
323
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Menisküs yırtıklarının tanısında ters mcmurray testi
GİRİŞ VE AMAÇOrtopedi polikliniğinin önemli hasta gruplarından birini oluşturan diz eklem içi sorunları son yıllarda sayıca artma göstermektedir. Amacımız bu hastaların tanısında bilinen fizik bakı yöntemlerinin dışında az bilinen bir muayene metodunun irdelenmesidir. Çalışmamızda menisküs yırtıkları için yıllardır bilinen ve kullanılan McMurray testinin yapılması sırasında paradoks (ters) bulgu alınan hastaların ayrıntılı incelenmesi hedeflenmiştir. Amacımız ters McMurray testi olarak adlandırdığımız bu testin pozitif olduğu olguların ayrıntılı incelemesini yapmak ve böylelikle herhangi bir menisküs yırtığı şekli veya yerleşim yerine göre tanı değerinin olup olmadığını belirlemektir. Bu muayene yöntemi ek zaman ve deneyim gerektirmediği için uygulaması basit ve hızlıdır. Bildiğimiz kadarıyla daha önce bu paradoksal fenomene dikkat çeken sadece bir çalışma vardır.Hipotez: Ters McMurray testinin farklı şekil ve yerleşim yerindeki menisküs yırtıklarında tanı değerinin belirlenmesi.HASTALAR VE YÖNTEMÇalışmamız için gerekli arşiv tek ortopedik cerrah tarafından kayda alınmıştır (H.P.). Yine aynı cerrah tarafından muayene edilen ve artroskopileri yapılan hastaların bilgileri ayrıntılı şekilde formlara not edilmiştir. Bu çalışma ile ilgili olan hastalar arşivin retrospektif olarak taranmasıyla elde edildi.Geçimişe dönük tarama sonrası ilk kez diz eklem operasyonu geçiren ve formlarda eksik bilgisi bulunmayan hasta dosyaları ayrıldı. Bunun sonucunda 719 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastalar içerisinde 91 ters McMurray testi pozitif olan olguya rastlandı. 91 hastanın menisküs yırtık şekil ve bölgelerine göre ayrıntılı incelemesi yapıldı. ters McMurray testi ile ilişkilendirilerek bu testin tanı değeri araştırıldı. Ayrıca bu testin pozitifliğinde rol oynayabileceği düşünülen kıkırdak lezyonlarının da analizi yapıldı. Bulguların istatistik hesaplaması için SPSS programı kullanıldı. Hesaplamada ki-kare testi, Kappa değeri, duyarlılık-seçicilik analizi ve test güvenilirliği kullanıldı.BULGULAR91 hasta menisküs yırtıklarına göre incelendiğinde hem medial hem de lateral menisküs için duyarlılığının önemli oranda düşük olduğu görüldü. (sırasıyla %9.4 ve %12.4) Seçiclikte ise oldukça yüksek değerler elde edildi. (sırasıyla %95.8ve %96) Bu değerlere göre testin güvenilirliği düşük ve Kappa değeri ise anlamsız olarak yorumlandı. Testin pozitif olduğu olgularda en çok kompleks ve longitudinal yırtıklara rastlandı. Medial menisküs arka boynuzu ise en çok görülen yerleşim yeriydi. Ters McMurray testinin başka eklem içi patolojiye eşlik edebileceğini düşünerek kıkırdak lezyonları tarandı. Tibia kıkırdak hasarına duyarlılık ve seçiciliği sırasıyla %13.3, %87.9 olarak bulundu. Femur kıkırdak hasarı için ise %12.5, %87.2 oranlarında duyarlılık ve seçicilik hesaplandı. Patella için ise %13.3, %87.8 (duyarlılık ve seçicilik) değerleri bulundu. Diğer önemli patolojilerden ise menisküs laksitesi ve kistleri incelendi. Toplam 15 hastada menisküs laksitesi, 9 hastada ise menisküs kisti tespit edildi. Ancak istatiksel olarak anlamlı bir sonuca ulaşılamadı. McMurray testinin doğru pozitif veya doğru negatifliğine katkısı olup olmadığı araştırıldı ancak teste olumlu bir katkı sağlamadığı gibi doğruluk oranını düşerecek bir bulguda saptanamadı.SONUÇSonuçta ters McMurray testinin menisküs laksitesi (medial menisküs laksitesi 11/47, dış menisküs laksitesi 4/7) ile ilgili olumlu yönde bulgu vermesine rağmen istatistiksel açıdan anlamlı olarak yorumlanmadı. Menisküs yırtıkları ile ilgili değerlendirmede yüksek seçiciliğe rağmen çok düşük düzeyde duyarlılık elde edildi. Testin güvenilirliğide buna bağlı olarak düşük çıktı. Testin modifiye şeklinin prospektif bir çalışmayla daha ayrıntılı bilgi vereceği kanaatindeyiz.
Sınırlı karpal füzyon sonrası el bileği yük dağılımının incelenmesi
El bileği patolojileri sonrası Sınırlı Karpal Füzyonlar sık uyguladığımız ameliyatlar arasındadır. Sınırlı Karpal Füzyonlar üzerine birçok çalışma yapılmıştır. Yapılan çalışmalarda kadavralar, kemik veya kemik benzeri maddelerle kurulan deney düzenekleri ve bilgisayar destekli modeller kullanılmıştır. Sınırlı Karpal Füzyonlar üzerine yapılan çalışmalarda el bileği yük dağılımındaki değişiklikler, klinik sonuçlar ve karşılaştırmalar, farklı implantların füzyonlarda kaynamaya etkisi incelenmiştir. Yapılan biyomekanik çalışmaların birçok soruya cevap bulmuş olmalarına karşın, henüz aydınlatamamış oldukları noktalar vardır. Bu tezin amacı Sınırlı Karpal Füzyonlar sonrası el bileği yük dağılımında daha önce incelenmemiş birkaç noktaya ışık tutmaktır. Yapılan birçok biyomekanik çalışmada füzyonlar sonrası eklem aralıklarına gelen basınçlardaki değişiklikler incelenmiştir. Ancak el bileği bağlarına gelen yüklerdeki değişiklikler hiç incelenmemiştir. Farklı çalışmalarda, füzyonlarda kullanılan farklı implantların klinik sonuçları incelenmiştir; ancak implantların çıkarılmasının el bileği yük dağılımına etkisi hiç incelenmemiştir. Bu tezde SAP 2000 programı kullanarak iki boyutlu bilgisayar modeli oluşturduk. Modelde basınç ve çekme uyguladık. Önce sağlam el bileğini modelledik. Sağlam el bileğinde çekme modelinde bağlara gelen yükleri ölçtük. Ardından basınç modelinde radius ve ulnaya gelen yükleri ölçtük. Sağlam el bileğinde ölçümleri tamamladıktan sonra Skafotrapeziotrapezoid Füzyon, Dört Köşe Füzyon ve Kapitohamat Füzyon uygulanmış implantlı el bileği modelleri oluşturarak, aynı ölçümleri bu modellerde de yaptık. Her üç füzyon için implantların çıkarıldığı modeller yaptık ve ölçümleri bunlarda da tekrarladık. Bu tez Sınırlı Karpal Füzyonlar sonrası el bileği bağlarındaki yük dağılımının incelendiği ilk çalışmadır. Ayrıca füzyonlar sonrası implant çıkarılmasının yük dağılımına etkisinin de incelendiği ilk çalışmadır. Sonuçlarımızın literatürdeki verilerle uyumlu olması, daha önce yapılmış üç boyutlu modellerle uyumlu sonuçlar bulunması bize modelimizin uygulanabilirliğini göstermiştir. Anahtar sözcükler: Karpal, füzyon, yük dağılımı, instabilite, bağlar
Ratlarda epidural fibrozis üzerine trombositten zengin plazmanın etkisi: Deneysel çalışma
Bu çalışmada amacımız laminektomi uygulanmış rat modellerinde Trombositten Zengin Plazma? nın, epidural fibrozis gelişimi üzerine etkisini serbest yağ flebi ve kollajen matriks ile karşılaştırmak; böylece rutin kullanımda hastanın kendi kanından elde edilebilecek bir materyali ucuz, etkili ve yan etkisi olmayan bir tedavi seçeneği olarak ortaya koymaktır. Çalışmamızda deney hayvanları etik kurul (16 KASIM 2012 tarihli 61/2012 protokol nolu) onayı alındıktan sonra, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Laboratuarında yetiştirilen, normal motor aktiviteye sahip, 29 adet Wistar Albino türü 250-300 gram ağırlığında erişkin erkek ratlar kullanıldı. Basso-Beattie-Bresnahan (BBB) skorlaması ile preoperatif ve postoperatif nöroljik değerlendirmeler yapıldı. Denekler 3 gruba ayrıldı. 1. gruptaki ratlara ( n : 7 ) laminektomi yapılıp dura üzerine yağ yastıkçığı uygulandı. 2. gruptaki ratlara ( n : 7 ) laminektomiden sonra dura üzerine eşit ölçütlerde ( 4 x 2.5 mm ) kollajen dural matriks ( DuraGen PlusTM ) uygulandı. 3. gruptaki ratlara ( n : 7 ) laminektomiden sonra dura üzerine tek doz 1,5 cc TZP uygulandı. Bu grupta uygulanacak olan TZP için ek 7 adet rat kardiyak kan alımı amacıyla kullanıldı. Bir adet rat ise pilot çalışma amaçlı kullanılmış olup çalışmaya dahil edilmemiştir.Her 3 gruptaki ratlar 4. hafta sonunda sakrifiye edildi. Sakrifikasyon sonrası laminektomi sahasının bir alt ve bir üst intervertebral disk aralığından 20 numara bistüri ile transvers olarak blok halinde çıkarıldı. Histolojik incelemeler Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji Anabilim Dalında, gruplar hakkında daha önceden bilgilendirme yapılmamış tek bir uzman histolog tarafından ışık mikroskopisi ile yapıldı. Epidural fibrozisin derecelendirilmesinde He ve arkadaşlarının yöntemi kullanıldı. Bulgular değerlendirildiğinde, kollajen dural matriks uygulanan grupta fibrozisin daha çok olduğu saptanmış ve bu grupta skar gelişimi gözlenmiştir. TZP ile kollajen matriks arasındaki bu farklılık istatistiksel olarak da anlamlıdır ( p<0.05 ). Serbest yağ flebi ve TZP uygulanan grupların fibrozis evrelendirmeleri birbirine benzemekle birlikte gözlemsel olarak fibrozis gelişiminin TZP grubunda az olduğu gözlenmiştir.Sonuç olarak epidural fibrozisin önlenmesi için laminektomi uygulanan hastalarda TZP kullanımı kollajen matrikse göre daha az fibrozise yol açabilir. Üretim maliyeti ve insanlarda otojen kaynaklı elde edilebilmesi önemli avantajları olarak kabul edilebilir.
Adolesan idiyopatik skolyozun cerrahi tedavisinde monoaksiyel ve poliaksiyel vida kullanımının denge üzerine etkileri
Adolesan idiyopatik skolyozun (AIS) cerrahi tedavisinde geçmişten günümüze kadar çeşitli sistemler kullanılmıştır. Geçmişte çengel sistemleri ve hibrid sistemler kullanılırken günümüzde artık vida sistemleri kullanılmaktadır. Pedikül vidaları iki çeşittir: 1) Monoaksiyel vida; 2) Poliaksiyel vida. Poliaksiyel vidaların avantajı, oynar başlıklı oldukları için operasyon sırasında kolaylık sağlamakta ve ameliyat süresini kısaltmaktadır. Monoaksiyel vidalar ise başları sabit oldukları için operasyon süresi daha uzundur. Buna karşı literatürde yapılan bazı çalışmalarda monoaksiyel vidaların apikal omur rotasyonları ve sagittal dengeyi düzeltme oranları poliaksiyel vidalara göre daha üstündür. Aynı zamanda poliaksiyel vidaların maliyeti monoaksiyel vidalara göre daha fazladır. Lomber ve torakolomber eğriliklerde genellikle enstrumantasyon seviyesi L4 veya L5'e kadar inebilmektedir. Bu durum hareketli segment sayısını azaltmaktadır. Biz de bu çalışmamızda tamamı poliaksiyel vida ile opere edilen hastalar ile sadece distal seviyesi monoaksiyel vida ve diğer seviyeleri poliaksiyel vida ile opere edilen hastaların koronal ve sagittal dengelerini karşılaştırdık. Çalışmamız, kliniğimizde opere edilen AIS olan 56 olgu ile yapılmıştır. Bu olguların 16 tanesinin distal son iki seviyelerine monoaksiyel vida uygulanmış ve diğer seviyelere poliaksiyel vida uygulanmıştır. Diğer 40 olguya ise sadece poliaksiyel vida uygulanmıştır. 5 Her iki gruptaki hastaların preoperatif ve postoperatif ayakta posterior-anterior (PA) ve lateral grafileri retrospektif olarak taranmıştır. Hastaların preoperatif ve postoperatif ayakta posterıor-anterior grafileri üzerinde lomber Cobb açıları, C7-Midsakral dengeleri ölçülmüştür. Preoperatif ve postoperatif lateral grafileri üzerinden torakal kifoz, lomber lordoz, sakral slope, pelvik tilt ve pelvik insidans parametreleri ölçülmüştür. Poliaksiyel vida grubunda lomber Cobb, monoaksiyel vida grubuna göre istatiksel olarak daha anlamlı azalmıştır (p=0,043). Her iki grupta da lomber lordoz ölçümlerinde anlamlı azalma saptanmıştır. Sakral slop değerleri monoaksiyel vida grubunda daha fazla olmak üzere her iki grupta da anlamlı olarak azalmıştır. C7- Midsakral dengede, her iki grupta da anlamlı fark saptanmamıştır. Fakat ortalama değerlerine baktığımız zaman her iki grupta da azalma olduğu görülmektedir. Özellikle monoaksiyel vida grubunda daha belirgin bir azalma mevcuttur. Pelvik tilt ve pelvik insidans değerlerinde, her iki grupta da anlamlı bir fark saptanmamıştır. Sonuç olarak adolesan idiyopatik skolyozda, monoaksiyel vida, lomber eğrilik hariç olmak üzere, frontal ve sagittal dengeyi poliaksiyel vidaya göre daha iyi düzeltmektedir. Anahtar kelimeler: Adolesan idiyopatik skolyoz, monoaksiyel vida, poliaksiyel vida, frontal denge, sagittal denge
Enfekte diz protezli hastalarda yapılan iki aşamalı revizyon diz protezi sonuçlarının değerlendirilmesi: Retrospektif çalışma
Amaç: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğinde Ocak 2005 – Ocak 2019 tarihleri arasında enfekte diz protezi tanısı alan ve tedavi yöntemi olarak iki aşamalı revizyona karar verilen hastalar çalışma grubu olarak seçildi. Klinik ve radyolojik sonuçlarının değerlendirilmesi ve sonuçlarının paylaşılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Hasta kayıt incelemeleri ve radyolojik görüntüleme değerlendirmesi retrospektif olarak hastane dosya ve radyoloji arşivinden yapıldı. En kısa takip süresi 18 ay olmak üzere hastalar belirlendi. Çalışmaya toplam 27 hasta dahil edildi. Hastalara enfeksiyon tanısı; klinik muayene ile beraber C reaktif protein (CRP), eritrosit sedimentasyon hızı (ESR) ve beyaz küre (WBC) değerleri, yapılan aspirasyon ve doku kültürleri, radyografileri değerlendirilerek koyuldu. Hastalara birinci aşamada enfekte implantların çıkarılması, agresif debridman ve antibiyotikli sement kullanılarak spacer uygulaması yapıldı. Birinci aşama sonrası hastalara intravenöz antibiyotik verildikten sonra oral antibiyoterapi geçilerek totalde ortalama 6,5 hafta antibiyotik tedavisi düzenlendi. Takiplerde de özellikle CRP ve ESR'deki düşüş izlendi. Antibiyotik kullanımı olmadan stabil seyreden normal seviyelerine gerilemiş CRP, ESR ve WBC değerleri olan hastalara ikinci aşama cerrahi revizyon artroplasti uygulandı. Hastalar ameliyat sonrası takip dönemlerinde aynı laboratuvar parametrelerle takip edildi. Son takipte hastalara ayrıca Amerikan Diz Cemiyeti (KSS) klinik ve radyolojik skorlaması yapıldı. Hastaların ayrıca tedavi öncesi ve sonrası ağrı skorları(VAS), eklem hareket açıklıkları (ROM), fleksiyon kontraktürleri ve yürüme mesafeleri kaydedildi. Bulgular: Hastaların 19'u kadın, 8 tanesi erkekti. Ortalama hasta yaşı 71,4 ± 6,7 olarak saptandı. Çalışmaya alınan hastaların ortalama takip süresi 48 ay(1439,4 ± 966,8gün) olarak saptandı. Hastaların 16'sında (%59) kültürde üreme tespit edildi. En sık üretilen mikroorganizma koagülaz negatif stafilokok olarak bulundu. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası KSS diz skoru sırasıyla 43,1 ve 54,1 olarak elde edildi. Ameliyat öncesi ve sonrası KSS fonksiyonel skorları ise sırasıyla 26,5 ve 41,7'dir. Ortalama eklem hareket açıklığı ameliyat öncesi dönemde 80˚ iken ameliyat sonrasında 90˚'ye yükselmiştir. Hastaların ameliyat öncesi ortalama VAS skoru 59,3 iken ameliyat sonrası ortalama 27,6'e gerilemiştir. CRP, ESR ve WBC'de ameliyat öncesi döneme göre ameliyat sonrası dönemde anlamlı düşüş saptanmıştır. Sonuç: Total diz protezi sonrası enfeksiyon, en korkulan ve tedavisi zor komplikasyondur. İki aşamalı revizyon artroplastisi uygulamaları hasta ve hekim için uzun ve yorucu olsa da iyi sonuçlar vermektedir. Enfekte diz protezi tanısıyla iki aşamalı revizyon artroplastisi uygulanan hastalarımızın orta ve uzun dönem sonuçları; ameliyat öncesi ve sonrası değerleri karşılaştırıldığında literatür ile uyumlu bulunmuştur. Birinci aşama esnasında antibiyotikli sement kullanımı ve ekstra antibiyotik eklenmesi enfeksiyon eradikasyonuna yardımcı olmaktadır. İyi sonuç elde etmek için üremelere uygun antibiyoterapi enfeksiyon konsultasyonu da istenerek intravenöz ya da oral en az 6 haftaya tamamlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Enfekte Diz Protezi, İki Aşamalı Revizyon
Dirsek kontraktür hastalarında medial yaklaşım ile cerrahi sonuçlarımız
Amaç: Dirsek kontraktürü sebebiyle medial cerrahi yaklaşımla opere edilen hastaların, ameliyat öncesi ve sonrası klinik ve radyolojik sonuçların değerlendirilmesi. Materyal ve Metod: 2010-2020 yılları arasında 26 hastanın 27 dirseği çalışmaya dahil edildi. Hastalar medial cerrahi yaklaşım ile opere edildi. Hastaların yaş ortalaması 50,8 (2-66) idi. Hastaların ortalama takip süresi 61,1 ay (18-120) idi. Hastaların ameliyat öncesi standart ön-arka röntgenografileri çekildi. Preoperatif Mayo dirsek skorları, fleksiyon-ekstansiyon ve supinasyon-pronasyon açıklıkları postoperatif dönemle karşılastırıldı. Ameliyat öncesi ve sonrası ulnar sinir şikayetlerinin varlığı değerlendirildi. Hastaların son kontrollerdeki muayene ve röntgenografi verileri elde edildi ve değerlendirildi. Bulgular: Etiyolojilerine bakıldığı zaman 14 hasta posttravmatik, 7 hasta idopatik, 1 hasta sinovit (sinovyal kondromatozis), 1 hasta (bilateral) konjenital, 1 hasta immobilizasyon, 1 hastada sekonder osteoartrit (RA ve Amatör sporcu) idi. Hastaların postoperatif dönemde fleksiyon arkındaki kazanım 36,3 (p<0.05) iken, ekstansiyon arkındaki kazanım 20.6 (p<0.05) dereceydi. Eklem hareket açıklığındaki kazanım 56.7 (p<0.05) dereceydi. Hastaların MEPS değerlerindeki değişim 29,2 (p<0.05) idi. Bakılan parametrelerdeki değişimler istatistiksel olarak anlamlıydı. Sonuç: Medial cerrahi yaklaşım ile doğru endikasyon, doğru hasta seçimi ve ameliyat öncesi iyi planlanlamayla dirsek sertliği hastalarında etiyolojik faktörlerden bağımsız olarak tatmin edici sonuçlar almak mümkün olmuştur.
Travmatik ayak bileği modeli uygulanan sıçanlarda post-travmatik artrit oluşumunda sistemik metilsülfonilmetanın etkisi
Post-travmatik ayak bileği ostoartriti (PTAO), klinik olarak ayak bileğinin eklem içi uyumsuzluğu ile kendini gösterir ve ciddi ayak bileği ve komşu eklem morbiditesine neden olur. Bu deneysel çalışmada, PTAO hayvan modelinde daha önce denenmiş ve halen uygulanmakta olan eklem içi enjeksiyonlar ile oral Metilsülfonilmetan (MSM) tedavisinin fonksiyonel ve histopatolojik düzeyde tedavi etkinliğinin karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmaya 32 yetişkin dişi Sprague-Dawley sıçanı dahil edildi. Denekler 4 gruba ayrıldı (Grup 1: Kontrol, Grup 2: 0,06g/kg/gün MSM, Grup 3: 0,04mg/ µL Metilprednizolon (MP), Grup 4: 0,04 mg/ µL Hyaluronik Asit (HA)). Tüm deneklere sağ ayak bileği medial malleol osteotomisi uygulanarak PTAO modeli oluşturuldu. MSM, 0. Günden başlayarak 8. haftanın sonuna kadar her gün oral yoldan uygulanmaya başlandı. Olguların sağ ayak bileklerine ameliyat sonrası 2., 3. ve 4. haftada eklem içi enjeksiyonlar (MP ve HA) uygulandı. Tüm denekler 8. haftada radyolojik değerlendirmeden sonra sakrifiye edildi. Ardından fonksiyonel (hareket açıklığı) ve histopatolojik değerlendirme yapıldı. Radyolojik değerlendirme MP (p<0,001) ve MSM (p<0,001) gruplarının kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha iyi sonuçlar verdiğini gösterdi. Ayrıca MP grubunda osteoartrit şiddeti HA grubuna göre anlamlı olarak daha azdı (p=0,032). Histopatolojik olarak değerlendirildiğinde MP ve HA grubunda vaskülarite artışı (p<0,001) ve fokal hücre kaybı (p<0,001) diğer gruplara göre dikkat çekicidir. Toplam OARSI skoru karşılaştırıldığında MP ve HA gruplarında osteoartrit şiddeti kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu (p<0,001). MSM ve kontrol grubunun histopatolojik karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0,466). Tüm gruplar karşılaştırıldığında karşı ayak bileği eklemine göre hem dorsi fleksiyon (p=0,103) hem de plantar fleksiyon (p=0,771) ölçüm farklılıklarında gruplar arasında istatistiksel fark yoktu. MSM ve MP gruplarında osteoartritin radyolojik ilerlemesi yavaşlamış, ancak MP ve HA uygulanan gruplarda anlamlı histopatolojik kötüleşme saptanmıştır. Sonuç olarak, bu çalışmadan elde edilen veriler, günlük pratikte kullanılan tedavi yöntemlerinin gözden geçirilmesi gerekebileceğini düşündürmektedir.
Rotator manşet rüptüründe tedavi amacıyla tasarlanan subakromiyal Bursa replasman implantının omuz biyomekanik modelinde uygulanması
Rotator manşet yırtığı (RMY) eşliğinde ortaya çıkan rotator manşet artropatisi (RMA); nüfusun yaşlanması, yaşlı nüfusun da kas gücü gerektiren işlerde daha fazla yer alması ve her yaştan nüfusun spor aktivitelerine katılması gibi nedenlerle dünya genelinde artış göstermektedir. RMY, omuz fonksiyonlarını bozan ve ağrıya sebep olan bir ortopedik sorundur ve sık görülmektedir. RMY ile omuzun fizyolojik biyomekanik işlevi bozulur ve yol açtığı değişiklikler ile RMA'ya neden olmaktadır. Yapılan tedavilerle, omuz eklemini koruyarak ideal biyomekanik çalışmasına geri döndürme amaçlanmaktadır. Bu amaçla tasarlanan implantın RMY ile glenohumeral eklemde oluşacak değişikliklerin önüne geçilmesi veya azaltılması amaçlanmaktadır. Ayrıca geliştirilen bilgisayar simülasyon modelinin, farklı durumlarda gerçekleşen omuz biyomekaniğindeki değişimleri açıklamasındaki etkinliğini göstermek amaçlanmıştır. Çalışmada MSC ADAMS programı kullanıldı, literatürden elde edilen omuzdaki yapıların anatomik ve biyomekanik özellikleri tanımlanarak omuz simülasyon modeli oluşturuldu. Sağlıklı omuz simülasyon modelinde herbir patolojiye uygun olarak yapılan değişikliklerle dört farklı yırtık modeli oluşturuldu. Elde edilen sonuçlar literatürle doğrulandıktan sonra bu RMY modellerine tasarlanan prototipin uygulanmasıyla elde edilen değişiklikler incelendi. Prototiple elde edilen veriler, prototipsiz elde edilen verilerle karşılaştırıldı. Sağlıklı omuz ve dört farklı yırtık modeli ile birlikte beş modelde elde edilen veriler literatürdeki biyomekanik verilerle uyumludur ve doğrulanabilmektedir. Bu da yapılan bilgisayar simülasyon modelinin biyomekanik model olarak başarılı ve uygulanabilir bir model olduğunu göstermektedir. Prototip uygulanması sonrası bütün yırtık modellerinde gerçekleştirilebilen abdüksiyon açısında artış sağlandı. Ayrıca bütün yırtık modellerinde glenoide binen kuvvetin azaldığı gözlendi, bu da prototiple glenohumeral eklemi koruyucu bir etki kazanıldığını göstermektedir. Tasarlanan bu prototipin abdüksiyon açısını artırarak fonksiyon kazandırabilecek, eklem koruyucu bir implant olmaya aday olduğunu göstermektedir.
Diz ve kalça eklem protezlerin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada hastaların ilk protez cerrahisinden protez enfeksiyonu tanısı konulduğu zamana kadar geçen sürede, enfeksiyon için risk faktörü olan etmenlerin neler olduğu ve protez enfeksiyonlarını nasıl etkilediklerini ortaya çıkarmak. Bu etkenlerin birbirleriyle olan etkileşimlerinin nasıl olduğu ve özellikle kronik hastalıkları olanları nasıl etkilediklerini tesbit ederek protez eklem enfeksiyonlarının tanı tedavi ve önlenmesinde doğru stratejiler geliştirilmesine katkıda bulunmaktır. Gereç ve yöntem: Bu çalışma Haziran 2003 ile Mart 2012 yıları arasında diz ve kalça protez cerrahisi dış merkezde(75) yada ilk protez cerrahisi hastanemizde(61) yapılmış olan enfekte olup tedavi için bize başvuran olguları yirmibir parametre üzerinde değerlendirildi. Bu olguların yaş, cinsiyet, ilk protez cerrahisindeki tanıları, hastanede ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası kalış süreleri, hangi eklem protezi olduğu, kronik hastalıklar(DM, RA, HT), profilakside kullanılan ilaçlar, kortikosteroid kullanımı, operasyonun acil mi elektif mi olduğu, enfeksiyon tanısı konulup yapılan cerrahi işlem, operasyon süresi ve ameliyat sonrası akıntıları değerlendirildi. Protez enfeksiyonu tanısı konulduğunda ağrı, sedimentasyon, CRP değeri, ameliyat döneminde alınan kültürde üreme değerlendirildi. Bu veriler hastalara ait Ortopedi ve Travmatoloji? deki dosyaları, ameliyat raporları, Enfeksiyon hastalıkları polikliniğinde enfekte protez hastalarına ait dosyalar ve özel formları, hastalara ait dış merkezlerde kendilerine ait epikrizleri, Radyoloji ve Diagnostik Anabilim Dalının arşivlerindeki filmler, hastanemizde kullanılan hasta verileriyle ilgili probel sistemi, laboratuar ve mikrobiyoloji sonuçları, hastanemizin ortopedi ve travmatoloji servisinde yatan hastaların hemşire izlem formları retrospektif olarak taranarak elde edildi. İstatiksel analizde SPSS (Versiyon15.0, IBM corporation, 2001) programı kullanıldı. Bulgular: Protez eklem enfeksiyonu tanısı alan 136 olgunun %72,1?i kadın ve %27,9?u erkeklerden oluşuyordu. Olguların %63,9?u 65 yaş ve üzerinde, %31,6?sı 45 ve 64 yaş aralığındaydı. Enfekte kalça protezi %45,6 enfekte diz protezi %54,4 oranındaydı. Protez cerrahisinın %47,7?nin nedeni artroz(gonartroz ve koksartroz) olarak tesbit edildi. Olguların %91,2?sine daha önce iki ve üzeri sayıda cerrahi işlem uygulanmıştı. Sonuç: Protez eklem enfeksiyonlarını değerlendirdiğimiz bu çalışmada en sık semptom %89,7?sinde ağrı saptandı. Protez enfeksiyonu olmadan önce yapılan protez cerrahisinden sonra olguların %23?ünde akıntı tespit edildi. İlk protez ameliyatlarında en sık profilaktik ilaç olarak sefalosporin kullanılmıştır (%81,6). Protez enfeksiyonu tanısı konulduğunda olguların %71,2?nin CRP değeri 10 ve üzeri, %83,1?inin sedimentasyon değeri 30?un üzerinde tespit edilmiştir. Kronik hastalık olarak %41,9?unda Hipertansiyon,%25?inde Diyabetes mellitus ve %9,6?sında Romatoid artrit saptanmıştır. Protez enfeksiyonu tanısı alan olguların cerrahi tedavilerinin çoğunda ilk seansta protezleri çıkartılıp debridman yapılmıştır (%52,9). Protez enfeksiyonu nedeni ile ameliyat esnasında alınan kültürlerde %47,8?inde üreme saptanmadı. Üreme olanlarda ise en sık Metisiline Dirençli Koagulaz Negatif Stafilokokus(MR-KNS) üredi(%25,7). 65 yaş ve üzeri, kortikosteroid kullanan ve hipertansiyonu olan olguların protez ameliyatı sonrası akıntılarının istatiksel olarak anlamlı bir şekilde fazla olduğu tespit edildi.(p<0.05). Akıntının da enfeksiyon için bir risk faktörü olduğu biliniyor. İleri yaş ve kortikosteroid kullanımı enfeksiyon için bir risk faktörü olduğu biliniyor fakat hipertansiyon hakkında böyle bir bilgiye raslanılmadı. Çalışmamızda hipertansiyon da eklem protez enfeksiyonu için risk faktörü olduğu tesbit edildi. Hipertansiyonu olan hastalarda uygulanacak eklem protez cerrahisinin tedavi algoritması yeniden düzenlenmesi gerektiği tespit edildi. Anahtar kelimeler: Diz protezi, kalça protezi, protez komplikasyonları, enfeksiyon ve hipertansiyon, kültürde üreme, protez sonrası akıntı, sedimentasyon, CRP, debridman, iki aşamalı protez tedavisi.
Sıçan defektli siyatik sinir onarımında yeni bir biyolojik tüp uygulaması (Deneysel çalışma)
Periferik sinir defektlerinin onarımında, günümüzde bilinen en başarılı uygulama otojen sinir greftlemesidir. Bununla birlikte çok çeşitli biyolojik ve sentetik iletici tüp yapı örnekleri deneysel ve klinik çalışmalarda sinir defektleri onarımında denenmektedir. Ancak otojen sinir greftlemesinin yerini alacak yeni bir uygulama bulunamamıştır. Çalışmamızın amacı, periferik sinir defektlerinin onarımında en sık kullanılan yöntem olan otojen sinir greftlemesinin yerini alabilecek yeni bir uygulama arayışıdır. Çalışmamızda yaklaşık 300 gr ağırlığında, Wistar Albino cinsi, 28 adet erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar 7'şerli dört gruba ayrıldı ve her bir gruba farklı işlem uygulandı. Tüm sıçanlarda siyatik sinirde standart 10 mm'lik defekt oluşturuldu. Grup 1'de onarım yapılmadı. Grup 2'de otojen sinir grefti ile Grup 3'de içi boş ven grefti ile Grup 4'de içi parçalanmış sinir ile doldurulmuş ven grefti ile onarım yapıldı. Onarım yapıldıktan 12 hafta sonra sıçanların siyatik sinirlerinden açık olarak elektrofizyolojik kayıtlar alındı. Elektrofizyolojik kayıtlardan latans süreleri ve tepe-tepe potansiyelleri ölçüldü. Elektrofizyolojik kayıtlar alındıktan sonra histomorfolojik inceleme amacıyla biyopsi örnekleri alındı. Alınan biyopsi örnekleri ışık ve elektron mikroskobunda değerlendirildi. Grup 1'de siyatik sinir devamlılığı olmadığından elektofizyolojik kayıt alınamadı. Grup 2-3 ve 4'ün latans süreleri ve tepe-tepe potansiyelleri istatiksel olarak karşılaştırıldı. Grup 2 latans süresinin, Grup 3 latans süresinden anlamlı olarak kısa olduğu görüldü. Grup 2 tepe-tepe potansiyelinin Grup 3 tepe-tepe potansiyelinden anlamlı olarak daha fazla olduğu görüldü. Grup 2 ile Grup 4 ve Grup 3 ile Grup 4 latans süreleri ve tepe-tepe potansiyelleri istatiksel olarak karşılaştırıldığında aradaki fark anlamsız bulundu. Aksonal rejenerasyonu değerlendirmek amacıyla akson sayısı, akson çapı ve miyelin kalınlığı gruplar arasında istatiksel olarak karşılaştırıldı. Grup 2 ve 4'deki aksonal rejenerasyonun Grup 3'den daha iyi olduğu görüldü. Grup 2 ve 4'deki aksonal rejenerasyon özellikleri benzer bulundu. Sonuç olarak; içi parçalanmış sinir ile doldurulmuş ven grefti uygulamasının, sinir grefti uygulamasıyla benzer özellikler göstermesi bu tekniğin sinir greftinin bir alternatifi olabileceğini göstermiştir.
Lumbosakral ve lumbopelvik posterior enstrumantasyonlarda sakroiliak tespitin alttaki vida gerinimine etkisi
Omurga cerrahisinde gerek komplikasyon oranlarındaki azlık, gerek uygulama kolaylığı gerekse cerrahi başarı açısından en popüler yöntem posterior spinal enstrumantasyondur. Günümüzde posterior spinal enstrumantasyonlarda daha çok poliaksiyal başlı pediküler vida sistemleri kullanılmaktadır. Bu sistemler sayesinde sağlam bir tespit ve aynı zamanda derotasyon distraksiyon gibi manevralar ile deformite düzeltmenin yanı sıra redüksiyon da mümkündür. Posterior enstrumantasyon omurga kırıklarından spinal deformitelere kadar birçok hastalıkta ilk tercihtir. Disk hernisi gibi hastalıklara bağlı kısa segment olabileceği gibi, skolyoz gibi deformitelere bağlı olarak çok uzun segmentleri de içerebilir. Bu tespitin gelişme çağındaki hastalarda füzyon sonucu büyümeye engel olurken omurga hareketlerini de önemli ölçüde kısıtlar. İşte bu yüzden mümkün olduğunca torakolomber ve lumbosakral gibi hareketin önemli olduğu seviyelerde tespitten mümkün olduğunca kaçınmaktayız. Nöromusküler hastalıklara bağlı spinal deformite, ileri evre spondilolistezis, Lomber 5 seviyesini ilgilendiren spinal kanal daralması veya kırıklarda lumbosakral bölge tespiti yapmak zorunda kalmaktayız. Bu bölgenin tespitinde gerek cerrahi uygulama kolaylığı, gerek komplikasyon riskini azaltmak için değişik cerrahi yöntemler geliştirilmiştir. Bazı cerrahlar lomber omurgayı sakruma, bazı cerrahlar iliak kanata, bazıları her ikisine de tespit etmeyi tercih eder. Enstrumantasyon seviyesinde tercihleri belirlemede hasta faktörü de çok önemlidir. Kemik kalitesinin kötü veya kırık olan bir sakrumda doğal olarak iliak kanat tercih edilecektir. Bu cerrahi yöntemlere rağmen lumbosakral bileşke problemli bir bölgedir. Pseudoartroz, implant yetmezlikleri sık görülür. Bu gibi komplikasyonların sık olma nedeni bu bölgenin hareketli olması, vücut ağırlığını alt bölgelere iletmede kesişim noktası olması ve kemik yapıların kalitesinin zayıf olmasıdır. Lumbosakral bileşkenin birçok problemi olmasından dolayı sakroiliak ekleme yapılacak olan bir tespitin spinal enstrumantasyonlarda yaratacağı etkiyi gözlemleyerek, en alttaki vidalara düşen yükte herhangi bir değişime neden olup olmayacağını araştırmak istedik. Vidaya düşen yükün azalması halinde kemiğe düşen yük de azalacağı için geliştirilebilecek yeni yöntemlere ışık tutarak cerrahi başarı artırıp, komplikasyon oranlarını azaltmayı ve tedavi başarısını arttırmayı hedefledik.
Proksimal humerus fraktürü sonrası hemiartroplasti uygulamasında radyolojik parametrelerin ve yağlı dejenerasyonun geç dönemde kliniğe etkileri
Amaç: Kırık sonrası hemiartroplasti sonuçları ilgili olarak, ameliyat öncesi hastaya ait faktörler ve ameliyat sonrası rehabilitasyonla birlikte, proksimal humerusun anatomik restorasyonu da büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada, proksimal humerus restorasyonu sonrasında, büyük tüberküldeki final yerleşimin ve rotator manşetteki yağlı dejenerasyon oranının radyolojik ölçümlerle ortaya konarak, klinikle ilişkilendirilmesi planlanmıştır. Yöntem: Kliniğimize 2002-2010 yılları arasında proksimal humerus kırığı nedeniyle başvuran ve akut dönemde hemiartroplasti uygulanan 131 hasta içerisinden omuz eklemine yönelik post-op aksiyel bilgisayarlı tomografi kesitleri bulunan 25 hasta çalışmaya dahil edildi. lateral humeral offset, lateral glenohumeral offset ve tüberkülum majus ile protezin en uç noktasyla arasındaki mesafe değerlendirildi. BT aksiyel kesitler kullanılarak, tüberkülum majus ve minus arasındaki mesafe, protezin retroversiyonu,aksiyel planda tuberkülum majus ve protez arasındaki mesafe ve manşetteki yağlı dejenerasyon oranları hesaplandı. Radyolojik ölçümler ile WORC, ASSES, DASH, Constant- Murley skorlama sistemleri arasındaki klinik ilşki ortaya kondu. Bulgular: Olguların 19'sı(%76) kadın, 6'sı(%24) erkekti. Yaş aralığı 52-84 olup, yaş ortalaması 68,2 olarak hesaplandı. Ortalama WORC, ASSES, DASH, Constant- Murley skorları sırasıyla 55, 70, 23, 66 olarak ölçüldü. Normal retroversiyonda, Constant-murley, ASSES, skorlamalarında daha yüksek değerler ve DASH indeksi daha düşük değerler görüldü. (p<0,05) Aksiyel BT kesitlerinde protez ile tüberkülum majus arasındaki mesafenin 0-5 mm olması daha yüksek klinik skorlar ortaya çıkardı (p<0,05) Evre 0 yağlı dejenerasyonu bulunan hastalarda daha iyi klinik sonuçlar elde edildi. (p<0,05) Sonuç: fraktür sonrası akut hemiartroplastide başarı multifaktöriyel olmakla birlikte, belirtilen ölçülerde tüberkülum majus rekonstrüksiyonun, daha iyi fonksiyonel sonuçlar ortaya çıkardığı göstgerildi Anahtar kelimeler: hemiartroplasti, tüberkülum majus, yağlı dejenerasyon
Proksimal humerus'tan elde edilen farklı kortikal kalınlık ölçümlerinin lokal ve tüm vücut kemik mineral yoğunluğu değerlerinin ilişkisinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı, proksimal humerustan elde edilen çeşitli kortikal kalınlık ölçümleri ile hem lokal hem de tüm vücut kemik mineral yoğunluğu (KMY) değerleri arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Bu ölçümleri, altın standart Dual-Enerji X-ray Absorptiometri (DEXA) sonuçlarıyla karşılaştırarak osteoporozun teşhisi ve şiddetinin değerlendirilmesi için doğru yöntemleri belirlemeyi amaçlamaktadır. Bu prospektif klinik çalışmaya, 65-80 yaş aralığındaki 100 katılımcı dahil edilmiştir. Katılımcılara KMY değerlendirmesi için DEXA taramaları ve dual enerji bilgisayarlı tomografi (Dual BT) uygulanmıştır. Dominant ekstremiteden elde edilen omuz anteroposterior radyografilerden kortikal kalınlık ölçümleri yapılmıştır. Çalışma, medial kortikal oran (MKO), deltoid tüberosite indeksi (DTİ), ve lineer kortikal indeks (LKİ) ölçümlerini içermektedir. SPSS v25.0 kullanılarak yapılan istatistiksel analizlerle kortikal ölçümler ve DEXA sonuçları arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Tüm vücut KMY değerlerinden elde edilen T-Skorları ile proksimal humerustan elde edilen KMY değerleri istatistiksel olarak birbiri ile anlamlı koreledir. Proksimal humerustan ölçülen kortikal kalınlık ölçümleri ile elde edilen indeksler ile DEXA kaynaklı KMY değerleri arasında anlamlı pozitif korelasyonlar mevcuttur. Direk grafi ölçümlerinde deltoid tüberosite indeksi (DTİ), Dual BT ölçümlerinde ise DTİ ve LKİ, proksimal humerus ve proksimal femur KMY değerleri için güçlü birer öngörücüdür. Dual-BT den elde edilen sonuçlara göre humerus başının osteoporoza bağlı yağlanması heterojenite göstermektedir ve yağlanma en fazla tüberkülüm majus ve minusta olmaktadır. Proksimal humerusta direkt grafi veya BT kullanılarak humerus proksimalinin lokal KMY'si öngörülecekse hem kırık noktalarında en az etkilenmesi hem de ölçümün basit ve güvenilir olması nedeniyle DTİ'i tercih edilmelidir. Humerus başının farklı anatomik lokalizasyonlarının aynı anda farklı KMY değerlerine sahip olması nedeniyle lokalizasyon spesifik kortikal kalınlık ve KMY ölçümlerine ihtiyaç vardır.
İdiyopatik skolyozun cerrahi tedavisinin geç dönem sonuçları
Omurganın en yaygın deformitelerinden biri olan skolyoz eski çağlardan beri bilinmektedir. Skolyoz ,hastalarda ciddi deformiteler,sosyal ve psikolojik bozukluk oluşturmaktadır.İdiyopatik skolyoz omurganın üç boyutlu bir deformitesidir. Etyolojisi tam olarak bilinmemektedir. İdiyopatik skolyoz tüm skolyozların %80'ini oluşturur. Gövde dengesinin bozulması ve kozmetik bozukluk idiyopatik skolyozda doktora başvuru nedenlerinin başında gelmektedir.Vertebral kolonun hareketliliğini koruyarak eğriliği düzeltmek her zaman mümkün olmamaktadır. Deformiteyi düzeltmek için yapılan cerrahi girişimler hareketli segmentleri ortadan kaldırmakta, hatta bazen denge bozukluklarına neden olabilmektedir.Bu çalışmanın amacı, kliniğimizde üçüncü kuşak posterior enstrümantasyon sistemi ile cerrahi girişim uyguladığımız idiyopatik skolyoz hastalarından, kontrolleri düzenli yapılmış ve ameliyattan sonra en az sekiz ay geçmiş hastalar değerlendirilerek deformitenin her üç düzlemde düzeltilmesinde ki etkinliği, elde edilen düzelmenin takip süresi içindeki seyri ,denge parametrelerine etkinliği ve ortaya çıkmış komplikasyonları araştırmaktır.Bizim çalışmamızda aldığımız sonuçlar; major eğriliklere ortalama %79,8 korreksiyon yapılmış, takiplerde %3,1 korreksiyon kaybı görülmüş olup literatür bilgileri ile uygunluk göstermektedir.Üçüncü kuşak posterior enstrümantasyon ile kronal planda ve denge parametrelerinde tatminkar düzelme sağlanmakta , fizyolojik sagittal eğimler korunmaktadır. Posterior girişim ile tüm eğriliklerin düzeltilebilmesi ve eşlik eden düşük komplikasyon oranları ile etkin ve başarılı bir yöntemdir.Anahtar kelimeler: idiyipatik skolyoz, posterior enstrümantasyon ve füzyon, King sınıflaması, Lenke sınıflaması, korreksiyon kaybı.
Gelişimsel kalça displazisinin medial addüktor yaklaşımla açık redüksiyonunun klinik ve radyolojik sonuçları
GKD tedavisinde MAYAR uygulanan hastaların klinik ve radyolojik sonuçlarının incelendiği bu çalışmada, kliniğimizin 30 yıldır uygulayıp takip ve tedavi ettiği serimizden yararlanılmıştır. Radyolojik olarak Sever'in radyolojik, klinik olarak Modifiye McKay kriterlerinin esas alındığı çalışmada, MAYAR sonuçlarımız literatür eşliğinde incelenmiştir.1980-2010 yılları arasında tedavi edilmiş ve takibimizde olan hastalardan; 41 hastanın 66 kalçası femur üst uç ve asetabulum gelişimi açısından klinik ve radyolojik olarak incelendi ve sunuldu. Vakalarımızın AVN oranları, son kontroldeki anatomik ve fonksiyonel sonuçlarının literatürle uyumlu olduğu izlendi.Sonuç olarak, GKD tedavisinde uygulanan MAYAR yöntemi uygun yaş gruplarında, ek girişimlerin uygun dönemlerde yapıldığı hastalarda, uzun dönem takiplerde, asetabulum ve femur üst uç gelişimini olumlu şekilde etkileyen bir cerrahi tedavi yöntem olduğu sonucuna varılmıştır.
Kırık iyileşmesinde hücre orijini ve diferansiasyonunun akım sitometri ile incelenmesi
Dizde Tendon kızağı
Kırık iyileşmesine nitrik oksidin etkisi
Gelişimsel kalça displazisinde medial adduktor yaklaşımla açık redüksiyon sonucu femur üst ucunun gelişmesi
Bu çalışma, GKD tedavisinde kullanılan medial aduktor yaklaşımla açık redüksiyonun femur üst ucuna olan etkilerinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmayla ilgili amaç belirlendikten sonra, GKD ile ilgili genel bilgiler verildi, yaş gruplarına yönelik tanı ve tedavi metodları gözden geçirildi ve araştırıldı. Femur üst ucu dolaşımının vasküler anatomisine değinildi. Kliniğimizde uyguladığımız açık redüksiyon yöntemi anlatıldı. GKD tedavisinden sonra gelişebilecek en kötü komplikasyon olan avasküler nekroza dair bilgiler verildi. Uyguladığımız açık redüksiyon tekniği ile kliniğimizde 1980-2000 yılları arasında tedavi edilen 74 hastanın 110 kalçasının femur üst uçlarının gelişimi klinik ve radyolojik olarak incelendi ve sunuldu. Medial adduktor yaklaşımla açık redüksiyon yapılan hastaların femur üst uçlarının gelişimi literatür ışığı altında tartışıldı.Sonuçlarımızın literatürle uyumlu olduğu izlendi. Uygun yaş grubundaki hastalarda medial addüktör yaklaşımla redüksiyonun sağlandığı ve bu ameliyat yönteminin femur üst uçlarının gelişiminde olumlu bir rol oynadığı sonucuna varıldı.
80 yaş üzeri hastalarda total diz protezi sonuçlarının diğer yaş gruplarıyla karşılaştırılması
Giriş ve amaç: Teknoloji ilerledikçe ve yaşam süresi uzadıkça yaşın getirmiş olduğu kas iskelet hastalıkları da hızlanarak artmaya devam etmektedir. En sık görülen eklem artrozlarından biri gonartrozdur. Bu hastalık için son 20-30 senedir en sık uygulanan tedavi total diz artroplastisidir (TDA). TDA aktivite düzeyinin azaldığı ama fiziksel dinçlik düzeyinin olağan olduğu 60 yaş üstü olgularda tercih edilse de, bazen tedavinin uygulanmasında yaş başlı başına engel teşkil edebilmektedir. Biz TDA için endişe uyandırıcı bir yaş sınırının olup olmadığını günümüz perspektifinden değerlendirmeye çalıştık. Gereç ve yöntem: Başkent Üniversitesi Hastanesinde (Ankara yerleşkesi) 2010-2016 yılları arasında ameliyat edilmiş en az 5 yıllık takibi bulunan 207 hasta bir araya getirilerek <60, 60-70, 70-80, 80< olmak üzere 4 yaş grubuna tasniflendi. İstatistiksel homojeniteyi etkilememesi açısından belirtilen sürelerden daha önce primer TDA ve bu süreler içinde revizyon TDA geçiren olgular çalışma dışı bırakıldı. Hastaların tamamı hastaneye çağırılarak subjektif formlar doldurulduktan sonra muayene edilerek veriler kaydedildi. Vefat eden olguların vefat tarihleri kaydedildi. Mortalite, Diz Cemiyeti Skoru, Ağrı Skoru, Lysholm Skoru, eklem hareket açıklığı, aktivite düzeyi ve s. açısından istatistiksel metotlarla karşılaştırma yapıldı. Bulgular: Baskın popülasyon 70< yaşlı kadınlardan oluşmaktaydı. 207 hastadan ilk 5 senede mortalite oranı %6,8 (14)'dir ve bu rakam aynı zamanda genel mortalite oranını yansıtmaktaydı. Exitus olan olguların tamamı 79 < yaş grubuna mensup kadınlardı. Total yatış süresi, ameliyat sonrası yatış süresi, ameliyat öncesi yatış süresi ve yatıştan sonra geçen süre yaş grupları arasında klinik sonuçlar bakımından değişim göstermemekteydi. Klinik Kırılanlık Ölçeğinde 79 < grupta ameliyat sonrası düşüş diğer yaş gruplarına göre anlamlı (p<0.05) düzeydeydi. Sonuç: Hasta zindeliği ve potansiyel faydalanım optimal düzeyde ise TDA endikasyonunda yaş belirgin bir karar faktörü değildir. TDA gonartrozun cerrahi tedavisinde 80 yaş üzeri de dahil olmak üzere her yaş grubunda güvenilir, sonuçları öngörülebilir, uygun maliyetli ve etkili bir prosedürdür. Anahtar kelime: artroplasti, diz protezi, kırılganlık, ileri yaş, mortalite
Glenoid anterior defektlerinde vida ve anchor ile kemik greftleme fiksasyon yöntemlerinin kadavrada biyomekanik karşılaştırılması
Tekrarlayan omuz çıkıklarında 1954 yılında Latarjet tarafından tanımlanmış cerrahi teknik halen rutin olarak kullanılmaktadır. Ankorun bu prosedürde metal vidalara alternatif olabilir. Çalışmamızın amacı Latarjet prosedüründe vida ile ankorun fiksasyon gücünü karşılaştırmaktır. 12 taze donmuş kadavrada glenoid kavitenin anteroinferiorunda kemik defekti oluşturuldu ve sonra fiksasyon iki farklı yöntemi ile uygulandı. Birinci grupta iki adet 3,5 mm glenoid ve bir adet 4,75 mm düğümsüz ankor (DePuy Mitek Inc. Raynham, MA), ikinci grupta ise iki adet 3,5 mm'lik kanüllü titanyum Latarjet vidası (Bristow-Latarjet Instability Shoulder System, DePuy Mitek Inc. Raynham, Ma) kullanıldı. Üniversal çekme basma cihazına kadavralar biyomekanik olarak test edildi. Başlangıçta tam teması sağlamak için greftlere 1 N yük uygulandı ve ardından 5-150 N arası siklik yük ve başlangıçtan 7 mm çökene kadar statik yük uygulandı. Uzama miktarı, peak to peak deplasman ortalaması, sertlik (eğim) ve maksimum yük (direnç) miktarı SPSS programında analiz edildi. İstatistiksel olarak sonuçlara bakıldığında, uzamadaki ortalamaların arasındaki fark anlamlı değildi (p>0,05). Grupların P-P deplasman ortalamaları arasında T-test analiz sonuçlarıda istatistiksel olarak farklı değildi (p=0,926) ve grupların 5 mm'deki sertlik ortalamaları arasındada istatistiksel olarak fark yoktu (p=0,487). Gruplarda maksimum yük miktarının T-test analiz sonuçlarında da anlamlı fark olmadığı görüldü (P=0,406). Sonuç olarak ankorun küçük ve bioabsorbable olup ve daha sonra çıkarılma ihtiyacı olmaması sebebiyle eklem komşuluğunda kullanması belki büyük bir avantajdır. Ayrıca ankor uygulanmasında glenoidin arka korteksine penetrasyon yapılmadığından daha az nörolojik hasar gelişebilir. Başka önemli nokta ise olası bir zi incelemesi gereken durumlarda vida gibi artefakt yaratmayacak olmasıdır. Anahtar kelimeler: Omuz instabilitesi, Latarjet yöntemi, vida komplikasyonları, ankor
Artroskopik tek band ve çift band ön çapraz bağ rekonstrükyonu sonrası tibial ve femoral tünel genişlemesi ve izokinetik kas gücüne etkisi: Prospektif, randomize çalışma
Bu çalışmada tek band ve çift band ön çapraz bağ (ÖÇB) rekonstrüksyonu yapılan hastaların erken postoperatif dönemde tünel genişlemesi ve bu genişlemenin izokinetik kas gücü üzerine etkinliğini araştırıldı. Çalışmaya 1 Kasım 2007 ile 30 Mart 2008 arasında Başkent Üniversitesi Adana Uygulama ve Araştırma Merkezinde ortopedi polikliniğinde ÖÇB yırtığı tanısı konulan, daha önce diz cerrahisi geçirmemiş ve cerrahi endikasyonu olan, çalışmaya katılmayı kabul eden ve takiplerinde sorun yaşanmayan, ortalama yaşı 28.6 (19-40 arası ) 34 hasta (33 erkek (ort. yaşı 28.7) bir bayan (yaşı 24) ) dahil edildi. Hastaya yapılacak ameliyatın şekline operasyondan önce kura yoluyla karar verildi. Tüm hastaların ameliyat öncesi karşılaştırmalı olarak Biodex 3 (Biodex Medical System NY USA) cihazı ile her iki diz 60o/sn, 120o/sn ve 180o/sn açısal hızlarda hamstring ve kuadriseps izokinetik kas gücü değerlendirmesi yapıldı. Ortalama yaşı 27.25 (yaş aralığı 19-35) olan 18 hastaya artroskopik tek band bağ rekonstrükyonu (17 erkek, 1 bayan) ortalama yaşı 30.1 (yaş aralığı 20-40) olan 16 hastaya artroskopik çift band bağ rekonstrüksyonu yapıldı. Hastalara ameliyat sonrası 2. ve 3. ay'da sadece üç boyutlu diz eklem tomografisi çekildi. Altıncı aydaki kontolleri sırasında 3 boyutlu diz eklem tomografisi ve izokinetik değerlendirme tekrarlandı. Her tünel 6 eşit parçaya bölünerek (L1-L6) dijital ortamda sagittal ve koronal planda tünel genişlik ölçümü, aksiyal planda ise aynı noktalardan tünel alan ölçümü yapıldı. Hem tek band hemde çift band bağ rekonstrüksyonu yapılan hastaların ameliyat öncesi ve sonrasında yapılan izokinetik kas değerleri arasında bir farklılık saptanmadı. Yine 2., 3. ve 6. ayda çekilen tomografiler üzerinde yapılan çap ve alan ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı genişleme bulunmadı. Çift band ÖÇB cerrahisi tek bandla kıyaslandığında teorik olarak normal fizyolojiye daha yakın davrandığı iddia edilse de erken postoperatif dönemde tünel genişlemesinin izokinetik kas gücü üzerine etkinliği açısından bu iki yöntem arasında herhangi bir fark bulunmamaktadır.
Açılı vidalar ile plak tespitinin mekanik ek getirilerinin değerlendirilmesi (biyomekanik çalışma)
Bu çalışmanın amacı: her iki planda dik, bir planda dik, diğer planda açılı ve her iki planda açılı vidalar ile plak tespitinin, aralık kapatan (gap-close) eğilme ve yan eğilme kuvveti uygulayarak en yüksek moment kuvveti ve oluşan deformite yönünden biyomekanik olarak karşılaştırılmasıdır. Çalışmada, 2,5-3,5 yaşlarında koyun tibiaları, 6 delikli dar dinamik kompresyon plakları ile özel olarak üretilmiş bir kılavuz yardımı ile vida gönderilerek tespit edildi. Tespit: 1. Grupta; plağa her iki planda dik açılı vidalar ile, 2. Grupta; bir planda dik, diğer planda 20 derece açılı vidalar ile 3. Grupta; bir planda plağa 20 derece açılı diğer planda 7 derece açılı vidalar ile sağlandı. Bu gruplara; instron cihazında, 3 nokta prensibine uygun olarak, beşer adet aralık-kapatan eğilme (A) ve yan eğilme (B ) testleri uygulandı. Vida-plak sistemini gevşeten en yüksek moment kuvveti ve bu kuvvet esnasında oluşan deformite istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Deneylerin sonunda; Ortalama en yüksek moment kuvveti A1:51,90 Nm, A2:67,47 Nm, A3:82,05 Nm, B1:34,64 Nm, B2:49,91 Nm, B3:49,29 Nm idi. Aralık kapatan eğilme testinde Grup 1 ile diğer Gruplar karşılaştırıldığında; p<0,05 iken, Grup 2 ile 3 arasında p=0,053 idi. Yan eğilme testinde ise yine Grup1 ile Grup 2,3 arasında p<0,05 olup, grup 2 ile 3 arasında anlamlı farklılık tespit edilmemiştir. Eğilme testlerinin her ikisinin ortalama sonuçları beraber gruplar arasında değerlendirildiğinde ise: Grup 1 ile Grup 2 arasında p=0,070, Grup 2 ile 3 arasında p=0,552 ve Grup 1 ile 3 arasında ise p=0,006 idi. En yüksek kuvvet esnasında oluşan deformite A1:7,3mm A2:5,4mm A3:7,1mm, B1:6,1mm B2:6,9mm B3:6,4mm olarak tespit edildi ve tüm gruplar arası deformite karşılaştırmalarında p >0,05 idi. Sonuç olarak, klasik plak vida tespit yöntemi olarak kullanılan her iki planda dik açı ile vida tespitine göre, her iki planda açılı vidalar ile tespit eğilme kuvvetlerine karşı daha sağlam tutunma sağlar. Ancak deformiteye karşı dirençte açılı vida tespiti ile ek getiri yoktur. ANAHTAR KELİMELER: Biyomekanik; Kırıklar; İnternal fiksasyon; Plak osteosentezi; Osteoporoz.
Ratlarda laminektomi sonrası epidural fibrozis oluşumunda endojen östrojen eksikliğinin histolojik değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı endojen östrojen yoksunluğunun ratlarda lumbar laminektomi sonrası vertebral kolon çevresinde epidural fibrozis oluşumunda etkisinin değerlendirilmesidir. 36 adet 12 aylık erişkin dişi Sprague-Dawley rat çalışmada kullanıldı. Ratlardan 18 tanesine bilateral ooferektomi uygulandı. Çalışmada bulunan ratlar iki gruba ayrıldı: ooferektomi uygulanan (östrojen yoksunluğu oluşturulan) grup ve ooferektomi uygulanmayan (östrojen korunan) grup. Ooferektomi sonrası 3. haftada ratların tamamına L2 ve L3 lomber vertebralara bilateral komplet laminektomi uygulandı (her rat için iki seviye). Ratlar rasgele 3 ayrı gruba ayrıldı (her grupta 12 adet rat). Ratlar laminektomi sonrası 4., 8. ve 12. haftalarda sakrifiye edildi. Lomber vertebraları blok şeklinde çıkarıldı formaldehit solusyonda fikse edildi ve spesmenler daha sonra dekelsifiye edildi. Kesitler hematoksilen eosin ve Masson Tricrome ile boyandı ve epidural fibrozis, akut inflamatur hücreler, kronik inflamatuar hücreler ve vasküler proliferasyon değerlendirildi. Kesitler grupların detayları hakkında bilgilendirilmeyen patolog tarafından 5 evreye ayrılarak değerlendirildi. İstatistiksel analizde iki değişkenin karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi, ikiden fazla değişkenin karşılaştırılmasında Kruskal-Wallis testi kullanıldı. Çalışma grupları karşılaştırlıdığında ooferektomi uygulanmayan östrojen korunan grupta 4. ve 8. haftalarda epidural fibrozis gelişiminin daha az, hem akut hemde kronik inflamatuar hücrelerin daha yoğun olarak görüldüğü belirlenmiştir. Bu farklılıklar istatistiksel anlamlı farklılık belirlenmemiştir (p>0.05). Sonuç olarak bu çalışmada endojen östrojen varlığında ratlarda lomber laminektomi sonrası epidural fibrozis oluşumunda azalma olabileceği gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Epidural fibrozis, laminektomi, östrojen, histolojik değerlendirme, rat
Kurtarma yöntemi olarak kalsiyum sülfat ve polimetilmetakrilat ile güçlendirilmiş pedikül vidalarının biyomekanik karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı; başarısız olmuş primer lomber pedikül vida kurtarma yöntemi olarak kalsiyum sülfat ve polimetilmetakrilat (PMMA) ile güçlendirilen pedikül vidalarının kuvvetini biyomekanik olarak karşılaştırmaktır. Çalışmada, lomber vertebralar altı danadan elde edilerek tüm yumuşak dokuları temizlendi ve kemik mineral yoğunlukları ölçüldü. Testin birinci basamağında; vertebraların sağ veya sol pediküllerinin giriş yeri kesişme tekniği ile belirlenerek poliaksiyel baş özellikli pedikül vidaları yerleştirildi. Vertebralar özel hazırlanmış kutulara çimento yardımı ile gömüldü ve instron cihazına uygun çekme düzeneğine yerleştirilerek aksiyel yönde çekme kuvveti uygulandı. Çalışmanın ikinci basamağında, örnekler rastgele iki gruba ayrıldı. Vida deliklerinin kuvvetlendirilmesi amacıyla 1.gruba kalsiyum sülfat ve 2.gruba PMMA uygulandı. Kuvvetlendirme yöntemlerinin uygulanmasını takiben sökülme testleri tekrarlandı ve sökülme değerleri istatiksel olarak karşılaştırıldı. Tüm vertebraların kemik mineral yoğunlukları ortalamasına bakıldığında 1.006.4±430.4 g/cm2olmuş, her iki grup sonuçları arasında istatiksel anlamlı fark görülmemiştir (p>0.05). 1.grupta primer vida sökülme kuvveti ortalaması 2441.3±936.4 N/m2 ve kalsiyum sülfat ile güçlendirme sonrası vida sökülme kuvveti ortalaması 2499.5±1425.1 N/m2 şeklinde olmuş, bu iki sonuç arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır (p>0.05). İkinci grupta primer vida sökülme kuvveti ortalaması 2876.6±926.6 N/m2 ve PMMA ile güçlendirme sonrası sökülme kuvveti ortalaması 3745.5±1299.2 N/m2 şeklinde olmuştur. Bu değerler arasındaki fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Ayrıca her iki grubun ilk ve son sökülme değerlerinin ortalamaları değerlendirilmiş; revizyon sonrası sökülme kuvveti değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Kalsiyum sülfat ile güçlendirme primer vida ile karşılaştırıldığında ortalama vida sökülme kuvvetinde artış göstermesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark oluşturmamıştır. PMMA ise başarısız olmuş lomber pedikül vidasında en kuvvetli fiksasyonu sağlamıştır
Plateletten Zengin Plazmanın (PRP) Tavşanlarda oluşturulan Kırık İyileşmesine Etkilerinin Araştırılması
Kırık kemik iyileşmesi 2 gruba ayrılabilir; internal remodelizasyon ile olan primer (direkt) iyileşme ve kallus oluşumu ile olan seconder (indirekt) iyileşme. Kemik iyileşmesi biyolojik olarak 3 evreden oluşur; Enflamasyon, Tamir evresi ve Remodelizasyon. Kırık iyileşmesini etkileyen olumsuz bircok etken olması, kırık iyileşmesi üzerine olumlu etki yapacak etken arayışına itmiştir. Plateletler (trombositler) kemik iliğinde yer alan beyaz kan hücrelerinden köken alan küçük hücre benzeri yapılardır. Plateletler; doku iyileşmesinde görev alan büyüme faktörleri ve sitokinlerce zengin olan alfa ve dens granülleri içeren en küçük kan hücreleridirler. PRP ise normal kan platelet (trombosit) konsantrasyonundan yaklaşık olarak 3-5 kez daha yogun platelet içerir. PRP, doku iyileşmesinde önem arzeden inflamasyon, proliferasyon ve remodelizasyon gibi bir çok hücresel aktiviteyi düzenler. Son yıllarda Platelet-rich plasma (PRP)'nın kırık iyileşmesine etkileri üzerine çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmada PRP nin tavşanlarda oluşturulan kırıklar üzerindeki etkilerinin araştırılması ve kontrol grubu ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Hazırlanan preperatlar sırasıyla; kortikal kallus oluşumu, kondroid alan yüzde oranı, örgü kemik alanı yüzde oranı, vasküler proliferasyon, osteoblastik aktivite, fibroblast proliferasyonu, matür kemik oluşumu açısından değerlendirildi. Curtis ve arkadaşlarının kullandığı evreleme yöntemi modifiye edilerek değerlendirildi. A grubu tavşanlarda kortikal kallus oluşumu B grubu tavşanlara oranla belirgin oranda düşük saptandı. A grubundaki tavşanlarda kondroid alanların yüzdeleri ile B grubundaki tavşanlarda kondroid alanların yüzdeleri benzer oranlarda bulundu. A grubu tavşanlara ait preperatlarda örgü kemik alanların yüzdeleri B grubu tavşanlara göre daha yüksek saptandı. B grubu tavşanlarda vasküler proliferasyon, A grubu tavşanlara göre daha yüksek saptandı. Osteoblastik aktivite her iki grupta da benzer oranlarda saptandı. Fibroblast'dan zengin alanların saptanması A grubunda daha kolay ve fibroblast sayısı daha fazla iken, B grubunda ise fibroblast'dan zengin alanların sayısı belirgin olarak daha az saptandı. A grubu tavşanlşarda matür kemik oluşumu büyük çoğunluğunda görülmezken, B grubu iii tavşanların ise tümünde matür kemik oluşumu tespit edildi. A grubu tavşanlara ait grafilerin 2'sinde kaynamama, diğerlerinde de zayıf kaynama bulguları saptanırken, B grubu tavşanların tümünde değişik oranlarda kaynama saptandı. Mann Whitney U testi ile, kortikal kallus oluşumu, örgü kemik alanı yüzdesi, fibroblast proliferasyonu bakımından iki grup ortancası arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (P<0,01). Kondroid alan yüzdesi ve osteoblast proliferasyonu bakımından iki grup ortancası arasındaki fark anlamlı bulunmamıştır (P=0,154, P=0,336). Vasküler proliferasyon bakımından T testi ile, iki grup ortalaması arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (P<0,01). Matür kemik oluşumu bakımından iki oran testi ile, anlamlı sonuç elde edebilmesi için gereken yeterli denek sayısı olmamasına rağmen iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (P<0,01). Radyolojik kaynama kriterlerine göre elde edilen veriler kaynama yüzdeleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (P<0,05). Son yıllarda kırık iyileşmesini kötü etkileyen faktörlerinde artmasıyla kırıklar geç kaynamakta veya kaynamamaktadır. Yaptıgımız bu çalışma bize kırık hattına uygulanan PRP'nin kırık iyileşmesini hızlandırdığını ve kaynama şansını arttırdığını göstermektedir.
Plantar fasya kalınlık ve proksimal yapışma yüzey alanına etki eden faktörler
Plantar fasya, kalkaneal tüberkülün anteriorundan başlayarak metatarsofalengeal ekleme uzanan uzunlamasına dizilmiş kollajen liflerinden oluşmuştur. Normal sağlıklı erişkinlerde kalınlığı ortalama 3 mm seviyesindedir ancak plantar fasitli hastalarda bu kalınlığın 7 mm'ye kadar çıkabileceği belirtilmiştir. Plantar fasiitte plantar fasya kalınlık ölçümünün anlamlı gözükmesi nedeni ile araştırmacılar hem plantar fasiit hastalarında hem de sağlıklı bireylerde plantar fasya kalınlığını araştırmışlardır. Bu çalışmalara göre literatürde plantar fasya kalınlığını sağlıklı kişilerde 4 mm'nin altında ve plantar fasitli hastalarda 4 mm'nin üzerinde kabul etmeye yönelik bir eğilim mevcuttur. Ancak bu çalışmalarda plantar fasya kalınlığı 4 mm'nin üzerinde olan birçok sağlıklı kişi mevcuttur. Plantar fasya yük taşıyan bir yapıdır. Bu yük taşıma özelliğinden dolayı, plantar fasya kalınlığının kilo ve VKİ ile ilişkili olması ve kilo veya VKİ arttıkça plantar fasyanın kalınlığının da artması beklenebilir. Ancak şimdiye kadar yapılan klinik çalışmalarda plantar fasya kalınlığı ile kilo ve VKİ arasında beklenildiği kadar yüksek bir korelasyon gösterilememiştir. Çalışmamızda sağlıklı bireylerde geriye dönük olarak vücut ağırlığı, boy, vücut kitle indeksi ve ayakta kalma süresinin plantar fasya kalınlık ve proksimal yapışma alanı üzerine etkilerini araştırdık. Plantar fasya kalınlığı ve proksimal yapışma yüzey alanı MRI görüntüleri kullanılarak ölçüldü. Çalışmamızda bir çok sağlıklı kişinin 4 mm'den daha kalın plantar fasyaya sahip olduğu ve plantar fasya kalınlığının boy uzunluğu ile düşük, kilo ve VKİ ile orta derecede korele olduğu ancak ayakta kalma süresi ile korelasyon göstermediği bulunmuştur. Plantar fasyanın koronal düzlemde kalkaneusa yapışma uzunluğu ve yapışma alanının ise kilo, boy ve VKİ ile daha yüksek bir korelasyon gösterdiği görülmüştür. Bulgularımız, kişinin kilosu veya VKİ değeri arttıkça plantar fasyanın bu yeni duruma birincil olarak koronal düzlemde yapışma uzunluğunu ve kalkaneusa yapışma alanını artırarak ikincil olarak ise kalınlığını artırarak uyum göstermiş olduğuna işaret etmektedir. Plantar fasyanın koronal yapışma uzunluğu daha önce tanımlanmamış yeni bir parametredir. Plantar fasya rahatsızlıklarında plantar fasya kalınlık ölçümü yanında koronal yapışma uzunluğunun da değerlendirilmesi tanıda faydalı olabilir.
Lokal anestezik ve steroidlerin rat tendonu üzerindeki histolojik ve biyomekanik etkisi
Lokal anesteziklerin, tek başlarına veya kortikosteroidler ile kombine edilerek peri-tendinöz enjeksiyonu, tendinopatilerin tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Hastanın ağrısının azaltılması ve hareket kaybının engellenmesi bu şekilde sağlanmaktadır. Omuz, dirsek, el bileği, kalça ve ayak bileği çevresi tendinopatilerinde yapılan bu enjeksiyonlar sonucunda hastada olumlu sonuçlar görülmektedir. Bizim bu çalışmadaki amacımız, daha önce hiç yapılmamış olan rat aşil tendonunun peri-tendinöz kılıfına, farklı lokal anestezik ve steroidleri hem tek başlarına hem de kombinasyonlarının farklı konsantrasyonlarda enjeksiyonunu takiben tendonda oluşturacakları histolojik ve biyomekanik farklılıklarını göstermektir. Bu amaçla Wistar Albino cinsi, 100 adet, erişkin dişi sıçanlar kullanıldı. 100 sıçan ağırlıkları eşit dağılacak şekilde, 10'ar sıçandan oluşan 10 gruba ayrıldı. İnflamasyon oluşturduktan sonra gruplara uygun enjeksiyonlar tendonlara uygulandı. Enjeksiyonlarda lokal anestezik olarak lidokainin ve bupivakainin farklı konsantrasyonları ve deksametazonla olan kombinasyonları uygulandı. 1 hafta takip süresi sonrası sakrifikasyon gerçekleştirildi ve tendonların histolojik ve biyomekanik çalışması yapıldı. Sonuç olarak , tendona en toksik grubun sadece deksametazon enjeksiyonu yapılan grup olduğu, bundan sonra gelen grubun düşük ve yüksek doz lidokain ile kombine edilen deksametazon grubu olduğu tespit edildi. Toksisitesi en az olan grubun ise düşük veya yüksek doz bupivakainle kombine edilen deksametazon grupları olduğu bulundu. Klinik uygulamalarda deksametazonun tek başına uygulanması hastada tendon komplikasyonunu arttırabilir. Bu yüzden enjeksiyonun bir lokal anestezikle, özellikle de lidokain yerine bupivakain ile kombine edilmesi deksametazonun komplikasyon riskini azaltabilmektedir.
Tavşan distal femur osteonekroz modelinde sinoviyal greftlemenin etkisi: Hayvan modelinde karşılaştırmalı çalışma
Çeşitli etyolojik faktörlere bağlı olarak ortaya çıkan osteoartrit artan yaşam sürelerinden de etkilenerek her yıl daha da sık olarak karşımıza çıkan önemli bir sağlık sorunudur. Bu nedenlerden önemli bir tanesi de her yıl yapılan kalça eklem protezlerinin %10'ununu oluşturan osteonekrozdur. Yapısal değişikliklere neden olan bu hastalık erken dönemde tedavi edilmezse geri dönüşsüz olarak dejenerasyona neden olur. Bu nedenle tedavi modaliteleri erken dönem tedavi yöntemleri üstünde yoğunlaşmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız, tavşan modelinde oluşturulan osteonekroz onarımında sinoviya grefti uygulamasının kontrol grubuyla karşılaştırarak iyileşme süresindeki etkilerini histopatolojik olarak değerlendirmektir. Bu amaçla beyaz yeni zellanda cinsi 24 adet tavşan kullanıldı. 24 tavşan 2 gruba ayrıldı. Her iki gruptaki tavşanların sol dizlerine sinovya grefti uygulanırken, sağ dizleri kontrol grubunu oluşturdu. Birinci gruptaki 13 tavşan 6 hafta, ikinci gruptaki 11 tavşan ise 12 hafta boyunca takip edildikten sonra sakrifiye edildi. Takibinde histopatolojik değerlendirme yapıldı. Sonuç olarak sinovya grefti uygulanan dizlerde, sinoviyum mezenkimal kök hücre kaynağı olarak görev yapmış ve BMP2 düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur
Sıçanlarda donmuş omuz modelinde, intraartiküler ve oral kortikosteroid tedavisinin karşılaştırılması
Bu deneysel çalışmada donmuş omuz hastalığında oral ve intraartiküler kortikosteroid tedavilerinin iyileşmeye sağlayacağı katkının klinik ve histopatolojik düzeyde kıyaslanması amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen 80 adet erişkin Sprague-Dawley sıçan 5 eşit gruba ayrıldı. Sham grubu dışında kalan diğer hayvanların omuzlarında sütür ile internal tespit yöntemi ile 8 hafta boyunca immobilizasyon sağlanarak donmuş omuz hastalık modeli oluşturuldu. Sekizinci hafta sham ve kontrol grupları sakrifiye edilerek hasta ve sağlıklı omuz verileri elde edildi. Yine sekizinci hafta oral tedavi grubuna 50 mg/kg metilprednizolon başlandı, intraartiküler tedavi grubuna ise tek doz 0.5 mg/kg triamsinolon asetonid uygulandı. Onuncu hafta kalan gruplar sakrifiye edildi. Sakrifikasyon sonrası "en bloc" olarak skapulotorasik dezartikulasyonla alınan omuz eklemlerinin yarısı eklem hareket açıklığı ölçümünde diğer yarısı histopatolojik inceleme için kullanıldı. Kontrol (hastalık modeli) grubunun tüm yönlerde omuz eklem hareket açıklık dereceleri sham (sağlıklı) grubuna kıyasla düşük saptandı (P<0.01). Doğal seyir ve intraartiküler steroid gruplarında hastalık modeliyle karşılaştırıldığında abduksiyon yönünde anlamlı artış saptandı (P<0.05); fakat tüm yönlerde iyileşme düzeyinin sağlıklı değerler kadar iyi olmadığı anlaşıldı (P<0.01). İntraartiküler tedavi ile elde edilen abduksiyon yönündeki bu iyileşmenin doğal seyirden ve oral steroid tedavisinden yüksek olduğu saptandı (P<0.01). Oral steroid grubunda hastalık modelinden anlamlı fark oluşturacak düzeyde iyileşme sağlanamadığı ve doğal seyire göre üstünlüğü olmadığı gösterildi (P>0.05). Histopatolojik olarak immobilize grupta saptanan aksiller poşun daralması, sinoviyal yüzeyin kıvrımlı yapısının azalması, kapiller damar sayısının azalması, şiddetli fibroblastik proliferasyon varlığı ve şiddetli kollejen birikimi bulguları diğer gruplardan istatistiksel açıdan anlamlı saptanmadı (P>0.05). Ayrıca immobilizasyonun kapsülde kalınlaşmaya neden olduğu ve bu kalınlaşmanın tedavi ile düzelmediği anlaşıldı (P<0.05). Sonuç olarak donmuş omuz hastalığında intraartiküler steroid enjeksiyonu, oral steroid tedavisine göre eklem hareket açıklığını artırmada başarılı bulundu. Bu bulgular klinik çalışmaları doğrulamaktadır. Anahtar kelimeler: donmuş omuz, adheziv kapsülit, kortikosteroid, hayvan modeli
Sıçanlarda donuk omuz modelinde, eklem içi kortikosteroid ve trombositten zengin plazma enjeksiyon etkilerinin karşılaştırılması
Bu deneysel çalışmada, Donuk Omuz hastalığında, eklemiçi Kortikosteroid (KS) ve Trombositten Zengin Plazma (TZP) uygulamalarının, tedavi etkinliklerinin klinik ve histopatolojik düzeyde karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen 48 adet erişkin Sprague-Dawley (S-Dawley) sıçan 3 eşit gruba ayrıldı. Tüm hayvanların omuzlarında sütür ile internal tespit yöntemi ile 8 hafta boyunca immobilizasyon sağlanarak Donuk Omuz modeli oluşturuldu. Sekizinci hafta tüm deneklerin dikişleri alındı ve grup bir sıçanlarına eklem içi olarak SF, grup ikiye KS ve grup üçe TZP enjekte edidi. Onuncu haftada tum gruplar sakrifiye edildi. Deneklerin işlem yapılan sol omuzları; ön kol, humerus, klavikula ve skapulayı içerecek şekilde "en bloc" olarak çıkarıldı. Sakrifiye edilen hayvanların, her üç gruptan, rastgele yarısı eklem hareket açıklığı ölçümü için ve diğer yarısı histopatolojik inceleme için ayrıldı. Tüm grupları karşılaştırdığımızda, klinik açısından fark az olsa bile, KS uygulanan sıçanların Addüksiyon (add.), Abdüksiyon (abd.) ve toplam da Eklem Hareket Açıklığı (EHA) diğer iki gruba göre daha iyi olduğu görüldü. TZP'nin EHA üzerinde etkisi kontrol gruba göre daha iyi, fakat KS'e göre daha az olduğu tespit edildi. Fakat bu ortalamalar arasında istatistiksel açıdan anlamalı farklılık saptanmamıştır. Histopatolojik açıdan değerlendirme yapıldığında ise, KS ve TZP uygulanan gruplardaki sıçanlarda, sinoviyal inflamasyon, fibrozis, tip 3 kollajen birikimi ve Subskapular bursa adezyonunun, kontrol gruba göre anlamlı şekilde daha az olduğu görüldü. Fakat damar proliferasyon açısından değerlendirme yapıldığında , klinik açıdan azalma görülse de, istatistiksel açıdan gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. KS ve TZP gruplarının, histopatolojik açıdan değerlendirmesi yapıldığında, KS uygulanan sıçanlarda damar proliferasyonu ve Tip 3 kollajen birikimi, TZP' ye göre daha fazla olduğu ve diğer 3 parametrede de eşit derecede etkili oldukları saptandı fakat bunların arasında da istatistiksel açıdan anlamlı fark görülmedi. Sonuç olarak klinik açıdan değerlendirme yapıldığında, Donuk omuz modelinde, KS'in etkisinin, TZP'ye göre daha üstün olduğu sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: donuk omuz, adheziv kapsülit, kortikosteriod, trombositten zengin plazma, hayvan modeli.
Adolesan idiopatik skolyoz tedavisinde uygulayıcıya bağlı sınıflama ve tedavi planındaki uyumun incelenmesi
Skolyoz, omurganın en yaygın deformitesidir. İdiyopatik skolyoz yapısal nedenli skolyozların yaklaşık %80'ini oluşturmakta olup deformitenin nedeni bilinmemektedir ve büyük çoğunluğunu adölesan idiopatik skolyoz oluşturmaktadır. Skolyozda tedavi seçenekleri; izlem, cerrahi olmayan tedavi ve cerrahi tedaviyi içerir. Skolyoz cerrahisinde preoperatif planlama, bir dizi zor karar vermeyi gerektiren, karmaşık bir süreçtir. Her ne kadar idiopatik skolyoz cerrahisinin uygulamaları ile ilgili pek çok yayın bulunsa da bunlardan çok azı spesifik olarak füzyon sahasının seçimi veya bu kararın nasıl verildiği ile ilgilidir. Bu çalışmada, adölesan idiopatik skolyoz nedeniyle Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda 1994-2014 yılları arasında ameliyat edilmiş, ameliyat öncesi AP/Lat, sola eğilme, sağa eğilme, traksiyon ve ameliyat sonrası AP/Lat grafileri uygun standartlarda çekilmiş 24'ü kadın 3'ü erkek olmak üzere 27 hasta çalışmaya dahil edildi. Seçilen hastaların ameliyat öncesi/ameliyat sonrası grafileri Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda çalışmakta olan ve omurga cerrahisi ile ilgilenen 2 profesör, 2 yardımcı doçent ve bir uzman tarafından değerlendirildi. Araştırmacılardan veri kayıt formunda istenen olguların preop PA grafilerinden, üst torakal üst end vertebra, alt end vertebra, apex, Cobb açısı, torakal üst end vertebra, alt end vertebra, apex, Cobb açısı, torakolomber/lomber üst end vertebra, alt end vertebra, apex, Cobb açısı, sağa eğilme, sol eğilme, traksiyon ve fulcrum grafilerinden Cobb açıları, lateral grafilerden T2-T5, T5-T12, T11-L1, T12-S1 sagittal Cobb açılarının ölçümleri, King Moe ve Lenke sınıflamaları, cerrahi ameliyat planında implant seçimi, implant düzeyi ve implant uygulama yöntemleri tüm gözlemcilerden istenmiştir. Değerlendiricilerin yapacağı ölçümler, sınıflamalar ve tedavi planlarının kendi aralarında ki uyumlulukları incelenerek sınıflamada ve tedavi planlamada oluşabilecek farklılıklar saptanmaya çalışılacaktır. Yapılan ölçümler, sınıflamalar ve tercih edilen füzyon seviyeleri, gözlemciler arası ve gerçekte hastaya uygulanmış enstrumantasyon ve füzyon ile karşılaştırılarak cerrahi planlama uyum değerlendirilmesi araştırılmıştır. Araştırmacıların torakal Cobb açı ortalamaları 44,62° (±3,1°) olup araştırmacılar arası ölçüm uyumlulukları iyi düzeyde anlamlıdır (ICC=0,764). Araştırmacıların lomber Cobb açıları ortalamaları 41,22° (±3,35°) olup araştırmacılar arası ölçüm uyumlulukları iyi düzeyde anlamlıdır (ICC=0,775). Hastaların füzyon seviyesi belirlenmesinde üst enstrumante vertebra seçimleri araştırmacılar arasında ortalama seçilen vertebra T4-T5 olup uyumluluk anlamlı olarak iyi düzeyde çıkmaktadır (ICC=0.714). Hastaların alt enstrumante vertebra füzyon seviyesi belirlenmesinde araştırmacılar arasında ortalama seçilen vertebra L2-L3 olup uyumluluk anlamlı olarak iyi düzeyde çıkmaktadır (ICC=0.717). Araştırmacıların üst ve alt enstrumante vertebra seçimleri olguların ameliyat sonrası grafileri ile karşılaştırıldığında üst ve alt vertebra seçimlerinde daha yukarı seviyeler tercih edilmektedir. Araştırmacıların KingMoe sınıflaması kendi aralarında yapılan istatiksel çalışmada mükemmel düzeyde uyumlu gözükmektedir (ICC=0.806). Lenke sınıflamasında araştırmacılar arasında ki tam uyum %18.5, %50 üzerinde uyum %66.6, %50 altında uyumluluk %11 ve tam olarak uyumsuz 1 olgu (%3.7) olduğu görüldü. Tüm olgular göz önüne alınınca araştırmacılar arasında uyumluluk iyi olarak görüldü (ICC=0,754). Araştırmacılardan istenen implant uygulama seviyesi ve uygulama şekli açısından uyumlulukları değerlendirildiğinde uyumlulukları orta düzeyde çıkmaktadır (ICC=0,533). Araştırmacıların ortalama hastalarda planladıkları füzyon seviyesi 10.58 (±2.8) olup, teorik implant kullanma sayısı 21.16 (±5,7) dır ve araştırmacılar arası uyumluluk orta derecedir (ICC=0,533). Cerrahlar arasında implant tercihi ve füzyon seviyesindeki uyumun çok farklı olduğu ve hastalarda bunun sonucunun nasıl yansıdığının görülmesi için hasta memnuniyetini dikkate almak gerekmektedir.
Scheuermann kifozu olan hastalarda sagittal profil ve bunun yaşam kalitesine etkisi
Çalışmamız 2015 senesinde Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakultesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğinde yapılmış retrospektif bir çalışmadır. Çalışmamızda 2004-2011 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakultesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğinde ameliyat olmuş Scheuermann Kifozu (SK) ve Adölesan İdiopatik Skolyoz ( AİS) hastaları incelendi. Çalışmamıza ameliyat öncesi ve sonrasına ait Skolyoz AP/Lat grafileri olan ve en azı 2 yıl takibi olan hastalar alındı. Çalışma üç grup şeklinde yapıldı. Her grupta 20 kişi belirlendi. 1.Grubumuz Scheuermann Kifozu hastaları 2.Grubumuz AİS Hastaları 3.Grubumuz polikliniğimize başka rahatsızlıktan başvuran ve herhangi omurga şikayeti olmayan kişiler dahil edildi. Radyolojik ölçümler aynı cerrah tarafından Surgimap Spine programı kullanarak yapıldı ve kaydedildi. 1.grupta olan 20 Scheuermann hastasının pre op ve post op Cobb açıları ölçüldü 2.grupta olan 20 AIS hastasının pre op ve post op Cobb açıları ve T1 tilt açıları ölçüldü ve kaydedildi. Daha sonra her 3 gruba SF-36, SRS 22, COMI bel sağlık yaşam skorları uygulandı ve kaydedildi. Scheuermann kifozu olan hastalarda pre op Cobb açısı 73,9 (± 7,13) post op Cobb açısı 50,9 (± 2,29) saptandı. Skolyoz hastalarında ise pre op Cobb açısı 46,5 (±9,3) post op Cobb açısı 3,4( 3,47) saptandı. Skolyoz grubu hastalarında pre op T1 tilt açısı 2,0(±4,6) post op T1 tilt açısı -2,30(±2,76) olarak ölçüldü. Literatüre baktığımızda yapılan çalışmalarda tek yaşam sağlık skoru kullanıldığını gördük. Biz üç yaşam sağlık skoru kullandık ve sonuç olarak bu sağlık skorlarının birbiri ile uyumlu alt boyutlarını birbiri ile karşılaştırdık. SF-36, SRS-22r ve COMİ skorlarının aynı alanlarının birbiri ile uyumlu ve tutarlı sonuçlar verdiğini gördük. Sonuç olarak Sheuermann kifozu hastalarımız bazı alt boyutlarda diğer gruplardan düşük puan almasına rağmen aldıkları puanların yüksek olduğu görüldü. Bu verilen sonucunda omurgadaki deformitelerin hastaları kötü etkilediği ama yapılan ameliyatın hastaların yaşam kalitesi üzerindeki etkisinin iyi olduğu sonucuna varıldı.
Asetabulumun anterior kolon posterior hemitransvers kırıklarında farklı tespit yöntemlerinin biyomekanik olarak karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı; asetabulumda anterior kolon posterior hemitransvers (AKPHT) kırık oluşturulmuş hemipelvis modelinde; arka ve ön kolon vidaları ile desteklenmiş infrapektineal (İP) tespit yöntemi, suprapektineal (SP) tespit yöntemi ve SP ile birlikte İP tespit yönteminin biyomekanik olarak karşılaştırılmasıdır. Çalışmada 21 adet, poliüretan köpükten özel olarak üretilmiş, sol hemipelvis modelleri kullanıldı. Üç ayrı grup oluşturulduktan sonra Letournel Sınıflandırmasında belirtildiği şekilde AKPHT asetabulum kırığı oluşturuldu. Her grupta yedi adet hemipelvis modeli kullanıldı: Grup 1: suprapektineal yerleşimli 3,5 mm rekonstrüksiyon plağı ve kortikal vida uygulaması, Grup 2: infrapektineal yerleşimli 3,5 mm rekonstrüksiyon plağı ve kortikal vida uygulaması ile birlikte iki arka kolon ve bir ön kolon vidası uygulaması, Grup 3: suprapektineal ve infrapektineal yerleşimli 3,5 mm rekonstrüksiyon plağı ve kortikal vida uygulaması. Çalışma gruplarında uygulanan farklı tespit yöntemleri, biyomekanik olarak otomatik materyal test makinesi kullanılarak vertikal yüklenme altında dayanıklılık bakımından test edildi ve elde edilen sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Tüm gruplarda, sırası ile implant yetmezliği gelişmesine neden olan ortalama kuvvet miktarı 2921 N, 2018 N ve 3658 N olarak belirlendi. İmplant yetmezliğine neden olan kuvvet göz önünde bulundurularak dayanıklılık karşılaştırıldığında, en dayanıklı tespitin SP ve IP tespit yönteminin birlikte uygulandığında sağlandığı, bunu sırasıyla SP tespit ve ön ve arka kolon vidaları ile destelenmiş IP tespit takip ettiği belirlendi. Bu çalışmada asetabulumun AKPHT kırıklarında, SP ve IP tespit yönteminin birlikte uygulanmasının en stabil tespiti sağladığını, dayanıklılık açısından bunu SP tespitin takip ettiğini ve arka ve ön kolon vida uygulaması ile desteklenmiş IP tespit'in tek başına yetersiz olduğunu tespit ettik. Asetabulumun AKPHT kırıklarında limitli kombine yaklaşım ile uygulanan anterior ve posterior kolon vidaları ile desteklenmiş İP tespit daha az invaziv olsa da yeterli stabiliteyi sağlamak için SP tespit, mutlaka cerrahi tedavi yöntemine dahil edilmelidir.
Karpal tünel sendromu cerrahi tedavi sonuçlarının değerlendirilmesinde kullanılan boston skoru ile EMG'nin etkinliğinin karşılaştırılması
Bu çalışmada, KTS cerrahi tedavisi sonrası klinik tabloyu değerlendirmek amaçlı ameliyat öncesi ve sonrası çimdik kuvveti, kaba kavrama kuvveti, Boston semptom şiddeti skalası, Boston fonksiyonel değerlendirme skalası ve EMG bulgularına bakıldı. Amaç; ameliyat sonrası klinik değerlendirmede uygulanan yöntemlerdeki değişiklikler ve aralarındaki korelâsyonu saptamak. Ocak 2006-Aralık 2010 tarihleri arasında, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında, aynı cerrah tarafından TKL distalinden orta palmar bölgeden yapılan mini kesi ile ameliyat edilen 46 hastanın 61 eli, iyileşme açısından; EMG, Boston semptom şiddeti ve fonksiyonel durum ölçeği, kaba kavrama ve palmar çimdik kuvveti ile değerlendirildi. Boston semptom şiddeti ve fonksiyonel durum skorlarında ameliyat sonrasında anlamlı düzelme saptandı. Kaba kavrama ve palmar çimdik kuvvetlerinde ameliyat sonrası istatistiksel anlamlı düzelme saptandı. Ameliyat öncesi ve sonrası EMG'de %83,6 düzelme saptandı. KTS'u cerrahi tedavisi sonrası klinik takipte kullanılan palmar çimdik kuvveti, kaba kavrama kuvveti, Boston semptom şiddeti, Boston fonksiyonel durum skalası ve EMG de belirgin düzelme olmuştur. Fakat aralarında anlamlı bir korelasyon yoktur
Dana dizi modelinde altıgen greft sistemi ile mozaikplasti uygulaması ve standart silindirik greft sistemiyle karşılaştırılması (biyomekanik çalışma)
Kıkırdak yaralanmalarının tedavisi, Ortopedik Cerrahi pratiğinde önemli bir yer almaktadır. Tedavide birçok yöntem kullanılmakla beraber her yöntemin kendi içinde kısıtlılıkları mevcuttur. Bugüne kadar hiyalin kıkırdak dokusunun bütün özellikleriyle iyileştirilebildiği bir yöntem geliştirilememiştir. Mozaikplasti tekniği, kıkırdak defekti onarımında uygulanan tedavi yöntemlerinden biridir. Özellikle subkondral hasarın da eşlik ettiği kombine yaralanmalarda iyi sonuçlar alınabilmektedir. Mozaikplasti tekniğinde silindirik greftler kullanılmaktadır. Ancak greftlerin arasında potansiyel ölü boşluk kalması, defektin yeterince doldurulamaması, greftin kollabe olması, yüzeyden daha derine gömülmesi, greft kaynamaması, ameliyat sonrası hemartroz, artrofibrozis, subkondral kırık ve kist oluşumu, greft kıkırdağının nekrozu, verici saha morbiditesi gibi komplikasyonlar nedeniyle tedavide sorunlar oluşabilmektedir. Yapılan çalışmada, mozaikplastide uygulanan standart silindirik greftler yerine altıgen (bal peteği modeli) greftler uygulanarak doğada en iyi alan ve hacim kaplayıcı geometri olması nedeniyle, greft stabilitesini artırmak ve potansiyel ölü boşlukları daha iyi kapatabilmek amaçlanmıştır. Altıgen greftleri hazırlayabilmek için düzgün altıgen prizma şeklinde greft alıcı ve tünel açıcı tüpler hazırlandı. Çalışma için 200-400 kg ağırlığındaki danalardan alınan, makroskobik kıkırdak hasarı olmayan ve yumuşak dokuları temizlenmiş 24 adet taze sol femur kondili kullanıldı. Örnekler, her grupta 8 femur kondili olmak üzere 3 gruba ayrıldı. 1. Grup; 15 mm derinliğinde birer adet silindirik ve birer adet altıgen greft, trokleanın lateral ön eklem yüzü ve medial ön eklem yüzeyinden alındı. Her femurun medial kondil yük taşıyan alanına silindirik ve lateral kondil yük taşıyan alanına altıgen greft uygulandı. 2. Grup; 15 mm derinliğinde üçer adet silindirik ve üçer adet altıgen greft, trokleanın lateral ön eklem yüzü ve medial ön eklem yüzeyinden alındı. Her femurun medial kondil yük taşıyan alanına silindirik ve lateral kondil yük taşıyan alanına altıgen greftler uygulandı. 3. Grup; birer adet 5 mm.lik altıgen greft ve birer adet 20 mm.lik altıgen greft trokleanın lateral ön eklem yüzü ve medial ön eklem yüzeyinden alındı. Her femurun medial kondil yük taşıyan alanına 5 mm.lik altıgen ve lateral kondil yük taşıyan alanına 20 mm.lik altıgen greft uygulandı. Her gruptaki greftler, uygulanacak dizin yük taşımayan troklea laterali ön eklem yüzeyinden ve troklea mediali ön eklem alanlarından alındı. Yük taşımayan alandan alınan 9 mm çapında silindirik greftler, uygulanacak alana açılan 8 mm çapındaki silindirik tünellere press-fit uygulandı. Aynı şekilde yük taşımayan alandan alınan 9 mm çapında altıgen greftler, uygulanacak alana açılan 8 mm çapındaki altıgen tünellere press-fit uygulandı. Her gruptaki greftlerin santraline 5 mm derinliğinde 2 mm çapında yivli çengeller, kondral yüzdeki giriş yerleri 2 mm çapında Kirschner teli ile açıldıktan sonra elle çevrilerek uygulandı. Ardından bilgisayar destekli Shimadzu AG-15 test cihazında, 20 mm/dk hızında pull out testine tabi tutuldu. Çalışmada 3 değerlendirme yapıldı. 1. Değerlendirme: Grup 1'deki tek silindirik ve tek altıgen greftlerin pull out verileri karşılaştırıldı. Grup 2'deki üçlü silindirik ve üçlü altıgen greftlerin pull out verileri karşılaştırıldı. Grup 3'deki 5 mm derinliğindeki altıgen ve 20 mm derinliğindeki altıgen greftlerin pull out verileri karşılaştırıldı. Grup 1'deki 15 mm derinliğindeki tek silindirik ve grup 3'deki 5 mm derinliğindeki tek altıgen greftlerin pull out verileri karşılaştırıldı. 2. Değerlendirme: Grup 1 ve grup 2'deki silindirik ve altıgen greftlerin sürtünme alanları hesaplanarak karşılaştırıldı. Sürtünme alanının stabiliteye etkisi araştırıldı. 3. Değerlendirme: Grup 1 ve grup 2'deki silindirik ve altıgen greftlerin yüzey alanı (kıkırdak yüzey), hacmi hesaplanarak oluşturulan defektli alanı kapatabilme oranları hesaplandı. Grup 1'de stabilitesi karşılaştırılan birer adet 15 mm.lik silindirik greft (n:8) ile birer adet 15 mm.lik altıgen greftlerin (n:8) pull out güçleri (Tablo 8) arasında farklılık olmasına karşın istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). Grup 2'de stabilitesi karşılaştırılan 15 mm.lik üçlü silindirik greftler ile 15 mm.lik üçlü altıgen greftlerin pull out güçleri arasında, üçlü altıgen greftler lehine, farklılık vardı ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Grup 3'de stabilitesi karşılaştırılan 5 mm.lik birer adet altıgen greft (n:8) ile 20 mm.lik birer adet altıgen greftlerin (n:8) pull out güçleri arasında farklılık olmasına karşın istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). Grup 1'deki birer adet 15 mm.lik silindirik greft (n:8) ile grup 3'deki birer adet 5 mm.lik altıgen greftlerin (n:8) pull out güçleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). Greftlerin sürtünme alanları, yüzey alanları ve hacimleri arasında fark olduğu hesaplandı. Altıgen greftlerin daha fazla sürtünme alanına sahip olduğu, daha fazla yüzey alanı kapatabildiği ortaya kondu. Sonuç olarak greft geometrisinin, özellikle çoklu greft uygulamalarında (pull out testine göre) stabiliteyi etkileyen faktörlerden biri olduğu ve altıgen greft uygulamasının silindirik greft uygulamasıyla karşılaştırıldığında, çoklu uygulamalarda daha stabil olabileceği, daha iyi defekt alanı kapatabileceği ve daha kısa greft kullanarak uygulamanın yapılabileceği, biyomekanik sonuçlara dayanarak, söylenebilir. Anahtar kelimeler: mozaikplasti, hiyalin kıkırdak, kıkırdak tedavisi, otolog osteokondral greft transferi
Kuadriseps kesme veya devirme yapılan diz artroplastisi uygulanan hastalardaki ekstansör mekanizmanın değerlendirilmesi
Revizyon diz protezi yapılırken karşılaşılan teknik zorluklardan biri de eklemin açılmasıdır (artrotomi). Bu nedenle sıklıkla ekleme ulaşmak için genişletilmiş yaklaşımlara başvurulmaktadır. Bu amaçla kuadriseps snip ve V-Y kuadrisepsplasti sık kullanılan yöntemlerdendir. Ancak bazı yazarlar V-Y kuadrisepsplasti yapılan olgularda ekstansör mekanizma ve patella dolaşımının olumsuz yönde etkileneceğini düşünmekte ve bu nedenle önermemektedirler. Literatürde, genişletilmiş yaklaşımların ameliyat sonrası dizin ekstansör mekanizması üzerine etkilerini araştıran yayınlar kısıtlı ve tartışmalıdır. Bu nedenle çalışmamızda kuadriseps snip ve V-Y kuadrisepsplastinin ameliyat sonrası ekstansör mekanizma üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık. Çalışmaya 2006-2014 yılları arasında kuadriseps snip ve V-Y kuadrisepsplasti teknikleri kullanılarak opere edilmiş 92 diz dahil edildi. Kuadrriseps snip uygulanan grubu 37 hastadan V-Y kuadrisepsplasti uygulanan grubu ise 55 hastadan oluşturulmuştur. Hastalara ait demografik veriler (yaş, cinsiyet) ve cerrahiye ilişkin bilgiler (insizyon tipi, cerrahi yılı, opere ekstremite, geçirilmiş operasyon sayısı, fleksiyona başlama haftası) retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca universal transparan gonyometre kullanılarak hastalardaki ekstensör kısıtlılık, varus-valgus deformiteleri, diz fleksiyon açıları, instabilite varlığı, fleksör ve ekstensör kas kuvvetleri (hand-held dinamometre ile), HSS (Hospital for Special Surgery) ve LEFS (Lower Extremity Functional Scale) skorları ile dizin fonksiyonel durumu ve hastaların aktivite düzeyleri kesitsel olarak değerlendirilmiştir. Her iki grup arasındaki demografik veriler (yaş, cinsiyet) (67y/ 71y), (K/E = 31/6; 42/13) ve cerrahiye ilişkin verilerin (insizyon tipi, cerrahi yılı, opere ekstremite, geçirilmiş operasyon sayısı) benzer olduğu saptanmıştır (p>0.05). Fakat cerrahi sonrası diz fleksiyon hareketine kuadriseps snip grubuna daha erken başlanmış ve iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p=0.00). Ekstansör kısıtlılık, varus-valgus deformite varlığı, diz fleksiyon açıklığı, instabilite varlığı, fleksör ve ekstansör kas kuvvetleri ile HSS ve LEFS skorları açısından anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0.05). Ayrıca tek diz veya her iki dizi ameliyat edilen hastalar arasında ekstansör mekanizma farklılığı değerlendirildi. 67 hastadan 25 hastaya her iki dize protez uygulanmış. Oluşturduğumuz grupların yaş, cinsiyet, fleksiyona başlama haftası, ekstansiyon kısıtlılığı, operasyon yılı ve deformite parametrelerine bakıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Ekstansör mekanizma kas gücü ve hamstring kas gücü ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Ayrıca bu çalışmada hastaların fizik tedaviye başlama süresinin fonksiyonel sonuçlar üzerine etkisi değerlendirilmiştir. V–Y kuadrisepsplasti ameliyatı sonrası fizik tedaviye erken ya da geç dönemde başlanan hastaların, diz fleksiyon açıklığı ve ekstansör mekanizma gücü arasında fark bulunamamıştır. Sonuçlar gözönüne alındığında V –Y kuadrisepsplasti sert dizlerde ve diz revizyon cerrahisinde daha geniş artrotomiye ve daha kolay çalışmaya izin vermesi nedeniyle tercih edilebilecek bir yöntemdir. Bu insizyonun seçilmesi ekstansör mekanizma açısından dezavantaj oluşturmamaktadır. Ayrıca çalışmamızda tek diz veya her iki dizin ameliyat edilmesinin ekstansör mekanizma üzerine farklı bir etki oluşturmadığı saptanmıştır.
Tibia pilon kırıklarında açık redüksiyon ve internal fiksasyon tedavisinin klinik sonuçları
Bu çalışmada amacımız, açık redüksiyonla içten tespit uygulanan tibia pilon kırıklarının orta dönem klinik sonuçlarını incelemektir. 2002-2012 yılları arasında tibia pilon kırığı nedeni ile Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'nde cerrahi olarak tedavi edilmiş 20 pilon kırıklı hasta çalışmaya dahil edilmiştir. 11 (%55)'i erkek, 9 (%45)'i kadın olan hastalarımızın yaş ortalaması 48.60 (18-85) idi. Hastaların ortalama izlem süresi 31.55 (aralık 20-48) aydı. Hastaların 9'u (%45) açık kırıktı. Gustillo-Anderson Sınıflamasına göre 2 (%10) hastada Tip 1, 4 (%20) hastada Tip 2, 2 (%10) hastada Tip 3a, 1 (%5) hastada Tip 3c açık kırık saptandı. Ruedi Allgöwer Sınıflandırmasına göre en sık 9 (%45)'ar hastayla Tip 1 ve Tip 2, 2 (%10) hastada da Tip 3 kırık görülmüştür. Çalışmaya dahil edilen hastalar fonksiyonel açıdan Weber ve AOFAS protokolüne göre değerlendirildi. Literatüre göre başarının daha düşük olduğu gözlendi. Bu durum ileri yaş hastaların varlığına (kemik kalitesine), açık kırığı olan hastaların çokluğuna ve olguların %40'ının yüksek enerjili travmalar sonrası oluşmasına bağlandı. Kapalı kırıklar ile açık kırıkların kaynama sürelerinin farklılık gösterdiği gözlendi ve kaynama süreleri açısından Fisher'in Kesin Testi ve Mann-Whitney Testi'ne göre istatistiksel analizi yapıldığında açık kırıklarda kaynama süreleri anlamlı bir şekilde uzun bulundu. Aşamalı tespit yaptığımız hasta grubunda yumuşak doku komplikasyonlarının diğer gruba göre oransal olarak daha az geliştiği görüldü. Yapılan istatistiksel analizde aşamalı tespit uygulananlarla direk tespit uygulanan hastalar arasında gelişen yumuşak doku komplikasyonları karşılaştırıldığında anlamlı fark olmadığı görülmüştür. Bu sonuç hasta sayısı yetersizliğine ve komplikasyon gelişen hastaların %80'inin açık kırığı olmasına bağlandı.
Spine Tango Çekirdek Set enstrumanının Türkçeye uyarlanması, kültürler arası uyumunun ve geçerliliğinin sınanması
Bu tezin amacı bu Avrupa Omurga Derneği Spine Tango projesinde kullanılan yaşam kalitesi ölçeği ?çekirdek set? bel ve boyun formlarını Türkçeye uyarlanmak, bu ölçeğin kültürler arası uyumunu sağlamak, geçerlilik analizlerini yapmak ve daha önce Türkçe geçerliliği sınanmış ölçekler ile karşılaştırmaktır.Bu amaçla bu form kabul edilmiş bilimsel yöntemlerle Türkçeye çevrilmiş ön testleri yapılmış ve ardından Oswestry disabilite indeksi, SF36 ve EQ5D ölçekleri ile birlikte iki kez hastalara uygulanmıştır.Elde edilen verilerle ölçeğin içsel tutarlılık, test tekrar test tekrarlanabilirliği ölçümleri ile güvenilirliği, yapı geçerliliği ve benzer ölçek geçerliliği ile geçerliliği sınanmıştır.Sonuç olarak hazırladığımız Türkçe ?Spine Tango COMI Bel? ölçeğinin güvenilirliği ve geçerliliği gösterilmiş bir ölçek olarak Türkçe konuşan bel hastalarında uygulanabilineceği söylenebilir.Anahtar kelimeler: Spine Tango çekirdek set ölçeği, güvenilirlik, geçerlilik, kültürler arası uyum.
Torakolomber / lomber adölesan idiyopatik skolyozun posteriordan pedikül vidaları ile tedavisinin fonksiyonel ve radyolojik sonuçları
Torakolomber/lomber AİS cerrahisinde hedef; mümkün olduğunca fazla hareketli omurga segmentini korurken, aynı zamanda iyi bir koronal ve sagittal denge elde etmek olmalıdır. Bu amaçla özelikle pedikül vidalarının kullanılmaya başlamasıyla birlikte deformitenin 3 boyutlu düzeltilme prensipleri geliştirilmeye ve bu amaçla selektif füzyona olanak veren yeni sınıflama sistemleri tanımlanmaya başlamıştır. Lenke tip 5C eğrilikler anterior ve posteriordan selektif olarak füzyon uygulanıp düzeltme yapılabilecek eğrilikler olarak tanımlanmakla birlikte, zamanla ortaya çıkan dekompansasyon ve sagittal denge sorunları son dönemde bu problemlere yol açan nedenleri ortaya koymaya yönelik çalışmalara hız vermiştir. Çalışmamızda posteriordan pedikül vidaları ile düzeltme ve füzyon uyguladığımız Lenke tip 5 C eğriliklerde koronal denge bozukluğu gelişmesine yol açan radyolojik parametrelerin neler olduğu ve bunların klinik ile ilişkisi incelenmiştir. Çalışmaya 2008 ve 2015 yılları arasında ameliyat edilen ve 10'u (%62,5) kız ve 6'sı (%37,5) erkek olan Lenke tip 5C AİS'li 16 hasta dahil edildi. Ortalama ameliyat edilme yaşı 15,5 yıl olan hastalar, ortalama 37 ay takip edildi. Hastaların preoperatif, erken postoperatif ve son kontrol grafileri üzerinden koronal ve sagittal denge üzerine etki eden parametreler ölçüldü. Türkçeleştirilmiş SRS-22 formu ile klinik memnuniyeti erken postoperatif ve son kontrol dönemlerinde değerlendirildi. Erken ameliyat sonrası dönemde global koronal dengenin 15 milimetrenin üzerinde olması koronal denge bozukluğu olarak kabul edildi ve hastalar 2 gruba ayrıldı. Grup 1, koronal dengenin korunduğu 8 hasta ile grup 2 koronal dengenin bozuk olduğu 8 hastadan oluşuyordu. Bu 2 gruba ait radyolojik ve klinik parametreler erken ve geç dönemde istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Grup 1 ve grup 2 hastaların demografik verileri ile radyolojik parametreleri ameliyat öncesi karşılaştırıldığında istatistiksel olarak her iki grup arasında farklılık olmadığı gözlendi. Son kontrol değerlendirmesinde ise grup 2'de, major TL/L eğrilik, minör torakal eğrilik, SVL, TAV translasyon miktarı ile L4/5 disk açısının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı olduğu tespit edildi (p<0,05). Klinik sonuçlar açısından 2 grup arasında istatistiksel fark izlenmedi. Sonuç olarak, koronal denge üzerine uzun dönemde minör torakal eğrilik, TAV translasyon ve L4/5 diskindeki bozulmanın etkili olduğunu ancak radyolojik olarak ortaya çıkan koronal imbalansın klinik sonuçlar ile bir korelasyon göstermediğini tespit ettik.
Total diz artroplastisi sonrası ekstansör mekanizma devamlılığının bozulmasına etki eden etmenler
Total diz artroplastisi sonrasında gelişen komplikasyonlar arasında ekstansör mekanizmanın devamlılığının bozulmasına yol açan patella kırıkları, patellar ve quadriseps tendon rüptürleri, görülme oranı az olmakla birlikte geliştiğinde tedavisinin başarı şansı azdır ve hastanın yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Bu çalışmada amaç, total diz artroplastisi sonrasında ekstansör mekanizma devamlılığının bozulmasına etki eden etmenlerin araştırılmasıdır.Araştırmada 244 hastanın 405 dizine uygulanan total diz artroplastisi irdelendi. Total diz artroplastisi sonrasında ekstansör mekanizma devamlılığının bozulmasına etki edebilecek etmenler, hastalara ve dizlere ait etmenler olarak ayrı ayrı değerlendirildi.Çalışmamızda, hastalara ait etmenlerden ileri yaş, ekstansör mekanizma devamlılığının bozulmasına katkısı anlamlı olarak yüksektir (p=0,046). Dizlere ait etmenlerden hastanın son kontrolünde ölçülen diz fonksiyonel skoru, ekstansör mekanizmanın devamlılığının bozulmasındaki koruyuculuğu anlamlı olarak yüksektir (p=0,009). Hastalara ait etmenlerden florokinolon kullanımı, total diz artroplastisi sonrasında patellar ve quadriseps rüptürü gelişmesine etkisi anlamlı olarak yüksektir (p<0,001). Buna göre florokinolon kullanımı, patellar ve quadriseps tendon rüptürü gelişimi için 6,95 kat risklidir.Yaş ve fonksiyonel diz skorunun, total diz artroplastisi sonrası gelişen ekstansör mekanizma sorunlarına etkisinin olup olmadığı daha önce araştırılmış ancak olumlu ya da olumsuz etkisi bildirilmemiştir. Literatürde florokinolon kullanımına bağlı tendinopatiler ve spontan tendon rüptürleri bildirilmişse de, total diz artroplastisi sonrası gelişen patellar ve quadriseps tendon rüptürleriyle, florokinolon kullanımı arasında bir ilişki bildirilmemiştir. Total diz artroplastisi sonrasında gelişen ekstansör mekanizma devamlılığının bozulmasına artan yaş ve florokinolon kullanımı olumsuz, artan fonksiyonel diz skorunun olumlu etkisi vardır. Hastalar total diz artroplastisi operasyonuna hazırlanırken ileri yaş ve florokinolon kullanımı göz önünde bulundurulmalıdır. Operasyon sonrasında etkin fizik tedavi rehabilitasyonunun uzun süre devam ettirilmesi, gelişebilecek ekstansör mekanizma devamlılığının bozulma olasılığını azaltacaktır.Anahtar kelimeler: Diz, artroplasti, total diz artroplastisi, tedavi, patellar tendon, quadriseps femoris tendonu, rüptür, kırık, florokinolon, komplikasyon.
Lomber bölge dejeneratif omurga ve dar kanal cerrahisinde cerrahi karar verme ve ameliyat öncesi planlamanın ameliyatta yapılanlarla ilişkisi
Dejeneratif zeminde gelişen omurganın lomber bölge patolojilerinin tedavisinde cerrahi yöntemler hastanın klinik ve radyografik bulgularına göre konservatif tedavinin başarısız kaldığı durumlarda seçilebilecek bir yöntemdir.Ancak hem uygulanan cerrahi tedavi prosedürlerinin sayıca fazlalığı ve çeşitliliği hem de preop cerrahi girişim planı sırasında kullanılan parametrelerin çokluğu preop plan ile perop yapılan cerrahi girişim arasında farklılıklara yol açabilmektedir.Bu çalışma ile ilk olarak,bu olası farklılıkların istatistiksel olarak ortaya konulması sonrasında ise bu farklılığı oluşturan parametrelerin tespit edilmesi amaçlandı.Araştırmada dört farklı omurga cerrahına,cerrahlar tarafından operasyonu planlanan ve gerçekleştirilen 16 lomber dejeneratif omurga hastası ile ilgili hazırlanan anket formundaki toplam 162 soru yöneltildi.Cerrahların operasyondan önce verdikleri yanıtlar ile operasyondan sonra verdikleri yanıtlar arasındaki tutarlılık incelendi.Buna göre öncelikle tüm cerrahi seviyeler ve tüm cerrahi girişimler için cerrahların preop planladıkları ile perop uyguladıkları cerrahi girişimler arasındaki kappa tutarlılık hesaplamasına bakıldı.Sonuç güçlü tutarlılık olarak bulundu..Diskektomi,laminektomi, flavum eksizyonu ve posterior spinal enstrümentasyon girişimleri için de güçlü tutarlılık tespit edildi.Foraminotomi ve foraminektomi girişimleri içinse kappa tutarlılık sonucu orta tutarlılık olarak çıktı.Klaudikasyo ve radikülopati bulgularının cerrahi planın yapılmasında tamamen etkisiz,buna karşın manyetik rezonans görüntülemeyle yorumlanan kanalda darlık bulgusunun ise planda oldukça etkili olduğu bulundu.Son olarak lomber omurga seviyelerinden L5-S1 bölgesinin diğer lomber bölge seviyelerine göre daha tutarsız olduğu sonucuna ulaşıldı.Sonuç olarak;dejeneratif omurga cerrahisinde preop planlananla perop yapılanlar arasında farklılıklar vardır.Bu farklılıkların özellikle foraminotomi ve foraminektomi girişiminde ve bölge olarak ta L5-S1 seviyesinde olduğu görülmüştür.
Omurga cerrahisinde kullanılan hemostatik ajanlarınnöral dokular üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması (Canlı sıçan denekler üzerinde yapılan histoloji çalışması)
Omurga cerrahisi uygulamalarında epidural kanama ve hematom gelişimi çok önemlidir. Omurga ameliyatlarının yapılabilmesi için kanama odaklarının kontrol altına alınması gereklidir. Hemostaz için kullanılan yöntemlerden kanama odağı üzerine basınç oluşturma ve kanama odağının bağlanması ya da koterize edilmesi omurga cerrahisinde çoğu zaman mümkün değildir. Bu sebeple kanamayı durdurmak için çeşitli kimyasal hemostatik ajanlar (absorbabl jelatin spanç, oksidize selluloz) kullanılmaktadır. Kimyasal hemostatik ajanların en muhtemel ve korkulan komplikasyonu, cerrahi sonrasında ortaya çıkabilecek nörolojik defisittir. Klinik uygulamalarda bazen bu sorunla karşılaşılabilmekle birlikte bu ajanların histolojik etkilerini ortaya koyan ayrıntılı çalışmalar yetersizdir. Bu çalışmamızda amaç hemostatik ajanların nörolojik dokular üzerindeki etkisinin histolojik ve klinik olarak karşılaştırılmasının yapılmasıdır.Çalışmada 18 adet canlı sıçan ameliyat edilerek lomber bölgelerine iki seviyeli laminektomi yapıldı. Laminektomi sonrasında sıçanlar 3 gruba ayrıldı. 1. grupta (kontrol grubu) laminektomi sonrası primer olarak kas, ciltaltı ve cilt kapatıldı. 2. grupta (spongostan grubu) laminektomi ardından duramater üzeri emilebilir jelatin spanç ile örtülürken 3. grupta (surgicel) duramater üzeri oksidize selluloz ile örtülerek kapatıldı.Tüm deneklerin ameliyat öncesinde ve sonrasında nörolojik değerlendirmesi yapıldı. 48 saat sonra denekler sakrifiye edilerek lomber omurgaları çevre dokular ile birlikte çıkarıldı ve kesitler alınarak ışık mikroskopisi ile duramater ve nöral dokular üzerindeki hemostatik ajanların etkileri araştırıldı. Deneklerin nörolojik skorlamaları ile histolojik bulguları çift kör olarak karşılaştırıldı.Sonuç olarak; grupların histolojik sonuçlarını, erken dönem ve geç dönem nörolojik bulgularını karşılaştırdığımızda anlamlı bir sonuç elde edilemedi. Ancak oksidize selluloza bağlı gelişen inflamatuar yanıtın, diğer gruplara oranla daha fazla olduğu tespit edildi. Oksidize sellulozun asidik ortam oluşturarak hemostatik etki göstermesi, inflamatuar yanıtın daha yoğun bir şekilde görülmesine neden olabilir. Anahtar Sözcükler: oksidize selluloz, emilebilir jelatin spanç, rat modeli
İnnerve digital arter perforatör flebinin uzun dönem klinik sonuçlarının değerlendirilmesi
Günlük el cerrahisi pratiğinde parmak ucu yaralanmaları sonrası oluşan parmak ucu ampütasyonları ve doku kayıplarıyla çok sık karşılaşılmaktadır. Parmak ucu yaralanmaları elde ciddi fonksiyonel ve estetik kayıplara yol açabilir. Bu durum da hastaların iş ve günlük hayatlarında sorunlara neden olmanın yanı sıra hastaları psikolojik olarak da etkilemektedir. Parmak ucu yaralanmalarının tedavisindeki ana hedef; ağrıyı, ısıyı, basıncı algılayan, stereognosis ve propriosepsiyon özelliklerine sahip, ağrısız ve estetik bir parmak ucu elde etmektir. Doku kaybının olduğu parmak ucu yaralanmalarının tedavisinde birçok yöntem geliştirilmiştir: pansumanlar, kısaltma, greftler, lokal, bölgesel ve serbest flepler, replantasyon vb. Ancak her yöntemin kendine özgü avantajları olduğu gibi dezavantajları da bulunmaktadır. Bu sebeple yaralanmanın şekli, yaralanmadan itibaren geçen süre, hastanın günlük yaşantısından ve iş hayatından beklentileri, cerrahın yetenekleri ve tecrübesi göz önünde bulundurularak en uygun tedavi yöntemi belirlenmelidir. Doku kaybı olan parmak ucu yaralanmalarının tedavisinde Koshima ve ark. 2006 yılında, dijital arter perforatör flebini (DAP) tanımlamışlardır. Özcanlı ve ark. 2013 yılında innerve dijital arter perforatör (İDAP) flebini tanımladılar. Bu çalışmamızda, parmak ucu doku kayıplarının tedavisinde İDAP flebi ile rekonstrüksiyon uygulanan hastaların uzun dönem klinik sonuçları değerlendirilmiştir. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'nde Ağustos 2011 – Ekim 2016 yılları arasında parmak ucu yaralanmaları nedeni ile opere edilen ve İDAP flebi ile erken veya geç rekonstrüksiyon uygulanan, ameliyat öncesi ve sonrası düzenli takip edilen, fizik muayene ve ölçümleri düzenli olarak kaydedilmiş olan ve 1 yıldan uzun süreli takipleri bulunan 83 hasta (93 parmak) çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 35.2 (dağılım 5-65) yıl idi. Ameliyat sonrası hastaların kontrollerinde objektif ve subjektif değerlendirmeler yapıldı. Objektif parametreler olarak hastaların sağlam ellerindeki aynı parmakların uçlarıyla karşılaştırmalı olarak statik iki nokta ayrımı (s2NA) ve Semmes-Weinstein monofilaman (SWM) testi uygulandı. Rekonstrüksiyon uygulanan parmakların eklem hareket açıklıkları değerlendirildi Bölgesel kan akımını negatif yönde etkileyecek durumlar (diabetes mellitus, vazospastik sorunlar, sigara kullanımı vb.) sorgulandı. Subjektif değerlendirme parametreleri olarak hipersensitivite, soğuk intoleransı ve hasta memnuniyeti sorgulandı. Ameliyat sonrası ortalama takip süresi 33.1 aydı (dağılım 12-60 ay). Fleplerde ölçülen statik 2 nokta ayrımı 2 mm ile 6 mm (ortalama 3.7 mm) arasında dağılım gösterdi. Kontralateral parmaklarda ise 2 mm ile 5 mm (ortalama 2.7 mm) arasında dağılım gösterdi. Semmes-Weinstein monofilaman test sonuçları kontralateral parmakta 2.44 ile 4.31 arasında dağılım gösterirken; flep uygulanan parmaklarda 2.44 ile 4.56 arasında dağılım gösterdi. Hiçbir hastada parsiyel veya total flep kaybı izlenmedi. Ameliyat sonrası enfeksiyona rastlanmadı. Hastaların hiçbirinde donör saha morbiditesi izlenmedi. 4 parmakta (%4.3) yüzeyel epidermolizis izlendi. Ancak hiçbir hastaya bu sebeple ikinci cerrahi girişim uygulanmadı. İDAP flebi uygulanan 93 parmağın 90'ında (%96.8) herhangi bir eklemde hareket kısıtlılığı gözlenmedi. 93 parmağın sadece %4.3'ünde (4 parmak) hiperestezi görülmüştür. 18 parmakta (%19.3) ise hafif derecede soğuk intoleransı gözlendi. İki parmakta (%2.15) hiperpigmentasyon saptandı. Hastaların hem fonksiyonel hem de estetik durumlarını değerlendirmeleri istendiğinde 75 hasta (%90.3) "çok iyi" olarak değerlendirirken, 8 hasta (%9.7) "iyi" olarak değerlendirdi. Sonuç olarak, innerve dijital arter perforatör flebi, her türlü parmak ucu defektinin erken ve geç rekonstrüksiyonunda kullanılabilen, mükemmel fonksiyonel ve estetik sonuçları olan, hızlı uygulanabilen, duyusal, güvenilir ve çok yönlü bir fleptir.
İntrameduller çivileme yöntemi ile opere edilen tibia cisim kırıklı hastaların takibinde kullanılan radyografik kaynama skorlama sisteminin güvenilirliğinin hasta kliniği ile doğrulanması
Çalışmanın amacı, 2010 yılında hipotezi ortaya atılan `Tibia Kırıklarında Radyolojik Kaynama Skorlama Sistemi' nin ( RUST) klinik olarak doğrulanmasıdır.Bu amaçla Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji AD'da 2005- 2010 yılları arasında, tibia cisim kırığı sonrası intrameduller çivileme yapılmış hastalar çalışmaya alındı. Toplam olarak 41 hasta belirlendi. Bu hastalar kontrollere çağrılarak muayeneleri yapıldı ve Karlstrom- Olerud fiziksel fonksiyon tablosuna göre değerlendirildi. Hastalara yapılan anket sonuçlarına göre VAS istirahat, VAS aktivite, SF-36 fiziksel fonksiyon ve SF-36 ağrı skorları elde edildi. Son olarak hastaların radyografileri değerlendirildi ve RUST skorlama sistemine göre puanlaması yapıldı. Elde edilen veriler birbirleriyle karşılaştırıldı.Sonuç olarak Radyolojik Kaynama Skorlama Sistemi, hastaların fiziksel fonksiyon ve ağrı skorlarıyla karşılaştırıldığında p değeri açısından anlamlı bulundu. Daha doğru bir anlatımla, hastalarda fiziksel olarak kaynama bulgularının iyi olduğu durumlarda RUST skoru da genel olarak yüksek puan aralıklarında bulundu. Ayrıca diğer parametrelerin birbirleriyle olan karşılaştırmaları da anlamlı bulundu.Bu bilgiler ışığında, Radyolojik Kaynama Skorlama Sistemi'nin daha geniş araştırmalar yapılması dahilinde, gelecekte kullanılabilir olduğu, en azından yeni oluşturulabilecek sınıflama sistemleri için kaynak olarak kullanıbileceği görüşü hakim olmuştur.
Kelebek fragmanlı humerus cisim kırıklarında konservatif ve cerrahi tedavi yöntemlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada, humerus kırık ve kaynamamalarında kelebek fragmanın, tedavide kullanılan farklı tespit yöntemlerine göre radyolojik kaynama ve klinik fonksiyonel sonuçlar üzerine etkilerinin araştırılması planlanmıştır. Elde edilen bulguların ışığında klinik ve radyolojik başarısızlığın nedenleri tartışılarak daha etkin bir tedavi planının belirlenmesi amaçlanmıştır.Yöntem: Araştırmamız, 1998?2010 yılları arasında D.E.Ü.T.F Ortopedi ve Travmatoloji polikliniğinde kelebek fragmanlı humerus cisim kırığı tanısı alan, takipleri yapılan hastaları kapsayan kesitsel bir çalışmadır. Araştırmaya katılan 56 hastanın demografik özellikleri kaydedilmiş, direkt grafileri incelenmiş ve fonksiyonel değerlendirmede QuickDASH ölçeği uygulanmıştır. 56 hastanın 45'inde fonksiyonel değerlendirmeye ek olarak Stewart-Hundley kriterleriyle değerlendirme yapılmıştır. Veriler, SPSS for Windows 16.0 programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde; ortalama, medyan ve standart derivasyon ile ki kare testi, ortalamalar arasındaki farkın belirlenmesinde Kruskall Wallis ve Mann-Whitney U testleri uygulanmıştır. p<0.05 anlamlı olarak kabul edilmiştir.Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 50,86±19,26'dır. Hastalar üç ayrı gruba ayrılmıştır. Grup 1 hastalar (14/56) konservatif yöntemlerle, Grup 2 hastalar (29/56) ise cerrahi tedaviyle başarı sağlanmış hastalardır. Grup 3 hastalar (13/57) tedavisi konservatif veya cerrahi başlayıp kaynamaması olan hastalardan oluşmuştur. Kelebek fragman 48/56 (%85,7) hastada medialdedir. Ortalama takip süresi 35,16±29,91 aydır. Üç gruptaki hastaların takip süreleri birbirine yakınken, fonksiyonel sonuçlar Grup 3'te belirgin olarak kötüdür (p<0.05). Tedavisine konservatif başlanan hastalarda kaynama oranı %63,6, cerrahi başlananlarda %85,2'dir.Sonuç: Kelebek fragman, humerus kırıklarında tedaviyi olumsuz etkilemektedir. Kaynamama oranları konservatif tedavide daha yüksektir. Geriatrik populasyon tedavide daha fazla dikkat gerektirmektedir. Plaklı osteosentez, kaynama ve fonksiyonel sonuçlar açısından kanal içi çividen üstündür. Hasta özellikleri iyi değerlendirilerek cerrahi tedaviye karar verilmelidir. Cerrahi tedavide kelebek fragmanın, kırık bölgesi yumuşak dokusunun ve kan dolaşımının en az etkilendiği, en az travmatik; bununla birlikte mekanik açıdan katı ve uzayabilecek kaynama süresine dayanıklı bir tespit seçilmelidir.Anahtar kelimeler: humerus cisim kırığı, kelebek fragman, kaynamama, QuickDASH ölçeği.
İdiopatik karpal tünel sendromu etyolojisinde fibrotik süreç ve miyofibroblast varlığı
Karpal tünel sendromu en sık görülen tuzak nöropatidir ve tüm tuzak nöropatilerin yaklaşık %90'ı oluşturmaktadır. Median sinirin karpal tünel içerisinde kompresyonu ile oluşmaktadır. Karpal tünel sendromu, etyolojisine göre esas olarak idiopatik ve sekonder olarak sınıflandırılmaktadır ve en sık görülen tipi idiopatiktir. Hastalığın tanısına ilişkin kesin kriterler olmamakla birlikte semptomlar ve EMG sonuçları ile konulabilir.KTS en sık görülen, en iyi tanımlanmış ve en dikkatli incelenmiş olan tuzak nöropati olmasına karşın yaklaşık %50'lik bir dilim olan idiopatik karpal tünel sendromunun etyolojisi tam olarak aydınlatılabilmiş değildir. Bir kısım yazar, sürecin kronik kompresyon zemininde (lumbrikal kas hipertrofisi, küçük el bileği) zorlayıcı ve repetetif hareketlerle oluşan iskemi-reperfüzyon epizodları tarafından başlatıldığını iddia ederken, diğer bir görüş ise sadece bu bölgeye has bir doku olan subsinovyal bağ dokusunun sürekli makaslama kuvvetlerinin etkisinde kalarak bir yara iyileşme reaksiyonu olarak yanıt verdiği şeklindedir.Çalışmamızın amacı; idiopatik karpal tünel sendromu etyolojisinin aydınlatılmasına katkıda bulunabilmek için fibrotik süreci ayrıntılandırmak, miyofibroblast varlığını araştırmak ve hastaların semptomları, semptom süreleri ile patolojik değişikliklerini karşılaştırmalı şekilde incelemektir. Hipotezimiz; subsinovyal bağ dokusunun maruz kaldığı makaslama kuvvetleri sonrası bu dokuda yara iyileşmesi veya fibroblastik aktivitenin artarak, miyofibroblastlara dönüşümü de içeren bir süreç sonunda tünel içeriğindeki doku hacminin artarak, bahsedilen kompresyona yol açabileceğidir. Çalışmamızda daha iyi sonuçlara ulaşılması bakımından kontrol grubu olarak, önceki çalışmaların aksine canlı bireylerden alınan dokular kullanıldı.Çalışma için Dokuz Eylül Üniversitesi Etik kurulundan izin alındıktan sonra, belirlenen dahil edilme kriterlere uyan 25 hasta ve 15 kontrol olmak üzere 40 kişi dahil edildi. Hastaların tümüne katılım öncesi bilgi verilerek bilgilendirilmiş gönüllü olur formu ile onayları alındı. Olguların yaşları 30 ile 71 (50.85±11.25) arasında değişmekte olup çalışmaya alınan olguların 28'i kadın, 12'si erkekti. Kontrol grubunun yaş ortalaması 44.13±11.16 (30-60), hasta grubunun ise 54.88±9.37 (40-71) idi. Çalışma grubu olgularının tümüne KTS cerrahisi uygulanırken; kontrol grubundaki olguların 12'sine distal radius cerrahisi, 3 tanesine de fleksör tendon kesisi nedeniyle tamir operasyonları uygulandı. Hastalara Boston Fonksiyonel ve Semptomatik skorlama anketi uygulandı, semptom şiddetleri VAS (vizuel analog skala) ile değerlendirildi.Hastalardan standart sonuçlara ulaşılması amacıyla; aynı bölgeden 3. parmak yüzeyel fleksör tendon çevresinden, aynı büyüklükte (20-50 mm³) subsinovyal bağ dokusu ve transvers karpal ligaman örnekleri alındı. Bu tendon yüzeyel olması ve herhangi bir lumbrikal kas veya ortak tendonun yapışarak etki etmemesi nedeniyle önceki çalışmalarda da belirlenen bir lokalizasyondur. Alınan örnekler histokimyasal (H&E) ve immünohistokimyasal (CD3, CD20, ?-SMA ve kollajen tip IV) olarak incelendi. Motor kayıp ve tenar atrofi olan hastaların tümü geç evrede idi (>12 ay). Tenar atrofi semptom şiddeti ile uyumlu bulundu ve Boston semptom ve fonksiyonel skalası, orta evredeki hastalarda (7-12 ay) diğer evrelere (4-6 ay, >12 ay) göre anlamlı olarak daha düşük saptandı.Transvers karpal ligaman örneklerinde patolojik değişim her iki grupta da görülmemiştir. Transvers karpal ligamanın hastalığın patogenezi ile ilişkili olmadığı görüldü. Subsinovyal bağ dokuda ise, fibrozis ve vasküler duvar kalınlığı hasta grubunda anlamlı olarak artmış bulundu, ödem her iki grupta görülürken, vasküler proliferasyon ve enflamasyonda anlamlı bir farklılık saptanmadı. Miyofibroblast varlığı semptom sürelerine göre bakıldığında erken dönem hastalarda subsinovyal bağ dokusunda anlamlı olarak yüksek bulundu.Sonuç olarak; bulgularımız subsinovyal bağ dokusunda fibrozis ve vasküler duvar kalınlaşması olduğunu destekler niteliktedir. Semptom ve fonksiyon skorlarının seyri; hastalığın kompresyonun olduğu ilk evrede daha semptomatikken, ileriki dönemde median sinirdeki değişikliklere bağlı fonksiyon kayıplarının (tenar atrofi, motor kayıp) eşlik ettiği bir döneme girdiğini göstermektedir. Miyofibroblast varlığı hastalığın erken döneminde saptanmıştır, bu da hipotezi destekler niteliktedir. Fibroblast?miyofibroblast dönüşümü dinamik bir süreç olduğundan ve çalışmada bu sürecin ancak anlık bir görünümü yakalanabildiğinden sayıca çok olmasa da miyofibroblastlar gösterilmiştir. Daha büyük ve erken dönemdeki hasta gruplarının kullanılması ile şüphesiz daha sağlıklı sonuçlar elde edilebilir. Fibrozis veya mekanik uyarıyla artmış fibroblastik aktiviteyi oluşturan bu kaskadın tamamının gösterilmesi, kaskadın herhangi bir basamakta bloke edilmesini sağlayacak tedavi stratejileri geliştirilmesi açısından anlamlı olacaktır. Bunu nedenle de gelecekte daha çok çalışmanın yapılmasına ihtiyaç vardır.
Total Diz Artroplastisi sonrası femoral ve tibial komponent rotasyonlarının değerlendirilmesi
Total diz artroplastisinin başarısı komponentlerin pozisyonun düzgün ayarlanması ile yakından ilişkilidir. Dizilim yanlışlığı, instabilite ve patellofemoral komplikasyonlara bağlı olan erken başarısızlıkların en önemli nedeni olmakla beraber, polietilen aşınması ve tespit yetersizliklerine bağlı olarak uzun dönemde de başarısızlıklara yol açar. Bu çalışmada amaç, total diz artroplastisi sonrası komponent rotasyonlarının ölçülmesi, malrotasyon nedenlerinin tartışılması ve bu sonuçların klinik yansımasının, The Hospital for Special Surgery skoru (HSS) skoru eşliğinde değerlendirilmesidir.Çalışmamızda 37 katılımcının 49 dizine uygulanan total diz artroplastisi incelendi. BT eşliğinde komponentlerin rotasyonları; daha önceden tanımlanmış cerrahi epikondiler eksen ve tibia tüberkülün medial 1/3 referans alınarak ölçüldü ve katılımcıların dizlerinde The Hospital for Special Surgery skoru (HSS) belirlendi.Çalışmamızdaki katılımcıların dizleri primer total diz artroplastisi uygulanmış, patellar komponent değişmemiş, arka çapraz bağ korunmuş ve sabit insert kullanılmış ve ekstansiyon sorunu olmayan dizler olarak seçildi.Sonuç olarak; BT aracılığıyla elde ettiğimiz femoral komponent rotasyon değerleri ile hedef olarak belirlediğimiz (-3) değer arasında anlamlı fark bulundu (p<0,01). Aynı şekilde elde ettiğimiz tibial komponent rotasyon değerleri ile hedef olarak belirlediğimiz (0) değer arasında anlamlı fark bulundu (p<0,01). Bu bizim cerrahi esnasında kullandığımız kesi guideları ve referans olarak aldığımız noktaların tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini düşündürmüştür. Aynı zamanda elde ettiğimiz femoral ve tibial komponent rotasyon değerlerinin, HSS skoruna ve fleksiyon derecesi üzerine istatistiki olarak etkisi olmadığını göstermiştir (p>0,05).
Radius başı kırıklarında farklı cerrahi yöntemlerin fonksiyonel ve propriyoseptif değerlendirmesi
Sık karşılan bir travma olan dirsek travması ve dirsekte sık karşılaşılan bir kırık tipi olan radius başı kırıklarında güncel olarak uygulanan mevcut farklı cerrahi yöntemler arasında uzun dönem propriyosepsiyonel ve fonksiyonel farkların araştırılması ve değerlendirilmesi daha önce çalışılmamış bir parametre olması ve sonuçlar açısından ciddi propriyoseptif defisitleri olan ya da profesyonel düzeyde propriyosepsiyonel ihtiyaçları olan hasta populasyonlarının yaşam kalitesine katkıda bulunması ve dirsek kırıkları cerrahi tedavi ve fiziksel rehabilitasyonunda en tatminkar sonuçlara ulaşılması adına atılmış bir adım olarak önem arz etmektedir.Radius başı kırıklarında uygulanan farklı cerrahi yöntemlerin uzun dönem sonuçlarına dair uygulanan testlerin ortalama median, maksimum ve minimum değerler incelendiğinde Jamar El kavrama Gücü Skorları en yüksekten düşüğe sırasıyla; Protez, AR+İF, Eksizyon vakalarında, DASH Skorları açısından sonuçlar en iyiden kötüye; AR+ İF, Protez, Eksizyon vakalarında, Mayo skorlar açısından sonuçlar en iyiden kötüye; AR + İF, Protez, Eksizyon vakalarında, Repozisyon testleri açısından sonuçlar en iyiden kötüye pasif repozisyonda; Eksizyon, AR+İF, Protez, aktif repozisyonda; Eksizyon ? Protez, AR+İF, Pik tork testleri açısından sonuçlar Fleksör pik tork testlerinde en yüksekten düşüğe; AR + İF, Protez, Eksizyon, Ekstansör pik tork testlerinde en yüksekten düşüğe; AR+İF, Protez, Eksizyon, Hareket genişliği sonuçları Fleksiyon genişliğinde; Protez, AR + İF, Eksizyon vakalarında, Ekstansiyon genişliğinde; Eksizyon, AR+İF, Protez vakalarında, Pronasyon genişliğinde; AR+İF, Protez, Eksizyon vakalarında, Supinasyon genişliğinde; Protez, AR+İF Eksizyon vakalarında kaydedilmiştir. Valgus açısı artışı sonuçları ise en düşükten yükseğe; AR+İF ? Protez, Eksizyon vakalarında izlenmektedir. Ekstansör pik tork ve repozisyon sonuçlarının, dominant taraf ilişkisine bağlı olarak dominant taraf kırıklarında cerrahi yöntemden bağımsız şekilde taraf dominansı etkisiyle istatistiksel olarak anlamlı derecede iyi sonuç oluşturduğu, eklem hareket açıklığının artroplasti vakalarında belirli oranlarda kısıtlı kaldığı, eksizyon vakalarında ise hiperpronasyon ve hipersupinasyon paterni şeklinde aşırı derecede laks olduğu, genel olarak en iyi fonksiyonel ve propriyosepsiyonel sonuçların radius başının rekonstrükte edilerek korunabildiği, bu yolla radius başının dirsek propriyosepsiyonuna direkt (vibrasyon, basınç, sürtünme) ve indirekt (sekonder valgus stabilizasyonu, radial ön kol uzunluğunun ve valgus açısının korunması, dirsek çevresi kas uzunluk-gerilim ilişkisinin optimal düzeyde tutulması) propriyosepsiyonun korunduğu osteosentez yöntemlerinde edildiği görülmektedir. Propriyosepsiyonu korumak için primer stabilizörler (MKL) yanında sekonder stabilizörlerin de (Radius başı) korunması gerekmektedir. Bu şekilde dirsek çevresi kas uzunluk-gerilim dinamikleri, optimum düzeyde tutulabilir, motor ve duysal propriyosepsiyonun daha etkin olarak korunabilir. Radius başı kırıkları sonrası farklı cerrahi yöntemler içinde dirsek propriyosepsiyonu üzerinde en etkin olan yöntemlerin sırasıyla Osteosentez (Direkt + İndirekt katkı), Artroplasti ( İndirekt katkı) ve Eksizyon (Katkısız) şeklinde olduğu tespit edilmiştir.
Orta palmar bölgeden mini kesi ile yapılan karpal tünel sendromu cerrahisi tedavi sonuçlarımız
Bu çalışmada, karpal tünel sendromu cerrahi tedavisinde, skar hassasiyetini ve pilar ağrısını azaltmak için ciltaltı sinir yoğunluğu fazla olan ve elde en çok temas yüzeyi olan pilar bölgesini korumak amaçlı, orta palmar bölgeden mini kesi kullanılarak yapılan cerrahinin klinik sonuçları ve komplikasyolarını sunmayı amaçladık. Ocak 2006-Aralık 2010 tarihleri arasında, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında, aynı cerrah tarafından transvers karpal ligament distalinden orta palmar bölgeden yapılan mini kesi ile ameliyat edilen 160 hastanın 200 eli, iyileşme açısından; Boston semptom şiddeti ve fonksiyonel durum ölçeği, kaba kavrama ve palmar çimdik kuvveti, hasta memnuniyeti ve 29 elde EMG ile değerlendirildi. Boston semptom şiddeti ve fonksiyonel durum skorlarında ameliyet sonrasında anlamlı düzelme saptandı. Kaba kavrama ve palmar çimdik kuvvetlerinde ameliyat sonrası istatistiksel anlamlı düzelme saptandı. Ameliyat öncesi ve sonrası EMG'si bulunan 29 elde, %83 düzelme saptandı. Hasta memnuniyeti %96,5 iyi olarak değerlendirildi. Karpal tünel sendromu cerrahi tedavisinde, ciltaltı sinirler korunarak orta palmar bölgeden yapılan; ucuz, güvenilir ve etkin bir yöntem olan mini kesi ile başarılı sonuçlar elde edilebilir.