
2.891
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
İzole lökopeni nedeni ile başvuran hastalarda etiyolojinin saptanması
Bu çalışmadaki amacımız izole, spesifik olmayan (özellikle nötropeniye bağlanamayan) lökopeninin klinik ile ilişkisini değerlendirmek ve hasta yönetiminde faydalı olacak bir algoritma oluşturabilmektir. Bu retrospektif veri tarama çalışmasında 201419 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Hematoloji Polikliniğine lökopeni nedeniyle başvuran hastalar değerlendirildi. Eşlik eden (demir eksikliği dışı) anemi veya trombositopenisi olanlar dışlandı. Bu şekilde belirlenen vakalarda ve özellikle tanısal zorluk doğuran nötropenik olmayan vakalarda yapılan klinik ve laboratuar değerlendirme sonuçları ve varsa ulaşılan nihai tanılar gözden geçirildi. Sonuç olarak çalışmaya dağılımda belirgin kadın hakimiyeti olacak şekilde 169 hasta dahil edildi (144 kadın, 25 erkek, ortanca yaş 49 [17-82]). Bunların 110 (%65,1) kadarında (95 kadın, 15 erkek) nötrofil sayısı 1500/µl veya üstündeydi. Bu şekilde nötropenik olmayan hastalarda lökopeni gelişmesinde katkısı olduğu düşünülen faktörler şu şekildeydi: 24 hastada (%21,8) demir eksikliği anemisi, 19 hastada (%17,3) otoimmün/otoinflamatuvar (tiroid dışı) hastalık, 24 hastada (%21,8) otoimmün tiroid hastalığı, 3 hastada (%2,7) otoimmün laboratuar bozukluğu, 14 hastada (%12,7) ilaçlar, 6 hastada (%5,5) enfeksiyon, 3 hastada (%2,7) hematopoietik bozukluk, 3 hastada (%2,7) hipersplenizm, 2 hastada (%1,8) radyoterapi sekeli, 2 hastada (%1,8) B12 eksikliği. 44 (%40) hastada neden belirlenemedi. Öte yandan <1500/µl nötrofil sayısı olan hastalardaki (49 kadın, 10 erkek) etiyolojik dağılım şu şekildeydi: 6 hastada (%10,2) demir eksikliği anemisi, 10 hastada (%17) otoimmün/otoinflamatuar (tiroid dışı) hastalık, 3 hastada (%5,1) otoimmün tiroid hastalığı,5 hastada (%8,5) otoimmün laboratuar bozukluğu, 5 hastada (%8,5) ilaçlar, 4 hastada (%6,8) enfeksiyon, 7 hastada (%11,9) hematopoietik bozukluk, 1 hastada (%1,7) hipersplenizm, 1 hastada (%1,7) radyoterapi sekeli, 1 hastada (%1,7) B12 eksikliği. 28 hastada (%47,5) neden belirlenemedi. Nötropenisi olan hastalarda klinisyenin kemik iliği incelemesi kararını daha kolay aldığı tespit edildi. İzole anti-nükleer antikor (ANA) pozitifliği de (29 hasta) otoimmünite lehinde değerlendirilmek suretiyle 169 hastadan 91'inde (%53,8) otoimmünite tanısı veya laboratuar bulgusu vardı. Bu lökopenik hasta kohortumuzdaki kadınlarda otoimmünite sıklığı erkeklerden belirgin olarak daha yüksekti. Dolayısıyla otoimmün problemlerle ilişkili lökopeninin kadınlarda belirgin olarak daha sık olduğu ve bu sık etiyolojik faktörden dolayı izole lökopeninin kadınlarda daha yüksek oranda gelişebildiği düşünüldü. Anahtar Sözcükler: Lökopeni, nötropeni, otoimmünite
Polisitemia vera ve esansiyel trombositemi hastalarında tromboembolik komplikasyonlar, akut lösemi ve myelofibrozise dönüşümün retrospektif olarak değerlendirilmesi
Polisitemia vera (PV) ve Esansiyel trombositemi (ET), tromboz, kanama, lösemi/myelofibrozis transformasyonu gibi hayatı tehdit eden komplikasyonlara yol açabilen myeloproliferatif neoplazilerdendir. Çalışmamızda PV ve ET hasta grubunda morbidite ve mortalitenin önemli nedenlerini oluşturan bu komplikasyonların retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmaya 2000-2020 tarihleri arasında takip edilen 61 hasta PV grubu, 35 hasta ise ET grubu olarak dahil edilmiştir. PV grubunda ortalama yaş 63,84 (± 15,22) olup %48,4'ü erkek; ET grubunda 63,84 (± 15,22) olup %40'ı erkektir. Tüm hasta grubunda tanı anında 2 hastada ( %2,1) ve izlemde 9 hastada (%9,4) olmak üzere toplam 11 hastada (%11,5) kanama epizodu görüldü. Tanı anında 21 hastada (%21,9) ve izlemde 6 hastada (%6,3) olmak üzere toplam 27 hastada (%28,1) tromboz gelişimi saptandı. Toplam 2 hastada (%2,08) sekonder MDS/ akut lösemiye dönüşüm ve 12 hastada (%12,5) sekonder myelofibrozise dönüşüm saptandı. Tüm hasta grubunda mortalite oranı %11,5 olarak görüldü. Ortalama takip süresi 98,43 (61,24- 144,87) ay idi. 1 yıllık ortalama sağkalım %98,9 ve 5yıllık ortalama sağkalım %95,8 olarak saptandı. İki grup karşılaştırıldığında kanama ve tromboz , lösemi ve myelofibrozise transformasyon, mortalite oranları açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. PV hastalarında kadın cinsiyet ile tromboz arasında ilişki saptandı ( p:0,045). ET hastalarında ise Hb düzeyi ile tromboz arasında anlamlıya yakın ilişki saptandı (p: 0,052). Tüm hasta grubunda çok değişkenli analizde sekonder myelofibrozis ile ilişkili faktör gösterilemedi. Tüm hasta grubunda sekonder MDS/ lösemi gelişimi (p:0,029) ve dalak boyutu (p:0,025) mortalite ile ilişkili saptandı.
Bevacizumab veya setuksimab alan metastatik kolorektal kanser hastalarında primer veya metastatik dokuda tümöral PD-L1 ve peritümöral cd8+ til düzeylerinin kemoterapiye yanıt ve sağkalım ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada Bevacizumab ve Setuksimab alan metastatik kolorektal kanser hastalarında, primer veya metastatik dokularda PD-L1 ekspresyonu ve tümör infiltre eden lenfosit (TIL) düzeyleri immunhistokimyasal olarak değerlendirilerek kemoterapiye yanıt ve sağkalım ile ilişkisi araştırılacaktır. Çalışmaya 18 yaş ile 80 yaşları arasında, metastatik kolorektal kanser tanısı olan ve ilk basamak tedavide kemoterapiye ek olarak Bevacizumab veya Setuksimab tedavisi verilen hastalar dahil edildi. Hastalara ait patoloji örnekleri immunhistokimya metodu ile Patoloji Anabilim Dalı'nda boyandı. Çalışmaya dâhil edilen hastalar kemoterapi + Bevacizumab ve kemoterapi + Setuksimab tedavisi alan grup olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Çalışmaya katılan birinci grup (kemoterapi + Bevacizumab) hastaların ortalama yaşı 60,42±11,97, ikinci grup (kemoterapi + Setuksimab) hastaların ortalama yaşı 58,30±10,49 yıl idi. Ortanca progresyonsuz sağkalım süresi her iki grupta 15 ay saptandı. Kemoterapiye yanıt oranları her iki grupta benzer olup, birinci grupta 1 hastada (%2,8) tam yanıt, 27 hastada (%75,0) parsiyel yanıt ve 8 hastada (%22,2) progresyon görülmüştür. İkinci grupta 5 hastada (%15,2) tam yanıt, 22 hastada (%66,7) parsiyel yanıt ve 6 hastada (%18,2) progresyon görülmüştür. Yapılan IHC değerlendirme sonucunda birinci grupta 9 hastada (%25,0) düşük düzeyde, 27 hastada ise (%75,0) yüksek düzeyde CD8+ TIL ekspresyonu görüldü. İkinci grupta ise 11 hastada (%33,3) düşük düzeyde, 22 hastada ise (%66,7) yüksek düzeyde peritümöral CD8+ TIL ekspresyonu görüldü. Her iki grupta yüksek ve düşük peritümöral CD8+ TIL düzeyleri ile PFS arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunmadı (birinci grupta p=0,918, ikinci grupta p=0,184). Aynı zamanda her iki grupta peritümöral CD8+ TIL düzeyleri ile kemoterapiye yanıt arasında ilişki olmadığı gösterildi (birinci grupta p=0,546, ikinci grupta p=0,990). Yapılan IHC değerlendirme sonucunda birinci grupta 28 hastada (%77,8) PD-L1 ekspresyon görülmezken, 6 hastada ( %16,7 ) düşük- orta düzeyde PD-L1 ekspresyonu ve 2 hastada (%5,6) yüksek düzeyde PD-L1 v ekspresyonu görüldü. İkinci grupta ise 30 hastada (%90,0) PD-L1 ekspresyonu görülmezken, 3 hastada (%9,1) düşük-orta düzeyde PD-L1 ekspresyonu görüldü ve hiçbir hastada yüksek düzeyde PD-L1 ekspresyon görülmedi. Birinci grupta (kemoterapi + Bevacizumab) tümöral PD-L1 ekspresyonu ile PFS arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki bulunmazken ( p=0.436 ), ikinci grupta ise (kemoterapi + Setuksimab ) PD-L1 ekspresyon varlığının daha kısa PFS ile ilişkili olduğu görüldü (16 ay ve 6 ay, p<0,001). Birinci grupta tümöral PD-L1 ekspresyonu ile kemoterapiye yanıt arasında istatistiksel anlamlı ilişki bulunamadı (p=0,149), ancak ikinci grupta tümöral PD-L1 ekspresyonu ile kemoterapiye yanıt arasında istatistiksel açıdan sınırda anlamlı ilişki olduğu görüldü (p=0,070). Sonuç olarak, evre IV kolorektal kanser hastalarında PD-L1 ekpresyon varlığında kemoterapiye eş zamanlı setuksimab kullanımın daha kısa PFS ve kemoterapiye daha kötü yanıt ile ilişkili olabileceğini gösterdik. Geniş ölçekli prospektif çalışmalarla desteklenmesi halinde bu grup hastalarda kemoterapiye eşzamanlı Bevacizumab tedavisinin daha etkili olabileceğini düşünmekteyiz.
IGM paraproteinemisi yapan hastalıkların spektrumu
IgM monoklonal proteinleri, tüm monoklonal gammopatilerin yaklaşık %15'ini oluşturur. IgM monoklonal gammopatisi ile ilişkili hastalıklar sessiz laboratuar bozukluklarından agresif ve ölümcül olabilen hastalıklara kadar geniş ölçüde değişir ve bu nadir durum nadirlik ve heterojenlik nedeniyle sıklıkla yanlış teşhis edilir. Bu çalışmadaki amacımız IgM paraproteinemisi belirlenen hastalarda altta yatan hastalık spektrumunun, prezentasyon ve prognozlarının tanımlanmasıdır. Çalışmamıza Klinik Biyokimya Laboratuvar veritabanından taranmak suretiyle 26.07.07 ile 09.08.19 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastanelerinde serum immunofiksasyon yöntemleri ile belirlenmiş IgM tipi monoklonal gammopati varlığı saptanan ve/veyaHematoloji Bilim Dalı veritabanından tarandığı kadarıyla 2003 ile 2019 yılları arasında izlenen hastalardan IgM paraproteinemisi belirlenen toplam 48 hasta dahil edildi. Hastaların 17'si kadın (%35,42) , 31'i erkek (%65,58) idi ve ortanca yaş 73 yıldı (yaş aralığı: 40-92 yıl). Nihai tanılara bakıldığında 23 hastada (% 47,9) Waldenström makroglobulinemisi (WM), 12 hastada ( %25) belirsiz Non-Hodgkin lenfoma (NHL) , 8 hastada (%16,67) önemi bilinmeyen monoklonal gammopati ("monoclonal gammopathy of unknown significance", MGUS), 2 hastada ( %4,2) kronik lenfositik lösemi (KLL), 1 hastada (%2,1) primer amiloidoz, 1 hastada (%2,1) kriyoglobulinemi tanısı vardı. Ortanca izlem süresi 57,1 aydı. İzlem süresi boyunca hastaların %33,33'ü (16 hasta) öldü. En sık tanı olan Waldenström makroglobulinemisi tanılı hastaların %78,3 ü yaşıyordu. Kronik lenfositik lösemi ve lenfoma tanılı hastalarda ölüm oranı %50 idi. WM tanılı hastalarda 10 yıllık takip sonucunda % 60 sağkalım izlendi. Sonuç olarak, monoklonal proteinler dekatlat ve hatta asırlardır tanınmaktadır. Monoklonal gammopatiler tartışıldığında, çoğu hekim önce multipl miyelom'u düşünür, ancak MGUS ve WM bu bozuklukların diğer yaygın olan nedenleridir. Bilinenin aksine IgM paraproteinemisi iyi huylu MGUS'den daha çok malign karakterli hastalıklar olan WM, lenfoma gibi hastalıklara bağlıdır. Ve bu hastalar MGUS tanılı hastalar da dahil olak üzere süresiz olarak gözetim altında tutulmalıdır.
Myelodisplastik sendrom hastalarında kemik iliği aspirasyon ve biyopsi korelasyonu
Giriş ve Amaç: Myelodisplastik sendrom (MDS), kök hücrelerin displastik ve inefektif üretimi ile karakterize hematopoetik klonal kazanılmış heterojen klinik seyri olan malign bir hastalıktır. Kemik iliği normoselüler veya hiperselüler olabilmekle beraber, eritroid, myeloid ve/veya megakaryositer seride displazi izlenmektedir. Yüksek oranda akut myeloid lösemiye dönüşüm riski bulunmaktadır. Hastalığın tanısı kemik iliği aspirasyonunun morfolojik değerlendirmesine dayanmaktadır. Kemik iliğinde izlenen serilerde >%10 üzerinde displazi izlenmesi ve displaziyi açıklayacak farklı bir neden bulunamaması tanıyı desteklemektedir. Yine kemik iliği aspirasyonunda blast izlenmesi hastalığın risk değerlendirmesi ve tedavi planlanmasında önemlidir. Kliniğimizde hastalara MDS tanısı ile yapılan kemik iliği aspirasyonu poliklinik şartlarında hematoloji uzmanları tarafından değerlendirilerek ön tanı verilmekte ve patolojik değerlendirme sonrası tedavi planlanmaktadır (ön değerlendirmede yüksek blast sayısı acil müdahile gerektirmezse). Ancak hastalığın kesin tanısı patolojik değerlendirmelerin sonuçlarına dayanmaktadır. Bu çalışmanın amacı MDS hastalarında kemik iliği aspirasyon değerlendirmesi ile elde edilen ön tanının, patoloji bölümü tarafından değerlendirilen biyopsi sonuçları ile korele olup olmadığını araştırmaktır. Hastalar ve Yöntem: Hasta verileri Hacettepe Üniversitesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Hematoloji Bilim dalında hasta dosya ve elektronik kayıtları taranarak kaydedildi. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Hematoloji Bilim Dalı'nda MDS tanısı alan ve 18 yaşından büyük hastalar alındı. MDS tanı kodu ile sisteme girilen ancak kemik iliği patoloji sonuçları MDS tanısını desteklemeyen, klinik verileri analiz için yetersiz olan hastalar çalışmadan dışlandı. Çalışmada cinsiyet, yaş, altta yatan hastalık ve komorbiditeler, hastaların aldığı kemoterapi çeşitleri, kemik iliği transplantasyonu , tanı tarihi ve son vizit zamanı, son durumu, tanı anında hemoglobin, lökosit, nötrofil, trombosit, sitogenetik ve aspirasyon ve patolojide displazi, blast, ring sideroblast verilerinin toplama formu kullanılarak toplandı. Bu çalışma 01.01.2001 ile 01.01.2020 arasındaki dönemi kapsayan geriye dönük gözlemsel çalışma olup hastane nukleus sisteminde D46 tanısıyla girilen MDS hastalarının bilgileri etik kurul onayı alındıktan sonra toplandı. Çalışmaya özel herhangi bir istem olmaksızın hasta dosya ve elektronik kayıtlarından yararlanıldı. Alınan sonuçlar ile hastaların demografik özellikleri SPSS 25.0 kullanılarak analiz edildi. Hasta grubunun genel özellikleri ayrı-ayrı hesaplandı. Oranların karşılaştırılmasında Ki-Kare testi kullanıldı ve odds oranları ve %95 güven aralıkları hesaplandı. Sonuçlar: Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı'nda 2001-2020 tarihleri arasında tanı konulan 18 yaş üstü 130 hasta değerlendirildi. Çalışmada tahmini olarak bir hastanın 57. ay ve 106. ay aralığında exitus olması beklenmektedir, ayrıca hastalarda en sık komorbid durumlardan ilk sırada HT, ikinci sırada DM'e rastlanmaktadır. Hematologların eritroid displazi ve selülerite değerlendirmede patologlara benzer yüzde vermekte olup diğer displazi serilerini tanımakta güçlük çekmekte olduğu anlaşılmaktadır. Tartışma: Hematologlar eritroid displazi, selülerite değerlendirmede patologlarla benzer sonuç raporlamıştır, fakat myeloid, megakaryositik displazi tanımada patologlar referans alındığında bu serileri hematologlar yeterince tanıyamamıştır. Blast değerlendirmesinde patologlar ve hematologlar arasında istatistiksel anlamlı fark olduğu izlenmiştir.
Yatan hastalarda düşme riski değerlendirme ölçeklerinin etkinliğinin karşılaştırılması – bir kalite iyileştirme çalışması
Düşme, fonksiyon kaybı, morbidite ve hatta mortaliteye yol açabilen, önlenebilir mortalite sebepleri arasında sayılan ve yaygın görülen, kompleks bir geriatrik sendromdur. Hastanede yatan özellikle yaşlı hastalar olmak üzere tüm hastalarda düşme olayları ciddi sonuçlar doğurabilmektedir. Bu konuda risk belirleme ölçekleri, beklenen düşmelerin öngörülmesi ve önlenmesi için sıklıkla kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı Hacettepe Üniversitesi Erişkin ve Onkoloji hastanelerinde yatan 18 yaş ve üzeri hastalarda düşme açısından risk faktörlerinin belirlenmesi ve hastalara risk değerlendirme ölçekleri uygulanarak testlerin sensitivite ve spesifitelerinin, pozitif ve negatif prediktif değerlerinin belirlenmesi; Johns Hopkins Düşme Riski Değerlendirme Aracı ve STRATIFY Risk Belirleme Aracı'nın Türkçe güvenirlik ve geçerlik çalışmalarının yapılmasıdır. Çalışmaya 391 hasta dahil edildi, her hastaya düşme risk değerlendirme formu, Hendrich II, Johns Hopkins ve STRATIFY ölçekleri uygulandı, uygun hastalara Zamanlı Kalk ve Yürü Testi yapıldı. Analiz sonuçlarına göre 16 (%4) hastada düşme meydana geldi, tek değişkenli analizlerde acil yatış varlığı, Charlson komorbidite indeks skoru, dahili servislerde yatış varlığı, ilaç sayısı, yatış gün sayısı, Clinical Frailty Scale ve FRAİL ölçeği skorları, diyabet ve lösemi varlığı, son 1 ay içerisinde düşme öyküsü, nörolojik hastalık, delirium/ajitasyon, görme bozukluğu, yardımcı cihaz, düşme korkusu ve bakıcı düşme grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulundu. JHFRAT ve STRATIFY ölçeklerinin Türkçe versiyonlarının yüksek test-tekrar uyumu ve orta derecede bağımsız gözlemciler arası uyum gösterdiği saptandı. Her iki ölçeğin de geçerliği kanıtlandı, güvenirliği ise orta derecede ama istatistiksel olarak anlamlı uyum tespit edilerek onaylandı. Lojistik regresyon analizinde STRATIFY (OR=8,63, %95 CI: 2,75-27,1) ve JHFRAT (OR=10,08, %95 CI: 1,18-86,15) ölçeklerinin diğer faktörlerden bağımsız olarak düşmeyi öngördüğü gösterildi. ROC analizinde JHFRAT ölçeğinin en yüksek prediktif değere sahip olduğu görüldü, ölçek yatan hastalarda risk değerlendirme ölçeği olarak kullanılabilir.
Canlı donörden karaciğer transplantasyonu yapılan hastaların safra yolu mikroorganizma profili ve antibiyotik duyarlılıkları
Yıldırım A, Canlı Donörden Karaciğer Transplantasyonu Yapılan Hastaların Safra Yolu Mikroorganizma Profili ve Antibiyotik Duyarlılıkları, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Uzmanlık Tezi, Ankara 2020 Canlı vericili karaciğer nakilli (CVKN) hastalar hem hiler darlıklı hem de kullandıkları ilaçlarla immünsüprese oldukları için özel bir hasta grubunu oluşturmaktadır. Bu çalışmanın amacı CVKN hasta grubunda endoskopik veya perkütan girişim sonrası gelişen bakteriyemi ve kolanjit durumunda safra ve kan kültürlerinden elde edilecek mikroorganizma profilini ve mikroorganizmaların direnç profili belirlemektir. Çalışmaya 01 Ocak 2017 ile 31 Haziran 2020 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin Hastanesi'nde Endoskopik Retrograd Kolanjiyopankreatografi (ERKP) ve/veya Perkütan Transhepatik Biliyer Drenaj (PTBD) yapılan CVKN hastalar taranarak, bu hastalar arasından kolanjit tablosu veya bakteriyemisi olan toplam 24 hasta [9 (%37,5) kadın, ortanca yaş 56 (32-69)] alınmıştır. Kontrol grubu olarak da ERKP ve/veya PTBD yapılan hastalar taranarak kolanjit tablosu veya bakteriyemisi olan toplam 70 hasta [36 (%51,4) kadın, ortanca yaş 63 (22-95)] alınmıştır. CVKN hastalarında safra kültüründe polimikrobiyal üreme (%65,2), kontrol grubuna (%38,2) oranla daha yüksek saptandı. Kontrol grubunda monomikrobiyal üremenin daha fazla olduğu görüldü (Kan kültüründe %33,3 x %61,8 ve safra kültüründe %17,4 x %44,1). Her iki grupta da üremelerde gram negatif mikroorganizma hakimiyeti saptandı. Safra kültürlerinde Pseudomonas aeruginosa üremesi sıklığı [%45,5 x %23,5 ve p=0,086)] CVKN'li hastalarda, herhangi bir kültürde Escherichia coli üreme sıklığı kontrol grubunda [%68 x %30,4 ve p=0,003)] daha yüksek saptandı. Herhangi bir kültürde üreyen gram pozitif mikroorganizmalara bakıldığında Enteroccocus faecium'un CVKN hastalarda daha sık üreme eğilimi görüldü (%47,8 x %26,5 ve p=0,097). CVKN'li hastalarda gram pozitif mikroorganizmalarda antibiyotik direncinin daha fazla olduğu görüldü. Çoklu ilaç direnci (ÇİD) [Kan ve safra kültürlerinde sırasıyla %75 x %22,2 ve %53,3 x %21,4] ve ekstrem ilaç direnci (EİD) [Kan ve safra kültürlerinde sırasıyla %75 x %11,1 ve %53,3 x %7,1] saptandı. ÇİD gram pozitif mikroorganizmalar incelendiğinde en sık üreyenin E.faecium olduğu görüldü. CVKN grubunda %39,1 (9/23) ve kontrol grubunda %6,3 (2/32) ÇİD E.faecium üremesi saptandı. Gram negatif mikroorganizmalar açısından değerlendirildiğinde ÇİD ve EİD her iki grupta da yüksek oranda görüldü. CVKN ve kontrol gruplarında ÇİD [Kan ve safra kültürlerinde sırasıyla %100 x %86 ve %77,3 x %79,4] ve EİD [Kan ve safra kültürlerinde sırasıyla %100 x %69,8 ve %77,3 x %70,6] saptandı. ÇİD gram negatif mikroorganizmalar incelendiğinde E.Coli'nin kontrol grubunda daha sık olduğu gözlendi. CVKN grubunda %30,4 (7/23) ve kontrol grubunda %57,8 (26/45) ÇİD E.Coli üremesi saptandı. Antibiyotik duyarlılıkları incelendiğinde CVKN grubunda safra kültüründe üreyen E.faecium'un ampisilin duyarlılığı %11,1 (1/9) olarak görüldü. CVKN grubunda glikopeptid direnci saptanmadı. Gram negatif mikroorganizmalar açısından değerlendirildiğinde CVKN hastalarında safra kültüründe üreyen P.aeruginosa'nın sırasıyla karbapenem ve amikasin duyarlılığı %28,6 (2/7) ve %85,7 (6/7) olarak görüldü. CVKN hastalarında gelişen kolanjitin ampirik tedavisinde merkezlerin epidemiyolojik verileri göz önüne alınarak glikopeptid grubu antibiyotik tedavisi içeren rejimlerin başlanması uygun görülmektedir.
Aı̇lesel akdenı̇z ateşı̇ hastalarında hı̇pertansı̇yon prevalansı ve amı̇loı̇dozun kan basıncı ı̇le ı̇lı̇şkı̇sı̇
Ailesel Akdeniz Ateşi (AAA) tekrarlayan ateş ve serozal inflamasyonla karakterize kalıtsal, otoinflamatuvar bir hastalıktır. AAA inflamatuvar ataklar ve ataklar arasında subklinik inflamasyonla seyreder. Kronik inflamasyon sonucu gelişen sekonder amiloidoz en önemli uzun dönem komplikasyonu ve mortalite nedenidir. İnflamasyonun kardiyovasküler, renal, nöral, endokrin ve doku düzeyinde kan basıncı kontrol sistemlerine etkisini gösteren çalışmalar mevcuttur. Çalışmamızda AAA hastalarında hipertansiyon sıklığının belirlenmesi ve amiloidozun kan basıncı ile ilişkisinin gösterilmesi amaçlanmaktadır. Bu retrospektif veri tarama çalışmasında 2000-2017 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri İç Hastalıkları Anabilim Dalı Nefroloji Polikliniği'ne Ailesel Akdeniz Ateşi tanısı ile başvuran 603 hasta değerlendirildi. 603 AAA hastasının 102'sinde hipertansiyon izlendi. AAA hastalarında hipertansiyon sıklığının %16,9 olduğu görüldü. Hipertansiyon sıklığında kadın ve erkek cinsiyet arasında anlamlı bir fark bulunmadı. AAA hastaları ve 1329 bireyden oluşan kontrol grubu karşılaştırıldığında hipertansiyon sıklığı, sistolik ve diyastolik kan basıncı değerleri AAA grubunda anlamlı olarak daha düşük izlendi (p= 0,028, p<0,001, p=0,012). Hipertansiyon tanısı olmayan AAA hastaları ve kontrol grubu karşılaştırıldığında sistolik kan basıncı değerleri AAA grubunda anlamlı olarak daha düşük izlendi (p<0,001). Homozigot ve heterozigot M694V mutasyonu ile hipertansiyon arasında anlamlı bir ilişki olmadığı görüldü. Amiloidozu olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldığında amiloidozu olan hastaların kan basınçlarının daha yüksek olduğu görüldü (p<0,001). Glomerüler filtrasyon hızındaki (GFH) azalmanın kan basıncı üzerine olan etkisini ortadan kaldırmak için GFH<60 ml/min/1.73m2 olan hastalar ayrıldı. GFH>60 ml/min/1.73m2 olup amiloidozu olan ve olmayan hastaların hipertansiyon tanıları ve kan basınçları karşılaştırıldığında iki grup arasında anlamlı farklılık olmadığı izlendi. GFH>60 ml/min/1.73m2 olup amiloidozu olan hastalar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ise sistolik kan basıncının amiloidozu olan grupta anlamlı olarak daha düşük olduğu izlendi (p=0,002). AAA hastalarında normal popülasyona göre hipertansiyon sıklığının düşük olması ve kan basıncı değerlerindeki düşüklüğün kolşisinin anti-inflamatuvar ve kardiyoprotektif etkisi ile ilişkili olabileceği düşünüldü. Amiloidozun glomerüler filtrasyon hızında azalmaya neden olmadıkça kan basıncında yükselmeye sebep olmadığı aksine kardiyovasküler, otonom sinir sistemi ve adrenal bez tutulumu ile sistolik kan basıncında düşmeye neden olabileceği düşünüldü. Anahtar Sözcükler: Ailesel Akdeniz Ateşi, Hipertansiyon, Amiloidoz, Kronik inflamasyon, Kan Basıncı
Erken evre kolon kanseri olgularında sistemik ve tümör-içi inflamasyon belirteçlerinin prognostik ve prediktif değeri
Bu çalışmanın amacı erken evre kolon kanseri olan hastalarda sistemik ve lokal inflamasyon belirteçlerinin prognostik, prediktif etkisini araştırmak ve bu iki belirteci birlikte kullanarak prognoza ve kemoterapi yanıtlarına etkisini değerlendirmektir. Bu araştırmaya küratif rezeksiyonu yapıldıktan sonra Hacettepe Üniversitesi Medikal Onkoloji bölümüne başvuran, Ocak 2008- Ocak 2016 tarihleri arasında tanı alan, evre 2-3 olan, tanı anında 18 yaş ve üzerinde olan 304 hasta dahil edildi. Sistemik inflamasyon belirteçleri olarak cerrahi öncesi nötrofil lenfosit oranı (NLR), albumin-NLR skoru, sistemik immun inflamasyon indeksi (SII) ve panimmun inflamasyon değeri (PIV) değerlendirildi. Hastaların tümör dokularında tümör periferi ve merkezinde CD8 lenfosit yoğunluğu 75.persantiline göre düşük veya yüksek yoğunluk olarak ikiye ayrıldı. Kombine inflamasyon skoru (KİS); PIV değeri yüksek ve CD8 yoğunluğu düşük olan hastalarda KİS yüksek riskli, diğer hastalarda KİS düşük riskli olarak sınıflandırıldı. Yüksek albümin-NLR skoru ve yüksek PIV daha kısa DFS ve OS ile ilişkili bulundu. Ortalama CD8 yoğunluğunun düşük olması kısa DFS ile ilişkili bulundu. Kombine inflamasyon skorunun yüksek olması hem daha kısa OS hem de daha kısa DFS ile ilişkili bulundu. Evre 2 hastalarda KİS yüksek olan olgularda adjuvan kemoterapinin DFS'yi anlamlı olarak artırdığı görüldü. KİS düşük olan hastalarda ise adjuvan kemoterapinin DFS katkısı yoktu. Hastalıksız sağkalım için çok değişkenli analizde; ≥ 65 yaş (HR:3,12 %95 CI 1,78-5,48, p<0,001), evre 3 hastalık (HR:1,82 %95 CI 1,06-3,12, p=0,029), kombine inflamasyon skorunun yüksek olması (HR:3,82 %95 CI 2,21-6,61, p<0,001) daha kısa DFS ile ilişkili bulundu. Bu çalışmada tanımladığımız kombine inflamasyon skorunun yaş ve evreden bağımsız olarak kötü prognozla ilişkili ve evre 2 hastalarda kemoterapinin katkısı için prediktif değeri olabileceği görülmüştür. Kombine inflamasyon skoru erken evre kolon kanseri olan hastalarda prognostik ve kemoterapi yanıtını ön gören yeni bir belirteç olarak kullanılabilir.
Covid-19 tanısı ile başvuran hastalarda varolan karaciğer yağlanmasının hastaların gelişlerindeki karaciğer testlerine etkisinin araştırılması
Giriş ve Amaç: 2019 Aralık ayı sonunda Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Çin Ülke Ofisi tarafından Vuhan şehrinde nedeni bilinmeyen pnömoni vakalarının olduğu rapor edilmiştir. Ocak 2020 tarihinde bu pnömoni vakalarının etkeni yeni bir koronavirüs (2019- nCoV) olarak isimlendirilmiştir. 2019- nCoV'un neden olduğu hastalık COVID-19 olarak tanımlanmıştır. Bu yeni virüs ile SARS CoV arasında yakın benzerlik olduğu bulunmuş ve bu benzerlikden dolayı 2019- nCoV ismi değiştirilerek SARS-CoV-2 ismi verilmiştir. COVID-19'un sistemik etkilerine dair farklı görüşler vardır; bazı raporlarda COVID-19'lu hastaların yarısından fazlasında, değişen seviyelerde karaciğer hastalığı bildirilmiştir. Yapılan çalışmalarda anormal karaciğer test sonuçlarına sahip hastalarda şiddetli hastalığa progresyon riskinin yüksek olduğu öne sürülmüştür. Ancak altta yatan karaciğer hastalığı varlığı ile hastaların gelişindeki prezentasyonları hakkında kesin bir bilgi yoktur. Toplumda sık görülen Nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) bu hastaların gelişlerindeki karaciğer testlerini ne oranda değiştirdiği konusunda belirli bir bilgi olmadığını gördük. Muhtemelen COVİD 19 ile yatırılan hastaların bir kısmında NAYKH da bulunmakta, belki de hastalığın prezentasyonu ve seyrini etkilemektedir. Biz çalışmamızda varolan karaciğer yağlanmasının hastaların geliş anındaki karaciğer testlerine etkisini araştırdık. Hastalar ve Yöntem: Bu çalışma 11 Mart 2020- 15 Haziran 2020 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastanesi pandemi kliniklerinde yatan ve ya COVİD-19 polkliniğinde takip edilen hastalarda retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Başvuru sırasında karaciğer testi veya torakal tomografisi olmayanlar, hepatit B ve alkolik siroz tanısı olan hastalar dışlandı. Çalışmaya dahil edilen hastalardan RT-PCR sonucu ve ya ELISA ya da hızlı antikor testleri gibi serolojik testlerinin sonucu pozitif olanlar, RT-PCR sonucu negatif ve BT sonucu COVİD-19 için tipik ve ya COVİD-19 ekarte edilemez şeklinde raporlananlara COVİD-19 tanısı kondu. RT-PCR sonucu negatif ve BT sonucu COVİD-19 ile uyumsuz ve ya pnömoni bulgusu yok şeklinde raporlanan hastalarda COVİD-19 tanısı dışlandı ve kontrol grupuna dahil edildi. Hastaların toraks tomografisindeki en alt segmentlerde karaciğer ve dalak dokusu karaciğer yağlanması açısından değerlendirildi. COVİD-19 tanılı hastaların BT sonuçlarına göre karaciğer yağlanması olan ve olmayan hastaların başvuru sırasındaki karaciğer testleri karşılaştırıldı. COVİD-19 tanılı ve karaciğer yağlanması olan hastaların başvuru sırasındaki karaciğer testlerinin COVİD-19' dan bağımsız olarak yüksek olacağı varsayıldı. İstatistiksel analiz için SPSS 23 programı kullanıldı. Sonuçlar: Çalışmada toplam 517 hastanın verisi değerlendirildi. Başvuru sırasında karaciğer testi ve ya torakal tomografisi olmaması nedeniyle 84 hasta, hepatit B tanılı 8 hasta ve alkolik sirozlu 1 hastanın dışlanması ile COVID-19 tanısı şüphesi ile polklinik başvurusu olan ve servis ve ya yoğun bakıma interne edilen toplam 424 hasta dahil edilmiştir. Araştırmada yer alan hastaların %53,1'i erkek, %46,9'u kadındı. Ayrıca hastaların yaş ortalaması 45,61±16,82 (Min.: 18 – max.: 96)dir. Hastaların 196'sının takipte kronik hastalığı vardı. Bu hastaların 70 hastanın (35.71 % ) HT, 53 hastanın(%27.04) tip2 DM ve 14 hastanın (%7.14) Hiperlipidemi tanısı vardı . 176 hasta başvuru sırasında kronik hastalıkları için düzenli ilaç kullanmaktaydı. USG ve BT ile daha önceden karaciğer yağlanması tanısı alan 16 hasta vardı. Hastaların 321'ine (% 75.7 ) COVİD-19 tanısı kondu. 400 hastanın VKİ verisi mevcutdu. Hastaların %51.1'i fazla kilolu (%34.8) ve obezdi (%16.3). Hastaların % 27.1'ne BT görüntülemesine dayanarak karaciğer yağlanması tanısı kondu. K/D oranı 0.8 altında olan hastalar ağır steatoz olarak kabul edildi ve ağır steatoz hastaların %10.6'sında mevcutdu. Çalışmaya dahil edilen hastaların karaciğer test değerlerinin ortancası : ALT 19.0, AST 24.0 , ALP 75.0, GGT 24.0, bilirubin total 0.51, indirekt bilirubin 0.40, direkt bilirubin 0.11. COVİD-19 tanılı ve karaciğer yağlanması olmayan hastalarda karaciğer testlerinin ortancası: ALT 18.0 , AST 23.0, ALP 73.0, GGT 19.0, total bilirubin 0.48, indirekt bilirubin 0.37, direkt bilirubin 0.11. COVİD-19 tanılı ve karaciğer yağlanması olan hastalarda karaciğer testlerinin ortancası : ALT 29.0 ,AST 29.0 ,ALP 78.0,GGT 38.0 ,total bilirubin 0.60, indirekt bilirubin 0.45 ,direkt bilirubin 0.13. COVİD-19 tanılı ve steatozu olan hastalarda ALT, AST, GGT, total bilirubin, direkt bilirubin değerlerini istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulduk (P<0.05). Biz hipotezimizi doğruladık. COVİD-19 tanılı hastalarda NAYKH'nın başvuru sırasındaki karaciğer testlerini etkilediğini gösterdik. Şu ana kadar NCov-19' un karaciğeri yoğun bir şekilde etkilediği gösterilememiştir. Hastaların gelişinde COVİD-19 şiddeti karaciğer prezentasyonunu etkilemekte ve seyir sırasında ise verilen antivirallere bağlı olarak değerler bozulmaktaydı. Toplumda sık görülen NAYKH üzerine etkisi tam olarak bilinememkteydi. Literatüre benzer şekilde karaciğer yağlanması olan hastalarda geliş sırasında karaciğer testlerinin yüksek çıktığını gösterdik. Belki de bu çalışmanın önemli yönlerinden birisi ise BT segmentlerinin değerlendirilerek yağlanmanın objektif olarak değerlendirildiği ilk çalışma olmasıdır. Ayrıca hastane yatışı sırasında yapılan detaylı değerlendirme sayesinde Türk toplumunda kilo dağılımı hakkında içimizi birazda olsa rahatlatan bilgilere sahip olduk. Bu seçilmemiş COVİD -19 hasta grubunun ülkemizdeki Karaciğer yağlanması prevalansını tam olarak yansıttığını düşünüyoruz. Farklı merkezlerle verilerin birleştirilmesi NAYKH konusunda daha daha değerli bilgiler verecektir.
Hospitalize yaşlı hastalarda hastane içi morbidite ve mortaliteyi öngörmede kapsamlı geriatrik değerlendirmenin rolü
Kapsamlı geriatrik değerlendirme geriatrik hasta değerlendirmesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Hastaların morbidite ve mortalitesini öngörmede rol oynadığı bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı Hacettepe Hastanesi Erişkin Hastanesi dahiliye servislerinde yatan 65 yaş ve üzeri hastaların morbidite ve mortalite üzerinde rol oynayan faktörleri değerlendirmektir. Çalışmada hastaların enfeksiyon durumları, yatış sürecindeki düşme, gelişen bası yarası, deliryum gelişimi, yoğun bakım ünitesine devredilmesi ve yatış süreleri değerlendirildi. Hastaların demografik verileri, antropometrik ölçümleri, alışkanlıkları, mevcut hastalıkları, kullandıkları ilaçları kaydedildi ve hastalar geriatrik sendromlar açısından değerlendirildi. Çalışmaya 113 hasta dahil edilmiştir. Hastalar mini nutrisyonel değerlendirme testi, günlük yaşam aktiviteleri ve entrumental günlük yaşam aktiviteleri ölçekleri, geriatrik depresyon ölçeği, klinik kırılganlık ölçeği ve mini mental durum değerlendirme testi ile nutrisyonel, fonksiyonel ve bilişsel açıdan değerlendirildi. Çalışmaya katılan 113 hastanın 58'i (%48,7) kadın, kalan 55'i (%51,3) erkekti. Hastaların yaşları 65 ile 94 arasında değişmekteydi ve ortalamaları 74,0±7,1'di. Hastalar acil servisten tedavilerinin devamı için veya poliklinikten elektif yatış nedeniyle dahiliye servislerine yatırılan hastalardı. Hastalar yatışlarının ilk üç günlerinde değerlendirildi. Hastaların mini nutrisyonel değerlendirme testinden aldıkları puandaki artış ile (p=0,043; r=0,191) ve; vücut kitle indeksi değeri (p=0,063; r=0,176) kol (p=0,026; r=0,209) ve baldır çevresi (p=0,016; r=0,226) ölçümlerindeki artış ile yatış süresinin kısaldığı gözlemlendi. Son bir yılda olan kilo kaybının yatış süresini uzattığı saptandı (p=0,009; r=0,248). İnfluenza aşısı olunmasının yatış süresini azalttığı gösterildi (p=0,041). Fonksiyonel ve bilişsel kapasite ile ve hastaların mevcut komorbiditeleri, sigara ve alkol kullanımı, laboratuvar değerleri ile yatış süresi arasında ilişki gösterilemedi. Hastaların yatış sebeplerinden ve mevcut komorbiditelerinden bağımsız olarak malnutrisyonun ve polifarmasinin yatış süresinde etkili olduğu saptandı. Sonuçlara göre beş ve üzeri ilaç kullanmak, on günden uzun süreli yatma ihtimalini yaklaşık 3 kat azaltmaktadır (%95GA=0,132-0,823). Hastada malnutrisyon olmaması, hastanın malnutrisyon açısından riskli olması ve/veya malnutrisyonunun olmasıyla kıyaslandığında hastanın on günden uzun süre yatma ihtimali 2,9 (%95 GA:1,296-6,869) kat daha yüksek olmaktadır. Hasta sayısının az olması nedeniyle mortalite, düşme, bası yarası, deliryum ve yoğun bakım ünitesine devir üzerine değerlendirme yapılamadı. Bu çalışmada polifarmasi yatış süresi üzerinde iyi prognostik bir etkiye sahip olsa da, bu konuyla ilgili daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Yatan her geriatrik hastada nutrisyon durumunu ve ilaç sayısını değerlendirmek çok önemlidir ve prognozla ilişkilidir.
Böbrek nakli vericilerinde uzun süreli takip sonucunda kronik böbrek hastalığı gelişme riski ve etkili faktörler
Günümüzde yapılan böbrek nakillerinin önemli bir kısmı canlı vericilerden gerçekleştirilmektedir. Bu çalışmada böbrek vericilerinin uzun dönem takibinde kronik böbrek hastalığı (KBH) gelişme riski ve etkili faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 338 canlı böbrek vericisi dahil edildi. Vericilerin %64,2'si kadındı ve ortanca yaş 47 (39-54) yıl olarak bulundu. Ortanca 71 aylık takip süresince 64 (%18.9) vericide KBH geliştiği görüldü. 14 vericide evre 1-2, 50 vericide evre 3 KBH gelişti. Evre 4 ve 5 KBH gelişen hasta olmadı. Nakil zamanında yaşın ileri olması ve nakil öncesi glomerüler filtrasyon hızı (GFH)'nın düşük olması evre 3 KBH gelişimi üzerine etkili faktörler olarak saptandı (p<0.001, p<0.001). Yapılan receiver operating characteristic (ROC) analizi sonucu evre 3 KBH gelişiminde kestirim yaş değeri 50.5 yıl olarak saptandı. Donör nefrektomi sonrasında vericilerin hem albüminüri, hem de proteinüri değerlerinde artış görüldü (p=0.040, p=0.020). Albüminürinin, takip süresi 71 aydan uzun olan vericilerde daha fazla olduğu görüldü (p=0.012). Nakil öncesi ve son kontrol değerleri karşılaştırıldığında LDL-kolesterol, trigliserid, glikolize hemoglobin, açlık plazma glukozu değerlerinde artış görüldü (p=0.011, p<0.001, p<0.001, p=0.001). Nakil sonrasında 57 hastada (%16.8) yeni gelişen hipertansiyon saptandı. Glomerüler filtrasyon hızı, 60 ml/dk/1.73m2'nin altında olanlarda hipertansiyon %42 oranında görülürken, GFH>60 ml/dk/1.73m2 olan grupta %19.4 oranında görüldü (p<0.001). Vericilerin 15 yıllık son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) riski, literatürde tanımlanan formüle göre hesaplandı. 15 yıllık SDBY riskinin her iki cinsiyette 60 yaşına kadar arttığı sonrasında azaldığı görüldü. Erkeklerin SDBY riski kadınlardan yüksek bulundu. Çalışmada ortanca 6 yıllık takipte 9 vericinin öldüğü görüldü. Hesaplanan kaba mortalite hızı binde 4.4 olarak bulundu. Bu sonuçlar, canlı böbrek vericisi olmanın metabolik göstergelerde bozulma, hipertansiyon ve KBH gelişimi ile ilişkili olduğunu; KBH gelişiminde nakil zamanındaki yaş ve GFH değerlerinin belirleyici olduğunu göstermektedir.
Hacettepe Ünıversitesı Hastanesinde son yirmi yılda takip edilen multipl miyelom hastalarında sağkalımdaki değişimin değerlendirilmesi
Multipl miyelom (MM) tedavisinde son yirmi yılda pek çok gelişme yaşanmıştır. Bu çalışmada yirmi yıldır merkezimizde takip edilen hastalarda sağkalımı etkileyen parametrelerin değerlendirilmesi amaçlandı. Yirmi yıldır merkezimizde takip edilen 309 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Tüm hastalarda ortanca tanı yaşı 62 yıl, ortanca total sağkalım süresi 64,07 ay bulundu. Tüm kohortta yıllar içerisinde bir prognoz düzelmesi izlenmedi; ancak ISS evre 3 hastalıkta 2007 sonrasında daha iyi prognoz belirlendi. Tanı anında Uluslar arası evreleme sistemi (ISS) evrelemesi, ECOG performans değerlendirmesi ve ek hastalık varlığının prognoz ile ilişkisi değerlendirildi. Tedavi yöntemlerinin sağkalım ile ilişkisinin değerlendirilmesi amacıyla, otolog kök hücre naklinin (OKHN) etkisi ve yeni nesil ajanların miyelom tedavisinde geri ödeme kapsamına alındığı dönemlerin etkileri incelendi. Tüm hastalarda tek değişkenli analizlerde ISS evrelemesi, ECOG performans değerlendirmesi, ek hastalık varlığı, tanı yaşı ve OKHN prognoz ile ilişkili olarak belirlenirken, çok değişkenli analizlerde ISS evrelemesi ve tanı yaşı prognoz ile ilişkili olarak belirlendi. Yaş prognozu direkt olarak etkilediği gibi uygulanacak tedaviyi de belirleyebilmektedir. Kök hücre nakli MM tedavisinin temel taşını oluşturmaktadır ve nispeten genç yaş grubunda daha sıklıkla yapılmaktadır. Bu nedenle hastalar 65 yaş sınır alınarak genç ve yaşlı hasta grupları olarak alt gruplara ayrılarak prognoz üzerinde etkili parametreler tekrar değerlendirildi. Yaşlı hasta grubunda yapılan kohort analizinde tüm hasta grubundan farklı olarak tanı alınan dönemde yeni ilaçların kullanımda olup olmaması sağkalımı etkiliyordu. Bu yaş grubunda yapılan tek değişkenli analizde ISS evrelemesi, ECOG performans değerlendirmesi, ek hastalık varlığı, OKHN ve ilaç dönemi prognoz ile ilişkili olarak belirlenirken, çok değişkenli analizde anlamlı sonuca ulaşılamadı. Genç yaş grubunda yapılan kohort analizinde ise tek değişkenli analizde ISS evrelemesi ve OKHN prognoz üzerinde etkiliyken, çok değişkenli analizde ISS evrelemesi anlamlı olarak belirlendi. Yeni nesil tedavilerin kullanıma girmesi öncesi dönemde indüksiyon tedavisi olarak vinkristin, adriamisin, deksametazon (VAD) protokolü kullanılmaktaydı. Son dönemde ise bortezomib bazlı tedaviler indüksiyonda ön planda tercih edilmektedir. OKHN yapılan hastalarda VAD protokolü ve bortezomib bazlı tedavilerinin, indüksiyon tedavisinde tercih edilmesinin total sağkalım üzerinde etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı. İndüksiyon tedavisi olarak VAD veya bortezomib tercih edilen hastalar total sağkalım açısından kıyaslandığında, VAD ile tedaviye başlanan hastaların total sağkalım süreleri anlamlı olarak daha uzun bulundu. Bu umulmadık bulgu başka çalışmalarla teyit edilmelidir.
Kanserli hastalarda sarkopeni ile antrasiklin kullanımına bağlı gelişen kardiyotoksisite ilişkisi
Sarkopeni varlığının, kanserli hastalarda kötü prognozla ilişkili olduğu ve tedaviye ikincil gelişen toksisiteleri arttırdığı birçok çalışmada gösterilmiştir fakat kemoterapiye (KT) ikincil gelişen kardiyotoksisite ile sarkopeni arasındaki ilişkiyi gösteren veri miktarı sınırlıdır. Bu çalışmanın amacı antrasiklin kullanımına bağlı gelişen kardiyotoksisite ile sarkopeni arasındaki ilişkiyi göstermektir. Çalışmaya 2014-2018 yılları arasında antrasiklin tedavisi alan, tedavi öncesi L3-L4 düzeyinde uygun kesitli abdomen bilgisayarlı tomografisi (BT) olan, tedavi öncesi ve sonrasında izlemde ekokardiyografisi (EKO) olan hastalar dâhil edildi. Kardiyotoksisite tanısı için Avrupa Kardiyoloji Cemiyeti'nin (ESC) ejeksiyon fraksiyonu (EF) kriterleri ve Amerikan Ekokardiyografi Cemiyeti'nin (ASE) diyastolik disfonksiyon kriterleri; sarkopeni tanısı için ise daha önce literatürde belirlenmiş cinsiyete özgü eşik değerler kullanıldı. Sarkopenik olan ve olmayan hastalarda kardiyotoksisite riski değerlendirildi ve çok değişkenli analiz ile kardiyotoksisiteyi ön görmede sarkopeninin olası bağımsız prediktif değeri belirlendi. Çalışmaya 166 hasta dâhil edildi: Meme kanserli 50 (% 30,1) hasta, lenfomalı 82 (%49,4) hasta ve diğer kanser tanıları olan 34 (% 20,5) hasta. Ortanca yaş 48,5 ve ortanca toplam doksorubisin dozu 238,3 mg/m2 bulundu. L3-iskelet kası indeksi (SMI) kriterine göre 33 (% 19,9) hastada, L4-SMI kriterine göre 17 (%10,2) hastada ve psoas kası indeksi (PMI) kriterine göre 45 (%27,1) hastada sarkopeni saptandı. Antrasiklin tedavisi sonrası 27 hastada kardiyotoksisite geliştiği görüldü: 18 (%10,8) hastada sistolik disfonksiyon, 9 (%5,4) hastada diyastolik disfonksiyon. Çok değişkenli analizde yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKİ), kardiyovasküler hastalık ve antrasiklin dozu değerlerine göre düzeltme uygulandığında; BT ile ölçüm yapılan üç farklı seviyeden herhangi birinde sarkopeni olmasının kardiyotoksisite riskini bağımsız ve anlamlı olarak arttırdığı bulundu (L3-SMI Hazard oranı [HR]= 4,14, %95 güven aralığı [CI] 1,67-10,31, p=0,002; L4-SMI HR=3,65, %95 CI 1,21-11,0, p=0,022; PMI HR=4,39, %95 CI 1,81-10,65, p=0,001). Bu çalışma BT ile tanı konulan sarkopeni ile antrasiklin kullanıma bağlı gelişen kardiyotoksisite arasındaki ilişkiyi gösteren ilk çalışmadır. Kanser evrelemesi amacıyla çekilen rutin BT ile sarkopeninin değerlendirilmesi, kardiyotoksisite açısından yakın takip edilmesi veya ek önlemler alınması gereken yüksek riskli hastaları belirlemek açısından yararlı olabilir.
Sirotik hastalarda varis gelişimini ve varis kanamasını öngörmede klinik değerlendirme ve fibrozis belirteçlerinin etkinliği
Siroz hastalarında portal hipertansiyon ilişkili varis gelişimi ve buna bağlı gelişen varis kanama sık görülen ve en ölümcül komplikasyonlardan biridir. Bu çalışmada; sirotik hastaların laboratuvar, görüntüleme, non-invaziv fibrozis belirteçleri ve mortalite ilişkili çeşitli skorlarla varis, yüksek risk varisleri ve varis kanamasını öngörmedeki etkinliği araştırılmıştır. Çalışmaya dahil edilen 139 sirotik hastanın 108'inde (%77.6) varis ve 49'unda (%35.2) yüksek risk varis; varisi olanların 33'ünde (%30.5) varis kanama geçirdiği ve 12'sinin (%11.1) 1 yıllık izlemde varis kanaması geçirdiği gözlendi. Çalışmamızda elde edilen skorlamaların, [(elde edilen parametreler), eşik değer, AUC, sensitivite, spesifite, p değeri] değerlerine göre; varis skoru [(charlson komorbidite indeksi, hepatik ensefalopati varlığı, PC/SD), 10.6127, AUC 0.776 (0.678-0.874), %75.9, %71.0, p<0.001]; varis kanama skoru [(assit varlığı, yaş, dalak boyutu (mm), yüksek risk varis varlığı), -9.85, AUC 0.832 (0.750-0.919), %81.8, %69.3, p<0.001]; yüksek risk varis skoru [(assit varlığı, PC/SD), -7.9491, AUC 0.727 (0.642-0.812), %75.5, %64.4, p<0.001] olarak saptandı. Varis varlığını öngörmede MELD (AUC 0.677), child-pugh (AUC 0.662), charlson komorbidite indeksleriyle (AUC 0.662); varis ve varis kanamasını öngörmede Lok indeks (AUC 0.656; 0.633) ve Fibro-Q (AUC 0.655; 0.622) skorlarıyla anlamlı sonuçlar gözlendi. Çalışmamızda serum LOXL-2 ve ELF skoruyla varis, varis kanama açısından anlamlı ilişki saptanmadı. Serum LOXL-2 düzeyiyle total bilirubin (r - .181, p=0.033), İNR (r -.247, p=0.003), MELD-Na (r -.270, p=0.001), child-pugh (r -.275, p=0.001) negatif; albuminle (r .333, p <0.001) pozitif korelasyon saptandı. ELF skoruyla AST (r .429, p <0.001), ALT (r .207, p=0.015), GGT (r .200, p=0.018), total bilirubin (r .313, p <0.001), İNR (r .350, p <0.001), MELD-Na (r .382, p <0.001), child-pugh (r .417, p <0.001) pozitif; albumin (r -.487, p <0.001), trombosit (r -.179, p=0.035) negatif yönde korelasyon gösterdi. Bu çalışmada; klinik pratikte kullanılabilecek skorlamalar elde edilmiş, serum LOXL-2 ve ELF skorunun sirotik hastalarda prognostik serum belirteci olarak kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır.
Renal transplantasyon öncesinde bakılan anti-HLA antikor düzeylerinin greft sağkalımına etkisi
Anti-HLA antikorların renal transplantasyondaki önemi her geçen gün artmaktadır. Antikor saptama yöntemlerinde zaman içerisinde yaşanan gelişmeler, transplantasyon başarısızlığına neden olan bu problemin tanınmasına yol açmıştır. Tek antijen boncuk yönteminin kullanılmaya başlanmasıyla birlikte tespit edilen antikorların çeşitleri artmış ve daha düşük düzeyde antikorların saptanması mümkün hale gelmiştir. Yapılan çalışmalar anti-HLA antikor MFI düzeyi yüksek olan hastalarda rejeksiyon riskinin arttığını göstermiştir. Fakat MFI düzeyi düşük olan antikorların klinik önemi hala aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada, Hacettepe Üniversitesi Nefroloji Bilim Dalı'nda renal transplantasyon yapılan hastaların, renal transplantasyon öncesinde tek antijen boncuk yöntemiyle saptanan düşük düzeyli antikorları dahil bütün anti-HLA antikorlarının türünün ve düzeyinin renal greft sağkalımına etkisi araştırılmıştır. Çalışmaya 2016-2020 yılları arasında renal transplantasyon yapılan toplam 140 hasta dahil edilmiştir. Çalışmamızda pretransplant dönemde bakılan DSA sayısı, sınıf II DSA MFI düzeylerinin toplamı ve tüm antikorlar içinde en yüksek MFI değerinde artış ile toplam rejeksiyon gelişimi arasında anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. (p<0,05) Bununla birlikte DSA sayısı, en yüksek DSA MFI değeri ve DSA MFI değerlerinin toplamındaki artışın hücresel rejeksiyon gelişmesi açısından anlamlı olduğu saptanmıştır. (p<0,05) Bizim çalışmamızda DSA ve non-DSA sayıları ve antikor MFI toplamları ile humoral rejeksiyon gelişimi arasında anlamlı ilişki gösterilememiştir. Sonuç olarak pretransplant dönemde bakılan DSA sayısının fazla olması ve ayrıca sınıf II DSA MFI toplamının yüksek olması rejeksiyon gelişimi için risk faktörü olabilir. Ayrıca DSA sayıları, non DSA ve class II DSA MFI toplamları hücresel rejeksiyonu öngörmek açısından yol gösterici olabilir.
Foliküler lenfoma tanılı hastaların klinik ve laboratuvar özelliklerinin retrospektif değerlendirilmesi
GİRİŞ: Foliküler lenfoma yavaş seyirli, genellikle ileri evrelerde tanı konulan ve bu aşamada saptandığında küratif tedavi seçeneği bulunmayan hematolojik bir malignitedir. Diffüz büyük B hücreli lenfomadan sonra en sık görülen non-Hodgkin lenfoma alt tipidir. Anti CD-20 monoklonal antikoru olan rituksimab tedavisinin idame tedavide kullanımı ile hastalığın prognozunun daha iyi seyrettiğine yönelik çalışmalar mevcuttur. Merkezimizde takipli hastaların demografik verileri, laboratuvar tetkikleri, görüntüleme yöntemleri kullanılarak rituksimab tedavisi ile birlikte ek faktörlerin tedavi yanıtı ve sağ kalım üzerine etkilerini inceledik. AMAÇ-YÖNTEM: Foliküler lenfoma hastalığında idame rituksimab tedavisinin etkinliğini araştırmayı amaçladık. Çalışmaya merkezimizde takipli 91 foliküler lenfoma tanılı hasta dahil edilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, tanı yaşı, hastalık derecesi, hastalık evresi, B semptomları, biyokimyasal parametreleri değerlendirilmiştir. BULGULAR: Foliküler lenfoma histolojik grade 1 hastaların %88,9'u, grade 2 hastaların %93'ü, grade 3A hastaların %63,2'si, grade 3B hastaların %40'ında BCL-2 protein ekspresyonu saptanmış. Derece arttıkça BCL-2 ekspresyonunda belirgin kayıp görüldü. İstatiksel olarak anlamlı saptandı.(p<0,001) BCL-6 ekspresyonu grade 1, 2 ve 3A'da benzer oranlarda (sırasıyla %87,5, %87,8, %89,5) görülse de grade 3B hastaların tamamında görüldüğü dikkat çekicidir. İdame rituksimab tedavisi verilen hastaların tedavi başarısı %89,5 iken, idame rituksimab tedavisi verilmeyen hastalarda tedavi başarısı % 55,6 saptandı. İdame rituksimab tedavisinin tedavi yanıtı üzerine olumlu etkisi istatistiksel olarak da anlamlı bulundu.(p:0,008) SONUÇ: BCL-2 protein ekpresyonu ile lenfoma derecesi arasında istatistiksel olarak anlamlı ters ilişki mevcuttur. Mevcut 1. basamak tedavi rejimleri arasında tedavi yanıtı üzerine istatistiksel anlamlı farklılık saptanmamıştır. Seçilmiş hastalara 2 yıl süreli idame rituksimab tedavisi verilmesi hastaların tedavi yanıtını olumlu etkilemektedir. Anahtar kelimeler: Rituksimab; foliküler lenfoma; idame tedavi
Tip 2 diyabetik hastalarda transient elastografi ile değerlendirilen karaciğer fibrozisi, ileri fibrozis sıklığı ve karaciğer fibrozisi ile ilişkili parametreler
Giriş ve Amaç: Tip-2 diyabetes mellitus (tip 2 DM) tanılı hastalar non alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) açısından yüksek risk altındadır. NAYKH, basit karaciğer yağlanmasından NASH (non-alkolik steatohepatit) ve siroza uzanan geniş bir tanımlamadır. Bu nedenle diyabetik hastaların karaciğer fibrozis durumlarının değerlendirilmesi çok önemlidir. Karaciğer fibrozisini değerlendirmede altın standart yöntem karaciğer biyopsisidir ancak invaziv bir yöntemdir. Karaciğerin sertliğini ölçen Transient Elastografi (TE) kolay uygulanması nedeniyle karaciğer fibrozisini değerlendirmede çok kullanılan bir test olmuştur. Bu çalışmada tip 2 diyabetik hastalarda transient elastografi ile değerlendirilen fibrozis düzeyleri ve fibrozis düzeyleri ile ilişkili parametrelerin neler olduğunun araştırılması amaçlandı. Gereç-Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Kliniği, Endokrinoloji Polikliniğinde takip edilen 68'i kadın (% 58.1), 49'u erkek (% 41.9) toplam 117 tip 2 diyabet tanılı hasta çalışmaya alındı. Hastalar belirlediğimiz biyokimyasal parametreler, boy, kilo, bel çevresi, üst abdomen ultrason (USG) ve TE ile değerlendirildi. En az 3 ay sonra olacak şekilde kontrol değerler görüldü. Bulgular: Hastalar çalışmaya alındıklarında değerlendirmeye alınan bütün değişkenlerin TE ile ölçülen karaciğer katılığı (kPa) ile ilişkisi araştırılmıştır. Fibroziste azalma veya çoğalma olmasıyla ilişkili olabilecek değişimlere bakıldığında ALP (alkalen fosfataz), AKŞ (açlık kan şekeri), HbA1c (glikozillenmiş hemoglobin) değişimleri ilişkili bulunmuştur. Çoklu lojistik regresyon analizinde karaciğer sertleşmesindeki düzelme ile ilişkili tek değişkenin HbA1c düzeyindeki azalma olduğu bulunmuştur. Sonuç: Önce ve sonra ölçülen bütün parametreler çoklu lojistik regresyon analizine konduğunda karaciğer sertleşmesindeki düzelme ile ilişkili tek değişkenin HbA1c (glikozillenmiş hemoglobin) düzeyindeki azalma olduğu görülmüştür. Anahtar kelimeler: Tip 2 DM, NAYKH, NASH, Transient Elastografi
Otolog kök hücre nakli sonrası nötropenik enterokolit sıklığı, kliniği ve sağkalımının rektospektif belirlenmesi
AMAÇ: Nötropenik enterokolit (NE) hematolojik maligniteler nedeniyle kemoterapi uygulanan ve kök hücre nakli ile tedavi edilen hastalarda ateş ve karın ağrısı ile karakterize bir klinik sendromdur. Bu çalışmanın amacı, otolog kök hücre nakli sonrası NE'in insidansını, risk faktörlerini ve sonuçlarını belirlemektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2013 ve Aralık 2017 yılları arasında merkezimizde otolog kök hücre nakli uygulanan non-Hodgkin Lenfoma (NHL), Hodgkin lenfoma (HL) ve multipl miyelomalı (MM) 290 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Hazırlama rejimi olarak lenfomalı hastalarda karmustin, etoposid, sitarabin, melfalan (BEAM) veya tiyotepa, etoposid, sitarabin, siklofosfamid, melfalan (TECAM) , multipl miyelomalı hastalarda melfalan kullanıldı. Nötropenik enterekolit tanısı nötropenik ateş, karın ağrısı ve abdominal ultrasonografi ve BT de > 4 mm kalınlıkta barsak duvarı kalınlaşması olarak belirlendi. BULGULAR: Febril nötropeni, 258 hastada (% 88,96) görüldü. NE, tüm nötropenik hastaların 27 sinde (% 9.31) görüldü. Otolog kök hücre naklinden sonra NE için medyan zaman 7 gün (Aralık: 2-10 gün) idi. Medyan nötrofil engraftman zamanı 12 gün (Aralık: 9-18 gün) idi. Yirmi beş hastada (% 92,5) diyare vardı. İleus saptanan beş (% 17,2) hasta mevcuttu, 2 hastada (% 7,4) septik şok gelişti. 27 hastanın altısında (% 22.2) kan kültürlerinde üreme oldu. Tanı abdominal ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografi ile median 7 günde (Aralık: 2-9) konuldu. Yirmi beş (% 92) hasta iyi bir destek tedavi ve uygun antibiyoterapi ile iyileşti. İki (% 7,4) hasta septik şok nedeniyle kaybedildi. SONUÇ: NE, otolog kök hücre nakli hazırlığında yüksek doz kemoterapi uygulanan hastalarda nadir görülen ancak ciddi bir komplikasyondur. En önemli etken gram negatif patojenlerdir. Bilgisayarlı Tomografi tanıda, takipte ve prognoz belirlemede gün geçtikçe önem kazanmaktadır. Anahtar kelimeler: Nötropenik enterokolit, Otolog kök hücre nakli
Hemofagositoz seyrinde gelişen akut korunmuş ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliği hastalarında prognoz belirteçleri
GİRİŞ: Hemofagositik sendrom, şiddetli sistemik inflamasyonun prototipi olan klinik bir durumdur. Klinik prezantasyonu özgül ve özgün olmayan bulgular içerdiği için hastalar, çoğunlukla geç tanı ve tedaviye bağlı kaybedilir. Bu sendromun çoklu sistem bulguları içinde korunmuş ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliği gelişimi, aşırı inflamatuar sitokin salınımına sekonder miyokard depresyonu, akut dönemde hasta mortalite ve morbiditesini doğrudan etkilemektedir. AMAÇ-YÖNTEM: Bu iki ölümcül komponentin (HS-HFpEF) birlikte seyrettiği yoğun bakım hastalarında, hastane içi mortalite belirteçlerini ve rutin izlemde kullandığımız ucuz, kolay elde edilebilir ve güvenli laboratuvar verilerinin hasta sonlanımına etkisini, geriye dönük incelemeyi amaçladık. Ocak 2013- Eylül 2018 arasında Ege Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları yoğun bakım ünitesinde yatan 3090 hastanın geriye dönük dosya taramasından hemofagositik sendrom tanısı alan 63 hastanın değerlendirilmeler sonucunda 39 ' unda eşlik eden HFpEF saptanmıştır. 39 hasta üzerinden analizler yapılmıştır. BULGULAR: 39 hastanın %36'sı (14 hasta) erkek, %64'ü (25 hasta) kadın olarak saptandı. HS etyolojisi 10 hastada enfeksiyon, 20 hastada romatolojik hastalıklar, 3 hastada malignite olarak tesbit edildi. 6 hastada ise sebep bulunamadı. Hastaların % 25,6'sı (10 hasta) izlemde kaybedilmiştir. Yapılan tek değişkenli analizde; KTO, NT-proBNP, ferritin, CRP, albumin seviyelerindeki zamanla değişim mortalite belirleyicileri olarak tespit edildi. Sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulundu (sırasıyla p= <0.001, 0.007, 0.020, 0.001 ve 0.026). Ayrıca NLO ve MPV değerlerindeki değişikler de istatiksel anlamlı olarak gözlendi. SONUÇ: Bu çalışma, HFpEF ile sistemik ağır hiperinflamasyon arasındaki etkileşimi ve hastaların seyrini öngören yeni risk faktörlerini içeren ilk çalışmadır. Mortalite ve morbiditesi yüksek olan HS seyrinde gelişen akut HFpEF hastalarında, alışılagelmişin dışındaki takip parametrelerinin kullanılması bu hastaların takip ve tedavi sürecini yönetmek açısından çok kıymetlidir. Kolayca elde edilebilecek, ucuz ve hasta başında basitçe izlenebilecek bu parametrelerin rutin hasta takibi sırasında hekimlere erken bir uyarı olabileceğini düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: Hemofagositik sendrom, Kalp yetmezliği, HFpEF, mortalite
Obezite ve intestinal alkalen fosfataz ilişkisi
Amaç: İntestinal mikrobitanın lipid emilimi, immun sistem defansı ve enerji metabolizmasında büyük önemi olduğu bilinmektedir. Kesin metabolizması bilinmemekle birlikte , intestinal mikrobiatanın obezite gelişiminde rolü olduğu , modifikasyonunun enerji üretimini artırabildiği , düşük dereceli inflamasyonu tetiklediği , insülin direncini arttırdığı ve yağ asidi doku kompozisyonunu etkilediği gösterilmiştir.İntestinal mikrobiatadaki değişimin intestinal kaynaklı inflamasyona neden olarak obeziteye yol açtığı düşünülmektedir.İntestinal alkalen fosfatın , intestinal mikrobiatanın düzenlenmesinde rolü olduğu birçok çalışma ile gösterilmiştir. Çalışmamızda intestinal mikrobiatanın önemli düzenleyici faktörlerinden olan intestinal alkalen fosfataz ile obezite arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2017 Aralık -2018 Mayıs tarihlerinde Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji Endoskopi Ünitesi'ne refere edilmiş , BKİ < 25 kg/m2 olan 18 hasta , BKİ 26 ve 30 kg/m2 arası olan 18 hasta ve BKİ > 30 kg/m2 olan 18 hasta çalışmaya dahil edildi. NCEP ATP III kriterlerinden en az 3 tanesini karşılayanlar Metabolik Sendrom tanısı aldı ve hastalar Metabolik Sendroma göre de gruplandırıldı. Hastalardan alınan serum ve doku örneklerinde intestinal alkalen fosfataz enzimi ELİSA ile çalışıldı. Ayrıca enzimin dokudaki varlığını sübjektif değerlendirmek için Western Blot testi çalışıldı ve BKİ'ye göre ayrılmış 3 grup arasında doku ve serum intestinal alkalen fosfataz seviyeleri karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların % 65.4'ü kadın , % 34.6'sı erkekti. Yaş ortalaması 52,94 ± 14.93 'idi. BKİ ortalaması 29.36 ± 6.7 kg/m2 ve bel çevresi ortalaması ise 101 ± 16,55 cm olarak saptandı. Sigara kullanım oranı %25 olarak görüldü. Alkol kullanım oranı ise %11.5'ti . Hastalar MeS tanısına göre gruplandırıldığında %34.6 hasta MeS tanısı alırken %65.4 hasta MeS tanısı almadı. Hastaların sİALP ortalaması ise 187.414 ± 76.532 ng/ml ve dİALP ortalaması ise 207,77 ± 122,68 ng/ml olarak saptandı. Kadınlarda sİALP düzey ortalaması 190,68 ± 82.30 ng/ml görülürken , erkeklerde sİALP ortalaması 66.041 ng/ml olarak bulundu. Cinsiyet ve ortalama sİALP arasında istatiksel anlamlı fark görülmedi. Obez , fazla kilolu ve normal kilolu grup ile sİALP düzeyleri karşılaştırıldığında en yüksek ortalamanın (x=247.910 ng/ml) normal kilolu grupta olduğu , bunu fazla kilolu grubun (x=208.622 ng/ml) ve obez grubun (x=112.433 ng/ml) izlediği görüldü. Gruplar ile dİALP düzeyleri karşılaştırıldığında da yine en yüksek ortalamanın (x=306,638 ng/ml) normal kilolu grupta olduğu bunu fazla kilolu grubun (x=232.236 ng/ml) ve obez grubun (x=95.445 ng/ml) izlediği görülmüştür. sİALP ve dİALP BKİ grupları ile değişiminin istatiksel olarak anlamlı olduğu saptandı(sİALP için p=0.00 ,dİALP için p=0.00) dİALP düzeyleri ile MeS tanıları karşılaştırıldığında ise MeS tanısı alan grupta dİALP düzeyi 161.076 ± 106.532 ng/ml bulunurken , MeS tanısı olmayan grupta dİALP düzeyi 232.503 ± 124.87 ng/ml olarak saptandı.İki grup arasında ortalama dİALP açısndan karşılaştırıldığında MeS tanısı grupta ortalama dİALP düzeyi istatiksel olarak anlamlı düşük bulundu(p=0.045) Sonuç: İALP'nin dokudaki ve serumdaki komponentlerinin obez hastalarda fazla kilolu ve normal kilolu gruba göre daha düşük düzeyde olduğu gösterilmiştir. Ayrıca İALP doku komponentinin , MeS olan olgularda anlamlı düşük olduğu saptanmıştır.
Palbosiklib ve Ribosiklib'in hormon reseptörü pozitif meme kanseri hücre hatlarında moleküler etkinlik ve hücre içi yolaklar açısından karşılaştırılması
Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanserdir. Kadın kanserleri içinde mortalite ile sonuçlanan ikinci sıklıktaki kanserdir. Meme kanserinde mevcut kemoterapi, hormonoterapi, radyoterapi, monoklonal antikorlarla tedavilerin yanında yeni yolaklara yönelik etkin tedavi yöntemleri de geliştirilmektedir. Mevcut kemoteropatik ajanların en önemli etki mekanizması apoptozis olmasına rağmen yeni geliştirilen ilaçlarda bu etki mekanizmaları yönünden farklılık göstermektedir. Palbosiklib ve ribosiklib hücre döngüsünde önemli bir yeri olan siklin bağımlı kinaz 4/6 (CDK 4/6) inhibitörleri olarak meme kanserinde güncel kullanıma girmiş yeni ajanlardır. Bu iki ilaç aynı yolak üzerinden etki ediyor olsalarda moleküler etkinlik ve hücre ölüm mekanizmaları açısından farklılık göstermektedirler. Bu çalışmada, iki farklı CDK4/6 inhibitörünün, meme kanserinin en sık görülen iki moleküler alt tipleri olan luminal-A ve luminal-B özellikleri içeren HR+ hücre kültürlerinde (MCF-7 ve BT474) aynı yolakta CDK4/6 inhibisyonu yapmalarına rağmen moleküler anlamdaki farklılıkların ortaya çıkarılması, bu hücre kültürlerindeki sitotoksitelerinin karşılaştırılması, yeni kombinasyonlara yol açabilecek direnç mekanizmalarının, hücre ölüm mekanizmalarının saptanması planlanmaktadır.
Muş merkez ilçesinde ikamet eden 65 yaş ve üstü bireylerde sarkopeni görülme sıklığı ve yaşam kalitesi açısından değerlendirilmesi
Sarkopeni, kas kütlesinde, performansında ve gücünde azalmanın birlikte olduğu bir geriatrik sendromdur. Sarkopeni pek çok hastalığa neden olmakta, yaşam kalitesini düşürmekte, bağımlılığı, ölümlülüğü ve hastane yatışlarını artırmaktadır. Araştırmanın amacı Muş'un Merkez İlçesi'nde yaşayan 65 yaş ve üzeri kişilerde sarkopeni sıklığını ve yaşam kalitesine olan etkilerini değerlendirmektir. Araştırma kesitsel tiptedir. Evren Muş İli'nin Merkez İlçesi'nde yaşayan 65 yaş ve üzeri 10737 bireydir. Toplumda yaşayan yaşlılarda sarkopeni sıklığı %15 alınarak, %3 hata payı ile %95 güven düzeyinde ulaşılması gereken en az örnek büyüklüğü 371 olarak hesaplanmış ve 186 kişi ile köylerde 185 kişi ile şehir merkezinde görüşülerek örneklem sayısına ulaşılmıştır. Değişkenlerimiz bağımsız değişkenler olup sarkopeni varlığı (EWGSOP tanı şemasına göre belirlenmiştir), sosyo-demografik özellikler (Yaş, Cinsiyet, Ekonomik durum, Medeni durum, Öğrenim durumu, Kiminle yaşadığı, İkamet yeri ve İkamet süresi), sağlık değişkenleri (Kronik hastalık varlığı Çoklu ilaç kullanımı Beden kütle indeksi), Depresyon durumu Malnütrisyon durumu Enstrümental Günlük Yaşam Aktiviteleri performansı Yaşam Kalitesi'dir. Veriler, evlerde, yüzyüze görüşme yöntemi ile toplanmış, Ki-kare ve Mann-Whitney U Analizi ile çözümlenmiştir. Çalışmaya katılanların yaş ortalaması 72.3±6.8 yıl (65-100), %46.1'i kadındır. Vücut kitle indeksine göre katılımcıların 124'ü (%33.4) obez, 130'u (%35.0) fazla kiloludur. Sarkopeni sıklığı kadınlarda %17.5 erkeklerde %16 oranındadır. Köyde ikamet eden yaşlılarda sarkopeni görülme oranı %11.8 iken şehir merkezinde ikamet edenlerde %21.6'dır ve bu fark anlamlı bulunmuştur (p=<0.05). Sf-36 yaşam kalitesi ölçeğinin alt parametrelerinden fiziksel fonksiyon, fiziksel rol güçlüğü ve emosyonel rol güçlüğü ile sarkopeni varlığı arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p=<0.05). Sonuç olarak; sarkopeni toplumdaki yaşlılarda azımsanmayacak sıklıktadır. Sarkopei varlığı yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir.
Burdur ilinde 85 yaş ve üzeri nüfusa bakım verenlerin bakım yükünün tespiti
85 yaş üzeri ileri yaşlı birey sayısı her geçen gün artmaktadır. Bu artışla birlikte bakım veren ihtiyacı ve bakım verenlerin bakım kaynaklı yükleri artmaktadır. Çalışmada, Burdur ilinde 85 yaş ve üzeri nüfusa bakım verenlerin yükünün tespiti ile bu konuda sahada yapılacak çalışmalara yön vermek amaçlanmıştır. Kesitsel tipteki araştırmanın evrenini Burdur ilinde yaşayan 85 yaş üzeri 3741 birey oluşturmaktadır. N=3741 kişi, p=0,50; q=1-p; t=1,96; d=0,05 olarak alınmış ve örneklem büyüklüğü 348 kişi olarak hesaplanmıştır. Ancak yaşlının ölmesi, hastanede yatması gibi olasılıklar da düşünüldüğünde örneklem sayısı 395 olarak alınmıştır. Araştırmaya katılmayı kabul eden 85 yaş ve üzeri bireylere bakım verenlere Zarit Bakım Yükü ölçeği (ZBYÖ), Katz'ın Günlük Yaşam Aktiviteleri İndeksi (GYA) ve Lawton ve Brody'nin Enstrümantal Günlük Yaşam Aktiviteleri İndeksi (EGYA) içeren kendi hazırladığımız soru kâğıdı uygulanarak veriler toplanmıştır. Çalışmanın verileri anketörler tarafından yaşlıların evlerinde, yüz yüze görüşme tekniği ile toplanmış, tanımlayıcı istatistik olarak sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, minimum ve maksimum değerler kullanılmıştır. Analitik değerlendirmelerde ölçek puanları üzerinden t-testi ve ANOVA testleri uygulanmıştır. İstatistiksel anlamlılık için sınır değer olarak p<0,05 alınmıştır. Farkın hangi gruptan kaynaklandığının tespiti amacıyla Bonferroni analizi yapılmıştır. Bakım yükünü etkileyen nedenlerini belirlemek amacıyla çok değişkenli analiz olarak Forward Lineer Regresyon yöntemi ile analiz yapılmıştır. Çalışmada örneklemin %95,2'sine (376 kişi) ulaşılmıştır. Yaşlıların yaş ortalaması 88,0 ve standart sapması 2,5'dir ve %79,5'i 85-89 yaş grubundadır. Yaşlıların %65,4'ü kadın iken %34,6'sı erkektir. %58,2'si ilkokul mezunudur. Yaşlıların %69,7'si dul ve %94,1 inin sağlık güvencesi vardır. Yaşlıların %77,4'ünün herhangi bir kronik hastalığı mevcut olup en sık görülen kronik hastalık (%43,6) hipertansiyondur. Yaşlıların %15,4'ü 5 ve üzerinde ilaç kullanmaktadır. Yaşlıların GYA'ne göre bağımlılık durumları değerlendirildiğinde; %3,6 tam bağımlı, %12,8 yarı bağımlı ve %84,0 bağımsız oldukları görülmüştür. EGYA'ne göre bağımlılık durumları değerlendirildiğinde ise; %10,1 tam bağımlı, %43,1 yarı bağımlı ve %46,8 bağımsız oldukları görülmüştür. Yaşlıların %68,4'üne (257) bir başkası tarafından bakım verilmekteyken %31,6'sının bir başkasının bakımına ihtiyacı bulunmamaktadır. Bakım verenlerin %52,9'u yaşlıların çocuklarıdır. Bakım verenlerin yaş ortalaması 60,3 olup standart sapması 13,1'dir. Bakım verenlerin %84,8'ini kadınlar oluşturmakta ve %54,9'u ilkokul mezunudur. ZBYÖ göre; bakım verenlerin %26,8'inde yük yok iken %38,5'inde hafif, %24,6'inde orta, %10,1'inde ise ağır bakım yükü tespit edilmiştir. Puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bulunan parametreler lineer regresyon analizine alındığında GYA ve EGYA indeksine göre bağımlı olmak, bakım verenin genel sağlık algısının kötü olması ve yaşlı ile aynı evde yaşıyor olmak bakım yükünü artıran riskler olarak tespit edilmiştir (p=0,004; p=0,004; p<0,001; p=0,026). Bakım verenlerin özelliklerinin bilinmesi; bakım yükü açısından risk altındaki grubun belirlenmesi ve destek gruplarının oluşturulması, hizmetin planlaması, kaynakların saptanması, sağlık ve sigorta kurumlarının vereceği hizmetin geliştirilmesi ve politikalarının oluşturulması açısından önemlidir. Anahtar kelimeler: Burdur; 85 yaş üstü yaşlılar; bakım yükü
Fonksiyonel dispepside ağız ve diş sağlığı
Amaç: Bu çalışmada amacımız fonksiyonel dispepsi tanısı almış hastaların dispepsisi ile oral ve dental durum ilişkisini araştırmaktır. Yöntem: Bu çalışma Şubat -Temmuz 2018 tarihleri arasında prospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Roma III kriterine göre fonksiyonel dispepsi(FD) tanısı konmuş 40 kişi hasta grubu olarak alınmıştır. Dispepsi şiddetini objektif olarak ölçmek için FD hastalarına Glasgow dispepsi şiddet skorlaması uygulanmıştır. Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Oral Diagnoz Bilim Dalına başvuran 159 kişi midede ağrı, yanma, erken doyma, dolgunluk açısından sorgulanmış, tümüne hayır yanıtı veren 109 kişi kontrol grubu, herhangi birine evet yanıtı veren 50 kişi araştırılmamış dispepsi(AD) grubu olarak alınmıştır. Tüm katılımcıların orodental muayeneleri aynı diş hekimi tarafından yapılmış, aynı kişi tarafından hastalara anket uygulanmıştır. Bulgular: 40'ı fonksiyonel dispepsi (%26,8) 109'u kontrol grubu olmak üzere (%73,2) 149 kişi incelediğinde her iki grup arasında yaş, cinsiyet, medeni durum, VKİ, sigara, alkol kullanımı, yeme hızı, diş fırçalama sayısı, oral mukozal inflamasyon, dental erozyon, çürük, dolgulu, eksik diş sayısı ve diş mobilitesi açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Fonksiyonel dispepsi grubunun %45'inde eğitim düzeyi ilkokul iken kontrol grubunda %23,9 olarak saptanmıştır. Düşük eğitim durumu ile fonksiyonel dispepsi arasında istatiksel anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,012). Kontrol grubunda diş ipi kullanımı %22, fonksiyonel dispepsi grubunda %2 olarak saptanmıştır, iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p:0,005). Glasgow dispepsi şiddeti skoru FD'de dispepsi şiddetini objektif olarak ölçmektedir. Glasgow dispepsi şiddeti skoru ile yaş, cinsiyet, VKİ, sigara, alkol, diş fırçalama sayısı, diş ipi kullanımı, dental erozyon, oral mukozal inflamasyon, eksik diş, çürük diş ve dolgulu diş sayısı ve yeme hızı arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Subgrup analizinde çürük diş (p=0,029), 20 dakikadan hızlı yemek yemek (p:0,043) ve oral mukozal inflamasyonla AD (n=50) arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p:0,007). Hastalar dispepsisi olan (araştırılmamış ve fonksiyonel dispepsi) ve olmayan olarak analiz edildiğinde sadece diş ipi ile dispepsi arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (0,012), diğer tüm parametrelerle istatiksel anlamlı ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Sonuç olarak bu çalışma ağız ve diş sağlığı ile dispepsi arasındaki ilişkiyi araştıran literatürdeki nadir prospektif çalışmalardan biridir. Çalışmamızda organik patolojiler dışlandıktan sonra FD tanısı almış hastalar hem dispepsi hem de ağız ve diş sağlığı objektif olarak skorlanarak araştırılmış; ilginç olarak FD ile ağız ve diş sağlığı arasında herhangi bir ilişki saptanmamıştır. Ayrıca AD grubunda aynı parametreler kullanılarak yaptığımız doğrulama çalışmasında da dispepsi ile çürük diş ve oral mukozal inflamasyon varlığı dışında herhangi bir ilişki saptanmamıştır.
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı'nda son 3 yılda yapılmış kolonoskopi işlemlerinin retrospektif irdelenmesi
Amaç: Kolonoskopi; alt gastrointestinal sistem hastalıkların taramasında, tanısında ve tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir işlemdir. Anal kanaldan terminal ileuma kadar kolonik mukozanın net bir şekilde görüntülenmesini sağlar. Kolonoskopi, kolorektal lezyonların histopatolojik örneklemesi ve tedavisine olanak veren altın standart bir tanı ve tarama yöntemidir. Bu çalışmamızda son üç yılda gerçekleştirilen tüm kolonoskopi işlemlerinin retrospektif olarak incelenerek, işlem yapılan olguların demografik özellikleri, işlem yapılma nedenleri, işlem başarısı ve işlem sonuçlarının değerlendirilmesi; bu üç yıllık seri ile kendi verilerimizin elde edilmesi ve bu verilerin literatürde yer alan diğer çalışmalar ile karşılaştırılarak benzerlik ve farklılıkların ortaya çıkarılması, elde edilen sonuçlardan klinik fayda sağlanması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda T.C. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Gastroenteroloji Bilim Dalı Endoskopi Ünitesi'nde Mart 2013 ve Mart 2016 tarihleri arasında yapılan tüm işlemlere ait 21864 işlem raporu, rapor arşiv sisteminden tarandı. Kolonoskopi yapılan hastalara ait 4001 işlem raporu geriye dönük olarak değerlendirildi. Kolonoskopi yapılmış hastaların kolonoskopi raporları endoskopi arşiv sisteminden taranarak yaş, cinsiyet, endikasyon, kolon temizliğinin durumu, çekuma ulaşım, sonuç, biyopsi alınma durumu ve varsa yapılan işlem parametrelerini ve biyopsi sonuçlarını içeren veriler kaydedildi. Bulgular, istatistiksel olarak analiz edilerek üç yıllık seri değerlendirildi. Bulgular: Gastroenteroloji endoskopi ünitesinde, endikasyonları tarafımızca konulan toplam 3620 hastaya video kolonoskopi ile toplam 4001 endoskopik inceleme yapıldı. Hastaların 2134 (%53.3)'ü erkek ve 1867 (%46.7)'si kadın olup yaşları 18 ile 95 arasında değişmekteydi. Yaş ortalaması 55.91±14.58 idi. En sık kolonoskopi yapılma endikasyonu %19.1 oran ile polip izlemi idi. Bunu sırasıyla tarama, nedeni açıklanamayan demir eksikliği anemisi, opere kolorektal kanser izlemi, rektal kanama ve ishal izlemekteydi. Olguların %88'inde çekuma ulaşıldı. Çekuma ulaşılan olguların %61.64'ünde bağırsak temizliği yeterli idi. Genel olarak bağırsak temizliği yeterli olan olguların oranı %57.43 idi. Olguların %30.72'sinde kolonoskopik olarak herhangi bir lezyon saptanmadı. 228 olguda kolonoskopik inceleme yeterli düzeyde yapılamadı ve ideal düzeyde kolonoskopi için işlemin tekrarlanması gerekti. En sık saptanan lezyon ise kolorektal polipti (%31.92). Toplamda 138 olguda kolonda kitle saptandı. Kolorektal kanser oranı %2.92 (117 olgu) idi. Kolorektal kitle biyopsilerinde en sık görülen sonuç % 84.78 oranla adenokarsinomdu. Sonuç: Endikasyonlarımızın dağılımı incelendiğinde polip izlemi endikasyonumuzun ve İBH izlem endikasyonumuzun literatür ve ülkemiz verilerinden yüksek olması dikkat çekiciydi. Kolonoskopi yapılan olguların üçte birinde kolorektal polip saptandı ve en sık kolonoskopi sonucu normal ve yetersiz olarak sonuçlanan işlemler de dahil olmak üzere kolorektal polipti. Hemoroid ve divertikül oranlarımız literatür verileriyle benzerdi. Kolorektal kanser saptanan olgu oranlarımızın ülkemiz verileriyle benzer olduğunu ancak yabancı literatür verilerine göre düşük olduğunu saptadık. Bu çalışmada ayrıca kolonoskopide çekuma ulaşmada standart düzeye yakın olduğumuz ancak bağırsak temizliği konusunda yeterli düzeylere ulaşamadığımız görüldü. Kolonoskopi sonuçlarımızda ülseratif kolit ve Crohn Hastalığı saptama oranlarımızın literatür ve ülkemiz verilerinden yüksek olduğu gözlendi.
Özofageal manometride yeni metrikler: basınç-akım metrikleri ve basınç-akım metriklerinin gastroözofageal reflü hastalığındaki rolü
Amaç: Basınç-akım analizleri özofagus motor fonksiyonlarının ve bozukluklarının değerlendirilmesinde kullanılmaya başlanan yeni bir yöntemdir. Bu çalışmada sağlıklı gönüllülerde basınç-akım metriklerinin özofagus motor fonksiyonlarını değerlendirmedeki yeri belirlenmeye çalışılmıştır. Gastroözofageal reflü hastalarının manometrik incelemeleri basınç-akım metrikleri kullanılarak analiz edilmiş ve bu metriklerin gastroözofageal reflü hastalığını değerlendirmedeki rolünün belirlenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Kliniği'ne başvuran gastroözofageal reflü hastalarından elde edilen manometri verileri ile sağlıklı gönüllü havuzundan elde edilen manometri verileri basınç-akım metriklerinin analiz edildiği Swallow Gateway veri tabanında değerlendirilmiştir. Her iki grubun Swallow Gateway verileri gruplar arasında ve konvansiyonel veritabanından elde edilen veriler karşılaştırılmıştır. Veriler istatistiksel olarak SPSS programında; Mann-Whitney U testi, Ki-kare testi ve Spearman korelasyon analizi kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada sağlıklı grupta ortak metriklerde MMS veri tabanı ile Swallow Gateway veri tabanı arasında yüksek anlamlılık düzeyinde bir ilişki saptanmıştır. Konvansiyonel metrikler ile Swallow Gateway metrikleri sağlıklı grupta uyumlu bulunmuştur. Hasta grubunda ise iki yöntemin GÖRH'yi tespit etmede sağlıklı gönüllülerdeki kadar başarılı olmadığı düşünülmüştür. Bolus volümünün basınç-akım metrikleri üzerine etkisi incelenmiş ve volüm değişiminden etkilenen metrikler belirlenmiştir. Sağlıklı gönüllü grubunda yaşa göre değişen basınç-akım metrikleri tespit edilmiştir. Sonuç: Basınç-akım analizi ile özofagusun akım fonksiyonları değerlendirebilir. Gastroözofageal reflü hastalığındaki yeri kısıtlı görünmekle birlikte başta akalazya olmak üzere daha geniş hasta gruplarıyla yapılacak çalışmalar ile bu metriklerin hastalığı tespit ve gruplandırmada objektif veriler sağlayabileceği düşünülmektedir. Sağlıklı gönüllülerdeki analizlerin kabul görmüş manometrik analiz yöntemleri ile uyum göstermesi de basınç-akım analizlerinin özofageal manometride geliştirilebilir bir yöntem olduğunu göstermiştir
Mammalian target of rapamycin (mTOR) inhibitörü kullanan renal transplantlı hastaların klinik ve laboratuvar verilerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Kronik böbrek yetmezliği (KBY), çeşitli hastalıklar sebebiyle böbrek fonksiyonunda ve yapısında aylar veya seneler içerisinde kalıcı değişiklik meydana gelmesidir. Glomerül filtrasyon hızı (GFH) 15 mL/dk/1•73 m²'nin altına indiğinde son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) söz konusudur. SDBY olan hastalarda tedavi seçenekleri renal replasman (diyaliz veya renal trasnplantasyon) veya konservatif yaklaşımdır. Renal transplantasyon ile böbreğin tüm fonksiyonlarının işler hale geldiği için SDBY'nin ideal tedavisidir. Renal transplantlı hastalar greft işlevselliğini sürdürdüğü müddetçe immünsüpresif tedavi almalıdır. İmmünsüpresif tedaviler çoğunlukla ilaç kombinasyonları şeklinde kullanılır. Bu kombinasyonlarda, kortikosteroidler, kalsinörin inhibitörleri (KNİ), antimetabolitler ve "Mammalian target of rapamycin (mTOR)" proteini inhibitörleri kullanılır. Renal transplantlı hastalarda en sık kullanılan immünsüpresyon tedavi protokolü antimetabolit ajanlar ve kalsinörin inhibitörlerinin (KNİ) kombine olarak kullanılması şeklindedir. KNİ kullanımı ile uzun dönemde KNİ nefrotoksisitesi, kronik allograft nefropatisi ve greft kaybı görülebilmektedir. mTOR proteini, hücre içinde yer alan serin treonin kinazdır. Hücre büyümesi, metabolizması ve proliferasyonun temel düzenleyicilerinden birisi olarak tanımlanmıştır. mTOR inhibitörleri T hücre sinyal yolağını ve dolayısıyla antijen aracılı T hücre proliferasyonunu bloke ederek immünsüpresif etki gösterir. mTOR inhibitörleri özellikle nefrotoksik yan etkilerinin az olması nedeniyle, renal transplantlı hastalarda uzun dönem immünsüpresyonun sağlanması için kalsinörin inhibitörlerine alternatif olarak kullanılmaktadır. Bununla birlikte mTOR inhibitörlerinin kesildiği durumlar da azımsanmayacak düzeydedir ve bu yüzden renal transplantasyonda kullanımı yaygınlaşmamıştır. İlacın kesilme sebepleri arasında öncelikle olarak yan etkiler bulunmaktadır. Bu yan etkiler arasında kemik iliği baskılanması, mukozit, akne, proteinüri ve periferik ödem olarak sayılabilir. Bu çalışmada merkezimizde, izlemde kullanımına ara verilen veya tamamen kesilenler da dahil mTOR inhibitörü kullanan renal transplantlı hastaların klinik ve laboratuvar verileri değerlendirilmiştir.
Pankreas kanserinde serin proteaz inhibitörü, kazal tip1 (SPINK1) düzeyi
GİRİŞ: Pankreas kanseri, yüksek mortal hastalıktır. Pankreas kanserli hastaların çoğu, hastalık ileri evreye ulaşana kadar asemptomatik kalır. Pankreas kanseri taranması için standart bir program bulunmamaktadır. Pankreas kanseri tanısı için spesifik serum belirteçleri gerekmektedir. SPINK1 doku yıkımı üzerinde potansiyel inhibitör etkilere sahip proteaz inhibitörüdür. Serumda artmış seviyeleri, çeşitli kanserlerde olumsuz prognoz ile ilişkilendirilmiştir. Pankreas kanseri hastalarında serum SPINK1 düzeylerinin klinik-patolojik ilişkisini ve önemini inceledik. AMAÇ-YÖNTEM: Pankreas kanserinde serum SPINK1 seviyelerinin tanısal ve tedavideki önemini araştırmayı amaçladık. Çalışmaya 62 pankreas adenokarsinomlu ve 76 sağlıklı kontrol olgu dahil edilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, aile öyküsü, tanı yaşı, hastalık evresi, klinik semptomları, biyokimyasal parametreleri değerlendirilmiştir. Serum SPINK1 seviyeleri ELISA ile ölçülmüştür. BULGULAR: Pankreas kanserli hastalarda serum SPINK1 seviyeleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (48.3±29.3 vs 25.3±15.4ng/ml, p<0.001). Serum SPINK1 seviyesinin cut off değeri 25ng/ml olarak alındığında sensitivitesi %71 ve spesifitesi %61 saptanmıştır (p<0.001, AUC 0.71). Serum SPINK1 ile CA 19-9 ve diğer biyokimyasal parametreler arasında korelasyon saptanmamıştır. Diabetes mellitus hastalarında serum SPINK1 seviyeleri düşük saptanmıştır. Serum SPINK1 seviyeleri hastalığın evresinden etkilenmezken erken evrelerde bile yüksekti. Tümör boyutu arttıkça serum SPINK1 seviyesinin arttığı görülmüşdür. Metastazı olan ve olmayan hastalarda SPINK1 düzeyinde anlamlı farklılık saptanmamıştır. SONUÇ: Serum SPINK1 seviyesi pankreas duktal adenokarsinomunun tanısında yüksek sensivite ve spesifiteye sahiptir. Ancak hastalığın prognozunun tayininde kullanılabilecek bir gösterge değildir. Anahtar kelimeler: SPINK1; kanser; pankreas
Anti mitokondriyal antikor pozitifliği olan ve normal alkalen fosfataz düzeylerine sahip olan hastaları primer biliyer kolanjit yönünden incelenmesi: retrospektif analizi
Primer Biliyer Kolanjit (PBK), tipik olarak yüksek kolestatik karaciğer enzimleri ve pozitif antimitokondriyal antikor (AMA) testi ile teşhis edilen kronik bir kolestatik karaciğer hastalığıdır. Normal kolestatik karaciğer enzimleri olan hastalarda AMA pozitifliğinin klinik önemi belirsizdir. Bu çalışmada amacımız; kolestatik enzim düzeyleri normal olan kişilerde saptanan AMA pozitifliğinin PBK ile ilişkisini saptamaktır. Yöntem: AMA ve/veya AMA-M2 pozitifliği saptanan ve bu sebeple 2009-2018 yılları arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Kliniği'ne başvuran, ilk başvurusunda ALP düzeyleri NÜS'ün altında olan hastaların dosyası retrospektif olarak incelendi. Hastaların laboratuvar tetkikleri, aldıkları tedaviler, izlendikleri tanılar ve karaciğer biyopsilerinin patoloji sonuçları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 26 hasta dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı; 56.8±14.9, cinsiyetleri 23 kadın (%88,46) 3 erkek (%11,54) idi. Hastaların tümünde ALP düzeyleri normaldi. Tüm hastalarda AMA düzeyi İİF ya da ELİSA ile AMA-M2 pozitifliği mevcuttu. Toplam 16 hastaya karaciğer biyopsisi yapıldı ve 7 (%43,75) tanesinde PBK ile uyumlu değişiklikler görüldü. Hastalar izlemde ise toplam 12 hasta PBK tanısı almış ve bu tanı ile tedavi alıp izlenmişlerdir. AMA titrasyonu İİF ile 1/20 olarak saptanan hastaların hiçbirinde PBK tanısı koyulamamıştır Sonuç: AMA pozitifliği bulunan, kolestaz enzim düzeyleri normal olan kişilerin PBK ile yakından ilişkilidir. AMA titrasyonu 1/40≤ olan hastaların en az 2/3 'ü tanısı almıştır. Bu hastaların bir kısmı biyopsi sonucunda, bir kısmı izlemde klinik ve laboratuvar bulgularının ortaya çıkması ile tanı almışlardır. Çalışma grubumuzdaki hastalarda kadın hasta oranı %90' a yakındır ve bu bulgu PBK'li hastalarda görülen oranlarla benzerlik göstermektedir. AMA titrasyonu 1/20 olan hastalar ise PBK ile ilişkili bulunmamıştır. Literatürde genel popülasyonda AMA düzeyi pozitif olan hastaların uzun dönemde sadece %10'unda PBK gelişeceği öngörülse de bu konuda biyopsi ile doğrulanmış, takip süreleri uzun prospektif veya retrospektif çalışmalar azdır. Bizim çalışmamızda biyopsi ile doğrulanan çalışmalar ile benzer bulgular elde edilmiştir. Bu konuda; takip süreleri daha uzun olan, prospektif ve retrospektif yöntemle yapılmış çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: primer biliyer kolanjit; alkalen fosfataz; anti-mitokondriyal antikor
Son dönem Kalp yetersizliği olan hastalara uygulanan Sol ventrikül destek cihazı tekniğinin böbrek fonksiyonları üzerine kısa ve uzun dönem etkilerinin retrospektif değerlendirilmesi
Dekompanse kalp yetersizliği tanısı alan ve maksimum medikal tedaviye rağmen istirahatte belirgin kalp yetersizliği semptomları devam eden hastalara girişimsel tedavi yöntemlerinden biri olarak sol ventrikül destek cihazları (LVAD) takılmaktadır. Son dönem kalp yetmezliği hastalarında uç organ perfuzyon bozukluğuna bağlı kardiyorenal sendromun görülme sıklığı yüksektir. Bu çalışmanın amacı son dönem kalp yetmezliği olan hastalara uygulanan LVAD implantasyon tekniğinin böbrek fonksiyonları üzerine kısa ve uzun dönem etkilerinin retrospektif olarak değerlendirilmesidir. Çalışmamızda son dönem KY tanısı alan 329 LVAD (HeartWare, HeartMate II, HeartMate 3) cihazı takılan hasta alındı. Hastaların LVAD implantasyonu öncesi ve sonrası, 60 ay sürecindeki biyokimyasal parametreleri retrospektif tarandı. Bazal ve izlemdeki GFH (CKD-Epi) değerleri hesaplandı. Tüm istatiksel analizler için "SPSS 22.0" yazılımı kullanıldı. Bazı analizlerde Pearson ve Spearman'ın korelasyon analizi kullanıldı. Sağkalım analizleri için Kaplan-Meier yöntemi uygulandı ve istatistiksel anlamlılık log-rank testi ile değerlendirildi. İzlemde bağımsız mortalite belirleyicilerini saptamak için Cox regresyon analizi yapıldı. Hastaların yaş ortalaması 50.8±13.2, %86'sı erkek, ortalama bazal GFH'ı 77,6 ± 25,7 ml/dk/1,73m2, %29,5'u DM, %34,1'i HT tanılı idi. LVAD implantasyonu sonrası ilk 1. ayda tüm hastaların ve grupların ortalama GFH değerlerinde bazale göre anlamlı bir artış saptandı (p<0.01). Bazal GFH'ı <60ml/dk olan hasta grubunda imlantasyon sonrası 1, 6, 12, 24. aylarda bazale göre anlamlı artış (p<0.001) mevcut, 36. ayda artış anlamlı değil (p=0.08). Tüm hastaların izlem süresi boyunca; 1 yıllık transplantasyon sansürlü sağkalım %81,9 (n=56), 2 yıllık %70,3 (n=82), 3 yıllık %62,9 (n=93), 4 ve 5 yıllık %55,8 (n=99) idi. Bazal GFH'a göre her 3 grubun sağkalım oranları 1. yıl için baktığımızda 3. grupta (GFH>90) %87,9, grup1 (GFH<60) de %76,2 (p=0,03), grup 2 (GFH 60-90) de ise %81,9 idi. Bazal GFH düşük (<60) olan hastaların %27'sinde postop GFH'da yükselme olmazken, yaklaşık %73'ünün GFH'larının arttığını gördük. Buna karşılık GFH>60'ın üstünde olan hastaların ise yaklaşık %14'ünün postop 1. ayda GFH'ın <60 seyrettiğini saptadık. İlk 1 ayda GFH artan (n=227) (50,4 ± 2,2 ay) ve artmayan hastaları (n=69) (35,7 ± 3,7 ay) 2 grup olarak incelediğimizde; iyileşenlerin 2 yıllık sağ kalımı %73,3 yıllık %65, 4yıllık %58 iken iyileşmeyenlerin ise 2 yıllık %56, 3 yıllık %49, 4 yıllık %38 idi (p<0,01). İzlem boyunca LVAD'la ilişkili komplikasyonlardan en çok serebrovasküler olayların ve pompa trombozu komplikasyonlarının geliştiğini saptadık. LVAD takılan hastalarda böbrek fonksiyonları açısından kısa ve uzun dönem sonuçları oldukça iyidir. Başlangıçta GFH düşük olsa bile bu hastaların LVAD takılmasından sonra büyük oranda GFH'ında düzelmelerin olduğu ve bu düzelmenin ilk 3 yıla kadar devam ettiğini gözlemledik.
Ailevi akdeniz ateşi hastalarında sistemik immün inflamasyon indeksinin subklinik inflamasyonla ilişkisi
Ailevi Akdeniz Ateşi (AAA), rekürren ateş atakları ve bu ataklara eşlik eden serozal membran inflamasyonu (plevrit, peritonit), artrit, erizipel benzeri eritem ile giden otoinflamatuar bir hastalıktır. Subklinik inflamasyon göstergesi olarak son dönemlerde Nötrofil/Lenfosit oranı (NLR), Trombosit/Lenfosit oranı (PLR) gibi belirteçler ile ilgili çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışma da Sistemik İmmün-İnflamasyon İndeksi (Sİİ=NötrofilxTrombosit/Lenfosit)'nin, AAA hastalarının takiplerinde subklinik inflamasyon belirteci olarak kullanılabilirliğinin değerlendirilmesini amaçladık. Retrospektif olarak yapılan bu çalışmaya Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları Romatoloji Polikliniğinde takipli, 01.01.2011- 31.12.2021 tarihleri arasında AAA tanısı almış ataksız dönemdeki 56 hasta ve 50 sağlıklı grup olmak üzere toplam 106 hasta dahil edildi. Hasta ve sağlıklı bireylerin yaş, cinsiyet, demografik verileri, hemogram (nötrofil, lenfosit, trombosit), Sedimantasyon, C-Reaktif protein (CRP) gibi inflamasyon belirteçleri taranarak kayıt edildi. Ataksız dönemdeki AAA hastaları ile sağlıklı grubun Sİİ ölçümleri değerlendirildi. AAA hastalarında ve sağlıklı grup arasında Sİİ değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptandı (p=0.002). Sİİ parametresinin hasta ve kontrol olan olgular üzerindeki ayırma gücüne Receiver Operating Curve (ROC) analizi ile bakıldı. Parametrenin sınıflamadaki başarısı istatistik açıdan anlamlı bulundu (p=0.002). AAA hastalarında alınan Sİİ ölçümü ile sedimantasyon ölçümü arasında istatistiksel anlamlı, doğrusal pozitif yönde ve orta seviyede bir ilişki saptandı (p=0.006; r=0.362). Çalışmamız Sİİ'nin, AAA hastalarında subklinik inflamasyonu gösteren yararlı bir biyobelirteç olarak kullanılabilmesini desteklemektedir. Sİİ aktif hastalığı olan AAA hastalarını belirlemek için klinisyene yardımcı olabilecek, ucuz ve kolay erişilebilen bir biobelirteç olabilir.
Monosit alt tipleri (CD14 ve CD16) allojenik ve otolog kök hücre naklinde erken engrafman habercilerinden midir?
Giriş ve Amaç: Hematopoietik kök hücre nakli tüm hematopoezlerin ve immün sistemin donör hücreleri ile yenilendiği bir tedavi yöntemidir. Malign ve benign hematolojik hastalıklar hematopoietik kök hücre nakli için endikasyon oluşturmaktadır. Transplantasyondan sonra ilk yerleşen hücreler monositler olup ardından hızla nötrofiller, trombositler ve naturel killer (NK) hücreleri gelmektedir. Literatür taramalarında hematopoietik kök hücre nakil sonrasında nötrofil engrafmanından birkaç gün önce monosit yükselmesine dair çalışmalar mevcuttur. Bizim de çalışmamızdaki amaç hematopoietik kök hücre nakli yapılan merkezimizde, allojeneik ve otolog periferik kan kök hücre nakil sonrasında bakılan monosit ve alt tiplerinin (CD14 ve CD16) engrafmanın erken habercileri olup olmadığını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Kemik İliği Nakil Merkezinde 1 Temmuz 2022-31 Mayıs 2023 tarihleri arasında dışlanma ve dahil edilme kriterlerine uyan, allojeneik ve otolog periferik kan kök hücre nakli olan 56 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışma nakil sonrası ilk gün ile nötrofil ve platelet engrafmanı sağlanana kadar geçen süre boyunca bakılan hemogram ve biyokimya test sonuçlarına göre değerlendirildi. Kan hücrelerini analiz eden hemogram testine göre engrafman günleri kaydedildi. Nakil sonrası, engrafman öncesi monosit değerinin ani yükseldiği gün monosit engrafman günü olarak belirlendi ve monosit engrafman günlerinde periferik kan örneği ile flowsitometre çalışıldı. Flowsitometrede toplam monosit ve alt tipleri olan CD14 ve CD16 yüzdeleri ile lenfosit ve alt tipleri olan CD3, CD4, CD8, CD19 ve CD27 bakıldı. Bakılan periferik kök hücre belirteçleri, immunofenotipik analizler, naviosex (Beckman Coulter, İreland) cihazında akım sitometre yöntemi ile gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmaya 1 Temmuz 2022-31 Mayıs 2023 tarihleri arasında Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Kemik İliği Nakil Merkezine başvuran 56 allojeneik ve otolog periferik kan kök hücre nakli olan hasta alınmıştır. Toplam hastaların yaşı minimum 19 iken, maksimum 72 şeklindeydi. Cinsiyet dağılımında ise %57,1'i erkek iken, %42,9'u kadın idi. Hastaların %42,9'una allojeneik, %57,1'ine otolog nakil uygulandı. Hastaların %50'si multipl miyelom, %30,42'si akut miyeloid lösemi, %1,8'i hodgkin lenfoma, burkitt lenfoma, B hücreli nonhodgkin lenfoma ve T hücreli akut lenfoblastik lösemi, %3,6'sı mantle cell lenfoma ve B hücreli akut lenfoblastik lösemi, %5,4'ü miyelodisplastik sendrom tanılarından oluşmaktaydı. Hastaların %57,1'inde posttransplant erken komplikasyon görüldü. Nakil sürecinde hastaların %35,7'si parenteral antibiyotik tedavisi aldı. Otolog periferik kan kök hücre nakli olan hastalarda mobilizasyon rejimi olarak %71,9'una siklofosfamid-granulosit - koloni uyarıcı faktör (GCSF), %18,8'ine plerixafor-GCSF,%9,3'üne etoposid-GCSF uygulandı. Engrafman öncesi serum monosit yüzdesinin en yüksek olduğu gün ile platelet ve nötrofil engrafman günü arasındaki ilişki anlamlıydı (p<0,05). Serum monosit yüzdesinin en yüksek olduğu gün allojeneik periferik kan kök hücre naklinde ,otolog periferik kan kök hücre nakline göre daha geç gerçekleşti(p<0,05). Cinsiyet ve yaş ile flowsitometrenin gönderildiği gün serum monosit yüzdesi ve alt tipleri olan CD14 ve CD16 arasında anlamlı ilişki bulunmadı (p>0,05). Mobilizasyon rejimine göre flowsitometrenin gönderildiği gün serum monosit yüzdesi ve alt tipleri olan CD14 ve CD16 yüzdesi arasında anlamlı bir bulunmadı(p>0,05). Sonuç: Monosit engrafman günü ile platelet ve nötrofil engrafman günleri arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Otolog periferik kan kök hücre naklinde mobilizasyon rejimi olarak siklofosfamid-GCSF, plerixafor-GCSF ve etoposid-GCSF'nin herhangi birinin kullanılması flowsitometrenin gönderildiği gün serum monosit yüzdesi ve monosit alt tipleri olan CD14 ve CD16'nın yüzdesini etkilememiştir. Posttransplant erken komplikasyon gelişmesi ve parenteral antibiyotik kullanımı monosit alt tipleri olan CD14 ve CD16 yüzdesi ile nötrofil ve platelet engrafman günlerini etkilememiştir. Anahtar Kelimeler: Hematolojik malignite, kemik iliği transplantasyonu, engrafman
Meme kanserli ve kolorektal kanserli hastalarda kapesitabin ile birlikte PPI kullanımının sağkalıma etkisi
Amaç: Meme kanseri ve kolorektal kanser dünya genelinde en sık görülen başlıca kanserlerdendir. Kolorektal kanserli ve meme kanserli hastalarının tedavisinde kapesitabin içeren tedavi rejimleri oldukça önemli bir kısmı kapsamaktadır. Kapesitabin oral olarak alındığından diğer ilaçlar ile eş zamanlı kullanıldığında etkileşim gösterebilmektedir. Yapılan sınırlı çalışmalarda kapesitabin ile eş zamanlı ppi kullanımının sağkalımı azalttığı gösterilmiştir. Yapılan çalışmalar daha çok kolon kanseri üzerine yoğunlaşmış olup, bu alanda yapılan çalışmalar sınırlı sayıdadır. Bu çalışma ile kolon kanserli ve metastatik meme kanserli hastalarda kapesitabin eş zamanlı ppi kullanımının sağkalım üzerine negatif etkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2015 ile Aralık 2020 tarihleri arasında Meram Tıp Fakültesi Onkoloji Kliniğinde takip ve tedavisi yapılan 66 neoadjuvan-adjuvan kolon kanseri, 40 metastatik kolon kanseri ve 60 metastatik meme kanseri tanılı hasta demogrofik özellikler ve ppi kullanımına göre retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Bu çalışmaya 66'sı adjuvan-neoadjuvan kolon kanseri, 60'ı metastatik meme kanseri, 40'ı metastatik kolon kanseri olan toplam 166 hasta dahil edildi. Metastatik kolon kanseri olan hastaların %62,50'si (n=25) erkek, %37,50'si (n=15) kadındı. Bu gruptaki hastaların yarısı ppi kullanırken yarısı ppi kullanmıyordu. Metastatik kolon kanserli hastalar grubunda PPI kullanan hastaların ortalama sağkalım süresi 39,47 (CI: 30,06- 48,87) ay, PPI kullanmayan hastaların 44,29 (CI: 33,77-54,81) ay olarak belirlendi. PPI kullanımının sağkalım üzerine etkisi istatistiki olarak anlamlı bulunmadı (p=0,39) vi Metastatik kolon kanserli hastalar grubunda PPI kullanan hastaların ortalama progresyonsuz sağkalım süresi 15,92 (CI: 9,73-22,12) ay, PPI kullanmayan hastaların 21,88 (CI: 12,39-31,36) ay olarak belirlendi. PPI kullanımının progresyonsuz sağkalım üzerine etkisi istatistiki olarak anlamlı bulunmadı (p=0,80) Adjuvan- neoadjuvan kolon kanseri olan hastaların %63,60'ı (n=42) erkek, %36,40'ı (n=24) kadındı. Bu grupta 26 kişi ppi kullanırken, 40 kişi ppi kullanmıyordu. Adjuvan-neoadjuvan kolon kanserli hastalar grubunda PPI kullanan hastaların ortalama sağkalım süresi 84,44 (CI: 62,64-106,24) ay, PPI kullanmayan hastaların 78,58 (CI: 70,37- 86,78) ay olarak belirlendi. PPI kullanımının sağkalım üzerine etkisi istatistiki olarak anlamlı bulunmadı (p=0,85) Metastatik meme kanserli hastaların tamamı kadındı. 33 kişi ppi kullanırken, ppi kullanmayan 27 kişi vardı. Meme kanserli hasta grubunda PPI kullanan hastaların sağkalım süresi ortalama 105,21 (CI: 77,37-133,05) ay, PPI kullanmayan hastaların 139,13 (CI: 100,86-177,39) ay olarak belirlendi. Meme kanserli hastalarda PPI kullanımının sağkalım üzerine etkisi istatistiki olarak anlamlı bulunmadı (p=0,12) Meme kanseri grubunda PPI kullanan hastaların ortalama progresyonsuz sağkalım süresi 19,53 (CI: 12,99-26,06) ay, PPI kullanmayan hastaların 36,91 (CI: 21,44-52,39) ay olarak belirlendi. PPI kullanımının progresyonsuz sağkalım üzerine etkisi istatistiki olarak anlamlı bulunmadı (p=0,34) Sonuç: Çalışmamızda kapesitabin ile eş zamanlı ppi kullanımının kolon kanserli ve meme kanserli hastalarda progresyonsuz sağkalıma ve ortalama genel sağkalıma anlamlı negatif etkisi bulunmamıştır. Bu çalışmadaki en önemli kısıtlayıcı faktör hasta sayısının az olmasıdır. Anahtar Kelimeler: kolorektal kanser, meme kanseri, ppi, kapesitabin, sağkalım
Anti-HCV bakılan olgularda HCV-RNA sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada anti-HCV pozitif olan hastalarda HCV-RNA istenme oranı ve pozitifliğinin belirlenmesi, anti-HCV pozitifliği saptandıktan sonra HCV-RNA bakılmayan hastaların güncel HCV-RNA düzeylerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu prospektif kohort çalışmasına, 1 Ocak 2011–31 Aralık 2020 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi (NEÜ) Meram Tıp Fakültesi Hastanesi'nde anti-HCV bakılan hastalar dahil edilmiştir. Bu olgular arasından HCV RNA bakılmayanlar tekrar kontrole çağrılmış, gerekli tetkik ve tedavileri yapılmıştır. Bulgular: Kayıtlarına ulaşılan 161.282 kişinin %6,3'ünün (n = 10.115) test sonucu pozitifti. En sık anti-HCV tetkiki isteyen bölümler %8,9 hepatoloji ve %7,8 kadın hastalıkları ve doğum idi. Anti-HCV pozitifliği saptanan olguların %53,3'ü erkekti ve yaş ortalaması 55,12 ± 16,83 yıldı. Yapılan tetkiklerin %60,7'si tarama amaçlıyken, %39,3'ü preoperatif tetkiklerdi. Anti-HCV pozitifliği saptanan olguların %74,0'ının (n = 7485) HCV RNA pozitif olduğu, %3,4'üne (n = 342) ise HCV RNA bakılmadığı görüldü. Pozitif anti-HCV saptadıktan sonra en sık HCV RNA tetkiki isteyen bölümler %40,1 enfeksiyon hastalıkları ve %33,4 hepatoloji iken, en sık HCV RNA istemeyen bölümler %9,9 genel cerrahi ve %8,8 göz hastalıklarıydı. HCV RNA bakılmayan tetkiklerin %58,8'i tarama amaçlı, %41,2'si preoperatif tetkik amacıyla istenmişti. HCV RNA bakılmayan 100 olguya yapılan HCV RNA tetkiki sonucunda, olguların %95'inin negatif, %5'inin ise pozitif olduğu belirlendi. Güncel başvurularında HCV RNA negatif olduğu saptananlarla karşılaştırıldığında, HCV RNA pozitif olanların ilk başvurularında değerlendirilen anti-HCV düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0,001). HCV RNA pozitifliği saptananların 4'ünde non-sirotik karaciğer saptanırken, 1 olguda karaciğer parankiminin kabalaşmış olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamız anti-HCV pozitifliği olan hastaların ilgili hekimlerce ileri tetkik ve tedavi için sevk edilmesinde önemli eksiklikler olduğunu vurgulamaktadır. Kronik hepatit C için yoğun tarama ve doğrudan etkili antivirallere daha fazla erişim gereklidir. Anahtar sözcükler: hepatit C virüsü, prevalans, tarama, tedavi, farkındalık
Renal biyopsi yapılan diyabetik hastalarda non diyabetik renal hastalık sıklığı
Amaç: Diyabet, ülkemizde ve dünyada kronik böbrek hastalığının en önemli sebebidir. Ancak diyabetik hastalarda non-diyabetik renal hastalığın yüksek oranlarda gösterildiği çalışmalar da vardır. Bu ayrım sadece renal biyopsi ile yapılabilir. Çalışmamızın amacı diyabetik hastalarda renal biyopsi ile non-diyabetik renal hastalık sıklığını ve bunun demografik, klinik ve laboratuvar bulgular ile ilişkisini tespit etmektir. Yöntem: Meram Tıp Fakültesi Nefroloji Kliniğinde Ocak 2010 ve Ağustos 2022 arasında renal biyopsi yapılan 131 tip 2 DM tanılı hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların sosyodemografik verileri, diyabet süresi, diyabetik retinopati, koroner arter hastalığı ve serebrovasküler olay öyküsü, hipertansiyon, hiperlipidemi ve düşük ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliği gibi komorbiditeleri, vücut kitle indeksi, biyopsi öncesi renin anijotensin aldosteron sistemi(RAS) blokörü kullanma durumu, kan basıncı değerleri kaydedildi. Kreatinin, tahmini glomeruler filtrasyon hızı (tGFH), HbA1c, serum albümin ve lipit değerleri, proteinüri (g/gün) ve albüminüri (g/gün) düzeyleri kaydedildi. Patoloji sonuçlarına göre hastalar diyabetik nefropati (DN) ve non-diyabetik renal hastalık (NDRH) olarak iki gruba ayrıldı. Veriler SPSS 18.0 paket programı kullanılarak istatiksel analiz yapıldı. Bulgular: Renal biyopsi yapılan 131 diyabetik hasta incelendi; %45,8'i (n=60) kadındı, yaş ortalaması 55,32±11,62 yıl, ortanca diyabet süresi 4 (2-8) yıldı. En sık biyopsi nedeni nefrotik düzeyde proteinüriydi (n=71), bunu hematüri ve proteinüri birlikteliği (n=27), akut böbrek hasarı (n=25) ve izole hematüri (n=8) izliyordu. Hastaların %71,8'inde (n=94) patolojik olarak non-diyabetik renal hastalık tespit edildi. En sık görülen NDRH tanıları; membranöz nefropati (n=32, %24,4), FSGS (n=13, %9,9) ve Ig A nefropatisiydi (n=11, %8,4). Diyabetik nefropati tespit edilen grupta diyabet süresi ve diyabetik retinopati oranı anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (p<0,001, p<0,001). Bu grupta biyopsi öncesi antilipidemik ilaç kullanma oranı da daha yüksekti (p=0,025). NDRH grubunda total kolesterol, trigliserit (TG), düşük dansiteli lipoptotein ve çok düşük dansiteli lipoprotein (VLDL) düzeyleri anlamlı olarak daha yüksek tespit edildi (p değerleri sırasıyla; p=0,005; p=0,007; p=0,011; p=0,001). Tek ve çok yönlü regresyon analizlerinde diyabetik retinopati ve uzun diyabet süresinin diyabetik nefropati riskini artırdığı görüldü (p<0,01). Sonuç: Çalışmamızda hastaların yarıdan fazlası (%71,8) non-diyabetik renal hastalık tanısı almış olup çoğunluğu glomerulonefrittir. Tip 2 diyabetik hastalarda retinopati yokluğunun ve kısa diyabet süresinin non-diyabetik renal hastalık ile ilişkili olduğu gözlenmiştir. Hastalarda bilinen hiperlipidemi ve anti-lipidemik ilaç kullanım öyküsü olmaması ve lipit değerlerinin yüksek olması nefrotik sendrom açısından uyarıcı olabilir. Renal biyopsinin; retinopatisi olmayan, diyabet süresi kısa ve nefrotik sendrom komponentlerinden hiperlipidemi görülen tip 2 diyabetik hastalarda non-diyabetik renal hastalık açısından akılda tutulması gerektiğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Diyabetik böbrek hastalığı, diyabetik nefropati, non-diyabetik renal hastalık, renal biyopsi
Anti-TNF tedavisi alan olgularda uygulama öncesi ve sonrasında serum inflamasyon belirteçlerinin seyrinin değerlendirilmesi
Tümör nekrozfaktörü (TNF) çoğunluğu makrofajlar tarafından üretilen, geniş sitokinailesinin bir üyesidir. Farklı sitokinler farklı mesajlar iletir ancak sitokinler bağışıklık, inflamasyon, hücre büyümesi, hücre göçü, fibrozis, vaskülarizasyon dahil olmak üzere birçokönemli biyolojik süreçte kilit rol alır. Dolayısıyla bu kadar önemli görevleri olan sitokinailesinin birçok hastalıkta da tedavi anlamında önemli görevleri bulunmaktadır. Anti-TNF tedaviler çeşitli inflamatuvar hastalıklarda genellikle birinci sıra tedavilerden yarargörmeyen hastalarda kullanılmaktadır. Anti-TNF tedavinin başlıca kullanıldığı inflamatuvar hastalıklarRomatoid Artrit (RA), Ankilozan Spondilit (AS), İnflamatuvar Bağırsak Hastalıkları (İBH) vePsöriatik Artrit (PSA)'tir.Şu anda onaylanmış beş anti-TNF ilaç bulunmaktadır: İnfliximab, Etanercept, Adalimumab, Golimumab ve Sertolizumab. Akut veya kronik inflamasyonda kullanılan bazı inflamatuvar belirteçler vardır. Nötrofil-lenfosit oranı (NLR), trombosit-lenfosit oranı (PLR), sistemik immün inflamasyon indeksi (SII) ve CRP/albümin oranı (CAR) gibi çeşitli immün inflamatuvar temelli indeksler gösterilmiştir. Yapılan son çalışmalar bu biyobelirteçleri inflamasyonu belirlemek, tedavi yanıtını değerlendirmek, hastalık aktivitesini değerlendirmek için potansiyel birer belirteç olarak tanımlamaktadır. Günümüzde hem romatolojik hem de İBH hastalarında anti-TNF tedavinin etkinliğini net olarak değerlendirebilecek spesifik bir belirteç yoktur.Bu çalışmada anti-TNF alan hastalarda uygulama öncesi ve sonrasında serum inflamasyon belirteçlerinin seyrinin değerlendirilmesiyle tedavi yanıtını ve/veya yanıt yetersizliğini öngörebilmeyi amaçladık. Çalışmaya, Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Ayaktan Tedavi Ünitesine 10/2021– 09/2022 tarihleri arasında anti-TNF-α tedavisi almak için başvuran 80 gönüllü hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastalar Romatoloji ve Gastroenteroloji kliniklerinde takipli, en az 3 aydır anti-TNF-α tedavisi almakta olan ve remisyonda takip edilen hastalardan seçilmiştir. Çalışma prospektif yapılmıştır. Hastaların sosyodemografik ve karakteristik özellikleri hastane otomasyon sisteminden geriye dönük incelenmiştir. Hastalara ait kaynaklardan tanı konulma anındaki yaş (yıl), cinsiyet, hastalığın tanısı, hastalık süresi (ay), fistül ve/veya perianal apse varlığı (İBH hastalarında), anti-TNF-α kullanım sıklığı (hafta), anti-TNF-α kullanım süresi (ay), anti-TNF-α değişikliği, anti-TNF-α advers etki, steroid bağımlılığı, steroid direnci, ek hastalık varlığı ve İBH nedeni ile cerrahi tedavi öyküsü kaydedilmiştir. Hastalar kendi tedavi periyotlarına göre tedavilerini 8 haftalık, 4 haftalık, 2 haftalık ve 1 haftalık aralıklarla almıştır.0. gün tedavi öncesi, 1. gün tedavi başı, 7. 14. ve 28. günler tedavi ortası olarak değerlendirilmiştir. Serum örneklerinin sonuçlarına göre NLR, PLR, SII ve CAR değerleri çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların %20'si (n=16) İBH hasta grubunu oluştururken hastaların %80'i (n=64) İBH dışı hasta grubunu oluşturmuştur. İBH hasta grubunun yaş ortalaması 38,25 (±15,04) iken İBH dışı hasta grubunun ise 44,78 (±11,90) saptanmıştır. İBH grubunda hastaların %43,8'i (n=7) ADA, %37,5'i (n=6) İFX ve %18,8'i (n=3) Vedolizumab, İBH dışı grubun %37,5'i (n=24) İFX, %18,8'i (n=12) CZP, %15,6'sı (n=10) ETA, %15,6'sı (n=10) GOL ve %12,5'i (n=8) ADA kullanmıştır. Çalışmada, İBH grubunda yer alan hastaların anti-TNF tedavi döngülerinin başında NLR ve SII'da anlamlı azalmalar tespit edilmiştir. İBH dışı grupta tedavinin başında NLR ve PLR'de anlamlı azalmalar tespit edilmiş ve tedavi ortasına gelindiğinde NLR ve PLR'de anlamlı azalmaların devam ettiği, SII ve CAR'da da bu dönemde anlamlı azalmaların görüldüğü tespit edilmiştir.Hasta gruplarının anti-TNF ajanlara göre biyobelirteçlerinin değerlendirilmesinde özellikle İFX tedavisi sonrası anlamlı sonuçlar tespit edilmiştir. İBH grubunda yer alan hastaların anti-TNF tedavi döngülerinin başında NLR, PLR ve SII'da anlamlı azalmalar tespit edilmiştir. Tedavinin ortasında ise PLR ve SII'da anlamlı azalmaların devam ettiği tespit edilmiştir.İBH dışı grupta ise tedavinin başında PLR ve CAR'da anlamlı azalmalar tespit edilmiştir ve İFX tedavisini 8 haftada bir alan hastalarda tedavinin ortalarına gelindiğinde PLR'de anlamlı artışlar görülmüştür. Sonuç olarak hem İBH hem İBH dışı hasta gruplarında anti-TNF tedavilerin sonrasında tedavi yanıtının değerlendirilmesinde NLR ve SII'ın ortak olarak kullanılabileceği, PLR ve CAR'ın daha çok İBH dışı grup hastalarda anlamlı değerlendirmelerde kullanılabileceği tespit edilmiştir. Özellikle PLR'nin İBH dışı grupta tedavi başı ve ortasında tedavinin sürdürülmesi, ek ajanlara geçilmesi, tedavi sıklığının artırılması gibi değerlendirmelerde daha etkin kullanılabileceği tespit edilmiştir. İBH dışı grupta IFX tedavisi alan hastalarda PLR'nin tedavi ortasında artması, yoğunlaştırılmış anti-TNF tedavinin hastalıkların remisyonunda daha faydalı olabileceğini akla getirmektedir. Özellikle GOL tedavisi alan hastalarda tedavi sonrası yanıtın, tedavinin ortasında anlamlılık kazanması GOL tedavisinin etkinliğinin tedavinin ortalarına doğru ortaya çıktığını düşündürmektedir. Biyobelirteçlerin anti-TNF tedavi yanıt ve takibi bakımından klinik pratikte kullanımını öngörebilmek içinyüksek volümlü hasta sayıları içeren daha ileri çalışmaların yapılması gerekmektedir ancak mevcut çalışmamızın daileri çalışmalara referans olabilecek sonuçları olduğugörülmektedir. Anahtar kelimeler:Anti-TNF Tedavi, Serum İnflamasyon Biyobelirteçleri, İnflamatuvar Bağırsak Hastalıkları
Romatoid artrit hastalarında görülen kinezyofobinin normal popülasyonla karşılaştırılması
Amaç: Romatoid artrit hastalarında özellikle atak esnasında ciddi kinezyofobi, anksiyete ve depresyon görülmektedir. Bu çalışmanın amacı, romatoid artrit hastalarında atak esnasında, atak tedavi sonrasında ve sağlıklı normal popülasyonla karşılaştırılarak kinezyofobi, anksiyet ve depresyon bağlantısı araştırmaktır. Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Romatoloji Polikliniğine başvuran RA tanılı, 18-70 yaş arası, bilinen ek romatolojik hastalığı bulunmayan, romatoid artrit aktivite indeksi DAS28-ESR veya DAS28-CRP ≥ 2.6 olan hastalar RA atak kabul edilerek, 30 RA atak hastası toplandı. Bu hastalara Tampa Kinezyofobi Skalası ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği uygulandı. Hastalara atak tedavisi verildi. DAS28-ESR ve DAS28- CRP<2.6 gerileyen remisyona giren aynı hasta grubuna TSK, HAD-Anksiyete ve HADDepresyon ölçekleri yeniden uygulandı. Hastalığın aktif ve remisyon dönemleri karşılatırıldı. Aynı şekilde benzer yaş ve cinsiyette bilinen romatolojik hastalığı olmayan 30 sağlıklı kontrol grubu toplanarak TKS, HAD ölçekleri uygulandı. Ve sağlıklı kontrol grubu hastalığın atak ve remisyon dönemleriyle karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza 30 seropozitif RA hastası (22 kadın,8 erkek) ve 30 sağlıklı kontrol (22 kadın,8 erkek) alındı. Hastaların yaş ortalaması 51.13(±10.07) yıl, kontrol grubunun yaş ortalaması 48.73(±9.11) yıl olarak saptandı. RA atak hastaları ile atak tedavi sonrası remisyondaki hastaların TKS, HAD-Depresyon ve HAD-Anksiyete skorları arasında anlamlı bir fark tespit edildi. (p=.007, p=.001, p=.001 ) RA atak hastaları ile sağlıklı kontrol grubu TKS, HAD-Depresyon ve HAD-Anksiyete skorları karşılaştırıldığında arasında anlamlı bir fark saptandı. (p=.000) RA remisyon hastaları ile sağlıklı kontrol grubu TKS, HAD-Depresyon ve HAD-Anksiyete skorları karşılaştırıldığında sadece TKS arasında anlamlı bir fark saptandı. (p=.005,p=.253,p=.888) Sonuç: Çalışmamızda, RA hastalığının aktif olduğu dönemler remisyon dönemi ile karşılaştırıldığında artmış kinezyofobi,depresyon ve anksiyete görülmektedir. Ayrıca, inflamasyonu gerileyen remisyona giren RA hastaları sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anksiyete ve depresyonun gerilediği ancak kinezyofobinin hala devam ettiği saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Romatoid Artrit, DAS28- ESR, DAS28-CRP, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği, Tampa Kinezyofobi Ölçeği
IGA nefropatili hastaların prognozunda böbrek biyopsisinin rolü
Amaç: Bu çalışmada, IgA nefropatisi tanısı almış hastaların biyopsi materyallerinin patogenezle ilişkisi olduğu bilinen C4d, IL-10, PDGF ve TGF- beta immunhistokimyasal boyalarıyla boyanmasının demografik, histopatolojik ve klinik verilerle beraber değerlendirildiğinde son dönem böbrek yetmezliğine ilerleyişi ve erken dönemde tedavi modalitesini belirlemede katkısının olup olmayacağı hedeflenmiştir. Materyal ve Metot: Çalışmamıza 2015 Ocak ve 2022 Ocak tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Nefroloji Kliniğinde böbrek biyopisisi yapılıp primer IgA nefropatisi tanısı alan 18 yaş ve üzeri 59 hasta dahil edildi. Hastaların biyopsi esnasında bakılan yaş, cinsiyet, kan grubu gibi demografik verileri ile üre (mg/dL), kreatinin (mg/dL), eGFR (50 mL/dk/1,73 m²), 24 saatlik idrarda proteinüri (mg/dL) değerleri, biyopsiden 1 yıl sonra ve sistemde bulunan en son laboratuvar değerleri karşılaştırmaya alınmıştır. C4d, IL-10, PDGF ve TGF- β immunhistokimyasal boyanması pozitif ve negatif olanlar ve tanı anındaki GFR düzeyleri, MEST-C skoru, yıllık GFR ve proteinüri değişimleri, tedavi yanıtları, 1 ve 5 yıllık süreleri içeren IgA prediction tool oranları ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya primer IgA nefropatisi tanısı alan 59 hasta dahil edilmiştir. Hastaların 24'ü kadın, 35'i erkekti. Tüm hastaların yaş ortalaması 39.4814,81 ve ortalama tanı yaşı 37.6112,82 yıldı. Hipertansiyon %70 (n=41) hastada mevcut olup, başka ek hastalık yoktu. Takip edilme süreleri ortalama 42,9823,5 aydı. Tanı anında bakılan ortalama GFR 66,6129,7 ml/dk, kreatinin 1,430,8 mg/dL, proteinüri 26702110 mg/dL ve CRP 7,5111,5 mg/dL olarak bulundu. 59 hastanın tümü RAS blokörü kullanmaktaydı ve %69'una (n=40) immunsupresif tedavi eklendiği görüldü. 59 hastanın patoloji bloklarının hepsi TGF-beta ile boyandı. Blokların %56'sı (n=33) C4d, %96,6'sı (n=57) PDGF ve %62,7'si (n=37) IL-10 ile boyandı. TGF-beta, PDGF ve IL-10 ile boyananlar, boyanmamın şiddetine göre numaralandırıldı. Şiddetine göre boyanan TGF-betanın %30,5'i (n=18) hafif dereceli, %45,8'i (n=27) orta dereceli, %23,7'si (n=14) ciddi dereceliydi. . PDGF ile boyananların %50,8'i (n=30) hafif dereceli, %37,3'ü (n=22) orta dereceli ve %8,5'i(n=5) ciddi dereceliydi. IL-10 ile boyananların %39'u (n=23) hafif dereceli, %20,3'ü (n=12) orta dereceli ve %3,4'ü(n=2) ciddi dereceliydi. C4d antikoru ile boyanma, boyanın lokalizasyonu ve boyandığı lokalizasyonun boyanma yüzdesine göre değerlendirildi. Lokalizasyonlar glomerüllerde mesengial/perimesengial(m/pm) boyanma, periferal boyanma ve sklerotik glomerülerde non spesifik boyanma olarak üç bölümde gruplandı. Boyanan lokalizasyon eğer %50'nin altında boyama gösteriyorsa fokal, %50'nin üstünde boyama gösteriyorsa diffüz olarak değerlendirildi. M/pm boyaması olup glomerüllerin %50'sinden fazla boyananlar 10 blok, m/pm boyaması olup glomerüllerin %50'sinden azı boyananlar 7 bloktu. Glomerüllerin periferal %50'den fazla boyandığı blokların sayısı 7, glomerüllerin periferal %50'den az boyandığı blok sayısı ise 2 adetti. Sklerotik glomerüler segmentte non spesifik boyanması %50'den az olan 7 adet bloktu. GFR değeri 60 altında ve üstünde olan hastalar karşılaştırıldığında, GFR< 60 olan hastalarda TGF-beta ve PDGF ile boyanma şiddetinin daha yüksek olduğu bulundu (sırasıyla p=0,004, p=0,008). Ciddi boyanan TGF-beta ve PDGF boyalarının 1 yıl sonra son dönem böbrek yetmezliğine ilerleme hızı daha fazlaydı (sırasıyla p=0,002, p=0,001). GFR değeri 60 altında olan hastaların C4d ve IL-10 ile boyanma oranı, biyopsi esnasındaki GFR değeri 60 üzerinde olan gruba göre daha fazlaydı (sırasıyla p=0,002, p=0,033). C4d boyanan grupta, 1 yıllık ve 5 yıllık IgA Prediction Tool formülü ile hesaplanan SDBY'ne ilerleme oranı C4d boyanmayan gruba göre daha yüksekti (sırasıyla p=0,001, p=0,001). IL-10 boyanan grubun, 1 yıllık ve 5 yıllık IgA Prediction Tool formülü ile hesaplanan SDBY'ne ilerleme oranı IL-10 ile boyanmayan gruba göre daha yüksekti (sırasıyla p=0,001, p=0,001). Binary regresyon analizine geleneksel kriterlerden cinsiyet, tanı yaşı, tanı esnasındaki GFR ve proteinüri değerleriyle, immunhistokimyasal boyalar dahil edildi. Klinik progresyonun bağımsız ön gördürücüsü olarak IL-10 tespit edildi. IL-10 boyanan grubun, boyanmayan gruba göre 4,9 kat daha fazla tedaviye yanıtsız olduğu saptandı (p= 0,008). Sonuç: Çalışmamızda renal biyopsi preparatının IL-10 ile immunhistokimyasal boyanmasının olumsuz renal sağkalım ile ilişkili olduğu bulunmuştur. IL-10'nun IgA nefropatisinin erken dönemde prognozunu tahmin etme açısından yol göstermesi, umut vadedicidir. Ancak çalışmamızda hasta sayısı sınırlı olduğundan, daha geniş hasta popülasyonunun yer aldığı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Akut pankreatit hastalarında serum SuPAR (Çözünür ürokinaz plazminojen aktivatör reseptör) düzeyi ile hastalık şiddeti arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Akut pankreatit (AP) şiddetli karın ağrısına, pankreatik nekroza ve çoklu organ disfonksiyonuna neden olabilen, %1-5'lik bir mortalite oranına sahip, pankreasın yaygın inflamatuar bir hastalığıdır. Hafif AP (MAP), organ yetmezliği olmaması ve lokal veya sistemik komplikasyon olmaması ile karakterizedir. Orta şiddetli AP (MSAP), geçici organ yetmezliği (48 saat içinde düzelir) ya da lokal, sistemik komplikasyonların olmasıdır. Şiddetli AP (SAP) bir veya daha fazla organı tutabilen kalıcı organ yetmezliği (48 saatten uzun süren) gelişmesidir. SuPAR proteini hücre yüzeyinden ayrıldıktan sonra kanda ve diğer organik sıvılarda bulunur. Hücre adezyonu, migrasyon, kemotaksis, proteoliz, immün aktivasyon, doku yeniden şekillenmesi, invazyon ve sinyal transdüksiyonu dahil olmak üzere çeşitli immünolojik fonksiyonlarda yer alır. Çalışmamızda AP hasta grubu şiddetine göre sınıflanıp, serum SuPAR düzeyi ile AP şiddeti arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 30.10.2021 ve 30.06.2022 tarihleri arasında hastanemize başvuran 18-80 yaş arası 130 akut pankreatitli ve 50 sağlıklı gönüllü ile yapılmıştır. Hastalar demografik özellikleri, hastalığın etiyolojisi, laboratuvar parametreleri ve Atlanta sınıflamasına göre gruplandırıldı. Akut pankreatitli hastalar MAP, MSAP ve SAP olarak sınıflandırıldı. Hasta ve kontrol grubu serum SuPAR düzeylerine göre değerlendirildi. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yapılan bu çalışmaya 130 AP hastası ve 50 sağlıklı birey dahil edildi. Hastaların %53,1'i (n=69) kadın, %46,9'u (n=61) erkekti. Kontrol grubunun %54'ü (n=27) kadın, %46'sı (n=23) erkekti. AP hastalarının yaş ortalaması 55,53 ± 18,01 yıl, kontrol grubunun yaş ortalaması ise 51,20 ± 6,6 yıl olarak tespit edildi. AP hastalarında etiyolojik sebepler incelendiğinde %76,9 (n=100) ile safra taşı ilk sırada yer almaktaydı. AP hastalarının %20'sinde (n=26) AKI (Akut Kidney Injury) geliştiği saptandı. AKI saptanan hastaların %84,6'sı (n=22) evre 1 olarak bulundu. AP grubunda hematolojik parametrelerden lökosit, nötrofil, RDW (Eritrosit dağılım genişliği) değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek (p<0,001); lenfosit, hematokrit (Hct), platelet (PLT) değerleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük tespit edildi (p değerleri sırasıyla; p<0,001, p=0,011, p=0,038). Evreden bağımsız olarak SuPAR düzeyi AP hasta grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek tespit edildi. Hasta grubunda NLR (Nötrofil Lenfosit Oranı), PLR (Platelet Lenfosit Oranı), SII İndeks (Sistemik İmmun İnflamasyon İndeks), SIRI (Sistemik İnflamatuar Yanıt İndeksi) değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi (p<0,001). Hasta grubunda CRP (C reaktif protein), AST (Aspartat Transaminaz), ALT (Alanin Transaminaz), LDH (Laktat dehidrogenaz), amilaz, lipaz, glukoz değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi (p<0,001). Hastaların %51,6'sında (n=67) hafif şiddette AP, %44,6'sında (n=58) orta şiddetli AP, %3,8'inde (n=5) SAP saptandı. Hafif, orta ve şiddetli AP karşılaştırılmasında yatış süresi, lökosit, nötrofil, monosit, CRP, kreatinin, kalsiyum, SuPAR değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p değerleri sırasıyla; p<0,001, p=0,006, p=0,021, p=0,016, p=0,015, p=0,014, p=0,026, p=0,028). SuPAR ile Ranson skoru arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,183, p=0,037). SuPAR ile Bısap skoru arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,193, p=0,028). SuPAR ile Atlanta sınıflaması arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,263, p=0,002). SuPAR ile AKI arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptandı (r=0,288, p=0,001). SuPAR ile yatış süresi arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,183 p=0,037). SuPAR'ın SAP'ı öngörmedeki yerini belirlemek için ROC eğrisinin altında kalan alan hesaplandı; AUC=0,687, p=0,15 olarak sonuçlandı. İnflamatuar biyobelirteç olarak SuPAR düzeyinde hastalık şiddeti ile artış tespit edildi ancak istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edilemedi. Sonuç: Çalışmamızda AP şiddeti ile artan serum SuPAR düzeyleri, SuPAR'ın AKI ile korelasyonu umut vadedicidir. Ancak çalışmamızda hasta sayısı sınırlı olup daha geniş hasta popülasyonunun yer aldığı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Tip1 ve tip2 diyabetus mellitus hastalarında; Ekzokrin pankreas yetmezliği sıklığının araştırılması ve çeşitli klinikve laboratuvar parametreleriyle ilişkisinin incelenmesi
özet:Diyabetus Mellitus hastalarında pankreas enzim yetersizliği (PEY), sık rastlanan bir klinik durumdur. Tez çalışmamızın amacı Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı polikliniği ve servisinde Tip 1 DM ve Tip 2 DM tanıları olan hastalarda pankreas enzim yetersizliği sıklığını saptamak ve bu hastaların, klinik ve laboratuvar tetkiklerini retrospektif olarak inceleyip arasındaki ilişkileri değerlendirmektir. Y : Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı Polikliniği ve servisinde Tip 1 veya Tip 2 DM tanıları ile takip edilen 165 hastadan fekal numune alındı. Alınan fekal numuneler FE- 1 biyokimya çalışma kitleri temin edilene kadar -80 derecede muhafaza edildi. Alınan fekal numunelerde PEY varlığı açısından enzim-bağlı-immün assay (ELISA) kitleri kullanılarak fekal elastaz 1 (FE1) düzeyi ölçüldü. Fekal elastaz düzeyleri μg/g olanlar normal ekzokrin fonksiyonlu, 100-200 μg/g olanlar hafif-orta ekzokrin pankreas yetmezliği (PEY), <100 μg/g olanlar ise şiddetli PEY olarak sınıflandırıldı. Hastalar tip 2 DM insülin kullanan hastalar, tip 2 DM sadece OAD kullanan hastalar ve tip 1 DM hastaları olmak üzere 3 ana gruba ayrıldı ve araştırmamızda bu 3 grup arasında klinik ve laboratuvar tetkikleri retrospektif olarak incelenip aralarındaki ilişki değerlendirildi. Hastalara PEY tanısı ve semptomlarına yönelik anket yapıldı. Bulgular: DM tanılı 165 hastanın 44'ü Tip 1 DM, 121'i Tip 2 DM idi. Tip 2 DM tanılı hastaların 58'i tedavide insülin, 63'ü oral antidiyabetik (OAD) kullanıyordu. 165 hastanın 80'inde (%48,50) PEY saptanırken,85 inde (%51,51) PEY saptanmadı. Tip 1 DM hastalarında PEY oranı %59,1, 121 tip 2 DM hastasında PEY oranı %44,6 olarak saptandı. Şiddetli PEY saptadığımız gruptaki hastalar daha uzun tanı süresine sahipti ve insülin kullanan hastalardı. PEY şiddeti arttıkça semptom şiddetinin arttığı yapılan anketle ortaya kondu. Sonuç: PEY, diyabetik hastalarda sık rastalanan bir durumdur. Diyabet tanısı alan hastalar PEY açısından değerlendirilmeli, PEY semptomları sorgulanmalı gereğinde ileri tetkik yapılmalıdır.
Paratiroidektomi geçiren hastalarda retrospektif olarak klinik ve laboratuvar parametrelerin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç:Primer hiperparatiroidizm (PHPT),dört paratiroid bezinin bir veya daha fazlasından aşırı paratiroid hormonu (PTH) salgılanmasıyla karakterize bir hastalıktır. Hastalık bir çok organ sistemini etkiler ve çeşitli semptomlara neden olur.Anormal paratiroid bezlerinin cerrahi olarak çıkarılması, hastalığın en etkili tedavi yötemidir.Bu çalışma,PHPT nedeniyle ameliyat edilen hastaların preoperatif ve postoperatif değişkenleri sunmayı amaçlamaktadır. Materyal ve Metod:Bu çalışmaya paratiroidektomi operasyonu geçiren 35 hasta dahil edilmiştir.Paratiroid adenom tanısı alan ve paratiroidektomi sonrası takipte olan hastalardan rutin kontroller sırasında bakılan biyokimyasal tetkikler ve antropometrik ölçümler ve kemik dansitometre değelendirilecektir.Aynı zamanda çalışmaya ultrasonografi ile bakılan karotis intima media kalınlığı ve transtorasik ekokardiyografi ile bakılan epikardiyal yağ doku kalınlığı dahil edilmiştir. BulgularPreoperatif ve postoperatif bakılan laboratuvar değerlerinde PTH,kalsiyum,fosfor ve 24 saat idrar değerlerinde anlamlı düzeyde fark saptandı(p<0.001).Antropometrik ölçümler ise operasyon öncesi ve sonrası istatistiksel olarak benzer bulundu(p:0.883).Paratiroidektomi yapılan hastalarda preoperatif döneme göre karotis intima media kalınlığında anlamlı düzeyde azalma tespit edildi(p<0.001).Epikardiyal yağ doku kalınlığında operasyon öncesi ve sonrası anlamlı bir fark saptanmadı(p:0,798). Postoperatif dönemde bakılan KIMK ve epikardiyal yağ doku kalınlıkları ile laboratuvar parametreleri arasında korelasyon saptanmadı. Sonuç:Paratiroidektomi sonrası KIMK düzeyinin anlamlı azaldığı tespit edildi.Postoperatif dönemde bakılan KIMK ile laboratuvar parametreleri arasında korelasyon saptanmadı
Herediter anjioödem hasta grubunda sesin objektif ve subjektif değerlendirilmesi
Amaç: Herediter anjioödem hastalığının kronik dönemde ses üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Necmettin Erbakan Üniversitesi(NEÜ) Meram Tıp Fakültesi Erişkin İmmünoloji ve Alerji Hastalıkları polikliniğinde herediter anjioödem hastalığı ile takipli 31 hasta ve ek hastalığı olmayan benzer yaş ve cinsiyet dağılımında 25 sağlıklı birey kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Sigara içenler, gastroözefageal reflü hastalığı olanlar, ses hastalığı olanlar , laringeal cerrahi öyküsü olan ve oral kavite, orofarenks, nazofarenks veya larenkste sesi etkileyebilecek patolojisi olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Değerlendirmeye alınan tüm hastalara ve kontrol grubuna ses handikap endeksi anketi, sesle ilgili yaşam kalite ölçeği ve reflü semptom endeksi anketleri yapıldı. Video endoskopi kayıtlarının tamamı 5.8 mm çapında, 19 cm uzunluğunda ve 70º açılı rijit Hopkins çubuk teleskop (Karl Storz, Tuttlingen, Almanya) ile yapıldı ve endoskopik kamera sistemi (Karl Storz TELE PACK Endovizyon Sistemi) ile kaydedildi. İşlem sırasında hastalar travmaya maruz bırakılmadı. Ses kaydı ve akustik analizler, çevresel gürültüden arındırılmış izole bir odada gerçekleştirildi. Kayıtlar, bir Audio-Technica model AT2005 dinamik mikrofon (Audio-Technica Productions, Western Hemisphere) kullanılarak sabit bir ağızdan mikrofona 15 cm mesafede elde edildi. Hastalardan 7 saniye boyunca 'a' sesli harfini telaffuz etmeleri istendi. Tüm akustik ölçümler Praat bilgisayar yazılımı kullanılarak yapıldı. Tüm hastaların akustik ses analizlerinde temel frekans (F0), formant frekans (F1, F2, F3 ve F4), frekans pertürbasyonu (jitter), genlik pertürbasyonu (shimmer) ve Gürültü-Harmonik Oranı (NHR) parametreleri değerlendirildi. Bulgular: Hasta grubunun %61,30'u (n=19), kontrol grubunun %60,00'ı (n=15) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 41,19±12,82 yıl, kontrol grubunun ise 40,08±8,99 yıldı. Hasta grubunun vücut kitle indeksi (BMI) 28,43±6,41 kg/m2 iken kontrol grubunun 28,95±2,62 kg/m2 olarak belirlendi. Hasta ve kontrol grubu arasında cinsiyet, yaş ve BMI dağılımları istatistiksel olarak benzer tespit edildi. Hastaların %67,70'i (n=21) Tip 1, %32,30'u (n=10) Tip 2 herediter anjoödem grubundaydı. Nefes darlığı, yutma güçlüğü, ses kısıklığı, boğazda dolgunluk hissi gibi larenks semptomları hastaların %61,30'unda (n=19) olduğu kaydedildi. Hastaların larenks atak sayısı ortalaması 6,68±11,94 olarak tespit edildi. Hasta VHI, Hasta VQI ve hasta reflü değerleri hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p değerleri sırasıyla; p=0,007; p=0,001; p<0,001). Diğer akustik parametrelerin hasta ve kontrol grupları arasında dağılımı benzerdi (p>0,05). Hasta reflü değeri atak sayısı 5 ve üzerinde olan grupta istatistiksel olarak daha yüksek tespit edildi. (p=0,018). Sonuç: Çalışmamızda herediter anjioödem hastalığında reflünün daha sık izlendiği ancak herediter anjioödem hastalığının kronik dönemde ses objektif parametreleri üzerine kalıcı etkisinin olmadığı gösterilmiştir. Atak sayısı arttıkça reflü şikayetlerinin arttığı gözlenmiştir.
HER2 pozitif meme kanseri tanısı ile neoadjuvan kemoterapi + trastuzumab ve kemoterapi + trastuzumab + pertuzumab almış hastaların patolojik tam yanıt, hastalıksız sağkalım ve genel sağkalım sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser olup kanser ile ilişkili ölümler arasında ikinci sırada yer almaktadır. Son yıllarda meme kanserinin tedavisi ile ilişkili yeni tedavi modalitelerinin gelişmesi meme kanserine bağlı ölüm oranlarını azaltmıştır. Neoadjuvan kemoterapi (NAKT) lokal ileri meme kanserinde standart tedavidir. NAKT'ye patolojik tam yanıt (pCR) elde etmek giderek önemli hale gelmiştir. Bu durumu öngörmek için çeşitli klinik ve patolojik belirteçler araştırılmıştır. HER2 pozitif hastalarda kemoterapiye anti-HER2 tedavilerin eklenmesiyle onkolojik sonuçlarda iyileşme görülmüştür. Özellikle pertuzumab eklenmesinin pCR'yi artırdığı gösterilmiştir. Bu çalışmada kliniğimizde HER2 pozitif meme kanseri tanısı ile NAKT+trastuzumab ve NAKT+trastuzumab+pertuzumab almış hastaların pCR, hastalıksız sağkalım (DFS), genel sağkalım (OS) sonuçlarının karşılaştırılması ve pCR'yi predikte eden faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniği'ne 2011-2023 yılları arasında başvuran, HER2 pozitif meme kanseri tanısı ile neoadjuvan tedavi alan ve tedavi sonrası opere edilen 102 hasta dahil edildi. Hastaların tıbbi kayıtlarından elde edilen klinik, demografik ve patolojik özellikleri retrospektif olarak incelendi. Hastalar, aldıkları neoadjuvan tedaviye göre; NAKT rejimi yanında tek başına trastuzumab ve trastuzumab+pertuzumab olacak şekilde gruplandırıldı. İki grup arasında pCR, DFS, OS ve pCR üzerine etkili faktörler istatistiksel analizle değerlendirildi. Ayrıca, NAKT+anti-HER2 tedavi almış tüm hastalarda elde edilen pCR durumuna göre DFS ve OS karşılaştırıldı. Sağkalım analizleri Kaplan-Meier yöntemi kullanılarak elde edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 102 hastanın yaş ortalaması 50,43 (27-74) olup tamamı kadındı. Hastaların %40,2'si postmenopozal, %59,8'i evre 3, %91,2'si lokal ileri evredeydi. Tüm grupta %41,2 olan pCR, NAKT'ye yalnızca trastuzumab eklenen grupta %39,5 iken trastuzumab+pertuzumab eklenen grupta %42,4'tü. Hormon reseptörü (HR) negatifliği, moleküler tipin ER-PR-HER2+ olması ve klinik N evresinin 0-1 olması pCR'nin prediktörleriydi (p<0,05). 3 yıllık OS oranı bu iki grupta sırasıyla %92,2 ve %97,7 idi. Median DFS, NAKT+trastuzumab alanlarda 90,3 ay iken NAKT+trastuzumab+pertuzumab alanlarda henüz medyana ulaşılmamıştı. Ayrıca, NAKT+anti-HER2 tedavi ile pCR elde edilen ve edilmeyen tüm hastalar karşılaştırıldığında, pCR olanlarda olmayanlara göre OS'de anlamlı olmasa da artış saptandı (92,6 ay vs 80,5 ay, p=0,41). Sonuç: HER2 pozitif meme kanserinde NAKT+trastuzumabın yanına pertuzumab eklenmesi pCR, DFS ve OS'yi artırır. HR negatifliği ve klinik N evresinin 0-1 olması pCR'nin bağımsız prediktörleridir. Bu klinik ve patolojik özelliklerle pCR öngörülebilir, DFS ve OS oranlarında artış sağlanarak prognoz iyileştirilebilir. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, neoadjuvan kemoterapi, pertuzumab, patolojik tam yanıt, sağkalım
Konya ilinde geriatrik yaş grubunda sarkopeni sıklığı çalışması
Amaç: Sarkopeni özellikle yaşlı nüfusta görülen düşme, günlük yaşam fonksiyonlarını yerine getirmede zorlanma, kırılganlık ve mortalite gibi kötü sonuçlarla ilişkili geriatrik bir sendromdur. Özellikle kas kütlesi kaybı, kas gücü kaybı ve fonksiyonel kapasitede azalma ile ortaya çıkar. Yaşlı nüfusun giderek artması sarkopeninin de giderek önemli bir halk sağlığı sorunu olmasına neden olmaktadır. Çalışmamızda geriatrik yaş grubunda sarkopeni sıklığınının belirlenmesini, sarkopeninin günlük pratikte kullanılan labaratuvar değerleriyle, ek hastalıklarla ilişkisini belirlemeyi amaçladık. Yöntem: Kasım 2022 ile Haziran 2023 arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Kliniğine başvurmuş olan 65 yaş üzerinde toplam 40 hasta dahil edildi. Çalışmamıza sağlıklı kontrol grubu dahil edilmemiştir. Bu çalışmaya ileri derecede kalp yetmezliği, ileri derecede KOAH, geçirilmiş SVO, malignite tanısı olan hastalar dahil edilmedi. Hastaların demografik verileri, takipli olduğu kronik hastalıkları, kullandığı medikal tedaviler kaydedildi. 65 yaş üstü yaş grubunda rutin olarak görülen ve takibi yapılan hemoglobin, glukoz, albümin, lipit paneli, kreatin, üre, TSH, kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz, B12 ve D vitamini düzeyleri kaydedildi. Hastaların antropometrik ölçümleri açısından boy ve kilo ölçümleri yapıldı. Vücut ağırlığının boy uzunluğunun karesine bölünmesi (kg/m²) ile vücut kitle indeksi (BMI) hesaplandı. Tüm hastaların kas kütlesi ve kemik mineral yoğunluklarının tespiti açısından Necmettin Erbakan üniversitesi Meram Tıp fakültesinde bulunan PRIMUS DEXA cihazıyla ölçüm yapıldı. Hastaların kas gücü ölçümleri Hand Held Dinamometre ile yapıldı. Çalışmaya alınan hastaların fonksiyonel kapasitelerinin değerlendirilmesi açısından hastalara 6 dk yürüme testi uygulandı. Bulgular: Çalışmaya katılan tüm hastaların yaş ortalaması 68,00 (67,00-71,50) görüldü. Hastaların %77,5' i (n=31) kadındı. Hastaların BMI ortalaması 29,41 ± 4,279 tespit edildi. En çok eşlik eden ek hastalık %77,5 ile (n=31) hipertansiyondu. Çalışmamızda sarkopeni kriterleri kullanılarak yapılan incelemede hastaların %60' ında (n=24) sarkopeni olduğu tespit edildi. Sarkopenisi olan grupta BMI anlamlı yüksek bulundu. (p=0,014) Yapılan bu karşılaştırmada yine sarkopenisi olan grupta fosfor da anlamlı şekilde yüksek bulundu. Toplam kemik mineral indeksleri (KMI) değerleri sarkopenik olanlarda düşük izlendi. Sarkopenik grupta kas hacminin (kas kütlesi) toplam kiloya oranı anlamlı şekilde düşük bulundu. (p=0.001) Kadınlarda erkeklere göre daha fazla sarkopeni görüldü. (p=0,000) Osteoporozu olanlar ve olmayanlar karşılaştırıldığında osteoporoz tanısı olan grupta sarkopeni görülme olasılığı anlamlı olarak yüksek görüldü. (p=0,064) Sarkopenisi olan gruplarda D vitamini, B12 vitamini düşüklüğünün ve aneminin prognozu kötüleştirdiği gösterildi. Hasta yaşı, BMI, albümin, kreatinin, üre, fosfor, vitamin D, ALP, B12, lomber ve femur boyun T skorları gibi sarkopeniyi etkilemesi beklenen değerler kullanılarak sarkopeniyi etkileyip etkilemediğinin ya da ne kadar etkilediğinin değerlendirilmesi için çok değişkenli doğrusal regresyon analizi yapıldı. Beta=0.702, t(19) = 3.34, p=0.003, pr2 = 0.37 . T skorunun 1 kat artışı sarkopeniyi 0.7 kat artırmakta görüldü. Sonuç: Sarkopeni öncelikle yaşlılıkla birlikte ortaya çıkan, birçok faktörden etkilenen, kötü sonuçlarla ilişkili, önemi giderek artan bir sağlık sorunudur. Bu sağlık sorununun tanınması, riskli popülasyonda uygun yöntemler kullanılarak tarama yapılması sarkopeninin yol açtığı morbidite ve mortalitenin engellenmesinde önemli yere sahiptir.
Sistemik lupus eritematozus'lu hastalarda subklinik ateroskleroz ve sindekan-4 düzeyinin ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Sistemik Lupus Eritematozus (SLE), kronik inflamatuvar otoimmun bir hastalıktır. SLE hastalarında oluştuğu bilinen subklinik ateroskleroz süreci ile hastalık aktivitesini karşılaştırmak için karotis intima media kalınlığı (CIMT), hastalık aktivite indeksi (SLEDAI) ve sindekan 4 düzeyleri ile ilişkisini sağlıklı gönüllüler ile kıyaslayarak incelemeye çalıştık. Materyal ve Metod: Romatoloji polikliniğine başvuran 18 yaş üstü, bilinen başka sistemik hastalığı olmayan 65 SLE hastası ve sağlıklı 65 gönüllü çalışmaya dahil edildi. ELISA yöntemiyle sindekan-4 düzeyleri çalışıldı. Hasta ve kontrol grubunun karotis intima media kalınlıkları ölçüldü. Hastaların SLE hastalık aktivite indeksi (SLEDAI), hasta ve kontrol grubunun sosyodemografik ve laboratuvar verileri istastistik programına (SPSS) kaydedilerek veriler analiz edildi. Bulgular: Hasta grubunun sindekan-4 değeri (8.211±9.069) ile kontrol gurubunun sindekan-4 değeri (26.221±24.653) (p=0.000)'ne kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu.. Hasta grubunun CIMT değeri (0.558±0.116) ile kontrol gurubunun CIMT değeri (0.49±0.117) (p=0.001), arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık vardı. Sindekan 4 ve CIMT arasında anlamlı bir korelasyon saptandı (p<0.05). Sindekan 4 düzeyi ile beden kitle indeksi (BMI) arasında anlamlı bir korelasyon saptandı (p<0.05). Hasta grubunun sindekan 4 düzeyleri ile hastalık aktivite indeksi (SLEDAI) arasında anlamlı bir korelasyon saptandı (p<0.05). Yine hasta grubunda CIMT ve SLEDAİ arasında anlamlı bir korelasyon saptandı (p<0.05). Sonuç: Subklinik aterosklerozun önemli bir göstergesi olan karotis intima media kalınlığının bizim hasta grubumuzda kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olmasına rağmen, Sindekan-4 düzeylerinin aterosklerozu öngörmede güvenilir olmadığını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Ateroskleroz, BMI, CIMT, Sindekan-4, SLE, SLEDAI
Romatoid artrit tanılı hastalarda sistemik immün inflamasyon indeksi ile hastalık aktivasyonu arasındaki ilişkiyi hesaplama
Amaç: Romatoid Artrit kronik, otoimmün, inflamatuar romatizmal bir hastalıktır. Sistemik immün inflamasyon indeksi (SII) inflamasyonla ilişkili hastalıklarda prognostik bir faktör olduğu gösterilen bir belirteçtir. Çalışmamızda Romatoid Artrit tanılı hastalarda atak ve remisyon dönemlerinde iken SII değerlerini hesaplayarak hastalık aktivasyonu ile ilişkisini incelemeyi amaçladık. Yöntem: Çalışmamız için N.E.Ü. Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Romatoloji Kliniği'ne başvurmuş 18-75 yaş arasında, ek hastalığı olmayan, romatoid artrit tanılı hastalar belirlendi. Romatoid artrit aktivite indeksi DAS28-ESH≥2.6 olanlar atakta, <2.6 olanlar remisyonda kabul edilerek, çalışma grubu için 30'u atakta 30'u remisyonda olmak üzere toplam 60 hasta çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubu için 30 sağlıklı gönüllü alındı. Katılımcılarda eritrosit sedimantasyon hızı, C-reaktif protein, hemogramda nötrofil, platelet, lenfosit değerleri incelenip nötrofil ve platelet değerlerinin çarpımı lenfosit değerlerine bölünerek "sistemik immün inflamasyon indeksi" hesaplandı. Gruplar, belirtilen laboratuvar değerleri ve sistemik immün inflamasyon indeksi bakımından karşılaştırıldı. İstatiksel analizde SPSS versiyon 22.0 kullanıldı. p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen grupların demografik verileri karşılaştırıldığında yaş ve cinsiyet bakımından anlamlı farklılık saptanmamıştır. RA atak ve RA remisyon grubu karşılaştırıldığında SII, NEU değerleri RA atak grubunda anlamlı olarak yüksekken PLT ve LYM değerlerinde anlamlı farklılık saptanmadı (SII için p:0,000, NEU için 0,003, PLT için p:0,191, LYM için p:0,109). RA atak grubu sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ise SII, NEU, PLT değerleri yine atak grubunda istatistiksel olarak anlamlı yüksekken LYM değerlerinde anlamlı farklılık saptanmadı (SII için p:0,000, NEU için p:0,000, PLT için p:0,000, LYM için p:0,069). RA remisyon grubu sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ise SII, PLT değerleri remisyon grubunda anlamlı olarak yüksekken NEU ve LYM değerleri arasındaki farklar anlamlı değildi (SII için p:0,041, NEU için p:0,246, LYM için p:0,723, PLT için p:0,025). Sonuç: SII değeri RA atak hastalarında remisyon ve sağlıklı popülasyona göre daha yüksektir. SII değeri remisyondaki hastalarda sağlıklı popülasyona göre daha yüksektir. SII değeri RA'da hastalık aktivitesinin belirlenmesinde kullanılabilir.
Yaygın büyük B hücreli lenfoma tanılı hastalarda, CD30 pozitifliğinin klinik bulgularla ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Yaygın Büyük B Hücreli Lenfoma (YBBHL) tanılı hastalarda, CD30 pozitifliğinin klinik bulgular ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışmamızda Ocak 2005-Kasım 2022 tarihleri arasındaki Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji kliniğine başvuran YBBHL tanısı ile takip ve tedavi edilen hastalar incelendi. Hastaların tanı anındaki demografik özellikleri, temel laboratuvar bulguları, hastalık evresi ve hastalığa özel risk skorlaması ve hastalığın tutulum bölgeleri kaydedildi. Öte yandan ilk uygulanan tedavi rejimi, ilk tedaviye yanıtı, tanı sonrası takiplerinde progresyon durumu, otolog ya da allojenik kök hücre transplantasyon öyküsü ve sağ kalım durumları değerlendirildi. Hastalar tanı anındaki preparatlardaki immunhistokimyasal boyanma özelliğine göre CD30 pozitif ve negatif olmak üzere iki gruba ayrıldı ve iki grup tanı anındaki özellikleri, progresyon ve sağ kalım açısından açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza 111 hasta dahil edildi. Hastaların 18'i CD30(+), 93'ü CD30 (-)'ti. CD30(+)'lerde kalsiyum değeri medyan 8,8 mmol/L iken CD30 (-)'lerde 9,2 mmol/L olup CD30(-) hastalarda istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p:0,013). Tahmini medyan toplam sağ kalım (TSK), CD30 (+) hastalarda istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte düşük bulundu (36,9 aya karşın 100,9 ay, p:0,155). Tahmini medyan progresyonsuz sağ kalım (PSK)'da CD30 (+) hastalarda istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte düşüktü (37 aya karşın 100,9 ay, p:0,849). 2 yıllık TSK sırayla CD30(+) ve (-) vi hastalarda %70'e karşın %84, 3 yıllık TSK ise %42'ye karşın %67 oranında bulundu. İki yıllık PSK ise sırayla %50'ye %80 oranında hesaplandı. Beş yıllık PSK CD30(+) hasta grubunda hesaplanamazken, CD30(-)'lerde %60 bulundu. Sonuç: Çalışmamız YBBHL CD30(-) hasta grubunda kalsiyum anlamlı yüksek bulundu. Literatürde yeterli veri olmaması, serum kalsiyum ile CD30'u karşılaştıran daha fazla çalışma gereksinimini ortaya koymuştur. Toplam ve progresyonsuz sağ kalım ile CD30 arasında anlamlı farklılık bulunmadı. YBBHL CD30(+) ve (-) hastalarının epidemiyolojik bulguları, laboratuvar, klinik özellikleri ve sağ kalım sonuçları karşılaştırıldığında bulunan benzerlik ve farklılıkların, CD30(+) hastalara yaklaşım ve tedavilerinin farklı olması gerektiği konusundan tam bir ilişki ortaya koyamazken; daha kapsamlı çalışmalar yapılması gerektiği konusunda fikir vericidir
Renal biyopsi ile amiloidoz tanısı alan hastalarda renal ve hasta prognozunun değerlendirilmesi
Amaç: Böbrek, amiloidozdan en sık etkilenen organ olup, amiloidozda hasta sağkalımı açısından büyük öneme sahiptir. Çalışmamızda biyopsi ile renal amiloidoz tanısı almış hastaların renal ve hasta sağkalımlarına etkili olabilecek faktörlerin incelenmesi amaçlandı. Yöntem: 2012-2021 yılları arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinde yapılmış böbrek biyopsilerinde amiloidoz tanısı almış hastaların klinik ve laboratuvar bulguları retrospektif olarak incelendi. Primer veya sekonder nedenler amiloidoz etiyolojileri incelenerek ortaya konuldu. Hastaların yaş, cinsiyet, biyopsi tarihi, ek hastalıkları, kolşisin kullanımı, hemodiyaliz tedavisi alma durumu, hemodiyaliz tedavisi alıyorsa hemodiyalize geçiş süreleri, takiplerinde sağ/exitus durumları, kreatinin, ürik asit, serum total protein, serum albümin, C reaktif protein, 24 saatlik idrarda proteinüri değerleri kaydedilerek R 4.2.2 ve SPSS 26.0 (Statistical Package for Social Sciences) paket programları kullanılarak istatistiksel değerlendirmeye alındı. Ki kare, bağımsız örneklem T, Mann Whitney U testleri, Pearson korelasyonları, karma etki modelleri kullanıldı. Sağ kalım analizi ve prognostik faktörlerin tayininde Cox regresyon analizleri kullanıldı. Bulgular: Hastaların ortalama takip süresi 44,90 ±32,24 ay olarak belirlendi. Primer amiloidoz ile takipli hastaların renal (p=0,004) ve genel sağkalımlarının (p=0,052) daha kötü olduğu görüldü. Primer amiloidoz ile takipli hastaların hemodiyalize ortalama geçiş süreleri sekonderlere göre anlamlı derecede kısaydı (p=0,009). Hastaların tanı anında yaşının fazla olması (p=0,017), kreatinin değerinin yüksek olması (p=0,002) ve albümin değerinin düşük olması (p=0,01) renal survival açısından kötü prognostik faktör olarak bulundu. Tanı anında yaşı fazla olan grubun mortalitesinin daha fazla olduğu görüldü (p=0,005). Sekonder amiloidoz ile takipli hastaların kolşisin kullanımlarının renal sağkalımı (p=0,96) ve mortaliteyi (p=0,13) anlamlı ölçüde etkilemediği görüldü. Takiplerinde hemodiyaliz programına alınan hastaların mortalite oranı anlamlı ölçüde yüksek bulundu (p=0,01). Sonuç: Çalışma sonunda primer amiloidozun renal sağkalım ve mortalite açısından daha kötü olduğunu, tanı anındaki yaşın daha düşük olmasının renal ve hasta sağkalımında olumlu prognostik faktör olduğunu bulduk. Tanı anındaki serum albümin yüksekliğinin böbrek sağkalımını göstermede olumlu prognostik faktör olduğunu belirledik. Sekonder amiloidoz hastalarında kolşisin kullanımının renal sağkalımı ve mortaliteyi anlamlı derecede etkilemediğini bulduk. Ayrıca amiloidozda böbrek sağkalımının mortaliteyi etkilediği sonucuna ulaştık. Anahtar kelimeler: Amiloidoz, Renal sağkalım, Renal amiloidoz prognozu
Hemodiyaliz hastalarında aterojenik plazma indeksinin (logtrigliserid/HDL) kardiyovasküler hastalıklarla ilişkisi
Amaç: Dislipidemi ve kardiyovasküler hastalıklar arasındaki ilişki genel popülasyonda oldukça iyi bilinmesine rağmen, diyaliz hastalarında kanıtlar tartışmalıdır.Bu çalışmada amacımız, hemodiyaliz hastalarında aterojenik plazma indeksinin [log (TG/HDL-K) oranı] kardiyovasküler hastalıklarla ilişkisini değerlendirmektir. Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Konya Şehir Hastanesi Hemodiyaliz Ünitesi'nde rutin hemodiyalize giren 18 yaş üstü toplam 150 hastada retrospektif çalışma yapıldı. Antihiperlipidemik ajan kullanan hastalar çalışmanın dışında bırakıldı. Hastane otomasyon sistemleri ve hasta dosyaları taranarak veriler elde edildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen hastaların %57,30'i (n=86) erkek idi. Tüm hastaların yaş ortalaması 51,84±17,48, VKİ ortalaması 24,28 ±4,56 kg/m2, hemodiyaliz süresi ortalaması 56,61 ± 49,62 ay olarak tespit edildi. Hastaların %48,7'si (n=73) sigara kullandığını belirtti. Hastaların %74,7'sinde (n=112) hipertansiyon, %27,3'ünde (n=41) diyabetes mellitus, %13,3'ünde (n=20) koroner arter hastalığı mevcuttu. Kardiyovasküler hastalık görülme oranı %25,3 (n=38) olarak tespit edildi. Hastaların HDL ortalaması 40,16 ± 13,07 mg/dl, TG ortalaması 147,92 ± 75,22 mg/dl, AIP index ortalaması ise 0,17 ± 0,30 olarak belirlendi. Hastaların cinsiyete göre vücut kitle indeksi gruplarının dağılımında istatistiki olarak anlamlı düzeyde fark tespit edildi (p=0,035). Bu fark erkeklerde kilolu (VKİ=≥25,0-29,9 kg/m 2) hasta oranının kadınlara göre daha düşük olmasından kaynaklanmaktaydı. Kadınlarda sigara kullanım oranı erkek hastalara göre istatistiki olarak anlamlı düzeyde düşük belirlendi(p<0,001). HDL ve total kolesterol düzeyleri kadın hastalarda erkeklere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi (p değerleri sırasıyla; p=0,012; p=0,025). Hastaların AIP index düzeylerinin VKİ gruplarına göre dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark bulundu (p=0,046). Bu fark vücut kitle indeksi <18,5 kg/m2 olan hasta grubunda, vücut kitle indeksi ≥30,0 kg/m 2 olan hasta grubuna göre düşük olmasından kaynaklanmaktaydı (p<0,05). Sigara kullanan hastalarda sigara kullanmayan hastalara göre AIP düzeyi istatistiki olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi(p<0,001). Kan lipit parametrelerinden HDL ve trigliserit düzeyi kardiyovasküler hastalık bulunan hastalarda kardiyovasküler hastalık bulunmayan hastalara kıyasla daha yüksek kaydedildi. Fakat istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık tespit edilmedi (p>0,05). Çalışmamızda hastalar AIP index düzeylerine göre üç gruba ayrıldı. (AIP <0,11; düşük risk, 0,11-0,21; orta risk, >0,21 yüksek risk) Hastaların 60'ının AIP indeks düzeyi <0,11; 23'ünün AIP index düzeyi 0,11-0,21 aralığında; 67'sinin AIP index düzeyi ise >0,21 olarak kaydedildi. 38 hasta kardiyovasküler hastalık geçirmiş olarak tespit edildi ve bunların 17'i AIP indeksine göre düşük riskli grupta, 4'ü orta riskli grupta ve 17'ü yüksek riskli gruptaydı. Yani AIP indeksine göre kardiyovasküler hastalık geçirmiş olan hemodiyaliz hastaları U şeklinde bir dağılım göstermekteydi. Fakat bu istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç: AIP, kardiyovasküler hastalıkların göstergesi olabilecek basit, tekrarlanabilir ve düşük maliyetli bir parametre olmasına karşın HD hastalarında bu biyobelirtecin kullanılabilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Bu nedenle, gelecekteki çalışmaların HD hastalarına özgü risk faktörlerini belirlemeye odaklanması ve bu hastalarda kötü sonuçlardan sorumlu olan altta yatan mekanizmaları deşifre etmesi hayati önem taşımaktadır.