Düzce University
Anabilim Dalı

İç Hastalıkları Anabilim Dalı

Düzce University

2.023

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sistemik skleroz hastalarında gastroözofageal reflünün hastalık aktivitesi ve şiddeti ile ilişkisi, yaşam kalitesi üzerine etkisi

Giriş: Sistemik skleroz (SSc), vasküler disfonksiyon, deri ve iç organların ilerleyici fibrozisi ile karakterize kronik sistemik bir hastalıktır. Ciltten sonra gastrointestinal sistem (GİS), SSc'nin en sık hedefidir ve hastaların %90'ından fazlasında tutulur. Çalışmamızda SSc hastalarında gastroözofageal reflü (GÖR) ile yaşam kalitesi, hastalık aktivitesi ve şiddeti arasında ilişki olup olmadığı araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi hastanesi Romatoloji polikliniğine başvuran SSc tanılı 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara kontrolleri sırasında GÖR açısından değerlendirmek üzere NİH PROMİS GERD (National Institutes of Health (NIH) patient-reported outcomes measurement information system (PROMIS®) türkçe anketi, yaşam kalitesi ölçümü için Kısa Form-36 (SF-36) anketi uygulandı. Eş zamanlı hastaların deri tutulumu ―Modifiye Rodnan Deri Skorlaması ile değerlendirildi. Hastalık aktivitesi European Scleroderma Study Group (EScSG) aktivite indeksi, hastalık şiddeti ise Medsger ve ark. tarafından geliştirilen skorlama yöntemi ile hesaplandı. GÖR ile yaşam kalitesi, hastalık aktivitesi ve şiddeti ölçekleri arasındaki ilişki araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 46 kadın (%92), yaş ortancası 54,5 yıl (27-75) olan toplam 50 SSc hastası dahil edildi. NİH PROMİS GERD türkçe anketine göre hastaların %70'inde (≥8 puan) orta ve şiddetli derecede GÖR tespit edildi. Bu hastalarda mRDS ile hesaplanan cilt sertliği anlamlı olarak yüksekti (p=0,049). Hastalık aktivite ve şiddeti ile GÖR arasında ilişki bulunmadı. GÖR şiddeti ile yaşam kalitesi alt alan ölçeklerinden rol güçlüğü (fiziksel) (|r|= -0.450), ağrı (|r|= -0.622), genel sağlık (|r|= -0.415), vitalite (enerji) (|r|= -0.303), fiziksel fonksiyon (|r|= -0.376), rol güçlüğü (emosyonel) (|r|= - 0.411) ve mental sağlık (|r|= -0.388) arasında negatif yönde anlamlı korelasyon saptandı (p<0.005). Sonuç: Çalışmamızda şiddetli GÖR bulguları olan SSc hastalarında yaşam kalitesinin anlamlı derecede azaldığı gösterildi. Anahtar Kelimeler: Sistemik skleroz, GÖR, SF-36, NİH PROMİS GERD türkçe anketi

Gastroözofageal reflüSkleroz
Natıg Alımov
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erişkin akut lenfoblastik lösemi/lenfomaolgularında intensif kemoterapi sonuçlarının analizi

Amaç: Akut lenfoblastik lösemi (ALL); lenfoid öncüllerin aşırı çoğalmasıyla karakterize hematolojik malignitedir. Bu tez çalışmasında ALL tanısı ile takip edilen hastaların demografik, klinik, laboratuvar, performans durumları, aldıkları tedaviler ile yanıtları, hastalıksız ve genel sağkalımlarını(GS) değerlendirmeyi amaçlamaktayız. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2010-2021 yılları arasında Dahiliye Hematoloji Bilim Dalı'nda takip ve tedavi edilen ALL tanılı 82 hasta alınmıştır. Hastaların demografik, tanı, tedavi ve takip özellikleri hastanemizde kullanılan bilgisayar otomasyon sistemi ve hastalara ait dosyaların taranmasıyla elde edilmiştir. Hastaların aldıkları tedaviler, tedavi yanıtları, yaşam süreleri incelenmiştir. Bulgular: Hastalarımızın ortalama yaşı 39 yıldır. Hastaların 34'ü kadın 46'sı erkektir. Hastaların 61'i B, 21'i T ALL idi. Hastaların 14'ü standart riskli 68'i yüksek riskliydi. Hastaların %25,6'sının Ph+'liği mevcuttu. Hastaların 62'sine HyperCVAD, 20'sine L-asparajinaz içeren pediatrik kökenli tedaviler verildi. Bir yıllık GS HyperCVAD alanlarda %41,9 iken L-asparajinazlı rejimlerde %67,3 idi. Hastaların 15'ine allojenik kök hücre nakli (AKHN) yapıldı ve 1 yıllık sağkalım oranları %66,7 idi. Hastalardan 55 yaş ve üstündekilerin 1 yıllık GS oranları %20'nin altındaydı. 2016- 2021 yılları arasında tedavi gören hastaların GS oranları 2010-2015 yılları arasındakilere göre daha yüksekti. Sonuç: Çalışmamızda L-asparajinaz içeren pediatrik kökenli rejimlerin uygulanması ile literatüre benzer şekilde sağkalım oranları artmıştır. AKHN uygun hastalarda en etkili tedavi olarak yerini korumaktadır. Anahtar Sözcükler: Akut lenfoblastik lösemi, ALL, HyperCVAD, L-asparajinaz, Sağkalım

AsparajinazPrekürsör hücreli lenfoblastik lösemi-lenfomaYetişkinler
Mustafa Yılmaz
Çukurova University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

IGA nefropatili hastalarda böbrekte glukokortikoid reseptör ekspresyonunun klinik gidişteki rolü: Tek merkez deneyimi

Amaç: IgA nefropatisinde birincil tedavi olarak kullanılan glukokortikoidler etkilerini hücre içi glukortikoid reseptörlerine bağlanarak göstermektedir. GCR ekspresyonunun bazı hastalıklarda steroid cevabının derecesi ile korele olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada, IgAN'li hastalarda steroidlere yanıt ile Glukokortikoid reseptör (GCR) ekspresyonu arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2002-2019 yılları arasında klinik ve böbrek biyopsisi ile primer IgA nefropatili ve Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji polikliniğinde takipli 110 hasta alındı. GCR ekspresyonu; hastaların böbrek doku örneklerinde immunohistokimyasal yöntemle değerlendirildi. Hasta kayıtlarından tanıdan itibaren 1 yıllık sürede hasta takipleri ve tedavileri kayıt edildi. Steroid tedavisinin biyopsi tanısından itibaren böbrek fonksiyonu ve proteinüriye etkisi değerlendirildi. Bulgular: GCR boyanma oranına göre demografik ve laboratuvar verileri arasında anlamlı ilişki tespit edilemedi. Hastaların GCR boyanma oranı ile MEST skoru karşılaştırıldığında; mezengial proliferasyon M0 olanlara göre M1 olanlarda GCR pozitifliği 33 (%41,8) olup istatiksel olarak anlamlı artmış bulundu. Tanı anında; sistolik ve diyastolik kan basıncının, beyaz küre ve nötrofil sayısının, PTH, BUN, kreatinin, ürik asit, potasyum, magnezyum, total kolesterol, LDL düzeylerinin, MCV, Mentzer indeksinin, biyopside skleroz oranının yüksek olması, total protein düzeyi ve eGFR değerinin düşük olması kötü prognostik faktörler oarak saptandı. M1 dışında GCR boyanma oranlarına göre hiçbir parmetrede farklılık saptanmadı. Sonuç: IgA nefropatili hastalarda glukokortikoid reseptör aktivasyonunu gösteren GCR boyanma oranı ile prognoz arasında bir ilişki bulunmadı. GCR boyanması yüksek olanlarda M1 daha yüksek idi. Kötü prognoz olarak belirlenen başlangıçta yüksek proteinüri, düşük eGFR ve yüksek kan basıncı olan hastalarda MEST skorlarından E, S ve T daha yüksek idi. IgA nefropatisinde tedavide veya klinik gidişte GCR ekspresyonun etkisini değerlendirmek için daha büyük çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: IgA nefropatisi, glukokortikoid reseptörü, steroid

BöbrekDiabetik nefropatilerGlükokortikoidler+3
Bilge Tekin Ala
Çukurova University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Polikistik böbrek hastalarında renal ve kardiyak değerlendirme

Amaç: Otozomal Dominant Böbrek hastalığı(ODPBH) en sık görülen kalıtsal böbrek hastalığıdır. Bu çalışmada ODPBH olan hastalarda böbrek hacmi, proteinüri ve böbrek fonksiyon testleri ve ekokardiyografi bulguları arasında ilişkiyi araştırmak ve hastaların duygu durum, genel sağlık parametrelerini değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya ODPBH'li 52 hasta alındı. Anamnez, fizik muayeneleri, böbrek/karaciğer fonksiyon testleri, lipidler, tam kan sayımı sonuçları kaydedildi. Ultrasonografi/Magnetik rezonans görüntüleme ile böbrek hacimleri ölçüldü. Ekokardiyografiyle; Küresel Boyuna Gerinim, Sol Ventriküler Kütle indeksi ve Görece Duvar kalınlığı hesaplandı. Beck's depresyon envanteri ve SF36 sağlık durum anketini değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 23'ü erkek 52 hastanın yaş ortalaması 47,3±13,9 idi. Kan basıncı ortalamaları; sistolik 126,7±9,2 mmHg, diyasyolik 80,1±6,9 mmHg idi. Hastaların %17,3'ü Anjiyotensin dönüştürücü enzim inhibitörü(ADEİ), %40,4'ü Anjiyotensin reseptör blokeri (ARB) kullanıyor idi. Karaciğerde kisti bulunanların %65,3'ü kadındı. Hastaların ortalama toplam böbrek hacmi (TKV) 1861,1±1193,2 ml, boya ayarlanmış toplam böbrek hacmi (HATKV) 11,7±7,5 ml/m bulundu. Hastaların ortalama küresel boyuna gerinimi (GLS) -18,7±3,1 ve sol ventrikül kütle indeksi (LVMI) 92,9±27,5 g/m2 hesaplandı. Renal replasman tedavisi alan hastalarda, almayanlara göre LVMI anlamlı yüksekti. LVMI; RAAS blokeri kullananlarda kullanmayanlara göre anlamlı düşüktü. GLS <17,8 olanlarda total kolesterol ve LDL anlamlı düşüktü. GLS ile renal hacim, GFR kaybı, proteinüri ilişkisizdi TKV/HATKV, proteinüri ile orta düzeyde pozitif ilişkiliydi. SF36 sağlık durum parametreleri ile HATKV korelasyon gösterdi. Sonuç: Hastalarımızın %80'den fazlasında antihipertansif gerektiren kan basıncı yüksekliği vardı. Kullanmayanlara göre RAAS blokeri kullanan hastalarda ekokardiyografide; sol ventrikül hipertrofisi daha az şiddetliydi. TKV ve HATKV ile proteinüri arasında orta düzeyde korelasyon saptandı. GLS ile HATKV, GFR kaybı ve proteinüri arasında anlamlı bir ilişki bulunmadığı halde ilginç olarak total kolesterol ve LDL düzeyi ile GLS arasında önemli ilişki saptandı. Böbrek boyutlarındaki artış ile SF36 genel sağlık değerlendirmesinde olumsuzluk parametreleri koreleydi ODBH'da proteinüri, böbrek hacmi ve GLS gibi ekokardiyografik parametreler arasındaki ilişkinin daha geniş hasta gruplarında değerlendirilmesi uygun olacaktır. Anahtar Kelimeler: ODPBH, GLS, LVMI, RWT, TKV, HATKV, MRG, proteinüri

BöbrekBöbrek hastalıklarıKalp+5
Ayşegül Ezgi Çetin
Çukurova University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Transarteriyel radyoembolizasyon yapılan hepatosellüler karsinom hastalarında biliyer komplikasyonlar

Gereç ve Yöntem: 2016-2020 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'nde TARE uygulanan 99 HSK hastası ve tekrarlayan işlemlere bağlı toplam 135 işlem incelendi. Hastaların demografik verileri, etyoloji, boyut, lokalizasyon, PVT gibi tümör özellikleri, medikal tedavileri, işlem öncesi ve sonrası (15. gün ve 3. ay) labarotuvar verileri (AST, ALT, total ve direkt bilirubin, GGT, albumin, INR, AFP), yanıt değerlendirme ve komplikasyon açısından MR görüntülemeleri, sağkalımları, işlemde uygulanan Y90 dozları, komplikasyonların tanımlanan parametrelerle ilişkisi retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 99 hastanın yaş ortalaması 65, % 90,9'ı erkek, %9'u kadın cinsiyette idi. %55,6'sında etyoloji HBV, %20,2'sinde etyoloji HCV idi. 5 yıllık sağkalım oranı % 20,9 olarak saptandı. Hastaların TARE sonrası yanıt değerlendirilme için çekilen MR bulgularına göre % 41,4'inde parsiyel yanıt, %20,2'sinde safra yolu komplikasyonu izlendi. Hastalarımızda gözlenen biliyer komplikasyonlar safra yollarında genişleme ve kolesistit bulguları idi. NASH olan hastalarda komplikasyon oranı daha düşük, HBV tanısı olanların ise daha yüksek saptandı. İşlem sonrası labarotuvar verilerine bakıldığında total ve direkt bilirubin ve GGT değerlerinde artış, albümin değerinde azalış izlendi. Karaciğer enzimleri 15. Günde belirgin yüksek olup 3. ayda, 15. güne göre anlamlı değişiklik göstermedi. Bilyer komplikasyon olanlarda paradoksal olarak hastaların GGT düzeyi daha düşük saptandı. Sonuç: TARE uygulanan HSK karsinom hastalarında safra yolu komplikasyonu gelişebilmektedir. İşlem sonrasında GGT, total ve direkt bilirubin değerlerinde artış izlendi fakat bu artış safra yolu komplikasyonundan ziyade REILD ile ilişkilendirildi. Bu konu ile ilgili daha geniş çaplı prospektif çalışamalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Hepatosellüler karsinom, radyoembolizasyon, safra yolu, biliyer, komplikasyon

Emboli ve trombozKarsinoma-hepatoselülerKomplikasyonlar+4
Hande Arslan Tepe
Çukurova University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diyabetes mellitus tanılı hastalarda ekzokrin pankreas yetmezliği sıklığının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Çalışmamızda diyabetes mellitus tanılı hastalarda ekzokrin pankreas yetmezliği sıklığı, diyabetin süresi ve glisemik kontrolün düzeyi ve diyabetin diğer komplikasyonları ile ilişkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışmaya, 15 Eylül 2021 ve 20 Eylül 2022 tarihleri arasında, 21'i tip 1 diyabetes mellitus, 2'si MODY ve kalan 226'sı tip 2 diyabetes mellitus tanılı olmak üzere toplam 249 diyabetik hasta alınmıştır. Ekzokrin pankreas yetmezliği sıklığı spot gaitada fekal elastaz-1 ölçümleri kullanılarak araştırılmıştır. İstatistiksel değerlendirmeler T test, ki-kare testi ve Kruskal Wallis testi ile yapılmıştır. Bulgular: 20 hastada fekal elastaz-1 düzeyleri 100 mcg/mL'nin altındadır ve bu durum ağır ekzokrin pankreas yetmezliği olarak değerlendirilmiştir. 57 hastada ise fekal elastaz-1 düzeyleri 100-200 mcg/mL arasında saptanmış hafif-orta ekzokrin pankreas yetmezliği olarak değerlendirilmiştir. Toplamda ise 77 hastada (%30.9) ekzokrin pankreas yetmezlik saptanmıştır. Ekzokrin pankreas yetmezliği olan 77 hastanın diyabetes mellitus süresi 11.34±9.42 yıl iken, fekal elastaz düzeyi normal saptanan 172 hastanın ortalama hastalık süresi 9.06±7.81 yıl bulunmuştur. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.047). Glisemik kontrol ve diyabetes mellitusun süresi ile ekzokrin pankreas yetmezliği değerlendirildiğinde HbA1c düzeyi %8.5 üzerinde olan hastalarda (p=0.007) ve 15 yıldan daha uzun süreli diyabetes mellitusu olan hastalarda ekzokrin pankreas yetmezliği daha sık saptanmıştır (p=0.018). Ayrıca diyabetes mellitus komplikasyonları ve ekzokrin pankreas yetmezliği değerlendirildiğinde, diyabetik retinopatisi olan hastalarda ekzokrin pankreas yetmezliği daha sık saptanmıştır (p=0.033). Nöropati, nefropati ve koroner arter hastalığı ile arasında ise ilişki saptanamamıştır. Sonuç: Çalışmamızda diyabet süresi uzadıkça, glisemik kontrol kötüleştikçe ekzokrin pankreas yetmezliğine daha sık rastlandığı ortaya konulmuştur. Diyabetik retinopatisi olan hastalarda yine ekzokrin pankreas yetmezliği daha sık bulunmuştur. Ekzokrin pankreas yetmezliğinin diyabetes mellitusun kronik komplikasyonlarından biri olabileceği düşünülmekle birlikte daha çok hasta ile yapılan çalışmalara ihtiyaç vardır.

Diabet komplikasyonlarıDiabetes mellitusElastaz+2
Sadi Furkan Engürülü
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tek merkezde yapılan ailevi akdeniz ateşi genetik analiz sonuçlarının tanıya katkısı ve bu hastalarda genotip - fenotip ilişkisi

Giriş ve Amaç: AAA; otozomal resesif geçişe sahip, ateşle beraber gelişen ataklar ve diğer bazı klinik bulgular içeren otoinflamatuvar bir hastalıktır ve bölgelere hatta kökene göre görülme sıklığı değişmektedir. Hastalığın adından da belli olduğu gibi Akdeniz havzasındaki ülke ve toplumlarda sık rastlanmaktadır. Genetik mutasyonun homozigot ya da heterozigot olmasına göre hastalığın şiddeti ve mevcut olan semptomların değişmesi söz konusudur. Çalışmamızda; MEFV gen mutasyonu araştırılan kişilerin klinik özelliklerinin, ne kadarına klasifikasyon kriterlerine uyumlu olarak AAA tanısı koyulduğunun ve tedavi başlandığının gösterilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi'nde Ocak 2016 ve Kasım 2021 tarihleri arasında AAA hastalığına yönelik genetik analiz yapılan, MEFV gen mutasyonu saptanan ve kendisine ulaşılabilen toplam 208 kişi dahil edilmiştir. Daha önceden istenmiş laboratuvar verileri ve hastalardan elde edilen bilgiler kaydedilmiştir. Genetik test sonuçları ve bu veriler karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamızdaki genetik mutasyon saptanan 208 hastadan 89 tanesi (%42,8) Tel Hashomer kriterlerini karşılamakta, 119 tanesi (%57,2) karşılamamaktadır. Tel Hashomer kriterlerini karşılayan hastalarda en sık saptanan mutasyonlar sırasıyla M694V (%46,1), M680I (%24,7), V726A (%8,9), E148Q (%8,9) olarak bulunmuştur. M694V ve M680I homozigot mutasyonu ile Tel Hashomer kriterlerine göre kesin/olası tanı ve kriterleri karşılama durumu arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p=0,001, p=0,021, sırasıyla). E148Q heterozigot mutasyonu ile tanı kriterlerini karşılama durumu arasında negatif bir ilişki bulunmuştur (p=0,002). Genetik mutasyonlar ile klinik bulgular arasındaki ilişki incelendiğinde, ateş ile M694V arasında ve karın ağrısı ile M680I arasında pozitif bir ilişkinin olduğu gösterilmiştir (p=0,000, p=0,007, sırasıyla). E148Q mutasyonu olan kişilerde ateş ve karın ağrısı anlamlı olarak daha azdı (p=0,028, p=0,017, sırasıyla). Sonuç: Klinik pratikte, ön tanıda AAA düşünülen hastalarda MEFV gen mutasyonlarından M694V ve M680I varlığı tanıya yardımcıdır. E148Q mutasyonunun hem tanı ile hem de klinik ile ilişkisi saptanmamıştır. Genetik mutasyon saptanan hastalardan yalnızca yarısından azı tanı kriterlerini karşılamaktaydı. Bu sonuç; AAA şüphesi olan hastalarda öncelikle klinik, laboratuvar bulguları ve aile öyküsü gibi durumların değerlendirilmesi gerektiğini ve gereksiz genetik testlerden kaçınılması gerektiğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Ailevi Akdeniz Ateşi, MEFV, Tel Hashomer, kolşisin.

Ailesel akdeniz ateşiFenotipGenetik+3
Hikmet Akar
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Metastatik kolorektal kanserli hastalarda glasgow prognostik skoru, sistemik immun-inflamatuar indeks ve CRP/albumin oranının prognostik değeri

Amaç: Bu çalışmada tanı anında metastatik olan veya takipleri sırasında metastaz gelişen kolorektal kanserli hastalarda inflamatuar kökenli biyobelirteçlerden Glasgow Prognostik Skoru (GPS), Sistemik İmmün İnflamatuvar İndeksi (SII), CRP/Albumin Oranı (CAR); diğer inflamasyon temelli belirteçler ile birlikte değerlendirilerek [Hemoglobin, Albumin, Lenfosit, Platelet Skoru (HALP), Nötrofil/Lenfosit Oranı (NLR)] prognostik değerlerinin ortaya konması hedeflenmiştir. Materyal ve Metod: Bu araştırma tek merkezli, retrospektif bir çalışmadır. 2010- 2022 yılları arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı polikliniklerine başvurmuş, tanı anında metastatik veya takiplerinde metastaz gelişen kolon ve rektum kanseri 120 hastanın verisi geriye dönük olarak taranmıştır. İnflamatuar biyobelirteçlerden GPS, Yüksek C-reaktif Protein (CRP) konsantrasyonu (>10 mg/L) ve hipoalbüminemi (<3.5 g/dL) kombinasyonu kullanılarak belirlenmiştir. Bu prognostik skorlama (0, 1, 2) şu şekilde tanımlanmaktadır; yüksek CRP (>10 mg/L) ve hipoalbuminemisi (<3.5 g/dL) olan hastalara 2 puan almaktadır. Bu biyokimyasal anormalliklerden yalnızca birinin mevcut olduğu hastaların puanı 1'dir. Bu anormalliklerden hiçbirinin olmadığı hastalara 0 puan verilmektedir. CAR ve NLR hastaların dosyalarındaki laboratuvar verileri kullanılarak hesaplanmıştır. SII = P*N/L olarak hesaplanmaktadır. Burada P, N ve L periferik trombosit, nötrofil ve lenfosit sayıları anlamını taşımaktadır. HALP skoru ise, hemoglobin (g/L) × albümin (g/L) seviyeleri × lenfosit sayısı (/L)/trombosit sayısı (/L) olarak hesaplanmaktadır. Çalışmamızda bu inflamatuar biyobelirteçler genel sağkalıma dayalı olarak prognozu tahmin etme yetenekleri açısından değerlendirilmiştir. Bulgular: HALP (AUC=0.347, p=0.010) ve NLR (AUC=0.627, p=0.033) mortalite tahmininde kullanılabilmektedir. HALP'ın 0.3604 değeri (%23.2 sensitif, %51.2 spesifik). NLR'deki 3.2159 değeri (%58.9 sensitif, %63.4 spesifik). SII, CAR ve BKİ/CRP oranının exitus olma durumunu ayırt ettiremediği sonucu çıkmıştır (p>0.05). GPS 2 olanların 0 olanlara göre ölüm riski 3.6 kat artmıştır (HR=3.687, p<0.001). HALP puanındaki 1 birimlik artış ölüm riskini %75 azaltmaktadır (HR=0.256, p=0.031). Sonuç: mKRK'li hastalarda GPS, HALP skoru ve NLR genel sağkalım açısından prognostik değere sahip iken CAR ve SII'nin ortalama sağkalımı ön gördürecek prognostik değeri olmadığı görülmüştür.

AlbüminlerBiyobelirteçler-tümörC reaktif protein+7
Güler Nur Teküstün
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Konvansiyonel ve biyolojik tedavi almış psöriatik artrit tanılı olgularda tedaviye yanıtın yaşam kalitesi ile ilişkisi

Psöriatik artrit (PsA), sıklıkla önemli fonksiyonel yetersizlik ve bozulmuş yaşam kalitesine yol açan, psöriazis ile ilişkili inflamatuvar bir artrittir. PsA cilt tutulumu ve artrit nedeni ile benlik saygısında bozulma, anksiyete ve depresyon semptomlarında artışa neden olmaktadır. Çalışmamızda 2010 yılı itibari ile rutin olarak uyguladığımız SF-36, HAD, Rosenberg benlik saygısı envanterlerini ve hastaların anket tarihindeki fizik muayene ve laboratuar bulgularını kullandık. Çalışmamıza romatolojik hastalığı dışında ek hastalığı olmayan 81 hasta alındı. Hastaların yaş ortalaması 46,41 (±10,16)' di. Çalışmaya alınan hastaların 41` i (%50,6) erkek, 40' ı (%49,4) ise kadındı. Hastalardan 49' u DMARD tedavisi alırken, 32' si anti-TNF tedavi almaktaydı.DMARD ve anti-TNF tedavi alan hasta gruplarında sosyodemografik veriler ve hastaların sosyal alışkanlıkları arasında sedimantasyon ve CRP değerlerinde anlamlı bir farklılık saptanmadı.Anti-TNF tedavisi alan grupta istatistiksel olarak anlamlı ölçüde depresyon (p=0,001) ve anksiyete (p=0,007) sıklığını, DMARD tedavisi alan gruba göre düşük saptadık. Anti-TNF tedavisi alan grubun SF-36 puan ortalamalarının daha yüksek olduğunu saptadık. Her iki grup arasında benlik saygında anlamlı bir farklılık saptamadık.Depresyon ve anksiyete semptomları olmayan hastaların tüm SF-36 alt parametlerinde aldıkları ortalama puanların istatistiksel olarak anlamlı oranda daha yüksek olduğunu ve yine bu hastaların benlik saygılarının daha iyi olduğunu saptadık.Çalışmamızda DMARD ve anti-TNF tedavisi alan gruplar arasında hastalık aktivitesi bakımından anlamlı bir farklılık saptamadık. Hastalık aktivitesi düşük olan hastaların, istatistiksel olarak anlamlı ölçüde benlik saygılarının daha iyi, SF-36 parametrelerinden aldıkları ortalama puanların daha yüksek, anksiyete ve depresyon semptomlarının daha az olduğunu tespit ettik.

AnksiyeteArtrit-psoriatikBenlik saygısı+5
Özden Yıldırım Akan
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Romatoid artrit ile ilişkili interstisyel akciğer hastalığında biyobelirteçler

Amaç: Romatoid artrit (RA) birçok organ ve dokuyu etkileyen yaygın sistemik otoimmün bir hastalıktır. Bu çalışmada RA-İAH'ın erken tespiti ve gelişme riskinin belirlenmesinde yardımcı olabilecek serolojik markerları araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2019-2020 yılları arasında Dahiliye Romatoloji Bilim Dalı'nda takipli 87 hastanın takip ve tedavi özellikleri hastanemizde kullanılan bilgisayar otomasyon sistemi ve hastalara ait dosyaların taranmasıyla elde edilmiştir. Akciğer tutulumu olan ve olmayan hastalarla serum IP10, HSP90 ve HSP70 düzeyleri karşılaştırılarak hastalık tutulumu ile biyomarker ilişkileri değerlendirildi. Bulgular: Hastalarımızın ortalama yaşı 59.9±10.8 yıl idi. Akciğer tutulumu saptanan hastalar daha ileri yaşta idi. Akciğer tutulumu olan hastalarda ortalama ESR değeri 38.52±19.64, tutulumu olmayanlarda 28.12±13.77 bulunmuş olup istatiksel açıdan anlamlı saptanmıştır. Tutulum paternleri ile biyomarkerlar arasındaki karşılaştırmada nodül paterni saptanan hastalarda RF değeri istatiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur. Ayrıca RF ile IP10 arasında ve DAS-28 skoru ile RF arasında pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı korelasyon bulunmuştur. Sonuç: Akciğer tutulumu olan RA hastalarının ileri yaşta olması literatürdekine benzer olarak bizim çalışmamızda da istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Hastalarda yüzde olarak en fazla nodül ve UİP saptanmış olup literatürde de benzer şekilde görülmektedir. Hastaların ESR ile akciğer tutulumu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Tutulum paterni ile biyomarkerların değerlendirilmesinde nodül saptanan hastalarda RF değeri istatiksel anlamlı çıkmıştır. Ayrıca RF ile IP10 arasında pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı korelasyon bulunmuştur. Mortalite ve morbiditenin önemli bir sebebi olan İAH'ın erken saptanmasında yeni biyomarker çalışmaları ümit vaat etmektedir. Anahtar sözcükler: HSP70, HSP90, IP10, romatoid artrit, interstisyel akciğer hastalığı

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-interstisyelArtrit-romatoid+3
Numan Emre Ak
Çukurova University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Prediyalitik hastalarda osteopeni-osteoporoz ile biyokimyasal parametreler arasındaki ilişkinin araştırılması

Özetler daha sonra bildirilecektir.

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronikKemik dansitesi+4
Nuri Fidan
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta Yan Dal UzmanlıkAçık ErişimTR

Gestasyonel diyabetli hastalarda 25 OH vitamin D düzeyi ve insülin direnci ile ilişkisi

Amaç: Gestasyonel diabetes mellitus (GDM), gebelik esnasında gelişen ß hücre disfonksiyonu ve insülin direnci olarak tanımlanır. GDM öyküsü olan kadınlar, ileriki yaşamlarında artmış tip 2 diyabet gelişimi riskine sahiptir. Literatürde, gebelerin vitamin D eksikliğine daha yatkın olduğu ve vitamin D eksikliği ile insülin direnci arasında bir ilişkinin varlığını gösteren çelişkili veriler mevcuttur. Bu çalışma ile amacımız gestasyonel diyabet tanısı alan hastalarda, 25OH vitamin D düzeyini ölçerek D vitamini durumunu belirlemek ve 25OH vitamin D düzeyi ile insülin direnci arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Materyal ve Metod: Çalışmaya 100 GDM?lu ve 100 NGT?lı olmak üzere toplam 200 gebe dahil edildi. Gebelerin rutin gestasyonel diyabet taraması 75 gram glukozlu iki saatlik OGTT ile yapıldı ve GDM tanısı IADPSG önerilerine göre konuldu. Gebelerin açlık serum örneklerinden glukoz, insülin, kalsiyum, fosfor, magnezyum, total protein, albümin, ALP, 25OH vitamin D ve PTH düzeyleri çalışıldı. HOMA-IR metodu ile insülin direnci hesaplandı. 25OH vitamin D düzeyi, daha önce yayınlanmış olan kriterlere göre kategorize edildi: yeterli vitamin D düzeyi ?30 ng/ml, vitamin D yetersizliği 20-29.99 ng/ml, vitamin D eksikliği <20 ng/ml. Bulgular: GDM?lu ve NGT?lı gebelerde 25OH vitamin D ortalamaları benzer bulundu (31.33±20.64 ng/ml?ye karşılık 29.51±22.66 ng/ml, p=0.553). Vitamin D eksikliği oranları açısından GDM ve kontrol grubu arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (%36?ya karşılık %44, p=0.505). Vitamin D eksikliğinin GDM gelişimi riskini istatistiksel anlamlı etkilemediği (p=0.361), vitamin D ortalamarının insülin direnci olan (HOMA-IR>2.7) ve olmayan (HOMA-IR<2.7) GDM?lu gebelerde benzer olduğu görüldü (33.67±18.36 ng/ml?ye karşılık 30.67±21.31, p=0.551). Sonuç: GDM?lu gebelerde vitamin D eksikliği oranları kontrol grubuna benzer bulundu. Vitamin D eksikliğinin GDM gelişimi riskini istatistiksel anlamlı etkilemediği ve GDM?lu gebelerde 25OH vitamin D düzeyi ile insülin direnci arasında istatistiksel anlamlı ilişki olmadığı gösterildi. Anahtar Kelimeler: Gestasyonel diyabet, vitamin D durumu, insülin direnci

Diabet-gebelik sırasındaDiabetes mellitusVitamin D+1
Derya Öz
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bazal-bolus insülin tedavisi almakta olan Tip 2 diyabetli hastalarda diyabet tedavi memnuniyeti ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

Bu çalışmamızda amaç; tip 2 diyabet tanısı bulunan ve oral antidiyabetik ilaçlarla tedavi edilmekte olan hastalara insülin başlandıktan sonra bu tedavinin hastaların algıladıkları yaşam kalitesi üzerine olası olumlu ya da olumsuz etkilerini, hastaların bu tedaviden hoşnut olup olmadıklarını ortaya koymaktır. Çalışmamızda daha önceden tip 2 diyabet tanısı bulunup oral antidiyabetik tedavisi almaktayken yeterli glisemik kontrol sağlanamaması nedeniyle bazal bolus insülin tedavisi başlanan hastalardan toplam 65 kişi seçildi. Bu hastalara ilk görüşmede (0. Ay) WHOQOL-bref Türkçe versiyonu, DTSQs , EQ-5D anketleri uygulandı. İlk görüşmeden üç ay ve altı ay sonra hastalar bir kez daha görüşmeye çağırılarak aynı anketlere ek olarak toplam sekiz sorudan oluşan ve tedavi memnuniyetindeki değişimi ölçmeyi hedefleyen DTSQc anketi de uygulandı. Çalışmaya katılan tüm hastalara 0. ay, 3. ay ve 6. ayda uzman bir diyabet eğitim hemşiresi tarafından diyabet eğitimi verildi. Anket sonuçları SPSS 16.0 programı kullanılarak veri özelliğine göre Mann-Whitney, Kruskal-Wallis ve Paired t test ile analiz edildi. Araştırmanın bağımlı değişkenleri yaşam kalitesi ve tedavi memnuniyetidir. Bağımsız değişkenleri ise, tedavi memnuniyeti bağımlı değişkeni için metabolik parametreler, hastalıkla ilgili klinik parametreler, hastalık kontrol algısı, kan şekeri izlem algısı ve sosyodemografik değişkenlerdir. Bağımlı değişken olarak yaşam kalitesi alındığında ilk modeldeki bağımsız değişkenlere tedavi memnuniyeti de eklenmiştir. Hastaların yaş ortalaması 53,88 ± 8,62 (aralık 31-72) olup %46,2?si erkek, %53,8?i kadın idi. Hastaların tamamında oral antidiyabetik ilaçlarla glisemik kontrol sağlanamaması üzerine bazal bolus insülin tedavisine geçilmiş; bu nedenle diyabetin metabolik kontrolü kötü hastalardı. HbA1c ortalaması bazalde %10,02 ± 2,53 iken 6. Ay sonunda %8,21 ± 1,692 (p<0,001) saptandı. Açlık kan şekeri ortalaması bazalde 184,66 ± 62,11 mg/dl, 6. ayda 167,65 ± 64,84 mg/dl (p=0,154), tokluk kan şekeri ortalaması bazalde 250,21 ± 105,74 mg/dl, 6. ayda 194,28 ± 78,201 mg/dl (p=0,003) saptandı. Gerek kesitsel gerekse 0-3. Ay veya 0-6. Ay fark analizlerinde diyabet tedavi memnuniyetini (DTSQs) olumsuz etkileyen değişkenler; olumsuz kan şekeri izlem algısı, olumsuz hastalık kontrol algısı, kısıtlı egzersiz ve polinöropati, retinopati, hipertansiyon gibi komplikasyonlardır. DTSQc ölçeği 3. ve 6. aylarda komorbid hastalık bulunma durumuyla negatif yönde ilişkili bulunmuştur. Yaşam kalitesi bağımlı değişken alındığında; bütün diyabetik komplikasyonların artışı, HbA1c ve tokluk kan şekeri gibi metabolik parametreler, hipoglisemi deneyimi, tedavi süresinin uzun olması, kan şekeri izlem algısının ve hastalık kontrol algısının kötü olması, komorbid hastalığa sahip olma, hanede diyabetli bir başka kişinin varlığı, bazal insülin türü ve en önemlisi tedavi memnuniyeti değişimi (DTSQc) ile ilişkili bulunmuştur. İlginç olan; HbA1c değeri EQ5D skoruna duyarlı iken hastalık ve kan şekeri yönetimi ile ilgili parametrelerin WHOQOL boyutlarına daha çok duyarlı olmalarıdır. Çoklu analizlerde (logistic regression) bedensel boyutun sadece diyabet tedavi memnuniyetine, psikolojik boyutun ise sadece kan şekeri izlem algısına duyarlı olduğu sonucuna varılmıştır. Tedavi memnuniyeti bizim hastalarımız tarafından bir bütün olarak metabolik parametrelerdeki iyileşme veya hastalık parametrelerinde iyileşmeden ziyade hekim hasta ilişkisi olarak algılanmaktadır. Nitekim hastaların klinik parametreleri kötüleşse de hekim hasta ilişkilerinin sıklaşması nedeniyle tedavi memnuniyeti anlamlı düzeyde artmıştır. Yaşam kalitesi üzerinde bilinen sosyodemografik göstergeler dışında diyabete özel metabolik parametreler ve tedavi memnuniyeti de etkili bulunmuştur.

Diabetes mellitus-tip 2Hasta memnuniyetiSosyodemografik özellikler+3
Hüseyin Salih Semiz
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İlaç alerjisi vakalarında sosyodemografik, klinik özellikler ve ek atopik hastalıklar

Yapılan bu çalışmada amacımız polikliniğimize ilaç alerjisi varlığı veya şüphesi nedeni ile başvuran hastaların sosyodemografik özelliklerinin, ek hastalık varlığının, aile öyküsünün olup olmadığının, hangi ilaçlar ile reaksiyon olduğunun, ne gibi klinik bulguların olduğunun ortaya konmasıdır.Çalışmamız 2010-2012 yılları arasında Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Erişkin Alerji-İmmünoloji polikliniğine ilaç alerjisi varlığı veya ilaç alerjisi şüphesi nedeni ile ayaktan başvuran 219 olguya uygulanan `İlaç Alerjisinin Değerlendirilmesi' anketleri uygulanarak yapılmıştır. Hastalara yapılan anket ile hastaların sosyodemografik özellikleri, ek hastalık öyküsü varlığı, alerjik hastalık birlikteliği varlığı, ailede ilaç alerjisi öyküsü varlığı, reaksiyon görülen ilaçların hangileri olduğu, hangi klinik bulguların ne sıklıkla görüldüğü gibi parametreler araştırılmıştır. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007&PASS (Power Analysis and Sample Size) 2008 Statistical Software (Utah, USA) programı kullanıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metodların (Ortalama, Standart sapma, medyan, oran) yanı sıra niteliksel verilerin karşılaştırılmasında Fisher's Exact Ki-Kare test, Yates Contiunity Correction test ve Pearson Ki-Kare test kullanıldı. Çalışmamızdaki hastaların 55'i (%25,1) erkek, 164'ü (%74,9) kadındı. Hastalarımızınn yaşları 17 ile 68 yaş arasında değişmekte olup, ortalaması 39,32±11,66 yaştır. Olgularımızın % 72,1' ini 31-60 yaş arasındaki hastalar oluşturmaktadırlar. Hastalarımızın 108'inin (%49,3) ev hanımı olduğunu saptadık. En çok başvuran diğer hastalar ise 33 kişi olarak (%15,1) serbest meslek çalışanları ve 29 kişi olarak (%13,2) memur olarak saptandı. Eğitim durumu bakımından olgularımızın 117'si (%53,4) ilköğretim, 58'i (%26,5) lise, 39'u (%17,8) üniversite mezunu olduğunu, 5 kişinin (%2,3) okuryazar olmadığını saptadık. İlaç alerjisi oluşumundan sorumlu tutulan, polikliniğimize başvuran olguların kullandıkları ilaç grupları dağılımı incelendiğinde; olguların 138'inde (%63) NSAİİ, 65'inde (%29,7) beta laktam antibiyotiklere, 9'unda (%4,1) kinolon grubu antibiyotiklere, 8'inde (%3,7) lokal anesteziklere karşı reaksiyon geliştiği saptanmıştır. Çalışmamızda olgularda gözlenen belirti ve şikayetlerin dağılımını incelersek deri belirtileri %65.2, alt ve üst solunum yollarına ait semptomlar %13.6, gastrointestinal sistem semptomları %4.2, kardiyovasküler sistem semptomları %8.4,psişik semptomlar %8.6 oranında görüldüğü saptanmıştır. Olguların 195'inde (%89) kaşıntı, 173'ünde (%79) ürtiker, 134'ünde (%61,2) anjiyoödem, 102'sinde (%46,6) nefes darlığı, 61'inde de (%27,9) maküler döküntü olduğu saptanmıştır. Hastalarımız ilaç alerjisi reaksiyon tipi açısından incelendiğinde; 213 (%97,3) olguda Tip 1, 5 (%2,3) olguda Tip 4 reaksiyon görüldüğü saptanmıştır.Ailede ilaç alerjisi öyküsü ile kişide ilaç alerjisi varlığı veya ilaç alerjisi şüphesi ilişkisi değerlendirildiğinde ise ailede ilaç alerjisinin olması istatistiksel olarak anlamlılık saptanmadı. Polikliniğe başvuru öncesinde olgularda tanı konulmuş alerjik hastalıkların var olması ile, kişide ilaç alerjisi varlığı veya ilaç alerjisi şüphesi ilişkisi değerlendirildiğinde ise kişide alerjik hastalık olması istatistiksel olarak anlamlılık saptanmadı.

HipersensitiviteSosyodemografik özelliklerİlaçlar
Erdem Şen
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Manisa ilinde sağlıklı bireylerde normal hemogram değerleri

Çalışmaya Manisa ilinde en az bir yıldır yaşayan, gebe olmayan, bilinen hastalığı olmayan, fizik muayene ve öyküde patolojik bulgu saptanmayan, son 15 gün içinde ilaç kullanımı olmayan, kendisinde ve 1. derece yakınlarında kan hastalığı olmadığını belirten, 18-70 yaş arası sağlıklı erişkin gönüllü, 813?ü kadın ve 562?si erkek olmak üzere toplamda 1375 kişi alındı. Çalışmaya katılanların her biri için hemogram ve B12, folik asit, ferritin değerleri çalışıldı. B12, folik asit ve/veya ferritin değerlerindeki düşüklüğün toplumlarda en sık saptanan anemi nedenlerinden olmasına sebebiyle, bu değerleri düşük olan bireyleri dışlanarak geriye kalan 363?ü kadın ve 351?i erkek olmak üzere 714 kişinin hemogram değerleri incelendi. 18-70 yaş arası erkeklerin hemogram değerleri incelendiğinde; Ortalama RBC; 5,02±0,408x1012/L, Hb;15,39 ±1,067gr/dl, Hct(%) 44,69 ±3,2, PLT; 232,7±47,86 x109/L, PCT (%); 0,223 ±0,0442, MCV; 89,1±4,88 fl, MCH; 30,7±1,95pg, MCHC; 34,4 ±1,06gr/dl, RDW; 13,15± 0,907fl, WBC; 7,794 ±1,723x109/L, nötrofil yüzdesi; 58,6 ±10,15, lenfosit yüzdesi; 30,4 ±7,15, monosit yüzdesi; 7,86 ±4,96, eozinofil yüzdesi; 2,5±1,73, bazofil yüzdesi; 0,8±2,49 olarak bulundu. 18-70 yaş arası kadınların hemogram değerleri incelendiğinde ise, ortalama RBC; 4,41 ±0,3689 x1012/L, Hb; 13,26 ±1,068 gr/dl, Hct (%); 38,82 ±3,08, PLT; 254 ±56,12 x109/L, PCT (%); 0,244 ±0,0488, MCV; 88,2 ± 4,92 fl, MCH; 30,1 ±1,972 pg, MCHC; 34,1 ±0,921 gr/dl, RDW; 13,41 ±1,778 fl, WBC; 7,765 ±1,889 x109/L, lenfosit yüzdesi; 30,10 ±7,137, monosit yüzdesi; 7,0 ±3,70, nötrofil yüzdesi; 60,3 ±8,917, eozinofil yüzdesi; 1,99 ±1,918, bazofil yüzdesi; 0,7 ±1,33 olarak bulundu. Araştırmamızda PLT, PCT, RDW, nötrofil(%) değerleri kadınlarda anlamlı olarak daha yüksek bulunurken, Hb, RBC, Hct, MCV, MCH, MCHC, monosit yüzdesi ve sayısı, eozinofil yüzdesi ve sayısı ise erkeklerde anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0.05). Bu sonuçlar dünyada yapılan sonuçlarla uyumludur. Diğer hemogram parametrelerinde erkekler ile kadınlar arasında anlamlı farklılık görülmedi. Menapozda olan kadınların ortalama PLT ve PCT değerleri menapozda olmayan kadınlardan anlamlı daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) erkekler için 13 gr/dl altını anemi kabul ederken, çalışmamızda Hb;15,39±1,067 gr/dl değerlerini elde ettik. Bölgemizde erkekler için anemi sınırının 13 gr/dl değerinin üzerinde 14gr/dl olarak kabul edilmesinin daha doğru olacağı kanaati edindik. DSÖ kadınlar için 12 gr/dl altını anemi kabul ediyor, çalışmamızda Hb; 13,26±1,068 gr/dl, değerlerini elde ettik. Bölgemizdeki kadınlar için anemi sınırını 12 gr/dl olarak DSÖ önerisi ile uyumlu bulduk. Bir toplum ve bölge için normal sayılan değerler başka bir bölge için normal olmayabilir. Bu nedenle hematolojik değerlerin referans aralıkları her toplum ve bölge için kendi referans aralıklarını belirlenmesi için bu alanda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

HematolojiKan testleriKan testleri+3
Emine Aygör
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kemoterapi uygulanan hastaların birinci derece yakınlarında depresyon ve anksiyete sıklığı

Kanserin tedavisi multidisipliner çalışmayı gerekmektedir. Tedavi planı içerisinde gerek klinisyenlerin gerekse hasta ve hasta yakınlarının en çok dikkat ettikleri nokta cerrahi tedavi ve/veya kemoradyoterapi protokolleridir. Oysa literatürde geniş bir şekilde araştırılmasına rağmen hastaların içerisinde bulundukları psikolojik kondisyoner durum genellikle göz ardı edilmektedir. Bu araştırmanın amacı, kemoterapi uygulanan hastaların kemoterapi öncesi ve tedavi süresince birinci derece yakınlarında depresyon ve anksiyete sıklığını ve bunlarla ilişkili faktörleri belirlemektir. Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Medikal Onkoloji Bölümü?nde Haziran 2011 ve Ocak 2013 tarihleri arasında kanser tanısı konularak kemoterapi uygulanan 287 onkoloji hastası ve bu hastaların 287 birinci derece yakınları alındı. Tanı anında ve her üç ayda bir klinik görüşme yapılarak hastalara SF36 (short form-36) Yaşam Kalitesi Ölçeği, hasta yakınlarına Beck Depresyon Ölçeği ve Beck Anksiyete Ölçeği uygulandı. Hasta ve hasta yakınlarının çoğunu 41-60 yaş aralığı oluşturmaktadır. Onkoloji hastalarının %58,5?i kadın, %41,5?i erkek olup; hasta yakınlarının %44,3?ü kadın, %55,7?si erkektir. Tanı anında ve kontrol değerlendirmelerin çoğunda hasta yakınlarında kadınlarda erkeğe göre 6 kata varan oranda depresyon ve anksiyete fazla bulunmuştur. Hasta yakınlarında kronik hastalık varlığının tanı anında ve bazı kontrollerde 7 kata kadar anksiyete ve depresyonu arttırdığı tespit edilmiştir. Sadece tanı anında hasta yakınlarındaki anksiyete sıklığı 41-60 yaş grubunda 21-40 yaş grubuna göre 3 kat fazla saptanmıştır. Hasta yakınlarının eğitim düzeyi ilk ve ortaokul olanlarda lise ve üzeri eğitim seviyesine sahip olanlara göre tanı anında ve kontrollerin çoğunda 20 kata varan depresyon sıklığı bulunmuştur. Hastada progresyon olması regrese olmasına göre depresyonu özellikle 4. Kontrolde 67 kata, anksiyete sıklığını 19 kata kadar arttırdığı bulunmuştur. Kanser hastalığının tıbbi yönetimi hastanın bakımından primer sorumlu olan bakım verenlerinin de fiziksel ve emosyonel sağlıklarının ele alınmasını gerektirir. Tanı aşamasında hasta ve yakınlarının değerlendirilip, elde edilen sonuçların karşılaştırılması sonucunda tedavi bitiminde meydana gelebilecek ?Anksiyete ve Depresyon? duygularının azaltılabilir.

AnksiyeteAntineoplastik ajanlarDepresif bozukluk+4
Zehra Özsoy
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hemodiyaliz tedavisi alan son dönem böbrek yetmezlikli hastalarda fonksiyonel barsak hastalığı prevalansı

Çalışmamızda son dönem kronik böbrek yetmezliği olup hemodiyaliz tedavisi alan hastalarda FBH ve alt gruplarının prevalansını, cinsiyete göre dağılımını, hasta ve kontrol grupları arasındaki farklılıkları, biyokimyasal parametreler, diyaliz etkinliği ve diyaliz süresi açısından FBH olan ve olmayan gruplar arasındaki olası farklılıkları araştırdık. Çalışmamıza Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Nefroloji Polikliniğinde takipli hemodiyaliz tedavisi alan son dönem böbrek yetmezliği tanılı 80 hasta ve Genel Dahiliye Polikliniğine başvuran ve sağlıklı gönüllü kriterlerine uyan 80 olgu alındı. Hasta ve sağlıklı gönüllülerden oluşan kontrol grubunda fonksiyonel barsak hastalığını saptamak amacıyla Roma II kriterleri kullanıldı. Hasta grubunun 46 (%57,5)?sını erkek, 34 (%42,5)?ünü kadın oluşturmaktaydı. Hasta grubunun yaş ortalaması 62,13 (±12,92) (min: 23, max: 90) idi. Kontrol grubunun 43 (%53,8)?ünü erkek, 37 (%46,3)?sini kadın oluşturmaktaydı. Grubun yaş ortalaması 60,45 (±9,85) (min: 29, max:85)?di. Hasta grubunun 22 (%27,5)?sinde, kontrol grubunun ise 10 (%12,5)?unda FBH saptandı. İki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,01). IBS, hasta grubunun %7,5?inde, kontrol grubunun %2,5?inde saptandı (p=0,14). Fonksiyonel şişkinlik hastaların %3,8?inde, kontrol grubunun %8,8?inde saptandı (p=0,19). Fonksiyonel konstipasyon hasta grubunun %16,3?ünde, kontrol grubunun %1,3?ünde saptandı (p=0,001). Hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı oranda daha çok fonksiyonel konstipasyon saptanmıştır. FBH istatistiksel olarak anlamlı oranda kadınlarda daha sık izlenmekte idi (p=0,004). Hasta grupta FBH görülmesi ile medeni hal, yaşadığı yer ve eğitim durumu, sigara-alkol, diyabet veya hipertansiyon varlığı arasında ilişki saptanmazken, ev hanımlarında anlamlı olarak daha sık FBH saptandı. Fosfor değeri FBH saptanan olgularda anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p=0,03). PTH, albümin, kalsiyum, hemoglobin düzeyleri ile FBH arasında ilişki saptanmadı. FBH görülmesinde Kt/V oranının etkisi incelendiğinde; FBH saptanan grubun ortalama Kt/V değeri 1,61 ± 0,30 iken saptanmayan olgularda 1,50 ± 0,31 (p=0,18)?di. Çalışmamızda kontrol grubuna göre kronik böbrek yetmezlikli olgularda daha sık oranda fonksiyonal barsak hastalığı saptanmıştır. Kronik böbrek yetmezlikli olgularda en sık saptanan fonksiyonel barsak hastalığı fonksiyonel konstipasyon olmuştur. Fonksiyonel barsak hastalığı gelişmesinde etkili olabilecek faktörler incelendiğinde, FBH saptanan olguların anlamlı oranda daha sık kadın ve ev hanımı oldukları saptanmıştır. FBH saptananlarda fosfor düzeyi daha yüksek saptanmıştır.

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronikPrevalans+2
Edip Gökalp Gök
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Lenfoid maligniteli hastalarda timus tutulum ve büyüklüğünün değerlendirilmesi

GİRİŞ: Lenfoma hastalarının timus tutulumu nadir görülen durumdur. Timus lenfoma ve lösemilerde tutulumu sistemik tutuluma eşlik edebilir. Hodgkin lenfoma (HL)'da timus tutulumuna Non-Hodgkin (NHL) lenfomalardan daha sık rastlansa da iki lenfoma tipinde de timus tutulumu enderdir. En sık 30 yaşlarında tespit edilen timus lenfomalarında cinsiyet açısından anlamlı fark bulunmamaktadır.Çalışmada Hodgkin , Non-Hodgkin, Kronik lenfositer lenfomalı hastaların Toraks Bilgisayarlı Tomografi (TBT) görüntüleri timus çap, hacim, tutulum, şekil, pozisyon açısından incelenerek kontrol grubu ile karşılaştırılması amaçlandı. METOD: Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Hematoloji Polikliniği? ne başvuran hastalar kayıtlar incelenerek tarandı ve lenfoma tanısıyla TBT görüntüleri olan hastalar çalışmaya hasta grubu (HG) olarak dahil edildi. Acil servise travma nedenli başvuran ve TBT görüntüleri olan hastalar incelenerek sistemik hastalığı olmayan olgular kontrol grubu (KG) olarak çalışmaya alındı. Radyoloji bölümü arşiv kayıtlarından hastaların ve olguların TBT görüntüleri açılarak timus çap,hacim,tutulum,şekil,pozisyon,görünüm,yağ infiltrasyonu,lenfadenopati açısından 2 radyoloji uzmanı tarafınca tekrar değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya 81 hasta ve 81 olgu olmak üzere 162 kişi alındı.81 hastanın 42? si NHL (%52), 13? ü HL (%16) , 26? sı KLL (%32) hastası olduğu saptandı. 81 hastanın 28?i (% ) kadın, 53?ü (% ) erkek olup E:K, 1.9:1 saptandı.HG yaş ortalaması 56/yıl ,KG yaş ortalaması 49/yıl bulundu.81 hastada 2 NHL (%6.9) ve 1 (%10) HL'lı hastada timus tutulumu saptanırken KLL hastalarında timus tutulumu izlenmedi. HG ile KG timus çapları açısından karşılaştırıldığında anteroposterior ve kraniokaudal çap ortalamalarının HG'da anlamlı düzeyde yüksek olduğu , transvers çap açısından iki grupta fark izlenmediği saptandı ( p<0,001 ,p<0,001, p<0.716;sırasıyla).HG ile KG timus hacmi açısından karşılaştırıldığında HG da timus hacminin anlamlı düzeyde artmış olduğu izlendi ( p=0.015). Tedavi yanıtı hacim ortalamaları açısından karşılaştırmada nüks saptanan 5 hastanın timus hacim ortalmaları anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p:0.048). Timus tam yağ infiltrasyonu olan hastaların yaş ortalaması anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.001). HG ile KG timus yağ infiltrasyonu saptanma durumu açısından incelendiğinde HG'da anlamlı düzeyde yağ infiltrasyonuna rastlandı (p=0.003). SONUÇ Lenfomalı hastalarda timus tutulumu nadir olmakla birlikte görülebilen durumdur bu sebeple lenfomalı hastalarda timus detaylı incelenmelidir. Hastaların TBT timus görüntüleri değerlendirilirken çap ölçümünün birden çok planda yapılması ve özellikle hacim hesaplanması yararlıdır.Timus şekli, yağ infiltrasyonu,lenfadenopati varlığı değerlendirilmesi gereken önemli parametrelerdir.

LenfomaNeoplazmlarNeoplazmlar+3
Çiğdem Özdemir
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta Yan Dal UzmanlıkAçık ErişimTR

Allerjik rinitli hastalarda immünoterapi öncesi ve immünoterapinin 6.ayında serum ve nazal fetuin-a düzeylerinin değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Allerjik Rinit (AR), nazal mukozanın alerjenlere karşı gelişen IgE aracılı inflamasyonudur. Alerjik hastalıklar içinde en sık görülenidir ve sıklığı giderek artmaktadır. Kronikleşmesi, başta astım olmak üzere sinüzit, otit gibi hastalıklara yol açması, yaşam kalitesini etkilemesi nedeniyle erken tanı ve tedavisi çok önemlidir. Hastalığın şiddetinin ve tedaviye yanıtın değerlendirilmesinde çeşitli klinik ve laboratuvar parametreler kullanılmakta ve bu konudaki çalışmalar devam etmektedir. Çalışmamızda birçok sistemik hastalığın şiddetinin ve tedaviye yanıtının değerlendirilmesinde anlamlı sonuçların bildirildiği fetuin A adlı proteinin alerjik rinitteki rolünü belirlemeyi amaçladık. HASTALAR VE YÖNTEM: Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Allerji İmmünoloji Bilim Dalı Polikliniğine Eylül 2010-Aralık 2010 tarihleri arasında başvuran ve AR tanısı alarak immünoterapi planlanan 18 yaş üstü 30 hasta ve benzer cinsiyet ve yaş grubundaki 30 sağlıklı gönüllü çalışmaya alındı. Ek sistemik ve kronik hastalıkları dışlamak için her iki gruba çeşitli laboratuvar tetkikler yapıldı. Hasta grubunun duyarlı olduğu allerjenler deri prik testi ile saptandı. Orta-ağır persistan AR?li hasta grubuna immünoterapi planlandı. Tedavi öncesi hasta ve kontrol grubunun serum ve nazal lavaj fetuin A değerleri ve semptom skorları kaydedildi. İmmünoterapinin 6. ayında hasta grubunun serum ve nazal lavaj fetuin A değerleri yeniden ölçüldü, semptom skorları kaydedildi. Bu değerler karşılaştırılarak istatistiksel analizi yapıldı. BULGULAR: %73.3?ü kadın olan hasta grubunun yaş ortalaması 27.9 ± 8 yıl, %66.7?si kadın olan kontrol grubunun yaş ortalaması 29.3 ± 4.2 yıl olarak bulundu. Her iki grup yaş ve cinsiyet olarak benzerdi. Hasta grubunun serum fetuin A düzeyi ortalaması 1010.44 ± 679.84, kontrol grubunun serum fetuin A düzeyi ortalaması 350.30 ± 210.87 bulundu. Hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü (P<0.001). Hasta grubunun nazal fetuin A düzeyi ortalaması 946.52 ± 127.123, kontrol grubunun nazal fetuin A düzeyi ortalaması 743.19 ± 217.99 bulundu. Her iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (P<0.001). AR?li hastaların tedavi öncesi ve sonrası serum ve nasal fetuin A düzeyleri karşılaştırıldığında tedavi sonrası serum fetuin A (P=0.046) ve nasal fetuin A (P<0.001) düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir düşme saptandı. Hastaların semptom skorunda da benzer şekilde tedavi sonrası anlamlı bir düşme saptanmıştır (P<0.001). Hasta grubu ile kontrol grubunun yaş, cinsiyet, serum fetuin A ve nasal fetuin A arasındaki ilişki incelendiğinde allerjik rinitli hastaların serum fetuin A düzeyleri ile yaş arasında negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (P< 0.01). Serum fetuin A?nın alllerjik rinitte tanısal duyarlılığı ile ilgili yapılan analizde sensitivite % 80 spesitife % 80 olarak bulunmuştur. Bu cut off değerin pozitif ve negatif prediktif değeri % 80 olarak bulunmuştur. SONUÇ: AR?li hastalarda tedavi öncesi nazal ve serum fetuin-A düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptanması ve bu yüksekliğin istatistiksel olarak anlamlı bulunması hasta grubunda sistemik ve lokal bir inflamasyonun varlığını göstermektedir. AR?li hastaların immünoterapi sonrası serum ve nasal lavaj fetuin A değerlerinde tedavi öncesi değerlere göre düşme saptanması ve bu düşmenin istatistiksel olarak anlamlı bulunması sistemik ve lokal inflamasyonda gerileme olduğunu göstermektedir. Klinik değerlendirmede kullanılan nazal semptom skorunda gözlenen gerileme bu sonuçları desteklemektedir.

Fetuin ARinitRinit-alerjik+1
Ferda Bilgir
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta Yan Dal UzmanlıkAçık ErişimTR

Ülseratif kolit ve kolorektal kanser hastalarında epigenetik kromatin histon modifikasyon profilinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Ülseratif kolit (ÜK), kolorektal kanser (KRK) gelişmesi için önemli bir risk faktörüdür. Epigenetik histon modifikasyonları KRK karsinogenezinde önemli görevler üstlenmektedir. Çalışmamızda ÜK ve KRK hastalarında epigenetik histon modifikasyonlarının tanısal ve prognostik marker olarak değerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 20 ÜK' li, 20 KRK' li ve 20 kontrol olgu olmak üzere toplam 60 kişi çalışmaya dahil edildi. KRK, ÜK ve kontrol gruplarının RT-PCR array yöntemi ile histon modifikasyon enzim anahtar gen ekspresyonları değerlendirildi ve karşılaştırıldı. KRK hastalarında prognostik belirteçler olan hastalık evresi, tümör difensiyasyonu, CEA düzeyine göre alt gruplara ayrılarak gen ekspresyon analizi yapıldı. ÜK hastalarında KRK gelişimi için risk faktörü olan hastalık yaygınlığı, süresi ve inflamasyon şiddetine göre alt gruplara ayrılarak gen ekspresyon analizi yapıldı. Bulgular: KRK' de HDAC1, HDAC7, PAK1, NEK6, AURKA ve AURKB' nin kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha fazla overeksprese olduğu saptandı. İleri evre KRK' de HDAC1, HDAC7, PAK1, NEK6, AURKA ve AURKB; kötü diferansiye tümörlerde HDAC1, HDAC7 ve AURKB' nin anlamlı olarak daha fazla overeksprese olduğu saptandı. Serum CEA düzeyi ile herhangi bir gen ekspresyonu arasında ilişki gösterilemedi. ÜK tanılı hastalarda HDAC1, PAK1, NEK6, AURKA' nin kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha fazla overeksprese olduğu ve hastalık süresinin artışı ile HDAC1, PAK1, NEK6, AURKA' nın anlamlı olarak daha fazla overeksprese olduğu saptandı. AURKA ve NEK6 genlerinin kolon tutulumu yaygın olan ÜK hastalarında anlamlı daha fazla overeksprese olduğu, PAK1 ve HDAC1 overekspresyonun ise hastalık tutulum yaygınlığına bağlı değişmediği saptandı. ÜK' te overeksprese olan HDAC1, AURKA, NEK6, PAK1' in hastalık şiddeti ile ilişkisi gösterilemedi. Sonuç: HDAC1, HDAC7, PAK1, NEK6, AURKA ve AURKB KRK karsinogenezinde görev alan önemli tanısal ve prognostik marker'lardır. HDAC1, AURKA, NEK6 ve PAK1'in ÜK hastalarında KRK taramasında marker olarak kullanılabileceğini ve bu konuda daha ileri çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.

Biyobelirteçler-tümörGen ifadesiHiston deasetilaz+4
Emre Gerçeker
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tiroid disfonksiyonu olan kadın hastalarda menstruasyon bozuklukları ve sıklığı

Tiroid hormonları reproduktif fonksiyonların sağlanması ve sürdürülmesinde önemli bir yere sahiptir. Tiroid disfonksiyonları menstruel döngüyü etkiler ve menstruel düzensizliklere yol açar. Hastanemiz Endokrinoloji ve İç hastalıkları polikliniklerine herhangi bir nedenle başvuran ve tiroid disfonksiyonu tanısı konulanlar hasta grubu, rutin laboratuvar ve görüntüleme yöntemleri ile herhangi bir patoloji saptanmayanlar ise sağlıklı kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Hasta grubu daha önceden tiroid hastalığı nedeniyle herhangi bir tedavi almamış, yeni tiroid hastalığı tanısı alan fertil dönemdeki kadınlardan oluşturuldu. Çalışmaya alınan hastalar ve kontrollerin hepsinde tiroid fonksiyon durumu serum sT3, sT4, TSH, anti Tg, anti TPO düzeyine göre belirlendi. Katılımcıların hepsinde tiroid Doppler ultrasonografisi (USG) uygulandı. Çalışmamıza 108 sağlıklı kontrol ve aşikar hipotiroidi grubuna 54, subklinik hipotiroidi grubuna 106, aşikar hipertiroidi grubuna 50, subklinik hipertiroidi grubuna 55 ve ötiroidi (Hashimoto tiroiditi +nodüler guatr) grubuna 220 hasta olmak üzere toplam 485 hasta dahil edildi. Tiroid disfonksiyonu olan kadın hastalarla, sağlıklı kontrol grubu, menstruasyon bozukluğu tipi (sekonder amenore, hipomenore, hipermenore, oligomenore, polimenore, menoraji, metroraji ve menometroraji) ve sıklığı açısından birbiri ile karşılaştırıldı. Aşikar hipotiroidide en sık karşılaştığımız menstruel bozukluklar sırasıyla hipermenore, menoraji, oligomenore ve polimenore olmuştur. Hipermenore prevalansı kontrollerle karşılaştırıldığında anlamlı olarak yüksek bulundu (%33.3'e karşılık %5.6, p<0.05). Hipotiroidinin şiddeti arttıkça, hipermenore prevalansının da anlamlı olarak arttığı görüldü. Ağır hipotiroidi (TSH > 50 μIU/ml) grubu ile hafif hipotiroidi (TSH 5-10 μIU/ml) grubu karşılaştırıldığında hipermenore prevalansı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (%35'e karşılık % 16.5, p<0.05). Diğer tiroid disfonksiyonu hasta (subklinik hipotiroidi, aşikar hipertiroidi, subklinik hipertiroidi ve ötiroid) gruplarında ise kontrollerle karşılaştırıldığında menstruel bozukluk tipi ve sıklığı açısından anlamlı fark görülmedi (p>0.05). Tiroid hormonlarının reprodüktif aktivitenin sağlanması ve sürdürülmesinde önemli olmasından ve kadınlarda tiroid disfonksiyonlarının fertilite ve gebelik üzerine olumsuz sonuçları olabileceğinden erken dönemde tanı konulması ve tedavi edilmesi önem taşımaktadır.

KadınlarMenstrüasyonMenstrüasyon bozuklukları+3
Gökçen Güngör
Manisa Celal Bayar University
2014
00
Tıpta Yan Dal UzmanlıkAçık ErişimTR

Hepatobiliyer hastalıklarda tanıya yönelik görüntüleme yöntemlerinden endoskopik retrograd kolanjiopankreatografi (ERCP) ve manyetik rezonans kolanjiopankreatografinin (MRCP) etkinliğinin karşılaştırılması

Manyetik rezonans kolanjiografi, yüksek çözünürlükte safra yolları ve pankreatik kanalı görüntülemeyi sağlayan non invaziv bir tetkiktir. ERCP ile kıyaslanan çalışmalarda hepatobiliyer patolojilere yönelik tanıda yüksek sensitivite ve spesifite göstermektedir. MRCP' nin tanı alanında bu etkinliği hastalığın türüne bağlı olarak değişiklik göstermektedir. Biz çalışmamızda bölümümüze başvuran hastalarda retrospektif olarak, MRCP' nin tanıya yönelik etkinliğini ERCP ile kıyaslayarak değerlendirmeyi planladık. C.B.Ü tıp fakültesi gastroenteroloji bölümüne başvurmuş ve MRCP tetkiki yapılmış, sonrasında ERCP yapılan hastaların dosyaları, ERCP ve MRCP raporları kıyaslama yapılarak retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya 53 erkek, 57 kadın toplam 110 hasta dâhil edildi. Hastaların ortalama yaşı 63,56±16,897 olarak saptandı. ERCP altın standart olarak alındığında ve kanülasyon sağlanamayan hastalar çıkarıldığında koledokolitizis için MRCP' nin sensitivitesi (%66,66), spesifitesi (%82,85) olarak saptandı. MRCP' nin pozitif prediktif değeri (%86,95), negatif prediktif değeri (%59,18) olarak saptandı. taş boyutu dikkate alındığında 6 mm den küçük taşlar için MRCP' nin duyarlılığını %35 olduğu görüldü. Hasta yaşı dikkate alınıp, geriatrik yaş grubundaki hastalar çıkarıldığında MRCP' nin koledokolitiyazis için duyarlılığı (%92,3) olduğu saptandı. Hepatobiliyer malignitelerde ise yine ERCP altın standart olarak alındığında, MRCP' nin sensitivitesi (%69,56), spesifitesi (%100) olarak saptandı. MRCP' nin hepatobiliyer maligniteler için pozitif prediktif değeri (%100), negatif prediktif değeri ( %91,13) olarak saptandı. Bu değerler ışığında sonuçlarımızın literatür ile uyumlu olduğu görüldü. Hepatobiliyer hastalıkların tanısını koymada göstermiş olduğu yüksek sensitivite ve spesifite değerleri nedeni ile MRCP, günümüzde tanı alanında ERCP' nin yerini büyük ölçüde almıştır. Teknolojinin gelişmesi ile birlikte daha iyi görüntü kalitesi sonucu tanı alanında bu etkinliğinin daha çok büyümesi beklenmektedir.

EndoskopiKolanjiyopankreatografi-endoskopik retrogradManyetik rezonans görüntüleme+4
Ahmed Ramiz Baykan
Manisa Celal Bayar University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bozulmuş açlık glukozu ve bozulmuş glukoz toleransı (prediyabetik) olan hastalarda vitamin D düzeyi'nin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Bozulmuş açlık glukozu açlık plazma glukozunun normalin üzerinde, diyabet tanı değerinin altında olduğu kişileri tanımlamak için kullanılır. Bozulmuş glukoz toleransı 2. saat plazma glukozunun normalin üzerinde, diyabet tanı değerinin altında olduğu kişileri tanımlamak için kullanılır. D vitamin eksikliği artan kemik turnoveri, azalan kemik dansitesi, artan fraktür oranı, artan kas güçsüzlüğü ve hatta myopatiye bağlı olarak çocuklarda rikets ve erişkinlerde osteomalasiye yol açabildiği gibi düşük serum 25 hidroksivitamin D düzeyi glukoz intoleransı, diabetes mellitus ve metabolik sendrom gelişmesine yol açabilir. Literatürde prediyabet ile vitamin D düzeyi arasındaki ilişkiyi gösteren çelişkili veriler mevcuttur. Bu çalışma ile amacımız prediyabetik hastalarda serum 25 hidroksivitamin D düzeyini ve vitamin D eksikliğinin veya yetersizliğinin prediyabet gelişimi yönünden etken olup olmadığını değerlendirmektir. Materyal ve Metod: Çalışmaya 85 izole BAG, 50 izole BGT, 85 kombine BAG ve BGT tanısı olmak üzere toplam 220 hasta ve yaş, cins, VKİ uyumlu 80 normoglisemik sağlıklı kişi dahil edildi. Olguların ayrıntılı öyküleri alındı ve fizik muayeneleri yapıldı. Boy, kilo, yaşı, bel çevresi ve vücut kitle indeksi (VKİ) (kg/m2) hesaplanarak kaydedildi. Olgulardan alınan kan örneklerinden 25-hidroksi vitamin D, kalsiyum, fosfor, albumin ve paratiroid hormonu (PTH) düzeyleri çalışıldı. 25-hidroksi vitamin D düzeyi, daha önce yayınlanmış olan kriterlere göre yeterli vitamin D düzeyi >30 ng/ml, vitamin D yetersizliği 20-30 ng/ml, vitamin D eksikliği <20 ng/ml olarak kategorize edildi. Bulgular: 25(OH) vitamin D düzeyi yönünden kontrol grubu (16.63±9.78 ng/ml) ile BGT (11.69±6.48 ng/ml) (p<0.007), BAG+BGT (13.22±7.24 ng/ml) (p<0.047) arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmış olup, kontrol grubu ile BAG (13.90±8.89 ng/ml) (p<0.158) arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmadı. 25(OH) vitamin D düzeyi açısından BAG, BGT, BAG+BGT grupları arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık görülmedi. Sonu Dvitamini yetersizliğinin ve eksikliğinin bozulmuş açlık glukozu, bozulmuş glukoz toleransı, kombine bozulmuş açlık glukozu ve bozulmuş glukoz toleransı gelişme riskini arttırdığı saptandı. Ancak bu riskin D vitamini eksikliğinde sadece bozulmuş glukoz toleransı gelişiminde (%95 GA, 1.01-6.53, p=0.043) istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Bozulmuş açlık glukozu, bozulmuş glukoz toleransı, prediyabet, vitamin D, vitamin D eksikliği.

Glükoz tolerans testiKan glükozuPrediabetik durum+2
Mehmet Gültekin
Manisa Celal Bayar University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Orak hücre hastalarında sağ kalp fonksiyonlarının değerlendirilmesi

Amaç: Orak hücre hastalığı (OHH), hemoglobinin beta subunitindeki mutasyonların neden olduğu kalıtsal bir hemolitik anemidir. Pulmoner hipertansiyon (PH) ve sağ kalp yetmezliği OHH'da sık görülür ve erken mortaliteden sorumludur. Kalp yetmezliği, OHH'da gelişen miyokardiyal fibrozisin olumsuz bir sonucudur. Bu çalışmada amacımız, ekokardiyografi ile değerlendirilen sağ ventrikül fonksiyonunu belirlemek ve ayrıca orak hücre hastalarında miyokardiyal fibrozisin özelliği olan kollajen dokudaki kantitatif değişikliği araştırmaktı. Gereç ve Yöntem: Orak hücre hastalığı olan 57 hasta ile yaş ve cinsiyet açısından uyumlu 56 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Orak hücre hastalarında ve kontrol grubunda klinik ve laboratuvar parametreleri ile orak hücre hastalığının end-organ bulguları incelendi. Konvansiyonel ve doku doppler ekokardiyografi yapıldı. NT-proBNP, PICP, PIIINP ve Gal-3'ün serum düzeylerinin belirlenmesi için ELISA kullanıldı. İstatistiksel analiz, IBM SPSS Statistics Versiyon 21.0 kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Orak hücre hastalarının yedisinde (%12) HbS-beta hastalığı vardı. Orak hücre hastaları sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığında LVEF korunurken, sağ atriyum çapı (RA), sağ ventrikül miyokard performans indeksi (RVMPI), fraksiyonel alan değişikliği (FAD) ve triküspit yetersizlik hızı (TRV) ölçümleri anlamlı olarak yüksek bulundu. (p<0,05). Orak hastalarında sağlıklı kontrollere kıyasla daha yüksek NT-proBNP, Gal-3 ve PICP seviyeleri vardı (p<0.05) Sonuç: OHH'da kardiyak disfonksiyonu değerlendirmek için doppler ekokardiyografi ve biyobelirteç düzeylerinin birlikte kullanımı önemli bir seçenek olarak görülmektedir. Çalışmamızda HU ile kardiyak parametrelerde gözlemlenen minimal bir faydaya rağmen, uzun süreli HU tedavisinin kardiyak disfonksiyon dahil OHH'nın ciddi sonuçlarını önleyebileceği muhtemeldir. Anahtar kelimeler: Orak hücre hastalığı, pulmoner hipertansiyon, Gal-3, NT-proBNP, PICP, PIIINP

Anemi-orak hücreliEkokardiyografiEnzime bağlı immünosorbent testi+6
Berrak Çağla Şenol
Çukurova University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karaciğerinde sebebi bilinmeyen kitle tanısıyla gastroenteroloji polikliniğine başvuran olguların prospektif izlenmesi

Bizim çalışmamızda karaciğerinde sebebi bilinmeyen kitle tanısıyla Gastroenteroloji polikliniğine başvuran, tanı alan ve alamayan tüm olguların 33 ay prospektif izlenmesi, surveyinin belirlenmesi; ayrıca sağkalıma etki edebilecek faktörlerin değerlendirilmesi amaçlandı. Hastanemiz Gastroenteroloji polikliniğine sevk edilen karaciğerde kitle tanısıyla ilk defa başvuran 18 yaş ve üstü erkek ve kadın olgular çalışma grubuna dahil edildi. Daha önce tanı konulmuş ve/veya tedavi görenler çalışmaya alınmadı. Çalışmaya alınan hastaların demografik bilgileri kayıt edildi. Karaciğerdeki kitlelerin etyolojisinin tespitine yönelik Gastroenteroloji kliniği tarafından ve hasta kliniğimiz tarafından eğer başka bölüme sevk edildi ise o bölümde yapılan işlemler (laboratuvar, radyoloji, patoloji) kayıt edildi. Etyolojisi tespit edilen olguların takibinde yapılacak olan gereğinde operasyon, onkolojik (kemoterapi ve/veya radyoterapi) tedavi ile hastaların sağkalım süreleri (ay) ve durumları (sağ, ex) kayıt edildi. İzlem süresi içerisinde hastalara tetkik, tedavi yönünden hiçbir müdahalede bulunulmadı; yalnızca hastaların verileri kaydedilip değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen hastalar, tetkikler sonucunda tanılarına göre 3 ana gruba ayrıldı: 1) Karaciğerin benign kitleleri, 2) karaciğerin primer malign kitleleri, 3) metastatik kitleler. Çalışmamıza 45'i (%49,9) kadın, 51'i (%53,1) erkek olmak üzere toplam 96 kişi alındı. Çalışmamızın sonunda hastaların 69'u (%71,9) exitus oldu, 27'si (%28,1) sağdı. Hastaların %18,75'inde benign, %81,25'inde malign kitle saptandı. Benign kitlesi olan hastaların 8'inde benign tümör, bunların da 6'sında hemanijom saptandı. Benign kitlelerin prognozunun iyi olduğu ve genellikle tedavi gerektirmedikleri gösterildi. İzlem süresinin sonuna kadar hiçbir hastada komplikasyon gelişmedi ve hepsi sağdı. Malign kitlelerin %43,5'i primer (%55,8'i HCC, %44,2'si kolanjiosellüler karsinom), %56,5'i metastatikti. Metastatik kitlesi olanların %43,3'ünde primer odak bulunamadı. Çalışmamızda karaciğerde malign kitlesi olan olguların sağkalımını etkileyen prognostik faktörler değerlendirildiğinde; erkek cinsiyeti, sigara kullanımı, vki< 25 kg/m2 olması, portal trombüs varlığı, kitle max. çapı> 50 mm olması, multipl olması, metastatik olması, total bilirubin değeri> 3 mg/dl olması, GPS 1-2 olması, CRP> 10 mg/l, CRP/albumin> 2, nötrofil/lenfosit> 5, CA 19-9> 100 U/ml, CEA> 10 ng/ml olması kötü prognoz göstergesi olduğu ve sağkalımın azaldığı görüldü. Albumin düzeyi ve plt/lenfosit oranının sağkalımla ilişkisine bakıldığında istatistiksel olarak anlamlılığa yakın saptandı. Albumin değeri< 3,5 gr/dl ve plt/lenfosit> 200 olanlarda sağkalımın kötü olduğu görüldü. Prognoz ve sağkalımı etkileyen faktörlerden inflamatuar belirteçler ile karaciğer rezervini gösteren albumin ve total bilirubin düzeyleri, rutin hemogram ve biyomkimya tetkikleriyle kolayca saptanabilmekte ve hesaplanabilmektedir. Prognostik faktörlerin belirlenmesi ile malign tümörü olanların sağkalımı ve prognozları öngörülebilmektedir. Anahtar Kelimeler: İnflamatuar markırlar, karaciğerin benign kitleleri, karaciğerin malign kitleleri, prognoz, sağkalım

Karaciğer hastalıklarıKaraciğer neoplazmlarıNeoplazmlar+4
Fatma Ergül
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Romatoid artrit hastalarında egzersiz sonrası kalp hızındaki düzelmenin değerlendirilmesi

Romatoid artritte hem hastalığa hem de kullanılan ilaçlara bağlı olarak kalp tutulumu olabilmekte ve çoğunlukla sessiz seyretmektedir (53). Kapaklar, ileti sistemi, miyokard, endokard, perikard ve koroner arterler yani kalple ilgili tüm yapılar romatoid artritte tutulabilmektedir (2). Bu nedenle kardiyovasküler riskin değerlendirilmesi ve ani kardiak ölüm riskinin öngörülmesi çok önemlidir. Egzersiz sonrası kalp hızı toparlanma indeksi (HRR), kardiak otonomik aktivitenin sağlıklı ve kardiyovasküler hastalığı olan kişilerde belirlenebilmesine yarayan basit bir ölçümdür. Mortaliteyi belirlemede güçlü bir indeks olup son zamanlarda üzerinde daha çok çalışılmaya başlanmıştır. Bizim çalışmamızın amacı romatoid artritli hastalarda kontrol grubu ile egzersiz sonrası kalp hızındaki düzelmenin karşılaştırılmasıydı. Retrospektif incelediğimiz aktif eklem veya kardiyak yakınması olmayan romatoid artritli hastaların Efor testlerinde Heart Rate Recovery'nin 1. dakikasında kontrol grubuna göre azalma saptadık ki bu kardiyak otonomik disfonksiyonun özellikle kalp hızı toparlanma döneminde ilk dakika üzerinde etkili olan vagus tutulumunun bir göstergesiydi. Bizim çalışmamızda hasta grubunda kontrol grubuna göre HRR'de belirgin azalma saptandı ve HRR1-HRR5 arası ani azalma istatistiksel olarak anlamlı bulundu. HRR'nin 1-5. dakika arasında çıkan anlamlı hızlı azalma düşündürmektedir ki, romatoid artritli hastalarda sadece vagus disfonksiyonu değil aynı zamanda sempatik sistemde de etkilenme vardır. Egzersiz sonrası kalp hızı toparlanma döneminde 1-5.dakikalar arasını özellikle sempatik sistemin yönettiği düşünülürse romatoid artritli hastalarda sempatik sistem disfonksiyonu üzerine daha çok çalışma yapılması gerekliliği doğmaktadır. Elde ettiğimiz bu sonuçlar ileride yapılacak çalışmalara ışık tutabilecektir. Anahtar kelimeler; Romatoid artrit, Heart rate recovery, Kardiyak otonomik aktivite, Vagus tutulumu, Sempatik sistem disfonksiyonu

Artrit-romatoidKalp hızıKardiyovasküler fizyolojik fenomen+3
Canan Tüncel
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik böbrek yetmezliği nedeniyle diyaliz bağımlı olan hastalarda karbamile proteinlerin diyaliz yeterliliği ile ilişkisi

Amaç: Kronik böbrek hastalığı ülkemizde ve dünyada, sıklığı hızla artan, önlenebilir ya da ilerleyişi durdurulabilir bir halk sağlığı problemidir. Genellikle kronik böbrek hastalığı zemininde gelişen son dönem böbrek yetmezliği ise mortalite ve morbiditenin önemli bir nedenidir. Son dönem böbrek yetmezliği nedeniyle diyaliz bağımlı olan hastalarda yeterli ve etkin diyaliz yapılması ortaya çıkabilecek mortalite ve morbidite riskini azaltmaktadır. Çalışmamız geleneksel parametreler olan Kt/V ve üre düşüş oranı (URR) ile karbamile proteinlerin diyaliz yeterliliğini göstermedeki rolünü ve yerini göstermeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz Nefroloji Polikliği Hemodiyaliz Ünitesi'nde farklı etiyolojik nedenlerle düzenli olarak diyalize giren 36 erişkin hasta, aydınlatılmış onam formu ve etik kurul onayı alınarak çalışmamıza dahil edildi. Hastalardan diyaliz sonrasında alınan kan örneklerinde rutin biyokimyasal parametreler, hemogram, karbamile düşük dansiteli lipoprotein (cLDL) ve karbamile albümin (cAlb) değerleri çalışılarak, demografik özellikleri ile birlikte, Kt/V ve URR sonuçları da dahil edilerek değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 36 hastanın % 44,4'ü (16) kadın, % 55,6'sı (20) erkekti. Yaş ortalaması 51,9±21,9 olarak hesaplandı. Parametreler incelendiğinde 6. ay kan üre azotu (BUN), kreatinin (Cr), kalsiyum (Ca), magnezyum (Mg), fosfor (Pi), albümin ve cAlb değerlerinin, başlangıç değerlerine göre daha yüksek olduğu saptandı (sırasıyla p=0,043; p=0,013; p=0,002; p=0,020; p=0,026; p=0,016; p<0,001). Öte yandan 6. ay C-Reaktif protein (CRP), cLDL, Kt/V ve URR değerlerinin başlangıç değerlerine göre daha düşük olduğu tespit edildi (sırasıyla p=0,006; p<0,001; p<0,001; p<0,001). Hastaların başlangıçtaki Kt/V değeri ile URR değeri arasında pozitif yönlü kuvvetli bir ilişki mevcuttu (r=0,764; p<0,001). Başlangıç URR değeri ile cAlb değeri arasında pozitif yönlü orta düzey bir ilişki tespit edildi (r=0,343; p=0,040). 6. ay Kt/V değeri ile 6. ay URR değeri arasında ise pozitif yönlü çok kuvvetli bir ilişki olduğu tespit edildi (r=0,960; p<0,001). Erkek hastaların başlangıç Kt/V değeri ile URR değerinin, kadın hastalara göre daha düşük olduğu gözlendi (sırasıyla p=0,004; p=0,020). Eritrosit stimüle edici ajan (ESA) kullanan hastaların URR başlangıç değeri, kullanmayan hastalara göre daha düşüktü (p=0,039; p<0,05). Sonuç: Çalışmamız cLDL, cAlb ile diyaliz yeterliliğinin klasik göstergeleri olan Kt/V ve URR arasında belirgin bir ilişki olduğunu gösterdi. Karbamile proteinlerin diyaliz hastalarının mortalite ve morbiditilerini öngörmedeki rolleri gibi, diyaliz yeterliliğini gösterme de önemli bir rolleri olduğunu ortaya koymak için, daha fazla hasta içeren daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Kronik Böbrek Hastalığı, Son Dönem Böbrek Yetmezliği, Protein Karbamilasyonu, Karbamile LDL, Karbamile Albümin

AlbüminlerBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+2
Hande Özonur
Çukurova University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diyaliz öncesi ve diyalize giren kronik böbrek yetmezlikli olgularda sağlık anksiyetesinin değerlendirilmesi

Çalışmamıza Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Nefroloji Bilim Dalı'nda yataklı tedavi gören ve poliklinikten izlenmekte olan, herhangi bir psikiyatrik hastalık öyküsü bulunmayan, kreatinin klirensi 30 ml/dk altında olan prediyalitik kronik böbrek yetmezliği hastaları ile hemodiyaliz tedavisi alan 18 yaş ve üstü erkek ve kadın hastalar dahil edildi. Çalışmaya alınan iki grup sosyodemografik bilgi formu, SF-36 yaşam kalitesi ölçeği, sağlık anksiyete ölçeği ve bedensel duyumları abartma ölçeği ile değerlendirmeye alındı. Prediyalitik evre ve diyaliz tedavisi alan hastalar anksiyete belirtileri ve yaşam kalitesi yönünden birbiriyle karşılaştırıldı. Hasta grubunda 32 (%53,3) erkek, 28 (%46,7) kadın hasta vardı. Prediyalitik hastaların yaş ortalaması 57,67±14,28 iken diyaliz hastalarının yaş ortalaması 54,20±19,15 olarak saptandı. Hastaların sosyodemografik özellikleri (medeni durum, eğitim durumu, meslek, sosyal güvence) değerlendirildiğinde iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı. Prediyalitik ve diyaliz hasta gruplarında yaşam kalitesi değerlendirilmesi amacıyla kullanılan SF-36 formunun değerlendirilmesinde fiziksel rol güçlüğü (p=0,077) dışında anlamlı farklılık bulunmamıştır. Fiziksel rol fonksiyonu; fiziksel sağlık sorunlarına bağlı rol kısıtlılıklarını (çalışma saatlerinde kısıtlanma, çalışırken ve günlük aktivitelerde aşırı efor sarf etme gibi) değerlendirmekte olup diyaliz grubunda saptanan düşük skor bu açıdan yaşam kalitesinin azaldığını göstermektedir. Çalışmamızda interdiyalitik kilo alımı bedensel duyumları abartma ölçeği toplam skoru ile değerlendirildiğinde bedensel duyumları abartma skorunun yüksekliği ile interdiyalitik kilo alımı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0,021). Anksiyete düzeyi arttıkça interdiyalitik kilo alımında artış olduğu görüldü. Sağlık anksiyete ölçeği prediyaliz ve diyaliz hastalarında kıyaslamalı olarak değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,288) ancak prediyaliz grubunda ortalama skor (18,06±10,34), diyaliz grubuna (17,86±9,03) göre yüksek olarak saptandı. Bedensel duyumları abartma ölçeği her iki grupta kıyaslamalı olarak değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,726) ancak diyaliz grubunda ortalama skor (30,76±7,20) prediyaliz grubuna (27,36±5,69) göre yüksek olarak saptandı. Tüm bulgular değerlendirildiğinde prediyaliz ve diyaliz hasta gruplarında anksiyete düzeyleri açısında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Kronik böbrek yetmezliği hastaları prediyaliz evresinden diyalize başlanması ve sonraki dönemi kapsayan süreçlerde anksiyete semptomları açısından psikiyatrik muayeneden geçmelidir. Psikiyatrik destek ile yaşam kalitesinde artış sağlanarak ve hastaların tedaviye uyumu arttırılarak mortalite ve morbidite oranlarında azalma sağlanabilir.

AnksiyeteBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+2
İhsan Dinçer Soyer
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi kanser hastalarında kullanılan immün kontrol nokta inhibitörlerinin etkililik ve güvenlilik verilerinin tek merkezli olarak araştırılması

Giriş ve Amaç: Önemli klinik faydalarına rağmen, immün kontrol nokta inhibitörleri (ICI) immün sistemle ilişkili yan etkilere (irAE) yol açabilmektedir. Tezimizde yeni ve sık kulla-nılmaya başlanan ICI' lerin primer olarak güvenliliğini ve sekonder olarak da etkililiğini araştır-mayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2010-2022 yılları arasında ÇÜTF' de ICI almış 117 hasta çalışmaya alındı. irAE gelişimi açısından; kutanöz, akciğer, karaciğer, göz ve hematolojik, merkezi-periferik sinir, endokrin, kardiyovasküler, kas-iskelet sistemleri gözlemsel olarak değerlendiril-diler. irAE' lerin hastalıklara ve ajanlara göre dağılımı ile sağkalım verileri SPSS 22.0 progra-mında incelendi. Bulgular: Hastaların erkek/kadın oranı: 88/29, median yaş 59' tu. Çalışmamızda tüm grad/grad 3-4 irAE sıklığı yüzde olarak sırasıyla; toplam 50/6; kutanöz 21/2,5; pnömonitis 19/3; hepatotoksisite 2,5/1,7 saptandı. Kolitis %1,7, endokrin irAE %5 (tiroid %4,2/adrenal %0,8) saptandı. Hematolojik irAE 1 otoimmün hemolitik anemi, 1 hemafagositik sendrom şeklindeydi. Onbir (%9) ANA, RF veya anti-dsDNA pozitifliği, 3 göz irAE, 1irAE periferik nöropati görüldü. Melanomda %32 ve akciğer kanserinde %28 bulunan irAE sağkalım farkı oluşturmadı. Nivolumab %30, pembrolizumab %28, atezolizumab %44, ipilimumub %14 ve nivolu-mab+ipilimumab ile %75 irAE belirlendi. PDL-1(+) hastaların 27. aydan sonra sağkalım eğrile-rinin PDL-1(-)' lerden ayrıştığı görüldü(p:0,234). Ortanca sağkalım; melanomda 22,3, akciğer kanserinde 17,4, RCC'de 28,3 ve Hodgkin lenfomada 47,5 aydı. Toplam yanıt %42 iken en yüksek yanıt %41 melanomda gözlendi. Psödoprogresyon %3 ve hiperprogresyon %8 atipik yanıt olarak belirlendi. Sonuç: Prospektif randomize çalışmalardan farklı olarak güvenliliğin, seçilmemiş hasta-larda gözlemsel araştırılması ve mortal giden yan etkilerin prospektif gözlenerek düşük gradlarda tespit edilmesi ile hasta yönetiminin daha etkili yapılması çalışmamızı değerli kılmaktadır. Anahtar kelimeler: immün kontrol nokta inhibitörleri(ICI), immün sistemle ilişkili yan et-ki(irAE)

Kanser hastalarıNeoplazmlarİlaç değerlendirme+4
İrem Kolsuz
Çukurova University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ankilozan spondilit tanılı hastalarda hastalık aktivitesi ve tedavi yanıtı ile hastalık algısı, anksiyete ve depresyon ölçeklerinin ilişkisinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Ankilozan spondilit (AS) özellikle aksiyal iskeleti etkileyen, ağrıya, anormal duruşa ve hareket bozukluklarına yol açan otoimmün bir hastalıktır. Semptomlar hastaların günlük yaşamlarını ve iş fonksiyonlarını etkilemektedir. AS ilişkili semptomlar ve fiziksel değişiklikler nedeniyle hastaların psikolojik işlevleri de AS'den etkilenmektedir. Dolayısıyla AS hastaları normal sağlıklı topluma göre başta anksiyete ve depresyon olmak üzere psikolojik bozukluklar açısından risk altındadır. Bu çalışmadaki amacımız depresyon, anksiyete ve hastalık algı ölçekleri kullanarak hastalardaki depresyon, anksiyete düzeylerinin ve hastalık algısının hastalık aktivitesi ve tedavi yanıtı ile ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Mart - Ekim 2022 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Hastanesi Romatoloji Bilim Dalı Polikliniği'ne başvuran ankilozan spondilit tanılı 108 hasta ve 40 sağlıklı gönüllü birey çalışmaya dahil edildi. Psikiyatrik tedavi alan kişiler çalışmaya dahil edilmedi. Çalışmaya dahil edilen tüm bireylerin Beck depresyon ve anksiyete ölçeği ile hastane anksiyete ve depresyon ölçeğini doldurmaları istendi. AS hasta grubunun BASDAI, BASFI, ASDAS-CRP skorları hesaplandı ve hastaların kısa hastalık algısı ölçeğini de doldurmaları istendi. Hastalar BASDAI skoruna göre aktif ve inaktif hastalık grubu olarak 2 gruba ayrıldı. Aktif hastalığı olan hasta grubunda tedavi yanıtı ile anksiyete, depresyon ve hastalık algısı arasındaki ilişkiyi değerlendirmek için tedavileri düzenlenen bu hasta grubunun tedavinin 12. haftasında aktivite skorları yeniden hesaplandı ve ölçekleri yeniden doldurmaları istendi. Bulgular: Hastaların % 61,1 (n=66)'i erkek, % 38,9 (n=42)'u kadındı. Hastaların yaş ortalaması 39,6 (min:20- maks:64) olup yaş ve cinsiyet yönünden kontrol grubu ile benzerdi. Tüm AS hastaları (n=108) ile kontrol grubunun ölçek skorları karşılaştırıldığında hasta grubunda olanların BECK-A (hasta: 15,8±11,4; kontrol: 10,0±6,9) ve BECK-D (hasta: 12,8±8,6;kontrol: 8,8±6,8) ölçek skorları sağlıklı kontrol grubunda olanlara göre daha yüksek bulundu. Aktif ve inaktif hastalar ayrı ayrı değerlendirildiğinde aktif hasta grubunda olanlar, sağlıklı kontrol ve inaktif hasta grubunda yer alanların BECK-A, BECK-D, HAD-A ve HAD-D ölçek skorlarına göre anlamlı olarak daha yüksek skorlara sahipti. KHAÖ skoru da aktif hasta grubunda, inaktif hasta grubuna göre daha yüksek bulundu (p<0,001). VAS, BASFI, BASDAI ve ASDAS-CRP değerleri ile tüm ölçek skorları arasında pozitif korelasyon olduğu görüldü. Aktif hasta grubunda olanların CRP değeri ile BECK-A ve HAD-A değerleri arasında negatif yönlü orta düzey bir ilişki olduğu saptandı. Kadın hastalarda, erkek hastalara göre BECK-A, BECK-D ve HAD-A ölçek skorları daha yüksek bulundu. Eğitim durumuna göre HAD-A ve HAD-D ölçekleri arasında anlamlı farklılık gözlenmekle beraber yaş, HLA-B27 pozitifliği, hastalık süresi, sigara kullanımı, ekstraartiküler tutulum ile ölçek skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı. 12. haftadaki değerlendirmede tedaviye cevap alınan aktif hasta grubundaki hastaların ESH, CRP, VAS, BASFI, BASDAI, ASDAS-CRP değerleri ve ölçek skorlarının, başlangıç değerlerine göre anlamlı olarak gerilediği saptandı. Sonuç: AS hastalarında anksiyete ve depresyon sıklığı normal toplumdan fazla olup hastalık aktivitesi ile korelasyon göstermektedir. Etkin tedavi uygulanan hastalarda AS tedavisi ile birlikte duygudurumda da iyileşme sağlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Ankilozan spondilit, anksiyete, depresyon, hastalık algısı, hastalık aktivitesi

AnksiyeteDepresyonHastalık algısı+4
Reyhan Sevil Soysal
Çukurova University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otonom kortizol sekresyonu olan sürrenal adenomlu hastalarda DHEASO4 (Dihidroepiandrostenedion sülfat) düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızın amacı kliniğimizde otonom kortizol sekresyonu (OKS) nedeni ile takip ettiğimiz hastalarımızın tanısı sırasında kullanılan biyokimyasal testlerin değerlendirilmesi, hastalarımızın DHEASO4 seviyesinin bakılması ve metabolik sendrom komponentleri açısından hastanın muayenesinin tekrarlanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Ocak 2015-Haziran 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde endokrinoloji kliniğinde OKS tanısıyla takip edilen 18 yaşını doldurmuş 35 hasta ile yaş ve cinsiyetleri ile uyumlu 32 nonfonksiyonel adenomu olan hasta alındı. Çalışmada bakılacak olan parametreler, Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi'nde kullanılmakta olan otomasyon sistemi (MergenTech EBYS) kullanılarak tespit edildi. Buradan hastaların başvuru esnasında bakılan biyokimyasal parametreleri, görüntüleme sonuçları elde edilerek bu veriler kaydedildi. Bulgular: Hastaların % 65,7'si kadın ve % 34,3'ü erkekti. Çalışmaya dahil edilen OKS hastalarının yaş ortalaması 58,57±7,81; kontrol grubu yaş ortalaması 57,41±9,09 yıl idi. Hastalarda en sık görülen hastalık hipertansiyon (HT), ikinci sıklıkta diyabetes mellitus (DM) idi. Biyokimyasal verilere bakıldığında yalnızca trigliserit (TG) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p= 0,004). Her iki hasta grubunun adenom boyutlarına ve yönlerine bakıldığında solda adenomu olan hastaların adenom boyutları karşılaştırıldığında nonfonksiyonel adenomu olanların adenom boyutları daha küçük bulundu (p=0,032). DHEASO4 seviyesi OKS olan hastalarda ortalama 46,29±31,56 µg/dL; nonfonksiyonel adenomu olan hastalarda ortalama 82,81±47,96 µg/dL olarak hesaplandı ve bu sonuçların istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p=0,001). Çalışmamızda DHEASO4 için OKS tanısı koyulmasındaki cut-off 53,35 µg/dL idi ve bu % 74,3 sensitivite ve % 74,2 spesifiteye sahipti. Sonuç: OKS tanısı koyulmasında DHEASO4 düzeyleri kullanılabilir fakat daha fazla bireyde araştırma yapılması gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: Adrenal insidentaloma, DHEASO4 seviyesi, nonfonksiyonel adenom, otonom kortizol sekresyonu

AdenomlarAdrenal bezlerDihidroepiandrostenedion+2
Ülcaz Perihan Aksoydan Zubaroğlu
Çukurova University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hepatosellüler karsinomda aspirin kullanımının survey üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmada aspirin kullanan HSK hastalarında, aspirin kullanımının survey üzerine olan etkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Ocak 2014 – Ocak 2022 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesine başvuran HSK tanılı hastalarla gerçekleştirildi. Toplamda 540 hasta incelendi ve dahil edilme kriterlerini karşılayan 300 hasta çalışmaya alındı. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen toplam 300 hastanın 104'ü (%34.6) aspirin kullanırken, 196 hasta (%65.4) aspirin kullanmıyordu. Her iki grupta da belirgin erkek dominansı mevcut olup (sırasıyla %79.6 ve %80.8), gruplar arasında fark izlenmedi (p=0.808). Etyolojik faktörler açısından her iki grupta da en sık neden Hepatit B olarak izlendi. Sirotik zemin açısından, gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi (p=0.978). Komorbid hastalıklar açısından değerlendirildiğinde diabetes mellitus ve hipertansiyon sıklığı açısından gruplar arasında farklılık izlenmedi (p:0.430, p:0.793). Koroner arter hastalığı ve hiperlipidemi sıklığı aspirin kullanan grupta anlamlı derecede fazlaydı (p<0.05). Sonuç: Yaşam süreleri açısından değerlendirildiğinde, aspirin kullanan hasta grubunda yaşam süresinin anlamlı derecede yüksek olduğu izlendi (p=0.001).

AspirinKaraciğer hastalıklarıKaraciğer neoplazmları+4
Hakan Aktan
Çukurova University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Periton diyalizi hastalarında klinik gidiş ve sonlanım

Amaç: Periton diyalizi açılan ve takip edilen hastaların beslenme ile ilişkili CONUT ve GNRI skorları ile anemi, fosfor düzeyi, albümin gibi inflamatuvar belirteçlerle beraber mortalite ve morbidite üzerindeki etkileri ve güncel literatür verileri ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda veriler Dahiliye Nefroloji Bilim Dalında periton diyalizi ünitesinde 2011-2021 yılları arasında takip edilen hastalardan önceden başka bir RRT almamış ve transplant olmamış 97'sinin takip ve tedavi özellikleri hastanemizde kullanılan bilgisayar otomasyon sistemi ve hastalara ait dosyaların taranmasıyla elde edilmiştir. Hastaların laboratuvar değerleri ile CONUT ve GNRI skorları hesaplanarak sonlanım açısından ilişkisi incelenmiştir. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 60.7±13.1 yıl olup exitus olan hastalarda ortalaması daha yüksek ve sonlanım açısından bakıldığında istatiksel olarak anlamlı bulundu. Exitus olan hastalarda DM, KKY ve PHT, HD'e devam eden hastalarda ise HT daha yüksek yüzdede saptanmış olup istatiksel olarak anlamlı bulundu. GNRI skoru sonlanım açısından istatiksel anlamlı çıkmıştır. CONUT skoru ise ortalama değer olarak yüksek saptanmasına karşın istatiksel anlamlı çıkmamıştır. CONUT ise peritoniti olan hastalarda ortalama olarak yüksek ve istatiksel anlamlı çıkmıştır. Sonuç: PD yapan hastalarda beslenme yeterliliği önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Hastaların morbidite ve mortalitelerinin tahmin edilmesi ve beslenmelerinin değerlendirilmesinde birtakım skorlar kullanılmaktadır. Literatürde de gösterildiği gibi CONUT ve GNRI skoru daha geniş hasta gruplarında çalışılarak bu konuda bize yol gösterici olabilir.

AlbüminlerBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+6
Emine Kübra Ak
Çukurova University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda egzersiz sonrası kalp hızındaki düzelmenin değerlendirilmesi

Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda kardiyovasküler hastalık riski artmıştır ve bu hastalarda mortalitenin en önemli nedeni kardiyovasküler hastalıklardır. Egzersiz sonrası kalp hızı toparlanma indeksi, kardiyak otonomik disfonksiyonu göstermede ve mortaliteyi öngörmede son yıllarda öne çıkan ve üzerinde pek çok çalışma yapılan bir tekniktir. KBY'li hastalarda kardiyak otonomik disfonksiyon varlığını egzersiz sonrası kalp hızı toparlanma indeksi üzerinden göstermeyi hedeflediğimiz bu çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi İç Hastalıkları ve Nefroloji polikliniklerine başvuran veya Nefroloji servisinde yatmakta olan evre 1-4 KBY'si olan 120 hasta alındı. Hastanemize başvuran ve herhangi bir sağlık problemi saptanmayan 30 olgu kontrol grubu olarak belirlendi. Hasta grubu her evreden 30'ar kişi olacak şekilde gruplandırıldı. Hasta ve kontrol grupları öykü, fizik muayene, EKG ve ekokardiyografi ile herhangi bir kardiyak hastalıklarının olmadığı tesbit edildikten sonra Bruce protokolüne göre egzersiz stres teste alındı. Egzersiz sonrası 1, 2, 3 ve 5. dakikadaki kalp hızı toparlanma indeksleri değerlendirildi. Çalışmada evre 3 ve 4 KBY'li hasta grubunda HRR'nin 1, 2, 3 ve 5. dakika ortalamaları ve evre 2 KBY'li hasta grubunda HRR'nin 1 ve 5. dakika ortalamaları kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulundu. Evreler arasında yaptığımız kıyaslamada evre 4'ün tüm HRR fazlarında evre 1'e göre daha düşük HRR değerlerine sahip olduğu gösterildi. Ayrıca; GFR ile HRR 1, 2, 3 ve 5. dakika ortalamaları arasında korelasyon olduğu gösterildi. Bu veriler doğrultusunda; KBY'nin erken evrelerinden itibaren kardiyak otonomik disfonksiyonun başladığı, ileri evrelerde bu disfonksiyonun daha belirgin hale geldiği ve dereceli egzersiz sonrası kalp hızı düzelme indekslerinin kardiyak otonomik disfonksiyonun bir göstergesi olarak KBY'li hastalarda kullanılabileceği söylenebilir. Ancak bu yöntemin klinikte rutin kullanımı için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Elde ettiğimiz sonuçlar konuyla ilgili literatür bilgisine ve ileride yapılacak yeni çalışmalara katkı sağlayacaktır.

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliğiBöbrek yetmezliği-kronik+5
Emre Ali Acar
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mide adenokanseri ile hp (+), hp (-) intestinal metaplazi arasındaki moleküler patoloji

Giriş ve Amaç: İntestinal metaplazi (IM), mide kanseri gelişmesi için önemli bir risk faktörüdür.WNT sinyal yolağı karsinogenezisde önemli görevler üstlenmektedir. Çalışmamızda IM ve mide kanseri hastalarında WNT sinyal yoluna ait genlerin tanısal ve prognostik marker olarak değerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 34 mide kanserli, 45intestinal metaplazili ve 25 kontrol olgu olmak üzere toplam 104 kişi çalışmaya dahil edildi. Mide kanseri, IM ve kontrol gruplarının RT-PCR array yöntemi ile WNT sinyal yolu anahtar gen ekspresyonları değerlendirildi ve karşılaştırıldı. Tümör yükünü yansıtan , prognostik önemi olan metastaz varlığı ve mide de lokalizasyonuna göre mide kanseri hastaları alt gruplara ayrılarak gen ekspresyonu yapıldı. IM hastaları mide kanseri için risk faktörü olarak Kabul edilen Helikobakter Pilori (HP) varlığına göre alt gruplara ayrılarak gen ekspresyonu yapıldı. Bulgular: Mide kanserli ve IM'li hastalardaRHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin kontrol grunbuna göre anlamlı şekilde overeksprese olduğu saptandı. Metastatik mide kanseri hastalarında metastaz göstermeyen hastalara oranla RHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin anlamlı olarak overeksprese olduğu görüldü. Diffüz tip mide kanseri hastlarında diffüz olmayan mide kanseri hastalarına göre RHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin anlamlı olarak overeksprese olduğu görüldü. Mide kanseri hastları ile IM hastaları karşılaştırıldığında gen ekspresyonlarında anlamlı bir fark bulunmadı. HP pozitif IM hastlarında HP negatif IM hastalarına oranla RHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin anlamlı olarak overeksprese olduğu saptandı. Sonuç: RHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin mide kanseri hastalarında tümör yükünü yansıtabileceğini düşünmekteyiz. Mide kanserinden önce RHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin IM hastalarında ekspresyon oranının artmaya başladığını ve bu ekspresyonu HP varlığının artırdığını düşünmekteyiz. Bu konularda daha ileri çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler:Mide kanseri, İntestinal metaplazi, RHOA, CXADR, CSNK1A1, CCND2, DVL2, FZD8, NFACT1

AdenokarsinomGen ifadesiGenler+7
Ufuk Demirci
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çukurova Bölgesi Üniversite Hastanesinde inflamatuar bağırsak hastalığı ile takipli hastalarda malignite sıklığı ve ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: İnflamatuar bağırsak hastalıkları sadece bağırsağa sınırlı olmayan kronik inflamatuar bir hastalıktır. İBH'da bağırsakla ilişkili ve bağırsak dışı malignite riskinde artış görülmektedir. Malignite riskinde bu artış kronik inflamasyon sonucu olabileceği gibi, inflamasyonu baskılamak amacıyla kullanılan immunsupresan tedavilerle ilişkilidir. Biz bu çalışmada bölgemizde inflamatuar bağırsak hastalıklı bireylerde hangi malignitelerin sık görüldüğünü ve bu malignitelerin hangi faktörlerle ilişkili olduğunu bulmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2011-2021 yılları arasın Çukurova Üniversitesi Dahiliye Gastroenteroloji Bilim Dalı'na başvuran klinik, endoskopik ve histopatolojik olarak İBH tanısı doğrulanmış 376 hastanın verileri retrospektif olarak çalışmaya alındı. Hastaların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet), ek hastalıkları, İBH hastalık karakterleri (tutulum bölgeleri, endoskopik ve rektal tutulum varlığı, fistülizan, stenozan hastalık varlığı, tanı zamanları), alınan biyopsi materyallerinin sonuçları, geçirdiği operasyonlar, kullandıkları ilaçların geçmişi, klinik ve endoskopik aktivasyon sıklıkları, steroid tedavisi gereksinimleri, aktif olarak kullandıkları tedaviler ve bunların kanserlerle ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Hastaların 212'si erkek 164'ü kadın, çalışmanın gerçekleştirildiği tarihte medyan yaş 38,5'tu (17-80 yaş arası). Yedisi ülseratif kolit, 8'i Crohn hastası ve 1'i indetermine kolit tanılı 16 hastada toplam 18 malignite vakası gözlemlendi. Malignite rastlanan hastaların 13'ü erkek, 3'ü kadındı. En sık görülen maligniteler kolorektal kanser ve cilt kanserleriydi. Bu ikisi dışında Kaposi sarkomu, papiller üretelyal karsinom, mide adenokanseri, primeri belirsiz adenokanser, Hodgkin lenfoma, tiroid papiller kanser, hepatoselüler kanser, multipl miyelom, prostat kanseri vakası görüldü. Malignite hastalarında tanı anından kanser oluşumuna kadar geçen medyan süre 8 yıldı. Kolorektal kanser gelimine kadar geçen medyan süre ülseratif kolit hastalarında 13,5 yıl, yaygın koliti olan hastalarda 8 yıldı. Daha önceki çalişmalarda tiyopurinle malignite riskinde artış gösterilen papiller üretelyal kanser, melanom dışı cilt kanseri, Kaposi sarkomu 4 olgumuzda rastlandı. TNF-α inhibitörü kullanım öyküsü olan (medyan 3 yıl süreyle) hastalarda hiç TNF-α inhibitörü kullanmayanlara göre malignite riski daha az bulundu. Yılda bir defa veya daha fazla klinik/endoskopik aktivasyon görülen hastalarda remisyondaki ya da nadir aktivasyon izlenen hastalara göre kanser riski 5,8 kat fazla bulundu. Sonuç: Verilerimiz İBH'da tiyopurin kullanımının malignite riskini artırabileceğini desteklemektedir, TNF-α inhibitörü kullanımı olan hastalarda malignite riski azalmaktadır. Yılda bir defa veya daha fazla hastalık aktivasyonu yaşayan İBH'lı bireylerde malignite riski daha fazladır. Sonuçlarımızı doğrulamak için bu konuda büyük hasta gruplarıyla popülasyon temelli prospektif çalışmaların yapılması gerekmektedir.

AdanaNeoplazmlarİnflamatuar bağırsak hastalıkları+2
Ali Abbas Gezgin
Çukurova University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anca ilişkili vaskülitlerde tromboz sıklığının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Antinötrofil sitoplazmik antikor (ANCA) ilişkili vaskülitler (AİV) yaygın sistemik tutulumla gidebilen, hayat süresini kısaltan, çoğunlukla renal fonksiyonlarda bozulmaya sebep olabilen küçük damarların inflamasyonu ile karakterize hastalıklar grubudur. AİV hastalarında artmış inflamasyon, endotelyal hasar gibi nedenlerle tromboza eğilim vardır. Hastanemizde AİV olgularımız retrospektif olarak incelenerek, tromboemboli insidansını ve tromboemboliye yol açan risk faktörlerini incelemeyi amaçlıyoruz. Yöntem: 2010-2022 yılları arasında ÇÜTF Romatoloji ABD'na başvuran; yapılan FM, görüntüleme ve laboratuvar sonuçlarıyla ANCA ilişkili vaskülit tanısı alan hastalarda gerek tanı gerek izlem esnasında gelişmiş trombozun ne sıklıkla olduğu, klinik ve laboratuvar ile korelasyonu retrospektif olarak taranmıştır. Hastaların tanıları, yaşları, cinsiyetleri, sigara öyküleri, vücut kitle indeksleri, ek hastalığın varlığı, aile öyküsü, kan değerleri hastanemiz bilgisayar otomasyon siteminden taranarak kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışmaya ANCA ilişkili vaskülit tanısı alan 65 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen 65 olgunun 36 (%55,4)'u kadın, 29 (% 44,6)'sı erkek idi. Hastaların yaş ortalamaları 51,4±14,1 yıl olduğu gözlendi. Komorbid hastalık olguların 34 (% 52,3)'ünde mevcuttu. En sık komorbidite sırasıyla; 16 hastada HT, 15 hastada ise DM şeklinde idi. AİV tanısı alan 65 olgumuzun 59 (%90,77)'unun "Granülamatöz Polianjitis" tanısı, 4 (%6,15)'ünün "Eozinofilik Polianjitis" tanısı, 2 (%3)'inin ise "Mikroskopik Polianjitis" tanısı mevcuttu. 10 (%15,4) hastada arteriyel ve venöz tromboz geliştiği tespit edildi. Bu hastaların 2 (%20)'sinde arteriyel, 8 (%80)'inde ise venöz tromboz geliştiği gözlendi. Tromboz gelişimi olan 10 olgu incelendiğinde, tüm tromboz gelişen olguların Granülamatöz Polianjitis tanısı olduğu gözlemlendi. Sigara içimi ile tromboz gelişimi arasında anlamlı ilişkinin olduğu tespit edildi (p<0,001). Total protein/albümin oranları iki grup arasında karşılaştırıldı. Tromboz gelişen grupta istatiksel anlamlı olarak bu oran daha yüksekti (p=0,027). Cut-off değeri belirlemek amaçlı yaptığımız tanısal performans testleri sonucu; total protein/albümin oranının 2,18'den büyük olmasının, duyarlılık %70, özgüllük %83,64 olarak tromboz riskini arttırdığını belirledik. Tartışma ve Sonuç: AİV hastalarında artmış tromboemboli riski vardır. Bunun başlıca nedenleri artmış inflamasyon ve endotelyal hasar olmakla beraber verilen siklofosfamid ve kortikosteroid tedavileri de tromboza neden olabilmektedir. Özellikle sigara gibi tromboza eğilimi arttırabilecek faktörler varlığında daha dikkatli olunması, bu hastalara sigara bıraktırılması için gerekli yönlendirilmelerin yapılması gerektiği kanaatindeyiz. AİV hastalarına profilaktik olarak antikoagülan verilmesi ise tartışmalıdır. Hangi hastalara antikoagülan verileceği, hangi antikoagülanın seçileceği ve süresinin belirlenmesi açısından randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: ANCA-ilişkili vaskülit, tromboemboli, sigara

ANCAEmboli ve trombozSigara içme+3
Berk Gül
Çukurova University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mide adenokanseri ile atrofik gastirit arasındaki moleküler patoloji

Giriş ve Amaç: Atrofik gastrit, mide kanseri gelişmesi için önemli bir risk faktörüdür. Epigenetik kromatin yeniden modellenmesi karsinogenezisde önemli görevler üstlenmektedir. Çalışmamızda atrofik gastrit ve mide kanseri hastalarında kromatin yeniden modellenme sistemine ait genlerin tanısal ve prognostik marker olarak değerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 34 mide kanserli, 36 atrofik gastritli ve 25 kontrol olgu olmak üzere toplam 95 kişi çalışmaya dahil edildi. Mide kanseri, Ag ve kontrol gruplarının RT-PCR array yöntemi ile kromatin yeniden modellenme gen ekspresyonları değerlendirildi ve karşılaştırıldı. Atrofik gastrit hastaları mide kanseri için risk faktörü olarak kabul edilen Helikobakter Pilori (Hp) varlığına göre alt gruplara ayrılarak gen ekspresyonu yapıldı. Mide kanseri hastalarında prognostik önemi olan, tümör agresifliğini ve tümör yükünü gösteren metastaz varlığı, mide de lokalizasyonuna göre alt gruplara ayrılarak gen ekspresyon analizi yapıldı. Bulgular: Mide kanserli ve Ag'li hastalarda genlerinin kontrol grunbuna göre anlamlı şekilde ING5, CXB7, ARID1A, EED, MTA1, CXB3 genlerinin ekspresyon profillerinin değiştiği saptandı. Metastatik mide kanseri hastalarında metastaz göstermeyen hastalara oranla EED,MTA1,CBX3 genlerinin anlamlı olarak yüksekeksprese olduğu görüldü. Mide kanseri hastaları ile atrofik gastrit hastaları karşılaştırıldığında gen ekspresyonlarında anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuç: ING5, CXB7, ARID1A, EED, MTA1, CXB3 genlerinin mide karsinogenezinde görev aldığı ve atrofik gastrit oluşumundan itibaren mide kanseri erken tanısında önemli bir marker olarak kullanılabileceğini ve bu konuda daha ileri çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.

Biyobelirteçler-tümörGastrit-atrofikGenler+4
Fahri Bilgiç
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Stres bozukluğunun beslenme bozukluğuna ve serum leptin, ghrelin, adiponektin düzeylerine etkisi

Günümüzde çok sayıda stres etkeni ile sıkça karşılaşılmaktadır. Stres etkenleri, kişinin beslenme alışkanlıklarını etkilemektedir. Beslenme alışkanlıklarındaki değişim, beslenme bozuklukları denilen durumlara zemin hazırlamaktadır. Çalışmamızda stres bozukluğunun yeme bozukluğuna ve adipositokin düzeylerine nasıl etki ettiğini araştırmayı amaçladık. Hastanemizde çalışan, öğrenim gören ve polikliniklere başvuran 18- 30 yaş arası hergangi bir hastalığı bulunmayan 313 kadına yeme bozukluğu ve stres bozukluğunun tespiti için daha önceden tarafımızca geçerlilik çalışması yapılmış SCOFF ve PSS testleri uygulandı. 313 kişilik çalışma grubundan 120 kişiye rutin laboratuar tetkikleri ve adipositokin düzeyleri çalışıldı. Tetkik edilen 120 kişiden yeme bozukluğu olmayan ve VKİ 18.5 ile 25 arasında olan 40 kişi kontrol grubu, 80 kişi vaka grubu olarak alındı. Bu vaka grupları VKİ'ne göre 18,5 altı 25 üstü ve aradaki normal değerler olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Elde edilen 4 grup stres bozukluğu olup olmamasına göre de ayrı ayrı gruplandırıldı. 313 kadında yeme bozukluğu sıklığı %46,6 ; stres bozukluğu sıklığı % 34,5 idi. Stres bozukluğu olanlarda (%54,1) olmayanlara (%45.9) göre daha yüksek oranda yeme bozukluğu saptandı. Oluşturulan 4 grupta rutin laboratuar tetkikleri çalışıldı, grupların homojen olduğu izlendi. Bu gruplarda adipositokin düzeyleri çalışıldı. Yeme bozukluğu olan ve VKİ 18.5'in altında olan grupta leptin diğer gruplara göre anlamlı olarak düşük; ghrelin ve adiponektin diğer gruplara göre yüksek bulunmuştur. Aynı VKİ'ne sahip yeme bozukluğu olan ve olmayan grupta anlamlı farklılık saptanmamıştır. 4 grupta stres açısından kıyaslandığında VKİ 18.5'in altında olduğu grubun stres bozukluğu olan alt grubunda leptinin düştüğü, ghrelin ve adiponektinin arttığı; VKİ 25'in üzerinde olduğu grubun stres bozukluğu olan alt grubunda ise leptinin arttığı ghrelin ve adiponektinin azaldığı saptanmıştır. (p<0,05) Son olarak yeme bozukluğu olanlarda olmayanlara göre adipositokinlerin hepsinde anlamlı olarak arttığı bulunmuştur. Çalışmamız sonucunda 18-30 yaş arasında kadınlarda yeme bozukluğu ile leptin, ghrelin, adiponektin arasında doğrudan ilişki bulunmuştur. Bununla beraber stresin hem yeme bozukluğuna katkıda bulunduğu, hem de adipositokin değerlerini etkilediği saptanmıştır.

AdipokinlerAdiponektinBeslenme bozuklukları+4
Barış Köksal
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akciğer tutulumu olan sistemik skleroz hastalarının aldıkları tedavilerin ve klinik yanıtlarının retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Sistemik skleroz (SSk), aşırı kollajen üretimi, fibroblast aktivasyonu ve mikro-vaskülopati ile karakterize, nedeni bilinmeyen, sistemik, otoimmün bir bağ dokusu hastalığıdır. Hastalıkta akciğer tutulumu önemli iç organ tutulumlarındandır. Gastrointestinal sistem tutulumundan sonra en sık tutulan visseral organ, akciğerdir. Sıklığı kullanılan tanı yöntemine göre değişkenlik göstermekle birlikte, interstisyel akciğer hastalığı (İAH), sistemik skleroz hastalarının yaklaşık %50'sini etkilemektedir. İAH ve pulmoner hipertansiyon (PAH) son yıllarda SSk hastalarında hastalığa bağlı ölümlerin başta gelen sebebi olarak bildirilmiştir. Çalışmamızda hastalığın akciğer tutulumunun tedavisinin değerlendirilmesi, tedavide kullanılan immunsupresif ilaçların pulmoner tutulum üzerine etkileri veya progresyonu yavaşlatması açısından birbirine karşı üstünlüklerinin karşılaştırılması amaçlandı. Yöntem: Çalışmamızda, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Romatoloji bölümünce takip edilen akciğer tutulumu olan sistemik skleroz hastaları alındı. Akciğer tutulumu olan 88 hasta çalışmaya dahil edildi. Toraks yüksek rezolüsyonlu bilgisayar tomografisi (YRBT)'de interstisyel akciğer bulgularının varlığı, akciğer tutulum kriteri olarak kabul edildi. Hastaların rutin biyokimya, sedimentasyon, C-Reaktif Protein (CRP), tam kan sayımı, serolojik immunolojik testleri, D vitamini düzeyleri, solunum fonksiyon testi raporları, ekokardiyografi (EKO) raporları retrospektif olarak, hasta dosyalarından ve hastanemiz bilgisayar otomasyon sistemlerinden taranarak kaydedildi. Hastalar siklofosfamid alanlar, mikofenolat mofetil alanlar ve azatiopürin alan hastalar olmak üzere 3 gruba ayrılarak analizler gerçekleştirildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalamaları 56,3±12,7 yıl, 80 (%90,9)'i kadın idi. Akciğer paterni dağılımı hastalarda sırasıyla; 56 (%63,6)'sında non-spesifik interstisyel pnömoni (NSİP), 29 (%32,9)'unda olağan interstisyel pnömoni (UIP), 2 (% 2,3)'sinde Fibrotik NSİP, 1 (% 1,1)'inde Olası UIP'di. EKO ile 26 hastada (%29,5) ortalama pulmoner arter basıncı (PAB)>40 iken 19 (%21,6) hastada sağ kalp kateterizasyonu ile PAH tanısı doğrulanmıştı. Azatiopürin ve MMF tedavileri alan hastaların solunum fonksiyon testi (SFT) değerlerinde tedavi öncesi ve sonrası anlamlı farklılık saptanmazken, siklofosfamid kullanılan hastalarda tedavi sonrası FEV1/FVC ile DLCO değerlerinin, tedavi öncesi değerlerine göre daha düşük olduğu tespit edildi (p<0,05). Hastalardan 11 (%12,5)'inin exitus olduğu tespit edildi. Ölüm nedenleri incelendiğinde 3 hasta COVID-19 enfeksiyonuna bağlı, 4 hasta pulmoner hipertansiyona, 4 hastada ise akciğer tutulumuna bağlı ölüm gerçekleştiği saptandı. Tartışma ve Sonuç: Sistemik skleroz mortalitesi oldukça yüksek olan bir hastalıktır. Özellikle pulmoner tutulumun mortalitede büyük rol oynamasından dolayı pulmoner açıdan tanı, tarama ve tedavi çok önemlidir. Çalışmamızda, SSk-IAH'de siklofosfamid alan hasta grubunda, solunum fonksiyon testlerindeki düşüşün, mikofenolat mofetil ve azatioprin grubuna göre daha belirgin olduğunu tespit ettik. Bunun nedeni siklofosfamid alan hasta grubunun tedaviye daha dirençli daha ağır hasta grubunu içermesi olabilir. SSk-IAH için daha ayrıntılı tedavi algoritmaları olması gerektiğini, bu nedenle bu konuyla alakalı çok sayıda randomize kontrollü çalışma yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: İnterstisyel Akciğer Hastalığı, Pulmoner hipertansiyon, Sistemik skleroz

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-interstisyelRetrospektif çalışmalar+3
Sezgin Akyıldız
Çukurova University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yoğun bakım hastalarında akut böbrek yetmezliğinin erken tanısında ınterlökin-18 (IL-18), doku ı̇nhibitör metalloproteinaz-2 (TIMP- 2), ı̇nsülin benzeri büyüme faktörü bağlayıcı protein-7 (IGFBP7) biyobelirteçlerinin rolü

Yoğun Bakım Hastalarında Akut Böbrek Yetmezliğinin Erken Tanısında Interlökin-18 (IL-18), Doku İnhibitör Metalloproteinaz-2 (TIMP- 2), İnsülin Benzeri Büyüme Faktörü Bağlayıcı Protein-7 (IGFBP7) Biyobelirteçlerinin Rolü Amaç: Akut böbrek yetmezliği yüksek morbidite ve mortalite ile giden heterojen ve kompleks bir süreçtir. Yoğun bakım ünitelerinde yatmakta olan hastalarda yüksek oranda görülmektedir. Klinik pratikte kullanılmakta olan serum kreatinin düzeyi tabanlı tanı kriterleri yapısal böbrek hasarının tanısı için duyarlılık ve özgüllükten yoksundur. Akut böbrek yetmezliğinin erken saptanmasını, ayırıcı tanısını ve prognostik değerlendirmesini iyileştirmek için yeni biyobelirteçlere ihtiyaç vardır. Bu çalışmada akut böbrek yetmezliğinin erken saptanmasını sağlayacağını düşündüğümüz biyobelirteçleri incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 1 Ağustos 2021 – 31 Temmuz 2022 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesine çeşitli etyolojilerle yatan ve böbrek hastalığı öyküsü olmayan toplam 53 hasta dahil edildi. Hastaların yoğun bakıma kabul, 12. ve 24. saatlerde idrar örnekleri idrarda IL-18, TIMP-2, IGFBP7 biyobelirteçleri çalışılmak ve ([TIMP-2] x [IGFBP7])/1000 hesabına dayalı AKIRisk skoru belirlenmek üzere toplandı. Çalışmaya alınan hastalar KDIGO kriterine göre akut böbrek yetmezliği gelişen (vaka grubu) ve gelişmeyen (kontrol grubu) olarak iki gruba ayrıldı. Hastaların yoğun bakım takibi sırasında rutin bakılan kreatinin değerleri kaydedildi. Hastaların yoğun bakım skorlama sitemlerinden olan APACHE II skorları ve günlük SOFA skorları hesaplandı. Bulgular: Vaka ve kontrol grupları arasında demografik veriler (yaş ve cinsiyet) açısından anlamlı fark saptanmadı. 2 grup arasında 1., 2., 3., 4., 6. ve 7. gün SOFA skorları açısından anlamlı fark saptandı (sırasıyla p=0,013; p<0,001; p=0,005; p=0,024; p=0,032, p=0,005). Vaka grubunda malignite varlığı ve ilaç kullanım oranlarının daha yüksek olması anlamlı bulundu (sırasıyla p=0,041; p=0,046). Gruplar arasında tüm saatlerde IL-18, TIMP-2, IGFBP7 değerleri açısından anlamlı fark saptanmadı. Gruplar arasında 0. saat [TIMP-2].[IGFBP7] değeri açısından anlamlı fark saptandı (p=0,007). 0. saat [TIMP-2].[IGFBP7] değerlerinin 0,25 üstünde akut böbrek yetmezliği gelişimini öngörmesi %88,89 sensitivite, %65,79 spesifite ile anlamlı bulundu (p=0,001). 24. saat [TIMP-2].[IGFBP7] değerlerinin 0,26 üstünde akut böbrek yetmezliği gelişimini öngörmesi %37,5 sensitivite, %85,71 spesifite ile anlamlı bulundu (p=0.029). Sonuç: SOFA skoru yoğunbakım hastalarında akut böbrek yetmezliği gelişiminin erken belirleyicisi olarak kullanılabilir. 0 ve 24. saat [TIMP-2].[IGFBP7] değerleri eşik değere göre vaka grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak daha yüksek ve ABY gelişim riski açısından anlamlı saptanmıştır. Anahtar sözcükler: AKIRısk, Akut böbrek yetmezliği, IGFBP7, IL-18, TIMP-2

Akut böbrek hasarıBiyobelirteçlerBöbrek hastalıkları+6
Müzeyyen Aslı Ergözoğlu
Çukurova University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sepsis veya septik şoktaki hastalarda cysteine-rich protein-61 molekülünün organ yetmezliği ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Sepsis, vücudun enfeksiyona karşı anormal ve uygunsuz konak yanıtına neden olan, hayatı tehdit eden organ disfonksiyonu ile sonuçlanan tıbbi acildir. Epidemiyolojik çalışmalar sepsisin dünya genelinde her yıl 30 milyondan fazla insanı etkilediğini, yoğun bakım hastalarında %60 mortaliteye sebep olduğunu ve yoğun bakım ünitelerinde önde gelen ölüm sebeplerinden birini oluşturduğunu göstermektedir. Organ yetmezliğinin hangi hastalarda gelişebileceğini öngörecek, mortalitenin azaltılmasına yönelik biyobelirteç üzerine çalışmalar mevcuttur. Bu prospektif çalışma ile sepsis veya septik şoklu hastalarda organ yetmezliğini göstermede prognostik bir biyobelirteç olup olmayacağını belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma; Ocak 2022-Kasım 2022 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı, Yoğun Bakım Bilim Dalı yoğun bakım ünitesi ve Anezteziyoloji Reanimasyon Anabilim Dalı yoğun bakım ünitesinde sepsis veya septik şok tanısı ile yatışı yapılan 80 hastanın prospektif incelenmesiyle yapıldı. Sepsis veya septik şok tanıları SOFA skoru ve 2021 yılında yayınlanan yeni sepsis klavuzundaki kriterlere uygun olarak oluşturulmuştur. Hastaların demografik bilgileri, vital bulguları, organ yetmezliği skorlamaları, biyokimyasal ve mikrobiyolojik parametreleri, 7. ve 28. Gün mortalite sonuçları değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızdaki toplam hasta sayısı 80. Çalışma sepsis ve septik şok ile Cyr-61 proteinin organ yetmezliği arasındaki ilişkinin incelendiği bölümde anlamlı fark saptanmamıştır. Hastaların Cyr-61 proteini ölçümü ile 7. gün ve 28. gün mortalite olan ile olmayanların sonuçları arasında istatiksel anlamlı olarak bir fark saptanmamıştır. Hastaların 7. gün ve 28. gün mortaliteleri sırasıyla %37,5 ve %62,5 olarak saptanmıştır. Hastaların Cyr-61 proteininin 48.saat ölçümü ile anüri arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p=0,029). Saatler arasında düzeylere bakıldığında Cyr-61 0.saat ölçümünün, diğer saatlerdeki ölçüm değerlerine göre istatistik anlamlı olarak daha düşük olduğu; 24. ve 48.saatte Cyr-61 ölçümünün istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu saptanmıştır (p=0.0001). Cyr-61 seviyelerinin tüm saatlerde (0.-24. ve 48.saat) ölçümü ile enfeksiyon bulguları arasındaki ilişki incelendiğinde mikst enfeksiyon yeri ile istatistiksel anlamlı olarak bulunmuştur (Sırasıyla p=0.041; p=0.013; p=0.036). Sonuç: Cyr-61 proteini 48. saat ölçümü ile anüri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. Cyr-61 proteinin organ yetmezliği ile ilişkili olabileceğini ve gelecekte sepsiste prognostik bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğine dair umut verici bir sonuç olduğunu düşündürmektedir. 7 ve 28. gün mortalite yerine 90 gün mortalite gibi büyük çalışmalarla değerlendirilmesine ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Sepsis; Septik şok; Organ yetmezliği; Cysteine rich protein-61 (Cyr-61, CCN1)

CYR61SepsisSistein+2
Uğur Can İzlimek
Çukurova University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hodgkin lenfomalı hastalarda, tümör dokusunda vitamin d3 reseptör ekspresyonu ve vitamin d3 reseptör ekspresyonunun klinik özellikler ve prognostik göstergelerle ilişkisi

Giriş ve Amaç: D vitamini ve kanser ilişkisi uzun zamandır araştırmacıların ilgisini çekmektedir. D vitamininin farklı tiplerde kanserlerle ilişkisini araştıran çalışmalar mevcuttur. Bununla birlikte, D vitamininin dokularda etkisini göstermesi için bağlanması gereken vitamin D reseptörünün (VDR) normal ve tümör dokularında incelendiği çalışmalar sınırlıdır. Hodgkin lenfomada VDR' nin non-Hodgkin lenfomaya göre yüksek oranda boyandığı, yapılan tek çalışmada gösterilmiştir. Çalışmamızda HL tanılı hastalarımızın tümör dokusunda vitamin D reseptör düzeyinin incelenmesi yanısıra, vitamin D reseptör ekspresyonunun hastalığın klinik özellikleri ve prognostik göstergeler ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamızda Hodgkin Lenfoma tanısı konmuş hastaların tümör dokusu biyopsi örnekleri ve hasta dosya kayıtları kullanılmıştır. 42 hastanın doku biyopsi örnekleri retrospektif olarak incelenmiştir. Hodgkin lenfoma tanısı almış hastaların tümör dokularında immünhistokimyasal yöntemle vitamin D reseptör boyaması yapılmıştır. VDR boyanma yoğunluğuna göre hafif, orta ve güçlü boyanma şeklinde üç gruba ayrılmıştır. Hastaların demografik verileri, klinik özellikleri ve biyokimyasal değerleri geriye dönük dosya incelemesi ile kaydedilerek klinik ve prognostik özellikleri ile vitamin D reseptör boyanma yoğunluğu arasındaki ilişki incelenmiştir. Bulgular: Değerlendirmede Hodgkin lenfoma hastalarının tümör dokularında Reed-Sternberg hücrelerinin tümünde VDR boyası pozitif saptanmıştır. VDR boyanma yoğunluğu ile klinik prognostik önemi bilinen bulgular karşılaştırıldığında sadece B semptomu varlığı ile istatistiksel anlamlı ilişki saptanmıştır. Cinsiyet, kemik iliği tutulumu, ekstralenfatik alan tutulumu, mediastinal kitle, bulky kitle, ortalama lökosit sayısı, tedaviye yanıt oranları ile vitamin D reseptör boyanma yoğunluğu arasında ilişki saptanmış ancak istatistiksel anlamlı fark izlenmemiştir. Diger prognostik verilerden yaş, hastalığın evresi, dalak tutulumu, hemoglobin, albümin, LDH, sedimentasyon değeri, lenfosit ve eozinofil sayısı, alt tip verileri ve prognostik gruplar ile VDR boyanma yoğunluğu arasında ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamız, literatür verilerine göre, Hodgkin lenfoma tümör dokusunda VDR' nin gösterildiği ikinci, bunun prognostik açıdan önemli klinik ve laboratuvar özellikleriyle ilişkisinin incelendiği ilk çalışmadır. Bununla birlikte tüm Hodgkin lenfoma vakalarının tümör dokularında Reed-Sternberg hücrelerinin tamamının vitamin D reseptör ile boyanması, VDR' nin özellikle klasik Hodgkin lenfoma histopatolojik ayırıcı tanısında kullanılamaya aday bir belirleyici olabileceğini akla getirmektedir. Hodgkin lenfomalı hastalarda tümör dokusunda immünhistokimyasal yöntemle saptanan VDR' nin tanısal ve prognostik önemini daha iyi değerlendirebilmek için, serum D vitamin düzeyini ve diğer histolojik alt tipleri de içeren ve daha fazla sayıda hastanın incelendiği, daha kapsamlı çalışmaların yararlı olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Hodgkin lenfoma, D vitamini, Vitamin D reseptörü, Prognostik belirleyici

Hodgkin hastalığıNeoplazmlarPrognoz+3
Lale Saka Baraz
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hepatopankreatikobiliyer kanserli hastaların serumlarında TFPI2 gen metilasyon profilinin araştırılması

HEPATOPANKREATİKOBİLİYER KANSERLİ HASTALARIN SERUMLARINDA TFPI2 GEN METİLASYON PROFİLİNİN ARAŞTIRILMASI Giriş-Amaç: TFPI2'nin çeşitli kanserlerde tümör supresör gen olduğu ve promotor metilasyonu içeren epigenetik değişimler yoluyla sessizleştirildiği bulunmuştur (20). Bu araştırmada hepatopankreatikobiliyer kanser hastalarının serum örneklerinde TFPI2 metilasyon profilini araştırarak girişimsel olmayan tanısal veya prognostik belirteç olarak kullanılabilirliğini tartışılmıştır. Gereç-Yöntem: Çalışmaya katılan 70 hepatopankreatikobiliyer kanserli hastanın ve üst gastrointestinal yakınması olup, hepatobiliyer kanser saptanmayan 28 sağlıklı bireyin serum örnekleri alınarak -80oC'da saklanılmıştır. Hasta grubundaki bireylerin uzak metastazları kaydedilmiş ve sağkalım açısından takip edilmiştir. DNA izolasyonu bisülfit uygulanması yapılmış ve realtime PCR ile metilasyon durumları değerlendirilmiştir. Sonrasında bisülfit sekans analizleri yapılarak metile bölgeler belirlenmiştir. Bulgular: Kontrol grubunda üç hastada DNA izolasyonu sağlanamadığı için istatistiksel analize katılmamıştır. Tanısal açıdan HCC grubunda metilasyon ile anlamlı ilişki saptanırken, kolanjiosellüler ve pankreas kanserlerinde anlamlı ilişki saptanmamıştır. Metastaz ile metilasyon profili arasında anlamlı ilişki saptanamamıştır. Sağkalım açısından ise pankreas kanser grubunda, metilasyon profili ile anlamlı ilişki saptanmıştır ve unmetile hastalarda sağkalım daha uzun olarak saptanmıştır. Fakat HCC ve kolanjiosellüler kanser grubunda anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamızın sonucunda, TFPI2'nin tanısal açıdan HCC için, sağkalım açısından değerlendirildiğinde ise pankreas grubunda anlamlı olabileceği saptanmıştır. Fakat kesin sonuçlar için, daha geniş hasta popülasyonları ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: TFPI2, metilasyon, hepatopankreatikobilier, sağkalım

GenlerKaraciğer hastalıklarıKaraciğer neoplazmları+5
Neslihan Erdem
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alerjik rinitli hastalarda topikal mometazonfuroat tedavisi öncesi ve sonrası makrofajların salgıladıkları sitokinlerin oranı

Bu çalışmada alerjik rinitli hastaların mometazon furoat nazal sprey (MFNS) tedavisi öncesi ve sonrası antijen sunan hücrelerden olan makrofajların salgıladıkları sitokin düzeylerinin nazal lavaj sıvılarında çalışılması planlandı. Celal Bayar Üniversitesi Alerji ve İmmunoloji polikliniğine gelen çalışmaya dahil edilme ve dışlama kriterlere uyan 21 AR tanısı alan hasta çalışmaya alındı. İlk muayenede ardışık hapşırık aksırık, burun akıntısı, burun tıkanıklığı, gözde, burunda, damakta yanma-kaşıntı olmak üzere toplam 6 semptomu derecelendirmeleri istendi. Hastalardan tedavi öncesi nazal lavaj sıvıları alındı. Tedavi için hastalara sabahları her iki burun deliğine günde bir kez MFNS tedavisi verildi. 4 hafta MFNS tedavi sonrası hastaların semptom skor ortalamalarında istatistiksel olarak anlamlı derece fark saptandı (p<0.01). MFNS tedavisi sonrası hastalardan tekrar nazal lavaj örneği alındı. Tedavi öncesi ve sonrası nazal lavaj örneklerindeki TNF- α, IL-1 β, IL-4, IL-6, IL-10, IL-12, IL-13, IL-23 sitokin düzeyi LUMINEX yöntemiyle, TGF- β düzeyi ise ELISA yöntemiyle çalışıldı. IL-1 β, IL4, IL-6 düzeylerinde MFNS tedavisi sonrası istatistiksel anlamda düşüş saptandı (IL-1 β : p< 0.001; IL-4: p=0,029, IL-6: p=0,005). TGF- β düzeyi ise tedavi sonrası sınırda anlamlılık göstererek düşüş saptandı(p=0,094). IL-10 düzeyi ise çalışmamızda tedavi sonrası istatistiksel olarak anlamlı artış gösteren tek sitokindir (p=0,005). MFNS tedavisi sonrası TNF- α sitokin oranı istatistiksel olarak anlamlı düşüş görüldü (p=0,002). Nazal lavajdaki IL-12 ve IL-23 düzeyleri; MFNS tedavisi öncesi de sonrası da ölçüm sınırlarının altında olduğu için ölçülemedi (IL-12:p= 0,317; IL-23:p=1). IL-13`ün nazal lavajdaki düzeyi ise MFNS tedavisi sonrası yüksek düzeyde istatistiksel anlamda düşüş saptandı (p<0,001). Sonuç olarak AR`li hastarda MFNS tedavisi sonrası anlamlı klinik düzelme görüldü. Ayrıca çalışmamızda MFNS tedavisinin nasal mukuzadaki sitokinler üzerindeki etkisi ile M1, M2a makrofaj subtiplerinin oranın azalmış ve M2c makrofaj subtipinin artmış olabileceğini gördük. Anahtar Kelimeler: Alerjik rinit, sitokin, TNF-α, TGF-β, IL-1-β, IL-4 IL-6, IL-10, IL-12, IL-13, IL-23, mometazon furoat, makrofaj)

Alerji ve immünolojiHipersensitiviteMakrofajlar+7
Şeref Sülükçü
Manisa Celal Bayar University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sistemik sklerozis hastalarında egzersiz sonrası kalp hızındaki düzelmenin değerlendirilmesi

Sistemik sklerozis fibroproliferatif, mikrovaskuler ve immunolojik değişiklikler sonucunda cilt ve iç organlarda kollajen ve diğer bağ doku makromoleküllerinin aşırı birikimi ile karakterize, kronik otoimmun nadir bir hastalıktır Klinik prezentasyon cilt tutulumu olmakla birlikte patogenetik mekanizmaların yaşamsal organlarda da sürecine devam ediyor olması hastalardaki mortalitenin en önemli sebeplerindendir. Ciddi iç organ tutulumlarında hasarın erken safhalarda başladığı ancak kliniğe organ disfonksiyonları sonrası yansıması ile tedavide gecikmeye ve sağkalımda azalmaya neden olduğu gösterilmiştir. Kardiyak tutulum direk veya indirekt etkilerle oluşur.Kardiyak tutulum SSc'de mortalitenin en önemli nedenlerinden biridir. Tutulum sinsice aşikar hastalığa ilerleyip yaşam kalitesinde düşmeye ve ani ölümlere neden olur. Bu nedenle hastalığın erken aşamada saptanması önemlidir. Asemptomatik tutulumu saptamada hastaların periyodik kontrolleri sırasında şikayeti olmasa bile rutin tetkikleri, ekg, transtorasik ekokardiyografi yapılması önerilmektedir. Ancak hastalığın erken aşamada bu tetkiklerle saptanması güç olduğu için kardiyak MRI, SPECT nükleer görüntüleme, doku doppler görüntülemeleri ile çalışmalar yapılmaktadır . Son zamanlarda otoimmünitenin nöroendokrin sistem üzerine olan etkisi tartışılmaktadır. Egzersiz sonrası kalp hızı toparlanma indeksi (HRR), kardiak otonomik aktivitenin sağlıklı ve kardiyovasküler hastalığı olan kişilerde belirlenebilmesine yarayan basit bir ölçümdür. Bizim çalışmamızda retrospektif incelediğimiz aktif solunum veya kardiyak yakınması olmayan sistemik sklerozisli hastaların Efor testlerinde HRR indekslerini değerlendirdik. Hasta grubunda kontrol grubuna göre HRR'de azalma olsa da istatiksel olarak anlamlı saptanmadı. HRR1-HRR5 arası ani azalma istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Egzersiz sonrası kalp hızı toparlanma döneminde 1-5. dakikalar arasını özellikle sempatik sistemin yönettiği düşünülürse sistemik sklerozisli hastalarda sempatik sistem aşırı aktivasyonu ve disfonksiyonu üzerine daha çok çalışma yapılması gerekmektedir

EgzersizKalpKalp hızı+4
Tülay Tolga
Manisa Celal Bayar University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik lenfositik lösemi hastalarında tanı anından tedavi endikasyonuna kadar olan süre üzerine etkili faktörlerin değerlendirilmesi

Amaç: Kronik lenfositik lösemi yavaş seyirli bir hastalık olup tüm hastalarda tedavi endikasyonu oluşturmaz. Bu çalışmamızda Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi ve Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesinde takip edilmiş bir grup hastanın bazı demografik verileri, laboratuvar, sitogenetik, akım sitometri sonuçlarını, fizik muayene ve radyoloji bulgularını inceleyerek; bunların tanı anından tedavi endikasyonuna kadar geçen süre üzerindeki etkilerini retrospektif olarak araştırmayı amaçladık. Yöntem: 2010-2022 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Hematoloji Bölümü ve Adana Şehir Eğitim ve Araştıma Hastanesinde başvuru ve takibi olan 144 Kronik lenfositik lösemi hastasının dosya ve otomasyon sonuçlarına bakıldı, retrospektif olarak yaş, cinsiyet, hemogram değerleri, biyokimyasal değerleri, Ig düzeyleri, 17p delesyon varlığı, akım sitometri markerları, en büyük lenf nodu büyüklüğü, DAT düzeyi, splenomegali/hepatomegali varlığı kayıt altına alındı, Rai evrelemeleri yapıldı. Bu değerlerin ve sonuçların tanı anından tedavi endikasyonuna kadar olan süre üzerine etkileri analiz edildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalamaları 63,6±10,9 yıl iken, 80 (% 55,6)'i erkek idi. Erkek/Kadın oranı 1,25/1 idi. Hastalardan 16 (% 11,1)'sında 17p delesyonu, 54 (% 37,5)'ünde hepatomegali, 67 (% 46,5)'sinde splenomegali, 119 (% 82,6)'unda ise lenfadenopati varlığı saptandı. D. Coombs pozitifliğine hastaların 16 (% 11,1)'sında rastlandı. 17p delesyonu, hepatomegali ve splenomegali tespit edilen hastalarda tedaviye geçen süre (ay) ortalamaları daha düşük idi (sırasıyla p=0,039; p=0,041; p=0,028). Rai evre artması ile tedaviye geçen süre (ay) kısalması arasında anlamlı bir farklılık gözlendi (p<0,001) Hastaların tedavi ile tanı tarihi arasındaki geçen süre (ay) ile LDH (u/l), CD19 ve en büyük LN boyutu (sırasıyla r=-0,239; r=-0,239; r=-0,190) değerleri arasında negatif (ters) yönlü zayıf; Wbc ve Lenfosit (sırasıyla r=-0,308; r=-0,307) değerleri ile negatif (ters) yönlü orta; Platelet, Albumin/Total Protein, IGM (mg/dl) ve IGA (mg/dl) (sırasıyla r=0,273; r=0,244; r=0,240; r=0,261) değerleri ile ise pozitif (doğrusal) yönlü zayıf bir korelasyon bulgularına rastlanıldı. Tartışma ve Sonuç: 17p delesyonu olan, yüksek lenfosit sayıları, yüksek LDH düzeyleri, hipogamaglobulinemisi olan hastalarda tanıdan tedaviye kadar geçen sürenin daha kısa olduğu izlendi. KLL hastalarının prognozunda en önemli belirteç olan evrenin, tanıdan tedaviye geçen süreyi de etkilediği belirlendi. Daha düşük Rai evrelerinde daha uzun tanıdan tedaviye geçen süre görüldü. Rai evrelemesinin de bir parçası olarak beklendiği üzere, splenomegali/hepatomegalisi olan hastalarda daha erken tedaviye başlandığı gözlendi. KLL hastalarında tanıdan tedaviye geçen süreyi etkileyen faktörlerin belirlenmesi aynı zamanda hastalığın prognozu ve erken tedavi ihtiyacı gelişecek hastaları tahmin edip, gözetimde tutma anlamında fayda sağlayacaktır. Bu konuda daha geniş katılımlı ve daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Kronik lenfositik lösemi, prognoz, tedavisiz sağ kalım

LösemiLösemi-lenfositik-kronik-B hücreliPrognoz+4
Doğukan Akçalıoğlu
Çukurova University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Multipl miyelom tanılı hastalarda tanı anında hastalarda ekstramedüller tutulumun üzerine etkili faktörlerin değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Multipl Miyelom (MM) B hücrelerinden kökenlenen klonal plazma hücrelerinin bir neoplazisi olup nadir görülen bir hastalık olarak bilinmesine rağmen hematolojik kanserler arasında incelendiğinde ikinci sıklıkta görülen bir malignitedir. Yaşlı popülasyonda sıklık daha fazladır. Tanı anında ortanca yaşa bakıldığında 66 ile 70 arası olarak görülmektedir.1 Ekstramedüller miyelom MM hastalarında plazma hücrelerinin kemik iliği dışında bir yerde olması olarak tanımlanabilir.76 Bu retrospektif çalışmada , Multipl miyelom tanısı alan hastaların tanı anında ekstramedüller tutulum üzerine etkili olan faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç yöntem: Çalışma Türkiye'den iki merkezin (Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Adana Şehir Hastanesi) katılımı ile retrospektif olarak gerçekleştirildi. 2010-2022 yılları arasında Multipl Miyelom (MM) takibi olunan 18 yaş üzeri toplam 144 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların tanı anındaki tam kan sayımları, biyokimya tetkikleri, hastalık tanısında, takibinde ve prognozunda önemi gösterilmiş labarotuvar ölçümleri yapıldı. Tanı anında görüntüleme yöntemleri ile ekstramedüller tutulumun varsa yeri ve sayısı, hastalığa eşlik edebilen litik lezyonların varsa yeri ve sayısına bakıldı. Hastalar prognostik önemi gösterilmiş evreleme sistemlerine tabi tutuldu. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 60,5±10,3 yıl iken hastaların %54,9'u erkekti. Hastalarda litik lezyon varlığı % 51,4 plazmositom varlığı %30,6 idi. Litik lezyon varlığı olan hastalarda R-ISS evre III olma sıklığı daha yüksek idi. Litik lezyon oranı plazmositom varlığında daha yüksek bulundu. Plazmositom varlığında hastalarda R-ISS evre III ve ISS evre III olma oranı daha yüksek görüldü. Plazmositom varlığında LDH, beta-2 mikroglobülin eritrosit sedimentasyon hızı değerleri plazmositom olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha yüksek ölçüldü. Sonuç: Multipl Miyelom tanısı alan hastalarda tanı anında ekstramedüller tutulum olması veya litik lezyon görülmesi kötü prognoz göstergesidir. Bu durum en az evreleme kadar uygun tedavi seçiminde de önem teşkil etmektedir. Çalışmamızda da ekstramedüller tutulumu olan hastalarda beta-2 mikroglobulin yüksekliği, LDH yüksekliği, eritrosit sedimentasyon hızı artışı, daha sık litik lezyon gibi kötü prognostik faktörlere daha fazla oranda rastlanmıştır. Anahtar kelimeler: Multipl Miyelom, ekstramedüller tutulum ,litik lezyon, prognoz

Hematolojik neoplazmlarMultipl miyelomNeoplazmlar+3
Ali Vural
Çukurova University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yapısal kalp hastalığı olmayan tip-2 diabetes mellitus hastalarında SGlT-2(Sodyum-glukoz kotransporter 2) inhibitörlerinin siklofilin-a ilişkili kardiyak remodellinge etkisi

Amaç/Gerekçe: Sodyum-Glukoz Kotransporter 2 İnhibitörü ilaçlar diyabet tedavisinde kullanılmakta olan ilaçlardır. Bu çalışma sonucunda elde edilen verilerle Sodyum-Glukoz Kotransporter 2 inhibitörlerinin literatürde yer edinmemiş olan Siklofilin-A ve diyabetik biyokimyasal belirteçlerle ilişkilendirilmesi, Sodyum-Glukoz Kotransporter 2 İnhibitörü kullanan hastalardaki Siklofilin-A düzeyi ve ekokardiografi eşliğinde kardiak remodellinge etkinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Gereç/Yöntem: Hastaların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, boy, kilogram, beden kitle indeksi, bel çevresi, kalça çevresi) sistolik ve diyastolik tansiyon, vücut yağ yüzdesi kaydedildi. Labaratuvar parametrelerinden diyabetin biyokimyasal belirteçleri olan plazma açlık glukozu, HbA1c, üre, kreatinin belirteçlerine, vasküler inflamasyon belirteci olan Siklofilin-A'ya, diyabetin kardiak vasküler hastalık belirteci olan ekokardiografi belirteçlerine bakıldı. 24 hafta sonrasında da bu belirteçlerin kontrolüne bakıldı. Kan örnekleri 8 saatlik gece açlığı sonrası istirahat halinde oturur pozisyonda venöz olarak alındı. Siklofilin-A düzeyi için kan örnekleri EDTA içeren tüplere 3 cc kan örneği toplanılıp, 30 dakika içinde 2500 g'de 7 dakika santrifüjlendi. Ayrılan plazma yeni bir tüpe aktarılıp çalışılacakları güne kadar -80°C de, biyokimyasal elisa kitiyle immünolojik test çalışılması için muhafaza edildi. Ekokardiografi incelemesinde hastalara M-mode, iki boyutlu 2D, Doppler ekokardiyografi, renkli doppler, Continue wave doppler(CWD), pulse wave Doppler (PWD), pulse wave doku Doppler (PWDD) değerlendirmeleri yapıldı. Sol ventrikül sistolik fonksiyonu gösteren ejeksiyon fraksiyonu, sağ ventrikül sistolik fonksiyonu gösteren triküspit anüler düzlem sistolik hareketi (TAPSE) ve sağ ventrikül S değeri, sol ventrikul diyastolik fonksiyonları gösteren Septal E, Lateral E değerleri ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 38 hastanın başlangıç ve 24.hafta bulgularına bakıldığında 24.haftada kilogram, beden kitle indeksi, vücut yağ yüzdesi, diastolik tansiyon değerlerinin başlangıçtaki değerlerinden istatiksel açıdan anlamlı ölçüde daha düşük olduğu görüldü(sırasıyla p<0,001; p<0,001; p<0,001; p=0,006). Başlangıç ve 24. hafta bulgularına bakıldığında 24. haftada plazma açlık glukozu, HbA1C, Üre ve Kreatinin değerlerinin başlangıçtaki değerlerinden istatiksel açıdan anlamlı ölçüde daha düşük olduğu görüldü (sırasıyla p<0,001; p<0,001; p<0,001; p<0,001). Tedavi başlangıç Siklofilin-A değerleri ile başlangıç parametreleri arasında anlamlı bir ilişkiye rastlanılmadı(p>0,05). Başlangıç ve 24.hafta bulgularına bakıldığında 24.haftada Siklofilin-A değerlerinin başlangıçtaki değerlerinden istatiksel açıdan anlamlı ölçüde daha düşük olduğu görüldü(p<0,001). Siklofilin-A değeri ile kilogram, vücut kitle indeksi, HbA1c arasında negatif korelasyon görüldü. Hastalara başlangıçta ve 24. haftada ekokardiografi yapıldı. 24. hafta Lateral E ve Septal E değerlerinin, tedavi başlangıç değerlerine göre daha düşük olduğu tespit edildi (sırasıyla p=0,044; p=0,013). Hastaların 24. hafta Siklofilin-A değerleri ile sağ ventrikül S dalgası ölçümü arasında negatif (ters) yönlü orta düzey bir ilişki olduğu gözlenirken (r=-0,336); 24. haftada Siklofilin-A değerleri ile ilgili parametreler arasında anlamlı bir ilişki tespit edilemedi(p>0,05). Sodyum-Glukoz Kontransporter 2 inhibitörü subgrup analizi yapıldı. Dapagliflozin ve Empagliflozin ile parametreler birebir karşılaştırıldığında ise Empagliflozin kullanan hastaların kilogram ve vücut yağ yüzdesi arasındaki değişim, Dapagliflozin kullanan hastalara göre daha fazla olduğu tespit edildi (sırasıyla p=0,013; p=0,010). Sistolik tansiyon, diyastolik tansiyon, plazma açlık glukozu, HbA1c, Siklofilin-A ve ekokardiografi parametreleri üzerindeki etkileriyse her iki ilaçta da benzerdi. Sonuç: Sodyum-Glukoz Kotransporter 2 inhibitörü ilaçlar grup etkisi olarak kiloyu, açlık kan şekerini, tansiyonu, inflamatuvar belirteç düzeyini başlangıç seviyelerine göre düşürmüş olup Sodyum-Glukoz Kotransporter 2 inhibitörü ilaçların kan şekeri regülasyonunu sağlayarak, kan basıncı regülasyonunu sağlayarak, inflamatuvar belirteci negatif yönde etkileyerek yapısal kalp hastalığı olmayan hastalarda kardiyak hasarlanmayı engelleyebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: HbA1c, SGLT2i, TİP2 DM, vücut ağırlığı, EKO, CypA

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Ekokardiyografi+5
Furkan Kılıç
Çukurova University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ailevi akdeniz ateşi hastalarında genetik analiz klinik bulgular ve tedavi yanıtı değerlendirilme

ÖZET Amaç: AAA, tekrarlayan ateş ve serözit atakları ile karakterize otozomal resesif hastalıktır. Bu çalışmanın amacı MEFV gen mutasyonu ve laboratuvar tetkikleri ile klinik bulgular arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: AAA hastalığı olan 100 hasta çalışmaya alındı. Klinik ve laboratuvar parametreleri incelendi. MEFV tüm gen dizi analizi için Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genetik Hastalıklar Tanı ve Tedavi Merkezinde olan sonuçlar kullanıldı. Genetik analiz Sanger dizileme, Yeni nesil dizileme (NGS), Pyrosekans yöntemleri kullanılarak çalışıldı. İstatistiksel analiz, IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 kullanılarak gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmada en sık rastlanan mutasyon R202 Q mutasyonu (%40) oldu. Tanı anında tespit edilen ateş bulgusu ile M694V mutasyon arasında anlamlı istatistiksel ilişki saptandı (p<0,05). Atak esnasında tespit edilen ateş bulgusu ile M680I mutasyon arasında anlamlı istatistiksel ilişki saptandı (p<0,05). Atak esnasında eklem bulgusu ile M680I mutasyon arasında anlamlı istatistiksel ilişki saptandı (p<0,05). Tanı anında ve atak anında EBE (erizipel benzeri eritem) bulgusu ile M694V homozigot, birleşik M694V/R202Q homozigot mutasyon arasında anlamlı istatistiksel ilişki saptandı (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda en sık rastlanan mutasyon R202Q gen mutasyonu oldu. Bu gen mutasyonu olan hastalarda da ekzon 10 mutasyonlu hastalar gibi tipik AAA klinik bulguları gözlenebilmektedir. Bu sonuçlar Ailesel Akdeniz Ateşi hem genotipik hem fenotipik bulguların birlikte değerlendirilmesi gereken bir hastalık olduğunu gösterir. Diğer mutasyonlarla kıyaslandığında M694V, M680I mutasyonları olan hastalarda tanı ve ataklar esnasında klinik semptomlar daha belirgin idi. EBE bulguları M694V mutasyonu olan hastalarda daha fazla görüldü. Sonuç olarak M694V, M680I mutasyonu taşıyan hastaların daha ağır klinik bulgularla seyredebileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Ailevi Akdeniz Ateşi, MEFV gen mutasyon analizi, Mutasyonlarla hastalık arasında ilişki.

Ailevi akdeniz ateşiDNA mutasyon analiziGenetik analiz+3
Nurlana Amrahlı
Çukurova University
2023
00