
2,285
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Altmış yaş üstü hastalarda kronik hastalıkların malnutrisyona etkisi
Amaç: Kronik hastalığı olan 60 yaş üstü olguların beslenme durumunu değerlendirmeyi, bu olgulardaki malnutrisyon eğilimini saptamayı ve nutrisyonel durumun kronik hastalıklarla olan ilişkisini tespit etmeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Nisan 2011-Eylül 2011 tarihleri arasında yatırılarak tedavi edilen 60 yaş üstü 125'i erkek, 187 `si kadın olmak üzere 312 hasta çalışmaya alınarak kesitsel bir çalışma yapıldı. Hastalara MNA-SF testi uygulandı. Albumin, glukoz, total kolesterol, kan üre azotu, kreatinin, TSH, serbest T3, serbest T4, vitamin B12, folat, sodyum, potasyum, kalsiyum, trigliserid tetkikleri değerlendirildi. Hastaların bel çevreleri, kalça çevreleri ölçüldü ve bel çevresinin kalça çevresine oranı değerlendirildi. Boy ve kiloları ölçüldü ve VKİ hesaplandı. Hastaların yaşı, cinsiyeti, medeni hali, yaşam ortamları (aile ile veya yalnız yaşayıp yaşamadıkları) sorgulandı ve kayıt edildi.Bulgular: MNA?10 olan hastaların daha yaşlı olduğu(p<0.001), BÇ/KÇ oranının daha düşük olduğu (p<0.001), BÇ'nin daha düşük olduğu (p<0.001), VKİ'nin daha düşük olduğu (p<0.001),albumin değerlerinin daha düşük olduğu(p<0.001), vitamin B12 değerlerinin daha yüksek olduğu (p<0.001), Na değerlerinin daha düşük olduğu, K değerlerinin daha düşük olduğu, Ca değerlerinin daha düşük olduğu, BUN değerlerinin daha yüksek olduğu (p<0.001), serbest T3 değerlerinin daha düşük olduğu (p<0.001), trigliserid değerlerinin daha düşük olduğu (p=0,032), total kolesterol değerlerinin daha düşük olduğu (p=0.029) tespit edildi.Kronik hastalıklar değerlendirildiğinde ise KBY ve KY hastalarında MNA skorunun daha düşük olduğu tespit edildi. 24 bağımsız değişkenle yapılan logistik regresyon analizi sonucu MNA skoru ile anlamlı ilişkisi olan değişkenler KY, demans,vitamin B12,albumin ve yaş olarak tespit edildi.Sonuç: Çalışmamızda kullandığımız Mini nütrisyonel değerlendirme formunun kısa şekli (MNA-SF) oldukça güvenilir, ucuz ve pratik değerlendirme şeklidir. Özellikle demanslı ve KKY li geriatrik olguların değerlendirilmesinde beslenme ve enerji dengesinin daha sıkı bir şekilde takip edilmesi gerekmektedir.
Karaciğer sirozlu olgularımızda sirotik kardiyomiyopatiyle ilgili belirli biyokimyasal ve ekokardiyografik parametrelerin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Karaciğer sirozu, dünyanın pek çok bölgesinde ve ülkemizde en önemli ölüm nedenlerinden biridir. Sirotik hastalarda, kardiak fonksiyon bozukluğu olduğu, sistolik, diastolik disfonksiyon ve elektrofizyolojik anormallikler bulunduğu bilinmektedir. Çalışmamızda karaciğer sirozu olan hastalarda bazı ekokardiyografik ve biyokimyasal parametrelerin sirotik kardiyomiyopati ile ilişkisini araştırdık.Materyal metod: Ağustos 2009 ile Mayıs 2011 yılları arasında iç hastalıkları ve gastroenteroloji polikliniğinden takipli 44 karaciğer sirozlu hasta (24 erkek ve 20 kadın) ve 30 kişi kontrol grubu (16 erkek ve 14 kadın) olarak çalışmaya alındı. Çalışmada; elektrokardiografi (EKG), ekokardiografi, Pro-BNP ve diğer biyokimyasal belirteçler değerlendirildi. Sonuçlar SPSS (SP-SPSS versiyon 16) ile istatistiksel olarak analiz edildi.Bulgular: 44 karaciğer sirozlu hastanın Child-Pugh sınıflamasına göre 24'ü (%54.5) Child-Pugh C evresindeydi. Olguların 25'inde (%56.8) sirozun etyolojisi HBV idi. Pro-BNP değeri hasta grubunda 156.41±153.56 pg/ml ve kontrol grubunda 25.71±30.11 pg/ml (p< 0.001) olarak tespit edildi. EKG'de sirozlu hastalardaki QTc: 0.40 ± 0.03 sn ve kontrol grubunda QTc: 0.38 ± 0.03 sn (p: 0.016). Ekokardiografik parametrelerden sol atriyum diyastol çapı hasta grubunda 3.98±0.54 , kontrol grubunda 3.46±0.45 olarak saptandı (p<0.001). Sağ ventrikül doku doppler incelemesinde myokardial performans indeksinin hasta grubunda 0.27±0.05, kontrol grubunda 0.23±0.06 değer olduğu görüldü ( p: 0.01 ). Septumdan alınan değerlere göre hasta grubunda hesaplanan MPİ: 0.41±0.09, kontrolde 0.36±0.07 (p: 0.02) bulundu. Buna karşın konvansiyonel yöntemlerle hesaplanan sol ventrikül MPİ değeri benzerdi. E/A, EDZ değerinde anlamlılık tesbit edilmedi. E/E' değeri hastada 10±3, kontrol grubunda 8±2 (p? 0.05 ) idi.Sonuç: Ekokardiografik olarak konvansiyonel yöntemlerle ölçülen parametreler açısından karaciğer sirozlu hastalar sol atrium çapı dışında normallerden farklı değildir. Ancak doku doppler ekokardiografi parametrelerinden IVS MPI, RV MPI ve E/E' değerlerinin karaciğer sirozlu olgularda bozulmuş oldukları belirlendi. Ayrıca sirotik hastalarda normallere göre QTc uzaması mevcuttu. ProBNP değeri de sirotik hastalarda normallere göre yüksek bulundu.. Tüm bu bulguların sirotik kardiyomiyopati ile ilgili olabileceğini düşünüyoruzAnahtar kelimeler: Siroz, kardiyomiyopati, pro-BNP, ekokardiografi, doku dopplerekokardiografi
Akut dekompanse kalp yetersizliği ile hastanemize başvuran hastaların bir yıllık takibinde kardiyovasküler mortaliteyi gösteren belirteçler
Amaç: Akut dekompanse kalp yetmezliğinde mortaliteyi gösteren birçok hemogram ve biyokimyasal parametrelerin varlığı bilinmektedir. Çalışmamızda mortaliteyi en iyi gösteren belirteçleri bulmayı amaçladık.Gereç ve yöntem: Akut dekompanse kalp yetersizliği nedeniyle hastaneye yatan 176 hasta (85'i kadın) altta yatan kalp hastalığı sebebine bakılmaksızın çalışmaya alındı. Lökosit ve diferansiyel lökosit sayısını etkileyebilecek ilaç kullanımı ve komorbiditeler dışlandı. Hemogram, ProBNP, D-Dimer, kardiyak troponinler hastaneye başvurusunda; kapsamlı biyokimya, sensitif C reaktif protein, eritrosit sedimentasyon hızı, üre testleri başvurusunda veya ertesi sabah yapıldı. Tüm hastalara transtorasik ekokardiyografi yapıldı. Bir sene sonundaki kardiyovasküler ölümler tespit edildi.Bulgular: WBC, mutlak nötrofil sayısı bir yıl içinde ölen hastalar grrubunda anlamlı olarak yüksek (p= 0.001 ve p<0.001, sırasıyla) mutlak lenfosit ve mutlak eosinofil sayısı anlamlı olarak düşüktü (p= 0.021 ve p<0.001, sırasıyla). Monosit sayısı açısından 2 grup benzerdi. Bundan başka VKİ, ferritin, ürik asit, FT3, D-dimer, Pro-BNP, EF, albümin, sistolik disfonksiyon, mitral kapak rejürjitasyon, hipotansiyon, hiponatremi, akut böbrek yetersizliği ölen hastalara ve sağ kalan hastalar arasında anlamlı olarak farklıydı. 18 bağımsız değişkenle yapılan logistik regresyon analizi sonucunda düşük VKİ, düşük albümin, düşük EF, hiponatremi, düşük mutlak eosinofil sayısı, düşük FT3 toplu olarak kardiyovasküler nedenli ölümlerin % 81.8 inden sorumluydu. Mutlak eosinofil sayısı?20/mm3 olan hastaların ölüm oranı Eos sayısı>20/mm3 olan hastaların 4,8 katı idi (OR 4.8, % 95 CI: 2.12-10.86, p<0.001).Sonuç: Çalışmamızda akut dekompanse kalp yetersizliğinde prognozla ilişkili altı değer diğerlerine göre daha anlamlı saptandı: Düşük EF, düşük VKİ, hipoalbüminemi, serbest T3, hiponatremi, eosinopeni. Eosinopenin artmış sempato-adrenarjik aktivite artışına bağlı olduğu düşünüldü.Anahtar kelimeler: Kalp yetersizliği, mortalite, eosinofil
Subklinik hipotiroidi nedeni ile ilaç kullanmakta olan hastalarda levotiroksin tedavisinin lipid profili ve vücut kitle indeksi üzerine olan etkisinin incelenmesi
Amaç: Subklinik hipotiroidizm, serum serbest T4 ( fT4 ) ve serbest T3 ( fT3 ) düzeyleri referans aralıkta iken serum tiroid stimulan hormon ( TSH ) düzeylerinde hafif düzeyde artış ile tanımlanır. Bu hastalarda temel sorun tedavi alıp almayacaklarıdır. Birçok çalışmada, levotiroksin tedavisinin serum lipid düzeyleri ve kardiyak fonksiyonlar üzerine olumlu etkileri gösterilmiştir. Biz prospektif klinik çalışmamızda, son bir ay içinde tanı konulmuş ve tedavi başlanmış subklinik hipotiroidili hastalardaki metabolik değişiklikleri ve bunlara tiroksin tedavisinin etkilerini incelemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışma grubunu son bir ay içinde tanı konulan ve tedavi başlanmış subklinik hipotiroidili 36 hasta oluşturdu. 27 yeni tespit subklinik hipotiroidili hasta kontrol grubu olarak tedavisiz izlendi. Hastaların başlangıçta ve en az 3 ay sonra semptomları sorgulanıp, fizik muayeneleri yapıldı. Başlangıçta ve 3. ayda tedavi verilen ve tedavi verilmeyen hastaların tiroid fonksiyon testleri, lipid parametreleri ve vücut kitle indeksleri ( VKI ) karşılaştırıldı.Bulgular: Hastalar 32 ( % 88.8 ) kadın, 4 ( % 11.2 ) erkekten oluştu. Yaş ve VKI ortalamaları sırasıyla 44.66±13.34 yıl ve 29.96±5.99 kg/m² idi. Kontrol grubunda 23 ( %85.2 ) kadın, 4 ( %14.8 ) erkek vardı. Yaş ve VKI ortalamaları sırasıyla 42.51±11.66 yıl ve 30.68±5.61 kg/m² idi. 3. ayda hasta grubunda VKI 29.64±6.08 kg/m² olurken, kontrol grubunda VKI 30.93±5.76 kg/m² oldu. Başlangıçta hasta grubunda serum ortalama LDL kolesterol 127.55±44.69 mg/dl, kontrol grubunda ise 112.37±30.43 mg/dl idi. Tedavi almayanlara göre tedavi alanlarda ortalama LDL düzeylerinde başlangıca göre 3. ayda anlamlı bir azalma saptandı ( p=0.041 ).Sonuç: Biz bu çalışmada subklinik hipotiroidili hastalarda klinik hipotiroidi semptomlarının çoğu zaman mevcut olduğunu, hastalarda oluşan klinik ve metabolik değişikliklerin Levotiroksin tedavisi ile düzelebileceğini saptadık.Anahtar Sözcükler: Subklinik hipotiroidi, semptomlar, lipoproteinler.
Rutin laboratuar parametreleri, ilaç tedavileri ve cinsiyetin akut kalp yetmezliğinde görülen anemi ile ilişkisi
Amaç : Akut kalp yetersizliğindeki anemi ile rutin laboratuar parametreleri, ilaç tedavileri ve cinsiyet arasındaki ilişkiyi araştırmak.Gereç ve Yöntem : Akut kalp yetersizliği nedeniyle ardışık olarak hastanemize yatan 234 hasta(114 kadın,120 erkek) çalışmaya alındı.Anemi yapan comorbiditesi olanlar, kan transfüzyonu yapılanlar,anti-anemik tedavi alanlar dışlandı.Çalışma hastaları anemik ve non-anemik olarak iki guruba ayrıldı.Bu iki gurup demografik özellikler, hastaneye yatmadan önceki 3 ay boyunca kullanmakta olduğu ilaçlar, transtorasik ekokardiografi, hemogram, sCRP, eritrosit sedimantasyon hızı, proBNP,D-dimer ve rutin biyokimya analizleri açısından karşılaştırıldı. Ayrıca bu hastalar içerisinden rastgele seçilen 50 hastada ilave olarak hemosiderinuri, retikulosit sayımı ve direct coombs testi yapıldı. Anemik ve nonanemik gurup arasında anlamlı olarak farklı bulunan tum değişkenler, Binary Logistik Regresyon Analizi'ne(BLRA) tabii tutuldu.Bulgular : Çalışmamızda araştırdığımız parametrelerden 25 tanesi anemik ve nonanemik gurup arasında anlamlı olarak farklı bulundu.Bu parametrelerle yapılan BLRA sonucu 11 parametre birbirinden bağımsız ve anlamlı olarak AKY de görülen anemi ile ilişkili idi.Kadın cinsiyette 2.6 kat, kalsiyum kanal blokeri (KKB) kullananlarda 2.6 kat,Kronik renal yetmezliklilerde (KBY) 3.1 kat, daha düşük serum AST si olanlarda 3.6 kat, daha düşük düzeltilmiş serum kalsiyumu olanlarda 3.0 kat, daha düşük LDL kolesterolu olanlarda 2.6 kat, daha düşük ortalama corpuscular volume (MCV)'lilerde 2.5 kat,daha düşük ortalama corpuscular hemoglobine konsantrasyon (MCHC)lularda 2.5 kat, serum magnezyum düzeyi daha yüksek saptananlarda 2.6,daha yüksek pro BNP'lilerde 3.5 kat daha fazla anemi olduğu görüldü. Digoxin kullananlarda ise 4.2 kat daha az anemi görüldüğü saptandı.Hemosiderinüri 13 hastada pozitif olup, anlamlı olmayarak anemik grupta sıktı.Retikulosit indeksi anemik gurupta anlamlı olmayarak daha düşüktü.Direkt coombs testi hemoliz bulguları olmayan 3 hastamızda pozitif bulundu.Sonuç : Anemik akut kalp yetmezliği hasta gurubunda non anemik guruba göre kadın cinsiyet, KBY varlığı, KKB kullanımı anlamlı olarak daha sıktı.Yine anemik gurupta düzeltilmiş serum kalsiyumu, serum AST'si, LDL kolesterol, MCV, MCHC anlamlı olarak daha düşük, serum magnesiumu, proBNP anlamlı olarak daha yuksekti.Digoxin kullanımı ise anemik olmayan gurupta anemik guruba göre anlamlı olarak daha sıktı.Anahtar kelimler : Kalp yetmezliği, anemi
Ötiroid ve subklinik hipotiroidili Hashimoto hastalığında oksidatif stresin değerlendirilmesi
Amaç: Ötiroid Hashimoto (EH) ve subklinik hipotiroid Hashimoto(SHH) hastalığında oksidatif stres hakkında yeterli bilgi yoktur. EH ve SHH hastalarında oksidatif stresi şimdiye kadar bu tür çalışmalarda kullanılmamış oksidatif stres testleri ile araştırdık. Ayrıca Hashimoto hastalığı ile PON1 fenotipi arasında ilişki olup olmadığını değerlendirdik.Materyal ve Metot: 35 EH (34 kadın,1erkek), 33 SHH hastası (29 kadın,4 erkek) ve 38 kontrol (34 kadın,4 erkek) çalışmaya alındı. Kapsamlı biyokimya, rutin kan analizleri ve total antioksidan status (TAS), total oksidan status (TOS), oksidatif stres indeksi (OSI), arilesteraz(ARE), paraoksonaz (PON) , lipit hidroperoksit (LOOHs) ölçümleri yapıldı. Ayrıca PON1 fenotiplemesi yapıldı.Bulgular: TOS ve OSİ, EH ve SHH hastalarında kontrol grubundan anlamlı olarak olarak daha yüksekti (TOS için p=0.005, p=0.004; OSI için p=<0.001, p=<0.001 ).ARE, EH hastalarında anlamlılığa çok yakın olarak, SHH hastalarında anlamlı olarak kontrol grubundan yüksekti (p=0.059,p=0.024). PON, TAS ve LOOHs kontrol grubuna benzerdi. EH ve SHH hastaları tüm oksidatif stres parametreleri bakımından birbirine benzerdi. Ayrıca Hashimoto hastalarındaki PON1 fenotip dağılımını kontrol grubuna benzer bulduk (p:0.303).Sonuç: Hashimoto hastalarında TOS, OSİ ve ARE kontrol grubuna göre artmış bulundu; TAS, Paraoksonaz, ve LOOHs kontrollere benzer bulundu.Hashimoto hastalarında artmış OSİ, artmış TOS'a bağlıdır.Çünkü TAS kontrollere benzer bulunmuştur. EH ve SHH hastalarında PON1 enziminin molekül konsantrasyonunu gösteren ARE aktivitesi artmış, fakat paraoksonaz aktivitesi, artmış TOS sebebiyle LOOHs'u azaltmaya çalışırken tüketildiği için kontrol grubuna benzer bulunmuştur. Sonuçta lipid peroksidasyonu kontrollere benzer düzeyde bulunmuştur. EH ve SHH hastalarında oksidatif stres ve biyokimya parametreleri birbirine benzerdir. Yaptığımız PON 1 fenotiplendirmesinde, Hashimoto hastalığına predispozisyon oluşturan PON1 fenotipi tesbit etmedik.
Beta talasemi minörde trombosit aktivasyon markerları
Giriş-Amaç: Beta talasemi minörde (BTM) serebrovasküler ve kardiyovasküler iskemik olayların normal popülasyona göre daha seyrek görüldüğü tespit edilmiştir. Bunun sebebi tam olarak bilinmemektedir. Hatta bazı BTM'li hastalarda hemorajik eğilim olduğu gösterilmiştir. Bu hastaların in vitro ortamda bakılan trombosit agregasyon testlerinde azalmış trombosit fonksiyonları tespit edilmiştir. Buna dayanarak BTM'lilerde trombositlerin defektif (hipoaktif) olabileceğini bu yüzden serebrovasküler ve kardiyovasküler iskemik olayların daha seyrek görülebileceğini düşündük. Bu nedenle beta tromboglobulin (BTG), platelet faktör 4 (PF4), soluble P selektin (sPS) ve soluble CD40 ligand (sCD40L) kan düzeyini araştırdık. Materyal-Metod: BTM hastalarından uygun olan ve gönüllü olan 37 kişi ile; yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi (VKİ) bakımından benzer olan 41 kişiden oluşan kontrol grubunun karşılaştırıldığı kesitsel bir çalışma yapıldı. Bu gruplar komorbiditeler, sigara ve ilaç kullanımı açısından da karşılaştırıldı. Platelet aktivasyon markerlarını etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan komorbiditeler (esansiyel hipertansiyon ve tip 2 diyabetes mellitus hariç) ve ilaç kullanımları çalışmanın dışlama kriteri olarak değerlendirildi. Bulgular: Serum sCD40L ve sPS düzeyleri BTM grubunda anlamlı olarak düşük saptandı (p:0.009, p:0.010). BTG ve PF4 ise her iki grupta benzer olarak tespit edildi (p:0.497, p:0.507). Gruplar cinsiyet, yaş, VKİ, serum lipid profili, sigara kullanımı, Tip 2 DM, esansiyel hipertansiyon ve kullanılan ilaç cinsi ve sıklığı açısından da benzer olarak saptandı. Sonuç: Aterotrombozla ilişkisi BTG ve PF4'ten daha güçlü olduğu bilinen sCD40L ve sPS düzeylerinin BTM'li hasta grubunda daha düşük saptanması; BTM'li hastaların hipoaktif trombositlere sahip olmalarını destekleyebilir. Bu hipoaktif trombositler de serebrovasküler ve kardiyovasküler iskemik olayların BTM'li hastalarda genel popülasyona göre daha seyrek görülmesinin sebeplerinden biri olabilir.
Sistemik lupus eritematozusta antinötrofik sitoplazmik antikorların sıklığı, hastalık aktivetesi ve klinik-laboratuvar parametrelerle ilişkisi
ÖZET SÎSTEMİK LUPUS ERİTEMATOZUSTA ANTİNÖTROFİL SİTOPLAZMİK ; ANTİKORLARIN SIKLIĞI, HASTALIK AKTİVİTESİ VE KLİNİK-LABORATUVAR PARAMETRELERLE İLİŞKİSİ Antinötrofil sitoplazmik antikorlar (ANCA), nötrofîllerin lizozim içeriklerine karşı gelişen bir grup antikordur ve birçok inflamatuvar hastalıkta oluşur. Sistemik lupus eritematozus (SLE), değişik organ tutulumu ve birçok otoantikor oluşumu ile karakterize : otoimmün inflamatuvar bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı, SLE'li hastalarda ANCA ve hedef antijenlerinin varlığını belirlemek ve klinik bulgularla ve hastalık aktivitesi ile ilişkilerini değerlendirmektir. Çalışmaya 40 SLE'li hasta, 2 1 romatoid artrit (RA)'h hasta ve 1 9 sağlıklı kontrol (SK) alındı. SLE hastalık aktivitesi, SLE hastalık aktivite indeksi (SLEDAI) kullanılarak ölçüldü. ANCA araştırılması, indirekt immün flöresan (OF) yöntemi ve proteinaz 3 (PR3) ve myeloperoksidaz(MPO)için ELISA yöntemi kullanılarak yapıldı. ' UF ile 14 (%35) SLE'li ve 1 (%4.8) RA'h hastada pozitif boyanma saptarınken, hiçbir. ___ SK'de pozitiflik saptanmadı. SLE'li 41 hastadan 5'i (%12.5) anti-PR3'e; 3'ü (%7.5) ise anti- MPO'ya karşı pozitif reaksiyon verdi. RA'lıların 1'inde (%4.8) anti-PR3'e ve 2'sinde (°A8S) anti-MPO'ya karşı pozitiflik saptanırken, SK'lilerin hiçbirinde bu iki antijene karşı reaksiyon gözlenmedi. SLE'li hasta grubunda, HF-ANCA ile anti-PR3 ANCA ve anti-MPO ANCA arasında ilişki saptandı (sırasıyla, p=0.003 ve p=0.037). RA'lı hastalarda ÜF-ANCA ile anti- PR3 ANCA ve anti-MPO ANCA arasında ilişki yoktu (p<0.05). ANCA varlığı ile SLE'nin klinik bulguları ve aktivitesi ile ilişki saptanmadı. Sonuçlarımız, SLE'li hastaların serumlarında ANCA varlığını gösteriyorsa da, klinik bulgularla ve hastalık aktivitesi ile ilişkinin olmaması ANCA'nın olası rolleri için ileri çalışmaların yapılması gerektiğini düşündürtmektedir. Anahtar Sözcükler: Antinötrofil sitoplazmik antikorlar, Sistemik lupuş eritematozus IV
Behçet hastalığında serum eizinofil katyanik protein(ECP) düzeyleri ve hastalık aktivitesi ile ilişkisi
ÖZET BEHÇET HASTALIĞINDA SERUM EOZİNOFİL KATYONİK PROTEİN (ECP) DÜZEYLERİ VE HASTALIK AKTİVİTESİ İLE İLİŞKİSİ Bu çalışmada, Behçet hastalığında serum ECP düzeylerinin araştırılması ve klinik aktivite ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Uluslararası Behçet Hastalığı Çalışma Grubu (ISG) tam kriterlerini karşılayan ve herhangi bir ilaç tedavisi almayan 48 Behçet hastası (24 kadın, 24 erkek, yaş ortalaması 37.2+9.3 yıl) alındı. Hastaların 23 'ü aktif ve 25'i de inaktif idi. Hastalıklı kontrol grubu olarak 21 allerjik rinitli hasta (12 kadın, 9 erkek, yaş ortalaması 34.2+10.0 yıl) ve 21 sağlıklı birey (11 kadın, 10 erkek, yaş ortalaması 34.0 + 5.5 yıl) çalışmaya dahil edildi. Kolşisin tedavisi alan inaktif hastaların ilaçlan kan örnekleri toplanmasından on gün önce kesildi. Allerji veya parazitoz öyküsü olan veya aldığı tedavi kesilemeyecek durumda olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Tüm olgularda FEIA yöntemiyle serum ECP düzeyleri ölçüldü. Aktif Behçet hastalarının (ortalama + st sapma 47.1+46.1 ug/L) serum ECP düzeyleri, sağlıklı kontrol grubundan (62.9+30.5 ug/L) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük bulundu (p=0.003). Aktif Behçet hastalarının ortalama serum ECP düzeyleri, inaktif gruba kıyasla (65.7+46.3 ug/L) daha düşük saptandı ancak anlamlı istatistiksel farklı bulunmadı (p=0.079). Tüm Behçet olgularının ortalama serum ECP düzeyi (56.8+46.7 ug/L) ile kontrol grubunun ortalama değeri arasında fark görülmedi, fakat allerjik rinitli grubun ortalama değerinden (84.3+40.9 ug/L) anlamlı olarak düşük saptandı (p=0.005). Thl/Th2 dengesi, immün sistemde önemli rol oynar. Behçet hastalığında immün yanıtın Thl polarizasyonu lehine değiştiği gösterilmiştir. Th2 hücrelerden salman başta IL-5 olmak üzere bazı sitokinler eozinofil proliferasyonunu stimule ve eozinofil fonksiyonlarını aktive eder. Eozinofiller, immün yanıt regülasyonunda rol oynayan önemli immün modulator hücrelerdir. ECP, eozinofil aktivitesini ve turnover hızım yansıtan majör proteinlerdendir. Aktif Behçet hastalarında ortalama serum ECP düzeyinin düşük bulunması, aktif dönemde baskılanmış Th2 yanıtı ile açıklanabilir. Anahtar Kelimeler: Behçet Hastalığı, Eozinofil Katyonik Protein, Eozinofil, Thl-Th2 Polarizasyonu, IgE V
Behçet hastalarında serum beta-kemokin düzeyleri : ailevi akdeniz ateşi hastaları ile yapılan karşılaştırılmalı bir araştırma
ÖZET BEHÇET HASTALARINDA SERUM (3-KEMOKİN DÜZEYLERİ: AİLEVİ AKDENİZ ATEŞİ HASTALARI İLE YAPILAN KARŞILAŞTIRMALI BİR ÇALIŞMA Behçet hastalarında, p-kernokinlerinden serum RANTES, makrofaj inhibitor protein- la, monosit kemotaktik protein-1 düzeylerinin araştırılması, bulguların ailevi Akdeniz ateşi hastalannınkiyle karşılaştırılması planlandı. Hasta grubu olarak Uluslararası Behçet Hastalığı Çalışma Grubu kriterlerim karşılayan yaş ortalaması 38.95 ± 1.57 yıl olan, onu kadın, on-biri erkek 21 Behçet hastası (1 1 aktif, 10 inaktif), hastalıklı kontrol grubu olarak Tel Hashomer kriterlerinin karşılayan yaş ortalaması 34.3 ± 10.2 yıl olan (14 kadın, 13 erkek; 13'ü atakta, 14'ü inaktif) 27 ailevi Akdeniz ateşi hastasının ve sağlıklı kontrol olarak ta yaş ortalaması 37 ± 6.6 yıl olan (13 kadın, 14 erkek) 27 gönüllü bireyin serum örneklerinden bahsedilen p-kemokin düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Behçet hastalarında ortalama serum makrofaj inhibitor protein- la düzeyleri (ortalama ± SH, 126.80 ± 36.10 pg/ml) kontrollere göre (80.93 ± 43.38 pg/ml) anlamlı derecede yüksek bulunurken, ailevi Akdeniz ateşi grubununkinden (78.94 ± 29.24 pg/ml) farklı bulunmadı. Ortalama serum RANTES düzeyleri ve (sırasıyla Behçet, ailevi Akdeniz ateşi ve kontrol gruplarında ortalama ± SS, 123.06 ± 49.44, 112.02 ± 57.59, 100.49 + 43.86 ng/ml) ve ortalama monosit kemotaktik protein-1 düzeyleri (ortalama + SH; 1156.55 ± 205.84, 1003.53 ± 110.47 and 999.55 ± 111.77 pg/ml) gruplar arasında fark bulunmadı. Tüm Behçet hastalarında serum RANTES düzeyleri ile C-reaktif protein arasında anlamlı korelasyon (r = 0.458, p = 0.037, n = 21), serum makrofaj inhibitor protein-la ile C-reaktif protein arasında anlamlı negatif korelasyon bulundu (r = (-)0.452, p = 0.039, n = 21). Aktif Behçet hastalarında serum makrofaj inhibitor protein-la düzeyleri ile RANTES arasında anlamlı negatif korelasyon bulundu (r = -0.800, p = 0.003, n = 11). İnaktif behçet hastalarında serum monosit kemotaktik protein-1 seviyeleri ile C- reaktif protein (r = -0.703, p = 0.023, n = 10) arasında anlamlı negatif korelasyon bulundu. VIBehçet ve ailevi Akdeniz ateşi gruplarının ölçülen ortalama serum kemokin düzeylerinde aktif ve inaktif dönemlerde anlamlı olarak farklı değildi. Ölçülen kemokinlerin Behçet hastalığının patogenezinde rol oynayabileceği düşünüldü. Kemokinlerin doku ekspresyonlarının araştırılması serum düzeylerinden daha anlamlı sonuçlar verebilir. Anahtar sözcükler: Ailevi Akdeniz ateşi, Behçet hastalığı, kemokin, makrofaj inhibitor protein- 1, monosit kemotaktik protein-1, RANTES. VII
Mide adenokarsinomlarında tümör tomurcuklanmasının prognoz ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Mide kanseri, tanı ve tedavi olanaklarındaki gelişmelere rağmen maligniteye bağlı ölüm nedenleri arasında üçüncü sırada yer almaktadır. İnvazyon ve metastaza zemin oluşturduğu düşünülen tümör tomurcuklanmasının, birçok solid malignitede olumsuz bir prognostik faktör olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda, mide kanseri hastalarında klinikopatolojik özellikler ile tümör tomurcuklanması arasındaki ilişki ve tomurcuklanma düzeyinin prognoza olan etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Retrospektif olarak yapılan çalışmamıza, mide adenokarsinom tanılı toplam 104 hasta dahil edildi. Tanı anında metastatik olan veya histolojik olarak diffüz tip adenokarsinom olan hastalar dışlandı. Hematoksilen&Eozin ile boyalı preparatlar, ışık mikroskopisi altında tümör tomurcuklanması açısından değerlendirildi. Hastalar tomurcuklanma derecesine göre yüksek (≥10 tomurcuk) ve düşük (<10 tomurcuk) tomurcuklanma düzeyi olarak 2 gruba ayrıldı. Hastalar sağkalım ve nüks açısından değerlendirildi ve tümör tomurcuklanma derecesiyle ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Hastaların 62'sinde düşük, 42'sinde yüksek tomurcuklanma düzeyi görüldü. İlk tanı anından son takibe kadar olan ortalama süre, düşük tomurcuklanma düzeyi olan grupta (27 ay), yüksek tomurcuklanma düzeyi olan gruptan (17 ay) anlamlı olarak daha uzundu (p ˂ 0.05). Tümörün T evresi, N evresi, grade'i ve boyutu arttıkça yüksek tomurcuklanma oranı anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (p˂ 0.05). Perinöral invazyon oranı, yüksek tomurcuklanma düzeyi olan grupta düşük tomurcuklanan gruba göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p˂ 0.05). Yapılan tek değişkenli analizde yüksek tümör tomurcuklanması, 60 yaş üzeri tanı yaşı, düşük BMI, yüksek N evresi, lenfovasküler invazyon varlığı ve nüksün sağkalım süresi üzerine anlamlı etkisi gözlenmiştir (p ˂ 0.05). Çok değişkenli Cox regresyon analizinde, mortaliteyi predikte eden bağımsız risk faktörü olarak yüksek tomurcuklanma düzeyinin, 60 yaş üzeri tanı yaşının, lenfovasküler invazyon varlığının ve nüksün sağkalım süresi üzerine olumsuz etkisi gözlenmiştir (p ˂ 0.05). Sonuç: Çalışmamız mide kanserinde tomurcuklanma düzeyinin olumsuz bir prognostik faktör olduğunu destekler niteliktedir. Yapılacak daha kapsamlı çalışmalar, tedavi kararı ve prognozu öngörmede yol gösterici olabilir.
Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığında; total oksidan/ antioksidan seviyelerin araştırılması, bu seviyelerin böbrek fonksiyonlarıyla ilişkisi
Amaç: Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı (ODPBH), böbrek ve böbrek dışı organlarda kistlerle karakterize sistemik, ilerleyici bir hastalık olup, son dönem böbrek yetersizliğinin (SDBY) en yaygın kalıtsal nedenidir. Kalıcı bir tedavisinin olmaması ve sık görülen kardiyovasküler komplikasyonlar sebebiyle mortalitesi yüksek, önemli bir sağlık problemidir. Hastalığın şiddetini ve ilerlemesini hücresel düzeyde etkilediği öngörülen mekanizmalardan biri olan "oksidatif stres" vücuttaki oksidan-antioksidan dengesinin bozulması olarak tanımlanmaktadır. Çalışmamızın amacı, böbrek fonksiyonları korunmuş ODPBH olan hastalarda oksidatif stres belirteçleri olarak kabul edilen total antioksidan seviye (TAS) ve total oksidan seviyesinin (TOS) ölçülüp oksidatif stres indeksinin (OSI) hesaplanması; bunların benzer böbrek fonksiyonları olan sağlıklı gönüllüler ile karşılaştırılmasıdır. Böylece önemli bir hipertansiyon (HT) ve SDBY nedeni olan ODPBH'nin daha erken dönemlerinde oksidatif stresin artıp artmadığı konusunda bir fikir edinilip buna yönelik önlemler alınabilecek ve tedavi için yeni hedeflerin belirlenmesine zemin oluşturulabilecektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya ortalama tahmini glomeruler filtrasyonları (eGFR) normal olan 45 ODPBH (ortalama yaş 38 (39,9±11,0) )ve 45 sağlıklı kontrol (ortalama yaş 41 (40,2±11,3) ) grubu dâhil edildi. Yaş ve eGFR açısından anlamlı fark olmayan katılımcılarda, serumda TAS ve TOS düzeyleri kolorimetrik Erel yöntemi kullanılarak ölçüldü. OSI hesaplandı (TOS/TAS*100). İki grup bu parametreler açısından nonparametrik testler ile (Mann Whitney U) karşılaştırıldı. Ayrıca ODPBH grubu kendi içindeki farklılıklar açısından da değerlendirildi. Oksidatif stresin, HT, nefrolityazis varlığı, inflamasyon, böbrek hacmi ve kullanılan ilaçlar ile ilişkisi korelasyon analizi ile değerlendirildi. İstatistiksel analiz için p <0.05 değeri anlamlı kabul edildi.Bulgular: TOS, TAS düzeyleri ve hesaplanan OSİ için, iki grup arasında anlamlı farklı saptanmadı. TOS ve OSI düzeyleri, ODPBH tanılı olgularda sağlıklı kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmakla beraber, istatistiksel olarak anlamlı değildi (P>0,05). ODPBH grubunda oksidatif stres ile böbrek hacmi, HT varlığı, nefrolitiyazis, renin-anjiyotensin aldosteron sistem inhibitörü (RAASi) kullanımı açısından da anlamlı bir fark saptanmadı. ODPBH grubunda yapılan korelasyon analizine göre; Hb (r= 0,52 / p=0,001), kreatinin (r= 0,49 / p=0,001), ürik asit (r= 0,76 / p=0,0001), ferritin (r= 0,48 / p=0,001) düzeyleri ile TAS arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı. TAS ölçümü sonuçları eGFR ile negatif korelasyon gösterdi (r= -0,30/ p=0,042). OSİ düzeyleri ile üre (r=-0,32 / p=0,034) ve ürik asit (r=-0,30 / p=0,046) arasında anlamlı negatif korelasyon saptandı. Sağlıklı kontrol grubunda yapılan korelasyon analizine göre; TAS ile anlamlı pozitif korelasyon gösteren parametreler, yaş (r=0,363 / p=0,014), VKİ (r=0,420 / p=0,004), sistolik kan basıncı (r=0,523 / p=0,000) ve diastolik kan basıncı (r=0,304 / p=0,042), Hb (r=0,514 p=0,000), kreatinin (r=0,443 / p=0,002), parametreleridir. TAS ile anlamlı negatif korelasyon gösteren parametreler ise, eGFR (r=-0,372 / p=0,012), ESR (r=-0,185 / p=0,223), CRP (r=-0,295 / p=0,049) parametreleridir. Sağlıklı kontrol grubunda VKİ ile TOS arasında anlamlı pozitif korelasyon olduğu gösterildi (r=0,323 / p=0,031). Sonuç: Çalışmamız, erken evre ODPBH'da TAS, TOS, OSİ düzeyleriyle oksidatif stresin araştırılıp sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırıldığı, sonuçların diğer bulgularla ve hasta özellikleriyle korelasyonunun incelendiği ilk çalışmadır. Böbrek fonksiyonları korunmuş ODPBH tanılı olgularla sağlıklı kontrol grubu arasında TAS, TOS, OSİ düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. ODPBH'nin patogenez ve progresyonunda oksidatif stresin rolünün olup olmadığının neden sonuç ilişkisi gösterilerek ortaya konabilmesi için, daha büyük örneklem gruplarında daha fazla klinik çalışmaya ihtiyaç vardır. Elde edilecek bulguların anlamlı olması durumunda, tüm oksidatif dengeyi yansıtan TAS ve TOS ölçümlerinin bir takip belirteci olarak kullanılması hedeflenebilir. Ayrıca, ODPBH'de hastalığın erken aşamalarında uygulanabilecek koruyucu tedavi seçeneklerinin ortaya konması, potansiyel olarak ODPBH'li hastalarda genel kardiyovasküler olay ve mortalite riskini azaltabilecektir. Oksidatif stres belirteçleri ve biyokimyasal parametreler arasında bu çalışmada elde edilen anlamlı korelasyon sonuçları, biyoorganizmadaki oksidan ve antioksidan durumu etkileyen mekanizmaların aydınlatılmasında ileri çalışmalara bir zemin oluşturabilir.
Kabergolin kullanan prolaktinoma tanılı hastalarda prolaktin düzeyi ile kitle boyutunun incelenmesi
Giriş ve Amaç: Hipofiz bezinin laktotrof hücrelerinden köken alan ve prolaktin sekresyonu yapan prolaktinoma, en sık görülen fonksiyonel hipofiz tümörüdür ve genellikle benign karakterdedir. Diğer hipofiz adenomlarının aksine prolaktinomada ilk tercih medikal tedavidir. Tedavide kullanılan dopamin agonistleri (DA) ile prolaktin düzeylerinde azalma ve sağlanan hormon düzeyinin normalizasyonun devamı ile hastaların semptomlarında düzelme, yaşam kalitesinde iyileşme ve kitle boyutunda küçülme sağlanmaktadır. Bu çalışmada amacımız, kabergolin kullanan prolaktinoma tanılı hastalarda prolaktin düzeyi ile kitle boyutunda meydana gelen değişimin incelenmesidir. Materyal ve Metod: 2010-2019 yılları arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Kliniği'ne başvuran prolaktinoma tanısı alan hastalar ile yapılan retrospektif çalışmaya, 18-80 yaş arasındaki kadın ve erkek toplam 93 hasta kabul edilmiştir. Prolaktinoma tanısı alan bu hastalara kabergolin tedavisi başlanmıştır. Hastaların başlangıç ve kabergolin tedavisi altındaki poliklinik takiplerinde her üç ayda bir (0, 3, 6, 9, 12. ay ) prolaktin hormon düzeyleri incelenmiştir. Tedavisini düzenli kullanan kişilerde 3 ayda bir bakılan prolaktin hormon düzeyi normal (5-20 ng/ml, kadınlar için üst limit 25 ng/ml ) ve suprese (<5 ng/ml) aralıkta izlenenler çalışmaya alınarak, takiplerinde normalin üstünde prolaktin düzeyi saptanmış olan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Belirtildiği üzere, hastalar prolaktin düzeyinin seyrine göre suprese ve normal grup olarak ayrılmıştır. Prolaktinoma tanısı için çekilen hipofiz MRG (Magnetik rezonans görüntüleme) ile saptanan kitlenin uzun aksı değerlendirilerek başlangıç kitle boyutu ve tedavinin 12. ayında incelenen kitle boyutu Statistical Package For Social Sciences for Windows a (SPSS) kaydedilmiştir. Boyutu 10 mm altında olanlar mikroadenom, 10 mm ve üstü olanlar makroadenom olarak değerlendirilmiştir. Kabergolin tedavisi ile bir yıllık tedavi sonunda çekilen MRG'de kitle boyutunda regresyon olup olmadığı incelenmiştir. Takiplerinde suprese ve normal prolaktin düzeyleri olan hastalarda kitlede meydana gelen küçülme oranı (%) hesaplanarak birbirleriyle karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya alınan hastalarda; prolaktin düzeyi suprese ve normal gruptaki hastalarda tedavi sonunda meydana gelen kitle boyutlarındaki değişim oranı karşılaştırıldığında, suprese grupta belirgin olarak kitlenin daha fazla oranda küçüldüğü tespit edilmiştir (p=0,013). Sadece kadın hastaları ele aldığımızda, kadınlar arasında suprese olan grupta kitle boyutundaki azalma oranı anlamlı derecede daha fazla olduğu görülmüş (p=0,013) olup erkek hastalarda bu ilişki kurulamamıştır (p=0,548). Hastaların tedavi öncesi kitle boyutları incelendiğinde, makroadenomu olan vakalardaki başlangıç prolaktin düzeyleri, mikrodenom saptananlara kıyasla belirgin olarak daha yüksek bulunmuştur (p=0,001). Bir yıllık tedavi sonunda kitle boyutunda meydana gelen azalma oranına baktığımızda mikroadenom ve makroadenom arasında istatistiksel olarak bir fark gözlenmemiştir. Ancak mikroadenomu olan hastalar ayrı incelendiğinde, suprese grupta normal gruba göre anlamlı ölçüde başlangıca göre kitle boyutundaki azalma oranın daha fazla olduğu görülmüştür (p=0,004). Sonuç: Bu çalışmada kabergolin tedavisi ile meydana gelen kitle boyutlarındaki azalma oranları, prolaktin supresyonu sağlanan ve prolaktin normal aralıkta izlenenler arasında karşılaştırılmıştır. Prolaktin suprese olan grupta bir yıllık tedavi sonunda kitle boyutunda azalma oranı %52,78, normal grupta ise bu oran %35,60 saptanmış olup istatistiksel olarak anlamlı tespit edilmiştir. (p=0,013).
Anti nükleer antikor pozitifliği bulunan hastalarda oto antikorların ve hematolojik parametrelerin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Sistemik otoimmün hastalıkların toplumdaki sıklığı %1 ila 2 arasında olup önemli bir morbidite ve mortalite sebebidir. Bu nedenle sistemik otoimmün hastalıkların erken tanısı önem taşımaktadır. Sistemik otoimmün hastalıkları destekleyen klinik bulguları olan hastalarda tanısal amaçlı, şüpheli klinik bulguları olan hastalarda ise bazı hastalıkları dışlamak için ve otoimmün hastalığı olan hastaları sınıflandırmak için ANA testi yapılması faydalıdır. HEp-2 hücreleri kullanılarak gerçekleştirilen indirekt immünfloresan (IIF) yöntemi, ANA saptanmasında kullanılan en duyarlı ve altın standart yöntemdir. ANA testinin sonuçlarında titre ve boyama modeli önem taşımaktadır. Güncel kılavuzlar sistemik otoimmün hastalık tanısı için ANA sınır değeri olarak 1/160 titreyi öngörmektedir. ANA testinin yüksek titrede bulunması, otoimmün hastalık açısından uyarıcıdır ancak tek başına tanı koydurucu değildir. IIF testi ile ANA pozitifliği saptanan hastalarda, antijen tipinin ortaya çıkarılması ve IIF testinin doğrulanması amacıyla; immünoblot ve ELISA testi önerilmektedir. Çalışmamızın amacı; ANA pozitif bulunan hastaların, ANA titresinin değerlendirilmesi, ANA boyanma paternlerinin belirlenmesi ve ANA subtiplerinin tayini ile birlikte ANA titrelerine göre sitopeni gelişme ihtimalinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Yöntem: Bu çalışmamıza, IFA yöntemi ile çalışılan ANA testi 1/160 titre ve üstünde pozitif saptanan 622 hasta dahil edilmiştir. Anti-ds DNA ve ENA profili (SS-A, SS-B, SCL-70, anti-SM, SM-RNP, anti sentromer, ENA nükleozomu, anti-ribozomal-P protein) içerisinden en az 3 ANA subtipi çalışılan 18 yaş üzeri kişilerin sonuçları retrospektif olarak taranmıştır. Hastaların demografik ve laboratuar verileri ile ANA titre ve paternleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: ANA pozitif saptanan 622 hastanın, 539 (%86,7)'u kadın, 83 (%13.3)'ü erkek idi. Hastaların yaş ortalaması 46,7 saptanmıştır. Bu hastaların 565 (%90,8)'i nükleer patern, 56 (%9)'sı sitoplazmik patern ve 1 (%0,16)'i mitotik boyanma paterni göstermiştir. 168 kişide (%27) 1/160 titre, 153 kişide (%24,5) 1/320 titre, 101 kişide (%16,2) 1/640 titre, 79 kişide (%12,7) 1/1280 titre ve 121 kişide (%19,4) 1/2560 titre saptanmıştır. 1/640 ve üzerindeki titreler ile 1/640 altındaki titreler karşılaştırıldığında, hemoglobin, lökosit, trombosit, kreatinin, AST, ALT, CRP, Anti-TG, Anti-TPO, C3 ve C4 değerleri ile anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. ANA titresi ile sedimantasyon, RF ve AMA ile pozitif yönlü korelasyon saptanırken lökosit, hemoglobin ve C3 ile negatif yönlü korelasyon saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda ANA pozitifliği kadınlarda daha sık saptanmıştır. Yaş dağılımı literatürle uyumlu olarak 46,7 saptanmıştır. ANA titresi arttıkça sistemik otoimmün hastalıklar daha sık görülmektedir. Çalışmamızda en sık IFA boyanma paterni olan nükleer homojen ve ince benekli boyanmalar bulunmuştur. En sık saptanan ANA subtipleri ise SSA ve SSB idi. Sistemik otoimmün hastalık düşünülen ve ANA pozitifliği bulunan hastalarda, immünblot ve ELISA yöntemi ile anti-dsDNA ve anti-ENA profili çalışmanın erken tanı ve hasta takibinde klinik olarak yararlı olacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: otoimmün hastalık, antinükleer antikor, IFA, ELİSA
Meme kanserinde VEGF-C ekspresyonu ve klinik önemi
ÖZET MEME KANSERİNDE VEGF-C EKSPRESYONU VE KLİNİK ÖNEMİ Tümör hücrelerinin anjiyojenik fenotipe sahip olmaları halinde klinik davranışları değişir ve agressif seyir gösterirler. İnsan vücudunda tanımlanmış çok sayıda anjiyojenik faktör mevcuttur. Bunların içinde en önemlisi vasküler endotelyal büyüme faktörleridir. Lenfanjiyogenez, yakın geçmişten itibaren ayrıntılı olarak incelenmeye başlanmıştır. Özellikle VEGF-C ligandının güçlü lenfanjiyojenik etkiye sahip olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Lenfanjiyogenez, tümörde lenfo vasküler invazyon, bölgesel lenf nodlarına metastaz ve uzak organ metastazlanın gelişiminde önemli rol oynayan bir süreçtir. Bu bilgiler ışığında, meme kanserinde lenfanjiyogenezin güçlü bir stimülam olan VEGF-C ile diğer klasik klinikopatolojik prognostik ve/veya prediktif faktörler arasında bir ilişkinin olup olmadığı araştırıldı. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı'nda 1994 ile 2003 yıllan arasında takip ve tedavi edilen ve Patoloji Anabilim Dalı tarafından histopatolojik olarak meme kanseri tanısı konulan olgulardan 217'si çalışmaya dahil edildi. VEGF-C ekspresyonu immünohistokimyasal yöntemlerle değerlendirildi. Tümör hücrelerindeki sitoplazmik boyanma derecesi dikkate alındı. Tümör evresi, gradı, aksiller lenf nodu tutulumu, östrojen ve progesteron reseptör durumu, c-erb-B2, lenfovasküler invazyon gibi parametrelerle VEGF-C ilişkisi incelendi. VEGF-C düzeyleri ile hiçbir parametre arasında istatistiksel anlam ifade eden bir ilişki saptanmadı. Bu durum birkaç şekilde açıklanabilir; VEGF-C ekspresyonunu saptamaya yönelik yöntemler arasında bir standardizasyon sağlanamamıştır. VEGF-C ligandının lenfanjiyojenik etkisi, farklı ve nonfonksiyonel VEGFR-3 varyantları olması nedeniyle, her zaman belirgin olmayabilir. Ek olarak, incelediğimiz hasta popülasyonunun heterojen olması ve bazı hastalardaki veri eksikliğinin de sonuçlara olumsuz katkıda bulunmuş olabileceği kanısına varılmıştır. Anjiyogenez/lenfanjiyogenez ve prognoz arasındaki ilişkiyi daha iyi gösterebilmek için, standart hale gelmiş yöntemlere ve daha geniş, homojen hastalardan oluşan gruplarla yapılacak prospektif çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Sözcükler: anjiyogenez, lenfanjiyogenez, meme kanseri, prognoz, VEGF-C
Yoğun bakım ünitelerinde çalışan hemşirelerin anksiyete düzeyleri ve nedenlerinin belirlenmesi
ÖZET Yoğun Bakım Ünitelerinde Çalışan Hemşirelerin Anksiyete Düzeyleri ve Nedenlerinin Belirlenmesi 19. yüzyıldan beri gündemde olan stres ve anksiyete yaşamın her hangi bir döneminde insan hayatını değişik derecelerde etkileyen kavramlardır. Stres, organizmanın fiziksel ve ruhsal sınırlarının tehdit edilmesi ve zorlanması ile ortaya çıkan bir durum olup, canlının kendini korumasına yönelik vücudun gösterdiği bir tepki mekanizmasıdır. Anksiyete, bilinmeyen ve anlaşılamayan bir tehlikeyi bekleme ve bunun ortaya çıkardığı huzursuzluk ve gerginlik hissidir. Anksiyetenin sürekli yaşanması sonucunda fiziksel, ruhsal ve sosyal sorunlar ortaya çıkar. Hemşirelik bakımının üst düzeyde verilebilmesi için hemşirelerin fizyolojik, psikolojik ve sosyal yönden sağlıklı olması gerekir. Özellikle yoğun bakımlarda hastaların iyileşmesinde önemli yeri olan hemşirelik bakımının kalitesinin yükselmesi, hemşirelerin anksiyete düzeylerinin azaltılması ile yakından ilişkilidir. Bu çalışma; yoğun bakım ünitelerinde çalışan hemşirelerin anksiyete düzeyleri ve nedenlerini araştırmak için planlanmıştır. Araştırmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balçak Hastanesi, T.C. Sağlık Bakanlığı Adana Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Başkent Üniversitesi Adana Araştırma ve Uygulama Hastaneleri yoğun bakım ünitelerinde gündüz çalışan 120 hemşire dahil edilmiştir. Veriler hemşirelerin sosyo-demografik özelliklerini gösteren, yoğun bakımlardaki durumlarını belirten ve anksiyete düzeylerini ölçen Durumluk- Sürekli Kaygı Envanterini ile toplanmıştır. Sonuçlar SPSS for Windows programında yüzdelik, Ki-Kare, Pearson, Spearman Mann-Whitney Test, T-Testi, Oneway- Annova testleri uygulanarak analiz edilmiştir. Hemşirelerin yaş ortalamasının 27.3, mesleki deneyim yık ortalaması 7.3, haftalık ortalama çalışma süresi 50.7, en fazla %75.0'ının AÖF/SML/Ön Lisans mezunu olduğu, %60.8'inin çocuğunun olmadığı, %37.5'inin eş ve çocuğu ile yaşadığı,%69.2'sinin gelir düzeyinin orta olduğu, %51.7'sinin mesleğini isteyerek seçtiği, %75.8'inin mesleğini severek yaptığı, %23.3'ünün çocuk yoğun bakım ünitelerinde çalıştığı, %56.7'sinin 1-3 yıllık olduğu, %72.5'inin çalıştığı üniteden memnun olduğu, %55.8'inin kendi isteği ile çalıştığı, %96.7'sinsn yoğun bakım ünitelerinde çalışmanın kaygı düzeylerini artırdığını düşündükleri, durumluk anksiyete puanı ortalamasının 43.9±9.5, sürekli anksiyete puanı ortalamasının 44.5±8.4 olduğu, durumluk ve sürekli anksiyete puanları ile yaş, mesleki deneyim yık, yoğun bakımdaki çalışma süresi ve haftalık çalışma süresi arasında korelasyon olmadığı, durumluk ve sürekli anksiyete puanları ile mesleği severek yapma durumları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunduğu görülmüştür.(p>0.05) Bu çalışmanın sonunda, hemşirelerin orta düzeyde anksiyetelerinin olduğu, mesleğini sevmeyerek yapma ve yoğun bakım ünitelerinde çalışmanın anksiyete düzeylerini artırıcı etki gösterdiği görülmüştür. Sonuçlar değerlendirildikten sonra, hemşirelerin anksiyete düzeylerini azaltarak daha etkili ve kapsamlı bir hemşirelik bakımı verebilmek için eğitimde kullanılacaktır. Anahtar Sözcükler:Hemşirelik, Stres, Anksiyete, Yoğun Balom xı
65-80 yaş arası ve 80 yaş üzeri hasta gruplarında akut böbrek hasarı gelişimi için risk faktörleri ve böbrek sağkalımı üzerine etki eden faktörler
Giriş ve Amaç: ABH, böbrek fonksiyonundaki ani bozulma sonucu vücutta azotlu atık ürünlerin birikimi, ekstraselüler sıvı, elektrolit ve asit baz dengesinde bozulma gibi böbrek fonksiyon bozukluğunun diğer sonuçlarının da olduğu bir klinik tablodur. Yaşlı popülasyonda gerek risk faktörleri, gerek etiyoloji, klinik bulgular, gerekse sonlanım genç hastalardan farklılıklar gösterebilir. Çalışmamızın amacı 65 yaş ve üzeri hastalarda ABH risk faktörlerini belirlemek, hastalığın seyrine etki eden faktörleri ve sonlanımının belirleyicilerini tespit etmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 65 yaş ve üzeri olup ABH nedeniyle yatışı yapılan veya yatış sürecinde ABH gelişen hastalar değerlendirilmiştir. 65 yaş altı olan veya onam vermeyen hastalar dışlanmıştır. Dahil edilen hastalarda ABH'nin olası nedeni/nedenleri, yatış neden(ler)i, komorbid hastalıklar, hastaların kullanmakta oldukları ilaçlar, ABH tanısından sonra takip süreleri, yatış süresince böbrek fonksiyonları üzerine etki edebilecek ilaç veya tıbbi uygulamalar, taburcu tarihindeki kan basıncı, serum üre ve kreatinin düzeyleri ile tGFH kaydedilmiştir. İleri yaşlı olarak tanımlanabilecek 80 yaş üzeri hastalar ile 65-80 yaş arası hastalar çalışma parametreleri açısından karşılaştırılmıştır. Bağımsız iki grupta sayısal değişkenlerin karşılaştırmaları normal dağılım koşulu sağlanmadığından Mann Whitney U testi ile yapılmıştır. Gruplarda oranlar Ki Kare testi ile analiz edilmiştir. Sağkalım oranları Kaplan Meier Analizi ile hesaplanmıştır. Risk faktörleri Cox regresyon analizi ile incelenmiştir. İstatistiksel alfa anlamlılık seviyesi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 196 hasta dahil edilmiştir (103 kadın, 93 erkek). Ortalama yaş 72,5±4,4 yıl saptanmıştır. 148 hasta 65-80 yaş arası iken 48 hasta 80 yaş üzeri idi. Hastaların 83'ünde (%56,1) altta yatan KBH mevcuttu. Hastaların bazal kreatinin düzeyleri 1,30±0,57 mg/dl, tanı anında kreatinin düzeyi 3,43±4,35 mg/dl, sistolik ve diyastolik kan basıncı ortalamaları 125,9±31,6 mmHg ve 68,8±17,7 mmHg idi. Hastaların 100'ünde (%51,0) evre-2, 53'ünde (%27,0) evre-3 ve 43'ünde (%21,9) evre-1 ABH olduğu tespit edilmiştir. Yaş grupları ABH evresi açısından benzer bulundu. ABH etiyolojisi en sık prerenal nedenler (%56,6) olarak kaydedilmiştir. Yaş alt grupları arasında etiyoloji temel grupları açısından fark saptanmamıştır. Prerenal nedenlerden en sık olanının oral alım eksikliğine bağlı dehidratasyon (%29,1) olduğu, intrinsik renal nedenlerden en sık olanının nefrotoksin maruziyeti (%26,0) olduğu görülmüştür. En sık üç yatış nedeni genitoüriner sistem hastalıkları, infeksiyonlar ve kardiyovasküler sistem hastalıkları olarak tespit edilmiştir. 80 yaş üzeri olan hastalar arasında ise en sık yatış nedeni infeksiyonlar olup bunu genitoüriner sistem hastalıkları ve kardiyovasküler hastalıklar takip etmiştir. Yaş grupları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. En sık üç komorbid hastalık sırasıyla hipertansiyon, DM ve KBH olup yaş gruplarının analizinde 80 yaş üzeri grupta bu sıralama hipertansiyon, KBH ve iskemik kalp hastalığı şeklinde idi. Ancak fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. En sık kullanılan üç ilaç grubu sırasıyla beta blokerler, diüretikler ve RAAS blokerleri idi. Yaş grupları arasında ilaç grupları açısından fark yoktu. Hastaların taburcu oldukları sıradaki sonlanımları incelendiğinde toplam hasta grubunda %74,9 hastada iyileşme (%40,3 tam ve %34,6 kısmi) tespit edilirken %9,6 hasta diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği hastası olarak taburcu olmuş, %15,3 hasta ise hayatını kaybetmiştir. 65-80 yaş arası grupta hasta sonlanım durumları incelendiğinde zeminde KBH olan hastalarda tam iyileşmenin daha az, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliğinin daha sık ve ölüm sıklığının ise daha düşük olduğu görüldü (p<0,021). Sepsis mevcut olan hastalarda ölüm oranının belirgin yüksek olduğu tespit edildi (p<0,001). ABH evresi ilerledikçe tam iyileşme oranının azaldığı, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği ve ölüm sıklığının ise arttığı görülmüştür(p<0,001). Yatış nedeni genitoüriner sistem hastalıkları olan hastalarda tam iyileşmenin daha az, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliğinin daha çok, ölümün ise daha az sıklıkta görüldüğü tespit edilmiştir (p<0,003). Malignitesi olan hastalarda iyileşme oranlarının daha düşük olduğu, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği ve ölüm sıklığının ise daha sık olduğu saptandı (p<0,023). Beta bloker kullanan hastalarda mortalite daha düşüktü (p<0,025). Nonoligürik hastalarda iyileşme oranlarının daha yüksek, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği ve ölüm oranının ise daha düşük olduğu saptandı (p<0,001). 80 yaş üzeri grupta cinsiyet, etiyoloji, ABH evresi, komorbid hastalıklar, oligüri olmasına göre yapılan alt grup analizlerinde sonlanım açısından fark saptanmadı. Dihidropiridin grubu kalsiyum kanal blokeri kullanan hastalarda ölüm oranının daha düşük olduğu (p<0,033), RAAS blokeri (p<0,031) veya beta bloker (p<0,006) kullanan hastalarda kısmi iyileşmenin daha sık, tam iyileşmenin daha az olduğu, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği ve ölüm oranlarının ise daha fazla olduğu dikkat çekti. Cox regresyon analizi ile iyileşme olmaması (diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği veya ölüm) için başlıca risk faktörleri 65-80 yaş grubunda aminoglikozid kullanımı (p<0,001) ve DM varlığının (p<0,032); 80 yaş üzeri grupta ise kalp yetersizliğinin olması (p<0,004), yatış endikasyonunun kardiyovasküler hastalıklar olması (p<0,001) ve kolistin kullanımı (p<0,026) idi. 65-80 yaş grubunda hastanın nonoligürik olmasının iyileşmeme riskini azalttığı (p<0,003); 80 yaş üzeri grupta ise etkisinin olmadığı görülmüştür (p<0,078). ABH evrelerinin 80 yaş üzeri grupta etkisi görülmezken, 65-80 yaş grubunda evre-2 ABH'nin evre-3 ABH ile kıyaslandığında koruyucu etkisi olduğu görülmüştür (p<0,009). Cox regresyon analizi ile ölüm ile ilişkili faktörler incelendiğinde aminoglikozide bağlı ABH'de ve nondihidropiridin grubu KKB kullananlarda riskin daha yüksek, nonoligürik seyredenlerde ise daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Çok değişkenli analizde ölüm veya diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği için zeminde KBH olması (p<0,048) ve hastanın nonoligürik olmasının (p<0,005) koruyucu etkisi olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Geriatrik popülasyon pek çok nedenle ABH'ye karşı daha savunmasızdır. Bu hasta grubunda ABH prognozu daha kötü olup çalışmamızda da raporladığımız gibi diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği ve mortalite oranları yüksektir. Özellikle sepsis, kalp yetersizliği gibi sistemik hastalıklar ve nefrotoksik ilaç kullanımı ABH gelişimini tetikleyebildiği gibi prognozu da olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle geriatrik hasta popülasyonunda ilk hedef ABH'den korunmak olmalıdır. Bu amaçla tüm klinisyenlerin hedefleri komorbid hastalıkların etkin tedavisi, nefrotoksik ajanlardan kaçınmak, çoklu ilaç kullanımından kaçınmak, ilaç dozları ve uygulamaları konusunda dikkatli olmaktır. Diğer önemli nokta ise yaşlı hastalarda en sık ABH nedeni olarak raporlanan dehidratasyon konusunda farkındalığın yüksek olması, volüm durumunu etkileyebilecek diüretikler gibi ilaç gruplarının doz titrasyonlarının çok dikkatli yapılması, sıkça görülen geriatrik sendromlarda karşımıza çıkabilecek oral alım eksiklikleri ile başa çıkma yöntemlerinin aranmasıdır. Anahtar sözcükler: Akut böbrek hasarı, kronik böbrek hasarı, yaşlılık, mortalite, sepsis, dehidratasyon.
Akromegali tanılı hastalarda diş ve diş eti hastalık bulgularının ve periodontit sıklığının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Akromegali, büyüme hormonu (BH) ve insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF-1)'in aşırı üretiminden kaynaklanan, birden çok sistemi etkileyen nadir görülen bir hastalıktır. Akromegalide sistemik tutulumları ile ilgili birçok çalışma yapılmıştır. Ancak diş ve diş eti hastalık bulgularının değerlendirildiği çalışmalar kısıtlıdır. Çalışmamızda akromegali tanılı hastalardaki diş ve diş eti hastalık bulgularının ve periodontit sıklığının tespit edilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Çalışmamız prospektif vaka kontrol çalışmasıdır. 35 akromegali tanılı hasta ve 35 sağlıklı gönüllü çalışmamıza dâhil edilmiştir. Bezmialem Vakıf Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji bölümüne diş muayenesi yapılmıştır ve elde edilen verilerle periodontitis teşhisi ve sınıflandırılması yapılmıştır. Akromegali grubundaki hastaların akromegali tanı yaşı, hastalık süresi, son ölçülen BH ve IGF-1 değeri, akromegali tedavileri kaydedilmiştir. Bulgular: Dolgulu diş sayısı 2 grupta karşılaştırıldığında sağlıklı kontrol grubunda daha fazla olacak şekilde istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Eksik ve çürük diş sayısı akromegali grubunda daha fazla sayıda olmasına rağmen karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Akromegali grubunda 35 hasta (%100) periodontitis tanısı aldı. Sağlıklı kontrol grubunda 19 kişi periodontitis tanısı aldı. Sağlıklı diş eti, gingivitis, periodontitis varlığı iki grupta karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı saptandı (p: <0,01). Periodontitis evresi ile hastalık süresi (p<0,01) ve periodontitis derecesi arasında (p<0,01) pozitif yönlü istatistiksel anlamlı ilişki bulundu. Sonuç: Akromegali grubunda periodontitis sıklığının fazla olması dolaşımdaki IGF-1 ve BH'nun periodontal doku üzerinde anabolik etkisiyle inflamasyonu kolaylaştırıcı etken olması ve hastalığın uzun seneler kümülatif etkisiyle periodontitis oluşumuna zemin hazırlamasıdır. Diş hekimlerinin akromegalideki ağız diş bulgu bilgisi artması ile tanı konma süresi kısalabilir. Akromegali hastalarının diş muayenesine yönlendirmesiyle diş patolojilerinin erken saptanması sağlanabilir. Anahtar Sözcükler: akromegali, periodontitis, diş ve diş eti hastalıkları
COVID-19 pandemisi öncesinde ve pandemi döneminde lenfoma tanısı alan hastaların evrelerinin ve sosyodemografik özelliklerinin karşılaştırılması
Amaç: Lenfomalar B lenfosit, T lenfosit veya NK hücrelerinin klonal aşırı çoğalması ile oluşan erken aşamada saptandığında kür olma ihtimali olan tümörlerdir. Evrelemede gözden geçirilmiş Ann Arbor kriterleri (Lugano sınıflaması) kullanılır. COVID -19 pandemisi dünyada yaygın bir sorun oluşturmuş, sağlık sektörü başta olmak üzere pek çok alanda hizmetleri sekteye uğratmıştır. Tüm hastalıklarda olduğu gibi malign hastalıklarda da tarama, tanı ve tedavi sürecinin her aşamasında aksamalar olmuştur. Çalışmamızda pandemi döneminde Lenfoma hastalarının ileri aşamada tanı alma, daha geç hastaneye başvurma ihtimalini araştırmayı amaçladık. Yöntem:Retrospektif olarak yaptığımız çalışmamıza Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Hematoloji polikliniğine başvuran, pandemi döneminde (Mart 2020-Mart 2022) 143 ve pandemi öncesi dönemde (Mart 2012- Mart 2020) 502 olmak üzere 645 lenfoma hastası dahil edildi. 138 HL ve 507 NHL hastasının yaş, cinsiyet, lenfoma tipi, evre, B semptomları, dalak ve kemik iliği tutulumu bilgilerine ulaşıldı. Pandemi sonrası dönemdeki iki yılda başvuran hastalar; hem pandemi öncesindeki iki yıl başvuran hastalar (Mart 2018-Mart 2020) ile hem de pandemi öncesi dönemde başvuran tüm hastalar (2012 mart-2020 mart) ile istatistiksel olarak karşılaştırıldı Bulgular :Tüm hastaların %68'inin ileri evrede tanı aldığını saptadık. Sıklık sırasına göre evre dağılımları: Evre 1 (%8,6), Evre 2 (%22,9), Evre 3 (%22,6), Evre 4 (%46). HL tanılı hastalardan hem pandemi öncesi 2 yılda başvuranlar hem de pandemi öncesi tüm hastalar, pandemi dönemi hastalarla, cinsiyet, evre, B semptomu, kemik iliği ve dalak tutulumu açısından karşılaştırıldı, istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). HL hastalarında pandemi sonrası hastalarının yaş ortalaması pandemi öncesinden istatistiksel olarak anlamlı oranda düşük saptandı. Nodüler lenfosit predominant HL pandemi sonrasında yüksek saptandı (p=0,036). NHL tanılı hastalardan hem pandemi öncesi 2 yıldaki hem de pandemi öncesi tüm hastalar, pandemi dönemi hastalarla yaş, cinsiyet, evre, kemik iliği tutulumu açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Dalak tutulumu pandemi sonrası daha yüksek orandaydı (p<0,001). NHL alt tiplerinden alt tiplendirmesi yapılamamış B hücreli yüksek dereceli(agresif) lenfoma pandemi sonrasında anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p<0,001). Sonuç: HL hastalarında pandemi sonrası hastalarının yaş ortalamasının düşük saptanması pandemi tedbirleri nedeniyle ileri yaştaki nüfusun daha izole kalmasına ya da yaşlı nüfusun Covid-19 enfeksiyonu nedeniyle lenfoma tanısı almadan vefatına bağlı olabilir. HL alt tiplerinden nodüler lenfosit predominant HL pandemi sonrasında istatistiksel olarak yüksek bulunsa da pandemi öncesi ve sonrası hasta sayısının az olması nedeniyle genellenememektedir. Pandemi sonrasında NHL hastalarında alt tiplendirmesi yapılamamış B hücreli yüksek dereceli lenfomanın daha fazla görülmesinin ve dalak tutulumunun artmasının hastaların Covid-19 enfeksiyonu geçirmesi ile ilişkili olabileceğini düşünmekteyiz.
Bezmialem Vakıf Ünıversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Nefroloji Kliniğinde tedavisi yapılan primer glomerüler hastalık tanılı hastaların tedavi sonuçları
Giriş ve Amaç: Primer glomerüler hastalıklar (PGH) nefroloji pratiğinde önemli bir yere sahip olup ülkemizde son dönem böbrek yetersizliği nedenleri arasında üçüncü sırada yer almaktadır. Birbirinden farklı etiyolojileri, klinik ve laboratuvar bulguları ve sonlanımı olan farklı primer glomerüler hastalık tipleri mevcuttur. Farklı toplumlarda farklı glomerüler hastalıkların klinik özellikleri ve tedavi yanıtları farklılıklar gösterebilmektedir. Bu özellikleri bilmek etkin tedavi yaklaşımını geliştirmek açısından önem taşımaktadır [1]. Çalışmanın amacı, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi (SUAM) Nefroloji Kliniği'nde primer glomerüler hastalık tanısı ile takip ve tedavisi yapılan hastaların klinik sunum şekillerini, sunum sırasındaki klinik ve laboratuvar bulgularını, böbrek biyopsisinde elde edilen histopatolojik bulguları, uygulanan tedaviler veya hastalığın kendisi ile ilişkili komplikasyonları tespit etmek, hem böbrek hem de hasta sağkalımını belirlemek ve sağkalım üzerine etki eden faktörleri tespit etmektir. Materyal ve Metot: Bezmialem Vakıf Üniversitesi SUAM Nefroloji kliniğinde 2014-2022 yılları arasında PGH tanısıyla takip edilen hastaların hastane bilgi yönetim sistemi aracılığıyla böbrek biyopsi verileri dahil klinik takip verileri incelenerek kaydedildi. Hastaların takip süreleri boyunca aldıkları tedaviler, tedaviye yanıt durumları, verilen tedaviler ve primer hastalıklarla ilişkili gelişen komplikasyonlar ve yan etkiler değerlendirildi. Bulgular: Ağustos 2014 ile Aralık 2022 tarihleri arasında nefroloji kliniğinde yapılan toplam 433 böbrek biyopsisi yapılan hastaların 196'sı PGH tanısıyla araştırmaya dahil edildi ve klinik ve laboratuvar verileri, patoloji verileri ile tedavi sonrası takip verileri incelendi. En sık karşılaşılan hastalık IgA nefropatisi (%43,3) iken bunu fokal segmental glomerüloskleroz (%24,4), membranöz nefropati (%19,3), minimal değişiklik hastalığı ve membranoproliferatif glomerülonefrit izlemekteydi. Toplam hasta grubunda en sık biyopsi endikasyonu nefrotik sendrom (%38,3) olarak saptandı, bunu asemptomatik idrar anormallikleri (%21,9) takip etmekteydi. Genel olarak MDH hastalarının tGFH'leri korunmuş izlenmekteyken MPGN hastalarında tGFH düzeyi diğer gruplara göre düşük izlendi. Proteinüri düzeylerinin IgAN'de en düşük olduğu izlenmekle birlikte diğer gruplar arasında anlamlı fark izlenmedi. Patoloji verileri incelendiğinde FSGS grubunda segmental sklerotik glomerül sayısı anlamlı oalrak daha yüksekti; mezengial proliferasyon IgAN ve MPGN gruplarında diğer druplara göre sık saptandı ve subepitelyal birikim MN grubunda belirgin olarak daha sıktı. Endokapiller proliferasyon ise IgAN ve MPGN hasta gruplarında en sıktı. MPGN ve MN hastalarının tamamında IgG birikimi; IgAN hastalarının ise tamamına yakınında IgA pozitifliği izlendi. MPGN hastalarının tamamında C3 birikimi izlendi. Toplam 106 hastaya immünsupresif tedavi verildi. Hastaların ilk tedavi yanıtı ve sonlanımdaki yanıt durumları değişkenlere göre incelendiğinde anlamlı fark izlenmedi. Sonuç: Kliniğimizde biyopsisi yapılan ve/veya takip edilen PGH tanılı hastaların klinik özellikleri ile patoloji verileri ve biyopsi endikasyonları daha önce ülkemizde yapılmış PGH çalışmalarının verileriyle uyumlu olarak sonuçlanmıştır. Hastalara verilen tedaviler incelendiğinde dönemin güncel kılavuzlarına uygun olduğu görülmüştür. Tedavi sonuçları alt parametrelere göre karşılaştırmalı incelendiğinde anlamlı fark izlenmemiştir. Bunun nedeninin alt gruplardaki hasta sayılarının yetersizliği olduğu düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Bezmialem, vakıf, üniversite, primer, glomerüler, hastalıklar, glomerüonefrit, IgA, nefropatisi, fokal, segmental, glomerüloskleroz, membranöz, nefropati, minimal, değişiklik, hastalığı, membranoproliferatif.
Geriatrik hastalarda dehidratasyonun sıklığı, risk faktörleri ve klinik sonuçları
Giriş ve Amaç: Amacımız geriatri polikliniğine başvuran hastalarda dehidratasyonun sıklığını, risk faktörlerini ve klinik yansımalarını araştırmaktır. Materyal ve Metod: Polikliniğimize başvuran hastaların dosyaları retrospektif olarak taranmıştır. Dehidrate hastalar hesaplanmış plazma osmolaritesi [1,86 x (Na+ K) +1,15 x glukoz + üre +14] kullanılarak belirlenmiştir. Hesaplanmış plazma osmolaritesi 295 mOsm/L'den büyük olanlar dehidrate kabul edilmiştir. Hastaların ayrıntılı geriatrik değerlendirme parametreleri ile hidrasyon durumları arasındaki ilişki analiz edilmiştir. Bulgular: 963 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 79,9'du, %71,7'si kadındı. %31,15'i dehidrate idi. Dehidrate olanlarda kadınlarda fazlaydı (p<0,05). Dehidrate olanlarda Diabetes mellitus (DM) ve Kronik böbrek yetmezliği (KBY) daha fazlaydı (p<0,05). Ayrıntılı geriatrik değerlendirme parametreleri ile gruplar arasında düşme riski, sarkopeni, bağımlılık düzeyleri dehidrate hastalarda daha fazlaydı (p<0,05). Yaş ve cinsiyetin etkisi ortadan kaldırılarak yapılan analize göre ise temel ve enstrümental günlük yaşam aktivitelerindeki bağımlılık, ZKYT'ne göre düşme riski dehidrate olan grupta daha fazlaydı (p<0,05). Yaş, cinsiyet, DM ve KBY'nin etkisi ortadan kaldırılarak yapılan regresyon analizinden sonra, dehidrate olanlardaki ZKYT'ne göre düşme riski halen anlamlı olarak fazlaydı (Odds oranı:1,38, %95 Güven aralığı: 1,0-1,90, p<0,05). Sonuç: Ayaktan hastaneye başvuran her üç yaşlıdan neredeyse biri dehidratedir. Kadın cinsiyette, eğitim süresi az olanlarda, DM ve KBY'si olanlarda dehidratasyon fazladır. Dehidrate hastaların fonksiyonelliklerinde azalma, sarkopeni ve düşme riski artmıştır. Ancak, diğer faktörlerden bağımsız yaşlı dehidrate hastalarda düşme riski 1,4 kat fazladır. Dolayısıyla dehidratasyonu taramak ve önleyici tedbirler almak, dehidratasyon ilişkili olumsuz sonuçlardan korunmakta faydalı olabilir.
Dislipidemi nedeniyle pitavastatin kullananlarda pantoprazol tedavisinin inflamatuar belirteçler üzerindeki etkisinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Statinlerin kardiyovasküler risk faktörleri olan kişilerde, anti inflamatuar etkisinden dolayı dolaşımdaki proinflamatuar sitokin düzeylerini azalttığına dair kanıtlar mevcuttur. Statinlerin yeni üyesi olan pitavastatinin de diğer statin grubu ilaçlar gibi kolesterol düşürücü etkisinin yanında antiinflamatuar etkisini açıklayan kısıtlı çalışmalar mevcut ama hangi mekanizmaya bağlı etki gösterdiği ve proinflamatuar sitokinler üzerindeki etkileri hakkında net bilgi literatürde saptamadık. Proton pompa inhibitörlerinin de bazı çalışmalarda antiinflamatuar etkileri olduğu saptanmış fakat ilgili çalışmalar çelişkilidir. Çalışmamızda, son zamanlarda sıkça kullanılan pitavastatin , pantoprazol ile kombine kullanıldığında kolesterol düşürücü etkisi ve inflamasyon belirteçler üzerine etkisini değerlendirmek amaçlandı. Materyal ve Metot: Prospektif, gözlemsel kohort olarak yapılan çalışmamızda, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi iç hastalıkları polikliniğine gelen ve ESC kılavuzuna göre (LDL-K >190 mg/dl), primer koruma amacıyla pitavastatin tedavisi başlanan hastalar, pantoprazol kullanan ve kullanmayanlar olarak iki gruba ayrıldı. 3 ay süre ile izlenen hastalarda pitavastatin kullananlar birinci grup(Grup 1), pitavastatin ve pantoprazol birlikte kullananlar ikinci grubu (Grup 2) oluşturdu. Tedavi öncesi ve sonrası olmak üzere iki grup hastalarda LDL-K, HDL-K, Trigliserit, Üre, Kreatinin, Glukoz, AST, ALT, GGT, ALP, LDH, CRP bakıldı ve inflamasyon belirteçleri (IL- 1 β, IL- 6, TNF- α) için kan alınarak -80 °C saklandı. Çalışma tamamlandıktan sonra bütün hastaların testleri yapılarak sonuçları karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplara göre başlangıç frekanslarına bakıldığında her iki grupta demografik özellikler ve başlangıç laboratuvar değerlerde anlamlı fark saptanmadı. Grup 1 ve grup 2 tedaviye başlandığı zamanla tedaviden 3 ay sonraki değerler karşılaştırıldığında Grup 1'de LDL kolesterol ve Trigliserit düzeylerinde anlamlı bir düşüş olduğu saptandı (Sırasıyla P<0.001, P: 0.02). Benzer şekilde grup 2'de LDL kolesterol ve Trigliserit de anlamlı düşüş saptandı (sırasıyla p<0.010, P:0.001), Grup 1 den farklı olarak grup 2'de IL-6 da oldukça anlamlı bir artış saptandı (P<0.001). 3 aylık takip sonunda her iki grupta IL-1 β, TNF-α seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı olmasa da artış saptandı. Sadece grup 2'de IL-6 düzeyinde anlamlı düzeyde artış saptandı. Sonuç: Çalışmamızda, pitavastatin ile pantoprazol birlikte kullanıldığında proinflamatuar belirteçlerden IL-6 seviyesinin 3. ay sonunda anlamlı olarak yükseldiğini gözlemledik. Pitavastatinin LDL kolesterolü ve Trigliseriti anlamlı düşürdüğü halde proinflamatuar sitokin düzeyini düşürmediğini, tedaviye pantoprazol eklendiğinde inflamatuar etkinin arttığını saptadık. Daha kesin sonuçlara ulaşabilmek için prospektif büyük çaplı çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Anahtar kelimeler; Dislipidemi; İnflamatuar belirteçler (IL-1 β, IL-6, TNF- α); Pitavastatin; Pantoprazol
Geriatrik diyabetik hastalarda nütrisyonel durumun değerlendirilmesi ve etkileyen faktörlerin araştırılması
Çalışmamız, diyabetli geriatrik hastaların çoğunun beslenme durumunun bozuk olduğunu ortaya koymuştur. Bu durum, hastaların beslenme durumlarının ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmesinin önemini vurgulamakta ve takiplerinden sorumlu klinisyenler tarafından kısıtlayıcı diyetlerin kullanılmasından kaçınılması gerektiğinin altını çizmektedir. Bu hastalarda diyabet kontrolü ile beslenme durumu arasında bir ilişki bulunmamasına rağmen, aşırı tedavi ile fiziksel aktivitede azalma arasında doğrudan bir bağlantı gözlenmiştir ve bu da genellikle yetersiz beslenmeye katkıda bulunmaktadır. Bu bulgu, diyabetli geriatrik popülasyonda hem diyabet yönetimini hem de yeterli beslenme ve fiziksel aktivitenin teşvik edilmesini ele alan kapsamlı bir yaklaşımın önemini vurgulamaktadır.Hastaların malnütrisyon riskinin olduğu dönemde bile geriatrik değerlendirme parametrelerinde bozulma olduğu göz önüne alındığında, sadece malnütrisyon değil, malnütrisyon riski de diyabet hastalarında diyabet tedavi durumundan bağımsız olarak diğer geriatrik sendromlarla doğrudan ilişkili fonksiyonel bozuklukların gelişimi için bir risk faktörü olarak değerlendirilmelidir. Çalışmamızın, diyabetik geriatrik hastaların uzun vadeli sağlığını ve prognozunu iyileştirmeyi amaçlayan daha etkili stratejilerin geliştirilmesine yönelik gelecekteki araştırmalar için temel oluşturduğunu düşünüyoruz.
Bezmialem vakıf üniversitesi sağlık uygulama ve araştırma merkezinde HCV RNA pozitif hastaların uzun dönem takip sonuçları: Retrospektif bir çalışma
Giriş ve Amaç: Hepatit C, karaciğer hastalığının önemli bir nedenidir. HCV'nin dünya çapında yaygınlığını kesin olarak tahmin etmek zordur. Bunun nedeni çoğu ülkede teşhis, bildirim ve sistemik sürveyans eksikliğidir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), 2022 yılında yaklaşık 58 milyon kişinin kronik HCV enfeksiyonu geçirdiğini bildirmiştir. Bununla beraber her yıl yaklaşık 1,5 milyon yeni HCV enfeksiyon bulaşı meydana geldiğini açıklamıştır. Ülkemizde genel olarak prevalansın %0.3'ün biraz altında olduğu tahmin edilmektedir. Eski çalışmalarda anti-HCV pozitif kişilerin %80'inin HCV RNA pozitif olduğu bildirilmişse de güncel araştırmalarda bu oranın %50-60 arasında olduğu belirtilmiştir. Bu çalışmada Bezmialem Vakıf Üniversitesinde HCV RNA'sı pozitif hastaların klinik, demografik, gelişen kronik karaciğer hastalığı, laboratuvar özelliklerini tanımlamak ve tedavi alan hastalarda kalıcı viral yanıt oranını belirlemek amaçlanmıştır. Yöntem. Çalışma retrospektif olarak tasarlandı. Çalışma grubumuza Bezmialem Vakıf Üniversitesi'nde 26 Ocak 2014 – 17 Ekim 2020 tarihleri arasında HCV RNA'sı pozitif olan hastalar dahil edildi. Veriler hastanemizin kayıt sisteminden alındı. Hastaların yaş, cinsiyet, genotip, aldığı tedaviler, kronik kararciğer hastalık durumu ve laboratuvar parametreleri değerlendirildi. Çalışma sonucu belirlemede HCV RNA'sı pozitif olan hastaların tedavi alma oranı, gelişen kronik karaciğer hastalığı, mortalite oranı, kalıcı viral yanıt oranı kullanıldı. Bulgular. Çalışmaya HCV RNA'sı pozitif olan 99 hasta dahil edildi. Hasta grubunun %37,4'ü (n=37) erkek ve %62,6'sı (n=62) kadındı. Çalışmaya katılan olguların tanı anındaki yaşları ortalama 57,86±14,17 olarak saptanmıştır. Hastaların 74(%74,7) antiviral tedavi aldı.Tedavi öncesi 50 hastaya karaciğer biyopsi değerlendirilmesi yapıldı. Tedavi alan hastalar incelendiğinde %50'sinin (n=37) Ombitasvir+Paritaprevir ve Ritonavir+Dasabuvir, %10,8'inin (n=8) Sofosbuvir+Ribavirin, %5,4'ünün (n=4) Interferon+Ribaverin+Bocepevir, %10,8'inin (n=8) 2 Glekapiravir+Pibrentasvir ve %23'ünün (n=17) Ledipasvir+Sofosbuvir tedavilerini aldığı görüldü. KVY oranı % 94,5 (74/70) görüldü. Olguların genotipleri incelendiğinde; %8,1'inin (n=8) genotip 1A, %72,7'sinin (n=72) genotip 1B, %6,1'inin (n=6) genotip 2, %8,1'inin (n=8) genotip 3 ve %5,1'inin (n=5) ise genotip 4 olduğu görüldü. Hastaların 27'sinde (%27,7) siroz ve 5'inde (%5) hepatoselüler karsinom geliştiği görüldü. HCV pozitif olan olguların mortalite oranı, HCV negatif olanlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır. Sonuç. Çalışmamızda tedavi edilmeyen hepatit C hastalarında ölüm oranları daha yüksek olduğu saptandı. Ayrıca MELD skoru bu hastalarda tedavi edilen hastalara göre daha yüksek olduğu görüldü. Bu nedenle hepatit C tedavi endikasyonu olan tüm hastaların tanı konulduğu andan itibaren tedavi edilmesi gerekiyor. Anahtar Kelimeler: Hepatit C virusu (HCV), direkt etkili antiviral tedavi, kalıcı viral yanıt, hepatoselüler karsinom
Evre 2-3 kolorektal kanserli hastalarda oksaliplatin tedavisine bağlı splenomegali görülme sıklığı, klinik ve labaratuar parametreleri ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Kolorektal kanserler, kanser türleri arasında en sık üçüncü kanser tipidir. Yeterli düzeyde kemoterapi dozunun alınmasının kanser nüksünü azalttığı gösterilmiştir. Hastalarda kemoterapi alırken birçok sebeple tedavi dozunun azaltılması veya tedaviye ara verilebilmektedir. Oksaliplatin tedavisi sırasında splenomegali gelişebildiği gösterilmiştir. Bu çalışmamızda oksaliplatin tabanlı kemoterapi alan hastalarda dalağın hacmindeki değişiklikleri, klinik ve kan parametreleri ile antineoplastik tedavilere olan etkisini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Retrospektif olarak yapılan çalışmamıza kolorektal kanser tanılı 75 hasta dahil edildi. Çalışmaya 18 yaş ve üstü hastalar, adjuvan FOLFOX veya CAPOX kemoterapisi uygulanan hastalar dahil edildi. Splenektomi öyküsü olanlar, siroz öyküsü olanlar, aktif viral hepatit, non-sirotik portal HT ve hematolojik hastalıkları olan hastalar çalışmaya alınmadı. Hastaların tanı sırasında ve takip sürecindeki bilgisayarlı tomografi verileri radyolog tarafından incelendi. Kemoterapi sonrası başlangıç durumuna göre dalak hacmindeki %30'luk artış splenomegali olarak kabul edildi. Hastaların splenomegali geliştirme oranının; laboratuvar verileri, almış oldukları oksaliplatin dozları, histopatolojik verileri, komorbiditeleri ve kemoterapi rejimiyle ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Takip sürecin 6. ayında hastaların 43 tanesinde splenomegali görülürken, 32 tanesinde görülmedi. Tümörün yerleşimi, hastanın vücut yüzey alanı, cinsiyet, yaş, tümör grade'i, LVI, PNI, hastalık evresi, Tümör T evresi, Tümör N evresi, komorbid durumlar ve labaratuvar verileri ile splenomegali ile ilişkisinin olmadığı görülmüştür. Korelasyon testlerinde; splenomegali ile trombositopeni negatif korelasyona (r= -0,221; p=0,050) sahip iken splenomegali ile toplam oksaliplatin dozunun pozitif korelasyona (r= 0,225; p=0,050) sahip olduğu saptanmıştır. Splenomegali gelişen hastalarda oksaliplatin doz ortalaması daha yüksek bulundu (p=0,151). Hastaların 38 tanesi CAPOX, 37 tanesi FOLFOX tedavisi almıştır. Splenomegali gelişme oranı bakımından FOLFOX ve CAPOX tedavileri arasında anlamlı fark bulunamıştır (p=0,404). FOLFOX tedavisi alan hastalarda doz azaltım oranı CAPOX alanlara göre anlamlı derece yüksek bulundu (p=0,007). Sonuç: Splenomegali, sitopeni yapabilecek bir klinik durumdur ve kemoterapi ile oluşabilmektedir. Kolorektal kanserlerde oksaliplatin kaynaklı dalak büyümesinin, oksaliplatin tedavisi sonrası trombositopenin potansiyel bir etyolojisi olarak akılda tutulması gerekebilir.
Akromegali hastalarında Sistemik İmmün-İnflamasyon İndeksi'nin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: İlk kez 1886'da tanımlanan Akromegali, büyüme hormonu (GH) ve insülin benzeri büyüme faktörü (IGF-1)' in aşırı üretimi nedeni ile gelişen bir hastalıktır. Birden fazla sistemi etkileyebilen bu hastalık nadir olmakla beraber tedavisiz kalması halinde yüksek mortaliteye sahiptir. GH ve IGF-1'in henüz aydınlatamamış olduğu nedenlerle vücutta sistemik inflamasyona yol açması sonucunda akromegali hastalarının takibinde Sistemik İmmün-İnflamasyon İndeksi (SII)'nin kullanılabilirliğini araştırmak için çalışmamız dizayn edilmiştir. Materyal ve Metot: Haziran 2019 ve Aralık 2023 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrin ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine başvurmuş olan 94 Akromegali hastasının verileri geriye dönük analiz edildi. Hastaların akromegali hastalık süresi, son ölçülen BH ve IGF-1 değeri, hemogram değerleri, istenmiş hipofiz hormonları ve akromegali tedavileri kaydedilmiştir. Ayrıca ek hastalığı ve ilaç kullanımı olmayan 94 sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubu ile akromegali hastalarının SII değerleri karşılaştırıldı. Bulgular: IGF-1 ve GH düzeyleri ile SII arasındaki ilişkiye bakıldı. Yüksek IGF-1 ve GH seviyeleri olan hastalar ile SII karşılaştırmasında (sırası ile p=0,962 ve p=0,98) anlamlı fark elde edilmedi. Ayrıca hasta grubu ve kontrol grubu olarak değerlendirilen SII değerlerinde de (p=0,488) istatiksel olarak anlamlı sonuç elde edilmedi. Sonuç: Akromegali birçok komplikasyona yol açabilen ve inflamasyon ile ilişkilendirilen bir patofizyolojisi olduğu düşünülmekte olan bir hastalıktır. Hastaların takibinde daha kolay ve ucuz bir yöntem olarak SII kullanılabilirliğini araştırmak için yapılan çalışmamızda IGF-1/BH ve SII arasında istatiksel olarak anlamlı sonuç elde edilmemiştir. Anahtar Sözcükler: akromegali, inflamasyon, sistemik immün-inflamasyon indeksi
Akut pankreatit ilişkili postpankreatit diyabetes mellitus gelişen hastalarda atak şiddetinin diyabetes mellitus gelişimi riski ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Akut pankreatit ve diyabetes mellitus, pankreas bezinin sırasıyla ekzokrin ve endokrin hastalıkları olup toplumda önemli birer komorbidite nedenleridir. Çalışmamız, revize Atlanta kriterlerine göre hafif, orta ve şiddetli olarak sınıflanan akut pankreatit atak şiddetinin, postpankreatit diyabet gelişimi riski ile ilişkisinin değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji ve Hepatoloji Bilim Dalı'nda 2012-2022 yılları arasında akut pankreatit atağı nedeniyle yatarak tedavi gören 18 yaş üstü hastaların dosyaları retrospektif taranmıştır. Bilinen diyabeti olan hastalar, kronik pankreatit olan hastalar, tekrarlayan pankreatit olan hastalar, pankreas cerrahisi geçiren hastalar, pankreas malignitesi gelişen hastalar, değerlendirmeye alınan verilerinde eksiklik olan hastalar hariç bırakılmıştır. Çalışmaya toplam 252 hasta dahil edilmiştir. Hastaların hastane başvurusu sırasında rutin görülen kan tetkikleri kaydedilmiştir. Gelişen komplikasyonlar ve organ yetmezlikleri açısından arka-ön akciğer grafisi, bilgisayarlı toraks ve batın tomografisi, klinik seyir notları, fizik muayene ve anamnez notları, laboratuvar testleri baz alınarak revize Atlanta sınıflaması değerlendirilmiştir. Atak sonrası en az 1 yıl sonrasında bakılan Hba1c değerlerine göre prediyabet veya aşikâr diyabet gelişen ve gelişmeyen hastaların atak şiddetleri revize Atlanta sınıflamasına göre karşılaştırılmıştır. Sigara ve alkol kullanımı, hipertansiyon varlığı, yaş, cinsiyet, ailede diyabet öyküsü, boy, kilo, vücut kitle indeksi, yatış süresi gibi ek risk faktörleri değerlendirmeye alınmıştır. Bulgular: Çalışmamıza 164'ü kadın (%65,1) 88'i erkek (%39,4) olmak üzere 252 hasta dahil edilmiştir. Çalışma grubunda yaş ortalamasının 58,07±18,81 yıl olduğu, en sık etiyolojinin biliyer (%57,5) ikinci en sık etiyolojinin kriptojenik olduğu saptanmıştır. (%32,5). Revize Atlanta sınıflamasına göre 90 kişinin (%35,7) hafif, 110 kişinin (%43,7) orta, 52 kişinin (%20,6) şiddetli pankreatit olarak değerlendirilmiştir. Revize Atlanta Sınıflamasına göre Şiddetli olarak gruplandırılan hastalarda aşikâr diyabet gelişme olasılığının Orta (p=0,001) ve Hafif (p=0,025) olarak gruplandırılan hastalara göre anlamlı olarak yüksek olduğu belirlenmiştir. Daha yüksek yaş (p=0,021), ailede diyabet öyküsünün varlığı (p<0,001), revize Atlanta sınıflamasına göre Şiddetli olarak sınıflandırılmış olma (p<0,001) ve daha yüksek atak HbA1c değeri (p<0,001) artmış aşikâr diyabet riski ile ilişkili faktörler olarak saptanmıştır. Prediyabet gelişiminde ilişkili faktörler Cox regresyon analizi ile değerlendirildiğinde tek ilişkili faktörün atak sırasında ölçülen HbA1c değeri olduğu belirlenmiştir. (p=0,007). Revize Atlanta sınıflamasına göre Şiddetli olarak sınıflandırılmış hastalarda aşikâr diyabet gelişme riskinin Hafif olarak gruplandırılmış hastalara göre 2,77 kat (GA: 1,185-6,940, p=0,019) daha yüksek olduğu saptanmıştır. Sonuç: Diyabet, toplumda giderek sıklığı artan, birçok organ ve sistemi etkileyen bir hastalıktır. Diyabet riskini arttıran faktörlerin belirlenmesi, erken tanı ve kontrol açısından önemlidir. Çalışmamızda, akut pankreatit geçiren hastalarda, Revize Atlanta sınıflamasına göre şiddetli olarak sınıflandırılmış hastalarda diyabet gelişim riskinin arttığı görülmüştür. Özellikle ağır şiddette akut pankreatit geçiren hastaların diyabet gelişimi açısından izleminin, diyabetin erken tanınmasına yardımcı olacağı kanaatine varılmıştır. Anahtar kelimeler: Akut Pankreatit, Diyabetes Mellitüs, Revize Atlanta Sınıflaması
Glomerüler hastalıklarda böbrek biyopsilerindeki mast hücre infiltrasyonunun klinik progresyonala ilişkisi
Giriş ve Amaç: Glomerüler hastalıklar nefroloji pratiğinde önemli bir yere sahip olup tüm dünyada son dönem böbrek hastalığı nedenleri arasında üçüncü sırada yer almaktadır (1) Diyabet ve hipertansiyon gibi başlıca kronik böbrek hastalığı nedenlerinin aksine, sıklıkla gençleri etkilemekte ve çoğu yaşam boyu kronik böbrek hastalığı yükü taşımaktadır. Spesifik klinik bulguları olmaması ve asemptomatik hastalıktan son dönem böbrek yetmezliğine kadar uzanan tabloya neden olabildikleri için potansiyel tanı olarak her zaman akılda tutulması gerekmektedir (2) Tanı konulmasında birkaç hastalık grubu haricinde esas olan böbrek biyopsisi yapılmasıdır (3) Çalışmalar glomerülonefritlerin(GN) çoğunlukla immünolojik mekanizmalardan kaynaklandığını ve inflamatuar hücrelerin böbrek dokusunda artmış olduğunu göstermektedir (4) Mast hücreleri de insan GN'sinde artmış sayılarda gözlemlenmiş olsa da, böbreğe sızan çok sayıda farklı inflamatuar hücre görüldüğünden, hastalığa katılımlarını değerlendirmek zordur (5) Biz bu çalışmamızda glomerüler hastalık tanısı almış hastaların böbrek biyopsilerinde mast hücre infiltrasyonunun derecesiyle hastaların klinik progresyonu arasındaki ilişkinin incelenmesini amaçladık. Materyal ve Metot: Bezmialem Vakıf Üniversitesi SUAM Nefroloji kliniğinde 2015-2024 yılları arasında glomerüler hastalık ile takip edilen hastaların hastane bilgi yönetim sistemi aracılığıyla klinik takip verileri ve böbrek biyopsi verileri incelenerek kaydedildi. Patoloji arşivinden hastaların böbrek biyopsi dokularına ulaşılarak retrospektif olarak mast hücre varlığı immünohistokimyasal yöntemlerle değerlendirildi ve klinik parametrelerle ilişkisi incelendi. Bulgular: Ocak 2015- Ocak 2024 arasında biyopsi yapılan 447 hastanın 145'i çalışmaya dahil edildi ve böbrek biyopsi dokuları triptaz, kimaz ve CD117/c-kit monoklonal antikorları ile boyanarak değerlendirildi. Farklı hastalık gruplarından 145 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların 81'i(%55,9) kadın, 64'ü(%44,1) erkek olup tanı anındaki yaş ortalaması 46.1(±15,1) yıl idi. Hastaların patolojik tanısı 47 hastadaIgAN, 41 hastada FSGS, 21 hastada MN, 8 hastada DNP ve 14 hastada kresentik GN, 14 hastada TIN idi. Hastaların %55,9'u kadın (n=81), %44,1'i erkek (n=64) olarak belirlendi. Cinsiyet dağılımının tanı grupları arasında anlamlı bir fark göstermediği görüldü. Yaş açısından gruplar arasında anlamlı fark görüldü. Ortalama takip süresi 43,8±25,5 aydı. En genç hasta grubu IgA nefropatisi (IgAN) iken en yaşlı grup diyabetik nefropati(DNP) bulundu. Kreatinin, tahmini GFH(tGFH), proteinüri ve hematüri ile hastalık grupları arasında anlamlı istatistiksel ilişki saptandı. En yüksek üre, kreatinin düzeyleri kresentik GN ve DNP gruplarında saptandı. Hastaların %53,1'ine immunsupresif(İS) tedavi verildiği görüldü. Tedavi verilen hastaların %24'ünde tam yanıt, %49'unda parsiyel yanıt varken %27'sinde yanıt yoktu. İS tedavi yanıtı ile mast hücre grupları arasında ilişki saptanmadı. Tüm MH belirteçleriyle global skleroz arasında pozitif korelasyon görüldü, bu ilişki kimaz alt tipinde triptaz ve CD117/c-kite kıyasla daha güçlü saptandı. Yine tüm belirteçlerle tGFH arasında anlamlı negatif korelasyon saptandı, bu ilişki de kimaz alt grubunda daha güçlü tespit edildi. Proteinüri ile mast hücre arasında ise anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: Bulgularımız, mast hücre infiltrasyonunun glomerüler skleroz ve böbrek fonksiyon kaybı ile anlamlı bir ilişki gösterdiğini ortaya koymuştur. MH'lerden salınan proinflamatuar ve fibrojenik faktörlerin etkisinin analiz edilmesi, alt gruplar için daha ayrıntılı çalışmalar yapılması patogenezin daha net anlaşılmasına yardımcı olabilir. Bu çalışma mast hücrelerinin glomerüler skleroz ve böbrek fonksiyon kaybındaki rolüne dair literatüre katkıda bulunmaktadır fakat klinik sonuçlarla ilişkisinin kesin olarak ortaya koyulması için daha geniş hasta grubunda, çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Bezmialem, vakıf, üniversite, primer, glomerüler, hastalıklar, glomerüonefrit, IgA, nefropatisi, fokal, segmental, glomerüloskleroz, membranöz, nefropati, diyabetik, nefropati, mast hücresi, fibrozis, progresyon
Ötiroid guatr'lı hastalarda L-tiroksin süpresyon tedavisinin etkileri
ötiroid nodüler guatrın tıbbi yönetiminde L-tiroksin ile süpresyon tedavisi yaygın olarak uygulanan bir yöntemdir. Bu tedavinin nodul boyutlarına, kemik mineral yoğunluğuna etkileri konusunda değişik görüşler bildirilmiştir. Literatür taramalarında tedavinin serum lipoproteinleri, beden kitle indeksi üzerine etkileriyle ilgili çalışmaya rastlanılmamıştır. Bu çalışmada ötiroid nodüler guatrı nedeniyle levotiroksin verilerek TSH süpresyonu yapılan 20 hasta prospektif olarak 18 ay süreyle izlendi. Hastalar tedavi öncesi ile tedavi sonrası; nodul boyutlarında küçülme, kemik mineral yoğunluğu, serum lipid düzeyleri ve beden kitle indekslerinde değişiklikler bakımından değerlendirildiler. Tiroid nodul boyuttan ultrasonografik ölçümlerle, kemik mineral yoğunluğu ise lomber vertebralardan ve kalça bölgesinden DEXA (Dual Energy X-Ray Absorptiometry) yöntemiyle belirlenmiştir. Diğer laboratuvar parametreleri oto-analizer cihazlarında ölçülmüştür. Sonuçlar değerlendirildiğinde, tiroid nodul boyutları, kemik mineral yoğunluğu, serum lipid düzeyleri ve beden kitle indeksleri, tedavi öncesi ve sonrası değerlerle karşılaştırıldığında önemli bir fark bulunamadı (pX).05). Sonuç olarak bu çalışmada, L-tiroksin süpresyon tedavisinin tiroid nodul boyutlarında ve kemik mineral yoğunluğunda anlamlı bir azalmaya neden olmadığı görüldü. Bunlara ilaveten serum lipoprotein düzeyleri ve beden kitle indeksleri tedavi öncesine göre önemli bir değişiklik göstermedi. Literatürdeki çalışmalarla birlikte değerlendirildiğinde, bu konuda daha geniş çaplı klinik çalışmalara ihtiyaç olduğu düşüncesindeyiz. Anahtar Kelimeler: L-tiroksin süpresyon tedavisi, nodüler guatr, kemik mineral dansitesi, serum lipid profili.
Lupus nefriti ve membranoproliferatif glomerülonefritlerde apoptoz ve PCNA (Proliferating Cell Nuclear Antigen)
ÖZET Apoptoz son yıllarda iyi tanımlanmış olan nekrozdan farklı bir hücre ölümü tipidir. Embriyodan ölüme kadar organizmada sürekli devam eder. Böbrek hastalıklanndaki rolü henüz açıklık kazanmamıştır. PCNA ise normal hücre bölünmesi esnasında her dokuda görülen bir polipepdidtir. Proliferasyonun bir göstergesi olarak kullanılmaktadır. Çalışmamızda lupus nefriti ve MPGN'li hastaların böbrek biyopsisinde PCNA ve apoptoz düzeylerini belirlemeye çalıştık. Bu hastaların bir yıllık klinik izlemlerini inceleyerek klinik gidiş ile apoptoz ve PCNA düzeyleri ile ilişkisi olup olmadığını ortaya koymayı amaçladık. Glomerülonefritin olmadığı, travma nedeniyle yapılan nefrektomi materyallerinde de apoptoz düzeyini gözlemlemeye çalıştık. Bu amaçla Çukurova Üniversitesi Nefroloji Bilim Dalında böbrek biyopsisiyle, lupus nefriti ve MPGN tanısı almış hastaların biyopsi örnekleri tekrar gözden geçirilerek yeterli doku bulunan 21 lupus nefritli ve 18 MPGN'li hasta çalışmaya alındı. Tüm olguların dosyalan taranarak bir yıllık klinik izlemleri çıkarıldı. Lupus nefritli olguların aktivite ve kronisite indeksleri değerlendirildi. Biyopsilere PCNA boyası ve apoptoz için apoptag boyası (TÜNEL metodu ile) uygulandı. Glomerüllerde, tübülüslerde ve interstisyumdaki düzeylerini belirledik. Apoptoz ve PCNA düzeyleri her iki hastalık grubu karşılaştırıldığında önemli bir fark göstermedi. Lupus nefritlilerde daha çok olmak üzere, her iki grupta da PCNA düzeyleri yüksek olan hastalarda klinik izlemde proteinüride azalma belirgin olarak artmıştı. Bir yıllık izlem esnasında son dönem böbrek hastalığına gidiş MPGN grubunda görüldü. Lupus nefriti grubunda tübülüs ve interstisyumdaki PCNA düzeyleri aktivite indeksi ile paralellik gösteriyordu. Travmalı olgularda apoptoük hücre görmedik. Bu çalışma sonucunda proliferatif nefritlerde PCNA düzeylerinin arttığı ve MPGN'li ve lupus nefritli hastalarda PCNA değerlerinin prognozu belirlemede önemli olabileceği söylenebilir. Anahtar sözcükler: Lupus nefriti, MPGN, apoptoz, PCNA w ıteEicPrv^ IV DOKÜMAKL
Otolog periferik kan kök hücre transplantasyonu: Tek merkez retrospektif değerlendirme sonuçları
Yüksek doz kemoterapi ve otolog periferik kök hücre desteği hematolojik malignensilerde ve bazı solid tümörlerde sağkahmda uzama ve daha uzun süren tam cevap sağlayabilmektedir. Kemik iliği engrafmanı sağlanıncaya kadar geçen dönemdeki enfeksiyöz ve kanama komplikasyonlan en belirgin morbidite ve mortalite nedenidir. Bu nedenle nötrofıl ve trombosit engrafman süresi çok önemlidir. Engrafman süresini etkileyebilen faktörleri belirlemek, sağkalım ve hastalıksız sağkalımı saptayabilmek için Ç.Ü. Tıp Fakültesi Medikal Onkoloji Kliniğinde 49 vaka (43 hematolojik, 6 solid tümör) çalışıldı. Hematolojik malignensili hastaların 23 'ü Multiple Myeloma, 20'si lenfoma grubu (NonHodgkin Lenfoma, Hodgkin Hastalığı) idi. Hastanede kalış sürelerini etkileyen faktörler (Pretransplantasyon kemoterapötik ajanlar, radyoterapi, pretransplant remisyon durumu, mobilizasyon rejimi, posttransplant komplikasyon gelişmesi, mononükleer hücre sayılan) değerlendirildi. Cyclophosphamide+ Granulocyte-Colony Stimulating Factor alan olgularda ve komplikasyon gelişenlerde hastanede kalış süresi uzun idi (p= 0.002, p=0.043). Diğerleri ile anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0.05). Mononükleer hücre sayısını etkileyen faktörler (pretransplantasyon kemoterapetik ajanlar, radyoterapi ve remisyon durumları, mobilizasyon rejimleri, aferez cihazı) incelendiğinde anlamlı ilişki bulunamadı (p>0.05). Engrafinan süresini etkileyen faktörler (tanı, yaş, pretransplant, kemoterapetik ajanlar, radyoterapi, remisyon durumu, mononükleer hücre sayısı, aferez cihazı, aferez günü, mobilizasyon rejimi, posttransplant gelişen enfeksiyon derecesi) incelendiğinde, pretransplant tam remisyonu olanlarda Granulocyte-Colony Stimulating Factor ile mobilizasyon uygulananlarda engrafinan süresi daha kısa iken (p=0.006, p=0.009), aferez günü ve enfeksiyon derecesi arttıkça engrafman süresi uzuyordu (p=0.028, p= 0.022). Üç yıllık posttransplant sağkalım multipl myelomada %29, lenfoma grubunda %50 idi. Hastalıksız sağkalım ise multipl myelomada %58, lenfoma grubunda %100 idi. Retrospektif, randomize olmayan ve tek merkezli bir çalışma olmasına karşın hastanede yatış süresi, nötrofil ve trombosit toparlanma süresi ile hastalıksız ve toplam sağkalım gibi önemli parametreleri irdeleyen bu tür çalışmalarla gelecekte bu merkezin transplantasyon stratejileri belirlenebilecektir. Anahtar sözcükler: Yüksek doz kemoterapi, Otolog periferik kök hücre transplantasyonu. IV
Sirozlu hastalarda enfeksiyonlar
ÖZET Sirozlu hastalarda hastalığın seyri boyunca birçok komplikasyon gelişir ve bakteriyel enfeksiyonlar bunların sık görülenlerinden biridir. Sirozlularda enfeksiyöz ajanlara karşı bozulmuş savunma mekanizmaları, normal bireylere göre enfeksiyonların sık görülme nedenidir. Amacımız, bölgemizdeki sirozlu hastalarda enfeksiyonların görülme sıklığını, en sık görülen enfeksiyon tipini, etken mikroorganizmaları saptamak ve enfeksiyonların, sirozun etyolojisi, aktivitesi, kompanzasyon durumu ve evresi ile ilişkisini değerlendirmekti. Çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesi ve Dahiliye Gastroenteroloji Servisi'ne yatırılan 100 sirozlu hastada (67 erkek, 33 kadın; yaş ortalaması 53.7 ± 11.35) yapıldı. Kontrol grubu olarak fonksiyonel barsak hastalığı nedeniyle Dahiüye Gastroenteroloji servisinde yatmakta olan 21 hasta (14 erkek, 7 kadın) alındı. Sirozlu hastaların hastaneye yatırılma nedenleri azalan sıklıkla; özefagus varis kanaması, asit, ateş, hepatik koma ve hepatosellüler karsinom idi. Hastaların tanılan klinik, biyokimyasal, ultrasonografik ve histopatolojik inceleme ile konuldu. Hastaların çoğunluğu kronik viral hepatitlere sekonder gelişmiş Child B sirozu olan hastalardı. Sirozlu hastalardaki ciddi enfeksiyon gelişme riskini %59 olarak saptadık. Spontan asit enfeksiyonu, idrar yolu enfeksiyonu, bakteriyemi, pnömoni en sık saptanan ciddi enfeksiyonlardı. Ensık izole edilen etkenler %63.9 sıklıkla gram negatif bakterilerdi. Helikobacter pylori ve diğer hafif enfeksiyonlar da eklendiği taktirde enfeksiyon sıklığı %85'lere kadar çıkmaktaydı. Child-Pugh sınıflamasına göre bakıldığında Child C grubunda enfeksiyon sıklığı en yüksek idi. Hastanede yatış süresince enfeksiyonlara bağlı mortalite oranını %12 olarak saptadık. Spontan asit enfeksiyonu ve kombine enfeksiyonu olan hastalar mortalite oranının en yüksek olduğu hasta grupları idi; sırasıyla %33.3, %41.6. Hastalardaki en sık ölüm nedeni %46.6'lık bir oranla hepatorenal sendrom idi. Anahtar kelimeler: Siroz, bakteriyel enfeksiyonlar
Kan basıncı, endotel disfonksiyonu ve hormon profilinin diyabetik nefropatili hastalarda intrarenal rezistif indekse etkileri
ÖZET Diabetes mellitus gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde son dönem böbrek yetmezliğinin ve dialize giren hastaların en sık nedenidir. Bu hastalarda nefropatinin nedeni diabetes mellitusun makro ve mikrovasküler komplikasyonlarıdır. Bu komplikasyonlar sonucunda endotel tabakasının nitrik oksit yapımı ve salgılanması bozulmuştur. Bu çalışmada dilaltı olarak verilen nitrogliserin ile böbrekteki rezistif indeks değişikliklerini değerlendirmeyi amaç edindik. Çalışmaya 65 kişi alındı. Hastalar 5 guruba ayrıldı. Kontrol grubu (N:10) hariç tüm hasta gruplarına 5 mgr. İsosorbit dinitrat dilaltı olarak verildi ve bazal-l.-5-.8. dakika renal rezistif indeks ve pulsatil indeks değişiklikleri ölçüldü. Karotis arter kalınlıkları ve ekokardiografi ile sol ventrikül kitle indekslerine bakıldı. Kontrol grubu, Grup 1 ( N:10). Non-hipertansif non-nefropatik diabetes mellitusu olan grup, Grup2, (N:12). Hipertansif non-nefropatik Diabetes mellitusu olan grup, Grup3 (N:16). Hipertansiyonu olan grup, Grup4, (N:10). Diabetik nefropatisi olan grup, Grup5, (N:17). Albüminüri düzeyleri Grupl'de 9,8±0,5 mg/gün, Grup2'de 12,1±1,1 mg/gün, Grup3'de 11,0±1,0 mg/gün, Grup4'de 65,1±37,0 mg/gün, Grup5'de 1022,6±353,1 mg/gün idi. Grup 5 'deki mikroalbüminüri düzeyi diğer gruplardan istatistiki olarak anlamlıydı hepsi için (p<0,005). Grupl'de ortalama rezistif indeks 0,59080±0,0084, Grup2'de 0,62283±0,0152, Grup3'de 0,68050±0,0216, Grup4'de 0,60860±0,0248, Grup5'de 0,77282±0,0228'di. Grupl'de rezistif indeks değerleri anlamlı olarak grup3 ve 5'den küçüktü. Grupl-3, 1-5, 2-3, 2-5, 3-4, 3-5, 4-5 arasında anlamlı fark vardı, hepsi için (p<0,005). Nitrogliserin sonrası 1. dakika rezistif indeks değerleri Grup 2-5, 3-5, 4-5 arasında anlamlı fark vardı, hepsi için (p<0,05). Nitrogliserin sonrası rezistif indeks 5. dakika değerleri Grup 2-5, 3-4, 3-5, 4-5 arasında anlamlı fark vardı, hepsi için (p<0,05). Nitrogliserin sonrası 8. dakika rezistif indeks değerleri Grup2-5, 3-4, 3-5, 4-5 arasında anlamlıydı (p<0,05). Sol ventrikül kitle indeksleri Grupl ile 2-3-4-5 arasında anlamlı fark vardı, hepsi için (p<0,05). Grup3'de, Grup5 dışında olmak üzere rezistif indeks değerleri diğer gruplardan yüksekti. Nefropati grubunda nitrogliserin sonrası rezistif indeks değerlerinde anlamlı değişiklik vardı (p: 0,0 18). Hipertansif grupta nitrogliserin sonrası değerlerde anlamlı değişiklik vardı (p:0,015). Sonuç olarak diabetik nefropatisi olan grupta rezistif indeks değerleri yüksekti, fakat nitrogliserin ile değişiklik olması nitrik oksit salınımının ve yapımının bozuk olduğunu, hipertansif grupta ise değişikliğin olması hipertansiyonun gelişiminde vekomplikasyonlarının oluşmasında nitrik oksit salınımının önemli olduğunu düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Rezistif indeks, Nitrik oksit, Diyabetik nefropati,
Myelodisplastik sendromda telomer dinamiği ve prognostik parametrelerle ilişkisi
ÖZET Son zamanlarda yapılan bilimsel atılımlar myelodisplastik sendromların etyoloji ve patogenezine yönelik yeni açılımlar sağlamıştır. Heterojen morfolojik, genetik, biyolojik ve klinik özellikler taşımasına rağmen myelodisplastik sendromların tüm formları ineffektif hematopoiezis ve periferik sitopenilerle karakterize klonal hematopoietik kök hücre bozukluklarıdır. Telomerler kromozomal bütünlüğün korunmasında kritik yapılardır. Bölünmekte olan hücrelerde telomer uzunluğunu muhafaza etmenin önemi şimdiye değin yapılan çalışmalarla ortaya konmuştur. Telomer uzunluğu ile yaş arasında immatur ve matur hücrelerde dahil olmak üzere normal hematopoiezisde yavaş gelişen bir telomer erozyonunu işaret eden bir birliktelik mevcuttur. Telomerdeki kısalmanın erken dönemde tespiti prognostik olarak uzun vadede önem arzedebilir. Prelösemik bir durum olan myelodisplastik sendromda da telomer stabilitesinin hastalığın patofizyolojisiyle yakın bir ilişkisi olabilir. Bu yüzden bizde çalışmamızda myelodisplastik sendromlu 27 hastanın periferik kanında ve 22 'sinin kemik iliğinde PCR- tabanlı ELISA yöntemi ile telomeraz aktivitesi çalıştık. Kontrol grubu olarak 1 1 akut myeloid lösemi, 12 kronik myeloid lösemi, 11 sağlıklı olgu ve 10 nonlösemik normal kemik iliğinde enzimatik aktivite değerlendirildi. Myelodisplastik sendromlu hastalarda telomeraz aktivitesi periferik kanda 0.190 ± 9.24, kemik iliğinde 0.261 ±0.21, akut myeloid lösemili hastalarda 0.495 ± 0.59, kronik myeloid lösemi grubunda 0.1814 ± 0.47, sağlıklı kontrollerde sırasıyla kanda ve kemik iliğinde 0.1814 ± 0.47 ve 0.2029 + 0.86 olarak ölçüldü. Myelodisplastik sendromlu hastaların kan ve kemik iliklerinde çalışılan telomeraz aktiviteleri lösemik ve sağlıklı kontrollerden farklı bulunmadı. MDS'li hastalarda telomeraz aktivitesi ile yaş dışındaki klinik ve prognostik parametrelerde korrelasyon saptanmadı. Sonuç olarak myelodisplastik sendromlu hastalarda telomer dinamiğinin prognostik öneminin daha güvenilir olması için enzimatik aktivitenin seri ölçümleri ile birlikte telomer uzunluğunun da çalışılmasının gerekli olduğunu düşünmekteyiz. Bunun yanında bizim çalışmamızda olduğu gibi erken dönemdeki myelodisplastik sendromlarda telomeraz aktivasyonu henüz gerçekleşmemiş olabilir. Anahtar sözcükler: myelodisplastik sendrom, telomeraz, prognoz IV
Kollajen doku hastalıklarında kardiyak bulgular
Orak hücre anemili hastalarda TRH testine prolaktin ve TSH yanıtı
Meme kanserli hastalarda TNF-alfa düzeylerinin diğer prognostik parametrelerle ilişkileri
Hepatit C virus enfeksiyonunda aile içi geçiş
Mart 1993-Nisan 1995 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye ve Gastroenteroloji kliniklerinde yatarak tedavi gören ya da polikliniklere çeşitli yakınmalarla başvuran HCV ( + ) 140 indeks olgu ile bunların 496 aile üyesinde, HCV'nin aile içi geçişi araştırıldı. Kontrol grubu Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Doğum polikliniğine başvuran 269 hamile kadından oluşmaktaydı. Günümüzde HCV'nin bulaşma yollarını, risk gruplarını ve sağlıklı populasyonlarda HCV prevalansanın gösterilmesine ilişkin araştırmalar, HCV infeksiyonunu gösteren çeşitli serolojik testler ve yöntemlerin ortaya konmasıyla sağlanmaya çalışılmaktadır. HCV infeksiyonun önde gelen risk faktörü transfüzyon olarak görülmektedir. Transfüzyona bağlı NANB-bepatitlerinin %90'ından fazlasının sorumlusu HCV'dır. Yine de sporadik NANB hepatitlerinin yaklaşık %25-50'sinde HCV'nin sorumlu olduğunun bulunmasından sonra, parenteral yol dışında cinsel temas, aile içi ilişki, yada henüz çok iyi tanımlanamayan yollarla da HCV'nin bulaşabileceği düşünülmüştür. Biz bu çalışmamızda HCV enfeksiyonlu indeks vakalarımızda, aynı evi paylaşan aile bireylerineki eş, çocuk, kardeş ve diğer akrabalardaki HCV seropozitifliğini sırasıyla %7.6, %3.6, %2.3, %2.9 olarak 43bulduk. Bu çalışmamızda aile içi bulaşımda, eşler arası bulaşımın diğer akrabalarla olan bulaşımdan yüksek olduğunu saptadık. Aile içi bulaşmada index vakanın HCV-RNA'nın pozitif olması bulaşımı etkileyen önemli bir faktör olabilir. Bu sonuçlarlara göre HCV enfeksiyonun aile içi geçişinin mümkün olduğunu ve bu bulaşmada seksüel ilişkinin önemli olduğu kanaatine vardık. 44
Sistemik sklerozda interlökin-1, interlökin-6, soluble interlökin-2 reseptörü düzeylerinin ve subpopulasyonlarının incelenmesi
ÖZET Immün sistem tarafından salgılanan sitokinler sistemik sklerozda fîbrozis gelişimine ve vaskûler zedelenmeye yol açabilir. Çalışmamızda, sistemik skleroz patogenezinde immün mekanizmaların rolünü incelemek amacıyla serum sitokin düzeyleri ve lenfosit yüzey belirleyicileri tayini yapıldı. Bu nedenle biri lokalize, 24'ü diffiiz kutanöz sklerodermalı 25 hasta ile 21 aktif romatoid artrit hastası ve 21 sağlıklı kontrol çalışma grubuna dahil edildi. Sistemik sklerozlu hastalar cilt, kardiyovasküler, pulmoner, gastrointestinal ve renal sistem gibi organ tutulumları yönünden incelendi. Ayrıca antinükleer antikorlar, anti-DNA, romatoid faktör, anti-Scl-70, anti-SSA, anti-SSB, anti-RNP, anti-Sm gibi immünolojik parametreler tüm hastalarda ve sağlıklı kontrollerde araştırıldı. Sistemik sklerozlu ve RA'li hastalar ile sağlıklı kontrollerde sitokin düzeyleri mikro-elisa yöntemi ile lenfosit yüzey belirleyicileri "flow cytometry" yöntemi ile çalışıldı. IL-la sistemik sklerozlu hastalarda sağlam kontrollere göre düşük bulundu. IL-1/3 ve IL-6 düzeyleri SSc'lu hastalarda normal kontrollere göre belirgin artış göstermesine rağmen aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Soluble IL-2R düzeyleri sağlıklı kontrollere göre anlamlı bir yükselme göstermekteydi. Serum sitokin düzeyleri ile organ tutulumu, eritrosit sedimentasyon hızı, Raynaud fenomeni ve dijital ülser gibi klinik bulgu ve belirtiler arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Lenfosit yüzey belirleyicilerinden CD4, CD8, CD25 ve CD4/CD8 düzeylerinde sistemik sklerozlu hastalarda normal kontrollere göre bir fark tespit edilmedi. Sonuç olarak, İL- 1/3 ve IL-6 sistemik sklerozda hastalık oluşumuna katkıda bulunabilir. Bu hastalarda sIL-2R'nin yüksek düzeylerde bulunması kronik immün hücre aktivasyonunun bir bulgusu olarak yorumlanmıştır. 64
Diabetik ayak enfeksiyonlarında etyoloji, tedavi ve prognoz
ÖZET Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Endokrinoloji kliniğinde 1992-1994 yıllan arasında, diabetik ayak enfeksiyonu nedeni ile takip edilen hastalarda diabetik ayak enfeksiyon oluşumuna yol açan ve amputasyon riskini arttıran nedenlerin araştırılması, ayrıca diabetik ayak enfeksiyonuna yol açan mikroorganizmaların tespiti ile lokal ve sistemik tedavinin yara iyileşmesine katkılarının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada toplam 40 vaka yer aldı. Bunların 21 tanesi erkek (%52.5), 19 tanesi kadındı (%47.5). 40 hastanın yaş ortalaması 54.8 ±18.0 yıl olarak tespit edildi. Çalışmamız sonucunda diabetik ayak yarası oluşumunda en önemli faktörlerin diabetik nöropati varlığı, arteryel akım azalması, hastaların diabetik ayak konusunda bilgisizliği, diabet regülasyonunun iyi yapılmaması ve anemi olduğunu tespit ettik. Amputasyon riskini arttıran nedenleri, osteomyelit, arteriyel akım azalması, anemi, diabetin yetersiz regülasyonu ve yara grade'inin yüksek olması olarak tespit ettik. İyi bir debridmandan sonra lokal pansuman olarak rifampisin ile pansumanın iyi bir seçenek olduğuna karar verdik. Diabetik ayakta en çok üreyen mikroorganizmaları Enterococcus faecalis ve Staphylococcus aureus olarak tespit ettik. Antibiyogram sonuçlarına göre kültür ve antibiyogram sonuçlan çıkıncaya kadar vankomisin + siprofloksasin tedavisinin uygun bir seçenek olduğunu düşünüyoruz. Sonuç olarak öneriler: l)Hastalar diabet ve diabetik ayak konusunda eğitim programına tabi tutulmalı, 2)Chiropodist ve hastalarla ilgilenen hemşire eğitilmeli, 483)Hastalara uygun ayakkabı seçilmeli, 4)Uygun debridman ve lokal tedavi yapılmalı, sistemik antibiyotik tedavisi yapılmalı, 5) Arteryel dolaşım bozukluğu tespit edilen hastalara arteryel rekonstrüksiyon, anjioplasti veya sempatektomiden uygun olanı yapılmalı, 6)Osteomyelit araştırılmalı ve etkin tedavisi yapılmalı, 7)Diabet regülasyonu konusunda hekim daha dikkatli davranmalı, Bunlara uyulduğu taktirde hem diabetik ayak oluşması hemde amputasyon riski azalacaktır. 49
Akut hipergliseminin sıçan lökositlerinde yaptığı hücre içi kalsiyum artışında rol oynayan olası mekanizmalar
Diyabetes mellitusta yapılan çalışmalarda bazal [Ca2+]i değerleri artmış olarak bulunmuştur. Diyabetes mellitusta görülen birçok komplikasyonun bir kısmının bu [Ca2+]i artışı ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Yapılan çalışmalarda diyabetes mellitusta [Ca2+]i artışı ile birlikte spesifik hücre fonksiyon bozukluğu gösterilmiştir. Bu çalışmada ise glikozun sıçanların PMNL'de neden olduğu [Ca2+]i artışından sorumlu mekanizmalar incelenmiştir. Glikozun oluşturduğu [Ca2+]i artışı, sıçanların PMNL'lerinde kalsiyumun hücre içerisine akması ve/veya hücre içinden kalsiyumun mobilizasyonu ile olmaktadır. Glikozun doza ve zamana bağlı olarak PMNL'de [Ca2+]i arttırdığı, aym etkinin kolin klorür ve mannitol gibi maddeler ile ortamın osmolaritesi arttırıldığında da oluştuğu gözlendi. Glikozun ve kolin klorürün oluşturduğu [Ca2+]i artışı kalsiyum kanal blokerleri ile bloke edildi. Glikozun oluşturduğu [Ca2+]i artışı ortamda kalsiyumun olmaması ve riyanodin bulunması ile azaldı. GDPBS ve pertussis toksin gibi G protein inhibitörleri glikoz ve kolin klorürün oluşturduğu [Ca2+]i artışım inhibe etti. Rp cAMP (cAMP inhibitörü), H-89 (protein kinaz A inhibitörü) ve staurosporin (protein kinaz C inhibitörü) ise [Ca2+]i artışında doza bağlı olarak inhibisyona neden oldular. Yüksek konsantrasyonlarda glikoz ve kolin klorür PMNL'de volüm değişikliğine neden oldu. Sonuç olarak yüksek konsantrasyondaki glikoz, hücrenin büzüşmesine, bu da G proteinlerinin aktivasyonuna neden olmakta, G proteinleri ise adenilat siklaz- cAMP-protein kinaz A, fosfolipaz C ve kalsiyum kanallarını uyarmaktadır. Hücredeki bu mekanizmaların uyarılması ile kalsiyum hücre içine geçerek ve hücre içi kalsiyum depolarından kalsiyum açığa çıkarak [Ca2+]i artmasına neden olmaktadır. 51
Akut lösemilerde gravin ekspresyonunun prognostik önemi
ÖZETAkut Lösemilerde Gravin EkspresyonununPrognostik ÖnemiLökomogenez çok basamaklı bir süreçtir ve çok sayıda faktör bu süreçte yer alır.Tedavinin planlanmasında, tedavi hedeflerinin ve prognozu etkileyen faktörlerinbelirlenmesi önemlidir. Prognostik faktörler, hastaya uygulanacak tedavininyo unlu unun belirlenmesinde önemlidir.Gravin, A kinaz sabitleyici protein ailesinin üyesi bir tümör süpresör gendir.Sınırlı sayıda tümörde çalı ılmı ve ekspresyon düzeyinin azaldı ı gösterilmi tir. AkutLösemilerde Gravin ekspresyonunun incelendi i bir çalı ma vardır ve bu çalı madagravin ekspresyonunun azaldı ı gösterilmi tir. Ancak literatürde Gravinekspresyonunun prognozla ili kisini detaylı ekilde inceleyen çalı ma yoktur.Çalı mamızın amacı akut lösemilerde Gravin ekspresyonu ve varsa prognozla ili kisiniortaya koymaktır. Gravin ekspresyonu RT-PCR yöntemiyle ara tırılmı tır. Kontrol genekspresyonu olarak Actin kullanıldı. Sonuçlar Comperative Ct yöntemi ilede erlendirilmi tir.Çalı maya akut lösemili 37 olgu ve 25 sa lıklı gönüllü dahil edildi. Hastaların100'ü (%73) AML, 37'si (%27) ALL idi. Hastaların 70 (%51.1)'i erkek, 67 (%48.9)' sikadın hastalardı. Kontrol grubunda Actin Ct de eri 21.64, Gravin Ct de eri 38.17±2.5(41-28.6), Gravin- Actin Ct de eri 16.2±2.5 (19.3-5.2) bulundu. Hasta grubundaActin Ct de eri 22.5± 2.8 (17.8-35.1), Gravin Ct de eri 42.2±4.9 (31.2-50), Gravin-Actin Ct de eri 19.6±4.5 bulundu. Hasta ve kontrol grupları arasında Gravin- ActinCt de erleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p de eri <0.001). Genelde erlendirmede, hasta grubunda kontrol grubuna göre Gravin ekspresyonunun 11 katazaldı ı bulundu.Hasta sa kalımları Ct de erine göre de erlendirildi inde; Ct de eri 0-16 olanhasta grubunda ortalama sa kalım 17 hafta, 16-20 arasında olan hasta grubunda 24hafta, 20'nin üzerinde olan hastalarda 48 hafta olarak bulundu.Sonuç olarak Gravin ekspresyonunun sa kalımı olumsuz yönde etkiledi isaptandı. Ancak halen bir tümör supressor gen olarak bilinen bu genin alt gruplarınınayrı ayrı de erlendirilmedi i bu çalı maya göre bu genin kötü prognostik parametreolarak ileri sürülmesi u anda mümkün de ildir. Di er yandan tümör supressorgenlerden bazılarının kaybının paradoksal olarak iyi yönde klinik gidi le birlikte olmasıda di er bir kritik nokta olabilir.Anahtar Sözcükler: Akut Lösemi, Gravin, Tümör Süpresör Gen, Prognoz.
Nonsteroidal anti-inflamatuvar ilaç diklofenak'ın sıçan böbreğindeki etkileri ve furosemidle değişmesi
Böbrek fizyolojisi kısmen siklooksijenaz (COX) ba ımlıdır. Prostaglandinlerböbrekte vasküler direncin ayarlanmasında ve su-tuz homeostazının sa lanmasındaglomerül hemodinamisini ve distal nefron fonksiyonlarını düzenleyerek aktif rol alırlar.Fizyolojik fonksiyonları temel olarak siklooksijenaz-1'e (COX-1) dayanangastrointestinal sistem ve trombositlerin aksine böbreklerde hem COX-1 hem desiklooksijenaz-2 (COX-2) eksprese olmaktadır.Deneysel çalı mamızda selektif olmayan bir nonsteroidal anti-inflamatuvar olandiklofenak soyumun tek ba ına ve kıvrım diüreti i olan furosemid ile birlikte renalfonksiyonlar, plazma renin aktivitesi (PRA) ve böbrek korteksinde COX-1 ve COX-2düzeylerine olan etkilerini incelemeyi amaçladık.Çalı mada toplam 42 adet Wistar-Albino türü sıçan kullanıldı. Sıçanlar 4 grubaayrıldı. Grup 1'e (G1) plasebo, grup 2'ye (G2) furosemid (20mg/kg), grup 3'e (G3)furosemid (20mg/kg) ve dilofenak sodyum (2,5 mg/kg), grup 4'e (G4) diklofenaksodyum (2,5mg/kg) verildi. Çalı ma sonunda gruplar arasında kan üre azotu ve serumkreatinin düzeyleri arasında anlamlı fark yoktu ancak G4'te kreatinin klerensi di er 3gruptan dü ük bulundu (p<0,05). G2 ve G4'te idrar osmolalitesi G1 ve G3'ten dü ük idi(p<0,05). PRA açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Böbrek korteksindeCOX-1 immünoreaktivitesi; furosemid ile plasebo grubunda benzer iken diklofenaksodyumla azalmı bulundu (p<0,05). COX-2 immünoreaktivitesi ise hem diüretik hemde diklofenak sodyum etkisi ile artmı olarak bulundu (p<0,05).Sonuç olarak diklofenak sodyum 2,5 mg/kg/gün dozunda sıçanlarda akut böbrekyetersizli i geli ti i halde diklofenak sodyum furosemidle birlikte verildi inde akutböbrek yetersizli i geli mesi furosemidle önlendi. Furosemidin diüretik, natriüretik vekaliüretik etkisi diklofenak sodyum ile nötralize edildi. COX-1 immünoreaktivitesifurosemidle de i medi i halde diklofenak sodyumla azaldı. COX-2 immünoreaktivitesihem furosemidle hem de diklofenak sodyumla artı gösterdi. Böbrek fonksiyonbozuklu u geli mesi ile COX-1 ve COX-2 ekspresyonu arasında ili ki saptanmadı.Anahtar kelimeler: COX-1 immünoreaktivitesi, COX-2 immünoreaktivitesi,Diklofenak sodyum
Sürekli ayaktan periton diyalizi hastalarında infeksiyöz komplikasyonlar ve nedenleri retrospektif çalışma
Sürekli ayaktan periton diyalizi (SAPD) son dönem böbrek yetmezliğinde(SDBY) son yıllarda giderek artan sıklıkta tercih edilmeye başlanan renal replasmantedavi seçeneğidir. Hastaların çoğunda infeksiyöz komplikasyonlar (tünel, çıkış yerienfeksiyonu ve peritonit) görülebilmektedir. Çok sayıda hasta tekrarlayan peritonitatakları nedeniyle SAPD programından ayrılmaktadır.Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Ocak-2003ile Ocak-2006 tarihleri arasında SAPD kateteri takılan SDBY'li 65 hasta retrospektifolarak incelendi. Tüm hastalar yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, meslek, yaşanılan evin odasayısı ve evde yaşayan kişi sayısı, eşlik eden hastalıklar, kronik böbrek yetmezliğininetyolojisi, hemodiyaliz ya da transplantasyon öyküsünün olup olmaması, peritondiyalizinin tercih nedeni ve süresi, periton diyaliz kateterinin takılış biçimi, infeksiyözkomplikasyonların sıklığı açısından değerlendirildi. Peritonit geçiren hastalarda iseperitonit gelişmesinden önceki şikayetleri, şikayetlerinin süresi, peritonitin kateterinintakılmasından sonraki gelişim zamanı, teşhis esnasında yapılan hücre sayımı, kültürdeüreyen mikroorganizmalar açısından değerlendirildi. Tüm hastaların bazal hemogramve biyokimyasal parametreleri incelendi.İnfeksiyöz komplikasyon geçiren hastalar ilegeçirmeyen hastalar arasındaki farklılık gözden geçirildi.Çalışmaya alınan 65 hastanın 24'ünde infeksiyöz komplikasyon vardı. Bunların2'sinde tünel enfeksiyonu 2'sinde tünel enfeksiyonu ve peritonit kalan 20'sinde sadeceperitonit saptandı Peritonit sıklığı 0,329 atak/yıl ya da 36,4 ayda 1 atak olarak tespitedildi. Kültürlerde en sık üreyen mikroorganizma koagülaz negatif stafilokoklar oldu.Cerrahi yöntemlerle kateteri takılan hastalarda (p=0.045) ve kalıcı damar yolubulunamaması nedeniyle SAPD kateteri takılan hastalarda infeksiyöz komplikasyonsıklığı anlamlı olarak artmıştı ( p=0,04). Peritonit geçiren hastaların bazal serumalbumin (p=0,02) ve BUN (p=0,013) değerleri anlamlı olarak düşük bulundu.Sonuç olarak diyaliz hastaları için malnütrisyonun belirteçleri olan serum albüminve BUN düşüklüğü peritonit gelişimi için bir risk faktörü gibi görünmektedir. Bununlabirlikte kalıcı damar yolu bulunamaması nedeniyle ve cerrahi yöntemlerle SAPDkateteri takılması peritonit için diğer bir predispozan neden olduğunudüşündürmektedir.Anahtar sözcükler: Albümin , Peritonit, SAPD
Diyabetik ayak ülserlerinde iloprost (prostosiklin analoğu) kullanımının endotel fonksiyonları ve tedavi sonuçlarına etkileri
Diyabetik Ayak Ülserlerinde ?İloprost? (Prostosiklin Analoğu) KullanımınınEndotel Fonksiyonları ve Tedavi Sonuçlarına EtkileriEndotel disfonksiyonu ve ateroskleroz, diyabetik hastalarda sık görülenproblemler olup zamanla ilerleyerek dokularda iskemiye sebep olabilir. Özelliklediyabetik ayak ülserli hastalarda, periferik arter hastalığına bağlı kritik düzeyde iskemiön plandaysa, amputasyonlara kadar giden klinik durumlar gelişebilir. Bu durumdarevaskülarizasyonun sağlanması oldukça önemlidir. Ancak her hastanın durumuvasküler cerrahi ve/veya anjiyoplasti için uygun olmayabilir.Bu çalışmada, iskemi belirti ve bulgularının ön planda olduğu ancakrevaskülarizasyonun sağlanamadığı diyabetik ayak ülserli hastalara, 10 gün süreyle(0,5-2ng/kg/dk infüzyon hızıyla) iloprost (prostosiklin analoğu) tedavisi verdik.Tedavinin endotel fonksiyonlarına ve klinik sonuçlara etkisini araştırdık.Çalışmaya 60 hasta (36 erkek ve 24 kadın, yaş ortalaması 61,8 ± 9.2) ve 15sağlıklı birey (9 erkek ve 6 kadın, yaş ortalaması 60,7 ± 9,1) alındı. Hastalardan 30'unailoprost tedavisi verildi. Diğer 30 hastaya iloprost verilmedi ancak iloprost dışında aynışekilde tedavi edildi. İloprost tedavisi öncesi ve sonrasında (10.gün ve 1.ayda) hastalarve sağlıklı bireylerin endotel fonksiyonları, brakiyal arter FMD (Flow MediatedDilation) yöntemiyle değerlendirildi. Her iki tedavi grubu hastane yatış süreleri,antibiyotik kullanım süreleri ve amputasyon oranları açısından karşılaştırıldı. Diyabetikhastalarda, iloprost tedavisi öncesinde, sağlıklı bireylerden farklı olarak endoteldisfonksiyonu saptandı (P = 0.02). On günlük iloprost tedavisi sonrası ve özellikletedavinin 1. ayında endotel fonksiyonlarında olumlu düzelmeler görüldü (P = 0.002).İloprost tedavisi alan grupta hematolojik ve biyokimyasal parametrelerde ek birdüzelme gözlenmez iken, hastane yatış süresinde (P = 0.390), antibiyotik kullanımsürelerinde (P = 0.276) ve amputasyon oranlarında (P = 0.097) istatistiksel olarakanlamlı olmasa da klinik olarak iyileşmeler gözlendi.Sonuç olarak iloprost tedavisi, periferik arter hastalığı ve kritik düzeyde iskemisiolan ancak revaskülarizasyonun mümkün olmadığı diyabetik ayak ülserli hastalarda,tedavi sonuçlarını olumlu yönde etkileyebileceği kanısındayız. Ancak klinik sonuçlaraetkisini daha net olarak ortaya koyabilmek için daha büyük hasta gruplarını içerençalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.Anahtar kelimeler: Diyabet, Ateroskleroz, Ayak ülseri, Periferik arter hastalığı,Endotel disfonksiyonu, İloprost
Primer hipertansiyonu olan hastalarda endotel disfonksiyonu ve serum vasküler endotelyal growth faktör düzeyleri
Endotel disfonksiyonu ve ateroskleroz, hipertansif hastalarda sık görülenproblemler olup zamanla ilerleyerek dokularda iskemiye zamanla kardiak, renal vevasküler hasarlanma yapabilir. Vasküler endotelyal growth faktör endotel hücreproliferasyonu ve anjiogenezi indükleyen multifonksiyonel bir peptiddir. Hipertansiyondabozulmuş vasküler büyüme ve artmış plazma vasküler endotelyal growth faktör seviyeleribildirilmiştir. Bununla birlikte vasküler endotelyal growth faktörün hipertansif vaskülerhasar gelişimindeki rolü tam olarak açığa kavuşmamıştır. Biz bu çalışmada serum vaskülerendotelyal growth faktör düzeyleri ile endotel fonksiyonu ve vasküler hasar arasındakiilişkiyi gözlemeyi amaçladık.Çalışmaya izole primer hipertansiyonu olan 66 hasta (34 bayan ve 32 erkek, yaşortalaması 43,2±13,4 ) ve 23 sağlıklı birey (10 erkek ve 13 bayan, yaş ortalaması49,3±12,6) alındı. Bu hastalarda serum vasküler endotel growth faktör düzeylerine veendotel fonksiyonlarına bakıldı ve birbirleri ile karşılaştırıldı. Hastalarda endoteldisfonksiyonu belirteci olarak akıma bağlı dilatasyon oranları, plazma von WillebrandFaktör düzeyleri, mikroalbüminüri düzeyleri, serum kreatinin düzeyi ve glomerülerfiltrasyon hızlarına bakıldı.Hipertansif hastalarda serum vasküler endotelyal growth faktör düzeyleri kontrolgrubundan anlamlı olarak daha düşük olarak saptadık (p<0,01). Serum vasküler endotelgrowth faktör düzeyleri ile serum kreatinin, glomerüler filtrasyon hızı arasında ilişkisaptadık. Mikroalbüminürisi olan hastalarda serum vasküler endotelyal growth faktörseviyesini daha düşük olarak saptadık ancak aradaki fark istatistik olarak anlamlı değildi.Serum vasküler endotelyal growth faktör düzeyi ile sistolik kan basıncı arasındakorelasyon saptadık.Sonuç olarak serum vasküler endotelyal growth faktör seviyeleri hipertansifhastalarda; mikroalbüminüri, serum kreatinin gibi endotel disfonksiyonu belirteçleri ileilişkilidir. Ancak aradaki ilişkinin klinik olaylardaki yerinin belirlenebilmesi için dahaayrıntılı ve geniş katılımlı çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Sözcükler: Endotelyal Disfonksiyon, Hipertansiyon, Serum VaskülerEndotelyal Growth FaktörVII
Tip II diyabetes mellitusta serum VEGF ile albuminüri, sitokinler, kan basıncı ve serum kreatinin arasındaki ilişki
ÖZETTip 2 Diyabetes Mellitusta Serum Vegf, Albüminüri, Sitokinler, Kan Basıncı Ve SerumKreatinin Arasındaki lişki.Diyabetik mikrovasküler komplikasyonlar diyabette erken mortalite ve morbititenin ençnemli nedenidirler. Vasküler endotelyal büyüme faktorü (VEGF) diyabetik mikrovaskülerkomplikasyonların patogenezinde rol oynayan etkili çok fonksiyonlu bir sitokindir. Biz tip 2Diyabetes mellitusta diyabetik nefropatili ve retinopatili hastalarda serum vasküler endotelyalbüyüme faktörü ve proinflamatuvar sitokinlerin olası ilişkisini araştırdık.Çalışmaya yaş ortalamaları 56 ± 8,8 yıl olan 31' i erkek, 38'i kadın olan toplam 69 bireyalındı. Diyabet süresi 8,5±5,8 yıl idi. Hastalar kontrol ( grup 1, n=12), normoalbüminürik diyabet(grup 2, n=23), ), mikroalbüminürik diyabet (grup 3, n=21), makroalbüminürik diyabet (grup 4,n=13) olarak dört gruba ayrıldı. Serum vasküler endotelyal büyüme faktörü, tümor nekrozfaktörü- α, nterlökin-1, nterlökin-6 ve nterlökin-10 konsantrasyonları elisa yöntemi ile ölçüldü.Buna ek olarak biyokimyasal ölçümler, hastaların albümin kreatinin oranı, göz muayenesi,ekokardiyografik ölçümler ve hastaların kan basınçları ölçüldü.Biz 3 grupta serum vasküler endotelyal büyüme faktörü artmış bulduk (grup 2[132,3±112,2] , p<0,098 , grup 3 [155,1 ± 33,8] , p<0,074, grup 4 [428,2 ± 118,7], p<0,066).Ancak serum vasküler endotelyal büyüme faktörü değerleri albüminürinin derecesi ile ilişkilideğildi. Serum vasküler endotelyal büyüme faktörü seviyeleri retinopatili hastalarda retinopatisiolmayanlara göre yüksekti ( 200,3±180,6 ng/l, n=34, p=0,048). Her 3 grup' ta serum vaskülerendotelyal büyüme faktörü ve HbA1c arasında pozitif korelasyon vardı ( grup 2, r=0,784p<0,001, grup3 r=0,758, p<0,001, grup 4 r=0,563 ). Grup 3 ve grup 4' te nterlökin-1düzeylerinde artış tespit ettik (grup 3, p=0,053, grup 4, p<0,01). Buna ek olarak, grup 3' tenterlökin-1 ve HbA1c arasında pozitif bir korelasyon vardı (grup 3 p<0,001, r=0,782 ). Kontrolile karşılaştırıldığında her 3 grupta tümor nekroz faktörü- α seviyelerinde önemli bir artışgözlemledik (grup 2 <0,01, grup 3 p<0,01, grup 4 p<0,01).Bu sonuçlar diyabetik nefropatili hastalarda dolaşan serum vasküler endotelyal büyümefaktörü yüksekliğiyle mutlak bir ilişkisi yoktu. Glisemik kontrol serum vasküler endotelyalbüyüme faktörü ve sitokin seviyelerini etkiliyor. Mikrovasküler komplikasyonlar, diyabetiknefropatili hastaların serumlarında vasküler endotelyal büyüme faktörü konsatrasyonlarında gözeçarpan artışla ilişkilidir.Anahtar sözcükler: Vasküler endotelyal büyüme faktörü, diyabetik nefropati, sitokinler,diyabetik retinopatiVIII
Bilinen tiroid hastalığı olmayan yoğun bakım hastalarında tiroid hormon düzeylerinin mortalite ve diğer prognostik belirteçlerle ilişkisi
ÖZETBilinen Tiroid Hastalığı Olmayan Yoğun Bakım Hastalarında TiroidHormon Düzeylerinin Mortalite ve Diğer Prognostik BelirteçlerleİlişkisiYoğun bakımda yatan hastalarda mortalite oranı oldukça yüksektir. Buçalışmada yoğun bakım hastalarının mortalitesini tahmin etmemize yardımcı olanbelirteçleri ve bunların birbirleriyle olan ilişkisini saptamaya çalıştık.Çalışmamıza, 235'i (% 56) erkek, 182'si (% 44) kadın olmak üzere toplam 417hasta aldık. Hastalarda mortaliteyi tahmin etmek için kullanılan belirteçler olarak; yaş,Apache II skoru, serumda lökosit sayısı, hemoglobin, CRP (c reaktif protein), ESR(eritrosit sedimantasyon hızı), prokalsitonin, laktat, PTZ (protrombin zamanı), aPTT(aktive parsiyel tromboblastin zamanı), sT3 (serbest triiyodotironin), sT4 (serbesttiroksin), TSH (tirotropin, tiroid stimüle edici hormon) belirlendi.Yaptığımız çalışmada cinsler arasında ve ex ile taburcu olanlar arasında yaşortalamaları istatistiksel olarak anlamlı değildi. Prognostik belirteçlerden Apache IIskoru, lökosit sayısı, CRP, ESR, prokalsitonin, PTZ ve aPTT değerlerinin yüksekliği ilesT3, sT4, TSH ve albumin değerinin süpresyonu mortalite ile ilişkili bulundu. Bubelirteçlerden tiroid fonksiyonlarının süpresyonuyla; lökosit sayısında, Apache IIskorunda, ESR, CRP ve prokalsitonin değerlerindeki artış ile albumin değerindekiazalma birbirleriyle ilişkili bulundu.Sonuç olarak yoğun bakım hastalarında mortalitenin tahmininde; Apache IIskoru, lökosit sayısı, CRP, ESR, prokalsitonin, PTZ, aPTT, albumin, sT3, sT4 ve TSHölçümlerinin kullanılabileceği kanaatına varıldı.Yoğun Bakım Hastaları, Tiroid HormonlarınınAnahtar Sözcükler:Süpresyonu, Apache II skoru, Lökosit sayısı, CRP, ESR, Prokalsitonin, PTZ, aPTT,Albumin, Laktat ve Mortalite.
Sistemik lupus eritematozusta mannoz baglayıcı lektin düzeyleri ve mannoz baglayıcı lektin gen polimorfizmlerinin hastalığın klinik bulguları ile iliskisinin arastırılması
ÖZETSistemik Lupus Eritematozusta Mannoz Bağlayıcı Lektin Düzeyleri Ve MannozBağlayıcı Lektin Gen Polimorfizmlerinin Hastalığın Klinik Bulguları le lişkisininAraştırılmasıSistemik lupus eritematozus, çeşitli klinik bulgularla karşımıza çıkabilen;kronik, otoimmun, inflamatuar bir hastalıktır. Etyopatogenezinde, kompleman sistemidefektlerinin önemli rol oynadığı; C1q'nun homozigot eksikliğinde Sistemik LupusEritematozus geliştiği çeşitli çalışmalarda saptanmıştır. Dolayısıyla, C1q'nun homologuolan mannoz bağlayıcı lektin eksikliğinde Sistemik Lupus Eritematozus gelişebileceğidüşünülmüş. Mannoz bağlıyıcı lektin geninde; serum mannoz bağlayıcı lektindüzeyinde düşüşe neden olan 3 adet tek nükleotid polimorfizmi tanımlanmıştır.Bu çalışmada, geni 54. ve 57. kodonlardaki mutasyonlara, serum mannozbağlayıcı lektin düzeylerine Sistemik Lupus Eritematozus'lu hastalarda ve kontrolgrubunda baktık. Hastalarda, mannoz bağlıyıcı lektin geni varyant alleleri ve mannozbağlıyıcı lektin düzeyleri ile çeşitli klinik bulgular arasında ilişki olup olmadığınıaraştırdık.Çalışmaya, 63 Sistemik Lupus Eritematozus hastası 162 sağlıklı bireyi kontrolgrubu olarak aldık. Mannoz bağlayıcı lektin geni 57. kodondaki mutasyonu kontrolgrubunda sadece bir kişide saptadık. 54. kodondaki mutasyonu Sistemik LupusEritematozus'lu hastalarda, kontrol grubuna göre artmış olarak bulduk, fakat gruplararasında istatiksel olarak anlamlı fark saptamadık (p=0,05).Mannoz bağlayıcı lektin geni 54. kodonda mutasyonu olanlar ile olmayanlarınserum mannoz bağlayıcı lektin düzeyini karşılaştırdık. Mutasyonu olanlarda mannozbağlıyıcı lektin düzeyini anlamlı oranda düşük saptadık (p:0,0001). Ayrıca SistemikLupus Eritematozus'lu hastalarda mannoz bağlayıcı lektin düzeyi, sağlıklı kontrolgrubuna göre anlamlı oranda daha düşüktü (p=0,0001). Hastaların klinik bulguları,enfeksiyon varlığı, hastalık aktivasyonu ile 54. kodondaki mutasyon varlığı ve serummannoz bağlayıcı lektin düzeyiyle ilişkisinin olup olmadığını araştırdık. Fakat anlamlıbir ilişki saptamadık..Sonuç olarak; mannoz bağlayıcı lektin geni 54. kodondaki mutasyon varlığı vedüşük mannoz bağlayıcı lektin düzeyleri ile hastalığın klinik özellikleri arasındailişkinin olmadığı fakat bu faktörlerin SLE gelişiminde önemli faktörler olabileceğikanısındayız. Fakat bunu daha net ortaya koyabilmek için daha geniş hasta gruplarınıiçeren, çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar Sözcükler: kodon 54, kodon57, mannoz bağlayıcı lektin, mutasyon,Sistemik Lupus Eritematozus.
Bilinen hastalığı olmayan ve ultrasonografide nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı saptanan erişkinlerde insülin direnci ve metabolik sendrom sıklığının araştırılması
ÖZETB L NEN HASTALI I OLMAYAN VE ULTRASONOGRAF DE NONALKOL KYA LI KARAC ER HASTALI I SAPTANAN ER K NLERDE NSÜL ND RENC VE METABOL K SENDROM SIKLI ININ ARA TIRILMASIMetabolik sendrom, insülin direnci, santral obezite, dislipidemi, hiperglisemi vehipertansiyon ile karakterizedir. Sendroma nonalkolik ya lı karaci er hastalı ı (NAYKH)sıklıkla e lik eder. Bu çalı mada, bilinen hastalı ı olmayan, rutin tetkiklerinde NAYKH saptananeri kinlerde, diyabet, insülin direnci ve glikoz tolerans bozuklu u gibi metabolik sendromparametrelerinin görülme sıklı ının belirlenmesi amaçlanmı tır.Ocak 2006-Mart 2007 arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliyepoliklini inde yapılan çalı maya, hepatosteatozu saptanan 230 eri kin alındı. Alkol, ilaçkullanımı, viral veya otoimmün karaci er hastalı ı saptananlar çalı maya alınmadı. Olgular, boy,kilo, bel çevresi ve kalça çevresi ölçülüp, beden-kitle indeksine göre gruplandı. Oral glikoztolerans testi yapıldı. Açlık glikozu, insülin, c-peptid, lipidler ve karaci er enzimleri ölçüldü.HOMA-IR (Homeostasis Model Assesment- nsülin Resistans) indeksi hesaplandı. HOMA-IR 2,7 olması insülin direnci olarak kabul edildi. Metabolik sendrom tanımında UlusalKolesterol E itim Programı Eri kin Tedavi Paneli III (ATP III) kriterleri esas alındı.Olguların 141'i (% 61,3) kadın, 89'u (% 38,7) erkekti. Ortalama ya 50,3 ± 10,6 (18-95)yıldı. Ortalama beden-kitle indeksi 30,5±4,9 (18,9-50), bel çevresi 104,8±10 (74-140), açlık kanekeri 101,39±27,9 (69-364) ve HOMA-IR indeksi 3,3±2,6 (0,5-26,5) saptandı.78 hastada (% 33,9) bozulmu açlık glisemisi, 65 hastada (% 28,3) bozulmu glikoztoleransı ve 51 hastada (% 22,1) tip 2 diyabet saptanmı tır. NAYKH'de Tip 2 diyabet ve glikoztolerans bozuklu u, beden kitle indeksi ve aile öyküsünden ba ımsız olarak artmı tır.Metabolik sendrom prevalansı % 56,5 olup, beden-kitle indeksi ile korelasyongöstermi tir. HOMA-IR 2,7 olan hastaların % 73,2'sinde metabolik sendrom saptanmı tır.NAYKH'de insülin direnci beden-kitle indeksinden ba ımsız olarak artmı tır.Metabolik sendromda karaci er enzimlerinde anlamlı farklılık saptanmazken, AST veGGT, tip 2 diyabet ile ili kili bulunmu tur.Sonuç olarak, non alkolik ya lı karaci er hastalı ında insülin direnci, metabolik sendromve tip 2 diyabet sıklı ında artı mevcuttur. Bu hastaların erken tanı ve tedavisi, kardiyovaskülerhastalık risk artı ından dolayı önemlidir.Anahtar Sözcükler: Nonalkolik ya lı karaci er hastalı ı, metabolik sendrom, insülin direnci,HOMA.