
382
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Louise Erdrich ve Toni Morrison eserlerinde postfeminist unsurler
Postfeminism as a term has emerged in a cultural, academic, and political context in the late twentieth century. Notwithstanding, many critics and scholars have claimed and appropriated the term for a variety of definitions, indeed, the term has no one single definition. The critical study of popular and culture and literature is necessary in order to understand how popular literary works to establish post-feminist ideologies of womanhood. Since there is no ultimate definition of postfeminism it is important to analyze post-feminist contexts in literature and try to define the characteristics and typology of post-feminist fiction. Unlike feminism which hundreds of books were written and studies are done, it is a bit hard to find recourses for the current study. In the literary context some studies have been done in post-feminist fiction, however, we can notice that these studies are mostly defined post-feminist literature as chick lit – nonserious, popular culture - literature. The significance of this study is that, in this thesis, I will try to analyze the works of authors accepted in academic level. The authors I chose are highly recognized and glorified in the literary and academic level. The post-feminist elements in the works of two prominent writers of America – Louise Erdrich and Toni Morrison - and explore whether and how postfeminism represented in their works. These writers differ from many of their counterparts as they depict alternative history far away from dominant perceived history allowing the reader to see the history through nonwestern eyes. They also challenge feminist ideology in a number of ways. I will analyze the works according to three themes – post-feminist representation of femininity, post-feminist representation of masculinity, and post-feminist representation of maternity. Keywords: Postfeminism, feminism, femininity, masculinity, popular culture, maternity
Motherhood and maternal bonds in Toni Morrison's novels
Motherhood is defined as a set of feelings and behaviours that are unfolded with the start of pregnancy and the birth of a child. The maternal bond between mothers and children is significant in all cultures since they are connected together physically and emotionally. However, the story of black mothers was quite different because they experienced slavery in the past making them inferior to other races. Under the system of slavery, African American mothers still face difficult and diverse challenges. The hardest being their inability to practice their roles as biological caregivers. In some extreme cases black mothers even thought to kill her own children to save them from the threats of slavery. This study explores the conflict between the white and black communities and the victimization of the black people by the prevalent ideology of marginalization and suppression. It examines the concept of motherhood and the impact of slavery in the life of black mothers through a special attention on Toni Morrison's three novels The Bluest Eye, Sula, and Beloved. In each single novel, Morrison presents a unique picture of motherhood as a term bound by slavery. In the study, feminist readings of the texts as well as textual and contextual approaches are employed to study the relationships between the mothers and daughters as depicted in the selected novels. Hence, the aim of this study is to investigate the complexity of the life of black women and the impact on motherhood and family interaction of poverty, subjugation and oppression.
Amy Tan'in Talih Kuşu ve Mutfak Tanrısı romanlarında kültürel uzlaşı
Talih Kuşu ve Mutfak Tanrısı eserlerinde, Amy Tan Çin kökenli kadınların Amerika'daki yaşamlarını bizlere yansıtır. Birinci nesil anneler ve onların ikinci nesil kızları kitaplardaki başkarakterlerdir. Amy Tan yarı otobiyografik bu kitaplarında Amerika'ya göç etmiş anneleri ve onların Amerikan kültürü ortasında doğup büyüyen kızlarıyla aralarında geçenleri kaleme almıştır. Her iki kitapta da anneler ve kızların bakış açılarından olay örgüsü anlatılmaktadır. Bu karakterler iki kültüre ait olmanın zorluklarını tecrübe ederler. Anneler Çinli kökenlerinden kopmak istemezken, kızlar da Amerikan değerlerine sıkı sıkıya bağlanırlar. Kimlik bunalımları, anne ve kızlar arasındaki iletişimsizlik, dil problemleri, adapte olma çabaları anneler ve kızlarının uzlaşmalarını engeller. Ayrıca tüm bu sorunlar birinci nesil Çinli annelerin Amerikan kültürüyle uzlaşmasını zorlaştırırken, ikinci nesil Çinli Amerikalı kızları da kökenlerinin ait olduğu Çin'i kabullenmelerine engel olur. Fakat her iki kitabın sonunda da ana karakterler birbirlerini anlamaya başlar. Özellikle ikinci nesil Çinli kadınlar annelerini tanıdıkça kendilerini tanıdıklarını fark ederler ve hem Çinli kökenleriyle hem de anneleriyle uzlaşırlar. Bu çalışmada, anneler ve kızları arasındaki çatışma ve uzlaşma karşıtlığı anne-kız bağlamında incelenecektir. Çatışmaya sebebiyet veren kimlik sorunları, iletişimsizlik, kültür ve nesil farklılıkları yorumlanacaktır. Çalışmanın asıl konusu olan çözülme ve uzlaşmanın romanlarda nasıl şekillendiği gösterilecektir.
An investigation of an urban novel from an ecocritical view: If nobody speaks of remarkable things by Jon Mcgregor
Nature, which has been used as a common theme in world literature to the present day, is considered to be largely neglected in contemporary novels. Contemporary writers are criticized for their tendency to build their works on urban, culture, character development and textuality and thus drawing attention away from the natural world and causing a kind of alienation from the natural. For this reason, while the development of main stream ecocriticism continues on subjects like nature writing and pastoralism, the surveys of urban ecologies where culture and nature meet have been sparse on the grounds they have no immediate connection with non-human life. With the intent of maintaining a stance against this perception, I develop my argument on the hypothesis that urban-based literature may as well give insights about the human-nature relations and contribute to ecocriticism in terms of extending its narrow canon. To demonstrate the presence of nature in urban fictional environments, I adopt an approach that goes beyond the traditional analysis of nature within the field ecocriticism which is mostly concerned with nature-oriented texts. I apply this ecocritical reading perspective to my analysis of Jon McGregor's first novel If Nobody Speaks of Remarkable Things which, at first sight, gives the impression of having no concerns about non-human environment. With a critical shift in reading perspective, the novel appears to include representations of nature and human relations that are either dualistic or naturalcultural. The purpose of this thesis is to reveal that even if nature is marginal for much of the work; an urban-based fictional novel can also offer numerous possibilities for an ecocritical reading.
Analysing the poetry of Langston Hughes in the sense of Harlem Renaissance and jazz music
Langston Hughes is accepted as one of the pioneers of African American writers due to the fact that he wrote many poems against racism, discrimination, and prejudices by harmonising jazz elements in his poetry. Hughes, one of the most important names of the Harlem Renaissance as a poet, playwright, social critic, activist, and composer, was elected to the American Academy of Arts and Letters in 1961, the highest distinction in America for an artist. The aim of this study is to examine how the poet contextualises racism and experiences of African Americans in jazz poetry which he wrote during the Harlem Renaissance, a crucial period of cultural change and in the development of twentieth century African American literature. Langston Hughes has inspired other activists, poets, and musicians with his works such as "The Negro Speaks of Rivers", "I, Too, Sing America", and "The Weary Blues". Hughes has been entitled as "the poet laureate of the man in the ghetto street" in the Washington Post. The main aim of this study is to evaluate jazz poetry of Langston Hughes within the frame of racism and jazz elements.
Eko-feminist eleştiri bağlamında Charles Frazier'in Cold Mountaın ve Thirteen Moons adlı eserlerinde kadın ve doğa olgusu
Doğa ve kadının tahakküm altında tutulduğu gerçeğiyle birlikte yaşadığımız dünyada geçmişten günümüze kadar devam eden süreçte eko-feminizm kavramının önemi de gittikçe artmaktadır. Eko-feminizm 1970'li yıllarda kadın sömürüsüne karşı çıkan ve erkek egemen toplum tarafından ezilen kadınları sahiplenen kadın toplulukları tarafından dile getirilen bir kavramdır. Eko-feminizm, özünde ırkçı, cinsiyetçi, sosyal sınıf ayrımına ve kapitalist erkek egemen politikalara karşı bir direnç geliştirmektedir. Eko-feministlere göre doğanın insan tarafından tahrip edilmesi ya da kapitalist çıkarlar uğruna yok edilmesi ile kadınların siyasal kuramlar veya sosyal baskılar ile yaşadığı erkek egemen zulmü arasında bir ilişki bulunmaktadır. Bu sebeple eko-feminizm kadın ve doğanın üzerinde hâkimiyet kuran ataerkil düzenin kurum veya kurallarını eleştirmeyi, bu düzenin yanlışlarını açığa çıkarmayı amaç edinmiştir. Bu açıdan bu çalışmanın temel amaç ve hedeflerinden biri, Charles Frazier'in tarihi olaylar ve aşk ilişkileri ile harmanlanmış olan Cold Mountain (Soğuk Dağ) ve Thirteen Moons (On Üç Ay) eserlerindeki "kadın" ve "doğa" kavramlarının eko-feminist eleştiri perspektifiyle analiz ve incelemesini yapmak, tespit edilen kavramları eko-feminizm ile yorumlamaktır. Bir diğer amaç ise romanlarda yer alan kadın karakterlerin erkek egemen sistem ve doğa ile nasıl bir ilişki içerisinde olduğunu romandaki tarihsel yer, zaman ve olaylar göz önüne alınarak bir analizini yapmak ve eko-feminizm kavramı ile yorumlamaktır. Çalışmanın ilk bölümünde eko-feminizm ve eleştiri hakkında bilgiler sunulmuş, bu eleştirilerin değişik yönleri vurgulanmıştır. Diğer bölümlerde ise romanlarda yer alan olaylar ve karakterler eko-feminist eleştiri perspektifi ile incelenmiş ve analiz edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Eko-feminizm, ataerkil sistem, kadın, tahakküm, doğa.
A marxist analysis on the works Hard Times by Charles Dickens and a Day Lasts More Than a hundred years by Chinghiz Aitmatov
Throughout the history, people have worked and met their needs. Karl Marx and Frederich Engels collaborated to liquidate discrimination in their societies. They manifested a lot and finally, they partially reached their aims. Communism or Marxism became a topic for authors to indicate their social problems. Charles Dickens and Chinghiz Aitmatov were some of those authors. Dickens, from English Literature, and Aitmatov, from Kyrgyz Literature, used their pens to protect oppressed people's right. Industrialisation and Soviet regime destroyed social coherence, in such an atmosphere people could not move freely because of political enforcement. Industrialisation forced people to live in bad conditions and Soviet regime compelled citizens to obey all rules that set by Soviet government. During the age of Charles Dickens and Chinghiz Aitmatov, people could not resist against cruelty of the government, so some brave people felt themselves responsible for this issue and they became voice of people who were controlled by the system. Dickens' Hard Times and Aitmatov's The Day Lasts More Than A Hundred Years are good examples for this explanation. Both writers criticised their times' government, they protected workers' right. They used literature under the shadow of Marxism and they supported workers.
The enlightenment of Afro-American society
Today's African American society's true evaluation depends on the observation of historic background of the African American society's historical background. As history plays a critical role in the true understanding of today's art and literature, a historical and artistic background study is critical for the understanding of the artistic movements and works. This thesis aims chronologically to research the history and art of the African American nation in the framework of their slavery experience. The methodology adopted in the thesis depends on a chronological order, which is expected to contribute to understanding of the events and movements. From the first contact of the slave ship with the white soil to the 'Civil Rights Movement', according to the effects of the figures and events on the consequences, the investigation has objectively presented and analyzed studying on each historical event and figure. After presenting the historical background of the events, the prominent figures, leaders, and minds of the era, I aimed to question and challenge their effects on the African American path of freedom. Majority of the apparently favoring events and figures proved to have disrupted the progress of the race's freedom. Harlem Renaissance, which is the cultural, artistic and to some extent the political revival of the black race, is, dedicated a wide coverage in the thesis. The giants of Harlem are highlighted, their contribution to the Renaissance, and the path they opened for the next generation leaders have accordingly put forth. As the principle of the methodology adopted in the thesis, the Renaissance's benefits, and harms are explored. The fact that movements' intellectuals ignored Jazz as an original product of African American race is challenged.
Hybridity and identity crises in Randa Jarrar's a map of home and him, me, Muhammad Ali and Elif Shafak's honor and the Forty Rules of Love
In the many intellectual literary works; hybrid culture and individual identity have a primal role in the age of globalization, the process in which flow of ideas take place constitutes precepts of the global system. Hybridization comes out from the amalgamation of myriad heritance from various cultures of the world. In such a multi-dimensional direction, the crises of identity creeps in deeply. Therefore, the identity of individual springs from the individuals' feelings, aspirations, characters, and motives. These factors are held and practiced by an individual through his life in cultural oversight. This study puts forth and draws inferences from the logical debate between the prevalence of hybrid culture and crises of identity of an individual in the age of globalization in the post-colonial international regime. Post-colonialism reflects the residue of master rulers in colonies held previously. This situation emerged on way of the world after world war-II. The immigration took place at significant quantum which breached the cultural values and presented various impediments for new settlers in different regions of the world. The purpose of the study is to explore the opposing forces of hybrid cultures and identities of the individuals. This translocation often becomes harmonious, whereas on some occasions it creates new breaching points for the security of the individual identities for human beings. This thesis consists of the inferences drawn from two great novels as mentioned aforesaid. The experiences and hard realities of the lives of writers have been accounted for in this textual analysis. Keywords: Post-colonialism, Identity Crises, Hybridity, Home, Orientalism.
Ethnic identity and food culture in Asian American fiction
The present paper is devoted to the investigation of problems pertaining to the development of the national and ethnic identity in first- and second-generation immigrants through the analysis of literary works by Asian American writers: John Okada, Bharati Mukherjee, JhumpaLahiri, Maxine Hong Kingston, Frank Chin, and Mei Ng. During migration and the course of adaptation to new cultural environments, individuals are exposed to significant stresses linked to cultural bereavement and loss of a sense of belonging, which one enjoyed living in the origin country. Assimilation can be especially challenged in case the host culture embeds substantially disparate values and norms. In this situation, the conflict between one's ethnicity and nationality may arise and consequently interfere with a person's functioning and well-being. In this research, the focus is made on the study of various cultural practices and their roles in immigrants'acculturation and identity development. Cultural practices connected to food preparation and consumption are chosen as the central point of analysis because of the multitude of meanings associated with food and its representation in literature. The semantic analysis framework is used as the major tool for the interpretation of primary sources as it allows finding links between signs (culinary practices),signified (ethnic identity), meanings (in-group membership, and so forth), and contexts (conflicts between majority and minority cultures). The main findings reveal that first- and second-generation immigrants face a different set of problems in immigration. Cultural practices play an essential role in their efforts to cope with acculturative stress and to develop sound self-identification, yet strict adherence to culturally defined activities and lifestyles, as well as their avoidance, may have negative implications for individuals' welfare. Key Words: Ethnic identity, Asian American fiction, cultural practices, assimilation, "hybrid" identity, gender roles, stereotypes, food, traditions.
Exploration of identity in Chimamanda Ngozi Adichie's Purple Hibiscus, Half of A Yellow Sun, and Americanah
The present thesis will attempt to explore identity from the approach of a post-colonialist perspective and shed light on an African-American writer who used identity as a primary theme in most of her novels. This present study is the analysis of Chimamanda Ngozi Adichie's three books and the study will describe how the main female characters in all of these fights to construct her identity as a woman struggling with her current society, and how this affects her growth of selfhood. This thesis will emphasis on female characters in Adichie's works to establish their identity and determine how they found their postcolonial individuality. Identity is a frequent theme throughout the three novels that will be explored in this thesis. In this thesis, Chimamanda Ngozi Adichie's novels and main women characters that will be examined are Kambili in Purple Hibiscus (2003), Ifemelu in Americanah (2013) and Olanna Ozobia in Half of a Yellow Sun (2014). The female characters in these novels relate in that they are all trying to find out who they are as women in their current societies. The central characters in these three novels have described as smart, powerful, and autonomous young women who cross beyond desires in their contemporary culture. Furthermore, how social pressures like those that racial differences and patriarchy difficulties have performed through immigration described. They ask themselves some questions like ‗who am I?', ‗what am I?' to discover their place in this world, and create a room for themselves both on the inside and the outside. Keywords: Chimamanda Ngozi Adichie, Identity, African-American
Graham Greene'nin eserlerinde ahlak, kefaret ve tinsellik
The main purpose of this study is to explain morality, redemption, and spirituality in four books of Graham Greene and to introduce the author and his writings. Greene is a famous modern novelist, playwright, and journalist. He gave English literature a spiritual dimension. He has many novels, short stories, essays, and letters. The critics label him as a Catholic writer. In this study, four novels are chosen relevant to the topic: The Heart of the Matter (1948), The Power and the Glory (1940), The End of the Affair (1951), and Brighton Rock (1938). Greene mostly focuses on the spiritual parts of humanity in relation to Catholic principles. He tries to reestablish the process of Salvation throughout his writings, and he opposes the ideology of Secularism. Greene's writings oppose Secularism because he believed that Secularists destroyed the power of the church. He has shown morality in his works and focused so much on evil and goodness. Greene states that the reason behind this type of writing is a Western lifestyle and the regime that has made them live as oblivious, meaning that the ethic to them is not significant. Greene believes that the materialism of modern society has controlled faith in God and community values. The modern society has lost its values, morality and the taste of life. This thesis tries to show why Greene concentrates on redemption and why his protagonists are mainly religious characters. Moreover, such questions as why the characters commit suicide or die in the last scene are sought to be answered. To explain this argument more some verses from the Bible have taken in order to demonstrate Greene's thoughts.
Discrimination in Ralph Ellison's Invisible Man and Richard Wright's Native Son
In spite of differences in gender, skin colour, religion, nationality, tribe, and race, simply being human with a soul and flesh is regarded as a common feature for all humanity. Equality is one of the fundamental rights desired by and based on human nature, which is why everyone wishes to be treated equally. Since African Americans in the United States of America are oppressed and enslaved, their rights are violated because of their blackness, shedding light upon such concepts as equality is necessary. Blacks from the most cultured among whom are authors, writers, novelists, poets, and playwrights to the most uncultured farmers intend to break chains upon them which is called discrimination based on their race. So as to verify and embody the idea, shedding light on the works of two black novelists is a need. Richard Wright as a prominent novelist in Native Son and Ralph Ellison as a remarkable author in Invisible Man illustrates the concept of discrimination in a very unique but excellent way. Both novelists in their masterpiece works describe their protagonists as oppressed by white discriminators in which they tried hard to prove themselves and indicate the ability of the blacks. The society, system, and authority put obstacles in their way as hindrances. For instance, the jurisprudence which is set to treat people equally charged Wright's protagonist out of his race not even giving the right to defend himself. Ellison's protagonist hopes to make progress in New York, but he is not allowed and what is more, his world is destroyed. The present study tries to reveal the fact that what both writers were trying to do was nothing but to see blacks as equal. To this end, they attempted their best capacity to gain it. VIII Key Words: Native Son, Invisible Man, Discrimination, African-American, Jim Crow Laws.
Tradition versus modernity in Sherman Alexie's Reservation Blues and The Absolutely True Diary of A Part-Time Indian
This study aims to analyse and compare the American Indian traditional and modern vision of living culture, identity and space entities as shown in Sherman Alexie's novels. The study begins with a brief overview of the Native American history from the 15th century till the 20th century. In addition, this study aims to define the concepts of tradition and modernity and to analyse the impact of modern culture on the Native American tradition. To this end, the study gives a general account of Native American history from the 15th to the 20th century. Native Americans regard modernity as the outcome of changes in language, religion, customs, education, lifestyle as well as (cultural) identity. However, in some cases, modernity has not been accepted by many Indians, especially those who think that traditional culture is more valuable than modern culture. These changes signify a transitional period in the history of Native American culture. This study also introduces a prominent and outstanding contemporary Native American author, Sherman Alexie, as the voice of Native Americans. In his works, Alexie portrays the conditions of Indians inside and outside the reservation, together with their traditions. Moreover, the clash between tradition and modernity is highlighted and analysed in Alexie's novels Reservation Blues (1997) and The Absolutely True Diary of a Part-Time Indian (2007). Overall, the main aim of this study is to reveal Sherman Alexie's viewpoint of the Native American community in the American mainstream society. Keywords: Sherman Alexie, Reservation Blues, the Absolutely True Diary of a Part-Tie Indian, Native Americans, Tradition, Modernity.
William Faulkner ve Yusuf Atılgan'ın eserlerinde modernist unsurların incelenmesi
This thesis aims to analyze the modernist elements in the works of William Faulkner and Yusuf Atılgan. It takes as the subject matters William Faulkner's The Sound and the Fury and Yusuf Atılgan's The Loiterer and MotherLand Hotel. Modernism is a period that affects every aspect of life, specifically literature. Traditional or established elements in novels and stories have gained a radical momentum with modernism and are frequently portrayed in the works of modernist writers. Yusuf Atılgan and William Faulkner, two important names of Turkish and American literature, are among those who reflect this change abundantly in their works. Especially in their novels, real and dream are given together, and concepts such as consciousness / subconscious invented by Sigmund Freud and his student Carl Jung and inner speech are employed extensively in the characters. The concept of time is no longer directed outward but inward. In addition, as a content component, it is inevitable that the characters often experience loneliness, alienation and attempt to commit suicide, but there are similarities and differences in terms of leitmotif, time and narrative point of view. In our study, we aim to explore the modernist elements in terms of form and technique in Benjy, Quentin, Jason, and Caddy in The Sound and the Fury; The Loiterer's C. and Zebercet in Motherland Hotel.
Feminism in Christian and Islamic cultures
It is regarded by scholars and literary critics that feminism as a theory has an intense impact on society either in a positive or negative way. The main goal of this paper is to illustrate this impact of feminism in Christian and Islamic societies, in different literary works and environments. Besides, the attribution of women in each society will be focused on by studying different works. The research will begin with the roots of feminism and its development step by step in Christian societies through women activists, and its impact on Islamic societies respectively. Then, the phases and waves of feminism will be elucidated for a better understanding of the term. Also, Islamic literary feminism will be handled. The reflection of feminism on patriarchal dynasty in Christian societies that was in progress in the nineteenth century still continues today. Likewise, its influence on Islamic societies is also the case. Because women activists think that almost all religions have the same patriarchal attitudes, which makes men superior to women. Although some of them argue that Christianity is better than Islam in giving rights to women, this idea seems to be outdated. So, they claim that it should be modernized with a western feminist perspective. Focusing on some Quranic and Biblical verses to illuminate the issue, and how women are reviled in either the Quran or Bible are also among the priorities of the study.
Postcolonial body in Midnight's Children by Salman Rushdie
The rich content of Salman Rushdie's works has been examined and criticized by many theorists. Salman Rushdie is strikingly reflected his cultural hybridity in his works as he is an Indian-born British writer. Therefore, it is possible to find traces of both Indian and British culture in the contents and forms of his works. The depictions and characters in his works, and his unique style constitute the prominent examples of postcolonial fiction. While many of the elements in his works are worthy to be analyzed and criticized from different perspectives, one of them is the fact that the European or non-white characters he creates in his works have a certain deformation in their bodies and that they become the 'other' due to the effect of this. In this study, the relationship between postcolonial criticism, body and culture will be discussed and Rushdie's Midnight's Children will be examined in terms of postcolonial criticism and cultural studies. Midnight's Children and other novels will be analyzed in terms of textual relations between these novels, and body metaphors will be compared. The role of the deformed body in the process of othering will be emphasized and the effects of this are tried to reveal in terms of the body and cultural representation. From this point of view, the aim of this study is to examine why these deformations cause such a deficiency in non-white or non-European characters. The importance of this study is to indicate that people, who is regarded as the 'other' in the eyes of the white man, have unconditionally accepted this situation instead of getting rid of this and become more 'other' due to the deformations of their bodies.
Jack London'ın Beyaz Diş roman'ında ırkçılık ve kölelik kavramlarının incelenmesi
Bu çalışmada yirminci yüzyıl Amerikan edebiyatının önemli yazarlarından biri olan Jack London'ın Beyaz Diş isimli eserini merkeze alarak yazarın çocukluk hayatından ölümüne kadar yaşadığı hayatı ve bunun eserlerine nasıl yansıdığı incelenecektir. Jack London'ın yaşadıklarının eserlerine yasıması Beyaz Diş adlı eseri üzerinde ırkçılık, kölelik kavramlarının incelenmesi amaçlanmaktadır. Çalışmamız iki ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde yazar'ın hayatı, edebi kişiliği ve yazarın eserlerindeki yaygın temalar ve hayatı arasındaki yakınlığının ayrıntılı bir şekilde incelemenin yanı sıra realizm, natüralizm ve ırkçılık kavramları ele alınacaktır. İkinci bölümde ise konusu ve içerdiği temalar açısından geniş bir okuyucu kitlesine sahip olan Beyaz Diş romanının yaygın temaları ve Amerikan Edebiyatı Tarihi'nde ırkçılık ve kölelik kavramları incelenip alıntılarla desteklenecektir. Bu bölümde ırkçılık ve kölelik kavramları tanımlanacak. Irkçılığın tarihsel süreci hakkında bilgi verilip, ırk ayrımcılığı uygulamalarına değinilecektir. Uzun süredir ilgiyle takip edilen ve geniş bir okuyucu kitlesine sahip olan yazarın yoksulluk, açlık, adalet gibi sosyal temalar üzerinde yoğunlaşmış ve bu yönüyle içinde bulunduğu çağın ve toplumun genel eğilimlerine olan anlayışıyla tanınıp akademik çalışmalara da konu olmuştur. Yapılan bu çalışmalara yeni bir boyut kazandıracağını düşünerek yazarın söz konusu eserinde ırkçılık ve kölelik kavramlarını incelemeyi yararlı gördük.
Postcolonial issues and literature: Najib Al-Kilani as an example
ABSTRACT What is post-colonialism theory? What is the basis, and methodology of this theory? Who are the important pioneers? What values does this have theoretically and in the application? Moreover, what are the main points of argumentation? Colonialism has been argued to be further beneficial to highlight the politics of disparity and differences among human beings and their widespread cultures, but how? A considerable number of studies on colonial readings in the past years mention to one of the most controversial literary theories and criticisms which carry a comprehensive concept from politics to economy to all other aspects of life, and is a critical approach aims to dismantle the colonial discourse and trying to review the history of colonized countries literature, by different methodologies, in the views of the colonized. There is a bit odd coincidence on the timing: academic attention in colonialism ascended when great powers had already missed their worldwide validity and trust. Previously when colonialism was a purpose of mobilization, researchers and the elite were most fascinated by the freedom activities and the likelihood of modernization and advancement of the societies, but nowadays they are not so optimistic about that. That is seen in the novels and writings of some important authors. Najib Al-Kilani as an effective Arab-African writer, in respect of presenting the subject of colonialism in the studies depending on literary art, but not based on the Western world views, was one of the pioneers in Arab African literature medium, and he could reveal the great effects for western colonialism movement in the societies that have been colonized. This study sheds light on his contributions in the pathways of contemporary Arabic literature, focusing on two of his famous novels Turkistan Nights and Napoleon in Al-Azhar which represent his prominent writing style and reflect post-colonial literature in the Arab world. Keywords: Post-colonialism, Colonialism, Orientalism, Novel, Najib Al-Kilani, Oppression, Freedom, Culture.
The Pantomime adlı tiyatro eserinde postkolonyalizmin etkileri ve sömürgeciliğin ideal adam ütopyası
Postkolonyalizm, dünya varolduğundan beri ikililik olgusu üzerinden medeniyetler çatışmasına dönüşen bir kavram olmuştur. Bu kavram sözde uygar ve medeni Batı dünyasının egzotik ve gizemli Doğu medeniyetini kendi idealleri ve doğruları etrafında yeniden şekillendirme, oryantalist bakış açısıyla sömürmesinden başka bir şey değildir. Keza bunu zaman zaman savaşlar ve yıkıcı işgallerle yapmaktan kaçınmayan Batı, zaman içerisinde yöntem değiştirerek edebiyat, kültür, sanat, siyaset gibi farklı alanlarda ürettiği politikalarla bunu başarma arzusundadır. Bu tezin içeriğinde, postkolonyal yaklaşım detaylı bir şekilde ele alınarak bu yaklaşım farklı açılardan tanımlanmaya çalışılmıştır. Ayrıca bu yaklaşımın tiyatro eserlerine olan yansıması üzerinde durulmuştur. Ancak tiyatronun spesifik, kapsamlı ve daha çok seyirci odaklı belli bir kitleye hitap ettiği göz önüne alınarak, Türk edebiyatından farklı örnekler üzerinden de inceleme yapılmıştır. Edebiyatta özellikle tiyatro alanında postkolonyalizmin nüfuz ettiği karakterlerin ruh hali ve yine bazı edebi eserlerde oryantalist bakış açısıyla ele alınan olaylar ve kişiler üzerinde de durulmuştur. Tezin oluşturulma ve hazırlanma aşamalarında yazarın iç dünyasına ışık tutulmaya çalışılmıştır. Tezdeki söz konusu eser The Pantomime Karayip kökenli yazar Derek Walcott tarafından kaleme alınmıştır. Derek Walcott'ın The Pantomime adlı eserinin tezde bulunma amacı postkolonyalizmin etkisini ortaya çıkarmaktır. Bu eser ile birlikte karşılaştırması yapılan ve incelenen diğer eserlerde gerek olaylar gerek karakterler üzerinden bu teori incelenmiştir. Türk orta oyunu Hacivat-Karagöz ve Peyami Safa tarafından kaleme alınan ünlü Türk Romanı Fatih-Harbiye 'den de örneklendirmeler yapılmıştır.
Discrimination in the postcolonial period through theanalysis of Nervous Conditions, and the Lonely Londoners
Through depicting the suffering and oppression of man's experiences in colonial backgrounds, postcolonial writers portray the effects of colonial regimes in the dominated and marginalized societies. Some of the writers from postcolonized nations choose to rewrite an integral part of their history, which has been missed. Indeed, Tsitsi Dangarembga and Samuel Selvon are two of the prominent postcolonial writers who demonstrate the successive issues of racism and colonialism. The life of the colonized characters is riddled with subjugation and discrimination; such oppressions play a crucial role in distorting the identity of the Africans during the colonial period. The novelists seek to narrate that racial tension is an influential factor in snatching away the existence of the colonized people and loosening the national integrity of the fellowmen. Colonial Dominations sow the seed of racism because racial discrimination connotes the distinction between superior and inferior, high and low. This thesis targets to discourse the colonial and racial discrimination in The Lonely Londoners by Samuel Selvon and Nervous Conditions by Tsitsi Dangarembga. The novels depict racial discrimination practiced by the colonizers and gender discrimination as significant obstacles for the colonized women Then, language as a critical tool is used by the colonizers in transforming the identity and cultural values of the natives. The research also attempts to explain how the colonizers treat the colonized as the other. The binary opposition is not only between the superior and inferior; but it is inhabited in the human psyche as we see the difference between self and the other.
Native American's cultural aspects in Linda Hogans poems
The exploration of America by Europeans is the start of changes in the Indigenous Americans' life. It lasted hundreds of years and comprised of endeavors by various individuals and campaigns from different outside nations to outline the mainland. Indigenous Americans, otherwise called American Indians, Native Americans, are the indigenous people groups of the United States. They have different colors, a different lifestyle, and different beliefs. The huge assortment of people groups, the European colonization of the Americas, influenced the Indigenous Americans. The changing in Native American's life started in 1492, and their population declined essentially due to some factors such as wars, diseases, displacement. After its creation, the United States, as a major aspect of its strategy of pilgrim America enacted some unfair policies. The purpose of this thesis is to explore the significant cultural aspects that interpreted in Linda Hogan's poems. Hogan has reflected the cultural aspects of indigenous Americans on her poems in terms of cultural habits, cultural beliefs, and cultural symbols. The study has explored by highlighting Native American's spiritual beliefs, rich Native American culture, and their traditions dealing with Hogan's life, and tribal education. Hogan, as one of the pioneers of Native American's poet, is well-engaged with her culture that it has an overall presence in her works. The study comprises an introduction and three chapters, in the first chapter, culture, in general, are demonstrated, and then the early life of Native American people before American's foundation is described. Native American's traditions and spiritual beliefs are discussed as well in terms of written literature. In the second chapter, the study focuses on Linda Hogan as one of the pioneers of Native American literature, cultural aspects, and cultural symbols that are figured out in her poems. In the third chapter, it elaborates some poems of Hogan, culturally and spiritually. By analyzing Linda Hogan's poems, the thesis aims us to recognize to penetrate all parts of Indigenous Americans. Keywords : Native American Literature, Culture, Linda Hogan, Religion, Spiritual, Symbol.
Natüralizm'in Jack London'ın eserleri üzerindeki etkisi
Bu çalışma Amerikan edebiyatının önemli yazarlarından Jack London ve natüralizm ile ilgilidir. London'ın eserlerinde natüralizmin etkisi ve realist öğelerbulunmaktadır. Jack London Amerikan Edebiyatına yeni bir soluk kazandırmıştır. Abartılı ve süslü bir anlayış yerine daha akıcı, sade ve realist bir sanat anlayışını benimsemiştir. Bu nedenle eserleri geniş kitleler tarafından benimsenmiştir. Londonçok sayıda eser vermesine ve edebiyat dünyasına yaptığı bunca katkıya rağmen, dünya edebiyatında hak ettiği yerin çok uzağındadır. Oldukça zorlu bir yaşam geçirmiş olan London bütün eserlerinde bunu dışa yansıtmıştır. Bilinçaltında bu zorlu yaşamın izleri önemli bir yer kaplamıştır. Daha sonra bu eserlerin satışından çok para kazandı. Jack London'ın karşılaştığı zorluklar onu olgunlaştırmış vezorlu yaşamı eserlerini yazması için iyi bir zemin oluşturmuştur.Önemli eserleri doğada yaşam ve hayatta kalma mücadelesi ile ilgili olmuştur.Bu sebeptenyirminci yüzyıl edebiyatının en önemli natüralist yazarlarındandır. London'ın siyasiolarak farklı düşünceye sahip olması onun için büyük problem olmuştur. İlk dönem romanlarında hep doğada yaşanan zorlu ve acımasız yaşamları anlatmış ve bu eserlerinde genellikle hayvan karakterleri önemli rolleralmıştır. Doğada ayakta kalmanın ne kadar zor ve dayanılmaz olduğunu eserlerinde hep vurgulamıştır. Güçlü olan yaşamını devam ettirdiği zayıf olanın ise hayatta kalma savaşını kaybettiğiçok yalın bir dille eserlerinde anlatmıştır. Eserlerindeki karakterler birbirlerine karşı acımasız ve birbirlerini yok etmek için fırsat kollamaktadırlar. Jack London sosyalizmden etkilenmiş ve bunu bazı eserlerinde de yansıtmıştır. İnsanlar arasındaki gelir adaletsizliğini vurgulamaktan hiç bir zaman kaçınmamıştır. İşçi sınıfının yaşadığı sorunlar, sınıf çatışması, yoksulluk, açlık gibi temalara bazı eserlerinde değinmiştir. Bu çalışmanın amacı Jack London ve fikirleri hakkında yazılanları inceleyerek onun siyasi, edebi duruşunu sorgulamaktır.
Cultural clash in The Joy Luck Club and The Kitchen God's Wife by Amy Tan and The House on Mango Street and Women Hollering Creek by Sandra Cisneros
This study analyzed the theme of cultural clash in works of two authors, namely Amy Tan and Sandra Cisneros from a postmodernist and a Bildungsroman point of view. The two works of Tan are namely The Joy Luck Club and The Kitchen God's Wife and the works of Cisneros include The House on Mango Street and Women Hollering Creek. It was discovered that Tan´s demonstration of culture in her novels portray her real life when she grew up in the United States as a second-generation Chinese-American who had been brought up in American ways despite being genetically Chinese. Tan´s mother was a first-generation Chinese-American who tried to preserve Chinese ways while living under American circumstances. Due to the generational gap and differing cultural beliefs and customs, the mother was always in conflict with Tan. The two novels portray how a culture clash occurs between first-generation Chinese mothers who escaped to the United States during World War II and their Chinese daughters who have been brought in the postmodern American society. The mothers and their daughters eventually come to understand each other when both decide to appreciate American culture and Chinese culture equally. In Cisneros´ works, the theme of culture clash was also evident through the demonstration of Latino-American women. The works are typical of Chicana literature – The Woman Hollering Creek demonstrates a culture clash between Mexico and the United States through the experiences of a Mexican couple (the wife is the protagonist) that moves to the United States. The House on Mango Street is a typical Bildungsroman because the character struggles to establish her identity as Latino-American which she eventually does by becoming a writer. The theme of culture clash emerges from the protagonist´s struggle for self-definition. Keywords:Culture Clash, Identity, Chinese-American Literature, Chicanos Literature.
The portrayal of women and nature in the literature since 2700 B.C to present
Throughout history, literature with a great contribution to society has dealt with in a significant approach on every problems of society. The authors have interplayed with social problems in their literary works to be interpreted by the public.This shows us that literature is the reflection of the community, traditions, and culture.The constructive criticism of literature has explicated the valuable issues and changed the concept of old stable visions on the subject. Feminist theories and feminist movements consist of a great deal part of literature. Naturally, the critical component in lots of literary works is also women. Women have been described in different positions, with different aspects; for instance, they have been presented as a goddess in epics, myths, and old literature. But almost in every society, women have been abused in society because of the traditions that tend to patriarchy domination. However, in recent decades, dealing with women issues, literary works have held to support women to release from society's restrictions. In all works of literature, feminism, as literary theory and critical movement, has caused fluctuations on different levels in everywhere and every time. This paper aims to examine the women in the context of literature from 2700 B.C to the present by discussing several literary works and historical contents regarding feminism sort. The other aim of this research is to determine the successes and failures of feminism in societies, which has been ruled by the patriarchy system. Keywords: Gilgamesh epic, Greek goddess, Feminism, Ecocriticism, Ecofeminism
Poetry analysis within the scope of ecopoetry: The voice of nature in ecopoetry
Humankind has been in contact with nature since the beginning of his existence. Being vulnerable in the early stages of this relationship, humankind lived according to the rules of nature and in harmony with it. He attributed meanings to the natural phenomenon occurred around him for he had limited knowledge of what was happening. Nature was symbolizing an incredible power that was providing and giving him not only shelter but food as well. However, man increased his knowledge about nature each passing day, which led him to see himself as superior to nature and began exploiting nature as he wished. This increase led him to see himself as superior to nature and he began exploiting nature as he wished. The thought that man considered himself superior to nature formed the basis of ecological problems and it was the beginning of irreversible consequences of human destruction of nature for his own benefit, especially with the age of enlightenment's human-centered ideas and the subsequent industrial revolution. When humankind has realized that the exploitation of nature ultimately harms him, he has started to look for ways to compensate for the harm that he has done to nature. Literature has put forward the relation of humans with the environment in written works, and many writers have written numerous works in order to raise the environmental awareness of humans. As a result of this conscious raising, ecocritical theory and one of its sub-disciplines ecopoetry began to flourish all over the world. The purpose of this study is to study the emergence, origin, development, and status of ecopoetry a subset of ecocriticism. Furthermore, the aim of this study is to reveal a comprehensive review of ecocriticism. In the final chapter, I will try to analyze poems of various ecopoets through an ecopoetic perspective. Although ecocriticism has started to ensure its place in the literature of our country, as in the literature of many other countries, the fact that ecopoetry remains in the background and does not receive enough attention in the literary world is the main reason that led me to write this thesis about ecopoetry. Keywords: Ecocriticism, Ecopoetry, Nature, Human, Space, Place
The criticism of Gerald Vizenor on native American identity
The purpose of this study was to examine the criticism of Gerald Vizenor on Native American identity during the colonial period of North American history. Vizenor, in his works, showed the Native American Indians identities, and he used many terms to discuss their Indian-ness. For instance, the term "survivance" was used to criticize that they stayed in a place without knowing anything from the changing of the world in the modern period because that term displayed their stances between "survival" and "resistance." Thus, he confirmed that they have assimilated into the current lives of the modernity. The author also, used a tricky method in his works as a mockery to make critics about them. However, Native Americans were well on their way to being mainstreamed by colonial historians. Whereas, the postmodern critical approach to the literal restructuring of Native American identity in the period of renewal that followed Native America has begun to redesign a new field of assessment. Nontraditional, non-anthropological, poststructuralist critiques continued to explore the relationship between traditional and contemporary experience. ―Survivance‖, a term coined by Native American writer and literary critic Gerald Vizenor, was used to express this situation. In addition, Vizenor's reflection on the survival and resistance of Native Americans as they face the challenges of the world while trying to promote their indigenous identity is reflected in their works. However, Vizenor's postindian identity negotiation is controversial and seems to be far from getting the approval of other critics. Keywords: Gerald Vizenor, Native Americans, Oral Literature, Tribalism, Oral Tradition, Colonialism
An analysis of foe and the white castle novels within postmodern context
Techniques such as intertextuality, metafiction, parody, and pastiche, frequently used in postmodern literature, are creating wide studying areas for readers, writers, and critics. Especially with the metafiction and intertextuality techniques, postmodern authors keep the reader alive by adding dynamism and difference to their works. In this context, Orhan Pamuk's The White Castle novel and J. M. Coetzee's Foe novel contain many postmodern elements. Orhan Pamuk presents examples of metafiction, such as making a novel character write a preface to another novel or changing narrators in his novel The White Castle. In addition, Pamuk, who deals with a historical subject in the novel, exemplifies the intertextuality technique by combining reality and fiction, using historical places, old sources, and characters. On the other hand, Coetzee in his novel Foe rewrites Daniel Defoe's Robinson Crusoe by mocking it, and he chooses the protagonist of the novel as a woman on the contrary of the writing philosophy of the period, and adds Cruso as an old and passive character of the novel. The relationship between Susan, the narrator of the novel, and Foe (known as a writer in the novel), who will write the story of Cruso, constitutes an important example for the metafiction technique. At the same time, it has been a work worth examining in the context of intertextuality by referring to many works. In this study, it is aimed to analyse the two novels mentioned in the context of postmodern elements; metafiction and intertextuality.
A. J. Hoge training program for teaching English toteenagers
This paper is an introduction to a modern language teaching system to teach English language skills such as listening, reading, writing and speaking and language areas such as grammar, vocabulary, and pronunciation in the classroom. This teaching system had been developed since 2008 by A. J. Hoge, as the Director of Effortless English Club, with his friends Kristin Dodd's and Joe Weiss from San Francisco-California. They created the Effortless English System based on the researches on language teaching conducted by Dr. Stephen Krashen (1981). and Dr. J. Marvin Brown (1984). (Basari, 2011: 23). The purpose of this study is to reveal the role of A. J. Hoge training program to teach language skills practically. For this purpose, the paper describes the problems that teachers encounter in the classroom in North Iraq. Paper's aim is showing the role of mini stories in the process of teaching English, as a foreign language for teenagers based on from age 13 to 15. Effortless English will change the English language teaching from theoretical to practical way and improve student's personal and academic language skills. Eventually, it can give information about the role of mini stories in language teaching. The primary goal of this system is to improve English language skills of the learners like a native and it mainly focuses on everyday English. (Basari, 2011: 22). A. J. Hoge gets benefit from other writers and teachers of personal development such as Blaine Ray, Tony Robbins and Dr. Ashley Hastings, and Dr. Brenda Murp. (Basari, 2011: 23). Effortless System makes sense because native speakers in any country spend most of their time speaking their daily language. Effortless English system suggests that learners should study this system from 6 to 12 months. The lessons are designed to enable learners to improve their speaking quickly and effortlessly. In recent years, teachers use the Grammar Translation System in North Iraq. In practice, students focus more on grammar rules, translation, and word memorizing. The system does not benefit students' English language skills especially speaking skills, because students always think and translate in their own language. This is an obstacle to speak automatically without fear, stress, and other psychological barriers. On the other hand, Effortless English System teaches students with entertainment, games, and various practical activities. This system does not teach grammar consciously and analytically; instead, it teaches grammar unconsciously by using interesting mini stories. Using a story technique developed by Blaine Ray, the teacher makes a story by asking many easy questions. The importance of this technique is training students to reply more quickly about a certain story. There are some steps to teach language skills through mini stories. First, student listens to the story carefully, second, the teacher reads it; third, teacher uses question and answer technique to teach language skills. For example, the teacher has a story about a monkey and says, "class, there was a monkey. Was there a monkey?" Students shout, "yes, there was a monkey." Then teacher asks, "Was there a monkey or a girl?" Students immediately shout, "A monkey, a monkey." Teacher says, ah, I see there is a monkey. What was his name? Here, both the teacher and students develop unconscious questions and answering method. This continues for twenty minutes because Effortless System helps student to think in English. Teacher can increase the number of questions. In this way, teacher can make students more energetic and active in the classroom. Effortless System focuses on teaching learner's language skills. The key of excellent speaking is listening to mini stories many times. It is not reading many mini stories one time. If students follow these rules, they will end up with speaking English like a native. This research tried to answer "Why learners can't learn English language skills after twelve years of studying at school?" In this research, the researcher used sixteen technniques related to teach langauge skills to solve this problem. To clarify, some of these techniques belong to Hoge's effortless English system. While others belong to different authors in which the researcher used them to enrich this study. This method was applied in an English language course at Hawler Educational Academy on two groups, which were control, and experimental groups. In the control group, the researcher applied traditional English teaching method. In the experimental group, the researcher applied A. J. Hoge training program. This course covers a two-month period. The mean of first exam marks of the experimental group before the researcher applied the A. J. Hoge method was 66.68. The mean of second exams marks of the experimental group after the researcher applied the A. J. Hoge method was 78.64. In pair 1 we can see the power of A. J. Hoge training program to improve learners' linguistic skills practically and effortlessly. The mean of first exam marks of the control group before the researcher applied traditional language teaching method was 61.56. The mean of second exam marks of the control group, after the researcher applied traditional language teaching method was 65.56. In pair 2 we can see that the traditional method is not powerful to improve learner's linguistic and language learning skills, in comparison to A. J. Hoge's language teaching method; because it is not practical. Keywords: A. J. Hoge's Effortless English Method, Language Skills, Question and Answer Technique.
Robyn Rowland'ın İçli Dışlı Bir Savaş (2015) adlı eserinin yeni tarihselci yaklaşımla analizi
Birinci Dünya Savaşı sırasında, Çanakkale Boğazı, tarihte İngilizler ile en sert çatışmalardan birine tanık olmuş ve bu sekiz aylık savaş, özellikle Gelibolu Yarımadası'nda Anzaklar olarak bilinen Yeni Zelanda ordusunun ve Avustralyalı askerleri içeren İngiliz ordusunun Gelibolu Yarımadası'na yerleşmesini sağlamıştır. Bu savaş sürecinde Avustralya ve Yeni Zelandalı askerlerin ve memurların sürekli tuttukları günlükler, bireysel gözlemlere dayanmış olup, bir anlamda bireysel tarih kaydı niteliğindedir. Gelibolu'da çatışmalar sırasında tutulan bu günlükler, 1915'te ikincil tarihi kaynaklar olarak işlev görürler, ayrıca sert çatışmalar sırasında kendilerini lirik olarak ifade etmekte teselli bulan bazı Anzak subayları günlüklerini kaleme alırken, şiir estetiğini kullanarak savaşın şiddeti ile baş edebilmek için kendi şiirlerini yazmışlardır. Bu şiirler sadece ölümcül bir realitenin lirik yansımaları olarak değil aynı zamanda savaşın acı tasviri niteliğindedir. Savaşın bireyler üzerindeki duygusal etkilerini analiz etmeyi amaçlayan bu çalışmaya konu olan This Intimate War / İçli Dışlı Bir Savaş (2015) şiir kitabındaki şiirler tarihselci ve yeni tarihselci bir bakış açısıyla analiz edilerek şiirlerin tarihsel bilginin kaynağı olarak değil, bunun tam tersi, tarihi şiir malzemesi olarak kullanan metinler olarak ele alınacaktır.
Kazuo Ishıguro'nun Nocturnes öykü koleksiyonu üzerine eleştirel söylem çözümlemesi
Söylem, özünde hem sosyal olarak koşullandırılmıştır hem de sosyal olarak kurucudur; bilgi nesnelerini, koşulları, bireylerin ve toplulukların sosyal kimliklerini ve ilişkilerini şekillendirir. Söylemler sosyal yaşamın çeşitli yorumlarıdır. Söylem terimi, İngilizcenin hakim olduğu dünyada hem yazılı hem de sözlü metinler için sıklıkla kullanılır, metin ile söylem birbirinin yerine kullanılabilen; iç içe geçmiş terimlerdir. İster yazılı ister sözlü olsun, bir dilsel ürünü 'yazılı metin' ve 'sözlü metin' olarak ifade etmek mümkündür. Halliday ve Hasan'a göre "Metin kelimesi dilbilimde, sözlü ya da yazılı, uzunluğu ne olursa olsun, birleşik bir bütün oluşturan herhangi bir pasajı ifade etmek için kullanılır"*(2014: 1). Cümlenin ötesindeki dilbilimsel çalışmalar 'metindilbilim' ve daha sonra 'söylem analizi' olarak bilinse de, bu iki konu ayrılmaz bir şekilde birbirine bağlıdır ve metinler/söylemler dilin hem sözlü hem de yazılı biçimleri olarak kabul edilir. Eleştirel Söylem Çözümlemesi'nin (ESÇ) ortaya çıkışı 1980'lerin sonunda Avrupa söylem çalışmaları alanında programlı bir ilerleme olarak gerçekleşmiştir. Başlangıcından bu yana, söylem analizi oldukça etkili ve önde gelen bir çalışma alanı olarak ortaya çıkmıştır. ESÇ'nin temel amacı, dil aracılığıyla ifade edildikleri şekliyle tahakküm, ayrımcılık, güç ve kontrolün karmaşık yapısal bağlantılarını incelemektir. Söylemler, sosyal gücün dağılımı ve belirli bir kültür içindeki hiyerarşik örgütlenme ile yakın bir bağlantı sergilemekte, dolayısıyla onları tüm bağlamlarda doğası gereği ideolojik kılmaktadır.İdeoloji teriminin birçok anlamsal karşılığı olsa da tüm fikirlerin ideolojik bir boyutu vardır. İdeoloji, mevcut durumun dil ve söylem aracılığıyla yeniden üretilmesi sonucunda elde edilir. İdeolojiler, insanların güçlü bir şekilde bağlı olduğu, değişime direnen fikirlerdir. İdeolojilerin varlığı insanların söylem üretmeye başladığı zaman kadar eski olsa da, 1960'lı yıllarda Marksizm'in yayılmasıyla birlikte kavram olarak büyük önem kazanmıştır. Özellikle II. Dünya Savaşı'ndan sonra savaşın etkileri devam ederken özgürleşme ihtiyacı 'ideoloji'nin dikkate değer bir evreye girmesine yol açmıştır. Savaşların etkileri azalmaya başlayınca bu kavramın yaygınlığı da buna bağlı olarak azalmıştır ancak günümüzde kavramın yeniden zemin kazanmaya başladığını görmek mümkündür. İdeolojinin önemli bir bileşeni olan 'güç', bir ideolojiyi bir topluluğa, gruba veya topluma empoze etmek için gereklidir çünkü güce sahip olan insanlar şüphesiz ideolojilerini empoze etme potansiyeline sahiptir. Bu güce sahip olanlar, politikacılar, grup liderleri, yöneticiler, medya mensupları, söylemleriyle okurları yönlendirmeye çalışan; muhataplarını açık ya da örtülü bir şekilde ikna etmeye çalışan yazarlar, şairler hatta ailedeki herhangi biri olabilir. Söylem analizindeki temel nokta budur. Bir söylemin her koşulda bir ideoloji içerdiğini savunan ESÇ'nin amacı, güç ilişkilerinin, tahakkümün, değerlerin ve ideolojilerin yansımasını ortaya çıkarmaktır. Kullanılan dil ile dilin ait olduğu toplum arasındaki ilişki bu tür analizin ana hatlarını oluşturur. Bu tez, farklı kesimlerden geniş bir okur kitlesine sahip, aynı zamanda bir müzik adamı olan Kazuo Ishiguro'nun Crooner, Come Rain or Come Shine, Malvern Hills, Nocturne ve Cellists adlı beş öyküsünün eleştirel söylem çözümlemesini yaparak yazarın ideolojisini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda, Ishiguro'nun öykülerinde, kapitalist düzene karşı çıkmaya çalışan ya da boyun eğmek zorunda kalan ve bir şekilde müzikle ilişkisi olan kişilerin hayal kırıklıkları, özlemleri, inançları, umutları, aşkları, kalp kırıklıkları, kabullenişleri, vazgeçişleri ve terk edilişleri ele alınmaktadır.
Britanya'nın Wındrush nesli yazarı Samuel Selvon'un The Lonely Londoners romanı ile Almanya'nın Türk göçmen yazarı Yüksel Pazarkaya'nın Oturma İzni: Güz Rengi öykü derlemesinin karşılaştırmalı tematik analizi
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa ekonomisi yeniden şekillenmeye başlar. Ekonomisini üretim üzerine kurmak isteyen Batı Avrupa ülkelerinde işgücü ihtiyacı ortaya çıkar. Almanya bu sorunu Doğu ve Güney Avrupa ülkeleri ve Türkiye ile göçmen işçi anlaşmaları yoluyla çözmeye çalışır. Öte yandan İngiltere, daha fazla işgücü sağlamak amacıyla eski sömürgelerinden insanların ülkeye gelmesini kolaylaştırmak için adımlar atar. İş bulmak için bu ülkelere göç eden insanlar aynı zamanda edebi eserler de üretmiştir. Yüksel Pazarkaya, Almanya'daki Türk göçmen işçileri temsil eden ilk yazarlardandır. Samuel Salvon ise Britanya'daki Windrush Nesli'nin ilk yazarlarındandır. Bu çalışma, Yüksel Pazarkaya'nın Oturma İzni: Güz Rengi adlı öykü derlemesi ile Samuel Selvon'un The Lonely Londoners adlı romanını inceleyerek 19. yüzyılın ikinci yarısında Almanya'daki Türk göçmen işçilerin ve Britanya'daki Karayip göçmenlerinin hayatlarına ışık tutmaya çalışmaktadır. Çalışma aynı zamanda bu iki göçmen topluluğun yaşadığı zorlukları ve bunların edebi eserlerde nasıl aktarıldığını karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Söz konusu göç hareketlerinin ilk yıllarında eserlerini yazan Yüksel Pazarkaya ve Samuel Selvon, temsil ettikleri göçmen toplulukların sorunlarını dile getirmeyi amaçlamışlardır. Ele aldıkları toplumların yaşantılarına ayna tutan eserleri, aynı zamanda dönemin Almanya ve İngiltere'sinde hüküm süren siyasi, sosyal ve ekonomik düzen hakkında da bilgi vermektedir. Bu çalışmada ele alınan eserlerde yer alan temalar kapsamları ve işlenme biçimleri açısından karşılaştırılmıştır. Eserlerin ortak ve farklı yönleri belirlenmeye çalışılmıştır. Bu şekilde aynı dönemde Almanya ve İngiltere'ye gerçekleştirilen göç hareketleri incelenerek göçün göçmenler ve ev sahibi topluluklar üzerindeki etkileri hakkında genel bir değerlendirme ortaya koymak amaçlanmıştır.
Feminist bildungsroman in Audre Lorde's Zami: A New Spelling of My Name, Sandra Cisneros' The House on Mango Street and Toni Cade Bambara's The Lesson
Literature is an effective cultural and historical document employed as a means for the expression of human experiences. This fact has been uniquely the case of the ethnic communities largely growing within the American society including African and Mexican communities for whom literature becomes a major tool for self-preservation as well as self-expression. Women of colour in American society are discriminated against in terms of poverty, gender and race. Therefore, novelists of different ethnic backgrounds have allowed women of colour, who are disregarded for their class and race, to have their histories read and their voices heard. African American literature kept its survival for long periods while Mexican American literature began to realize itself when Mexico lost the northern territory to the United States of America following the Mexican War in the late 1940s. Both communities either became American citizens or went to some other places outside the USA. These immigrants remained disremembered and their African or Chicano culture had been neglected. Additionally, they experienced discrimination, loss of identity and freedom, racism as well as sexism. In their writings, some woman writers illustrated issues related to such concepts. Audre Lord, Sandra Cisneros and Toni Cade Bambara are among the best examples of writers of mixed ethno-cultural backgrounds to demonstrate the hardships of their lives in their novels. Audre Lorde's Zami: A New Spelling of My Name, Sandra Cisneros' The House on Mango Street and Toni Cade Bambara's The Lesson offer the chance to discover indeterminacy in Feminism where it converges with Bildungsroman, which is the focal point of this thesis.
Edgar Allan Poe'nun Kızıl Ölümün Maskesi ve Aksak Kurbağa hikayelerinde sınıf mücadelesinin yansıması
Karl Marx, toplumların sınıf çatışmaları temelinde şekillendiğini öne sürer. Marx'a göre, bu çatışmalar, ezilen bir sınıfın iktidarı ele geçirme ve zamanla ezen bir sınıf haline gelme süreçlerini kapsar. Bu sınıf mücadelesi günümüzde de farklı şekillerde devam etmektedir. Bu çatışmaların izleri ve etkileri çeşitli araçlarla yansıtılmaktadır. Bu araçlardan birisi, belki de en önemlisi, edebiyattır. Edebiyat, toplumların inançlarını, yaşam tarzlarını, duygu ve düşüncelerini açığa çıkararak toplumsal yapı hakkında derinlemesine bilgiler sunar. Bu açıdan edebiyat, sosyolojik araştırmalara önemli katkılar sağlarken, sosyoloji de edebiyata kaynaklık teşkil eder. Edebiyatın sosyoloji ile ilişkisi, edebi eserlerin yorumlanma ve analiz alanını genişleterek, bu eserlerdeki toplumsal sınıf dinamiklerinin daha kapsamlı bir şekilde ele alınmasına olanak tanır. Bu çalışma, Edgar Allan Poe'nun Kızıl Ölümün Maskesi ve Aksak Kurbağa adlı eserleri üzerinden toplumsal sınıf mücadelesinin sosyolojik açıdan nasıl yansıtıldığını incelenmektedir. Çalışmada edebiyat ve sosyoloji arasındaki etkileşim derinlemesine ele alınarak, Marksist edebiyat eleştirisi, sosyolojik edebiyat eleştirisi ve söylem analizi gibi yöntemlerle toplumsal sınıf analizi kapsamlı bir şekilde irdelenmektedir. Bu bağlamda, Poe'nun eserlerinde toplumsal sınıf dinamiklerinin ve bu dinamiklerin edebi temsillerinin detaylı bir analizi yapılmıştır. Poe'nun yazılarındaki tematik unsurların, toplumsal sınıf çatışmalarıyla nasıl ilişkilendirilebileceği ve bu temaların toplum yapısı üzerindeki etkileri, çalışmanın odağında yer almaktadır.
Toni Morrison'ın eserlerinde ütopik düzen arayışının sömürgecilik bağlamında distopyaya dönüşümü
Toplumdan uzaklaştırılma, ötekileştirilme ve kısırlaştırılma hareketlerinin hem sebebi hem de sonucu olan ırkçılık düşüncesi, siyah edebiyatının temelini oluşturmaktadır. Renk, cinsiyet ve sınıf ayrımcılığının temeli olan ırkçılığın kökeni ise, coğrafi keşifler ile başlayan eski sömürgecilik sistemine dayanmaktadır. Yirmi birinci yüzyıl döneminde eski sömürgecilik sistemi, batı tarafından bitmiş olarak gösterilse de yeni sömürgecilik sisteminin farklı türleri ile var olmaya devam etmektedir. Beyazın tanrıcılık oyununda siyahın bir eşya olarak nitelendirilmesi batının kurmayı amaçladığı 'Amerikan Rüyası' ütopyasının siyah için bir distopyaya dönüştüğünü gösterir. Siyah edebiyatında en çok bilinen yazarlardan biri olan Afro-Amerikalı Toni Morrison, karakterler ve olaylar aracılığıyla, 'beyaz düşünce' ütopyasını tarihteki gerçek olaylara dayanarak yansıtmakta ve bu yönüyle siyahın sesi olmaktadır. Bu açıdan, Morrison'ın eserlerinde siyahın doğrudan ya da dolaylı olarak içerisinde bulunduğu kölelik yaşamının karamsar yönü vurgulanmaktadır. Bu tez çalışmasında, beyaz düşünce ütopyasının siyah distopyasına dönüşü Toni Morrison'ın Sevilen (1987), En Mavi Göz (1970) ve Yuva (2012) eserleri ele alınarak incelenmektedir. İncelenen eserler, aidiyet sorunu, benlik karmaşası, kimlik krizi, köle sisteminde annelik ve siyahın beyaz olma arzusu gibi temalar çerçevesinde sorgulanmaktadır. Bu bağlamda, bu çalışma siyah toplumun iç dünyasındaki çeşitli travmatik durumları sömürünün karşı ütopyası açısından incelemeyi amaçlamaktadır.
Ann Petry'nin romanlarında kesişimsellik: Siyah feminist teori bağlamında Sokak ve Ben, Tituba-Salem'in Kara Cadısı
Kimi karakterler için geçici kimileri içinse sürekli eşitsizlik deneyimleri yaratan ırk, sınıf, cinsiyet gibi sosyal kategorilerin kesişimi ve bunlarla bağlantılı yasalar, politikalar gibi tüm yapılar bireylere marjinalleşme, dezavantaj ya da avantaj olarak yansıyabilmektedir. Fakat bu çalışmanın amacı, toplum içerisinde kimin daha az ya da daha çok avantajlı olduğuna dair bir sosyal hiyerarşik bir yapı oluşturmak değil; söz konusu sosyal kategorilerin kesişiminin yarattığı benzersiz siyah kadın deneyimlerine dikkat çekmektir. Dolayısıyla Siyah Feminist Teori bağlamında ve bu teorinin ayrılmaz parçası olarak Kimberle Crenshaw'ın Kesişimsellik kuramının izinde, siyah Amerikan edebiyatı yazarlarından ve kimilerince "beklediğimiz yazar" olarak sözü edilen fakat siyah bir kadın yazar olarak kendisi ve eserleri sıklıkla gözardı edilmiş Ann Petry'nin Ben Tituba, Salem'in Kara Cadısı ve Sokak romanlarının incelenmesi amaçlanmaktadır. Petry'nin Amerikan tarihinin biri 17.yüzyıl diğeri 20.yüzyıl olmak üzere oldukça farklı iki dönemini yansıtan ve biri Salem diğeri Harlem olarak hem kırsal hem şehir yaşamından örnekler sunan eserleri ile siyah kadın başkahramanların kesişen deneyimleri karşılaştırmalı bir biçimde aydınlatılmaktadır. Siyah kadının en çok maruz kaldığı ırk, sınıf ve cinsiyet'e dair söylem ve pratiklerin kümülatif değil, kesişimsel bir bakış ile yorumlanması söz konusudur. Dolayısıyla, ideolojik baskı sistemlerinin birbirine nasıl eklemlendiği ve nasıl bir döngü yarattığı incelenerek, kesişimselliğin kadın başkahramanların hayatlarına ve genel insan ilişkilerine etkileri irdelenmektedir. Erken bir siyah feminist olarak hem Petry'nin hem de Siyah Feminist Teori'nin tepki gösterdiği beyaz erkek, beyaz kadın ve siyah erkek tutumları detaylı bir şekilde incelenerek siyah kadının ortaçağdaki ve modern çağdaki toplumsal konumu ve değişimi gözlemlenmektedir. Siyah kadın kahramanların kesişimsel baskılar karşısındaki tepkilerine ve mücadele biçimlerine odaklanılarak, Petry'nin toplumsal eleştirilerine açıklık getirilmektedir.
Socio-cultural assets belonging to irish folklore in Brian Friel's dancing at lughnasa and the volunteers
Irish theatre has long been a powerful vehicle for political expression, reflecting the complex sociopolitical landscape of Ireland and its tumultuous history. From the early days of Irish theatre, playwrights have utilized the stage as a platform to address pressing political issues and cultural identity. It has been a potent tool for expression, offering insight into the transformative power of art in fostering dialogue, empathy, and social awareness and it is very possible to confront political issues, including national identity redefinition, post-colonial legacies, social inequalities and challenges of self-definitions and cultural identities in plays. This thesis embarks on a dual exploration of Irish politics and ideological currents in the iconic works of Brian Friel, "The Volunteers" and "Dancing at Lughnasa." Through meticulous character analysis, symbolic interpretation, and close attention to linguistic choices, this study unveils how Friel seamlessly weaves political nuances into the narratives of personal lives, rooted in his own complex understanding of Ireland's history and political landscape. In "The Volunteers," Friel navigates the intricate realm of early 20th-century Ireland with remarkable finesse. Drawing upon a diverse cast of characters, each emblematic of varying perspectives on Irish identity and the struggle for autonomy, Friel's intricate dialogue mirrors the nation's socio-political complexity. His linguistic choices, combining English and Irish dialects, mirror the layered identities of the Irish people. Symbols like historic manuscripts and traditional music serve as conduits to Ireland's historical and cultural heritage, allowing Friel to seamlessly intertwine the political within the personal. Turning to "Dancing at Lughnasa," Friel captures a distinct facet of Irish life, framing the Mundy sisters against the backdrop of 1930s rural Ireland. The sisters' individual trajectories resonate with Ireland's larger journey, encapsulating societal tensions between tradition and modernity, the rural and urban, and the local and national. As a master of symbolism, Friel employs elements like the radio and the Lughnasa festival to craft a narrative that mirrors Ireland's quest for cohesion and self-discovery. Brian Friel's political ideology, informed by his own experiences growing up in Northern Ireland, is subtly interwoven into these plays. As a playwright navigating the Irish identity's intersection with political fervor, Friel's works reveal his keen awareness of Ireland's history of colonization, nationalism, and the ongoing struggle for self-determination. This awareness resonates through his characters' dilemmas and dialogues, each representing a unique facet of Ireland's sociopolitical tapestry. In synthesis, this thesis unveils Brian Friel's profound artistry in merging Irish politics and personal experiences. "The Volunteers" and "Dancing at Lughnasa" are not only windows into distinct yet interconnected periods of Irish history but also reflections of Friel's political consciousness. Through analysis of linguistic choices, symbolism, and character dynamics, this study illuminates how Friel's works encapsulate Ireland's journey from tumultuous political struggles to the delicate dance between tradition and modernity, all anchored in his intricate understanding of the Irish political narrative.
An ecocritical approach to Michael Christie's Greenwood
This thesis attempts to examine the concept of intergenerational ethical responsibility in the context of climate change through climate fiction (cli-fi) literature. The study examines Michael Christie's most recent novel Greenwood; the multi-layered unique narrative structure of the novel addresses the historical roots and future effects of environmental disasters from an intergenerational perspective. The thesis examines concepts such as environmental ethics, understanding of nature, ecological memory, and intergenerational justice through various characters in the context of the narrative presented in the novel. With its unique narrative structure that starts in 2038 and progresses backwards, Greenwood questions the relationship between humans and nature at both individual and collective levels, emphasizing that environmental responsibility belongs not only to today's generations, but also to individuals of the past and future. In this context, the thesis reveals that literary fiction is not only a narrative tool, but also a powerful form of expression that has the potential to increase ethical awareness.
Görünmez Adam ve The Boys arasındaki metinlerarası ilişkiler
Metinlerarasılık, iki sanat eseri arasındaki benzer özellikler üzerine yapılacak bir analize olanak sağlar. Metinsel katmanı dışında, bu terim bir edebi anlatı ve görsel anlatı arasındaki analizle de ilişkilidir. Bu tez H.G. Wells tarafından yazılan Görünmez Adam ve Eric Kripke tarafından yönetilen Amerikan televizyon dizisi The Boys arasındaki metinlerarası ilişkileri bulmayı amaçlamaktadır. Bunu doğrultuda, Görünmez Adam'ın eserle aynı ismi taşıyan ana karakteri ve The Boys'taki Yarı Saydam karakteri metinlerarasılık bağlamında analiz edilmekte ve bu tür bir metinlerarasılığa mise-en-abym tekniğinin nasıl katkıda bulunduğu da incelenmektedir. Bu tezde birbiriyle ilişkili olan Görünmez Adam ve The Boys eserlerinde metinlerarasılıkla bağlantılı olan parodi tekniğinin kullanımı da gösterilmektedir. Bunu doğrultuda, The Boys eserindeki Yarı Saydam ve Black Noir karakterlerinin, Görünmez Adam'ı parodik bir bağlamda nasıl temsil ettikleri incelenmektedir. Ayrıca, metinlerarasılık ile bağlantılı olan diğer bir kavram Bakhtinci karnavalesk, eserle aynı ismi taşıyan Görünmez Adam ve The Boys'taki Asker Çocuk karakterleri aracılığıyla ele alınmaktadır. Ayrıca, Görünmez Adam ve The Boys'taki Yurtsever karakterleri arasındaki benzerlikler metinlerarasılık açısından analiz edilmektedir. Genel olarak, Görünmez Adam ve The Boys arasındaki benzerlikleri ortaya çıkaran bu analizlerde, yazılı ve görsel anlatı arasındaki örtülü göndermelerin sadece yazılı bir biçimde ve metinlerarasık teorisi bağlamında nasıl aktarılabileceği gösterilmektedir.
Shawn Basey'nin Hunger öykü derlemesi üzerine eleştirel söylem çözümlemesi
Çağımızı, çağımızın düşünme biçimlerini, disiplinlerini ve çağımız toplumunu anlamak için söylemin ne olduğunu anlamak gerekmektedir. Söylemin keşfinden sonra, artık evrensel gerçeklik yoktur; gerçeklikler vardır. Gerçeklik, söylem ve söylem içinde inşa edilen şeydir. Her söylem bir gerçeklik inşasıdır ve dolayısıyla artık söylemlere tekabül eden gerçeklikler söz konusudur (Sözen, 2017: 9). Eylemlerimizi belirleyen, içinde bulunduğumuz hayatı anlamlı ya da anlaşılır kılan, dille ve dilde inşa edilen sosyal gerçekliklerdir. Doğal gerçeklik ve sosyal gerçeklik, sadece doğa bilimleri, hukuk, tıp, psikiyatri ve ekonomi gibi disiplinlerce ve onların bilgi formlarıyla üretilen bir gerçeklik değildir; birer söylem formu olarak tıbbın, ekonominin, psikiyatrinin ve doğa bilimlerinin inşa ettikleri gerçekliklerdir. Çünkü her gerçeklik bir söyleme dayanır. Fakat bütün gerçeklikler, bilimsel disiplinlerin ya da söylemlerin inşa ettiği gerçeklikler değildir; toplumda elitlerin söylemleri dışında söylemler ve bu nedenle bu söylemlerce inşa edilmiş bulunan başka gerçeklikler de vardır. Farklı gerçeklikler, farklı bilgi formlarına denk gelen farklılaşmış dil pratikleriyle, yani söylemlerle yapılanır. Birer eylem ve dil pratiği olan söylemler, farklı ideolojilere, farklı anlatımlara ve farklı beyanlara dayanır. Bütün bu dilsel eylemler, kökleri geçmişte veya şimdide bulunan sözlü/yazılı iletişim biçimleridir. Söylem, ideolojilerin yeniden üretiminde ve günlük ifadelerde vazgeçilmez bir rol oynar (Dijk V., 2003: 13). Van Dijk'e göre, toplumun grup ve kurumsal seviyesindeki ilişkileri ideolojiktir ve ideolojiler, bu ilişkileri etkileme ve açıklama gücüne sahiptir. İdeoloji, aynı zamanda, gündelik yaşam içindedir ve gündelik yaşamda insan bilincini belirleme gücüne sahiptir. Van Dijk'a göre, ideolojilerin gerçek doğasını, toplumsal pratikler ve söylemle olan ilişkilerini açıklayabilmek için ise, öncelikle onların zihinsel ya da bilişsel boyutunun iç yüzünü kavrayabilmeliyiz. 'Yanlış bilinç' ve sağduyu gibi geleneksel kavramlar ya da düşünceler gibi günlük kavramlar, ideolojilerin ne tür zihinsel nesneler olduklarının tanımını yapmaya yetebilmeleri açısından fazlasıyla belirsiz kalmaktadır. Dijk'in bu aşamada Marx ve Engels'in ideoloji tanımını yetersiz bulduğunu belirtmek mümkündür. Nasıl ki bireysel dilleri konuşmuyorsak, bireysel ideolojilerimiz de yoktur. Öyleyse, ideolojiler kişisel düşüncelerden değil, ortak toplumsal inançlardan oluşmaktadır (Dijk V., 2003: 20). İdeoloji, toplumsal bilişin bir biçimidir; daha kesin bir deyişle, bir toplumsal grubun toplumsal temsillerinin altında yatan temel inançlardır (Dijk V., 2003: 26). İdeolojiler, açık bir şekilde ifade edilebilir ve bu nedenle kolayca fark edilebilirler. Ancak bu, aynı zamanda oldukça dolaylı, sezdirmeli, üstü kapalı bir biçimde, tonlama, duraksama veya bir zamir kullanmak gibi söylemin daha az belirgin yapılarında da oluşabilir (Dijk V., 2003: 55). Söylemler ideolojileri kuşatır ancak onların yorumlanmaya ihtiyaçları vardır. Yorumun varoluş nedeni söylemdir ve yorumsuz bir söylem bir hiçtir. Söylem, bütün bunlara rağmen, bir başlangıç noktası, bir nihai temel, bir sıfır noktası değildir çünkü sıfır noktası ya da sıfır noktaları yoktur. Söylem, söylemi söylem yapan ilişkilerin var ettiği bir şeydir. Söylem bu ilişkilerin, bağlantıların kendileri de değildir; o, bu ilişkilerden daima daha fazla bir şeydir. Söylemlerin fonksiyonları bilgi, güç, iktidar, hakimiyet, otorite ve kontroldür ve bütün bunlar dilde varlık kazanır (Sözen, 2017: 10). Bilginin, gücün, ideolojinin dildeki kullanımı birer dil eylemidir ve bunların fonksiyonelliği ancak bir söylem içerisinde anlamlı hale gelir. Gündelik konuşmalarımızda anlamsız gelen ifadeler dahi, bir söylemde anlam ifade eden ve fonksiyonu olan ögelerdir. Bildiğini söylememe, bilmediği konularda geçiştirici ifadelerde bulunma eylemleri, tek başına bir anlam ifade etmese de söylem içerisinde kesinlikle bir anlama sahiptir. Söylemleri anlaşılabilir kılan, anlatım, ifade ve beyanların nerede, ne zaman ve nasıl ortaya çıktıkları, söylemleri kullanan söylem aktörlerinin kimliğidir. Söylemi anlaşılabilir kılan, onu kullanan aktörlerdir. Fairclough, söyleme önemli bir rol yüklemektedir. Söylem, yapıların biçimlendirilmesine ve yeniden üretimine ve dönüşümüne de katkıda bulunur. Bu yapılar, söylemsel/ideolojik bir doğaya sahiptir. Söylem, yapılar ve ilişkilerle olan ilişkilerinde yalnızca temsili değildir. Aynı zamanda bir bileşendir. İdeoloji maddi etkilere sahiptir ve söylem, toplumsal dünyayı dolduran ilişkilerin, özne ve nesnelerin yaratılmasına ve sürekli yeniden yaratılmasına katkıda bulunmaktadır (Fairclough, 2003: 159). Dolayısıyla dil, düşünceyi ve ideolojiyi taşıyan temel bir araçtır (Matheson, 2005: 5). Söylem ise, bir dilsel eylemde bulunma biçimidir. Sadece konuşmacının kullandığı dille sınırlı olmamakla birlikte, sürekli devam eden iletişimi, dilbilimsel kuralları ve gelenekleri de kapsamaktadır (Hartley, 2002: 73). Böylece dil, söylem ve ideoloji aslında tek başına ele alınması mümkün olmayan, iç içe geçmiş ve toplumsal yönlendirmede temel işleve sahip temel kavramlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Başka bir deyişle, günlük yaşam içerisinde ideoloji somut/maddi olarak insanları belirler; söylem, bireyleri konumlandırır ve koşullandırır. Söylem ideolojiktir (Özer, 2011: 56). Fairclough'a göre, ideoloji, hem geçmiş olayların bir ürünü ve güncel olayların koşullarını oluşturan yapılarda hem de kendi koşullandırılmış yapılarını yeniden üreten ve dönüştüren olaylarda konuşlandırılmıştır. Ona göre, söylem kavramının kullanımında, dil kullanımının metinlerde beliren dilsel biçimlerini de içeren, kendi özelliklerindeki değişimleri sistematik olarak belirleyen toplumsal ilişkiler ve süreçlerle çakıştığı belirtilebilir. Söz konusu dil, ideolojinin maddi bir biçimidir ve dil, ideoloji tarafından kuşatılmıştır (Fairclough, 2003: 158). Aslında Fairclough'ın açıklamaları o kadar açıktır ki; ideoloji dilde yer almaktadır ve dil ideoloji tarafından çevrelenmiştir. Dikkat edilmesi gereken nokta ise, söylemin, yapılar tarafından biçimlendirildiğidir. Eleştirel söylem çözümlemesi, söylem olarak dilin kavramsallaştırılmasını merkeze aldığı ve daha açık olarak eleştirel dil çözümlemesini toplumsal bilimlerde konumlandırdığı için 'eleştirel dilbilim' üzerine kurulmuştur (Fairclough, 1989'dan aktaran Fairclough ve Graham, 2003: 188-189). Eleştirel dilbilim ve eleştirel söylem çözümlemesinin her ikisi de Marksizim, özellikle de 20. Yüzyıl batı Marksizmi tarafından biçimlendirilmiştir (Fairclough, Wodak, 1997'den aktaran Fairclough ve Graham, 2003). Van Dijk'e göre, eleştirel söylem çözümlemesi, öncelikle söylemin kendisinden kaynaklanan ya da sonuçlanan eşitsizlik, haksızlık ve güç/iktidarın kötüye kullanılmasının söylemsel boyutlarıyla ilgilenmektedir (Dijk V., 1993: 252). Güç/iktidar, bir grubun veya üyesinin diğer gruplar üzerinde, diğerlerinin eylem özgürlüğünü kısıtlamayı içeren eylemsel ve zihni etkileyen bilişsel kontrolü içermektedir. Modern ve en etkili güç bilişseldir ve diğerlerini ikna etmeye, yönlendirmeye, diğerlerinin kendi çıkarlarının aksi yönünde düşünmesini sağlamaya dönük olanıdır. Bazı zihni yönetmeler açıktan yapılabileceği gibi, doğal görünen günlük konuşmalar ve metinler aracılığıyla rutin olarak kurnazca yeniden üretilebilir. Eleştirel söylem çözümlemesi, meşru kontrol sistemleri, sosyal düzeni doğallaştırma ve özellikle de eşitsizlik ilişkilerinin söylemsel stratejileri üzerine yoğunlaşmak durumundadır (Dijk V., 1993: 254). Eleştirel söylem çözümlemesi hem dili hem de göstergesel biçimleri, örneğin beden dili ya da görsel imgeleri içermektedir. Bu nedenle, söylem ve diğer toplumsal pratiklerin diğer ögeleri arasındaki diyalektik ilişkinin çözümlemesidir. Fairclough'un yaklaşımında temel odak, çağdaş toplumsal yaşamda yer alan radikal değişimler, söylemin değişim süreçlerinde nasıl tanımlandığı ve pratiklerin ağ yapısındaki göstergesel süreçler ile diğer toplumsal öğeler arasındaki ilişkilerdeki kaymalar üzerindedir. Ona göre, toplumsal pratiklerde söylemin rolü olduğu gibi kabul edilmemeli, çözümleme yoluyla kurulmalıdır. Nitekim, söylem, bir başka pratikte ya da pratikler kümesinde az ya da çok önemli veya dikkat çekici olabilir ve zaman içinde önemi değişebilir (Fairclough, 2003 a: 174). Bu tez, Shawn Basey'in Hunger adlı kitabındaki A Pale Death, Frozen, ve That Hidden Darkness adlı üç öyküsünün eleştirel söylem çözümlemesini yaparak yazarın ideolojisini, söylemiyle gerçekleştirmek istediği eylem/leri ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda, Basey'in öykülerinde 'açlık karşısında insanların zor durumda kalmaları ve çaresizlik içerisinde düzene boyun eğmeleri', 'hayatta kalma mücadelesi', 'açlığın insan vücudu ve hayatındaki etkileri', 'savaşın acımasız yüzü' ve 'inanç' ele alınmaktadır. Anahtar Kelimeler: Yazınsal Söylem, Eleştirel Söylem Çözümlemesi, İdeoloji, Kanibalizm, Hunger, Shawn Basey.
Arıana Harwicz'in "Geber Aşkım", Samanta Schweblın'in "Kurtarma Mesafesi" ve Agustina Bazterrica'nın "Leziz Kadavralar" kitaplarında kadın ve toplum konusunun ekofeminist bir bakış açısıyla değerlendirilmesi
Bu çalışma, ekofeminist bir bakış açısıyla, Latin Amerika'nın üç önemli romanında kadınların ve onların çevresel bozulma alanındaki toplumsal rollerinin karmaşık tasvirlerini eleştirel bir bakış açısıyla incelemektedir: Ariana Harwicz'in ''Geber Aşkım'' (Matate Amor) ve Samanta Schweblin'in ''Kurtarma Mesafesi'' (Distancia de rescate) ve Agustina Bazterrica'nın ''Leziz Kadavralar'' (Cadaver Exquisito). Toplumsal cinsiyet, toplum ve çevrenin kesiştiği noktada konumlanan bu tez, bu anlatıların ekolojik kaygılar zemininde kadınların deneyimleri ve mücadeleleri üzerine nasıl tartışmalar ortaya çıkardığını araştırmaktadır. Nitel bir yaklaşım kullanan çalışma, ekofeminizmle ilgili tekrar eden motifleri ve farklı anlatıları ortaya çıkarmayı amaçlayarak seçilen romanların tematik, karakter ve sembolik analizlerini sistematik olarak yürütmektedir. Çağdaş Latin Amerika edebiyatındaki ortak motifleri, zıt unsurları ve ekofeminist temaların daha geniş anlatı yayını belirlemek için karşılaştırmalı bir çalışma yürütülmüştür. Bulgular, her bir romanın toplumsal ve çevresel ortamlardaki kadın deneyimlerinin benzersiz bir keşfini sunarken, temel ekofeminist ilkelerle yankılanan kolektif bir sesin var olduğunu ortaya koymaktadır. Ataerkil baskı, kadınların doğayla bağlantısı ve çevresel bozulmanın kadın kimliği üzerindeki etkileri gibi konular öne çıkmaktadır. Özetle, bu çalışma Latin Amerika edebiyatının ekofeminist söylemi ilerletmedeki öneminin altını çizmekte ve kadın, toplum ve çevre arasındaki karmaşık etkileşime dair anlayışımızı zenginleştirmektedir. Çalışma sadece bu romanlara akademik bir bakış açısı sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda ekofeminizmin edebi eserlerle ilgisi ve uygulanmasına ilişkin daha geniş tartışmalara da katkıda bulunuyor.
Nawal El Saadawi'nin İmamın Düşüşü ve Chimamanda Ngozi Adichie'nin Yükselen Güneşin Ülkesinde adlı eserlerine postkolonyal feminist bir bakış
Bu tez, Nawal El Saadawi'nin İmamın Düşüşü (2003) ve Chimamanda Ngozi Adichie'nin Yükselen Güneşin Ülkesinde (2006) adlı eserlerinin Postkolonyal Feminizm perspektifinden incelenmesini konu edinmektedir. Cinsiyet konularının tarih, siyaset ve kültür içindeki farklılaşmasını inceleyen feminizm, pek çok felsefi temeli bünyesinde barındıran bir episteme dönüşmüş, kıtalara yayılan ve farklı eğilimler sergileyen feminist olguları doğurmuştur. Bu feminist olgulardan biri de postkolonyal Feminizmdir. Postkolonyal Feminizm 1980'lerden sonra ortaya çıkmış ve III. dalga feminizm içinde yer almıştır. Bu yaklaşımda klasik feminizmin homojenleştirilmiş ve ötekileştirilmiş Batılı kadın yaklaşımı eleştirilerek, milliyetçi düşünce sistemine karşı çıkılmıştır. Özellikle kadın yazarların deneyimlerini anlattıkları eserlerinde toplumun kadına biçtiği roller ve ataerkil ideolojinin dışavurumları örneklendirilmiştir. Toplumun kadına atfettiği cinsiyetçi ve milliyetçi söylemleriyle baskılanan kadınların marjinalleşme süreçlerini eserlerinde kaleme alan yazarların başında Mısırlı Nawal El Saadawi ve Nijeryalı Chimamanda Ngozi Adichie gelir. Her iki yazar klasik feminizmin kadınları homojenleştiren bakış açısına karşı çıkarak özellikle sömürge geçmişi ve toplumsal yapılarıyla farklılaşan Üçüncü Dünya kadınlarının deneyimlerini derinlemesine işler. Ayrıca eril söyleme ve ataerkil sisteme karşı çıkarak, Batı feminizminin genelleyici ve kültürel olarak önyargılı yaklaşımından uzak durarak, ötekileştirilen kadınların deneyimlerini kendi özgün bakış açılarıyla irdelerler. Bu çalışmanın amacı, Saadawi'nin İmamın Düşüşü ve Adichie'nin Yükselen Güneşin Ülkesinde eserlerinde ırkçılık ve cinsiyetçilik ekseninde basmakalıp söylemlerle kontrol altına alınmaya çalışılan kadın dünyasının tasvirini postkolonyal feminist bakış açısıyla analiz etmektir.
Mistik edebiyatın evrensel yüzü: Kalil Cibran ve duaizmin izleri
Halil Cibran eserlerinde insanın varlığını manevi bir temele dayandırmış ve dünyevi yönleriyle de bir denge kurmaya çalışmıştır. Doğu kültürü ve Batı edebiyatı arasında bir köprü kuran Cibran, insanlığın en derin varoluş sorularına felsefenin mistik yanlarının rehberliğinde cevaplar bulmaya çalışırken, Arapça ve İngilizce yazdığı edebi eserlerinin tümüyle evrensel bir 'ikilik' harmonisini yakalamıştır. Eserlerini İngilizce yazmasının nedenlerinden biri "ikilik" kavramını edebiyat diline oturtmak, evrensel düzlemde yer edinmesini sağlamaktır. Çalışmamızda; çabasında başarılı olan Cibran'ın eserlerinin temaları ve stili ile İngiliz Dili ve Edebiyatı'nda nasıl bir karşılık bulduğu araştırılacaktır. Cibran; eserlerinde insanlık, doğa, varoluşsal sancılar, ruh, tanrı ve ölüm gibi temaları kullanmış ve bu temaları "ikilik" kavramı etrafında işleyerek edebiyata yeni bir bakış açısı kazandırmıştır. Bu tezde, Cibran'ın edebi yaşantısı, göç unsurunun eserlerindeki karşılığı ve eserlerini oluştururken kullandığı ve yeterince derinlemesine incelenmemiş 'ikilik' kavramının açıklayıcı bir perspektifle sunulması amaçlanmıştır. Ayrıca çalışmada Cibran 'ın önemli eserleri tematik olarak incelenerek Yeryüzü Tanrıları, The Earth Gods, eseri "ikilik" kavramı etrafında detaylandırılacaktır.
Eccentric characters as social commentary: A comparative analysis of Ignatius J. Reilly and Kilgore Trout
John Kennedy Toole and Kurt Vonnegut Jr. are among the prominent American authors who have secured a lasting place in the annals of literary history through their masterful use of satire and dark humor to critique social issues. In the works examined in this thesis, both authors position eccentric, anti-protagonist figures at the center of their narratives. Through these protagonists, they critique capitalism, consumerism, the degradation of social structures, and the structural inequalities faced by Black individuals, topics that will be explored in detail in subsequent sections, along with each author's distinctive techniques of satire. This thesis aims to provide a comprehensive analysis of A Confederacy of Dunces (1963) and Breakfast of Champions (1973), within their historical and sociopolitical contexts, highlighting how the periods in which of these novels were written are reflected in the authors' works through a theoretical framework. Additionally, this study will investigate the relationship between the authors and their protagonists as well as an analytical comparison between these two authors and the characters, questioning whether these characters represent literary alter egos or merely serve as fictional characters created to satire societal problems in an unserious, ironic manner.
Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna ve Phılıp Roth'un İnsan Lekesi adlı eserlerinde bireyselleşme sürecinde yalnızlık
Bütün varlıkların içinde özel olarak yaratılan insan; duygusal, psikolojik, zihinsel, fiziksel ve sosyal olarak araştırılabilecek birçok özelliğe sahiptir. Bir sosyal varlık olan insan, yaşamı boyunca bir taraftan kendisini tanımaya çalışırken, bir taratan da yaşamın anlamını aramıştır. İnsan; aitlik, güven duymak, anlaşılmak, değer görmek, sevmek ve sevilmek gibi insan hayatını anlamlandıran istek ve arzularla donanımlı yapısıyla bilinen bir varlıktır. Bütün bunlar, insanı yaşamı boyunca etkileyen unsurlardır. İnsan; ya huzurlu, mutlu ve zorlukların üstesinden gelebilecek güçlü bir iradeye sahiptir, ya da huzursuz, mutsuz, yılgın, yorgun ve yaşamın zorluklarıyla baş edememektedir. Bu bağlamda, stres ve depresyon gibi çeşitli psikolojik sorunlar içinde bocalamakta ve kalabalıklar içinde dahi yalnızlığa sürüklenebilmektedir. Bebeklikte, tüm ihtiyaçları güven içinde, karşılanmış kişinin sağlam psikolojisini ve güçlü sosyal ilişkilerini, kendinden emin, yüksek özgüvenini sevgi ve şefkatle ilişkilendirebilmek mümkündür. İnsan yaşamını, şekillendiren önemli unsurlardan biri hiç kuşkusuz ki eğitimdir. Bu bağlamda, eğitimli ve sorumluluk sahibi, bilinçli bir ailede başlayan hayat serüveni de büyük ölçüde daha sağlıklı olabilir. Sağlıklı nesiller ve aile yapısının korunması için toplumun eğitimli bireylere ihtiyacı vardır. Bireyin içe kapanıklığının, zayıf sosyal ilişkilerini, empati kuramamasını, kendisini yalnız hissetmesini ve psikolojik problemler yaşamasını günümüz bakış açısıyla sadece gelişen teknolojiye, etraftaki fazla uyaranlara bağlamak ya da bireyselleşmenin geliştirdiği bir soruna indirgemek, soruna geniş bir perspektiften bakılamadığını yansıtabilir. Bu çalışma, Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna ve Philip Roth'un İnsan Lekesi adlı eserlerinde bütüncül bir yaklaşımla günümüzde evrensel olan yalnızlık problemini "Bireyselleşme Sürecinde Yalnızlık" temelinde eserlerin başkahramanlarına odaklanarak, problemin tüm boyutları konu alanı ile ilgili kuramsal çerçevede, psikanaliz ışığında, metin analizi ve söylem analizi kapsamında irdelenerek yürütülmüştür.
Fakir Baykurt'un Yılanların Öcü ve John Osborne'un Look Back ın Anger eserlerinde öfke
1950'li yılların Türkiye'si ve İngiltere'si toplumu derinden etkileyen birçok olaylara tanık olmuştur. Yaşanan olayların ekonomik, politik ve psikolojik açıdan etkileri toplumda yankılanmıştır. Farklı coğrafyalarda, farklı kültürlerde yaşayan insanlar aynı dönemde ortak problemler yaşamışlar ve ortak duyguları hissetmişlerdir. Türkiye'de İkinci Dünya Savaşı ile birlikte artan sanayileşme köyden kente göçü artırmış ve köy problemleri kente taşınmıştır. Bu dönemde ihmal edilen köy yaşantısı ve köylü önem kazanmıştır. Yılanları Öcü tam da bu süreçte Fakir Baykurt tarafından kaleme alınmıştır. Toplumcu gerçekçi bir yazar olarak Baykurt, köy ve köylünün sorunlarını ele almıştır. Öte yandan savaş sonrası İngiltere'de işsizlik, işçi sınıfının yaşadığı sıkıntılar artmış ve insanlarda gelecekle ilgili umutsuzluk oluşmuştur. Dönemin İngiliz oyun yazarı John Osborne ülke içinde yaşanan bu karamsar havayı ve özellikle işçi sınıfının yaşadığı ekonomik problemleri Look Back in Anger adlı eserinde ele almıştır. Her iki yazar farklı edebi türlerde de olsa ülkelerinin sorunlarına duyarsız kalmamışlar ve dönemlerinin politik, sosyal, ekonomik ve psikolojik sorunlarını eserlerinde yansıtmışlardır. Bu çalışmada İkinci Dünya Savaşı sonrası İngiliz toplumunu yansıtan İngiliz oyun yazarı John Osborne'un Look Back in Anger adlı tiyatro eseri ile yine aynı dönemin Türk toplumunu yansıtan Fakir Baykurt'un Yılanların Öcü adlı romanı Marksist bakış açısıyla öfke teması çerçevesinde ele alınmıştır. İki farklı edebi türde, iki farklı coğrafyada ortak amaç ve duygu çerçevesinde bu iki yazarın eser vermesi tezimin konusunun oluşturulmasında etken olmuştur.
Sylvıa Plath'in Sırça Fanus'u ile Tezer Özlü'nün Çocukluğun Soğuk Geceleri eserlerinin yabancılaşma teması bağlamında karşılaştırılması
Bu çalışma, karşılaştırmalı edebiyatın teorik çerçevesi üzerinden yabancılaşma temasını incelemeyi amaçlamaktadır. Yabancılaşma kavramı tarihsel, felsefi ve sosyolojik bir zemin üzerinde ele alınmış; dünya ve Türk edebiyatında temanın ne şekilde işlendiği örneklerle açıklanmıştır. Sylvia Plath ve Tezer Özlü'nün hayatları, edebi kişilikleri ile Sırça Fanus ve Çocukluğun Soğuk Geceleri adlı otobiyografik eserleri üzerinden yapılan karşılaştırmalı çözümleme, iki farklı kültürel bağlamda benzer temaların nasıl işlendiğine ışık tutmuştur. Çalışmamızdaki her iki kadın karakterin intihar, bunaltı, delilik, korku ve kaçış temalarıyla derinleşen yabancılaşmaları işlenmiştir.
Neuromancer ve Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi? romanlarında transhümanizm
Bu tez, William Gibson'ın Neuromancer ve Philip K. Dick'in Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi? adlı iki ikonik bilimkurgu romanını transhümanist söylem bağlamında incelemektedir. Edebi yakın okuma yöntemi ile transhümanizm ve posthümanizm kuramlarını harmanlayan çalışma, söz konusu metinlerin insanın biyolojik sınırlılıklarını aşma vaadiyle ortaya çıkan teknoutopik vizyonları nasıl yansıttığını, sorguladığını ve eleştirel biçimde karmaşıklaştırdığını ortaya koymaktadır. Transhümanist düşünce, Aydınlanma akılcılığı ve Rönesans hümanizminin devamı olarak; yaşlanma, bilişsel sınırlılık ve duygusal kırılganlık gibi insan doğasına içkin sorunların teknoloji yoluyla ortadan kaldırılabileceğini savunur. Ancak bu tez, söz konusu metinlerin bu iyimser vizyona kuşkuyla yaklaştığını ve bu vizyonun etik, ontolojik ve varoluşsal gerilimlerini açığa çıkardığını ileri sürmektedir. Neuromancer, siberuzay aracılığıyla bedenin ötesine geçen dijital bir aşkınlık tasavvuru sunar; fakat bu aşkınlık beraberinde yabancılaşma, kimlik dağılması ve bireysel bütünlüğün kaybı gibi tehditleri de barındırır. Buna karşılık Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?, empati ve sahicilik ekseninde insan ile android arasındaki sınırları sorgular; biyolojik kökenin insanlık için yeterli bir ölçüt olup olmadığını tartışmaya açar. Max More, Nick Bostrom, Donna Haraway ve N. Katherine Hayles gibi kuramcıların yaklaşımlarından faydalanan bu çalışma, spekülatif kurmacanın bir tür felsefi laboratuvar işlevi gördüğünü savunur. Sonuç olarak tez, transhümanizmin özgürleşme ve bireysel gelişim vaat etmesine karşın, insan onurunun, etik bütünlüğün ve toplumsal adaletin aşınmasına yol açabilecek ciddi riskler taşıdığını öne sürmektedir.
Dil eğitiminde yaratıcı drama kullanımının fen lisesi öğrencilerinin motivasyon, tutum ve kaygıları üzerine etkilerinin incelenmesi
İnsan, sosyal bir varlık olup iletişim kurma yetisi onu diğer canlılardan ayıran en temel özelliklerden biridir. İletişim, yalnızca kültürel ya da dilsel sınırla kalmayıp tarih boyunca farklı kültür ve medeniyetlerle ticari, sağlık, eğitim, spor, sanat gibi pek çok alanlarda önemli rol oynamıştır. Günümüzde küresel ölçekte en yaygın kullanılan ortak dil olan İngilizce, Lingua Franca olarak kabul görmekte ve evrensel alanda en önemli iletişimsel araçlardan biri haline gelmektedir. Ülkemizde de bu doğrultuda 1997 yılından itibaren ilköğretim kurumlarında yabancı dil olarak İngilizce eğitimi verilmeye başlanmıştır. Ancak geleneksel öğretim yöntemleri öğrencilerin dili etkin biçimde kullanma becerilerin gelişmesinde yetersiz kalmıştır. Geleneksel yöntemlerin yerine iletişim temelli, yaratıcı ve öğrenci merkezli öğretim yöntemlerine yönelim artmıştır. Bu yöntemlerden birisi olan Yaratıcı Drama, öğrencilerin bilişsel, duyuşsal ve sosyal gelişimlerini destekleyerek derse aktif katılımlarını sağlamaktadır. Bu çalışmada, Van İlinde bir fen lisesinde öğrenim gören 26 kişilik 9. Sınıf öğrencilerine 8 hafta boyunca yaratıcı drama etkinlikleri uygulanmış; sürecin öğrencilerin İngilizce dersine yönelik motivasyon, ilgi, tutum ve kaygı gibi duyuşsal düzeyleri üzerindeki etkileri incelenmiştir. Uygulama sonunda, öğrencilerin İngilizce dersine yönelik motivasyon ve tutumlarının olumlu yönde arttığı; buna karşılık kaygı seviyelerinde azalma tespit edilmiştir. Bu sonuç, yaratıcı drama öğretiminin yabancı dil öğretiminde etkili bir araç olabileceğini göstermektedir.
Sylvıa Plath'ın Sırça Fanus romanında feminist bir analiz: Cinsellik, bekaret ve aile modellerinin toplumsal cinsiyet normları üzerindeki etkileri
Bu tez, Sylvia Plath'ın hayatındaki psikolojik mücadeleler ile başarı hırsının, kimlik arayışı, cinsiyet rolleri ve feminist temalarla eserlerinde nasıl bütünleştiğini, feminizmin tarihsel çerçevesi içinde ortaya koymaktadır. Plath'ın yazılarında sıkça karşılaşılan kimlik bunalımları, kadın-erkek eşitsizliği ve kadınlık deneyimi gibi konular hem kişisel yaşantısından hem de dönemin toplumsal yapısından izler taşımaktadır. Özellikle yazarın tek romanı olan Sırça Fanus, bu temaların yoğun biçimde yansıtıldığı bir metin olarak öne çıkmakta; Plath'ın feminist düşüncelerle kurduğu bağ, eserlerine belirgin biçimde yansımaktadır. Feminizm çerçevesinde değerlendirilen aile tipleri, yazarın kendi ailesi ile Sırça Fanusun başkarakteri Esther Greenwood'un ailesi arasında dikkat çekici benzerlikler sunmaktadır. Bu bağlamda Plath'ın yaşadığı kişisel zorluklar ve toplumsal baskılar, eserlerinde feminist bir bakış açısının ortaya çıkmasında önemli bir rol oynamaktadır. Yaşadığı yoğun baskılar ve kendi içsel çatışmaları, onun hem kişisel hem de sanatsal yaşamını derinden etkileyip, daha iyi olma arzusunu kabullenememesi ve bu durumun yarattığı duygusal gerilimler, onun ruhsal dünyasının temel unsurları olarak öne çıkmıştır. Sylvia Plath'ın kişisel ve psikolojik mücadelesi, edebi dil ve feminist söylemlerle şekillenmiş ve eserlerine derinlemesine bir yansıma bulmuştur. Tüm bu çerçevede Plath'ın yaşamı ve ruhsal çatışmaları ile bunların edebi üretimindeki etkileri incelenmiş; Sırça Fanus özelinde başkarakterin kimlik arayışı, toplumsal cinsiyet rollerine karşı tutumu ve yazarın cinsellik ile bekâret kavramlarına yönelik yaklaşımı ele alınmış ve bu temaların eserlerinde nasıl bir etki yarattığı analiz edilmiştir.