KIBT üzerinden değerlendirilen 500 bireyde U tipi kret, ortalama %47,8 oranında tespit edildi. Lingual konkavitelerin derinlik ortalaması 2,36 ± 1,11 mm ve lingual konkavitelerin açı ortalaması 61,09 ± 11,33 derece olarak bulundu. Yaş ile alveol kret genişliği, alveol kret yüksekliği, lingual konkavite derinliği ve lingual konkavite açısı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı. Erkeklerde alveol kret genişliği, alveol kret yüksekliği ve lingual konkavite açısı anlamlı olarak yüksekken lingual konkavite derinliği açısından cinsiyetler arasında anlamlı fark bulunmadı. Sonuç: Mandibular birinci molar bölgede dişsiz kretlerde kret yüksekliği, kret genişliği ve lingual konkavite açısı erkeklerde kadınlardan anlamlı olarak yüksek bulundu. İlgili bölgede yapılacak olan implant ve diğer oral cerrahi işlemleri öncesinde cinsiyete bağlı farklılıklar dikkate alınarak KIBT üzerinden değerlendirme yapmak, komplikasyonları önlemek açısından faydalı olacaktır.
Klinik normal ve juvenil periodontitisli bireylerde antikor düzeyininincelenmesi
Actinobacillus actinomycetemco itans'a karşı olu-şan serum I_., A, I 9 G ve r M ve total serum I g A, I g G ve I g M nin hem sağlıklı hemde Juvenil periodontitisli bireylerde izlendiği çalışmamızda 12 sağlıklı 20 klinik Juvenill periodontitisli bireyden yararlanılmıştır. Hastalardan alınan venöz kan örneklerinden elde edilen serumlar mikroplatlar üzerinde karbonat tampon solusyon yardımıyle yapıştırılmış özel antijenle EL!SA yöntemi uygulanarak reaksiyona sokuldu. Reaksiyon NaOH ile durdurulup oluşan renkleşme spektrofotometrede optik dansiteleri açısından değerlen-dirildi. Gene, hasta ve sağlıklı gruptan elde edilen serum örnekleri Mancirıi 'nin radial irnmündifüzyon plate' lerine ekildi ve çökelme halkalarının çapları ölçülerek total serum I g değerleri değerlendirildi. Sonuçta özellikle actinobacillus actinomycetem· ornitans'a karşı oluşan I g G ve I g M değerlerinin sağlıklı gruba oranla hastalıklı grupta önemli ölçüde artış gösterdiği saptandı. I g A değ rleride sağlıklı gruba oranla hastalıklı grupta artış göstermektedir. Total Ig düzeyleride sağlık-lı gruba oranla hastalıklı grupta yükselmektedir. Burada- da en büyük artış I g G ve I g M de izlenmektedir. I g A değerleride hastalıklı grupta ·artmaktadır.
Periodontal kemik kaybı dağılımının yaş, cinsiyet, diş tipi ve diş yüzey genişliği ile olan ilişkisinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi kullanılarak incelenmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) kullanılarak çeşitli yaş gruplarındaki bireylerde periodontal kemik kayıplarının ölçülmesi ve bu değerlerin yaş, cinsiyet, çene tipi, diş tipi ve diş yüzey genişliği ile ilişkisinin değerlendirilmesidir. Ayrıca kemik kayıplarına lokal faktörlerin etkisinin, dolgu ve kron gibi restorasyonlar açısından incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 19-29, 30-39, 40-49, ≥50 yaş olmak üzere, gruplara ayrılan rastgele seçilmiş hastalardan herhangi bir endikasyonla çekilmiş 200 adet KIBT görüntüsü incelenmiştir. Alveoler kret ile mine-sement sınırı (MSS) arasında kalan mesafe ölçülmüş ve 2 mm üzerindeki değerler kemik kaybı olarak değerlendirilmiştir. Kemik kaybı görülen dişlerde anguler defekt varlığı ayrıca gözlemlenmiştir. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen hastalarda yaşla birlikte kemik kaybı artmıştır. Erkeklerde görülen ortalama kemik kaybı 1,15 mm, kadınlarda görülen ortalama kemik kaybı 0,82 mm olup erkeklerde kadınlara oranla daha fazla kemik kaybı görülmüştür. En fazla kemik kaybı üst molar dişlerde sonrasında ise alt kesici dişlerde görülmüştür. Çeneler arasında ortalama kemik kaybı değerleri açısından anlamlı bir fark bulunmazken, üst çenede distal yüzeylerde alt çeneye oranla daha fazla kemik kaybı görülmüştür. MSS'de diş yüzey genişliği ve kemik kaybı arasındaki ilişki diş tipine göre farklılık göstermiştir. Alt kesici ve alt premolar dişlerde dişlerin MSS'de bukkolingual ve mesiodistal genişliği azaldıkça kemik kaybı artmıştır. Sonuç: Tüm bu sonuçlar periodontal kemik kayıplarının yaş, cinsiyet, diş tipi ve diş yüzey genişliğinden etkilendiğini göstermiştir.