Hacettepe University
Discipline

Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı

Hacettepe University

972

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sağlıklı gebeliklerde fetal karaciğer, safra kesesi ve dalak boyutlarının araştırılması

Bu çalışmada 14-40 hafta arası sağlıklı gebelerde fetal karaciğer, dalak, safra kesesi boyutlarının araştırılması ve ultrasonografik ölçümlerle nomogramlarının oluşturulması amaçlandı. Bu amaçla 15.12.2023–31.07.2024 tarihleri arasında Trakya Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği perinatoloji polikliniğine başvuruda bulunan, kadın doğum servisinde takibi ve muayenesi yapılan 354 sağlıklı gebe obstetrik ultrasonografi ile değerlendirilerek fetal karaciğer, dalak ve safra kesesi boyutları aksiyel ve sagittal planlarda ölçüldü. Her organ için toplamda 5 ayrı ölçüm yapıldı. Yapılan ölçümler haftalık ortalama değer, 5., 50., ve 95. persantillerde incelenerek sonuçlar verildi. Gestasyonel haftanın karaciğer, dalak, safra kesesi ölçümleri üzerine etkileri istatistiksel olarak lineer regresyon analizi ile değerlendirildi ve her üç organ boyutunun da gestasyonel hafta ile orantılı olarak arttığı gösterildi. Elde edilen sonuçlara göre 50. persantilde fetal akciğer maturasyonu için önemli olan 34. hafta ve term gebelik haftası olan 37. haftada aksiyel planda fetal karaciğer çevresi ölçümleri sırasıyla 264,6 mm ve 270,6 mm; fetal dalak çevresi ise sırasıyla 90,6 mm ve 96,4 mm olarak bulundu. 34. ve 37. gebelik haftalarında aksiyel planda fetal safra kesesi çevresi de sırasıyla 42,9 mm ve 38,8 mm olarak ölçüldü. Sonuç olarak 14-40. gestasyonel haftalar arasında rutin obstetri pratiğinde de kullanılabileceğini düşündüğümüz, fetal karaciğer, dalak ve safra kesesi boyutlarına ait nomogramlar oluşturuldu.

Nilay Dönmez
Trakya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Premalign servikovaginal smear sonuçlarının kolposkopi ve leep ile korelasyon

Bu çalışmada, serviks kanseri taramasında smear, kolposkopi ve LEEP/konizasyon aşamalarından geçen hastaların patoloji sonuçlarını değerlendirilerek birbirleri arasındaki uyumluluk derecesini incelemek amaçlandı. Ocak 2010 - Aralık 2017 tarihleri arasında Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğimize başvuran LEEP işlemi uygulanmış 145 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların LEEP, kolposkopik biyopsi ve smear patoloji sonuçları arasındaki uyumluluk dereceleri retrospektif olarak incelendi. İstatistiksel analizler için İstatistiksel analizler için NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007 (Kaysville, Utah, USA) programı kullanıldı. Olguların yaş ortalaması 46.50 ± 9.14'tür. Çalışmaya katılan olguların %72.5'i en az iki defa doğum yapmış olup ortalama evlilik süresi 23.31±10,17 ve ortalama ilk cinsel ilişki yaşı 21±2.64 olarak saptanmıştır. Hastaların polikliniğe başvuru sebepleri incelendiğinde %16.6 oranla en sık postkoital kanama sebebiyle başvurduğu görülmüştür. HPV DNA sonucu pozitif olup LEEP ve kolposkopi yapılan hastaların patoloji sonuçları incelendiğinde %62.9'unda CIN 2+3 saptanmakla birlikte, bu oran oldukça anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. LEEP ve kolposkopi işlemi yapılan olguların histopatolojik sonuçları karşılaştırıldığında kolposkopi sonucu CIN 1 olan olguların %14.5'inde, CIN 2 olan olguların %35.2'sinde LEEP sonrasında da aynı histopatolojik sonuç ile karşılaşılmıştır. Dikkat çekici olarak kolposkopi sonrası lezyon saptanmayan olguların %2.8'inde CIN 1, %2.1'inde CIN 2+3 saptanıp, 1 olguda da invaziv karsinomla karşılaşılmıştır. Sonuç olarak, eksizyon tedavisi için uygun hastaların belirlenmesinde smear, kolposkopi ve LEEP birbirlerini bütünleyici olarak kullanılmalıdır. Bu yöntemlerin histopatolojik sonuçlarının klinik olarak korelasyonu önemlidir. Tek başına Pap smear testi veya kolposkopi, premalign lezyonları belirlemede yeterli olmamaktadır. Premalign lezyonların tespit edilmesinde kolposkopi eşliğinde yapılan biyopsinin güvenilir olduğu düşünülebilir. Ancak kesin tanı ve tedavi için servikal konizasyon yöntemi halen altın standart olarak kabul edilip hastalara bu yönde bilgi verilmesi uygun bir yönetim şekli olmalıdır. Dolayısıyla hastaların ihtiyaç durumunda eksizyon tedavisine yönlendirilmesi gerekmektedir.

İlke Özer Aslan
Tekirdağ Namık Kemal University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anormal uterin kanamalı hastalarda transvajinal ultrason ve histeroskopi bulgularının karşılaştırılması

Anormal uterin kanama tüm jinoloji nedenli hastane başvuruları arasında önemli bir yer tutmaktadır. Endometrial polipler ve submuköz leiomyomalar etiyolojide başlıca etkenlerden ikisidir. Tanıda kullanılan transvajinal ultrasonografi, ofis histeroskopi ve endometriyal örneklemenin etkinliklerinin karşılaştırılması, hasta değerlendirme stratejilerinin belirlenmesinde teorik alt yapı oluşturmaktadır. Çalışmamıza Eylül 2018 – Nisan 2022 Tarihleri arasında Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğine farklı sebeplerden dolayı başvuru yapan 666 hasta içinden anormal uterin kanama nedeniyle başvuran 367 sayısı kadarı dahil edildi. Bu hastalarda öncelikle transvajinal ultrasonografi ve takiben ofis histereskopi yapılması koşulu arandı. Bu hastalardan mevcut olanların endometriyal örnekleme sonuçları da toplandı. Patoloji sonuçları altın standart kabul edilerek, transvajinal ultrasonografi ve ofis histeroskopi yöntemlerinin sonuçlarıyla karşılaştırıldı. Ofis bulguları ile patoloji sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir uyum görülmemektedir (p=0,001; p<0,05).Ofis bulgularına göre olguların %9,0'unda (n=20) myom, %36,3'ünde (n=81) polip ve %54,7'sinde (n=122) istmosel/doğal saptanırken, patoloji sonucunda göre olguların %4,9'unda (n=11) myom, %86,13'inde (n=192) polip ve %9,0'unda (n=20) istmosel/doğal saptanmıştır.Ofis bulgularına göre myom saptanan 20 olgunun, patolojide sadece 6'sında myom saptanırken, 12'sinde polip ve 2'sinde istmosel/doğal saptanmıştır. Ofis bulgularına göre polip saptanan 81 olgunun, patolojide sadece 73'ünde polip saptanırken, 2'sinde myom ve 6'sında istmosel/doğal saptanmıştır. Ofis bulgularına göre istmosel/doğal saptanan 122 olgunun, patolojide sadece 12'sinde istmosel/doğal saptanırken, 3'ünde myom ve 107'sinde polip saptanmıştır. Ofis bulguları sonucu ile patoloji sonucu myom görülme oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir uyum görülmektedir (p=0,064; p>0,05); iki sonuç arasındaki uyum düzeyi 0,345 olarak saptanmıştır (Kappa uyum katsayısı: 0,345; p=0,001; p<0,05). Ofis bulgularına göre olguların %9,0'unda (n=20) myom saptanırken, patoloji sonucunda göre olguların %4,9'unda (n=11) myom saptanmıştır. Ofis bulgularına göre myom saptanan 20 olgunun, patoloji sonucuna göre sadece 6'sında myom saptanırken, 14'ünde myom saptanmamıştır. Ofis bulgularına göre myom saptanmayan 203 olgunun, patoloji sonucuna göre sadece 198'inde myom saptanmazken, 5'inde myom saptanmıştır. Buna göre testin duyarlılığı %30,00; özgüllüğü %97,54; pozitif kestirim değeri %54,55; negatif kestirim değeri %93,40 ve doğruluğu 91,48 olarak saptanmıştır. Ofis bulguları sonucu ile patoloji sonucu polip görülme oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir uyum görülmemektedir (p=0,001; p<0,05); iki sonuç arasındaki uyum düzeyi 0,049 olarak saptanmıştır (Kappa uyum katsayısı: 0,049; p=0,224; p>0,05). Ofis bulgularına göre olguların %36,3'ünde (n=81) polip saptanırken, patoloji sonucunda göre olguların %86,1'inde (n=192) polip saptanmıştır. Ofis bulgularına göre polip saptanan 81 olgunun, patoloji sonucuna göre sadece 73'ünde polip saptanırken, 8'inde polip saptanmamıştır. Ofis bulgularına göre polip saptanmayan 142 olgunun, patoloji sonucuna göre sadece 23'ünde polip saptanmazken, 119'unda polip saptanmıştır. Buna göre testin duyarlılığı %90,12; özgüllüğü %16,20; pozitif kestirim değeri %38,02; negatif kestirim değeri %74,19 ve doğruluğu 43,05 olarak saptanmıştır. Sonuçlar değerlendirildiğinde yöntemlerin patoloji ile uyumlulukları literatürdeki örneklere göre daha düşük çıkmıştır. Bunda kullanılan yöntemlerin pek çok farklı kişi ve cihaz ile uygulanması, ultrasonografi cihazlarının kalitesi, bazı yassı poliplerin atlanması, 3D, doppler veya salin infüzyon sonografi yöntemlerinin uygulanmamış olması gösterilebilir. Çalışmamız sonrasında benzer koşullara sahip eğitim öğretim kliniklerinde anormal uterin kanamanın değerlendirilmesinde yöntemlere bütüncül olarak yaklaşılması gerekliliği çıkarımında bulunmaktayız. Anahtar Kelimeler: Anormal Uterin Kanama, Histeroskopi, Transvajinal Ultrasonografi

HemorajilerHisteroskopiUltrasonografi+1
Mehmet Veysel Arın
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizdeki oral glukoz tolerans testi (OGTT) bozukluğı olan gebelerde doğum ağırlığı ve doğum şekli arasındaki ilişki

Bu çalışma Namık Kemal Üniversitesi Girişimsel olmayan klinik araştırmalar Etik Kurulunun 28.06.2022 tarihli ve 2022.118.06.08 protokol numaralı kararından sonra Helsinki deklorasyonu kuralları gözetilerek yapılmıştır. Ocak2018-Mart 2022 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Uygulama m ve Araştırma Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Gebe Polikliniğe gelen 24. ve 28. Gebelik haftalarındaki Oral Glükoz Tolerans Testi yapılması için başvuran toplam 128 hastadan OGTT yüksek olarak değerlendirilmiş 64 hasta ve Oral Glükoz Tolerans Testi normal gelmiş kontrol grupta olan 64 hasta dahil edilerek doğum şekli ve doğum ağırlığı arasında ilişkinin araştırılması için retrospektif yapılmış bir çalışmadır. Yapılmış çalışmada OGTT normal gelen grubun yaş ortalaması daha düşük iken, OGTT yüksek gelen grubun yaş ortalaması, daha yüksek olarak görüldü. Normal grubun doğum ağırlıkları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır.Araştırmamızda OGTT yüksek gelmiş hastalarımızın uygun tedavi alıp-almamaları sorulmadığı için bu verilerin gelecekte yapılacak olan araştırmalarda tartışılması gerekmektedir.Normal grubun doğum haftaları ortalaması 38,37±2,74 hf iken, OGTT grubun ortalaması 37,24±2,75 hf olarak izledik. Gruplara göre doğum haftaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,022; p<0,05). OGTT grubun doğum haftaları, normal gruptan daha düşük olduğu izlendi.Ayrıntılı olarak incelendiğinde; doğum haftalarındaki 1 birimlik artış, OGTT riskini 1,132 katına düşürmekte olduğunu gördük.Gruplara göre doğum şekilleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadığı izlendi..Doğum haftası ile doğum ağırlığı arasında pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı iyi düzeyde ilişki saptandığı görüldü. (r=0,782; p<0,01)..Doğum ağırlığı ve doğum haftası ölçümleri OGTT varlığı için bağımsız risk faktörüdür..Gruplara göre doğum ağırlıkları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Anahtar kelimeler:GDM,OGTT,Makrozomi

Diabet-gebelik sırasındaDoğumDoğum ağırlığı+3
Sevil Bayramzade
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrium kanserinde sağkalım ve ilişkili faktörler

Endometrium kanseri gelişmiş ülkelerde en sık görülen jinekolojik malignitedir. Obezite ve beklenen yaşam süresinin artmasıyla endometrium kanserinin prevelansının artması beklenmektedir. Bu çalışmada endometrium kanseri tanısı alan hastaların, hastalıksız sağkalım ve genel sağkalımı incelenmiş olup sağkalımı etkilediği bilinen evre, myometrial invazyon, lenf nodu metastazı gibi klasik prognostik verilerin yanı sıra immün boyama sonuçlarıyla ilişkisi araştırılmıştır. Ayrıca bu faktörlerin ve sağkalımın adjuvan tedavi ile ilişkisi araştırılmıştır. Bu çalışmada 2018-2022 yılları arası kliniğimizde takibi ve tedavisi gerçekleştirilen endometrium kanseri tanılı hastalar dahil edilmiştir. Hastalara evreleme amacıyla cerrahi uygulanmış olup, rutin olarak histerektomi ve salpingo-ooferektomi ve pelvik-paraaortik lenf nodu disseksiyonu gerçekleştirilmiştir. İleri yaş, diyabetes mellitus, myometrial invazyon derinliği, tümör çapı, servikal invazyon varlığı, tümör evresi, tümörün histolojik grade'i, pelvik – paraaortik lenf nodu metastazı, p53 ekspresyon bozukluğu, MLH-1 ekspresyon kaybı, MSH- 2 ekspresyon kaybı, adjuvan kemoterapi tedavisi ile sağkalım arasında istatistiksel anlamlı ilişki tespit edilmiştir. Ek hastalık olması, lenfadenektomi yapılmasının, lenfovasküler invazyon varlığı, MSH-6 ekspresyon kaybı, PMS2 ekspresyon kaybı, adjuvan brakiterapi ve adjuvan radyoterapi tedavisi uygulanmasının sağkalım ve nüksle anlamlı ilişkisi saptanmamıştır. Dünya Sağlık Örgütü'nün 2020 yılında yayınladığı sınıflamaya göre endometrium kanserinde moleküler belirteçlerin prognozu belirlemede yeri artmaktadır. Bu çalışmada, klasik prognostik faktörlerle birlikte moleküler belirteçleri ve adjuvan tedavi yöntemlerinin de sağkalımla ilişkisi incelenmiş ve sağkalımı etkileyen faktörler tespit edilmeye çalışılmıştır. Yeni moleküler parametrelerin klasik paremetrelerle birlikte incelenerek prognoz tayini yapılabilmekte ve adjuvan tedavi bunlara dayanarak ayarlanabilmektedir. Bu perspektiften yola çıkılarak endometrial kanserin yönetimi giderek daha minimal invazif ve daha basit cerrahi yöntemler ile yönetilebilir hale gelmektedir. Bu nedenle benzer çalışmaların daha fazla yapılmasına ve bunların derlenmesine ihtiyaç vardır.

Endometrial hiperplaziEndometrial neoplazmlarNeoplazmlar+1
Bahadır Alper Sargın
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde son beş yılda prenatal anöploidi taraması yapılan gebelerin postnatal bebeklerinde anomali görülme insidansının değerlendirilmesi

Çalışmamızda kliniğimize son beş yıl içinde başvuran prenatal anöploidi taraması yapılan gebelerin anomali görülme sıklığının ve bununla ilişkili maternal ve neonatal sonuçların araştırılması amaçlanmıştır 01.07.2017 ile 01.07.2022 tarihleri arasında hastanemize başvuran tamamı gebe olmak üzere toplam 542 olguyla çalışmamıza dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan gebelerin prenatal fetal anöploidi tarama sonuçları, bu sonuçlara göre amniosentez yapılan gebeler ve maternal sonuçları ve bebeklerde kromozomal anöploidi saptanma oranları retrospektif olarak incelenmiştir. İkili tarama testine göre olguların %22,4'ünün (n=121); üçlü tarama testine göre ise olguların %11,8'inin (n=6) kromozomal anöploidi açısından yüksek riskli olduğu görülmüştür. İkili tarama testinde yüksek riskli görülen 2 bebekte kromozomal anöploidi, düşük risk görülen 1 bebekte kromozomal anöploidi izlenmiştir (p=0,534). Araştırmaya katılan 199 olguya amniosentez önerilmiş ve bu olguların %17,6'sı (n=35) kabul etmiş ve amniosentez yapılanlar arasında %1,8'inin (n=3) test sonucunda kromozomal anöploidi saptanmıştır. Anöploidi saptanan 2 gebelik ailelerin istemi ile termine edilmiştir. Tarama testleri sonucunda yüksek risk saptanan olguların tanı testlerini yaptırma oranlarının da incelendiği çalışmamızda tanı testi yaptırmak istemeyen olgulara yapılan tarama testlerinin gebelerde oluşturabileceği kaygıyı ve yapılan çalışmalarda prenatal tarama testi yaptıran gebelerdeki kaygı düzeylerinin daha yüksek olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda; tarama testi konusunda toplumun yeterli bilgilendirilmesi oldukça önemlidir. Postnatal bebeklerin yoğun bakım ünitesinde yatış ihtiyacı durumuna göre PAPP-A ve ß-hCG ölçüm değerlerinin karşılaştırılmasında,bebeklerin yoğun bakım ihtiyacı ile katılımcıların PAPP-A değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır(p>0,05). Olguların ß-hCG ölçüm değerleri ile APGAR 1.dk skorları arasında negatif yönlü (BHCG arttıkça, APGAR azalan) istatistiksel olarak çok zayıf düzeyde anlamlı ilişki saptanmıştır (r=0,160; p=0,022; p<0,05). Olguların PAPP-A ölçüm değerleri ile APGAR 1.dk skorları arasında pozitif yönlü (PAPP-A arttıkça, APGAR artan) istatistiksel olarak çok zayıf düzeyde anlamlı ilişki saptanmıştır (r=0,160; p=0,030; p<0,05). İkili tarama testinde risk görülen olguların kiloları, risk görülmeyenlerden istatistiksel olarak anlamlı seviyede yüksek saptanmıştır (p=0,001; p<0,01). Sigara içen olguların ikili veya üçlü tarama testinde risk görülme oranı, sigara içmeyenlerden istatistiksel olarak anlamlı seviyede yüksek saptanmıştır (p=0,049; p<0,05). Sonuç olarak fetal anöploidi tarama testleri yüksek oranlarda yanlış pozitif sonuçlar verebilmekte bu durum da maternal kaygı düzeyini dolayısıyla gebelik sonuçlarını olumsuz etkileyebilmektedir. Prenatal tanı oranlarının maliyet etkin bir şekilde arttırılabilmesi için duyarlılığı arttıracak şekilde kombine testlerin yapılmasında yarar vardır ya da daha duyarlı testlere ihtiyaç vardır. Prenatal tanı testi gibi kesin sonuç vereceği şeklinde yanlış algılanan tarama testleri konusunda hastalara daha ayrıntılı danışmanlık yapılması ve toplumun daha çok bilgilendirilmesinin her hekimin en önemli sorumluluklarından olduğunu düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Amniosentez, Anöploidi,Birinci Trimester Tarama, İkinci Trimester Tarama, Prenetal Tarama

AmniosentezAnomalilerAnöploidi+3
Salih Demir
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yumurtalık kanserinde sağkalım ve ilişkili faktörler

AMAÇ: Bu çalışmada over kanseri sağ kalımla prognostik faktörleri ortaya koymak amaçlanmıştır. YÖNTEM ve GEREÇ: Haziran 2018 Ağustos 2020 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde over tümörü nedeniyle opere edilen 71 hastanın klinik dosyaları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya dahil edilme kriterlerine uygun olan hastaların dosyalarından uygulanan cerrahi prosedüre dair veriler, klinikopatolojik bulgular, genel ve hastalıksız dönem sağ kalım bilgileri incelendi. BULGULAR: Neoadjuvan kemoterapi alan olgularda; preoperatif assit görülme oranı, preoperatif CA 125/CA 19-9 oranı artışı ve BRCA1 pozitif olma oranı daha yüksektir(p<0,05). Lenf nodu metastazı olan olgularda; olgularda preoperatif assit görülme oranı, CA 125 düzeyi, CA 15-3 düzeyi ve ileri evre hastalık oranı daha fazladır(p<0,005). Lenfovasküler alan invazyonu olan olgularda; ileri evre olasılığı, yüksek peritoneal kanser indeksi, preoperatif CA 125 düzeyi, CA 15-3 düzeyi, preoperatif CA 125/CA 15-3 oranı, preoperatif CA 125/CA 19-9 oranı, preoperatif CA 15-3/CA 19-9 oranı daha yüksektir(p<0.05). Preoperatif assit olan olgularda WT1 pozitifliği görülme olasılığı, preoperatif yüksek CA 125, preoperatif yüksek CA 15-3, preoperatif yüksek CA 125/CA 15- 5 oranı, preoperatif CA 125/Ca 19-9 oranı, preoperatif yüksek CA 15-3/Ca 19-9 oranı saptanmıştır(p<0.05). Evre arttıkça preoperatif yüksek CA 125 düzeyi, yüksek CA 15-3, preoperatif yüksek CA 125/CA 15-3 oranı, preoperatif yüksek CA 125/CA 19-9 oranı, preoperatif yüksek CA 15-3/CA 19-9 oranı saptanmıştır(p<0.05). Mortaliteyi etkileyen faktörlerde ise; ileri evre pozitif korele görülmüş iken östrojen reseptör pozitifliği oranı negatif korele görülmüştür(p<0.05). İleri evre olgularda nüks olasılığı daha fazla idi(p<0.05). Platin duyarlı olan olgularda ortalama hastalıksız sağ kalım daha iyi iken ortalama sağ kalım değişmemiştir. Sonuç: Over kanseri sağ kalımında birçok prognostik faktör etkilidir. Özellikle preoperatif rezektabilite, assit varlığı ve neoadjuvan kemoterapi ile ilişkili faktörler bu konuda yapılacak çalışmalar açısından kayda değer niteliktedir. Anahtar Kelimeler: Over Kanseri, Sağ Kalım, Prognostik Faktörler

NeoplazmlarOver hastalıklarıOver neoplazmları+2
Tuğçe Ersoy
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstetrik ve jinekolojik cerrahide transvers insizyonlarda iliohipogastrik sinirin sütur hattından uzaklaştırılmasının postoperatif ağrı üzerine etkisi : Randomize çift kör kontrollü çalışma

Amaç: Bu çalışmada Pfannenstiel insizyonuyla yapılan keside, kesi lateral uçlarından yağlı doku ile birlikte ilioinguinal ve iliohipogastrik sinir uçlarının uzaklaştırılması sonrası postoperatif ağrının azaltılması ve hastanın yaşam kalitesinin yükseltilmesi amaçlanmıştır. Yöntem ve Gereç: Kliniğimizde Aralık 2022 - Şubat 2023 tarihleri arasında prospektif olarak yapılan bu çalışmada, Tekirdağ Namık Kemal Üniversite Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde Pfannenstiel insizyonuyla Sezaryen doğum operasyonu geçiren 46 gebe hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan gebe hastalar kabul edilmiştir. Çalışmamız, deney ve kontrol grubu olmak üzere iki grup üzerinde yapılmış olup, hastaların insizyon hattındaki postoperatif ağrıları Visual Analog Skala (VAS) skorlaması ve APS-POQ- R-TR ölçeği ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamız gruplara göre değerlendirildiğinde olguların yaşları, kilo ve VKİ ölçümleri, gebelik haftaları, medeni durum ve eğitim durumu oranları , operasyondan önce ağrı görülme oranları , ameliyat tipleri, gruplara göre ağrı giderilmesi için ilaç dışı yöntem kullanımı ve ilaç dışı yöntem için teşvik sıklığı oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Gruplara göre olgulara ağrı tedavisi ile ilgili bilgi verilme oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmazken (p>0,05); verilen bilginin faydası gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermektedir (p=0,018; p<0,05). Deney grubuna ağrı tedavisi ile ilgili verilen bilginin fayda puanı, kontrol grubundan anlamlı düzeyde düşük saptanmıştır. Gruplara göre olguların postop 1.gün VAS ağrı skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,043; p<0,05); deney grubunun VAS skorları, kontrol grubundan daha düşüktür. Gruplara göre olguların postop 10.gün ve 1.ay VAS ağrı skorları istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemektedir (p>0,05). Deney grubu olguların postop 1.gün, 10.gün ve 1.a VAS ağrı skorlarındaki değişim istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,023; p<0,05). Yapılan ikili karşılaştırmalar sonucunda; olguların postop 1.güne göre postop 1.ay VAS ağrı skorlarındaki düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,045; p<0,05). Olguların postop 1.güne göre postop 10.gün ve postop 10.güne göre postop 1.ay VAS ağrı skorlarındaki değişim ise anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Kontrol grubu olguların postop 1.gün, 10.gün ve 1.a VAS ağrı skorlarındaki değişim istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,001; p<0,01). Yapılan ikili karşılaştırmalar sonucunda; olguların postop 1.güne göre 10.gün ve postop 1.ay VAS ağrı skorlarındaki düşüş 61 istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (sırasıyla p=0,039; p=0,001; p<0,05). Olguların postop 10.güne göre postop 1.ay VAS ağrı skorlarındaki değişim ise anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Gruplara göre olguların ağrı şiddeti ve uyku bozukluğu puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,009; p<0,01); deney grubunun ağrı şiddeti ve uyku bozukluğu puanları, kontrol grubundan daha düşüktür. Gruplara göre olguların aktiviteye etkisi puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,012; p<0,05); deney grubunun aktiviteye etkisi puanları, kontrol grubundan daha düşüktür. Gruplara göre olguların Amerikan ağrı derneği ağrıya yönelik revize hasta bakım ölçeği toplam puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,003; p<0,01); deney grubunun toplam puanları, kontrol grubundan daha düşüktür. Sonuç: Araştırmamızda, ilioinguinal ve iliohipogastrik sinirlerin pfanensteil insizyonla uzaklaştırılmasıyla postoperatif ağrının azaltılması amaçlanmıştır. Çalışmamız, pfanensteil insizyonda sinir sıkışmasının önlenmesi ve postoperatif ağrı yönetimi konusunda önemli bulgular sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Pfanensteil insizyon, ilioinguinal iliohipogastrik sinir uzaklaştırılması, postoperatif kasık ağrısı..

AğrıAğrı-postoperatifCerrahi+4
Gulandam Panahalıyeva
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci trimester plasenta hacminin fetal ve maternal sonuçlarla ilişkisi

Amaç: ÇalıĢmamızda, ilk trimesterde 2D ultrasonografi ile plasental hacim ölçümünün fetal büyüme geriliği, preeklampsi, gestasyonel hipertansiyon ve preterm plasental abrupsiyon gibi maternal ve yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatıĢ, APGAR skoru gibi neonatal sonuçlara etkisinin değerlendirilmesini amaçladık. Yöntem: Bu prospektif gözlemsel çalıĢma, 1 Ağustos 2022 ve 31 Ekim 2022 tarihleri arasında, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim dalında gerçekleĢtirildi. Son adet tarihine veya birinci trimester ultrasonografisine göre 11 ila 13+6 haftalık tekiz 82 primi gebe çalıĢmaya dahil edildi. Bulgular: Olguların yaĢ ortalaması 25,55 ± 4,18 yıldı. Ultrasonografiye göre plasental hacim değerlendirmesi yapılan hafta ortalaması 12,49 ± 0,63 hafta, ortalama plasenta hacmi ise 22,66 ± 6,75 cm3 idi. Olguların %11,0'ında gestasyonel diabetes mellitus (GDM), %9,8'inde gestasyonel hipertansiyon (GHT) saptandı. Doğum Ģekli %48,8 sezaryen idi. En sık sezaryen endikasyonları %12,2 ile fetal distress ve uzamıĢ eylemdi. Doğum sonrası yenidoğanların %11,0'ının yoğun bakım ünitesi (YBÜ) ihtiyacı oldu. En sık YBÜ'ye yatıĢ endikasyonları %3,7 ile prematür respiratuvar distress sendromu ve yenidoğanın geçici takipnesi idi. Ortalama doğum haftası 39,26 ± 1,50 hafta, doğum ağırlığı 3168,11 ± 444,57 g'dı. Ortalama plasenta hacmi ile annenin vücut ağırlığı ve gebelik haftası arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ve pozitif yönde korelasyon iliĢkisi saptandı (p<0,05). Doğum Ģekli, YBÜ'ye yatıĢ, GDM ve GHT geliĢme durumuna göre birinci trimesterde ölçülen ortalama plasenta hacminin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde değiĢmediği saptandı (p>0,05). Birinci trimesterde ölçülen ortalama plasenta hacminin herhangi bir kesim noktasında GDM veya GHT geliĢme durumunu istatistiksel olarak anlamlı düzeyde öngöremediği belirlendi (p>0,05). Sonuç: Bu çalıĢmada, birinci trimester plasenta hacminin gebelik sürecinde ortaya çıkabilecek GDM, GHT gibi patolojilerle, doğum Ģekliyle, bebeğin doğum kilosuyla, doğum 38 sonrası YBÜ ihtiyacıyla ve APGAR skoru ile iliĢkili olmadığı saptandı. Annenin vücut ağırlığı ve gebelik haftası arttıkça plasenta hacminin de arttığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Plasenta hacmi, gebelik sonuçları, gestasyonel diabetes mellitus, gestasyonel hipertansiyon, neonatal sonuçlar

Diabet-gebelik sırasındaDiabetes mellitusGebelik+3
Tevfik Giray Özkırım
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde endometrial biyopsi sonucu maling olan hastaların frozen ve ana patoloji sonuçlarının değerlendirilmesi

Endometrium kanserinin tedavisinde primer tedavi cerrahidir . endometrial biyosi sonucu EK olan hastaların frozen ve ana patoloji sonucuyla uyumunu beliriemek ve frozen yapılan hastalar da cerrahi sürede frozenda tümör histolojisi, grade , servikal tutulumu tümör capi ve myometrial uyumu yönlendirilmesinde oldukça önemlidir. Frozen inceleme ile düşük riskli hastalarda gerekli olmayan cerrahiyi yapmamak hastanın ameliyat süresini, morbiditesi ve maliyeti önemli boyutta azaltır. Yüksek riskli hastalarda ise uygun cerrahinin yapılması hastanın yaşam süresini belirgin olak etkiler . Bu çalışmanın amacı endometrial biyopsi sonucu endometrium karseri olan hastalada frozen inceleme ile ana patoloji arasında uyum oranını değerlendirmek ve ayrıca frozen incelemenin intraoperatif uygun cerrahi tedavi yönetimini değelirlemektir Bu çalışmaya 01 Ocak 2018 ve 30 Aralık 2022 tarihleri arasında, endometrial biyopsi sonucunda endometriun karsinom saptanması nedeniyle Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı bölümünde 81 hasta cerrahisi yapılan, frozen ve ana patolojisi mevcut olan 81 hasta tümör çapı,myometrial invazyon, tümör histolojisi, grade ve servikal tutulum açısından retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların kliniko-patolojik verileri hasta dosyaları ve hastane bilgi sisteminden elde edildi. Çalışmada elde edilen bulgula istatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 22 (IBM SPSS, Türkiye) programı kullanıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metodların (Ortalama, Standart sapma, frekans) yanısıra niceliksel parametreler arasındaki uyumun belirlenmesinde Sınıf içi korelasyon katsayısı (ICC), niteliksel parametreler arasındaki uyumun belirlenmesinde Kappa uyum katsayısı hesaplandı. Sonuçlar %95 güven aralığında ve anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi Hastaların Yaş ortalamaları 62,84±8,024 yıldır.en genç hasta 36 yaşında en yaşlı hasta 83 yaşındadır.. Ameliyat süreleri 90 dk ile 150 dk arasında değişmektedir. endometrial biyopsi sonucu EK olan ana patolojide 2 hastanın sonucu beninğ saptanmiştır. %2,4(2/81) Bu hastaya biyopsi sonucu uyumsuzluğu nedeniyle gereksiz cerrahi yapılmiştır.Frozen incelemede ise 3 hasta beninğ( %3,6( 3/81) )saptanmiştır.frozen ile ana patoloji tanısı arasındakı uyum oranı grade, myometrial invazyon, , tümör çapı ve servikal tutulum için Kappa uyumu sırasıyla , %66,4, %77,1, %83,4 ve %97,6 saptandı. 81 hastanın myometrial invazyon ve grade uyumsuzlugu nedeniyle 25 fazladan lenfoktomi yapıldı.2 hastada grade ve myometerial uyumsuzluk nedenıyle gerekli olan cerrahi tedavi yapılmamıştır.Bu çalışmada sonuçlarına bakıldığında biyopsi, frozen ve ana patoloji karsılastırıldığında sonuçlar orta düzeyde uyumlu ve frozen incelemenin yüksek ve düşük riskli endometrium kanserinin ayırt etmede ve dolayısıyla cerrahi planlamada etkinliğinin ve güvenilirliğinin istatistik anlamlı olduğu görüldü. Frozen ve ana patolojide grade ve myometrial invazyon orta derecede uyumdur.tümör çapı ve servikal tutulum arasında neredeyse mükemmele yakın uyum saptanmıştır. Bu faktörler, endometrium kanseri olan hastalarda lenfadenektomi gerekliliği ile ilgili intraoperatif karar vermeyi yönlendirmek için kullanılabilir.

BiyopsiEndometrial hiperplaziEndometrial neoplazmlar+3
Mehmet Öztürk
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primipar gebelerde plasenta yerleşim yerinin maternal ve fetal sonuçları

Amaç: Bu çalışmanın amacı primipar gebelerde ikinci trimesterde ultrasonografik inceleme ile plasental yerleşim yerinin saptanarak bu plasental yerleşimin gebelik sürecindeki komplikasyonlara, doğuma, postpartum maternal ve fetal sonuçlara etkisini değerlendirmektir. Yöntem ve Gereç: Bu çalışma retrospektif tanımlayıcı bir çalışma olup 01 Ocak 2020 ile 01 Ekim 2022 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği antenatal polikliniğine başvuran gebelerden çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 250 hasta çalışmamıza dahil edildi. Hastaların ikinci trimesterde ultrasonografi yardımıyla saptanan plasental yerleşim yerleri kayıt altına alındı. Plasental yerleşim yeri ile gebelik komplikasyonları, doğum şekli, doğum haftası, maternal sonuçlar, yenidoğan tartısı, yenidoğan Apgar skoru, yenidoğan ybü takip ihtiyacı , kordon kan gazı vb parametreler karşılaştırıldı. Bulgular: Olguların ortalama yaşı 24,59±5,11 yıldı. Olguların %41,2'sinde komplikasyon görüldü. En sık görülen komplikasyon %37,9 ile Fetal distress olarak saptandı. Sırasıyla IUGR , GDM, Preeklampsi, GHT , Oligohidramnios takip etti. Komplikasyon görülme oranları ve komplikasyon türleri, plasenta yerleşim yerlerine göre karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. (p<0,05) Doğum öncesi ve doğum sonrası maternal hemoglobin ölçümleri arasında plasenta yerleşim yerine göre farklılık saptanmadı. (p:0,762; p<0,05) Yine benzer şekilde plasenta yerleşiminin istatistiksel olarak doğum haftası, doğum şekli, yenidoğan tartısı, Apgar skoru ve ybü takip ihtiyacını öngörmede etkisi olmadığı belirlendi. (p<0,05). Kord kan gazı PH, PO2, PCO2 ve laktat değerlerinde plasenta yerleşim yerine göre istatistiksel farklılık saptanmazken glukoz değerlerinde anlamlı bulgu elde edildi. (p=0,009; p<0,05) Posterior yerleşimli plasentaya sahip olgularda doğum sonrası kordon kan gazındaki glukoz değeri, sağ lateral yerleşime göre daha yüksek saptandı. Sonuç: Çalışmamızda primipar gebelerde kordon kan gazı parametreleri ile plasenta yerleşim yeri karşılaştırıldığında kord kan gazı glukozunun; posterior yerleşimli plasentası olanlarda, sağ lateral yerleşimli plasentaya sahip olanlara göre daha yüksek olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Plasenta yerleşim yeri, gebelik komplikasyonları, kord kan gazı, neonatal sonuçlar

Fetal kanGebelikGebelik komplikasyonları+4
Tuğçe Çuhadar
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tekrarlayan gebelik kaybı öyküsü, primer ve sekonder infertilite nedeni ile uterin septum rezeksiyonu yapılan olgularda operasyon sonrası gebelik sonuçlarının, hastanede kalış süresinin, operasyon sırasındaki komplikasyon oranının retrospektif olarak incelenmesi

Tekrarlayan Gebelik Kaybı Öyküsü, Primer ve Sekonder İnfertilite Nedeni ile Uterin Septum Rezeksiyonu Yapılan Olgularda Operasyon Sonrası Gebelik Sonuçlarının, Hastanede Kalış Süresinin, Operasyon Sırasındaki Komplikasyon Oranının Retrospektif Olarak İncelenmesi" Tekrarlayan gebelik kaybı öyküsü, primer ve sekonder infertilite nedeni ile histeroskopik uterin septum rezeksiyonu yapılan hastalar retrospektif olarak incelendi. Operasyon öncesi ve sonrası gebelik sonuçlarının verileri değerlendirilerek, septum rezeksiyonunun gebe kalma ve gebelik sonuçları üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık. Ocak 2016-Mart 2023 tarihleri arasında, Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde uterin septum tanısı alan ve histeroskopi işlemi gerçekleştirilen 125 hasta incelenmiştir. Bilgilerine ulaşılamayan ve kriterlerimizi karşılamayan hastalar çalışmadan çıkarıldı ve toplam 92 hasta üzerinde araştırma yapıldı. Histeroskopi, laparoskopi eşliğinde histeroskopi ve revizyon işlemi gerektiren hastalar belirlendi. Demografik bilgileri, operasyon öncesi ve sonrası gebelik verileri, operasyon sırasında olan komplikasyonlar, kanama miktarları, hastanede yatış süreleri veri formu olarak işlendi. Yapmış olduğumuz çalışmada, kliniğimizde kriterlerimize uyan 92 hasta ile değerlendirme yapılmıştır. Primer infertil olan 29(%31,5) hasta, sekonder infertil olan 56 (%60,9) hasta ve habitüel abortus öyküsü olan 7(%7,6) hasta belirlendi. Tüm grupların demografik özelliklerini incelediğimizde, total yaş ortalaması 28,64±5,81 olarak saptandı. Toplam 92 hastanın 90 tanesinde (%97,8) inkomplet septum, 2 tanesinde (%2,2) komplet septum saptandı. 92 hastadan 78(%84,8) tanesine diagnostik laparoskopi uygulanmış, 14 (%15,2) tanesine sadece histeroskopik işlem uygulanmış olarak tespit edildi. 92 hastanın 7 (%7,6) tanesine 2. seans operasyon uygulanmış izlendi. Gebe kalma oranı operasyon öncesi %68,4 (63 hasta) operasyon sonrası %66,3 saptanmış olup değişmemiş, canlı doğum oranı %27,2'den %50'ye artmış, abortus oranı %59,8'den %16,3'e düşmüş tespit edilmiş olup komplikasyon oranı düşük (%3,3) saptanmıştır. Doğum haftası ortalamasında artış gözlenmiştir. Histeroskopik septum insizyonu uygulaması kolay ve düşük morbidite oranına sahip olması nedeni ile günümüzde sık tercih edilen bir yöntemdir. Gözlemlediğimiz 12 ayda birçok hastada gebelik oluştuğunu, canlı gebelik oranının arttığını ve düşük sayısının düştüğünü tespit ettik. Uterin septum insizyonunun etkisini tek başına görebilmek için tedavisiz gözlem grubu ve septum insizyonu yapılan grubu içeren daha çok karşılaştırmalı prospektif randomize kontrollü çalışmalara gereksinim vardır.

Şerife Yavuz Tamalı
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adezyon öngörülen veya median girişin başarılamadığı hastalarda laparoskopik giriş noktalarından jain noktasının ve supraumbilikal giriş noktasının kullanılmasının güvenirliliği

Laparoskopi birçok cerrahi uzmanlıkta yaygın bir prosedürdür. Laparoskopiden kaynaklanan komplikasyonlar genellikle karın içine ilk giriş ile ilişkilidir. Geçirilmiş herhangi bir batın cerrahisi, pelvik enfeksiyon öyküsü, endometrioma, kemoterapi/radyoterapi önemli adezyon oluşumuna neden olabilir. Bu preop sorgulanması gereken özellikler yaralanmaları önlemek için laparoskopik cerraha yol göstermelidir. Bu çalışmanın amacı ise geçirilmiş batın cerrahisi olan ve batın içi büyük adneksiyel kitlesi (10 cm üzeri) bulunan hastalarda laparoskopik Jain noktasının ve supraumbilikal giriş noktasının laparoskopiyi uygulayabilmek için bunun iyi ve uygulanabilir bir laparoskopi noktası olduğunu kanıtlayarak ilk girişte ortaya çıkabilecek sorunları en aza indirir. Çalışmaya Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde Ocak 2021-Haziran 2023 tarihleri arasında laparoskopik jain ve supraumbilikal giriş noktasından jinekolojik operasyon yapılan 18 yaş üstü tüm hastalar dahil edildi. Çalışmamız retrospektif bir tanımlayıcı çalışmadır. Hastane bilgi sisteminden yapılan tarama sonucu toplam 72 hasta saptanmıştır. Bunlardan 15 hasta laparoskopik jain noktasından ve 57 hasta ise supraumbilikal giriş noktasından operasyonları yapılmıştır. Veriler, IBM SPSS.23 (IBM Inc., Chicago, IL, ABD) programına aktarılarak istatistiksel analizlerle değerlendirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların 15'i (%20,8) Jain noktası, 57'si (%79,2) Supraumbilikal nokta hastasıydı. Hastaların 42'sinin (%58,3) batın için adezyon yeri batın ön duvarı, 11'inin (%15,3) umbilikus, 26'sının ise (%36,1) batın yan duvarındaydı. Pelvik kitlesi 10 cm üzeri olan hastaların hepsine supraumbilikal giriş tercih edilmiştir. İleus gibi ciddi median kesisi bulunan hastalara Jain noktasından giriş tercih edilmiştir. Ayrıca santral yağlanması bulunan 5(%33,3) hastada Jain noktasından giriş tercih edilmiş ve hiçbir komplikasyon saptanmamıştır. Umbilikal herni onarımı geçirmiş mesh bulunan hastalara ameliyat endikasyonuna göre Jain veya supraumbilikal noktalardan giriş tercih edilmiştir. Sonuçlarına göre gerçekleştirilen operasyonların 3'ünde (%4,2) intraop oluşan komplikasyon görüldü. Hastaların 42'sinin (%58,3) batın için adezyon yeri batın ön duvarı, 11'inin (%15,3) umbilikus, 26'sının ise (%36,1) batın yan duvarındaydı. Bu sonuç bize sık kullanılan umbilikus noktasından giriş gerçekleştirilmesi durumunda komplikasyon oranımızı artıracağını göstermektedir. Bu alternatif giriş noktası sayesinde komplikasyondan korunmamız sağlanmıştır. Çalışmamızın diğer bir sonucu ise geçirilmiş operasyon sayısından ziyade geçirilmiş operasyonun niteliği adezyon ciddiyetini ve oranını artırmaktadır. Jain noktası hastalarının %66,6'sında median ve umbilikal insizyon yeri varken; Supraumbilikal noktası hastalarının sadece %7,1'inde umbilikal insizyon yeri bulunmaktadır. Over kisti, Jain nokta hastalarının %26,7'sinde, Supraumbilikal nokta hastalarının %5,4'ünde endikasyon nedeniydi. Supraumbilikal nokta hastalarının %28,1'inde endikasyon 10 cm üzeri pelvik kitleydi, Jain nokta hastalarında bu endikasyon hiç görülmedi. Bu da bize büyük pelvik kitlesi bulunan hastaların laparoskopik ameliyatının yapılabilmesi için supraumbilikal girişin önemini göstermektedir. Özellikle median kesisi ve santral yağlanması olan hastalarda Jain noktasının tercih edilmesi gerekmektedir. Ayrıca umbilikal herni onarımı bulunan hastalarda hastanın ameliyat endikasyonuna göre alternatif giriş noktası belirlenmelidir. Bu çalışmamız sonucunda jain noktası ve suprambilikal nokta giriş yerleri hastanın öyküsüne, endikasyonuna göre tercih edilip, cerraha güvenli bir alternatif giriş noktası sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Jain, Supraumbilikal, Median, Pelvik kitle, Santral, Laparoskopi

Kazım Ünal
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde 2018-2023 yıllarında yapılmış olan operatif histeroskopi vakalarının retrospektif olarak incelenmesi

Kliniğimizde 2018-2023 yılları arasında yapılmış olan operatif histeroskopi vakaları retrospektif olarak incelendi. Kliniğimizde operatif histeroskopi yapılan hastaların bir kısmına sadece operatif histeroskopi yapıldığı, bir kısmına ise operatif histeroskopiye ek olarak diagnostik laparoskopi yapıldığı saptanmıştır. Günlük pratikte cerrahın tercihine göre değişmekle beraber hangi endikasyonlarda sadece operatif histerskopi yapıldığı, hangi endikasyonlarda diagnostik laparoskopi ile eşlik edilmesi gerektiği konusunda fikir birliğine varılabilmesi, yine diagnostik laparoskopi yapılan grup ile yapılmayan grubu yatış süresi, hemogram seyri açısından kıyaslanması için bu çalışmamızı yaptık. 5 yıllık sürede kliniğimizde 401 hastaya operatif histeroskopi yapılmış, 15 hasta veri eksikliği nedeni ile çalışmadan çıkarılmış, çalışmaya toplam 386 hastanın dahil edilmiştir. Demografik bilgileri, operasyon öncesi ve sonrası hemogram değerleri, operasyon esnasında olan komplikasyonlar, hastanede yatış süreleri, diagnostik laparoskopi yapılıp yapılmadığı, mirena takılıp takılmadığı incelendi. Çalışmaya dahil edilen en küçük hasta 18, en büyük hasta ise 74 yaşında olup, hastaların ortalama yaşları 38,48±10,66'ydı. En uzun yatış süresi 4 gün olup, hastaların ortalama yatış süresi 1±0,5 gündü. Hastaların ortalama preop Hgb değeri 12,89±1,47, postop Hgb değeri ise 11,91±1,40'tı. Çalışmaya dahil edilen 386 hastanın tamamına operatif histeroskopi uygulandı. 155'inin (%40,2) eş zamanlı olarak diagnostik laparoskopi ile batın içerisi gözlemlendi. 70'ine (%18,1) operatif histeroskopi yapıldıktan sonra endometrial adezyonları engellemek amacıyla intraoperatif mirena takıldı. 386 hastanın sadece 1'inde (%0,3) mortal olmayan komplikasyon görüldü. Uterin septum, istmosel, endometrial adezyon endikasyonu ile opere edilecek hastalara operatif histeroskopiye ek olarak diagnostik laparoskopi tercih edildiği, komplikasyon olasılığının düşük olduğu endometrial polip vakalarında ise sadece operatif histeroskopi tercih edildiği saptanmıştır. Yine kliniğimizdeki yaptığımız çalışmada diagnostik laporoskopi yapılan grup ile sadece operatif histeroskopi yapılan grup kıyaslanmış, sadece operatif histeroskopi yapılan grupta yatış süresi daha kısa bulunmuş, postop hemogram seyrinde ise daha az bir düşüş izlenmiştir. Komplikasyon riski yüksek olan hastalarda, uterin septum cerrahisi, istmosel, endometrial adezyon endikasyonu bulunan, rüptür riski yüksek olan hasta grubunda operatif histeroskopiye ek olarak diagnostik laparoskopi ile batın içerisi gözlenmelidir. Operatif histeroskopinin hasta için oldukça konforlu bir operasyon olduğunu düşünmekteyiz. Hangi grupta sadece operatif histeroskopi yapılmalı, hangi grupta operatif histeroskopiye ek olarak diagnostik laparoskopi yapılması gerektiği ile ilgili daha çok hasta ile, daha çok karşılaştırmalı, prospektif randomize kontrollü çalışmaların gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Operatif histeroskopi, Laparoskopi, septum, Endometrial polip

Aykut Şahin
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Amniyon sıvısında mikroplastiklerin araştırılması

Plastiklerin neden olduğu büyük çevre kirliliği, doğada bu plastiklerin daha küçük parçalara ayrılarak mikroplastiklere dönüşmesine yol açmaktadır. Genellikle 5 milimetreden daha küçük olan bu plastik parçacıklarına mikroplastik adı verilmektedir. Yapılan birçok araştırma, mikroplastiklerin insan vücudunun çeşitli dokularında tespit edildiğini göstermektedir. Mevcut tez çalışmasında amniyon sıvısında mikroplastiklerin mevcut olup olmadığının saptanması amaçlanmıştır. 15 Kasım 2023-31 Aralık 2023 tarihleri arasında Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine başvuran ve çeşitli endikasyonlar ile amniyosentez uygulanan gebelerden 3'ml amniyon sıvısı örneği ayrılarak çalışmaya dahil edildi. Her tür plastik temasından kaçınılmasına standart bir protokol uyarınca özen gösterildi. Elde edilen örnekler; polietilen, polipropilen, polistiren, polietilen tereftalat ve poliüretan mevcudiyeti açısından Fourier dönüşümlü kızılötesi (FTIR) ve Raman spektroskopine ek olarak taramalı elektron mikroskopi (SEM) ve enerji dağılımlı X-ışını spektroskopisi (EDS) ile incelendi. FTIR ve Raman Spektrum analizi sonuçları değerlendirildiğinde, incelenen mikroplastik yapıların karakteristik piklerinin neredeyse tüm örneklerde mevcut olduğu saptandı. Bu analizleri, SEM görüntüleme ve EDS elementel analiz sonuçları da desteklemekteydi. Elde edilen SEM görüntülerinde, mikroplastik yapı olduğu düşünülen tarama alanları mevcuttu. EDS sonuçları, mikroplastik yapıların görüldüğü bölgede karbon atom yoğunluğunun ağırlıkça daha yüksek olduğunu gösterdi. Sonuç olarak, farklı analitik yöntemlerin değerlendirilmesi ile amniyon örneklerinde polietilen, polipropilen, polistiren, polietilen tereftalat ve poliüretan moleküllerinin izlerinin bulunduğu düşünülmektedir.

Fatma Aycan Üge Engin
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel sirkadiyen ritim bozukluğu oluşturulanpostmenopozal sıçanlarda sitikolin desteğinindavranışa etkisi ve immunohistokimyasal incelemesi

Bu çalışmada, deneysel olarak sirkadiyen ritim bozukluğu oluşturulan postmenopozal sıçanlarda sitikolin desteğinin davranışsal ve immünohistokimyasal etkileri incelenmiştir. Sirkadiyen ritim, uyku-uyanıklık döngüsü gibi birçok fizyolojik süreci düzenleyen önemli bir biyolojik süreçtir. Postmenopozal dönemde bu ritmin bozulması, bilişsel gerileme, depresyon ve anksiyete gibi nörolojik bozukluklara yol açabilmektedir. Sitikolin ise beyin hücre zarlarının onarımında ve nöroprotektif etkilerinde önemli bir rol oynayan bir bileşiktir. Çalışmamızda, 24 adet Sprague Dawley dişi sıçan kullanılmış ve bu sıçanlar 3 gruba ayrılmıştır: kontrol grubu, sirkadiyen ritim bozukluğu oluşturulan grup ve sirkadiyen ritim bozukluğu oluşturulup sitikolin desteği verilen grup. Bu çalışmada p değeri <0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Davranış testleri sonucunda, sitikolin verilen grupta depresyon ve anksiyete gibi davranışsal bozuklukların azaldığı, bellek ve öğrenme performansının ise arttığı gözlemlenmiştir. İmmünohistokimyasal olarak ise sitikolin desteğinin beyin türevli nörotrofik faktör (BDNF) ve asetilkolin ekspresyonunu artırdığı saptandı. BDNF, sinir hücrelerinin korunmasında ve yenilenmesinde kritik bir role sahiptir ve sitikolin takviyesi yapılan grupta bu artış, sinir hücrelerinin daha iyi korunduğunu göstermektedir. Ayrıca asetilkolin düzeylerindeki artış, bilişsel fonksiyonların iyileşmesinde etkili olmuştur. Çalışmanın genel sonuçları, sitikolinin sirkadiyen ritim bozukluğuna bağlı nörolojik bozuklukların tedavisinde potansiyel bir ajan olabileceğini göstermektedir. Bu sonuçlar, sitikolinin postmenopozal dönemde meydana gelen bilişsel ve davranışsal bozuklukların tedavisinde kullanılma potansiyelini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Sirkadiyen ritim, sitikolin, postmenopoz, nöroprotektif

Zeynel Umut Canbaba
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ektopik gebelik tanısıyla kliniğimizde cerrahi tedavi yapılan hastaların postoperatif fertilitelerinin değerlendirilmesi

Amaç: Ektopik Gebelik Tanısıyla Kliniğimizde Cerrahi Tedavi Yapılan Hastaların Post Operatif Fertilitelerinin Değerlendirilmesi Hastalar ve Yönetim: Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda Ağustos 2018-Ağustos 2023 yılları arasında ektopik gebelik tanısıyla cerrahi yapılmış hastalar postoperatif fertilite durumlarına göre incelemeye alındı. Hastanemizin bilgi yönetim sistemi aracılığıyla ektopik gebelik tanısı almış ve hastanemizde operasyon geçirmiş hastalara erişim sağlandı. Hastaların klinik ve laboratuvar verilerine sistem üzerinden inceleme yapılarak ulaşıldı. Cerrahi tedavi uygulanan hastalar salpenjektomi, salpingostomi ve milking yöntemlerine göre gruplandırıldı. Veriler karşılaştırmalı analiz yapılarak incelendi ve istatistiksel yöntemler kullanılarak sonuçlar değerlendirildi. Bulgular: Ağustos 2018-Ağustos 2023 yılları arasında 18-45 yaş aralığında olan ve ektopik gebelik teşhisi konmuş hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Toplam 176 hasta geçirdikleri operasyon şekilllerine göre (salpingostomi, milking, salpenjektomi) üç gruba ayrıldı. 18-45 yaş aralığının dışında olanlar, sadece medikal tedavi uygulanan hastalar, ekspektan yaklaşımla tedavisi tamamlanan hastalar ve operasyon şekli laparotomik olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Hastaların 69(%39,2)'una salpenjektomi, 75(%42,6)'ine salpingostomi, 34(%19,3)'üne milking(sağma) yöntemi uygulandı. Hastalar yaş, abort öyküsü, geçirilmiş abdominal/pelvik cerrahi, geçirilmiş ektopik gebelik öyküsü, RİA kullanımı ve IVF gebelik öyküsü gibi risk faktörlerine göre kıyaslandı ve fertilite açısından anlamlı bir fark gözlenmedi. Cerrahi prosedürler içinde postoperatif fertilite açısından salpingostomi ve milking yönteminin salpenjektomiye kıyasla daha olumlu sonuçlarının olduğu tespit edildi. Çalışmamızda operasyon sonrası gebelik olma durumunun, risk faktörleri olan; abort öyküsü, abdominal/pelvik operasyon öyküsü, geçirilmiş ektopik gebelik, Ria, IVF ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkisinin olmadığı saptandı. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda elde edilen sonuçlar, ektopik gebelik cerrahisi sonrası fertilite açısından önemli ipuçları sunmaktadır. Bulgularımız, literatürde bildirilen verilerle büyük oranda uyumludur. Cerrahi tedavi yöntemlerinin postoperatif fertilite üzerindeki etkileri, hastaların yaşı, cerrahi geçmişi ve uygulanan tedavi şekline bağlı olarak değişkenlik göstermektedir. Tedavide cerrahi müdahalelerin doğru şekilde yönetilmesi, hastaların doğurganlık potansiyellerini en üst seviyede koruma imkânı sağladığını ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Ektopik Gebelik, Fertilite, Salpenjektomi, Salpingostomi, Serum β-hCG

Elif Kandemir Ekinci
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer veya sekonder infertilite nedeniyle diagnostik laparoskopi ve/veya operatif/ofis histeroskopi uygulanan hastaların spontan/yardımcı üreme teknikleri ile gebelik sonuçlarının araştırılması

Amaç: Primer veya sekonder infertilite nedeniyle diagnostik laparoskopi ve/veya operatif/ofis histeroskopi uygulanan hastaların spontan veya yardımcı üreme teknikleri ile gebelik sonuçlarının araştırılması amaçlandı. Materyal ve Metot: Çalışmamız Süleyman Demirel Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'ne Ocak 2021- Mayıs 2024 tarihleri arasında primer veya sekonder infertilite tanıları ile diagnostik laparoskopi (L/S) ve endikasyona göre ofis/operatif histeroskopi (H/S) eşliğinde adezyolizis, kromotubasyon, kistektomi, kist aspirasyonu vb. ve H/S ile kavite kontrolü, septum rezeksiyonu yapılan 144 hastadan oluşmaktadır. Öncelikle tüm hastalara laparoskopik giriş yapıldı. Sonrasında uterin kaviteye HSG kanülü ile seyreltilmiş metilen mavisi verilerek kromotubasyon yapıldı. Uterin septuma sahip hastalarda operatif H/S ile septum rezeksiyonu yapıldı. İntrauterin patoloji ekartasyonu nedeniyle hastalara ofis histeroskopi ile kavite kontrolü yapıldı. Bulgular not edildi. Adezyon, endometriozis, over kisti veya tubal patoloji izlenen hastalara cerrahi müdahaleler yapıldı. Bulgular:76(%52,7)' sı primer, 68 (%47,2)'i sekonder infertiliteye sahip hasta saptandı. Primer ve sekonder infertillerin sırasıyla %25 ve %26,5'inde kist; %27 ve %26,5'inde septum; %35.5 ve %38.2'sinde adezyon; %10.5 ve %7.4'ünde endometriozis ve primer infertillerin %94.7'sinde, sekonder infertillerin %92.6'sında bilateral/unilateral tubal geçiş görüldü. β-hCG, primer ve sekonder infertil hastalarda sırasıyla 42(%55.3)'sinde ve 37(%54.4)'sinde pozitif izlenmiştir. β-hCG pozitif olan primer infertil grubun 3(%7.1)'ünde IUI, 12(%28.6)'sinde IVF, 27(%64.3)'sinde spontan yollarla gebelik gerçekleşmiştir. Bu gebeliklerin 8(%19)'i sponta abortus olurken, 23(%54.8)'ünde sezaryen, 11(%26.2)'inde NSVD ile doğum gerçekleştirilmiştir. Sekonder infertil grubun ise 4(%10.8)'ünde IUI, 5(%13.5)'inde IVF, 28(%75.6)'inde spontan yollarla gebelik gerçekleşmiştir. 8(%21.6)'i missed abortus olurken, 20(%54.1)'sinde sezaryen, 9(%24.3)'unda ise normal spontan yoldan vajinal doğum gerçekleşmiştir. Her iki grupta da operasyon sonrası spontan gebe kalma ve sezaryen ile doğum oranları daha yüksek gözlemlenmiştir. Sonuç: İnfertilite nedeniyle eş zamanlı laparoskopik ve histeroskopik cerrahi yapılan hastalarda sık saptadığımız pelvik ve uterin patolojilerin opere edilmesi sonrası gebelik sonuçlarına olumlu katkıda bulunduğunu düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Gebelik, histeroskopi, infertilite, laparoskopi, yardımcı üreme teknikleri

Asuman Doğan
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Evre II-IV over kanserinde yapay zeka ile survey ve peroperatif sonuçların değerlendirilmesi

Giriş: Evre II-IV over kanseri, jinekolojik kanserler arasında en yüksek mortalite oranına sahip hastalıklar arasında yer almaktadır. Cerrahi müdahale ve tedavi planlamasında doğru kararlar alabilmek için prognostik faktörlerin tahmin edilmesi kritik öneme sahiptir. Bu çalışmada, yapay zekâ ve makine öğrenmesi algoritmalarının, over kanseri hastalarında sağ kalım süresi, hastanede yatış süresi ve yoğun bakımda kalma süresi gibi perioperatif sonuçları tahmin etmedeki etkinliği değerlendirilmiştir. Materyal ve Metod: Çalışmaya, retrospektif olarak 2007-2024 yılları arasında over kanseri nedeniyle opere edilen 174 hasta dahil edilmiştir. Hastaların klinik ve patolojik verileri toplanmış ve bu verilere dayalı olarak çeşitli yapay zekâ algoritmaları kullanılmıştır. Gradient Boosting Classifier, Logistic Regression, Dummy Regressor ve Bayesian Ridge gibi algoritmalar test edilmiştir. Sağ kalım süresi, yatış süresi ve yoğun bakımda kalma süresi gibi sonuçlar bu algoritmalar aracılığıyla analiz edilmiştir. Bulgular: Gradient Boosting Classifier ve Logistic Regression algoritmaları, yaşam/ölüm tahminlerinde %84 doğrulukla en iyi sonuçları vermiştir. Yatış süresi ve yoğun bakım yatış süresi tahminlerinde ise Dummy Regressor ve Bayesian Ridge modelleri düşük performans göstermiştir. Optimal sitoredüksiyon yapılan hastalarda sağ kalım süresinin anlamlı derecede daha uzun olduğu bulunmuştur. Suboptimal cerrahilerde (R2), prognoz üzerinde olumsuz etkiler gözlenmiştir. Sonuç: Yapay zekâ ve makine öğrenmesi algoritmalarının, evre II-IV over kanserinde prognostik faktörlerin değerlendirilmesinde etkili bir araç olabileceği sonucuna varılmıştır. Ancak, özellikle yatış süreleri gibi daha çoklu faktörlere bağlı sonuçlar için algoritmaların optimize edilmesi gerekmektedir. Gelecekte, daha büyük veri setleri ve prospektif çalışmalarla bu teknolojilerin klinik kullanıma entegrasyonu sağlanabilir. Anahtar Kelimeler: Over Kanseri, Yapay Zeka, Makine Öğrenmesi, Sitoredüksiyon

Oktay Tuğrul Dursun
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Stres inkontinans sebebiyle yeni bir teknikle transvaginal tape işlemi uygulanan hastaların yaşam kalitesinin ve operasyon sonrası sonuçlarının değerlendirilmesi ve karşılaştırılması

Stres İnkontinans Sebebiyle Yeni Bir Teknikle Transvaginal Tape İşlemi Uygulanan Hastaların Yaşam Kalitesinin ve Operasyon Sonrası Sonuçlarının Değerlendirilmesi ve Karşılaştırılması Amaç: Bu çalışma, stres üriner inkontinans (SÜİ) tedavisinde kullanılan Transvaginal Tape (TVT) yöntemine yenilikçi bir yaklaşımı değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın ana hedefi, yeni TVT prosedürünün etkinliğini, komplikasyon oranlarını ve hasta memnuniyetini incelemektir. Ayrıca, SÜİ'nin yaşam kalitesine etkilerini azaltmak ve cerrahi prosedürleri daha güvenli hale getirmek amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Araştırma, Süleyman Demirel Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde Ocak 2017 ile Kasım 2024 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Çalışmaya, SÜĠ tanısı alarak TVT operasyonu uygulanan 146 hasta dahil edilmiştir. Hasta seçiminde, ağır sistemik hastalığı olanlar, klasik TVT yöntemiyle tedavi edilenler ve ulaşılmayan kişiler hariç tutulmuştur. Preoperatif ve postoperatif yaşam kalitesi, IIQ-7 anketi ile değerlendirilmiş, hemogram değerleri ve komplikasyon oranları analiz edilmiştir. Klasik TVT yöntemine göre yenilikçi prosedürün teknik detayları ve farklılıkları ayrıntılı olarak incelenmiştir. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 51,18 yıl ve BMI (vücut kitle indeksi) ortalaması 28,56 olarak bulunmuştur. Preoperatif IIQ-7 skoru ortalaması 17,96 iken, postoperatif dönemde bu skor 4,82'ye düşmüştür (p<0,001). Postoperatif hasta memnuniyeti %82,2 oranında yüksek bulunmuştur. Komplikasyon oranı %7,5 olarak saptanmış; en sık görülen komplikasyonlar hematom (%4,1), over sliding (%2,1) ve mesane perforasyonu (%1,4) olmuştur. Total Laparoskopik Histerektomi (TLH) ile kombine edilen TVT prosedürlerinde komplikasyon oranı bir miktar artış göstermiş, ancak yaşam kalitesi üzerindeki etkiler istatistiksel olarak farklılık göstermemiştir. Sonuç: Yenilikçi TVT prosedürü, daha az invaziv bir yaklaşım sunmakta, komplikasyon oranlarını düşürmekte ve hasta memnuniyetini artırmaktadır. Çalışma, minimal invaziv cerrahi tekniklerin SÜİ tedavisindeki etkinliğini ve hasta konforuna katkısını göstermektedir. Bu yöntem, SÜİ tedavisinde önemli bir alternatif olup gelecekte daha geniş kapsamlı çalışmalarla desteklenmelidir.

Mahmut Dolay Yaman
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Magnezyum sülfatın intrauterin iskemi-reperfüzyon hasarında fetal sıçan beyninde ve plasentasında oluşan hasar üzerine doku koruyucu etkisi

Perinatal hipoksik-iskemik beyin hasarı neonatal mortalite ve morbidite, serebral palsi, mental retardasyon, epilepsi gibi uzun dönem nörolojik defisitlerin en önemli nedenlerinden birisidir. Mevcut tez çalışmasının amacı, prenatal hipoksi-reperfüzyon sıçan modelinde N-metil-D-aspartat antagonisti magnezyum sülfatın iskemik hasar öncesi ve iskemik hasar esnasında kullanımının fetal beyin dokusunda ve plasentada doku koruyucu etkisinin saptanmasıdır. Bu amaçla çalışmaya 19 günlük (term: 21 gün) 24 adet gebe sıçan dahil edildi ve her biri 6 hayvandan oluşan 4 çalışma grubu oluşturuldu: (1) Negatif kontrol, (2) Pozitif kontrol (iskemi-reperfüzyon hasarı), (3) Profilaktik magnezyum sülfat (iskemik hasardan 30 dakika önce) ve (4) İskemik hasar ile eş zamanlı (terapötik) magnezyum sülfat. Uterin iskemi reperfüzyon modeli, laparatomi sonrasında 20 dakika süren utero-overyan arter ligasyonu ve sonrasındaki 30 dakikalık reperfüzyon evresinden oluşmaktaydı. Profilaktik uygulama, iskemik hasardan 30 dakika önce 600 mg/kg intraperitoneal magnezyum sülfat verilmesi şeklindeydi. Reperfüzyon sonrasında fetal beyin ve plasenta dokuları elde edildi. Elde edilen dokularda histopatolojik değişiklikler (hiperemi, hemoraji ve infiltrasyon) skorlandı ve immünhistokimyasal olarak Tümör Nekroz Faktör-alfa ve kaspaz-3 değerlendirildi. Sonuç olarak, magnezyum sülfat uygulamalarının fetal hipoksi-reperfüzyon hasarına maruz bırakılan sıçan gebeliklerinde plasenta ve fetal beyinde hiperemi, hemoraji ve infiltrasyon gibi olumsuz değişiklikleri azalttığı (tümü için p<0.001) ve Tümör Nekroz Faktör-alfa ile kazpaz-3 immün ekspresyonlarını baskıladığı (her ikisi için p<0.001) saptandı. Magnezyum sülfatın iskemik hasardan önce verilmesi, hasar anında uygulanmasına göre daha fazla doku koruyucu etki ile ilişkili gözükmekteydi. Bu ön bulgular, magnezyum sülfatın perinatal dönemde hipoksi-reperfüzyon hasarında nörokoruyucu etkiye sahip olabileceğini göstermekte olup bunun potansiyel klinik etkileri mevcut olabilir. Anahtar Kelimeler: Fetal hipoksi, hipoksi-reperfüzyon hasarı, magnezyum sülfat

Tülay Şahandar
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

IVF sikluslarında serum ve folikül sıvılarındaki (FF) Se (selenyum) düzeyinin; gebelik başarısı, toplanan oosit sayısı, M2 (matür) oosit sayısı, zigot ve bazal hormon profili ile ilişkisi

Folikül sıvısındaki selenyum düzeylerinin gebelik başarısı üzerindeki doğrudan etkisi üzerine yapılan çalışmalar henüz anlamlı bir sonuç ortaya koymamış olmakla birlikte, bu çalışmada plazma sıvısındaki selenyum seviyeleri ile gebelik başarısı arasında negatif yönde sınıra yakın anlamlı bir ilişki olduğu gözlemlenmiştir. Öte yandan yapılan bazı araştırmalar foliküler sıvıdaki selenyum seviyelerinin, elde edilen M2 oosit sayısı ile pozitif bir korelasyon gösterdiğini ortaya koymuştur. Bu bulgu, selenyumun oosit kalitesi ve olgunlaşması üzerinde etkili olabileceğine dair ipuçları sunmaktadır. Bu durum, selenyumun gebelik başarıları üzerinde potansiyel bir rolü olabileceğini düşündürmektedir. Embriyo kalitesinin yüksek olduğu hastalarda gebelik oranlarının daha fazla olduğu gözlemi, infertilite tedavilerinde embriyo seçiminin önemini bir kez daha vurgulamaktadır. Yüksek kaliteli embriyoların sağlıklı gebelik sonuçları elde edilmesinde kritik bir rol oynadığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, foliküler sıvı ve plazmadaki yüksek selenyum seviyelerinin, daha kaliteli embriyoların elde edilmesi ve gebelik oranlarının artması ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Ancak, selenyumun üreme sağlığı üzerindeki potansiyel etkilerini daha ayrıntılı bir şekilde belirlemek ve klinik uygulamalarda bu bilgileri daha sağlam bir şekilde kullanabilmek için daha geniş örneklemli, prospektif ve randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu tür çalışmalar, selenyumun gebelik sonuçları üzerindeki etkilerini daha net bir şekilde ortaya koyarak, infertilite tedavilerinde yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesine katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Selenyum, İnfertilite, İn Vitro Fertilizasyon (IVF), Foliküler Sıvı

Osman Melih Karaduman
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Cinsel aktivitesi olmayan total pelvik organ prolapsusu olan hastalarda total vajinektominin etkinliği

Giriş: Pelvik organ prolapsusu (POP), vajinal duvarların, serviksin ya da vajinal kafın normal anatomik konumundan aşağıya doğru yer değiştirmesiyle karakterize edilen bir durumdur. Bu hastalık, etkilenen kadınların yalnızca günlük yaşam kalitesini değil, aynı zamanda cinsel yaşamlarını da olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Literatürde, POP' un cerrahi tedavisi amacıyla zaman içerisinde çok sayıda farklı cerrahi yöntem geliştirilmiş ve uygulanmıştır. Biz de total pelvik organ prolapsusu olan, POPQ evrelemesine göre evre 4 pelvik organ prolapsusu olan, cinsel aktif olmayan yaşlı hastalarda vajinektomi cerrahisi üzerine bir çalışma yaptık. Total vajinektomi yapılan postoperatif minimum 6 ayını doldurmuş ve postoperatif süreçte kontrolünü yaptğımız hasta grubumuza yaptığımız cerrahinin hasta konforuna yönelik faydasını belirleyebilmek için bir anket oluşturarak yapılan cerrahinin etkinliğini araştırdık. Materyal ve Yöntem: Ocak 2014 ile Ekim 2024 tarihleri arasında, Süleyman Demirel Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği‟nde Prof. Dr. M. Okan Özkaya tarafından muayenesi gerçekleştirilen ve semptomatik total pelvik organ prolapsusu tanısı alarak cerrahi tedavi uygulanan 62 olgudan, belirlenen kriterleri karşılayan 36 kadın hasta bu çalışmaya dahil edilmiştir. Katılımcıların demografik özellikleri kaydedilmiştir. Çalışma kapsamındaki tüm hastaların preoperatif dönemdeki POP-Q evrelemesi Evre 4 olarak saptanmıştır. Postoperatif dönemde 6. ayını tamamlayan hastalara, hasta memnuniyetini değerlendirmeye yönelik 6 sorudan oluşan bir anket uygulanmıştır. Elde edilen veriler istatistiksel yöntemlerle analiz edilerek değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmada cerrahi prosedür uygulanan hastaların yaş ortalaması 71,22±7,50 yıl, boy ortalaması 158,22±5,09 cm, kilo ortalaması 66,75±9,95 kg ve BMI ortalaması 26,61±3,78 kg/m2 olarak saptanmıştır. Bu sonuçlar benzer çalışmalar ile uyumlu idi. Preoperatif hasta evrelerinin evre 4 hastalar oluşturmaktaydı. Postoperatif 6.ayını dolduran hiçbir hastada desensu izlenmedi. Tartışma ve Sonuç: Tüm bu veriler, çalışmamızın bulgularının güncel literatürle uyumlu olduğunu ve obliteratif cerrahilerin, özellikle ileri yaş ve cinsel aktivite beklentisi olmayan hastalarda, yüksek hasta memnuniyeti ve belirgin semptomatik iyileşme sağladığını desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Total Pelvik Organ Prolapsusu, Vajinektomi, Memnuniyet Anketi

Senem Şengül
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Servikal serklaj uygulanmış gebeliklerde term plasentanın inflamatuvar ve proliferatif belirteçler açısından değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, servikal serklaj uygulanmış gebeliklerde termde doğurtulan plasentaların inflamatuvar (IL-4, IL-6, IL-10, TNF-α) ve proliferatif (Aktivin A) belirteçler açısından gen ekspresyon düzeylerinin değerlendirilmesi ve bu bulguların, servikal serklaj uygulanmamış gebeliklerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif kesitsel çalışmaya, Süleyman Demirel Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde 1 Eylül 2024 – 1 Mayıs 2025 tarihleri arasında sezaryen ile doğum yapan 10 servikal serklajlı ve 20 servikal serklajsız gebe dahil edilmiştir. Plasentaların maternal ve fetal yüzeylerinden alınan doku örneklerinden elde edilen RNA'lar, RT-PCR yöntemi ile IL-4, IL-6, IL-10, TNF-α ve Aktivin A gen ekspresyonları açısından analiz edilmiştir. Bulgular: Servikal serklajlı grupta IL-4 ve IL-10 gen ekspresyon düzeyleri hem maternal hem fetal yüzeylerde anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,01). Buna karşılık, IL-6 ve TNF-α gen ekspresyonları servikal serklajlı grupta anlamlı şekilde daha düşük saptanmıştır (p<0,05). Aktivin A gen ekspresyonu açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmemiştir (p>0,05). Bu sonuçlar, servikal serklajın anti-inflamatuvar yanıtı desteklediğini ve proinflamatuvar yanıtı baskılayıcı yönde etkide bulunduğunu göstermektedir. Tartışma ve Sonuç: Elde edilen bulgular, servikal serklaj uygulamasının yalnızca mekanik bir destek sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda plasental immün mikroçevreyi modüle ederek gebelik sürecinin fizyolojik devamlılığına katkı sağladığını düşündürmektedir. IL-4 ve IL-10'un artışı ile IL-6 ve TNF-α'nın baskılanması, serklajın lokal immün toleransı güçlendirdiğine işaret etmektedir. Bu sonuçlar, servikal serklajın immünolojik etkilerinin de göz önünde bulundurulması gerektiğini ortaya koymakta ve ileride yapılacak daha geniş örneklemli çalışmalara zemin oluşturmaktadır. Anahtar Kelimeler: Servikal serklaj, Term plasenta, İnflamatuvar sitokinler, IL-4, IL-6, IL-10, TNF-α, Aktivin A, Gebelik immünolojisi, RT-PCR

Semanur Tanrıverdi
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Niraparibin sıçan yumurtalıklarına verdiği hasarın ve N-asetilsisteinin koruyuculuğunun araştırılması

Poly-ADP-ribose polymerase (PARP) hasarlı DNA'nın onarımını sağlar. Niraparib, PARP inhibitörü olan antineoplastik ve immunomodülatör olarak kullanılan bir etken maddedir ve tümörlü dokulara selektif olarak PARP inhibisyonu yaparak apoptozise yol açar. Faz 3 çalışmalarında yumurtalık kanseri idame tedavisi ve meme kanseri tedavisinde uygulanmaktadır. PARP inhibitörleriyle ilgili literatürde birçok çalışma mevcut olmasına rağmen niraparibin yumurtalıklara verdiğiyle hasar ve boyutuyla ilgili bildirimler görülmemektedir. N-asetilsistein (NAC) 1970'lerden beri kliniklerde güvenle kullanılan tiyol içeren bir antioksidan ve mukolitik bir etken maddedir. Aynı zamanda yumurtalık fonksiyonlarını ve kan hormon düzeylerini korumada başarılı bulunmuştur. Bu çalışmada, PARP inhibitörü olan niraparibin sıçan yumurtalık dokusu üzerine olası toksik etkileri ile antioksidan ajan N-asetilsisteinin (NAC) bu etkiler üzerindeki koruyucu rolü deneysel olarak araştırılması amaçlandı. Selçuk Üniversitesi Deneysel Tıp ve Uygulama Merkezi laboratuarından temin edilen 30 adet dişi sıçan random olarak 5 gruba bölündü. Uygulama öncesi ve sonrasında sıçan ların vücut ağırlıkları not alındı. Sıçanlardan kan örneği alınarak AMH düzeyleri incelendi. Sıçan yumurtalıklarındaki apoptoz ve nekroz durumunu tespit etmek için ise AnnexinV/PI boyama ile dokular flowsitometri cihazında incelendi. Çalışmada sıçan yumurtalıkları histopatolojik ve immunhistokimyasal olarak incelendi. PCNA antikorlarıyla boyanarak altı farklı aşamadaki foliküller (primordial, primer, sekonder, preovulatör, antral ve atretik foliküller) ve korpus luteum değerlendirildi. VEGF-A antikorlarıyla boyanarak VEGF-A ekspresyon düzeyleri incelendi. Sonuç olarak bu çalışmada, niraparib sıçan yumurtalıklarında AMH seviyelerini, apoptoz ve nekroz oranlarını, primordiyal, primer, sekonder, preovulatör, antral ve atrezik folikül ve korpus luteum sayılarını etkilemediğini gösterdi. Ayrıca sıçan yumurtalıklarında VEGF-A ekspresyonunun düşük doz niraparib uygulananlarda düşük, yüksek doz niraparib uygulanan sıçanlarda ise yüksek olduğu bulundu. Niraparib, sıçan yumurtalıklarında over rezervini, apoptoz ve nekroz oranlarını etkilemediğinden NAC'ın bu konudaki koruyucu etkisinden bahsetmek doğru olmayabilir. Fakat düşük doz niraparibin yumurtalıkta neden olduğu konjesyon ve ödemi, yüksek doz niraparibin neden olduğu folliküler hücre dejenerasyonunu NAC engellemiş gibi görünmektedir.

Osman Yıldırım
Selçuk University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ovaryan stimülasyon sırasında progesteron ve GnRH antagonisti kullanan hastaların oosit morfolojileri arasındaki farkların karşılaştırılması

Amaç: Çalışmanın amacı, ovaryan stimülasyon sırasında GnRH antagonistleri ve didrogesteron kullanımının oosit morfolojisi üzerindeki etkilerinin retrospektif olarak karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Ocak 2021-Haziran 2023 tarihleri arasında Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Tüp Bebek Merkezi'ne başvuran 24-44 yaş aralığındaki tedaviye GnRH antagonisti eklenen 71 ve didrogesteron eklenen 35 hasta olmak üzere toplam 106 hasta çalışmaya dahil edildi. Bazal FSH, LH, estradiol ve AMH düzeyleri kaydedildi ve oosit morfolojik özellikleri, oosit toplama (OPU) sonrası embriyolog raporlarına dayanarak değerlendirildi. İstatistiksel analizler IBM SPSS 27 yazılımı kullanılarak yapıldı; normal dağılım gösteren değerler için bağımsız örneklem t-testi, normal dağılım göstermeyen değerler için Mann-Whitney U testi ve kategorik değerler için Ki-Kare/Fisher kesin testi kullanıldı. Sonuçlar p<0,05 düzeyinde anlamlı kabul edilmiş, %95'lik güven aralığında değerlendirilmiştir. Bulgular: Normal morfolojideki oosit oranının GnRH antagonisti grubunda (1.4±1.4), didrogesteron grubuna (0.5±1.2; p=0.002) kıyasla anlamlı derecede daha yüksek olduğunu gösterdi. Buna karşılık, didrogesteron grubunda sitoplazmik granülasyon (2.3±1.8 vs. 1.0±1.4; p<0.001) ve düzensiz perivitellin aralık (8.6% vs. 2.8%; p=0.189) daha sık gözlendi. Toplam oosit sayısı (7.2±4.5 vs. 8.6±6.9), germinal vezikül evresi (0.8±1.0 vs. 0.9±1.6) ve metafaz II evresi (6.0±4.0 vs. 7.1±5.3) açısından gruplar arasında önemli bir fark bulunmadı. Zona pellusida kalınlığı, boş zona veya kırık zona insidansı gruplar arasında benzerdi. AMH ile yaş arasındaki negatif korelasyon (r=-0.404; p=0.003), yaşla birlikte over rezervinin azaldığını doğruladı. Sonuç: GnRH antagonistlerinin oosit morfolojisini korumada didrogesterona kıyasla daha avantajlı olabileceğini düşündürmektedir. Didrogesteron grubunda sitoplazmik granülasyon ve düzensiz perivitellin aralık insidansının artması, bu protokolün sitoplazmik maturasyon süreçlerini etkileyebileceğine işaret etmektedir. Bununla birlikte, toplam oosit verimi ve olgunluk evrelerindeki benzerlikler, her iki protokolün de stimülasyon etkinliği açısından kabul edilebilir olduğunu göstermektedir. Klinik pratikte, özellikle tekrarlayan implantasyon başarısızlığı veya sitoplazmik anomali öyküsü olan hastalarda GnRH antagonistleri bir seçenek olabilir.

Esra Tokşen
Selçuk University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebelik yaşına göre aşırı büyük fetuslarda fetal pankreas boyutu ilişkisinin prospektif araştırılması

Amaç: Bu çalışmada, pregestasyonel veya gestasyonel diyabet tanısı olmayan gebelik yaşına göre büyük fetüslerle gebelik yaşına göre normal büyüklükte olan fetusların fetal pankreas boyutları arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Çalışmanın amacı, fetal pankreas ölçümlerinin prenatal dönemde gebelik yaşına göre büyük fetüs öngörüsünde kullanılabilirliğini araştırmak ve fetal büyüme paternlerinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlamaktır. Çalışmanın Yapıldığı Yer: Selçuk Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Gebe polikliniği Gereç ve Yöntem: Çalışma, 28–40. gebelik haftaları arasında, 18–40 yaş aralığında olan tekil gebelikler üzerinde yürütülmüş prospektif bir gözlemsel çalışmadır. Gebelik yaşına göre büyük fetüs grubuna, tahmini fetal ağırlığı %90 persentilin üzerinde olan fetüsler, kontrol grubuna ise tahmini fetal ağırlığı %10–90 persentil aralığında olan fetüsler dahil edilmiştir. Tüm fetal pankreas ölçümleri ultrasonografi ile gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Gebelik yaşına göre büyük fetüs grubunda fetal pankreas uzunluğu, genişliği ve alanı; kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Ayrıca, gebelik haftası ilerledikçe pankreas boyutlarında lineer artış gözlenmiş, bu artış gebelik yaşına göre büyük fetüs grubunda daha belirgin olmuştur. Pankreas uzunluğu/AC oranı, gebelik yaşına göre büyük fetüs grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p = 0.004). Pankreas genişliği/AC oranı ise gruplar arasında marjinal düzeyde farklılık göstermiştir (p = 0.064), ancak gebelik haftasına göre yapılan regresyon analizinde anlamlı ilişki saptanmıştır (p = 0.042). Regresyon analizine göre, gebelik haftası sabit tutulduğunda, gebelik yaşına göre büyük fetüs grubunda pankreas uzunluğu/AC oranı ortalama 0.0063 birim, pankreas genişliği/AC oranı ise 0.0027 birim daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: Çalışma bulguları, fetal pankreas boyutlarının gestasyonel yaşla birlikte arttığını ve bu artışın gebelik yaşına göre büyük fetüslerde daha belirgin olduğunu göstermektedir. Elde edilen veriler, fetal pankreasın ultrasonografik değerlendirmesinin prenatal dönemde gebelik yaşına göre büyük fetüs öngörüsünde yardımcı olabileceğini düşündürmektedir. Bu sonuçlar, fetal metabolik durumun değerlendirilmesi ve olası perinatal risklerin erken tanısı açısından klinik değere sahiptir. Anahtar Kelimeler: Fetal pankreas, gebelik yaşına göre büyük fetüs, makrozomi, gebelik, ultrasonografi, fetal biyometri

Leyla Aghakıshıyeva
Selçuk University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ribociclibin serviks kanseri hücre kültüründe BTG (B hücresi translokasyon geni) 1 gen üzerindeki transkriptom analizi

Bu çalışmanın amacı Ribociclibin serviks kanseri hücre kültüründe B hücresi translokasyon geni (BTG) 1 gen üzerinde transkriptom analizi yaparak ribociclibin etki mekanizmasını araştırmaktır. Serviks kanseri tedavi ve prognozuna yönelik yeni moleküler hedeflerin aydınlatılması amacıyla ribociclib uygulanan (deney) ve uygulanmayan (kontrol) HeLa hücre hatlarından seçilen üçer replikat toplam altı numune üzerinden RNA izolasyonu sonrası transkriptom analizi yapıldı. Normalizasyon sonrasında, gruplar arası diferansiyel gen ekspresyonu (DGE) belirlemek için edgeR R paketi ve Quasi-Likelihood modeli kullanıldı. Gen ontoloji analizinde TopGO paketi ve Kolmogorov-Smirnov (KS) istatistiksel testi kullanıldı. Yolak analizlerinde cluster Profiler paketi kullanıldı. Grup içi ve gruplar arası istatistiksel karşılaştırma çalışmalarının düzenlenmesi, veri görselleştirme uygulamaları ve rapor oluşturulmasında R betikleri kullanıldı. Çalışma kapsamında 2 farklı grup içinde 3'er replikat ile toplam 6 farklı numunenin RNA dizilemesi gerçekleştirildi. Normalizasyon ve filtreleme sonrası elde edilen Reads per Kilobase (RPK) ve Transcripts per Million (TPM) değerlerinin dağılımları benzerdi. Her iki grupta da genlerin büyük çoğunluğu düşük ifade düzeyinde yoğunlaştı ve az sayıda genin ise yüksek ifade düzeyinde olduğu gözlendi. DGE analizi sonrasında kontrol ile deney grubu karşılaştırıldığında, False Discovery Rate (FDR) düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösteren genlerden 1434 gende anlamlı ekspresyon artışı, 1273 gende ise anlamlı ekspresyon azalışı tespit edildi (p<0.05). En düşük FDR değerine sahip ilk 15 genden transkriptom analizinde IGFBP3, NDRG1, ATP1B3, MT-CYB, BNIP3P1, CD83 ekspresyonunda anlamlı bir azalma ve PIM3, CCN1, HERPUD1, EIF1, ID1, ASNS, HMGB2, MSMO1, ID1 ekspresyonunun ise artış gözlendi. İki grubun karşılaştırılmasında farklı gen ekspresyonlarının volkan grafiğinde tüm genlerin logFC ve FDR değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı (FDR<0.05) farklılık gösteren genlerden IGFBP3, BNIP3P1, MT-CYB, NDRG1, ATP1B3 yer almaktadır. En düşük FDR değerine sahip ATP1B3, IGFBP3, NDRG1 genlerinde ribociclib uygulaması sonrasında kontrol hücre grubu ile kıyaslandığında anlamlı olarak azalma gözlendi. Moleküler fonksiyon, hücresel komponent ve biyolojik proçese ait genlerde anlamlı değişim gözlendi. Yolak Analizi ekspresyon analizinde anlamlı değişkenlik gösteren genlerin (FDR<0.05) 1434 adet anlamlı artış gösteren genin 22 adet yolak içinde anlamlı olarak kümelendiği, 1273 adet anlamlı düşüş gösteren genin 15 adet yolak içinde anlamlı olarak kümelendiği tespit edildi. Sonuç olarak Hela hücre kültüründe Ribociclib tedavisinin hem hücre döngüsünü baskıladığı hem de hücrede büyük ölçüde transkriptomik değişikliklere yol açarak gen düzenleme mekanizmalarını, hücresel metabolizmayı, protein sentezi, ekzozomları etkilediği ve de metabolizmayı yeniden programlamayı tetiklediği gösterildi. Serviks kanseri tedavisinde metabolik ve immünmodülator ajanlar gibi tedavi seçenekleri ile daha etkili ve kalıcı yanıtlar elde edilebilir. Anahtar kelimeler: Hela, ribosiklib, serviks kanseri, transkriptom analizi

Feyza Savaş
Selçuk University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

20-24. gebelik haftalarında ölçülen fetal myokard perfüzyon indeksin olumsuz perinatal sonuçları öngörmedeki etkinliği

Amaç: Fetal Myokard Perfüzyon İndeksin, İUGG öngörmedeki etkinliğini araştırmak. Çalışmanın Yapıldığı Yer: Selçuk Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum bölümü Perinatoloji ve Obstetri polikliniği Materyal ve Metot: Çalışmaya 1 Temmuz 2024-1 Şubat 2025 tarihleri arasında Selçuk Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum bölümü Perinatoloji ve Obstetri polikliniğine başvuran 18-45 yaş arasındaki ek kronik hastalığı ve fetal anatomik anomalisi olmayan, 20 ile 24 hafta arasında olan tekil gebeler dahil edildi. Tüm gebelere VOLUSON E6 ultrason cihazı iki boyutlu (4.5–16.5 MHz) transabdominal prob ile İSUOG klavuzlarının önerileri doğrultusunda fetal biyometrik ölçümler alındı ve Doppler USG ile Umbikal Arter, Uterin Arter, Duktus Venozus, Orta Serebral arter, Myokard Perfüzyon İndeksi ölçümlerine bakıldı. MPI doppler parametrelerinin İUGG gelişimini öngörme yeterliliği istatistiksel olarak test edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 329 gebenin takibinde 4 olguda intrauterin fetal ölüm gerçekleşti ve bu hastalar çalışmadan çıkarıldı. Geri kalan 325 gebe çalışmaya dahil edildi. Bu gebeler doğuma kadar hastanemizde takip edildi ve hastanemizde doğum yaptı. Bu gebelerin 21 tanesinde Gestasyonel diabetus mellitus (GDM), 7 tanesinde preeklampsi, 47 tanesinde İUGG gelişti. GDM saptanan gebeler çalışmadan çıkarıldı. Preeklamsi gelişen 7 gebenin hepsi İUGG eşlik etmekteydi. Bu hastalarında dahil olduğu toplamda 47 İUGG'li fetüs hasta grubu olarak çalışmaya dahil edildi ve 256 hasta kontrol grubuna dahil edildi. MPI değeri ile İUGG ve sağlıklı grup arasında karşılaştırıldı ve median MPI değeri İUGG grubunda 0,40 (min–max: 0,31–0,54), sağlıklı grupta ise 0,39 (min–max: 0,21–0,58) olarak hesaplanmış olup, bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p = 0,110). Sonuç: Düşük risk grubu olgularda 20.-24. Gebelik haftalarında değerlendirilen MPI Doppler parametresinin İUGG saptamasını öngörmekte faydalı olmadığı düşünüldü.

Şeyma Kılıç
Selçuk University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Taze embriyo transferi ve donma çözme embriyotransferlerinde transfer öncesi endometriumkalınlığının gebeliğin hipertansif hastalıklarıve doğum ağırlığına etkileri

Üreme Teknolojileri (ART), kısırlık yönetiminde ayrılmaz bir parça haline gelmiş olup, in vitro fertilizasyon (IVF) en yaygın olarak kullanılan yöntemlerden biridir. IVF kullanımının artmasıyla birlikte, ilişkili risklerin ve potansiyel faktörlerin anlaşılması son derece önemli hale gelmektedir. Bu kapsamlı derleme, endometrial kalınlığın ART döngülerindeki gebelik sonuçları üzerindeki etkisini araştırmayı amaçlamaktadır. Transfer öncesi ultrason ile değerlendirilen endometrial kalınlık, endometrial reseptivitenin kritik bir göstergesi olarak hizmet vermektedir. Çalışmalar, IVF başarısını ve klinik gebelik oranlarını öngörmede önemini göstermiştir. Bununla birlikte, endometrial kalınlığın gebelikte hipertansif bozukluklar ve doğum ağırlığı sonuçları üzerindeki etkilerine dair sınırlı literatür bulunmaktadır. Mevcut çalışmalar genellikle taze transferler veya donmuş-çözülmüş embriyo transferleri üzerinde ayrı ayrı odaklanırken, her iki hasta grubunu içeren az sayıda çalışma bulunmaktadır. Ayrıca, fetal büyüme kısıtlılığı (FGR), ART gebeliklerinde önemli bir endişe kaynağını temsil etmektedir. Lubchenco ve meslektaşları fetal büyümeyi üç kategoriye ayırarak tanımlamışlardır: gestasyonel yaşa göre küçük (SGA), uygun (AGA) ve büyük (LGA). FGR, bir fetüsün büyüme potansiyelini gerçekleştirememesiyle karakterize edilir ve perinatal sonuçlar için önemli sonuçlar doğurur. Çalışmamızda, ART döngülerinde endometrial kalınlık ölçümlerinin kapsamlı bir analizini gerçekleştirdik ve bunları hipertansif gebelik bozuklukları ve doğum ağırlığı sonuçları da dahil olmak üzere gebelik sonuçları ile ilişkilendirdik. Bulgularımız, endometrial kalınlık ile bu sonuçlar arasında önemli bir ilişki olduğunu göstermektedir ve endometrial değerlendirmenin ART başarı oranlarını optimize etme ve anne ve neonatal sağlığı iyileştirme açısından önemini vurgulamaktadır. Bu derleme, endometrial kalınlık ile gebelik sonuçları arasındaki ilişkiyi daha kapsamlı bir şekilde açıklığa kavuşturmak için daha fazla araştırmanın gerekliliğini vurgulamaktadır. Bu ilişkilerin daha derinlemesine anlaşılması, klinik karar verme süreçlerini geliştirebilir ve sonuç olarak anne ve neonatal sağlığını iyileştirebilir. Anahtar kelimeler: IVF, preeklampsi, gestasyonel hipertansiyon, SGA, doğum ağırlığı

Bebek-düşük doğum ağırlığıDoğum ağırlığıFertilizasyon-in vitro+2
Bilal Emre Erzeneoğlu
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Zayıf over yanıtına sahıp hastaların bologna kriterlerine ve poseıdon alt gruplarına göre taze embriyo transferi veya donmuş embriyo transferi yapılanların kümülatif canlı doğum oranlarının retrospektif olarak karşılaştırılması

Bu tez çalışmasında zayıf over yanıtlı hastaların, Bologna ve POSEİDON kriterlerine göre kümülatif canlı doğum oranları retrospektif olarak karşılaştırıldı. Ocak 2017- Ekim 2023 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde ilk tüp bebek siklusuna başlayan hastalar tarandı, Standart ovaryan stimülasyon protokolü sonrasında IVF/Intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu (IVF/ICSI) ile tedavi edilen, oosit elde edilip edilmediğine bakılmaksızın oosit toplama işlemi gerçekleştirilen, Taze embriyo transferi veya dondurulmuş-çözülmüş embriyo transferi (FET) sonrasında, canlı doğum elde edilen veya tüm embriyoların transfer edilmesine rağmen canlı doğum elde edilemeyen hastalar çalışma kapsamına alındı. Oosit toplamada güçlük yaşanan (her iki overe ulaşılamayan) sikluslar, partnerinde azospermi olanlar, fertilite prezervasyon siklusları, VKİ ≥ 35 kg/m2 olan hastalar, 18 yaşından küçük ve 45 yaşından büyük hastalar, WHO Grup 1 (Hipogonadotropik hipogonadal anovulatuar) hastalar, Preimplantasyon genetik tanı (PGT-M ve PGT-SR) siklusları, Dual stimülasyon uygulanan hastalar, POY (Prematür Over Yetmezliği) tanısı almış hastalar çalışmadan dışlandı. Hacettepe Üniversitesi Tüp Bebek Merkezi'nde ilk kez yumurta toplama siklusu olan 1250 hasta final analizlere dahil edildi. Bologna kriterleri, üç kriterden en az ikisinin olması, Maternal yaşın ≥40 olması veya over kistektomi cerrahisi geçirmek, Önceki konvansiyonel stimülasyon protokolü ile ≤3 oosit toplanması, Antral Folikül Sayısı (AFS) <5 Follikül veya Anti-Müllerian Hormon (AMH) <1.1 olarak kabul edildi. POSEIDON hastaları ise dört gruba ayrıldı; AMH≥1.2/AFC≥5 olan ve beklenmedik zayıf (<4 oosit toplanan) veya suboptimal (4–9 oosit toplanan) yanıt veren 35 yaş altı ve 35 yaş üstü kadınlar, ayrıca AMH<1.1/AFC<5 olan genç ve yaşlı olanlar. Non-POSEIDON hastaları ise AMH≥1.2/AFC≥5 olan ve >9 oosit toplanan hastalar olarak sınıflandırıldı. Her hastanın hem Bologna kriterlerine hem de POSEIDON kriterlerine göre sınıflandırılması yapıldı, ve kategoriler arasındaki karşılaştırmada Genelleştirilmiş Tahmini Denklemler (GEE) analizi kullanıldı. Birincil sonuç ölçütü kümülatif canlı doğum oranı olarak belirlendi. Toplam 1250 hasta değerlendirilmiş olup, %79,6'sı (996 hasta) POSEIDON kriterlerine göre sınıflandırılmıştır. POSEIDON alt grupları şu şekilde dağılmıştır: Grup 1a %5,28 (66 hasta), Grup 1b %23,4 (293 hasta), Grup 2a %3,6 (45 hasta), Grup 2b %10,1 (127 hasta), Grup 3 %14,64 (183 hasta) ve Grup 4 %22,48 (281 hasta). iii POSEIDON hastalarının ortanca [çeyrekler arası aralık] yaş değerleri 34 [30-38], AMH değerleri 1,33 [0,65-2,69], toplanan oosit sayıları 4 [2-6] ve yapılan embriyo transfer sayıları 1 [1-2] olarak saptanmıştır. Non-POSEIDON hastalarında ise yaş 30 [27-33], AMH 4,63 [2,93-7,07], toplanan oosit sayısı 13 [11-15] ve yapılan embriyo transfer sayısı 2 [1-3] olarak kaydedilmiştir. Bologna kriterlerine uyan hastalarda yaş 40 [36-42], AMH 0,46 [0,20-0,76], toplanan oosit sayısı 2 [1-3] ve yapılan embriyo transfer sayısı 1 [0-1] iken; Non-Bologna hastalarında yaş 31 [28-36], AMH 2,30 [1,17-4,29], toplanan oosit sayısı 6 [3-9] ve yapılan embriyo transfer sayısı 1 [1-2] olarak belirlenmiştir. Kümülatif canlı doğum oranları Non-POSEIDON grubunda %49,8; POSEIDON Grup 1a'da %24,2; Grup 1b'de %34,1; Grup 2a'da %15,6; Grup 2b'de %27,6; Grup 3'te %20,8; Grup 4'te ise %10,7 olarak tespit edilmiştir. Kümelenmiş GEE analizinde, Non-POSEIDON grubu referans alınarak yapılan hesaplamada, canlı doğum şansı için ods oranları şöyle saptanmıştır: Grup 1a için OR 0,32 [0,18 - 0,60]; Grup 1b için OR 0,52 [0,37-0,74]; Grup 2a için OR 0,19 [0,08-0,43]; Grup 2b için OR 0,38 [0,24-0,61]; Grup 3 için OR 0,26 [0,17-0,41]; Grup 4 için OR 0,12 [0,08-0,19]. Bologna grubu için kümülatif canlı doğum oranları %8,7 (OR: 0,10, 0,06-0,16); Non-Bologna hastaları için kümülatif canlı doğum oranları %32,4 [OR: 0,48, 0,39-0,60] olarak bulunmuştur. Canlı doğum elde etme olasılığı Bologna grubuna kıyasla POSEIDON grubunda yaklaşık 3 kat daha fazladır. POSEIDON grubundaki hastalar, normal yanıt verenlere kıyasla yaklaşık iki kat daha az kümülatif canlı doğum oranına sahipken, Bologna grubundaki hastaların kümülatif canlı doğum oranı, Non-Bologna grubundakilere göre dört kat daha az olarak bulunmuştur. POSEIDON kriterleri, düşük prognozlu hastaları daha kapsamlı bir şekilde kategorize ederken, Bologna kriterleri ise daha kötü prognozlu, daha dar bir hasta grubunu temsil etmektedir.

Bilal Esat Temiz
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Geriatrik popülasyondaki benign jinekolojik cerrahilerde morbidite ve mortaliteyi belirleyen faktörlerin retrospektif değerlendirilmesi

Geriatrik Popülasyondaki Benign Jinekolojik Cerrahilerde Morbidite ve Mortaliteyi Belirleyen Faktörlerin Retrospektif Değerlendirilmesi. Hacettepe Üniversitesi, Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanlık Tezi, Ankara, 2024. Bu çalışma Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilimdalı'nda 2014-2024 arasında opere edilen 716 geriatrik hasta bilgilerinin retrospektif analizini sunmaktadır. Yaşlanma sürecine bağlı olarak artan kırılganlık (frailty), cerrahi girişimlerin risk profilini değiştirmekte ve postoperatif morbidite insidansını yükseltmektedir. Kırılganlık yaşa bağlı fizyolojik rezerv kaybıyla stres faktörlerine karşı duyarlılığı artıran bir sendrom olarak tanımlanmış ve son yıllarda perioperatif risk değerlendirmelerinde önemli bir parametre haline gelmiştir. Bu çalışmada kırılganlık ölçeği olarak Laboratuvar Testine Dayalı Kırılganlık İndeksi (Fİ-LAB), morbidite gruplandırması için Clavien-Dindo sınıflandırılması kullanılmıştır (ciddi morbidite ≥ sınıf 3 kabul edilmiştir) ve parametrelerin ciddi morbidite üzerindeki etkisi lojistik regresyon analizi ile incelenmiştir. Kırılganlık indeksi (p=0,003, OO: 2,28), polifarmasi (p=0,002, OO: 3,98), yoğun bakım yatışı (p<0,001, OO: 8,19) ciddi morbiditeye etki eden anlamlı risk faktörleri olarak gözlendi. Çok değişkenli analizde polifarmasi (p=0,018, OO:3,17) ve postoperatif yoğun bakım yatışı (p<0,001, OO: 6,30) anlamlı bulunmuştur. Hastaneye tekrar yatışa etki eden risk faktörlerinde ise tek değişkenli analizde kırılganlık indeksi (p=0,012, OO:1,79), polifarmasi (p<0,001, OO:3,66) ve HbA1c (p=0,045, OO:3,31) anlamlı bulunmuştur. Taburculuk sonrası acile başvuruya etki eden herhangi anlamlı faktör saptanmamıştır. Yoğun bakım yatışına etki eden faktörler ise kırılganlık indeksi, yaş ve polifarmasidir (sırasıyla p<0,001, p=0,017 ve p=0,009). Kırılganlık indeksi ile hastane yatış süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu (r=0,202 ve p<0,001). Fİ-LAB kırılganlık indeksinin ciddi morbidite için bir ipucu olabileceğini, fakat sadece bu indeks baz alınarak hasta danışmanlığı verilemeyeceği, tedavi planlanmasında birçok faktörün göz önüne alınması gerektiği sonucuna vardık.

Mehlika Beste Yücedağ
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hadlock büyüme standardına göre fetal büyüme kısıtlılığı tanısı alan olguların Fenton büyüme çizelgesine göre oluşturulan gruplar arasında erken yenidoğan komplikasyonları açısından karşılaştırılması

Fetal büyüme kısıtlılığı günümüzde perinatal morbidite ve mortalitenin önemli bir nedeni olmaya devam etmektedir. FBK tanısı alan bebekler erken yenidoğan döneminde; hipoglisemi, hipotermi, polistemi, sepsis, konvülziyon, nekrotizan enterekolit (NEK), intraventriküler kanama (İVK), periventriküler lökomalazi (PVL), respiratuar distres sendromu(RDS), bronkopulmoner displazi (BPD), prematür retinopatisi, fototerapi gereksinimi, artan yoğun bakım ve mekanik ventilatör ihtiyacı yönünden risk altındadırlar. Çocukluk ve erişkin dönemde ise nörogelişimsel problemler, obezite, diyabet, hipertansiyon, kardiyovasküler hastalıklar açısından risk altındadırlar. Biz bu retrospektif klinik çalışmada; 2016-2021 yılları arasında kliniğimizde fetal büyüme kısıtlılığı tanısı ile takip ettiğimiz bebeklerin neonatal dönemde kullanılan Fenton büyüme çizelgesine göre oluşturulmuş gruplar arasında erken yenidoğan komplikasyonları açısından fark olup olmadığını incelemeyi amaçladık. FBK tanısı için EFW < 10 persentil olarak kabul ettik. Yenidoğan döneminde ise doğum ağırlıkları persentillerine göre bebekleri SGA ve AGA olarak gruplandırdık. Çalışma popülasyonuna toplamda 24 hafta ile 36 hafta 6 gün arasında doğan 290 hasta dahil edildi. FBK tanısı alan olguların 135'i (%46,6) Fenton büyüme çizelgesine göre SGA, 155'i AGA olarak değerlendirildi. Fenton'a göre oluşturulmuş SGA ve AGA grupları arasında komplikasyonlar yönünden yapılan karşılaştırmalarda; transfüzyon ihtiyacı (p=0.005) ve vücut ağırlığı artışı(gr/gün) (p=0.036) yönünden istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı. AGA olarak değerlendirilen grupta transfüzyon ihtiyacı azalmış ve yenidoğan döneminde kilo artışı daha yüksek oranda normal olarak tespit edildi. Diğer yenidoğan komplikasyonları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. Doğum haftalarına göre oluşturulan gruplarda (<34 hafta ve 334 hafta), <34 hafta doğan grupta AGA ve SGA bebekler arasında transfüzyon ihtiyacı ii (p=0.019) yönünden , 334 haftada ise SGA ve AGA olan grupta RDS (p= 0.039) görülme ve tam enteral beslenmeye geçiş süresi( p=0.009) yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Sonuç olarak bizim çalışmamıza göre erken yenidoğan komplikasyonlarını ön görme açısından fetal büyüme standartları prognostik önemini korumaktadır. Ancak fetal büyüme standartları ile yenidoğan büyüme çizelgeleri arasındaki uyumsuzluğun giderilmesi için daha fazla sayıda hastanın dahil edildiği prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Fetal büyüme kısıtlılığı, SGA, erken yenidoğan komplikasyonları

Bebek-yenidoğmuşBebeklerFetal gelişim+3
Sanem Özcan
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Transgender bireylerde cinsiyet değişimi nedeniyle yapılan histerektomi-bilateral salpingo- ooforektomi ameliyatlarının kliniko-patolojik yönden incelenmesi – geriye yönelik tanımlayıcı bir çalışma

Transgender bireyler önemli miktarda psikolojik sıkıntı hali yaşabilirler ve bu sıkıntının azaltılmasında hormon tedavilerinin ve/veya cinsiyet değişikliği-olumlama cerrahisinin yararı olabilir. Dünya Profesyonel Transgender Sağlığı Cemiyeti (WPATH) histerektomi ve iki taraflı salpingo-ooforektomi ameliyatını bu konuya ilgi duyan transgender erkekler yönünden tıbben gerekli bir cinsiyet olumlama işlemi olarak görmektedir. Bu uzmanlık tezi HÜTF, Ankara'da görevli jinekoloji ekibinin müdahil olduğu kadından-erkeğe (FtM) cinsiyet değişikliği (genital olmayan) cerrahi işlemlerinin geriye dönük ve tanımlayıcı bir tarzda analizini sunmaktadır. Çalışmadaki amaç, bu hasta grubunda bu ameliyat yönteminin uygulanabilirliğini teyit etmek üzere TLH operasyonu esnası ve sonrasına ait hasta karakteristiklerini, cerrahi işlem sürelerini, per/postop komplikasyonları ve cerrahi numunelerinde tespit olunan histopatolojik değişiklikleri araştırıp ortaya koymaktır. Çalışma kurumumuzun etik kurulundan onay almıştır. Ocak 2020 – Ağustos 2022 arasında ameliyata alınmış olan ardışık 34 hastanın dosya bilgilerine ulaşılmış, gözden geçirilmiş, analiz edilmiştir. Karına 3 noktadan girmiş olduğumuz (3 port) bu TLH+BSO ameliyat vakalarımız (34 hasta) için geçmişe dönük bir çizelge oluşturup verileri gözden geçirdik. Numunelerin karakter özellikleriyle alakalı tanımlayıcı istatistikler oluşturuldu. Değişkenler arasındaki karşılaştırmalar için verilerin düzeyiyle uygun olacak şekilde t testleri, x2, Mann-Whitney U testi ve Fisher'in kesinlik testi kullanıldı. İstatistiki anlamlılık baştan <.05 olacak şekilde ayarlandı. Ortanca yaş, vücut kitle endeksi ve parite durumu sırasıyla 26.5, 23.6 ve 0 bulundu. Ortalama ameliyat süresi, hastanede kalış süresi ve patoloji spesimeni ağırlığı sırasıyla 179.3 dakika, 2.4 gün, 68.1 gram bulundu.TLH işlemlerinin tümü laparotomiye dönülmeksizin laparoskopik olarak tamamlandı. 2 vakada, hastaların vajenlerinin dar oluşu sebebiyle uterus maniplatörü yerleştirilemedi ve daha laparoskopiye geçilmeden laparotomi kararı alındı. Ameliyat esnasında 3 komplikasyon gözlendi (2 vakada uterus maniplatörü yerleştirilirken vajen mukozasında yırtılma, diğer bir vakada pnömotoraks). Vajina mukozası yırtıklarında hemostazın sağlanması için dikme gereği doğdu. Ameliyat esnasında pnömotoraks gelişen hasta göğüs tüpü yerleştirilerek tedavi edildi. Ameliyat sonrası dönemde majör komplikasyon olmadı ve tüm hastalar problemsiz şekilde taburcu edildi. Önceden farkedilemeyip gizli kalmış patolojik durumlar saptanmadı, çoğu hastada hafif proliferasyon gösteren endometrium, servikste atrofi veya spesifik olmayan değişiklikler ve kistik yapıda overler vardı. Bu çalışmadan biz cinsiyet hoşnutsuzluğu yaşayan transgender erkeklerin cerrahi seçenekleri üzerinde düşünürken 3 port'un kullanıldığı TLH ameliyatını uygulanabilir, güvenilir ve etkili bir seçenek olduğu sonucuna varmaktayız. Çalışmanın ge riye dönük tasarımı ve nispeten ufak örneklem boyutunun getirmekte olduğu sınırlamalar sebebiyle bu sonuçları teyit edebilmek için daha büyük bir hasta grubunda randomize kontrollü çalışmaların yürütülmesinin uygun olacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Transgender, cinsiyet değiştirme, cinsiyet değiştirme cer rahisi, histerektomi, kadından-erkeğe histerektomi, 3 port laparoskopi

CerrahiCinsellik ve cinsiyet bozukluklarıCinsiyet değişimi+5
Kanşav Tunç Kızılkanat
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fetal kardiyovasküler sistem anomalilerinin prenatal tanılarının, kısa dönem neonatal sonuçlarının ve postnatal tanılarının retrospektif olarak incelenmesi

Bu çalışmada prenatal dönemde kardiyovasküler sistem anomalisi tanısı almış olan gebeliklerin obstetrik ve neonatal sonuçlarını, yenidoğanların postnatal dönemdeki takip ve sonuçları incelenmiştir. Konjenital kalp hastalıklarının %20,61'ini (n= 40) ventriküler septal defektler oluşturarak en sık KKH anolarak saptanmıştır. 2. Sık KKH %12,37 (n= 24) ile hipoplastik sol kalp sendromudur. KVS dışındaki diğer sistemlerdeki ek anomaliler tüm KVS anomalilerinin(n=194) %14,94'ünde(n=29) saptanmıştır. En sık %4.12 sıklığıyla(n=8) iskelet sistemi ve ekstremite anomalileri saptanmıştır. Sonrasında sırasıyla %3,6'sınde(n=7) kraniyofasiyel anomaliler, %2.06'sında(n=4) gastrointestinal sistem anomalileri, %2.06'sında(n=4) multiple sistem anomalileri, %1.54'ünde(n=3) santral sinir sistemi anomalileri, %1.03'ünde(n=2) toraks ve abdominal duvar defektleri ve %0.51'inde(n=1) genitoüriner sistem anomalileri saptanmıştır. Antenatal usg ile tanı konan KVS anomalilerinin (n=194) %25,77'sinde(n=50) karyotip analizi yapılmış olup, %19.07'sinde(n=37) karyotip analizi sonucu normal, %6.7'sinde(n=13) karyotip analizi sonucu anormal sonuçlanmıştır. Gebelik sonucuna ulaşılan 193 hastanın ise %80,82'ü(n=156) canlı doğumla sonuçlanmıştır, %17,61'si(n=34) teminasyon ile sonuçlanmış, %1.55'ü(n=3) ise intrauterin dönemde ex olmuştur. En yüksek terminasyon oranları pulmoner atrezi (%40), trunkus arteriosus (%33,3) ve HRHS (%33,3) teşhislerinde görülmüştür. En düşük canlı doğum oranı ise atriyal izomerizm tanılı hastalarda saptanmıştır (%57,1). Cerrahi şansı bulamadan ilk 12 hafta içerisinde kaybedilen bebeklerin en çok görüldüğü gruplar HLHS (%50, 7/14), trunkus arteriosus (%50, 1/2) ve atriyal izomerizm (%40, 2/5) gruplarıdır. Doğum sonrası cerrahi girişime rağmen ilk 12 hafta içerisinde kaybedilen bebeklerin en çok izlendiği gruplar AVSD (%40, 2/5), HLHS (%28.6, 4/14), DORV (%28.6, 4/14), atriyal izomerizm (%20, 1/5) ve D-TGA (%19, 4/21) olarak saptanmıştır. Cerrahi sonrası en yüksek sağkalım ile takip edilen gruplar L-TGA (%100, 2/2), TOF (%81.8, 9/11) ve HRHS (%80, 8/10) olarak saptanmıştır. Prenatal dönemde herhangi bir KVS anomalisinin saptanması; anomalinin olası nedenini, prognozunu, yönetimini belirlemek açısından oldukça önemlidir. Aileler ile hastalıkların doğası paylaşılmalı, doğum sonrası gerekli olabilecek girişimler ve süreç hakkında bilgi verilmelidir. Terminasyon ve karyotip analizi gibi ebeveyn kararı gerektiren süreçlerde doktor bilgilendirmesi kritiktir.

EkokardiyografiFetal hastalıklarFetüs+5
Mustafa Onur Kamani
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Seröz endometrium kanserli olgularda tedavi sürecinin klinik sonuçlara etkisinin değerlendirilmesi

Endometrium kanseri tüm dünyadaki kadın kanserleri arasında en sık görülen altıncı kanserdir. Seröz endometrium kanseri sıklık açısından endometrioid histolojik alt tipten sonra ikinci olarak gelmektedir ve endometrium kanseri vakalarının %10'unu oluşturmaktadır. En önemli özelliği ise endometrium kanseri ilişkili ölümlerin %40'ından seröz alt tipin sorumlu olmasıdır. Çalışmamızda merkezimizde takip edilen seröz endometrium kanserli hastaların klinik sonuçlarındaki değişiklikleri; evrelerine, cerrahi özelliklerine, patolojik özelliklerine ve tedavi stratejilerine göre tanımlamak amaçlanmıştır. Çalışmamıza Haziran 2001 ile Kasım 2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Jinekolojik Onkoloji Kliniğinde tedavi edilen 118 endometrial seröz karsinomlu hasta dahil edilip retrospektif olarak incelenmiştir. Hasta grubumuzun ortalama yaşı 66,1'dir (66,1±8,24) ve tüm hastalar cerrahi olarak yönetilmiş olup %78'i cerrahi olarak tam evrelenmiştir. Ortalama takip süremiz 30 ay (6-219) olarak saptanmıştır. 5 yıllık genel sağ kalım oranı %45,5'tir. Çalışmamızda özellikle ileri evrelerde (evre III veya IV) yapılan lenfadenektominin (p=0,04) genel sağ kalıma anlamlı katkı sağladığı, yapılan rutin omentektominin ise herhangi bir katkı sağlamadığı gösterilmiştir. Yapılan çok değişkenli Cox analizlerine göre yaş ≥60 (HR=3,52 [%95 CI: 1,17–10,57], p=0,25), yüksek serum CA 125 düzeyleri (HR=2,07 [%95 CI: 1–4,3], p=0,04) ve FIGO 2023'e göre evre III veya IV hastalığa (HR=1,18 [%95 CI: 1,06–1,31], p=0,002) sahip olmanın genel sağ kalım açısından bağımsız prognostik faktörler olduğu belirlenmiştir. Yeni FIGO 2023 evrelemesinin eskisiyle karşılaştırılması sonucunda seröz endometrium kanserli hastaların erken evrede olanlarının evrelerinin yükseldiği tespit edilmiştir. Sağ kalımı anlamlı etkileyen faktörler olarak saptanan lenfovasküler alan invazyonu ve servikal tutulumun yeni evreleme sisteminde seröz endometrial kanserli hastalar için evre belirlenmesinde kullanılmaması dikkat çekmiştir. Bununla birlikte, ROC analizinde her iki evrelemenin performansının benzer olduğunu gözlemlenmiştir. Anahtar kelimeler: Seröz endometrium kanseri, sağ kalım, cerrahi evreleme

AdenokarsinomBiyobelirteçler-tümörCerrahi+5
Şefkat İlayda Tuncay
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bazal luteinizan hormon düzeylerinin, Gnrh-antagonist protokol uygulanan hastalarda in-vitro fertilizasyon sonuçları üzerine etkisinin retrospektif olarak değerlendirilmesi

Artıran, N., Bazal Luteinizan Hormon Düzeylerinin Gnrh Antagonist Protokol Uygulanan Hastalarda In-Vitro Fertilizasyon Sonuçları Üzerine Etkisinin Retrospektif Olarak Değerlendirilmesi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Tezi , Ankara 2023. Bu tez çalışmasında erken folliküler fazda bakılan LH değerlerinin, IVF başarısını üzerine etkisi araştırıldı. Ocak 2014 - Aralık 2022 başvuran hastalar retrospektif olarak tarandı, antagonist protokol ile hipofizer supresyon uygulanıp, ovulasyonun tetiklenmesi için hCG tercih edilen hastalar içerisinde, siklus başlangıcında trans-vajinal ultrasonografi ile sayılan toplam antral follikül sayısı >4 olanlar çalışmaya dahil edildi. 15-45 yaş aralığı olanlar ve vücut kitle indeksi <35 olan hastalar çalışma kapsamına alındı. FORT analizi için 312 hasta değerlendirilmeye alındı. Yapılan lojistik regresyon analizinde bazal LH değerinde bir birimlik artışın, FORT üzerinde istatistiksel anlamlı azaltıcı etkisinin olduğu görüldü (OR; 0,957 , GA %95 0,933-0,981 ; p değeri <0,001). Hastanın yaşı, VKİ, kullanılan gonadotropin türü, PKOS varlığı ile FORT değeri arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki gözlenmedi(p>0,05). Kullanılan gonadotropin dozunda 100 IU'lik artışın, FORT değerinde istatistiksel anlamlı artışa yol açtığı görüldü (OR ; 1,021, GA %95 1,008-1,035; p değeri 0,002). FOI analizi için 288 hasta değerlendirmeye alındı. Yapılan lojistik regresyon analizinde bazal LH değerinde bir birimlik artışın, FOI değerinde istatistiki anlamlı olmayan bir azalmaya sebep olduğu görüldü(OR; 0,978, GA %95 0,951-1,007; p değeri=0,132). Aspire edilen follikül başına toplanan oosit sayısı (kurtarılan oosit sayısı) analizi için 259 hasta değerlendirmeye alındı. Yapılan lojistik regresyon analizinde bazal LH değerinde bir birimlik artışın, aspire edilen follikül başına toplanan oosit sayısı değeri üzerinde anlamlı değişikliğe sebep olmadığı görüldü (OR; 1,010, GA %95 0,971-1,050; p değeri=0,627). Matürasyon oranı analizi için 251 hasta değerlendirmeye alındı. Yapılan lojistik regresyon analizinde bazal LH değerinde bir birimlik artışın, matürasyon oranı değeri üzerinde anlamlı değişikliğe sebep olmadığı görüldü (OR; 1,011, GA %95 0,976-1,048; p değeri=0,541). Fertilizasyon oranı analizi için erkek faktör hastalar çıkarıldı, 229 hasta değerlendirmeye alındı. Yapılan lojistik regresyon analizinde bazal LH değerinde bir birimlik artışın, fertilizasyon oranı değeri üzerinde anlamlı değişikliğe sebep olmadığı görüldü (OR; 1,001, GA %95 0,965-1,038; p değeri=0,971). Blastulasyon oranı analizi için üçüncü gün embriyo transferleri ve üçüncü gün embriyosu dondurulan hastalara dışlandı. 135 hasta değerlendirmeye alındı. Yapılan analizde bazal LH değerinde bir birimlik artışın, blastulasyon oranı değeri üzerinde anlamlı değişikliğe sebep olmadığı görüldü(OR; 1,008, GA %95 0,961-1,058; p değeri=0,735). Bu grupta LH değerlerine göre percentil analizi yapıldığında, taze transfer ile elde edilen gebelik sonuçları(beta hCG pozitifliği, klinik gebelik, abortus, biyokimyasal gebelik, canlı doğum) bakımından fark olmadığı görüldü(p>0,05). Bazal LH değerlerinin yüksekliğinin hastaların FORT değerinde anlamlı düşüşe yol açtığı tespit edildi. Ancak bazal LH değerlerindeki bu değişikliğin oosit matürasyonu, fertilizasyonu, blastülasyonu ve gebelik sonuçları üzerinde direkt etkisinin olmadığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Luteinizan hormon, pituiter supresyon, foliküler çıktı oranı, folikül oosit indeksi, matürasyon oranı, fertilizasyon oranı, blastulasyon oranı

Nüseybe Artıran
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik over sendromlu kadınlar ile sağlıklı kontroller arasında yaşlanma ile overde gerçekleşen yapısal ve hormonal değişikliklerin karşılaştırılması: On yıldan uzun süreli prospektif takip çalışması

Çalışmamız polikistik over sendromu (PKOS) olan kadınlar ile sağlıklı kontrol grubu arasındaki overdeki hormonal ve yapısal değişikliklerin yaşlanma süreci boyunca değişimini karşılaştırarak değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Bu çalışma, Maden Tetkik Arama (MTA) kurumundaki kadın personelinin önceden belirlenmiş bir yaygınlık çalışması içinde yürütülen prospektif bir iç içe geçmiş kohort çalışması olarak tasarlanmıştır. Başlangıçta çalışma popülasyonunda Rotterdam kriterlerine göre ≥35 yaşında PKOS teşhisi konulan 68 PKOS hastasından, %60.3'ü olan 41'i katılmayı kabul ederek "çalışma grubu" oluşturmuştur. Ayrıca, başlangıçta sağlıklı kontrol grubu olarak belirlenen 183 sağlıklı kontrol grubu arasından yaş ve vücut kitle indeksi (VKİ) eşleştirilmiş toplam 43 kadın, "kontrol grubu" olmak üzere çalışmaya dahil edilmiştir. Transvajinal/pelvik ultrasonografi, Mart 2022 ile Mart 2023 tarihleri arasında antral folikül sayısı (AFS) ve over hacmi (OV) ölçmek için yapılmıştır. Hormonları değerlendirmek için sabah kan örnekleri alınmıştır [anti-Müllerian hormon (AMH), toplam testosteron (TT), cinsiyet hormon bağlayıcı globulin (SHBG), serbest androjen indeksi (FAI), dehidroepiandrosteron sülfatı (DHEAS)]. Over yapısındaki ve hormonal değişiklikler, yaklaşık 12-13 yıl süren bir dönemde hesaplanan "Delta" ile değerlendirilmiştir. Bu çalışmanın örnekleminde PKOS ve kontrol grupları arasında yaş (sırasıyla 44.1±6.5 ve 46.4±4.2 yıl) ve VKİ [24.7(IQR: 21.9-27.8) ve 25.2(IQR: 23.2-28.9) kg/m2] benzer değerlerdedir. Overlerin yapısal karşılaştırılmasında ise OV ve AFS, PKOS grubunun kontrollere göre her iki overinde de belirgin şekilde yüksek görülmüştür. Takip dönemi boyunca PKOS grubunda kontrol grubuna göre hem sağ overde [sırasıyla, Delta-AFS-sağ: -7.8(±4.7) ve -3.5(±3.2), p=0.008] hem de sol overde [sırasıyla, Delta-AFS-sol: -7.9(±6.2) ve -4.2(±3.1), p=0.022] AFS'de belirgin bir azalma olduğu tespit edilmiştir. Hormonal profil karşılaştırıldığında ise AMH, TT, FAI ve DHEAS'nin kontrol grubuna göre PKOS'ta belirgin şekilde yüksek olduğu görülmüştür. 10 yıl boyunca hormonal değişikliklerin delta değerlerini karşılaştırırken, iii serum TT [sırasıyla, Delta-TT: -11.5 (±12.8) ve -5.2 (±9) ng/dL, p=0.01] ve serum AMH [sırasıyla, Delta-AMH: -2.57 (IQR:-3.35;-1.19) ve -1.15 (IQR:-1.87;-0.69), p=0.007] PKOS grubunda belirgin şekilde daha fazla azalmış olup; delta-SHBG, delta-FAI ve delta-DHEAS arasında iki grup arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Serum AMH seviyeleri perimenopozal kadınlarda (ortalama yaş 44) PKOS teşhisi için bir belirteç olarak alıcının işletme karakteristikleri ROC eğrisi analizi ile test edildiğinde, 0.72 eğri altında kalan alan değeri ( Güven Aralığı %95, 0.60–0.83) ile 0.295 ng/mL (spesifiklik %0.81 ve duyarlılık %0.61) eşik değer olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak, yaşlanan PKOS'lu kadınlarda sağlıklı kontrollere göre AFS, OV, AMH ve TT'de belirgin şekilde daha fazla azalma olduğu gözlemlenmiştir. Bu parametrelerde görülen azalma daha fazla olmasına rağmen, yaşlanan PKOS'lu kadınlar hala daha yüksek AMH, OV, AFS ve androjen seviyelerine sahiptir. AMH, perimenopozal kadınlarda PKOS teşhisi için yaklaşık 0.70 eğri altında kalan ile orta derecede bir değere sahip olabilir. Yaşlı kadınlarda PKOS için güvenilir bir tanı belirteci belirlemek için yaşa göre stratifikasyonlu seçilmemiş popülasyonlarda daha fazla izlem çalışması gerekmektedir.

Over hastalıklarıPolikistik over sendromuYaşlanma+6
Nevda Ceren Sonu
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer infertil hastalarda D-vit düzeyinin fertil kadınlardaki d-vit düzeyi ile karşılaştırılması

Amaç: Bu araştırma primer infertil hastalardaki D vitamin düzeyinin fertil kadınlardaki d vitamin düzeyiyle karşılaştırması yapmak amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Bu çalışma prospektif olarak Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde 1. Haziran 2022-31. Mart 2023 tarihleri arasında hastaneye başvuran 75 açıklanamayan primer infertil ve 75 fertil sağlıklı kadın bireylerden oluşturulmuştur. 20-40 yaşları arasında açıklanamayan primer infertil kadınlardan ve fertil kadınlardan iki ml kan örneği alınmıştır. Tüm venöz kan örnekleri 4000 rpm de 10 dk santrifüj edilmiştir. Örneklerden elde edilen plazma LSMS 8045 cihazında 25 hidroksi vitamin düzeylerine bakılarak karşılaştırma yapılmıştır Bulgular: Açıklanmayan primer infertil grubundaki D vitaminin ortalaması 5.35 ± 1.81'ken, fertil kadınlarda D vitamin ortalamasının 12.6 ± 4.44 olduğu saptanmıştır. Çalışma gruplarına göre D vitamin düzeyleri arasında anlamlı olacak düzeyde bir farkın olduğu belirlenmiştir. Açıklanamayan primer infertil grubunun fertil grubuna göre FSH, LH, Progesteron, prolaktin ve Östrojen değerlerinin daha düşük olduğu ancak değerleri arasında anlamlı farklılığın olmadığı fark edilmiştir. Açıklanamayan primer infertil grup ile fertil gruptaki kadınların AMH değerleri arasında anlamlı farklılığın olmadığı ve birbirine yakın değerlere sahip olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Açıklanamayan primer İnfertil grubundaki D vitamin düzeylerinin fertil grubundaki kadınlardan düşük olduğu bu bağlamda D vitamin takviyesinin infertil kadınlarda önemli olduğunu düşünmekteyiz. Konu ile ilgili daha fazla randomize kontrollü çalışmanın aydınlatıcı olacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: D vitamin düzeyi, infertil kadınlar, fertil kadınlar

KadınlarKısırlıkKısırlık-kadın+2
Rahime Kada Düken
Harran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2017-2022 yılları arasında Harran Üniversitesi Tüp Bebek Kliniğinde IVF yapılan düşük, normal ve yüksek over rezervli hastalarda toplanan oositlerin maturasyon oranlarının karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı 2017-2022 yılları arasında Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi tüp bebek kliniğinde IVF yapılan Poseidon sınıflamasına göre düşük, normal, yüksek over rezervli hastalarda toplanan oositlerin maturasyon oranlarının karşılaştırılmasıdır. Kesitsel tipteki bu çalışmaya 2017-2022 yılları arasında IVF tedavisi gören 18-40 yaş arası kadınlar dahil edilmiştir. Antral folikül sayısı (AFC), AMH değerleri, oosit maturasyonları, toplam oosit sayıları, FSH, LH, TSH ve östradiol düzeyleri kaydedilmiştir. Yaş ortalamaları 30,70 olan katılımcıların BKİ ortalaması 26,61, AMH değerleri ortalama 3,29 ng/ml, ortalama AFC sayısı ise 3,47'dir. Katılımcıların %22'si düşük, %46,1'i orta, %31,9'u yüksek over rezervlidir. Düşük over rezervli kadınların yaş ortalaması anlamlı farkla daha yüksektir. Düşük over rezervli kadınların FSH ve E2 ortalamaları ve kullanılan ilaç dozları daha yüksektir. Düşük over rezervli kadınların toplam oosit, M1, M2 ve GV oosit sayıları ortalamaları anlamlı farkla daha düşüktür. Çatlatma iğnesi olarak katılımcıların %81,6'sında Ovitrelle, %17,8'inde Gonapeptly ve %0,6'sında Ovitrelle+Gonapeptly kullanılmıştır. Gonapeptly kullanılan grubun toplam oosit sayısı, M1, M2 ve GV oosit sayısı ortalamaları daha yüksektir. Tüm katılımcıların %50,3'ü vitamin desteği almıştır. Yaş arttıkça AMH değerinin azaldığı ve toplam, M1, M2 ve GV oosit sayılarının azaldığı görülmüştür. Düşük over rezervli kadınlarda toplam oositlerin %67,3'ünün, orta over rezervli kadınlarda toplam oositlerin %66,9'unun, yüksek over rezervli hastalarda ise toplam oositlerin %67,3'ünün metafaz 2 oositlerine olgunlaştığı görülmüştür. Over rezervi ile oosit sayısı arasında ilişki vardır ancak maturasyon oranlarının benzer olduğu görülmüştür. İleriki çalışmalarda daha geniş popülasyonlarda ve farklı tedavi uygulamalarıyla over rezervi ile oosit maturasyonu ilişkisinin araştırılması, bulgularımızın desteklenmesi açısından önem taşımaktadır. Anahtar kelimeler: Anti-müllerien hormon, in vitro fertilizasyon, over rezervi.

Antimüllerian hormonFertilizasyon-in vitroOositler+2
Gülzer Deliktaş
Harran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plasenta perkretalı hastalarda, sezaryen sayısının maternal ve neonatal mortalite ve morbidite ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Plasentanın uterus duvarına anormal yapışması anlamına gelen plasenta akreata spektrum (PAS) bozukluklarının sezaryan doğum ile ilişkisi uzun zamandır bilinmektedir. Kanama, transfüzyon ve çoklu organ yetmezliği gibi komplikasyonlarla ilişkili olan PAS bozuklukları hem maternal hem de neonatal açıdan önemli sonuçlar doğurmaktadır. Plasental adezyon bozukluklarının maternal ve neonatal sonuçları birçok çalışmada değerlendirilmiş olmasına rağmen, önceki sezaryen sayısının maternal ve neonatal sonuçlar üzerindeki etkisi sınırlı sayıda çalışmada değerlendirilmiştir. Çalışmamızın amacı plasenta perkretalı hastalarda önceki sezaryen doğum sayısı ile maternal ve neonatal sonuçların ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya Ocak 2021 ile Ocak 2023 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'na başvuran ve sonografik değerlendirmede plasenta perkreta tanısı alan 150 gebe dahil edildi. Hastalar sezaryen sayısına göre üç eşit gruba ayrıldı: 1-2 sezaryen (Grup 1), 3-4 sezaryan (Grup 2) ve 5'ten fazla sezaryan (Grup 3). Sezaryan sayısı grupları arasında maternal (preoperatif hemoglobin düzeyi, hastanede kalış süresi, transfüzyon sıklığı, postoperatif komplikasyonlar) ve neonatal sonuçların (preterm doğum, 1. ve 5. dakika APGAR skoru, neonatal yoğun bakım ünitesine yatış oranı) karşılaştırılması amaçlandı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 150 hastanın yaş ortalaması 33,3 ± 4,9 (20-47 yaş) idi. Ortalama gestasyon haftası 34,5 ± 2,0 hafta (27-39 hafta) idi. Hastaların %65,3'üne eritrosit süspansiyonu, %45,3'üne taze donmuş plazma transfüzyonu yapıldı. Hastaların %13,3'ünde komplikasyon izlendi: Mesane yaralanması (%8.0), postoperatif ileus (%4.0) ve hematom (%1.3). Hastaların %68'ine uterus koruyucu cerrahi uygulanırken, %32'si histerektomi yapıldı. Çalışmamızda anne ölümü izlenmedi. Gruplar arası yaş dağılımı bakımından incelendiğinde istatistiksel yönden anlamlı bulunmamıştır. Preterm doğum oranı (<34 hafta) grup 1'de %16, grup 2'de %20 ve grup 3'te %34 idi. Grup 3'te preterm doğum sıklığı grup 1'den istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p=0,038). Ayrıca, korelasyon analizlerinde sezaryen doğum sayısı ile gebelik haftasının negatif yönde ilişkili olduğu görüldü (p=0,014). Histerektomi oranı grup 1'de %10, grup 2'de %28 ve grup 3'te %58 idi (p<0,001). Ameliyat öncesi hemoglobin düzeyi, hastanede kalış süresi ve transfüzyon sıklığı açısından gruplar arasında anlamlı farklılık yoktu. Ancak grup 3, grup 1'e göre daha yüksek komplikasyon oranına sahipti (p=0,021). Neonatal sonuçlar (APGAR skorları ve neonatal yoğun bakım ünitesine kabul) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmedi. Histerektomi uygulanan hastalarda, konservatif cerrahi uygulananlara kıyasla hastanede kalış süresi daha uzun tespit edildi (p=0,006). Komplikasyon oranı (p=0,018) ve yenidoğan yoğun bakıma kabul oranı (p=0,042) daha yüksek bulundu. Sonuç: Plasenta perkreta olgularında sezaryen sayısının artması histerektomi, erken doğum, maternal ve neonatal morbidite ile ilişkili olabilir. Gereksiz sezaryen doğumların önlenmesi, PAS insidansını önleyebilir ve PAS vakalarında maternal ve neonatal sonuçları iyileştirebilir. Anahtar kelimeler: Plasenta perkreta, Sezaryen sayısı, Maternal sonuçlar, Neonatal sonuçlar

İbrahim Halil Adak
Harran University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde son 10 yıl içerisinde transobturatuar tape cerrahisi geçiren hastaların değerlendirilmesi ve uzun dönem sonuçları

Amaç: Stres üriner inkontinansın tedavisinde en uygun yöntemi belirlemek için çeşitli tedavi seçenekleri denenmiştir, ancak henüz kesin bir standart tedavi yöntemi oluşturulamamıştır. Bu çalışmanın amacı, stres üriner inkontinansı olan kadın hastalarda transobturatuvar tape cerrahisinin etkinliğini ve güvenliğini incelemektir. Ayrıca, kliniğimize başvuran hastaların operasyon sonrası uzun dönem sonuçlarını değerlendirerek, hastalarımıza yönelik standart tedavi prosedürlerini belirleyip kür sağlamayı hedefliyoruz. Materyal ve Metod: Ocak 2013 ile Ocak 2023 tarihleri arasında, Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine idrar kaçırma şikayeti ile başvuran ve stres üriner inkontinans (SÜİ) tanısı konularak TOT operasyonu geçiren 95 hasta arasından 68 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların sosyodemografik özellikleri (yaş,), klinik özellikleri gravida, parite, doğum şekli, normal doğum sayısı, sezaryen sayısı, toplam doğum sayısı, preop/postop hb düzeyleri, ameliyat sonrası geçen süre, kilo, aynı seansta eşlik eden cerrahinin türü , preop/postop fizik muayenesi, komorbidite olup olmaması, sigara kullanımı , postop idrar kaçırma şikayet durumları, intraoperatif komplikasyonlar, postoperatif komplikasyonlar, preop/postop stres testi , preop / postop gece gündüz idrar sayılarını içermektedir. Tüm hastalara postoperatif dönemde telefonla tekrar ulaşılmış olup preoperatif ve postoperatif mevcut durumlarını göz önüne alınarak sonuçlar karşılaştırıldı. İstatistiksel analizler için 27.0 paket programı (Statistical Package For Social Sciences) programı kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamıza katılan hastaların yaş ortalaması 44,5 yıl (22-69) olan toplam 68 hasta dahil edildi (Tablo 2). Hastaların postoperatif takip süreleri 1-10 yıl arasında değişmekte olup; ortalama takip süresi 6 yıl (1-10) idi. Hastaların gravida sayısının ortalaması 6(1,11), parite ortalaması 5(0,10) doğum sayılarının ortalaması 5(0,10) dur. Hastaların kilo ortalaması 78 kg (64,90) dır.Hastaların 48 inde sistemik hastalık yokken , 20 hastada ek sistemik hastalık vardı. Endikasyon dahilinde aynı seansta 63 (%92,6 ) hastaya ek operasyon yapıldı.Hastaların preop ortalama hemogram değeri 13,2±1,2 iken postop 11,7±1,2 idi. Hemoglobin değerindeki düşüş istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,000).Hastalar postop idrar kaçırma şikayetindeki değişiklik açısından değerlendirildiği zaman 4 (%5,9) hastanın şikayetlerinde artma olduğu, hastaların 9'unun (%13,2 ) şikayetlerinde azalma olduğu, hastaların 4'ünün (%5,9 ) şikayetlerinde değişiklik olmadığı, hastaların 51'inin (%75 ) şikayetlerinin tamamen geçtiğini ifade etmiştir. Şikayet açısından değerlendirmede şikayetlerin azaldığı ve tamamen geçtiği hastalar başarılı olarak kabul edilirse 60 (%88,2 ) hastada operasyonda başarılı, şikayetleri aynı olan ve artan hastalar başarısız olarak kabul edilirse 8(%11,2 )hastada operasyon başarısız olmuştur. Operasyon öncesi hastaların 66'inde (%97,1) stres testi pozitif saptanırken 2'inde (%2,9) negatif saptandı. Postoperatif dönemde ise hastaların 52'inde (%76,4) stres test negatif saptanırken 16'inde (%23,6) pozitif saptandı. Operasyon sonrası stres testteki düzelme istatistiksel olarak anlamlıydı. Gece postoperatif dönemde preoperatif döneme göre durumu olup bu fark istatiksel olarak anlamlı değildi(<0,547).Gündüz idrar yapma sayısı ortalaması, postoperatif dönemde preoperatif döneme göre durumu olup bu fark istatiksel olarak anlamlıydı (p<0,000). Sonuç: Hastaların uzun dönem sonuçlarına bakıldığında, TOT cerrahisinin etkili bir tedavi yöntemi olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Stres üriner inkontinans, Midüretral askı operasyonları, Tot

Necla Danacı
Harran University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plasenta perkreata hastalarında desidual Naturel Killer hücrelerinin anormal aşırı plasental invazyon üzerine etkisi: Parsiyel rezeksiyon yapılan hastalar ile total histerektomi yapılan hastaların karşılaştırılması

Amaç: Plasenta adezyon anormallikleri yaşamı tehdit eden en önemli obstetrik problemlerden biri olarak kabul edilmektedir. Desidual natürel killer (dNK) hücrelerinin plasenta adezyon anormalliklerinin patogenezindeki rolü ile ilgili sınırlı sayıda çalışma yer almaktadır. Bu çalışmanın amacı; plasenta perkreata nedeniyle sezaryene alınan hastalarda, dNK hücrelerinin anormal aşırı plasental invazyon üzerine etkisinin ve tedavi seçiminde prediktif rolünün araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Tek merkezli, hastane tabanlı, kesitsel bir tasarıma sahip bu çalışma, Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda 2015 ve 2024 tarihleri arasında sezaryen yapılmış ve plasenta perkreata tanısı nedeniyle parsiyel rezeksiyon yapılmış 28 hasta ve total histerektomi yapılmış 41 hasta ile yürütülmüştür. Parsiyel rezeksiyon grubu ile total histerektomi grubu, hastaların sosyodemografik özellikleri, klinik özellikleri ve dNK hücre yoğunluğu açısından karşılaştırılmıştır. Patolojik olarak dNK hücre yoğunluk derecesi, pozitif hücre sayısına göre yapılmıştır. Ayrıca, pozitif hücre sayısı 0-4 arasında olanlar Grup 1, 5-9 arasında olanlar Grup 2, 10-14 arasında olanlar Grup 3, 15 ve üzerinde olanlar Grup 4 olarak sınıflandırılmıştır. Bulgular: Total histerektomi grubunda gravida ve parite sayıları daha yüksekken, C/S sayıları benzerdir. Yapılan ROC analizinde pozitif hücre sayısı parsiyel rezeksiyon tahmini için istatistiksel olarak anlamlı tanısal performansa sahip olduğu (EAA:0,751 ve p<0,001), en iyi kesim noktasının >4, sensitivitesinin %67,9 ve spesifisitesinin de %75,6 olduğu bulunmuştur. Çok değişkenli analizde, yaşın (OR: 0,85 ve p=0,008) parsiyel rezeksiyon şansını azalttığı, pozitif hücre sayısının 4'ün üzerinde olmasının ise (OR: 7,90 ve p=0,001) parsiyel rezeksiyon şansını istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttırdığı saptanmıştır. Ayrıca pozitif hücre sayısına göre yapılan gruplama (Grup 1: 0-4 hücre, Grup 2: 5-9 hücre, Grup 3: 10-14 hücre ve Grup 4: 15 ve üzeri hücre) baz alınarak gerçekleştirilen analizde pozitif hücre sayısı arttıkça parsiyel rezeksiyon sıklığının istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttığı bulunmuştur (p=0,002). Total histerektomi grubunda hem intraoperatif hem de peroperatif dönemde daha fazla kan transfüzyonu ihtiyacı gelişmiştir. Her iki grupta komplikasyon varlığı ve yatış süreleri benzer bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamız, dNK hücrelerinin üreme sağlığı ve hastalıklarında rolü olduğu ile ilgili kanıtları desteklemiştir. Bununla beraber, dNK hücrelerinin yoğunluğunun plasental invazyonun şiddeti ile ilişkili olabileceği ve artan sayılarıyla beraber plasenta perkreata hastalarında uterus koruyucu cerrahi yapılabilme sansının artabileceği konusunda literatüre yeni kanıtlar sunmuştur.

Esra Türk Keklik
Harran University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mevsimsel sıcaklık değişimlerinin semen parametreleri üzerine etkisi

Giriş: Erkek infertilitesi infertil çiftlerin %40'ından fazlasında, primer veya sekonder faktör olarak tanımlanmıştır. Yaş, beslenme durumu ve ortam sıcaklığı gibi çevresel faktörler erkek infertilitesine sebep olabilmektedir. Mevsimsel değişimlerin semen parametrelerindeki değişikliklerle ilişkili önemli faktörler arasında olduğu ifade edilmektedir. Semen parametrelerindeki mevsimsel değişimler farklı hastalardan oluşan gruplarda gösterilmiş olmasına rağmen, bilindiği kadarıyla aynı hastalardan oluşan bir grupta gösterilmemiştir. Çalışmamızın amacı, aynı hastalarda semen parametrelerinin mevsimsel değişilerini değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya 2016-2024 yılları arasında hem ilkbahar hem de sonbahar mevsimlerinde semen analizi yapılan, azospermisi olmayan toplam 182 hasta dahil edildi. Hastaların yaşı ve vücut kitle indeksi kaydedildi. Semen analizi parametrelerinden semen hacmi, sperm konsantrasyonu, toplam motilite, progresif sperm motilitesi, canlılık ve normal morfoloji yüzdesi analizlere dahil edildi. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 29,9 ± 6,4 yıl (18-50 yıl) ve ortalama vücut kitle indeksi 25,8 ± 1,2 kg/m2 idi. İlkbahar mevsimindeki median %34,9 olan sperm motilitesi sonbaharda median %33'e gerilemişti. İlkbahar ayındaki sperm motilitesi sonbahar ayından anlamlı derecede daha yüksekti (p=0,006). Benzer şekilde, normal morfoloji ilkbaharda median %3'ten sonbaharda median %1'e düşmüştü. İlkbahar mevsimindeki normal morfoloji oranı sonbahardan anlamlı derecede daha yüksekti (p=0,005). Bununla birlikte, semen hacmi, sperm konsantrasyonu, progresif sperm motilitesi ve viabilitede mevsimsel farklılıklar izlenmedi. Korelasyon analizlerinde, hastaların yaşı ile total motilite, progresif motilite ve viabilite arasında negatif bir korelasyon olduğu görüldü. Sonuç: Aynı hastaların farklı mevsimlerdeki semen parametreleri, total motilite ve normal morfoloji yüzdesi açısından farklılık göstermektedir. Erkek infertilitesinin yönetiminde semen kalitesindeki mevsimsel değişimler göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar Kelimeler: Semen analizi, Mevsimsel farklılık, Erkek infertilitesi, Semen kalitesi

Latif Yıldırım
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde yapılan laparoskopik lateral süspansiyon ameliyatlarının sonuçlarının değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Pelvik organ prolapsusu, bir veya daha fazla vajina ve uterus kompartmanının (anterior vajinal duvar, posterior duvar, uterus veya vajinal apeks [vajinal cuff]) kas veya ligament zayıflığı nedeniyle aşağı inmesidir. İleri evre prolapsusu olan kadınlarda, yeterli vajinal apeks desteği, dayanıklı bir onarımın temel bir bileşeni olduğu giderek daha fazla kabul görmektedir. Apikal prolapsus için laparoskopik sakrokolpopeksi şu anda altın standart olarak kabul edilmektedir, ancak derin pelvik diseksiyon nedeniyle nadiren damar veya sinir hasarına neden olmaktadır. Son yıllarda derin pelvik diseksiyon yapılmadan gerçekleştirilen laparoskopik lateral süspansiyon apikal prolapsus tedavisinde kullanılmaktadır. Çalışmamızın amacı kliniğimizde yapılan laparoskopik lateral süspansiyon sonuçlarının değerlendirilmesidir. Gereç ve yöntem: Ocak 2021 ve Temmuz 2024 tarihleri arasında laparoskopik lateral süspansiyon cerrahisi yapılan toplam 47 hasta çalışmaya dahil edildi. Demografik veriler, komorbid hastalık varlığı, obstetrik öykü, uterus prolapsusunun derecesi, laparoskopik lateral süspansiyon ile birlikte uygulanan cerrahi prosedürler, ameliyat sonrası semptomlar ve komplikasyonlar kaydedildi. Laparoskopik lateral süspansiyonun başarı oranı hastaların postoperatif 1, 6 ve 12. aylardaki fizik muayeneleri sonrasında değerlendirildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 52,4 ± 14,6 yıldı. Hastaların %46,8'inde komorbid hastalık mevcuttu. En sık görülen komorbiditeler hipertansiyon (%25,5) ve diyabet (%21,3) idi. Hastaların %59,6'sı postmenopozal dönemdeydi, %27,7'sinde preoperatif histerektomi öyküsü vardı ve %51,1'inde inkontinans mevcuttu. POP-Q değerlendirmesinde uterin prolapsus derecesi %2,1'inde evre I, %12,8'inde evre II, %53,2'sinde evre III ve %31,9'unda evre IV idi. Laparoskopik lateral süspansiyon ile birlikte en sık yapılan ameliyatlar sırasıyla kolporafi posterior (%64,1), kolporafi anterior (%48,7) ve total laparoskopik histerektomi (%48,7) idi. Ameliyat sonrası dönemde hiçbir hastada mesh erozyonu ve Clavien-Dindo≥III komplikasyonu gözlenmedi. Birinci aydaki fizik muayene sonrasında 2 hastada inkontinans ve 1 hastada sistosel+inkontinans saptandı. Altıncı ay muayenesinde iki hastada sistosel +inkontinans gözlenirken, on ikinci ay muayenesinde sadece bir hastada sistosel+inkontinans gözlendi. Birinci yılda anatomik başarı oranı kompartmanlara göre değerlendirildiğinde anterior prolapsus için %97,9, posterior prolapsus için %100 ve apikal prolapsus için %100 olarak değerlendirildi. Sonuç: Apikal prolapsus tedavisinde laparoskopik lateral süspansiyon, 1 yıllık takipte güvenlik ve etkinlik açısından optimal sonuçlar veren bir tekniktir. Laparoskopik lateral süspansiyon sakrokolpopeksiye iyi bir alternatif olabilir. Anahtar kelimeler: Pelvik organ prolapsusu, apikal prolapsus, laparoskopik lateral süspansiyon, Orta dönem sonuçlar

Mehmet Yolacan
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum ve foliküler sıvıdaki koenzim q10, myoinositol, asta ksantin ve l-arginin değerlerinin ICSI+ET ve gebelik sonuçları ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada, serum ve oosit toplanması sırasında elde edilen folikül sıvısında Koenzim Q10, Myoinositol, Asta Ksantin ve L-Arginin değerlerinin oosit maturasyonu, fertilizasyon ve gebelik sonuçları üzerine etkilerini değerlendirmeyi, ayrıca eş zamanlı olarak serum ve foliküler sıvıdaki seviyeler ve diğer parametreler arasındaki korelasyonun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu değerlendirmede anlamlı sonuçlar elde edilirse, yardımcı üreme tekniğinin başarısını önceden tahmin etmekte kullanılabilecek ekonomik ve kolay ulaşılabilir uygun bir test bulunabilecek, tedavinin sağlıklı bir gebelikle sonuçlanmasında başarı oranları artırılabilecektir. Gereç ve Yöntem: Ekim 2021 - Ekim 2022 tarihleri arasında kliniğimizde IVF protokolüne alınan 60 hastanın Gün-3 ile OPU günü alınan serumlarında ve toplanan folliküler sıvılarında Koenzim Q10, Myoinositol, Asta Ksantin ve L-Arginin değerleri çalışıldı. Koenzim Q10, Myoinositol, Asta Ksantin ve L-Arginin seviyelerinin oosit maturasyonu, fertilizasyon ve gebelik sonuçları ile ilişkisi istatiksel olarak değerlendirilmiştir. Sonuçlar: Matür oosit ve fertilize olan oosit sayıları ile serumdan ve folikülden bakılan Koenzim Q10, Myoinositol, Asta ksantin ve L-arginin değerleri arasında korelasyon saptanmamıştır ( p<0.05). Toplam gonadotropin dozları ile toplanan oosit, matür oosit ve fertilize oosit sayıları arasında negatif koralasyon izlenmiştir ( p<0.05). Folliküler fazın 3. Günü alınan serumda, oosit toplama günü serumda ve folikülden bakılan Koenzim Q1O, Myoinositol ve L-arginin değerleri gebe kalan ve gebe kalmayanlar arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır ( p<0.05). Folliküler fazın 3. Günü serumda bakılan Asta ksantin değeri ≤ 0,3035 olduğunda gebelik olasılığı daha yüksek bulunmuştur. Folliküler fazın 3. Günü alınan serumda, oosit toplama günü serumda ve folikülden bakılan Koenzim Q1O, Asta ksantin ve L-arginin değerlerinde klinik gebelik ve biyokimyasal gebelik geçirenler arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır ( p<0.05). Oosit toplama günü serumda bakılan Myoinositol değeri ≥ 1,6555 olduğunda biyokimyasal gebelik olasılığı daha yüksek bulunmuştur. XIV Sonuç: Araştırma hipotezimizin daha güçlü sonuçları için daha geniş hasta popülasyonları ile çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Folikül sıvısı, Serum, İnfertilite, İVF, Koenzim Q10, Myoinositol, Asta Ksantin, L-Arginin

ArjininFertilizasyon-in vitroFoliküler sıvı+5
Yusuf Ziya Kızıldemir
Harran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tekrarlayan gebelik kaybı öyküsü olan hastalarda nesfatin-1, adropin, irisin ve preptin değerlerinin değerlendirilmesi

Amaç: İrisin, nesfatin-1, adropin ve preptin hormonlarının tekrarlayan gebelik kayıpları (TGK) üzerine olan etkilerini incelemek. Materyal metod :Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi kadın hastalıkları ve doğum kliniğinde, Ocak 2019 ve Temmuz 2020 tarihleri arasında polikliniğe başvuran TGK öyküsü olan 100 ve TGK öyküsü olmayan 104 toplamda 204 katılımcının dahil edildiği prospektif bir çalışmadır. TGK öyküsü olanlarda etiyolojik faktörler yönünden incelendikten sonra, herhangi bir faktör bulunmayan hastalar çalışmaya dahil edildi. Katılımcıların kanında irisin, nesfatin-1, adropin ve preptin düzeylerine bakıldı. Katılımcıların gravida, parite ve abort sayıları, yaş, boy, kilo, vücut kitle endeksi (VKİ), açlık kan şekeri (AKŞ) değerleri kayıt altına alındı. Bulgular: Araştırmaya TGK hikayesi olan 100, TGK hikayesi olmayan 104 kişi olmak üzere toplamda 204 katılımcı dahil edildi. Kan örneklemesi yapılan katılıcımların 48.5%'i (n: 99) gebeyken 51.5%'i (n: 105) gebe değildi. Gebelerde irisin (ortanca 827.9'a karşı 832.7, P < 0.0001) düzeyleri TGK olmayan ve örnekleme sırasında gebe olan olgularda anlamlı şekilde yüksek izlendi. Nesfatin-1 (ortalama: -1044, %95 güven aralığı: -1150 – -938, P < 0.0001) ve preptin (ortalama: -6.0, %95 güven aralığı: -6.19 – -5.80, P < 0.0001) düzeyleri tekrarlayan gebelik kaybı olmayan ve örnekleme sırasında gebe olan olgularda anlamlı şekilde düşük izlendi. Analiz örnekleme sırasında gebe olmayan katılıcımlarda tekrarlandığı benzer bulgular irisin, adropin, nesfatin-1 ve preptin düzeyleri için P < 0.0001 anlamlılık düzeyinde tekrarlandığı izlendi. Sonuç: İrisin, nesfatin-1, preptin ve adropin hormonlarının metabolizma üzerinde farklı etkileri bulunmaktadır. Direkt ya da indirekt olarak insülin direncini (İD) etkileyerek materno-fetal glukoz homeostazını bozduğu, moleküler ve immünolojik faktörler üzerinden etki ederek, villöz trombozu indüklediği ve böylece plasental kan akışını bozduğu ya da endometriyal reseptiviteyi olumsuz etkileyerek implantasyon başarısızlığına yol açtığı düşünülmektedir. Çalışmamız; TGK öyküsü olan kadınlarla, böyle bir öyküye sahip olmayanlar karşılaştırıldığında adropin ve irisin hormon düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük olduğunu gösterirken, nesfatin-1 ve preptinin düzeylerinin daha yüksek olduğunu göstermiştir. Nesfatin-1, irisin, adropin ve preptin hormonları ve GK' ları arasındaki ilişkiyi daha net ortaya koyabilmek için; karıştırıcı faktörlerin etkisinin olmadığı, daha çok randomize kontrollü çalışmalara gerek duyulmaktadır

AbortusAbortus-tekrarlayanAdropin+5
Perihan Önal
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klomifen sitrat ile ovulasyon indüksiyonuyapılan hastalarda estrojen ve guaifenesinkullanımının servikal mukus ve gebeliksonuçları üzerine etkisi

Klomifen sitrat (CC) ile ovulasyon indüksiyonu yapılan anovulatuar veya açıklanamayan infertil hastalarda; ekspektoran bir ilaç olan guaifenesinin sistemik (oral) yolla veya estrojenin lokal (vajinal) yolla kullanımının servikal faktör ve gebelik sonuçları üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Randomize kontrollü tipte olan bu araştırmaya, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde 1 Ocak 2022 – 30 Haziran 2022 tarihleri arasında primer veya sekonder infertilite tanısı konup CC ile ovulasyon indüksiyonu yapılan olgular dâhil edilmiştir. Hastalar randomize olarak her birinde 30 olgu olmak üzere şu şekilde gruplara ayrılmıştır: (i) Klomen 50 mg tablet + Vagifem 25mcg vaginal tablet (C+V), (ii) Klomen 50 mg tablet + Bricanyl ekspektoran şurup (C+B), (iii) Klomen 50 mg tablet + Vagifem vaginal tablet+ Bricanyl şurup (C+B+V) Bulgular: Olguların yaş ortalaması 27.53 ± 4.22 olarak saptandı. C+B grubu ile karşılaştırıldığında C+B+V grubunda menstrüel siklüsün ikinci gününde ölçülen E2 düzeyi anlamlı düzeyde daha fazla (p:0.035), C+V ve C+B+V gruplarında ise hCG gününde ölçülen endometriyal kalınlık anlamlı düzeyde daha az olarak saptandı. p<0,001). Gruplar arasında Spinn Barkeit test sonucu, servikal skor ve klinik gebelik başarı oranları bakımından anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Her üç grupta, gebelik elde edilen olgularla, gebe kalmayan olgular karşılaştırıldığında, gebelerin ortalama yaşı ve korunmasız cinsel ilişki süresi, istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha az olduğu; hCG günü E2, Spinn Barkeit test ve servikal skor sonuçlarının ise istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu görüldü (p<0.05). Servikal mukus kalitesinin yüksek olduğu olgularda gebelik başarı oranının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu saptandı (%39,6 vs %8,1, p = 0.001). Sonuç: Servikal mukus kalitesinin yüksek oluşu, her ne kadar gebelik sonucunu olumlu olarak etkiliyor olsa da, estrojen ya da sistemik mukolitik ilaçların kullanımının bu olumlu duruma etkisinin sınırlı düzeyde olduğu görülmektedir.

Gamze Karababa
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken membran rüptüründe antibiyotik rejimininintraamniyotik inflamasyona etkisi ve neonatalsonuçları

Bu çalışmada 24-34 haftalar arasında erken membran rüptürü (PROM) tanısı alan olgulara uygulanan iki farklı antibiyotik rejiminin maternal ve neonatal klinik sonuçlara etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Randomize kontrollü tipte olan bu prospektif çalışmaya, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaşı Tıp Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Obstetri Kliniği'nde 1 Ocak 2023 – 31 Temmuz 2023 tarihleri arasında PROM tanısıyla antibiyotik başlanan 100 olgu dâhil edilmiştir. Gruplar uygulanan antibiyotik tedavisine göre 50'şer kişilik iki gruba ayrılmıştır. (i) İlk 48 saat sulbaktam + ampisilin 4*2 gr, 3. gün 1 gr azitromisin, 4-7. günler amoksisilin 500 mg tb 3*1. (ii) İlk 48 saat seftriakson 1*1 gr + klaritromisin 500 mg 2*1, 3. günden itibaren klaritromisin 500 mg 2*1 + amoksisilin 500 mg 3*1. Bulgular: Olguların yaş ortalaması 28,00 ± 4,56 yıl, gestasyonel yaş ortalaması 32,94 ± 2,82 haftaydı. Latent süresi ortalaması 9,22 ± 2,03 gündü. Yenidoğanların %43'ünde YYBÜ ihtiyacı, %41'inde solumun desteği ihtiyacı oldu ve %4'ünde yenidoğan sepsisi gelişti. Annelerde postopartum dönemde sepsis ya da ek patoloji saptanmadı. Doğum öncesinde kaydedilen AFI değeri grup 1 ile karşılaştırıldığında grup 2 olgularda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha azdı (p = 0,012). Gruplar arasında latent süresi ve diğer yenidoğan ve maternal klinik sonuçları bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Sonuç: Çalışmamızda uygulanan antibiyotik rejimlerinin birbirine üstünlüklerinin olmadığı saptandı. Bu antibiyotik rejiminlerinden hangisi mevcutsa PROM olgularında kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Bu açıdan yapılacak daha kapsamlı çalışmalarla PROM olgularında antibiyotik uygulamalarının gebelik sonuçlarına etkisi daha net olarak ortaya konabilir.

Hatice Boylu Polat
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İkinci ve üçüncü trimesterlerde serum tetrahidrobiopterin ve folik asit düzeylerinin birbirleriyle ve preeklampsi ile ilişkilerinin araştırılması

Amaç: Bu çalışma, ikinci ve üçüncü trimesterdeki gebelerde serum tetrahidrobiopterin (BH4) ve folik asit düzeylerinin preeklampsi gelişimi ile ilişkisini araştırmayı amaçlamaktadır. Çalışma, BH4 ve folik asit seviyelerinin preeklampsi riskini öngörmede potansiyel biyobelirteçler olabileceği hipotezine dayanmaktadır. Yöntem: Bu randomize kontrollü çalışma, Van YYÜ Dursun Odabaşı Tıp Merkezi'nde Haziran 2022 ile Şubat 2024 tarihleri arasında preeklampsi (PE) tanısı alan ve almayan toplam 160 gebe üzerinde gerçekleştirildi. Katılımcılar, PE ve kontrol grubu olarak ikiye ayrıldıktan sonra, folik asit kullanımı durumlarına göre alt gruplara bölündü. Bu şekilde, toplamda dört grup oluştu: PE olmayıp folik asit kullanmayan, PE olmayıp folik asit kullanan, PE olup folik asit kullanmayan ve PE olup folik asit kullanan gruplar. Katılımcıların demografik özellikleri (yaş, gestasyonel yaş, gravida, VKİ) ve çeşitli laboratuvar parametreleri (kan basıncı, hemoglobin, PLT, karaciğer enzimleri, kreatinin, homosistein, albumin, total protein, idrarda protein, BH4, biopterin, NO, folat, vitamin B12) kaydedildi ve gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: PE grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek kan basıncı, düşük albumin ve total protein seviyeleri ve yüksek idrarda protein miktarı olduğunu gösterdi. Ayrıca, PE grubunda BH4 seviyeleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşüktü. Folik asit kullanımı açısından bakıldığında ise, kullanmayan grupta kullanan gruba göre anlamlı derecede düşük folat ve hemoglobin seviyeleri gözlendi. Sonuç: Bu çalışma, preeklampsi gelişimi ile serum BH4 ve folik asit düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki olduğunu göstermiştir. Preeklamptik gebelerde BH4 seviyelerinin düşük olduğu ve folik asit kullanımının folat ve hemoglobin seviyelerini olumlu yönde etkilediği bulunmuştur. Bu bulgular, BH4 ve folik asitin preeklampsi patogenezinde rol oynayabileceğini ve preeklampsi riskini değerlendirmede potansiyel biyobelirteçler olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Preeklampsi, tetrahidrobiyopterin, folik asit

Mücahit Ahmet Aranlı
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00