İnönü University
Discipline

Cardiovascular Surgery

İnönü University

223

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periferik arter hastalığı nedeniyle endovasküler veya açık cerrahi işlem uygulanan hastaların postoperatif erken dönem alt ekstremite reperfüzyonunun iskemi modifiye albumin ile değerlendirilmesi

Periferik arter hastalığı sistemik ateroskleroza bağlı olarak alt ekstremite arteryal kan dolaşımının kronik ve ilerleyici olarak bozulmasıdır. Bu hastalık günümüzde artmış ölüm oranı ve morbidite ile ilişkisi bilindiğinden, bir halk sağlığı sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu hastalığı sahip hastaların tedavisinde revaskülarizasyon cerrahi teknikleri son yıllarda hız kazanan anjiografik görüntüleme yöntemlerindeki gelişmeler ile birlikte farklı bakış açıları kazandırmıştır. Bu kazanımların birbirine üstünlüğü halen tartışma konusudur. Çalışmamız 15.09.2024 ile 15.03.2025 tarihleri arasında prospektif olarak Trakya Üniversitesi Kalp Damar Cerrahisi Anabilim Dalı polikliniğine yürüyememe şikayet ile başvuran hastalardan revaskülarizasyon ihtiyacı olan ve dahil edilme kriterlerine uyan 52 hasta kendiler için uygun olan açık cerrahi ve endovasküler prosedür uygulanması için vasküler cerrahi programa alındı. Planlanan işlemden önce, işlemden sonra 1. saatte ve işlemden sonra 1. günde hastalardan kan alınarak iskemi modifiye albümin bakıldı. Hastaların fizik muayene bulguları, ayrıntılı anemnez, demografik özellikleri, radyolojik görüntülemeleri, ayak bileği kol indeksi değerleri incelendi. Bu incelemeler ile çalışmadaki amacımız periferik arter hastalığı olan hastaların farklı cerrahi tercih sonrası sonuçların iskemi modifiye albümin ile değerlendirilmesidir. Böylelikle farklı cerrahi tercihlerin birbirine üstünlüğü üzerinde fikir sahibi olmak, iskemi modifiye albüminin periferik arter hastalığı takibinde işlevselliğini ortaya kaymak amaçlandı. Hastaları 15 (%28,8) tanesi açık cerrahiye, 32 (%71,2) tanesi endovasküler prosedüre uygun görülmüştür. Hastaların %61,5'i hipertansiyon, %59,6'sı diabetes mellitus, %46,2'si koroner arter hastalığı, %15,4'ünde ise kronik böbrek yetmezliği bulunmaktadır. Sigara kullanma oranı ise %78,8 idi. Bu oranlar literatürün üzerinde saptanmış olup eşlik eden ek hastalıklar nedeniyle periferik arter hastalığı multidisipliner yaklaşım gerekmektedir. Revaskülarizasyon sonuçları iskemi modifiye albümin ile değerlendirildiğinde açık cerrahi işlemin, işlemin gerektirdiği vasküler klempaj nedeniyle erken dönemde kullanılabilirliğinin olmadığı, fakat bazal iskemi modifiye albümin değeri üzerinde hem iskemi yükü hakkında fikir sahibi olabileceğimizi hem de poliklinik kontrollerinde nicel olarak değerlendirmeye alınabileceği kanaatindeyiz. Endovasküler prosedürlerde erken dönemde iskemi modifiye albümin düşüşünü görmekteyiz, bu durum da hem işlemin başarısını ortaya koymaktadır hem de erken komplikasyonlar için nicel takip seçeneğini ortaya çıkarmaktadır. Multidisipliner yaklaşım ile değerlendirilmeli ve bir halk sağlığı sorunu olarak ele alınması gereken periferik arter hastalığında revaskülarizasyon cerrahisi başarısının ölçümünde kullanılabilecek parametrelerin kullanılabilirliği değerlendirilmeli, bu doğrultuda yüksek hasta sayısı ile yapılacak ek ayrıntılı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: İskemi, endovasküler, revaskülarizasyon, arter, bypass

Salih Tüysüz
Trakya University
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Diyabetik ve NON-diyabetik hastalarda nırs'ın ısı akım ve hemoglobin ile ilişkisi

Ormanoğlu Ö. Diyabetik ve Diyabetik Olmayan Hastalarda NIRS (Near-Infrared spektroskopi)'ın Isı, Flow ve Hemoglobin ile ilişkisi, Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı Perfüzyon Programı Yüksek Lisans Tezi, Tekirdağ, 2020. Koroner arter hastalığı, Dünyada ve ülkemizde açık kalp cerrahisinin gelişimiyle birlikte hızlı bir şekilde tedavi edilmektedir. Tip 2 diyabete sahip hastalarda kardiyovasküler hastalıklarında ilerleme seyri yapılan çalışmalarla kanıtlanmıştır. Koroner arter bypass greft ameliyatları esnasında asıl amaç özellikle miyokardın ve diğer organların oksijensiz kalmasının ve kan dolaşımının yetersiz olmasından korunmasıdır. Near infrared spektroskopi cihazının geliştirilmesiyle birlikte özellikle beyin perfüzyonunun ne derecede sağlandığını gözlemlemek tamamen doğru veriler elde edilmese de yol gösterici olmaktadır. Yaptığımız çalışmamızda KABG operasyonu geçiren Tip 2 diyabete sahip olan (Grup 1) ve olmayan (Grup 2) 25'er kişiden oluşan iki hasta grubu oluşturulmuştur. Ameliyat esnasında belirlenen aralıklarla kan gazı değerlendirilmesi yapılmış olup bu değerlendirmede hemoglobin değerleri takip edilmiştir. Aynı zamanlarda özefagus probu aracılığıyla vücut ısısı, kalp akciğer makinesi ile de kan akımının takibi yapılmış ve NIRS cihazı ekranından okunan oksijen değerleri üzerine etkisi araştırılmıştır. Her iki grup açısından değerlendirmede grup 1 hastalarında beynin oksijenlenmesinin grup 2 hastalara göre daha düşük olduğu görülmüştür. Grup 2 hastaların Hb değeri grup 1'e oranla daha yüksek ölçülmüş buda ameliyat sırasında beyin iskemisinin önüne geçmek için daha fazla oksijen taşıdığının kanıtı olarak görülmüştür. Vücut ısıları her iki grupta da aynı oranlarda seyretmiş bir farklılık gözlenmemiştir. Flow değerleri açısından anlamlı farklılık bulunmamıştır. Ameliyat süresi boyunca bazal rSO2 değerlerine göre zamanla azalma görülmüş, bypass sonlandırılırken tekrar bazal değere yaklaşmıştır.

Diabetes mellitusEkstrakorporeal dolaşımKoroner arter bypass+4
Özge Ormanoğlu
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Mitral kapak cerrahisi uygulanan hastalarda kardiyopulmoner bypass süresinin post-operatif renal fonksiyonlar üzerine etkilerinin araştırılması

Amaç: Kardiyak cerrahi sonrası gelişen akut böbrek hasarı mortalite ve morbidite oranları ile sonuçlanmaktadır. Çalışmanın amacı kardiyopulmoner bypass süresinin böbrek fonksiyonları üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntemler: Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniği'nde 2010-2019 yılları arasında median sternotomi ile mitral kapak cerrahisi uygulanan 80 hasta yaş, cinsiyet, ameliyat öncesi ve sonrasındaki serum üre ve kreatinin değerleri, yapılan ameliyat, kardiyopulmoner bypass (KPB) süresi açısından incelendi. İstatistiksel analiz için Bağımsız Örneklem T ve Ki-Kare testleri uygulandı. Bulgular: Çalışma grubundaki 25'i (%31,3) erkek ve 55'i (%68,7) kadın hastanın yaş ortalaması 56.8±10,7 yıl idi. Ameliyat öncesi ortalama serum üre ve kreatinin değerleri 40,6±17,3 ve 0,91±0,25 mg/dl iken ameliyat sonrası dönemde aynı değerlerin ortalaması sırasıyla 45,2±16,9 ve 1,1±0,36 mg/dl olarak saptandı. En sık yapılan mitral kapak cerrahisinin mitral kapak replasmanı (n= 55, %68,8) olduğu görüldü. Ortalama KPB süresi 85,6±17,3 (aralık= 60-137) dakika idi. Ameliyat sonrası böbrek fonksiyonları değerlendirildiğinde tüm hastaların AKIN (Acute Kidney Injury Network) sınıflamasına göre Evre 1 olduğu saptandı. KPB süresinin uzaması ile ameliyat sonrası daha yüksek serum üre ve kreatinin değerlerinin saptanması arasında belirgin bir ilişki saptandı (P< 0,05). Sonuç: KPB süresinin kısaltılması yönündeki çabalar mitral kapak cerrahisi sonrasında gelişebilecek akut böbrek hasarını önlemede faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Mitral kapak cerrahisi, kardiyopulmoner bypass süresi, renal fonksiyon, akut böbrek hasarı

Akut böbrek hasarıBöbrek fonksiyon testleriKalp+4
Ümmügülsüm Yıldırım
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

KABG yapılan 75 yaş üstü hastalarda operasyonrisk analizinin retrospektif değerlendirilmesi

Koroner arter hastalığının (KAH) gelişiminde yaş önem arzeden bir risk faktörüdür. Ülkemizde de tüm dünyada olduğu gibi toplumun demografik farklılık göstermesiyle artmaktadır. Çalışmamıza dahil edilen 75 yaş ve üzeri hastaların cinsiyetleri, renal disfonksiyonunun olup olmaması, peroperatif kros-klemp süresi, bypass süresi, postoperatif dönemde yoğun bakım sürelerine göre değerlendirerek çalışmamızda mortalite ve morbiditenin risklerinin derecesini belirlemeyi amaçladık. Cinsiyete göre kadın hastaların yoğun bakımda kalma süresinin erkek hastalara oranla daha uzun olduğu ve damar sayısı sınıflarına göre damar sayısının artmasına paralel olarak bypass ve kros-klemp sürelerinde artma olduğu gözlendi. Yoğun bakımda yatış süresinin 1 birim artması sonucunda, mortalite riski 1,697 kat artacaktır (%69,7). Renal disfonksiyon durumunun mortaliteyi etkileyen anlamlı bir değişken olduğu tespit edilmiştir. Renal disfonksiyonu olanların, olmayanlara göre mortalite riski 12,875 kat daha fazla olduğu görüldü.

Cerrahi-kardiyovaskülerGeriatriKalp hastalıkları+7
Gülşen Öztürk
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Kardiyopulmoner bypass uygulanan hastalarda ACT'nin post-operatif dönemde trombosit düzeyine etkisinin retrospektif araştırılması

Açık kalp cerrahisinde kardiyopulmoner bypass (KPB) esnasında, kanın ekstrakorporeal devrelerde pıhtılaşmadan dolaşabilmesi için antikoagülasyon yapılmalıdır. Gerekli antikogülasyonun sağlandığının tespiti için ise Activated clotting time (ACT) yani aktive edilmiş pıhtılaşma zamanı ölçümü yapılır. Yaptığımız bu retrospektif çalışmada KPB süresince ölçülmüş ACT değerlerinin, postoperatif dönemdeki Trombosit(PLT) sayılarına etkisi, preoperatif dönemdeki PLT sayıları ile karşılaştırılmıştır. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniği'nde 2019-2020 yılları arasında KPB ile açık kalp cerrahisi uygulanan 40 hasta yaş, cinsiyet, kilo, KPB süresi, ACT değerleri, ameliyat öncesi ve sonrasındaki PLT değerleri açısından incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastalar ameliyat süresince ölçülmüş en yüksek ACT değerleri baz alınarak 480-700 arası ve 700 üzeri olmak üzere 20'şer kişilik iki gruba ayrıldı. İstatistiksel analiz için Bağımsız Örneklem T ve Ki-Kare testleri uygulandı. Trombosit düzeyinin ACT'den bağımsız olarak azaldığını tespit ettik. Hem Grup I'de (p=0,000) hem de Grup II'de (p=0,000) postoperatif trombosit düzeyi preoperatif trombosit düzeyine oranla istatiksel olarak anlamlı şekilde düşüş göstermiştir. Grupların kendi içindeki bu anlamlı düşüşe karşılık gruplar arasında herhangi bir değişim gözlemlenmemiştir (p>0,05). Trombosit düzeyinin her iki gruptaki istatiksel olarak anlamlı düşüşün sebebinin ACT düzeyi değil kardiyopulmoner bypassın ve ekstrakorporeal dolaşım devre elemanlarının etkisiyle oluştuğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Kardiyopulmoner Bypass, Aktive edilmiş pıhtılaşma zamanı, Trombosit

Kan pıhtılaşma zamanıKan trombositleriKardiyopulmoner bypass+1
Selami Kalın
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aterojenik indeks mitral kapak darlığında belirteç mi?

Amaç: Mitral kapak replasmanı olan hastalarda aterojenik indeksin mitral kapak patolojileri üzerine etkisi olup olmadığının gösterilmesi Gereç ve Yöntem: 2006-2021 yılları arasında izole mitral kapak replasmanı yapılan 156 hasta çalışmaya alındı. Hasta arşiv dosyalarından ekokardiyografi raporları incelenerek mitral kapak patolojileri kalsifik, romatizmal ve fibrotik olarak ve mitral kapak darlığı ve yetmezliği bulunması durumuna göre gruplandırıldı. Bu hastaların demografik verileri ve ek hastalıkları (hipertansiyon, diyabet, kronik böbrek yetmezliği, tiroit fonksiyon bozukluğu, solunum sistemi hastalıkları) kaydedildi. Aynı zamanda HDL (high-density lipoprotein), LDL (low-densitiy lipoprotein) ve trigliserid değerleri hastane veri tabanından alınarak aterojenik indeksleri de hesaplandı. Tüm bu veriler Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis-H testi, Ki-kare test analizi ile incelendi. Bütün analizlerde anlamlılık düzeyi olarak p<0,05 değeri kabul edildi. Bulgular: Hastaların 46'sında (%19,5) diyabetes mellitus (DM), 137'sinde (%58,1) hipertansiyon, 23'ünde (%9,7) kronik böbrek yetmezliği, 48'inde (%20,3) solunum sistemi hastalıkları (astım/KOAH), 32'sinde (%13,6) Tiroid fonksiyon bozuklukları görüldü. DM, HT, KBY, Astım/KOAH, Tiroid varlığının Aterojenik indeksine göre riskli durumu istatistiksel olarak anlamlı derecede etkilemediği elde edildi (p>0,05). Ortalama LDL değeri 110,41±36,96, ortalama HDL 48,09±15,77, ortalama Trigliserid değeri ise 143,92±75,76 idi. Ortalama HDL değerinin yüksek riskli olanlarda orta riskli olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu gözlendi (p=0,004). Ortalama trigliserid değerinin yüksek riskli olanlarda, orta ve düşük riskli olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede fazla olduğu görüldü (p<0,001). Kapak replasmanı yapılan hastaların ortalama LDL ve EF değerlerinin risk durumuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermediği elde edildi (p>0,05). En düşük Aterojenik ındeksi -0,33, en yüksek ise 1,12; ortalaması ise 0,44±0,26 idi. Kapak hastalarında aterojenik indeks riskinin, mitral darlık, mitral yetmezlik, romatizmal, fibrotik mitral kapak ve mitral kalsifikasyon varlığı ile istatistiksel olarak anlamlı bir etkisinin olmadığı tespit edildi (p>0,05). Tartışma: Aterojenik indeks koroner arter hastalıkları, karotis ve periferik arter hastalıkları, aort kapak hastalıklarında risk skorlaması olarak kullanılmaktadır. Dislipidemi olarak tanımlanan artmış LDL ve trigliserid ve azalmış HDL düzeyi de bu patolojiler için ciddi risk faktörüdür. Artan LDL ve trigliserid miktarı makrofaj aktivasyonu ile endotelde lipit ve kalsiyum depositleri birikimi sağlayarak aterosklerotik süreci hızlandırır ve aynı zamanda kapak kalsifikasyonu, kalınlaşması ve buna bağlı darlık veya yetmezlik görülmesine neden olur. HDL ise endotel koruyucu etki göstermektedir. Ancak mitral ve aort kapak kalsifikasyonu ve patolojileri arasında farklılıklar vardır. Bazı çalışmalarda aterojenik indeks ve LDL, trigliserid değerlerinin mitral kapak kalsifikasyonu ve darlığında etkili olduğu gösterilmişse de bizim çalışmamızda bu değerler ile mitral kapak patolojileri arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Anahtar Kelimeler: Plazma aterojenik indeks, Mitral kapak darlığı, Dislipidemi

Hazal Akgün Bozhüyük
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Eozinofil sayısı, perifer arter hastalığında tanısal marker mıdır?

AMAÇ: Bu çalışmanın amacı retrospektif olarak perifer arter hastalığı tanısıyla gelmiş ve endovasküler işlem yapılmış hastalardaki eozinofil düzeylerini değerlendirerek perifer arter hastalığı tanısında eozinofil sayısının prediktif öneminin olup olmadığını ve PAH şiddeti ve kliniği ile eozinofil sayısı arasındaki ilişkiyi belirlemektir. YÖNTEM: Araştırma retrospektif bir çalışmadır. Çalışma Süleyman Demirel Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde 04.01.2024-01.07.2024 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya periferik arter hastalığı olan 199 hasta dahil edilmiştir. Kontrol grubu, 18-40 yaş aralığında bilinen hastalığı ve ilaç kullanımı olmayan 299 kişiden oluşturulmuştur. Süleyman Demirel Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi laboratuvarında değerlendirilmiş olan hemogram, biyokimya ve koagülasyon testleri sonuçları veri olarak kullanılmıştır. Verilerin toplanması ve değerlendirilmesi araştırmacı tarafından yapılmıştır. BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 63.8 ± 12.2, kontrol hastalarının yaş ortalaması 32.1 ± 6.3'tür. Hastaların %85.9'u erkek, %14.1'i kadın, kontrol grubunun %89.4'i erkek, %10.6'sı kadındır. Hastaların Rutherford puanları ortalaması gelişte 3.2 ± 0.9, işlem sonrası 1.1 ± 1.5'tir. PAH'ı olan hastaların Rutherford Geliş puanları işlem sonrası puanlardan anlamlı olarak yüksektir (p<0.05). Hastalarda nötrofil/lenfosit, nötrofil (%), nötrofil, platelet değerleri kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek (p<0.05); lenfosit, monosit (%), lenfosit, hemoglobin, hematokrit anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0.05). Eozinofil düzeylerinin hasta olmayı tanımlamak için bir kestirim değeri bulunamamıştır (AUC=0.531, p=0.282). Distal arterde tıkanıklık varlığında eozinofil düzeyleri anlamlı olarak düşüktür (p<0.05). Reoperasyon gereken durumda eozinofil düzeyleri anlamlı olarak yüksektir (p<0.05). Yaş ile eozinofil düzeyleri pozitif yönlü düşük düzeyde anlamlı ilişkiye sahiptir (r=0.105, p<0.05). Rutherford geliş puanları ile Rutherford işlem sonrası puanları pozitif yönlü orta düzeyde anlamlı ilişkiye sahiptir (r=0.682, p<0.05). Rutherford geliş puanları ile ABI düzeyi negatif yönlü orta düzeyde anlamlı ilişkiye sahiptir (r=-0.645, p<0.05). Rutherford işlem sonrası puanları ile ABI düzeyleri negatif yönlü orta düzeyde anlamlı ilişkiye sahiptir (r=-0.555, p<0.05). SONUÇ: Eozinofil düzeyleri PAH hastalarıyla sağlıklı kontroller arasında farklı bulunmamıştır. Çalışmamıza göre eozinofil düzeyi PAH tanısında kullanılabilecek bir marker değildir. Eozinofil düzeyinin PAH hastalarında tanısal bir marker olup olmadığını araştırdığımız bu çalışma retrospektif bir çalışmadır. Bulunan sonuçlar başka çalışmalarla teyit edilmesi gerekebilen sonuçlar olmakla birlikte yine de PAH tanısında olmasa da prognoz hakkında eozinofil sayısının önemli olabileceği sonucuna ulaşılmıştır ki bu son derece önemlidir.

AterosklerozEozinofillerPeriferik arter hastalığı
Kübra Yavuz
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel kardiyak iskemi / reperfüzyon modelinde subkutan theranekron'un (tarantula cubensis ekstratı) etkisinin değerlendirilmesi

Kalp ve damar hastalıkları, günümüzde ölüm ve iyilik halinin fiziksel veya psikolojik olarak devam etmemesinin en önemli nedenlerinden biridir. Ateroskleroz, damar içi kan akışını azaltarak oklüzyonlara yol açabilmektedir. İskemik miyokarda yeniden kan akımının sağlanması ile iskemi-reperfüzyon hasarı meydana gelir. Oluşan bu hasarı önleyebilmek amacıyla çeşitli tedavi protokoleri geliştirilmekte ve halen araştırmalar devam etmektedir. Amaç:1Tarantula Cubensis'ten elde edilen Theranekron'un deneysel miyokardiyal iskemi/reperfüzyon hasarındaki anti-inflamatuar ve antioksidan etkilerini biyokimyasal, histopatolojik ve immünohistokimyasal yöntemlerle incelemeyi amaçladık. Materyal ve Metot: Çalışma, 205-435 Winstar Albino cinsi 40 erişkin erkek rat üzerinde gerçekleştirdik. Ratlar dört gruba ayrıldı: Kontrol grubu, iskemi öncesi Theranekron uygulanan grup, iskemi sonrası Theranekron uygulanan grup ve reperfüzyon başlangıcında Theranekron uygulanan grup. İskemi/reperfüzyon modelini, 30 dakika iskemi ve 2 saat reperfüzyon uygulanarak oluşturduk. Theranekron'u 0.2 ml subkutan olarak uyguladık. İnflamasyon göstergesi olarak TNF-α ve kaspaz-3 ekspresyonlarını immünohistokimyasal yöntemle değerlendirdik; biyokimyasal parametreleri (Troponin ve BNP) ELISA yöntemiyle ölçtük. Bulgular: Histopatolojik incelemelerde Theranekron'un iskemi/reperfüzyon hasarını azalttığını, infarkt boyutlarını küçülttüğünü ve nötrofil infiltrasyonunu hafiflettiğini gözlemledik. TNF-α ve kaspaz-3 ekspresyonları Theranekron uygulamasıyla belirgin şekilde azalırken, bu azalma özellikle iskemi öncesinde uygulandığında daha belirgin oldu. BNP seviyelerinde Theranekron uygulamasıyla istatistiksel olarak anlamlı bir azalma gözlenirken, troponin seviyelerinde anlamlı bir değişiklik saptamadık. Sonuç: Theranekron'un anti-inflamatuar ve antioksidan etkileri, deneysel miyokardiyal iskemi/reperfüzyon modelinde iskemi/reperfüzyon hasarını azalttı. İskemi öncesi uygulamanın daha etkili olduğu görüldü. Theranekron'un klinik kullanım potansiyelinin daha ileri çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir. Bu çalışmanın bulguları, Theranekron'un kardiyak iskemi/reperfüzyon hasarına karşı potansiyel bir koruma sağlayabileceğini göstermektedir. Anahtar1Kelimeler: Theranekron,Tarantula Cubensis, Miyokardiyal iskemi/reperfüzyon, TNF-α, kaspaz-3, antioksidan.

Miyokardial iskemiMiyokardial reperfüzyonMiyokardial reperfüzyon lezyonu+1
Yasin İnal
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp cerrahisi uygulanan hastalarda preoperatif ve postoperatif cartilage intermediate layer protein - 1 (CILP1)

Kalp yetmezliğini tedavi etmek ve önlemek amacıyla yapılan çalışmalar günümüzde daha fazla önem kazanmıştır. Kalp yetmezliğinin derecesini belirlemek, tedavi yanıtı değerlendirmek için yapılan araştırmalarda CILP1 proteininin patolojik kardiyak yeniden şekillenmeyi ve kardiyak fibrozisi göstermede kullanılabileceği ortaya konmuştur. Biz de bu çalışmada kardiyopulmoner bypass (KPB) kullanılarak açık kalp cerrahisi uygulanan hastalarda CILP1 proteininin KPB öncesi ve sonrası dolaşım sistemindeki seviyelerini ölçerek, postoperatif CILP1 seviyelerinin ve CILP1 seviyelerindeki değişimlerin, KPB'den nasıl etkilendiğini, CILP1'in ejeksiyon fraksiyonu (EF), komorbiditeler, prediktif skorlama sistemleri ve postoperatif sonuçlar ile ilişkisini göstermek istedik. Çalışmaya korunmuş EF'li 41, düşük EF'li 32 hasta dahil edildi. Hastaların preoperatif, postoperatif 0, 24 ve 72. saatlerdeki CILP1 seviyeleri ölçüldü. Düşük EF'li hastalarda preoperatif CILP1 düzeyinin korunmuş EF'li hasta grubundan daha düşük olduğu bulundu (p=0,002). CILP1 düzeyinin zamana göre değişimin istatistiksel olarak anlamlı olduğu (p<0,001), ancak hasta gruplarına göre değişmediği gösterildi. Preoperatif CILP1 düzeyi arttıkça EuroSCORE II (p=0,004)'nin ve BNP (p=0,013) düzeylerinin azalmakta olduğu ve preoperatif CILP1 düzeyi ile BNP ölçümleri arasında negatif ilişki olduğu bulundu (p<0,05). Operasyon sonrası 72.saat sonunda CILP1 düzeyindeki yüzde değişim preoperatif EF değeri arttıkça azalmakta (p=0,005), preoperatif kreatinin klirensi arttıkça azalmakta (p=0,048) ve KPB süresi arttıkça artmakta (p=0,0029) olduğu bulundu. Daha önce kardiyak cerrahi öyküsü olmayan hastalarda ameliyat öncesi ve sonrası CILP1 düzeylerindeki değişimin istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi (p<0,001). Postoperatif CILP1 ölçümleri, cerrahi sonrası miyokardın durumunu nicel olarak belirleyerek hastaya uygun tedavilerin düzenlenmesine katkı sağlayabilir.

Cerrahi-kardiyovaskülerKalp hastalıklarıKalp yetmezliği+1
Furkan Gül
Hacettepe University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Kardiyopulmoner baypasta femoral ven kanülasyonunun de ritis oranına etkisi

De Ritis oranı olarak da bilinen AST/ALT oranı hepatosit hasarı, miyokard hasarı ve bazı kanser türlerinde hızlı ve güvenilir bir belirteç olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada KPB sırasında santral ven kanülasyonundan sonra en çok tercih edilen kanülasyon tipi femoral ven kanülasyonunun De Ritis oranına etkisini araştırmayı amaçlamaktayız. Çalışmamıza 2019-2021 yılları arasında KPB geçiren 450 hastayı dahil ettik. Kanülasyon bölgesine göre santral (n=218) ve femoral (n=232) olmak üzere iki gruba ayrılan hastaların preoperatif ve postoperatif dönemlerdeki serum AST, ALT, GGT ve CRP düzeyleri retrospektif olarak derlenmiştir. Elde edilen veriler SPSS 21.0 programında istatiksel olarak değerlendirilmiştir. Santral kanülasyon grubunda De Ritis oranı preop ve postop dönemlerde sırasıyla 1.13 ve 1.68 (p<0.05) olarak hesaplanmıştır. Serum GGT (sırasıyla 32, 36.5) ve CRP (sırasıyla 3.85, 17.1) düzeyleri postop dönemde preop döneme göre istatiksel olarak anlamlı artış göstermiştir (p<0.05). Femoral kanülasyon grubunda ise postop dönemde preop döneme kıyasla serum AST (sırasıyla 17, 22), ALT (sırasıyla 18, 26), GGT (sırasıyla 21, 24) ve CRP (sırasıyla 1.9, 6.85) düzeyleri istatiksel olarak anlamlı artış gösterirken (p<0.05), De Ritis oranında istatiksel olarak bir değişim gözlemlenmemiştir (p>0.05). Elde ettiğimiz veriler ışığında, santral ven kanülasyonunun daha çok miyokard hasarı süreçleriyle ilişkili olduğunu, femoral ven kanülasyonunda şiddetli şekilde artan ALT düzeyinin yetersiz organ perfüzyonu ve hepatosit hasarından kaynaklandığını düşünmekteyiz.

Alanin aminotransferazAspartat aminotransferazFemur+4
Mustafa Yardımcı
Harran University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Normotermi ve hipotermi altında kardiyopulmoner bypass olan hastalarda postoperatif atriyal fibrilasyon sıklığının araştırılması

Kardiyopulmoner bypass (KPB) sonrası en sık görülen problemlerden birisi de postoperatif atriyal fibrilasyondur (PoAF). PoAF; artan stroke, kardiyak arrest ve konjestif kalp yetmezliği riskine ek olarak uzun süreli yoğun bakım ve hastanede kalış süresini uzatarak olumsuz sonuçlara neden olabilmektedir. KPB sonrası PoAF oluşumunda hastadan kaynaklanan faktörlerin yanında ekstrakorporal yüzey, devre elemanları, perfüzyon yönetimi, cerrahi prosedür, ilaçlar, anestezi, hipotermi ve normotermi önemli rol oynamaktadır. Bu çalışmanın amacı normotermik ve hipotermik KPB yöntemiyle açık kalp ameliyatı olan hastalarda PoAF durumunun incelenmesi ve bu yöntemlerin PoAF oluşumuna olan etkisinin araştırılmasıdır. Retrospektif olarak planlanan bu çalışmaya 50 hasta dahil edilerek normotermik ve hipotermik KPB uygulanan hastaların dosyaları ve elektrokardiyografi görüntüleri incelendi. Çalışmamızdaki hastalar 25'i normotermik (35-37 ℃) ve 25'i de hipotermik (28-32 ℃) KPB uygulanan hastalar olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Hasta dosyalarındaki bilgiler ve EKG görüntüleri kullanılarak veriler oluşturuldu. Daha sonra PoAF açısından ilgili veriler istatistiksel analizlerle değerlendirildi. Çalışmamızda elde edilen veriler istatistiksel olarak anlamlı tespit edilememiştir (p>0.05). Ancak PoAF görülen hastalarda ısı, ACLAMP ve total KPB süresi daha yüksek bulunmuştur. Ayrıca PoAF'nin erkek hastalarda daha yüksek olduğu, PoAF'li hastaların yaş ortalamaları daha düşük olduğu, kapak cerrahisi geçiren hastalarda daha fazla POAF görüldüğü, en az PoAF gösteren hastaların ise septal defekt operasyonu geçiren hastalar olduğu belirlenmiştir. Çalışmamızda hipotermik KPB sonrasında görülen PoAF oranı daha düşük çıkarken, normotermik KPB sonrasında görülen PoAF oranı daha yüksek çıkmıştır. Ancak bu farklılıklar anlamlı çıkmamıştır (p>.05). Sonuç olarak KPB sonrası PoAF istenmeyen önemli bir olumsuz durumdur. KPB ile kardiyovasküler cerrahi geçiren hastalarda PoAF açısından optimal sıcaklık yönetimi açısından belirsizlik vardır. Bu bilgi açığını gidermek için yeterli ve güçlü randomize kontrollü çalışmalar teşvik edilmelidir.

Atriyal fibrilasyonCerrahi-kardiyovaskülerHipotermi+3
Esra İpek
Harran University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Konjenital kalp cerrahisi geçiren pediatrik hastalarda interlökin 40 (IL-40) ve tiyol/disülfit dengesinin araştırılması

İnterlökin-40 (IL-40) düzeyleri ve Thiol-Disülfid dengesi, inflamasyon ve oksidatif stresin göstergeleri olarak değerlendirilmekte olup; Thiol-Disülfid dengesi kalp hastalıklarında sıkça incelenirken, IL-40'ın kalp hastalıklarıyla ilişkisi henüz tam olarak aydınlatılamamış ve araştırmaya açık bir alan olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışmada, konjenital kalp cerrahisi geçiren pediatrik hastalarda ameliyat öncesi ve sonrası IL-40 düzeyleri ile Thiol-Disülfid dengesinde meydana gelen değişikliklerin değerlendirilmesi ve elde edilen verilerin sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda konjenital kalp hastalığı tanısıyla açık kalp cerrahisi geçiren 40 pediatrik hastadan ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası (24. saat) venöz kan örnekleri alınmıştır. Kontrol grubunu, herhangi bir sistemik hastalığı bulunmayan 40 sağlıklı çocuk oluşturmuştur. Plazma IL-40 düzeyleri ELISA yöntemiyle, Thiol-Disülfid parametreleri ise spektrofotometrik yöntemle analiz edilmiştir. Veriler SPSS 25.0 programı ile değerlendirilmiş; p<0,05 değeri istatistiksel anlamlılık sınırı olarak kabul edilmiştir. Kontrol grubuna kıyasla hasta grubunda IL-40 düzeyleri daha düşük bulunmuştur (p<0,001). Ameliyat sonrası IL-40 düzeyleri, ameliyat öncesine göre artış göstermiş olmakla birlikte bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,066). Native Thiol ve Total Thiol düzeyleri ameliyat sonrası anlamlı şekilde artmıştır (p=0,001 ve p=0,023); Disülfid düzeyleri ise ameliyat öncesi ve sonrası arasında anlamlı değişiklik göstermemiştir (p=0,908). Kontrol grubuna kıyasla hasta grubunda hem ameliyat öncesi hem de sonrası dönemlerde Thiol düzeyleri daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak konjenital kalp cerrahisi geçiren çocuk hastalarda IL-40 ve Thiol-Disülfid parametrelerinde gözlenen değişiklikler, kardiyopulmoner bypass sonrası gelişen inflamatuvar ve oksidatif stres yanıtlarını yansıtmaktadır. Özellikle ameliyat sonrası Thiol düzeylerindeki artış, cerrahiye bağlı oksidatif stresin Thiol gruplarını mobilize ettiğini göstermektedir. Bu bağlamda IL-40 ve Thiol-Disülfid dengesinin, pediatrik kalp cerrahisinde potansiyel biyobelirteçler olarak değerlendirilebileceği düşünülmektedir. IL-40'ın konjenital kalp cerrahisi sonrası inflamasyonla bağlantısına dair bir çalışma bulunmamakla birlikte, bu araştırma, pediatrik hastalarda IL-40 dinamiklerini inceleyen ilk çalışmalardan biridir. Ancak IL-40'ın cerrahi bağlamdaki rolünü daha iyi anlayabilmek için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Konjenital kalp hastalığı, pediatrik kardiyopulmoner bypass, IL-40, Thiol-Disülfid dengesi, oksidatif stres, inflamasyon

Mustafa Ceyhan
Harran University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Elektif koroner bypass cerrahisi uygulanan hastalarda preoperatif ve postoperatif pentraxin-3 (PTX3) düzeylerinin karşılaştırılması

Koroner arter hastalığı (KAH), ateroskleroza bağlı gelişen, dünyada mortalite ve morbiditenin başlıca nedenlerinden olan önemli bir sağlık sorunudur. Aterosklerozun temelinde inflamatuar süreç vardır. Koroner arter bypass greft cerrahisi (KABG), KAH tedavisinde önemli ve etkin revaskülarizasyon yöntemidir. SYNTAX skorlama sistemi, anjiyografik olarak KAH ciddiyetinin belirlenmesi ve tedavi planlanmasında kullanılır. Pentraxin-3 (PTX3), pentraksinler ailesine mensup, kardiyak dolaşım içinde sentezlenen inflamatuar biyomarkerdır. Çalışmamızda KABG planlanan hastalarda preoperatif ve postoperatif dönemlerde PTX3 düzeylerinin karşılaştırılması ve SYNTAX skoruyla PTX3 düzeyi ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Elektif KABG uygulanacak 38 hasta çalışmaya alındı. Hastaların preoperatif, postoperatif 7. ve 24. saatlerde PTX3 düzeyleri ölçüldü. Hastalardan, rutin kullanılan kardiyak ve inflamatuar biyomarker düzeyleri eşzamanlı ölçüldü. Hastaların ortalama PTX3 düzeyleri preoperatif 1,22±0,92, postoperatif 7. saatte 71,15±45,93 ve postoperatif 24. saatte 31,38±31,48 ng/ml bulundu. Postoperatif 7. ve 24. saat PTX3 düzeyleri ile SYNTAX skorları arasında pozitif korelasyon izlendi (p=0,001 ve p=0,018). Hastalar SYNTAX skoruna göre 3 gruba ayrıldı. Yüksek SYNTAX skoru grubunda postoperatif PTX3 düzeyleri en yüksek bulundu. Bunu sırayla orta ve düşük SYNTAX skoru grupları izledi. Farklı SYNTAX skoru gruplarında preoperatif PTX3 düzeyleri benzerdi (p=0,104); postoperatif 7. ve 24. saatte PTX3 düzeylerinde ise gruplar arasında anlamlı fark bulundu (p=0,024 ve p=0,021). hsCRP ve PTX3 arasında preoperatif ve postoperatif 7. saatte anlamlı korelasyon bulundu (p=0,001 ve p=0,002). Sonuç olarak PTX3, KAH ciddiyetiyle orantılı olarak artış gösterdiğinden, postoperatif tedavi planlanmasında yol gösterici olabilir.

C reaktif proteinCerrahi-kardiyovaskülerKalp hastalıkları+4
Can Kerestecioğlu
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalp cerrahisi sonrasında eozinofil ve IgE seviyesindeki değişim miktarının prognoza etkisi

Prospektif, gözlemsel olan çalışmamızın amacı, IgE ve eozinofil seviyesinin kardiyopulmoner baypasa (KPB) bağlı biyobelirteç olarak değerini göstermektir. Pediatrik hasta grubu üzerinde yapılmış çalışma bulunmasına rağmen, erişkin kalp cerrahisi grubunda böyle bir çalışma olmadığı görülmektedir. Araştırmamızın sonucunda erişkin hasta grubunda immün cevabın farkının açığa çıkarılması amaçlanmıştır. Erişkin hasta grubunda IgE ve eozinofil seviyesi ile KPB komplikasyonları arasındaki ilişkinin tespit edilmesi de ayrıca hedeflenmiştir. Araştırma, Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi bölümüne KPB gerektiren kalp ameliyatı planı ile yatışı yapılan 60 hasta ile yürütüldü. KPB kullanılan izole KABG hastaları dışındaki hastalar çalışmamızdan çıkarıldı ve 36 hasta ile çalışmamız tamamlandı. Hastalardan preoperatif, intraoperatif ve postoperatif dönemlerde 7 farklı zamanda kan örnekleri alınarak (Preoperatif dönemde-T1, intraoperatif dönemde KPB başladığında-T2, KPB sonlanıca-T3, protamin uygulanması sonrasında-T4, KBP bitiminden 4 saat sonra-T5, postoperatif 1. günde-T6, postoperatif 2. günde-T7) IgE ve eozinofil seviyelerine bakıldı. Preoperatif olarak yaş, kilo, ekokardiyografi ve elektrokardiyografi verileri, intraoperatif olarak serum laktat ve oksijen ekstraksiyonu değerleri, postoperatif olarak da mekanik ventilatörde kalma süresi ve mortalite oranı gibi birçok farklı parametre değerlendirildi. Ayrıca ameliyat sonrasında mekanik ventilatörde kalma süresi, yoğun bakım ünitesinde yatış süresi, taburcu edilme zamanı ve 30 günlük mortalite gibi değişkenler kaydedildi. Araştırmanın sonucunda, erişkin hastalarda IgE, eozinofil seviyesinin mortalite ve mekanik ventilatörde kalma süresinden bağımsız olduğu tespit edildi (p<0,05). Pediatrik hastalarda yapılan benzer çalışmada, IgE düzeyleri ile mekanik ventilatöre bağlı kalma süresi arasında korelasyon saptandığı düşünüldüğünde, yaptığımız araştırmada elde ettiğimiz farklı sonuçlar, erişkin grupta oluşan immün cevabın çocuklardakinden farklı olduğunu göstermektedir.

Cerrahi-kardiyovaskülerEozinofiliaKalp hastalıkları+5
Burak Ateşsaçan
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vena safena magna shear wave elastografi ilekoroner arter baypas greftleme operasyonlarında kullanılan safen greftinin kısa-orta dönem açıklığı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Amaç: Koroner arter baypas greftleme (KABG), koroner arter hastalığını (KAH) tedavi etmek için uygulanan yaygın bir prosedürdür. Bu prosedürde safen ven greftleri (SVG) sıkça revaskülarizasyon için kullanılır. Ancak; ateroskleroz, fibroplazi gibi faktörler nedeniyle SVG'lerin uzun vadeli açıklığı sınırlıdır. Sonoelastografi, doku elastikiyetini değerlendirmek için non-invaziv bir yöntem sunar ve bu sayede KABG sonrası greft açıklığını tahmin etmeye yardımcı olabilir. Yöntemler: Bu prospektif çalışmada, elektif KABG ameliyatı geçiren 22 hastaya uygulanan 77 koroner baypas grefti incelenmiştir. Hastalara ameliyat öncesinde vena safena magnalarının sertliği shear wave elastografi (SWE) kullanılarak, kilopaskal değerinde ölçülmüştür. Greftlerin ameliyat sonrası açıklığı 12 – 24 ayda koroner bilgisayarlı tomografi anjiyografi ile değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizler arasında Mann-Whitney U testi, Ki-kare testi, Fisher'ın kesin Ki-kare testi, çok faktörlü ve curve fit regresyon analizi yer almaktadır. Bulgular: Çalışmada ameliyat öncesi venöz sertlik ile greft tıkanıklığı arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. SWE ile ölçülen daha yüksek venöz sertlik değerlerine sahip hastalarda greft tıkanıklığı daha yüksek oranda görülmüştür. Çok değişkenli regresyon analizi, venöz sertliğin greft açıklığının bağımsız bir belirleyicisi olduğunu doğrulamıştır (p=0.042).. Sonuç ve Tartışma: Vena safena magna veni sonoelastogram değeri yüksek olan greftlerde, greft tıkanıklığının daha yüksek olduğu bulunmuştur. Bu bulgu, sonoelastografinin greftlerin açık kalma durumunu öngörmede ve dolayısıyla koroner bypass cerrahisinin başarısını arttırmada kritik bir rol oynayabileceğini göstermektedir. Bu bulgular, greft seçimi stratejilerini ve KABG prosedürlerinde hasta sonuçlarını iyileştirebilir.

Kardiyopulmoner bypassKoroner arter bypass
Savaş Çidem
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lıma-lad greft açıklığının çift yönlü palpasyon testi, transıt tıme flow meter(TTFM) ve koroner BT anjiyografi ile karşılaştırılması

Giriş: Koroner arter baypas greftleme (KABG) cerrahisi sonrası mortalite ve morbiditeyi belirleyen en önemli faktör greft açıklığıdır. LIMA-LAD anastomozu kalbin en önemli ve geniş bölgesini revaskülarize etmesi, uzun dönem greft açıklık oranları ve KABG için altın standart kabul edilmesi nedeniyle en kritik anastomozdur. Bu nedenle, LIMA-LAD anastomozunun açık kalması hem erken hem de geç dönem sonuçlar açısından hayati öneme sahiptir. Kliniğimizde greft açıklığını değerlendirmek amacıyla geliştirilen çift yönlü palpasyon testi (ÇYPT), subjektif bir test olmakla birlikte basit ve güvenilirdir. Bunula birlikte transit time flow meter (TTFM) ölçümleri de yapılmaktadır. Bu çalışmada, erken dönem koroner BT anjiyografi (KBTA) ile greft açıklığı incelenerek, ÇYPT'nin ve TTFM ölçüm sonuçlarının etkinliği karşılaştırılmıştır. Yöntemler: Çalışma, retrospektif-prospektif (hibrit) kohort çalışması olarak planlanmıştır. 73 hastanın LIMA-LAD anastomozundaki greft açıklığı değerlendirildi. KABG ameliyatı sırasında yapılan çift yönlü palpasyon testi ve TTFM ölçüm sonuçları, ameliyat sonrası erken dönemde çekilen kontrastlı KBTA ile karşılaştırıldı. Bulgular: Çift yönlü palpasyon testi pozitif olan hastalarda greft açıklığı, testi negatif olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (p<0.001). Benzer şekilde, akım hızı 10 mL/dk veya daha fazla olan hastalarda greft açıklığı, ortalama akım hızı 10 mL/dk'nın altında olanlara göre anlamlı derecede yüksekti (p=0.001). Sonuç: Çalışma verilerinden elde edilen istatistiksel sonuçlara göre, çift yönlü palpasyon testi ve TTFM ile ölçülen akım hızı arasında anlamlı pozitif korelasyon bulunmaktadır. Ayrıca hem ÇYPT hem de TTFM, intraoperatif LIMA greft açıklığını doğru bir şekilde göstermiştir. Bu bulgular, her iki testin de LIMA-LAD anastomozunun değerlendirilmesinde güvenilir bir şekilde kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: KABG, Greft Açıklığı, LIMA-LAD Anastomozu, Çift Yönlü Palpasyon Testi

Abdulgani Orhun Yenigün
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter baypas greftleme yapılan hastaların ameliyat öncesi ve ameliyat sonrasında sol ventrikül fonksiyonlarının 2d ekokardiyografi ve 2d strain ekokardiyografi ile değerlendirilmesi

Amaçlar: Koroner arter baypas greftleme (KABG) ameliyatı öncesi ve sonrasındaki transtorasik ekokardiyografi (TTE) sıklıkla başvurulan bir görüntüleme yöntemidir. Günümüzde benek takipli ekokardiyografi gibi yeni değerlendirme yöntemleri kullanılmaktadır. Çalışmamızda, KABG ameliyatı öncesi ve sonrasında sol ventrikül fonksiyonlarının strain ölçümlerini de içeren 2d ekokardiyografi ile global ve bölgesel olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma prospektif, tek merkezli, gözlemsel olarak tasarlandı. KABG ameliyatı gerçekleştirilen 57 hasta onam alınarak çalışmaya dahil edildi. Hastalara ameliyat öncesinde ve sonrasındaki 3. ayda sol ventrikül segmenter ve global longitudinal strain analizlerini de içeren TTE, biyokimyasal ölçümler ve klinik değerlendirme yapıldı. Bulgular: Ameliyat sonrası sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (LVEF) ile segmenter longitudinal strain (SLS) ve global longitudinal strain (GLS) analizlerinde fonksiyon artışı izlendi. GLS analizinde fonksiyon kaybı olan grupta ameliyat sonrası yoğun bakım takip ve hastane yatış sürelerinde uzama saptandı. Tam cerrahi revaskülarizasyon anastomoz sahalarındaki fonksiyon artışının yanı sıra diğer sahalarda da fonksiyonel iyileşme saptandı. LVEF ile strain analizi arasında tam bir korelasyon olmadığı gözlemlendi. Buna ilaveten LVEF düşük izlenen grupta tam cerrahi revaskülarizasyon sonrasında normal aralıkta olan gruba göre strain değerlerinde daha fazla fonksiyon artışı olduğu izlendi. Sonuç: Çalışmamızda tam cerrahi revaskülarizasyon sağlanmasının ardından sol ventrikülde hem GLS hem de SLS analizlerinde fonksiyonel artış olduğu, bu artışın LVEF düşük olan grupta daha belirgin olduğu ve sadece revaskülarize alana sınırlı kalmadığı, diğer alanlarda da olumlu etki oluşturduğu gözlemlendi. KABG hastalarında konvansiyonel ekokardiyografiye ek olarak strain ekokardiyografinin dahil edilmesinin kardiyak fonksiyonların daha hassas bir şekilde izlenmesine olanak tanıyarak rutin klinik takibe katkı sağlayacağı görüşündeyiz.

Ömer Faruk Soydaş
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner bypass cerrahisinde kullanılan internal mammarian arter,radial arter ve safen ven greftlerinde endotelyal ox-ldl reseptör miktarlarının karşılaştırılması

Dünyada bir numaralı ölüm sebebi kardiyovasküler hastalıklar, bunlarında en başında koroner arter hastalığı gelmektedir ve en etkili tedavi yöntemlerinden biride Koroner Arter Bypass Greftleme (KABG) operasyonudur. Dünyada ve ülkemizde KABG için en çok kullanılan üç damar İnternal Mammarian Arter (İMA), Radial Arter (RA) ve Safen Ven (SV) greftleridir. KABG başarısı greftin uzun dönem açık kalmasına, hastanın yaşam kalitesi bozmadan yaşam süresinin uzamasına bağlıdır. Greftlerin başarasızlığından öncelikle ateroskleroz sorumludur. Plazma LDL (düşük yoğunluklu lipoprotein) konsantrasyonu artması ile ateroskleroz riskide doğru oranda artar. LDL dolaşımdaki kolesterolün çoğunu LDLR (LDL reseptörü) aracılı endositoz ile hepatik ve ekstrahepatik dokulara taşır. LDLR disfonksiyonu, LDL'nin dolaşımdaki kanda tutulmasına ve vasküler duvarlarda lipid birikmesine yol açar ve sonunda ateroskleroza neden olur. Diğer taraftan hasarlı endotelden LDL damar duvarına girdikten sonra, LDL serbest radikallerle oksitlenir ve aterosklerozun patolojik sürecini başlatır. Oksitlenmiş LDL daha sonra LOX-1 (Lektin benzeri oksitlenmiş düşük yoğunluklu lipoprotein reseptörü-1) yoluyla sabit doku makrofajları tarafından emilir, böylece lipid dolu köpük hücrelerine dönüştürülür. Köpük hücre grupları endotelyumun altında birikir ve aterosklerozun ilk lezyonu yağlı çizgilenmeler haline gelir. Çalışmamızda; İMA, RA ve SV'nin LDLR, LOX-1 reseptörü üzerinden birbirine üstünlüklerini görmeyi amaçladık. Çalışmamızda İMA, RA ve SV greftlerinin her birinin de bypass cerrahisinde kullanılacak 21 hastadan oluşturduk. Cerrahi sırasında arta kalan damar parçalarını kullandık. Endotel hücreleri belirtmek için CD31 kullandık. Greftler arasında CD31+ olan endotelyal LOX-1, kültürde üretilen bütün hücrelerden LOX-1 ekspresyonu ve CD31+ olan endotelyal LDLR değerlendirdik. İlk başta greftler ile reseptör arasında anlamlı bir ilişkisi göremedik (p>0,05). Fakat alt gruplara ayrıldıkça çarpıcı sonuçlar bulduk. Çalışmamızda İMA'da CD31+&LOX-1+ yüzdesini kadınlarda erkeklere göre daha yüksek bulduk (p=0,019). Cinsiyet üzerine bir diğer sonuç ise kadınlarda safen vende CD31+&LDLR+ yüzdesinin anlamlı olarak düşük bulduk (p=0,002). Kadınlarda İMA'nın ve SV'nin erkeklere göre daha kötü olduğunu söyleyen çalışmalar mevcut olsada ileride yapılacak çalışmalar için yol gösteren bir sonuç bulduk. Safen ven de LOX-1+ yüzdesi hipertansiyonu olanlarda anlamlı yüksek bulduk (p=0,040). Safen vende CD31+&LDLR+ reseptör yüzdesini hipertansiyonu olan hastalarda düşük bulduk (p=0,014). Sigara kullananlarda radial arterdeki LOX-1 anlamlı derecede yüksek bulduk (p=0,015). Bu sonuç literatürü destekleyen radial arter-sigara ilişkisini gösterdi. Gelecekte yapılacak olan randomize kontrollü çalışmalara öncü olabileceği kanaatindeyiz. Çalışmamızda çarpıcı bir sonuç ise HDL düzeyi ile reseptörler arasında bulduk. HDL düzeyi ile İMA'da endotelyal LOX-1+ reseptör yüzdesi arasında pozitif yönde güçlü bir korelasyon saptanmıştır (r=0,414, p=0,040). HDL değerlerinin ile greftlerin LOX-1 ekspresyonu arasında pozitif anlamlı korelasyon bulduk. Safen ven'de pozitif anlamlı korelasyon (r=0,609, p=0,005), Radial arter'de pozitif orta şiddette anlamlı bir korelasyon (r=0,488, P=0,029), İMA'da pozitif yönde orta şiddette anlamlı bir korelasyon bulduk (r=0,530, P=0,016). Çalışmalarda modifiye HDL'nin LOX-1 bağlandığı gösterilmiştir. Çalışmamız da yer alan hastaların tamamını koroner arter hastalığı tanısı alan grup oluşturmaktadır. Bu hastaların da fonksiyonel olmayan HDL'ye sahip olduğunu düşünmekteyiz. Greft türlerinin tamamının hücre kültüründeki LOX-1 ekspresyonu ile korelasyon sağladığını görmekteyiz. Literatürde safen ven, radial arter ve İMA'daki LOX-1 reseptör sayısını HDL ile korelasyon gösteren çalışma yoktur. Çalışmamızın bu konuda öncü olacağı kanaatindeyiz. Greftlerinin birbirine üstünlükleri uzun yıllardır tartışmaya devam edilecektir. Koroner bypass cerrahisinde kullanılan greftlere farklı bir bakış gösterdiğimize ve gelecekteki yeni çalışmalara yol gösterici olduğuna inanıyoruz.

ArterlerAterosklerozHDL+6
Oğuz Arslantürk
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp cerrahisi geçiren erişkin hastalarda intraoperatif gelişebilecek mikroserebral hasarın belirlenmesinde preoperatif adropin, nöron spesifik enolaz (NSE) ve nörofilament hafif zincir (NFL) düzeylerinin postoperatif NSE ve NFL düzeyleri ile ilişkisi

Aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklar dünyadaki bulaşıcı olmayan en sık ölüm nedenidir. Aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklar içerisinde ise en sık görüleni aterosklerotik koroner arter hastalığı ve aterosklerotik serebrovasküler hastalıktır. İnvaziv girişimlerin gelişmesine rağmen çoğu kardiyovasküler hastalıkların tedavisi açık kalp cerrahisi ile yapılmaktadır. Açık kalp cerrahisinin yapılabilmesi için kalp akciğer makinasına ihtiyaç duyulmaktadır. Kalp akciğer makinesi ile vücut ısısı düşürülerek düşük basınçta dokuların korunarak dolaşımının devam etmesi sağlanır. Kardiyopulmoner bypass sırasında ve sonrasında en ciddi komplikasyonlardan birisi santral sinir sistemi hasarıdır. Majör komplikasyon olan serebral hasarın en sık nedenleri arasında mikro ve makro emboliler olsa da hipoperfüzyona bağlı ameliyat sonrası konfüzyon, stupor ve koma gibi nörolojik komplikasyonlar da görülebilmektedir. Bu durumun prediktif parametrelerle ameliyat öncesi belirlenebilmesi, risk analizi yapılması ve tedavi seçeneklerinin belirlenmesi ve planlanmasında oldukça önemlidir. Aterosklerotik vasküler hastalığın yaygınlığı ile korelasyonu, çalışmalarla ispatlanmış bir biyomarker olan Adropin 'in preoperatif ve postoperatif 1.saat düzeyleri adropin düzey seyri açısından karşılaştırılarak sinir hasarını gösteren nöron spesifik enolaz (NSE) ve nörofilament hafif zincir (NFL) düzeylerinin postoperatif 1., 24, ve 72. saatlerdeki düzeyleri ile korelasyonu incelendi. Böylece adropin 'in CPB ile yapılan kalp ameliyatlarına bağlı yaşanabilecek muhtemel serebrovasküler olaylar açısından prediktif bir biyomarker olarak kullanılmasının yaygın olup olmadığını hedefledik. Açık kalp cerrahisi ile tedavi kararı olan 42 hastanın katıldığı bu çalışmada, yapılan fizik muayene ve görüntüleme sonuçlarına göre karotis arterler ve baş-boyunu ilgilendiren diğer vasküler yapılarda anlamlı darlık lehine bulgulara rastlanmadı. Ameliyat sonrası hiçbir hastada majör nörolojik komplikasyon ve ölüm görülmedi. 1 hastada könfüzyon, 1 letarji gelişti. Hastalar taburcu olana kadar takip edildikleri için kognitif bozukluk açısından değerlendirilmeleri mümkün olmadı. Hastaların hepsi KAH tanısı alan hastalar oldu ve bu nedenle tüm hastalara KABG operasyonu uygulandı. Preoperatif ve postoperatif 1.saat bakılan adropin düzeyleri arasında anlamlı ilişkilerin olmadığı görüldü. Bu nedenle parametrelerin karşılaştırmaları preoperatif adropin düzeyi ile yapıldı. Preoperatif median adropin düzeylerine göre hastalar düşük (<4,7 pg/dl) ve yüksek olarak iki grupta incelendi. Düşük adropin düzeyi olanların postoperatif NSE düzeyleri diğer gruba göre daha yüksek saptandı (P>0,05). NFL düzeyleri ile adropin düzeyleri arasında ise korelasyonun olmadığı görüldü. Hastalar ameliyat boyunca NIRS monitörizasyonu ile takip edildiler. NIRS düzyleri CPB' tan önce, aort klemplendiği zaman, aort klempi kaldırıldığında ve CPB' tan çıkıştaki zamanlarda kaydedildi. NIRS düzeylerinde intraoperatif emboli lehine değerlendirilecek akut düşüş saptanmadı. CPB çıkışındaki NIRS değerlerinin preoperatif adropin düzeyleri ile ilişkilerine bakıldığında düşük adropin düzeyi olanların NIRS düzeyleri diğer gruba göre düşük saptandı ancak ilişkiler istatistiksel olarak anlamlı değildi. Bu durum adropinin serebral vasküler tutulumun prediktif parametresi olamayacağı anlamına gelmiyor. Bu konuda iskemik kardiyovasküler hastalıklarda serebrovasküler tutuluma bağlı CPB' sonrası nörolojik hasar insidansını yakalamak adına uzun süreli, geniş popülasyonlu kontrollü çalışmaların yapılması faydalı olabilir. Kalp akciğer makinası ile açık kalp cerrahisi sonrası serebral hasara bağlı nörolojik komplikasyonların gelişmesi her zaman büyük sorun olmaya devam edecektir. Bu nedenle özellikle aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklarda daha çok olmak üzere ameliyat öncesi spesifik prediktif belirteçlerin bulunmasının kalp cerrahisine bağlı nörolojik komplikasyon insidansını azaltabileceğini düşünerekten örneklem sayısının büyük tutularak daha kontrollü randomize desendeki çalışmalara ihtiyacın olduğunu düşünmekteyiz.

Cerrahi-kardiyovaskülerKalp hastalıklarıKardiyopulmoner bypass+5
Ilkın Gulıyev
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp ameliyatı yapılan konjenital kalp hastalığı olan çocuk hastalarda miyokardiyal mitokondri fonksiyonlarının histopatolojik ve enzimatik değişikliklerle olan ilişkisi

Siyanotik ve asiyanotik olarak iki gruba ayrılan konjenital kalp hastalıklarında mitokondriyal transplantasyon gibi inovatif yaklaşımlar çocuk kalp hastaları için yeni cerrahi alternatifler yaratmaktadır. Prospektif çalışmamızdaki amaç mitokondri transplantasyonunun belirli bir grup konjenital kalp hastalığı için cerrahi tedavi sırasında rutin uygulanabilecek bir yaklaşım olup olamayacağını araştırmaktır. Çalışmamıza 5 siyanotik-5 asiyanotik konjenital kalp hastalığı olan çocuk hasta dahil edilmiştir. Siyanotik ve Asiyanotik olarak iki grupta değerlendirilen hastalarda mitokondri fonksiyon bozukluğu, fibrozis, nükleer atipi ve kardiyak enzim değerleri ana parametre olarak kabul edilmiş ve hepsinin ayrı ayrı siyanotik grup ve mitokondriyal disfonksiyon ile ilişkisinin olup olmadığına bakılmıştır. Ayrıca, kardiyopulmoner baypas ile aort klemp süreleri, yoğunbakım takip süreleri, hospitalizasyon süreleri ve inotropik ajan kullanım ihtiyaçları kaydedilmiştir ve siyanotik grup ile mitokondri fonksiyon bozukluğuyla olan ilişkisine bakılmıştır. Araştırmanın sonucunda siyanotik hasta grubundaki tüm hastalarda mitokondriyal disfonksiyon tespit edilmiştir. Asiyanotik grupta ise hiç bir hastada mitokondri fonksiyon bozukluğu görülmemiştir. Mitokondriyal disfonksiyon olan siyanotik grupta kardiyopulmoner baypas ile aort klemp süresi, yoğunbakım takip ve hospitalizasyon süreleri ve inotropik ajan kullanım ihtiyacının asiyanotik gruba göre fazla olduğu görülmüştür. Hem siyanotik hem asiyanotik grupta tüm biyopsi örneklerinin normal doku ve normal nükleer yapıdan ciddi fibrozis ve skor 4 nükleer atipiye kadar değişkenlik gösterdiği saptanmıştır. Son olarak, postoperatif kardiyak enzim artış miktarının mitokondri disfonksiyonu olan siyanotik grupta istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır. Araştırmamız Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesinde çocuk kalbinde mitokondriyal fonksiyonların ve enzimatik sonuçlarının incelendiği ilk ve tek çalışmadır. Sonuç olarak siyanotik konjenital kalp hastalıklarında mitokondri fonksiyon bozukluğunun olduğu görülmüş, bu disfonksiyonun intraoperatif ve postoperatif sonuçlarla ilişkisi değerlendirildiğinde mitokondri transplantasyonunun siyanotik konjenital kalp hastalığı olan cocuk hastalar için rutin uygulanabilecek ve cerrahi başarı oranını arttırabilecek bir yaklaşım olduğu saptanmıştır. Anahtar Sözcükler: Badminton, Fiziksel performans, Teknik performans, Basit hata, İlişki

Cerrahi-kardiyovaskülerEnzimlerKalp defektleri-konjenital+4
Zeynep Uçar
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sol ventrikül destek cihazı hastalarında outflow grefti ile asendan aorta açısının pompa trombozu ile ilişkisi

AMAÇ: Son dönem kalp yetmezliği, toplumda daha uzun yaşam beklentisi ile artan sıklıkta görülen, nefes almada güçlük, yorulma, terleme şikayetleri ile kendisini gösteren, mortalite ve morbiditesi yüksek bir hastalıktır. Son dönem kalp yetmezliğinin güncel tedavisinde kalp yetmezliği ilaçları, yatarak geçici inotrop destek tedavisi, ve mekanik dolaşım desteği cihazları yer almaktadır. Hastanın taburculuk sonrası yaşam beklentisi ve kalitesini arttırmayı amaçlayan uzun dönem mekanik dolaşım desteği cihazları, güncel tıpta sol ventrikül destek cihazı (LVAD) olarak geliştirilmişlerdir. Bu cihazların hastaların sağkalımlarını ve fonksiyonel kapasitelerini yükselttiğine dair pek çok kanıt olmakla beraber kendilerine ait istenmeyen pek çok yan etkileri vardır. Bu yan etkilerden önemli bir tanesi cihaz aksamı içindeki pompanın trombüs ile tıkanmasıdır. Bu çalışmada cihazın vücut içine cerrahi yerleştirilmesi aşamasında dikkat edilecek detaylar ile pompa tıkanmasının azaltılabilmesinin olasılığı araştırılmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada LVAD implante edilmiş, LVAD outflow grefti asendan aortaya anastomoze edilmiş ve implantasyon sonrası herhangi bir endikasyon ile Toraks BT anjiografi çekilmiş 109 hasta incelenmiştir. Toraks BT anjiografi görüntülerinin 3 boyutlu rekonsrüksiyonları ile sagital ve transvers açılanmalar ölçülmüş, 3 boyutlu net açı bu iki açı ile hesaplanılmıştır. BULGULAR: Pompa trombozu öyküsü veya sıklığı ile outflowgreftinasendan aorta ile yaptığı açı arasında sagital planda (p=0,35), transvers planda (p=0,35), ya da 3 boyutlu rekonstrüksiyon ile elde edilen açıda (p=0,53) anlamlı ilişki bulunmamıştır. Dikkate değer olarak araştırmamızda ek bir bulgu hastalarında LVAD destek süreleri ile pompa trombozu sıklığı arasında da anlamlı bir ilişki olmamasıdır (p=0,11) SONUÇ: Literatürdeki bilgisayar simülasyonlarıyla yapılan çalışmalardaki bulguların aksine, gerçek klinik vakalarda hesaplanılmış outflowgreft açısı ise pompa trombozu sıklığı arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktur. Klinik uygulamada pompa trombozu nedeniyle başvuran bir hastada etiyoloji araştırırken outflow greft açısı öncelikli düşünülmeyebilir.

HemodinamiklerKalpKalp destek cihazları+3
Emir Kalyoncu
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aort koarktasyonu cerrahi sonrası tekrar girişim için risk faktörleri:çocukluk çağı aort koarktasyonu hastalarında geriye yönelik araştırma.

Aort Koarktasyonu Cerrahi Sonrası Tekrar Girişim İçin Risk Faktörleri;Çocukluk Çağı Aort Koarktasyonu Hastalarında Geriye Yönelik Araştırma Amaç: Aort koarktasyonu(AoC) nedeniyle cerrahi girişim uygulanmış hastalarda Rekoarktasyon için risk faktörlerini araştırmak Gereç ve Yöntem:Kliniğimizde Ocak- 2005 – Aralık 2017 tarihleri arasında AoC nedeniyle opere edilmiş 100 hastanın verileri retrospektif olarak tarandı. Çalışmaya 18 yaş altı ve AoC nedenile cerrahi tedavi uygulanmış hastalar dahil edildi. Çalışmaya en az dokuz ay süreli takibi olan hastalar dahil edildi. Hastaların verileri tarandıktan sonra vücut ağırlığı, yaş eşlik eden kardiyak ve aort patolojisi gibi demografik faktörler dışında operasyon tekniği, uygulanan ek prosedürler ve iskemi süresinin rekoarktasyon oluşumuna etkisi araştırıldı. Genel hasta sayısı ve eşlik eden kardiyak patolojiler üzerinden mortalite araştırıldı. Bulgular:Çalışmaya alınan hastaların ortalama yaş 134±412(1-2950)gün ortalam vücut ağırlığı 4.6±2.73(1.1-20.9) kg idi. Hastalardan 30 da (%30) İzole AoC , 28(%28)tanesinde Ventriküler Septal defek (VSD) ile beraber AoC, 42 de (%42) Kompleks Kardiyak patolojiyle beraber AoC tanısı olup 47(%47) hastaya Rezeksiyon uç uca anostomoz ,4(%4) hastaya Yama ile aortoplasti, 49(%49) hastaya Rezeksiyon ve Genişletilmiş uç uca anostomoz tekniği kullanılarak cerrahi onarım yapılmıştı. 45 (%45) hastada Arcus hipoplazisi mevcutdu. Hastalardan 36(%36) tanesine yenidoğan dönemde 64 (%64) infant dönemde ,2(%2) hastaya ise infantil dönem sonrası cerrahi tedavi uygulanmıştı. Hastalardan 7 sinin (%7) operasyon sırasındaki vücut ağırlığı 2.5 kg ın altında 30 (%30) tanesi 2.5-3.5 kg arasında 63 ü(%63) 3.5 kg üzerinde idi. Mevcut veriler üzerinden rekoarktasyon risk faktörleri araştırıldığı zaman operasyon sırasında vücut ağırlığı 3 kg altında olan olgular rekoartasyon gelişimi açısından istatistiksel olarak yüksek riskli bulundu (p=0.001). Yaş , eşlik eden kardiyak ve arcus patolojisi , uygulanan operasyon tekniğine göre karşılaştırma yapıldığı zaman istatistiksel olarak anlamlı değerler bulunmasada yüzdesel olarak hesaplandığı zaman belirtilen değerlerin rekoarktasyon için risk faktörü olduğu bulundu. Sırasıyla P değerleri p=0.202, p=0.942, p=0.328 p=0.09. Arcus hipoplazisi olan hastalarada Rezeksiyon ve genişletilmiş uç uca anastomoz tekniğinin daha güvenli olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulunmasada yüzdesel olarak anlamlı bulundu. Genel hasta mortalitesi 13(%13) olarak bulundu. Kompleks kardiyak patolojisi olan hastalarda mortalite oranlarının yüksek olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulunmasa da yüzdesel olak bu grup hastalarda mortalite oranlarının yüksek olduğu görüldü. Sonuç: Aort koarktasyonu cerrahi tedavisi kabul edilebilir mortalite ve rekoarktasyon oranlarına sahiptir. Hastalarada eşlik eden Arcus hipoplazisi olduğu zaman Rezeksiyon ve genişletilmiş uç uca anostomoz tekniği tercih edilmelidir. Anahtar kelimeler: aort koarktasyonu; vücut ağırlığı; rekoarktasyon; arcus hipoplazisi; operasyon tekniği.

Rauf Yusıfov
Ege University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Devamlı akım ile çalışan sol ventrikül destek cihazı takılan hastalarda intravasküler hemoliz insidansı ve klinik sonuçlarının retrospektif incelenmesi

Amaç: Bu çalışmada amaç, ventrikül destek cihazı takılan olgularda intravasküler hemoliz seviyesinin erken ve orta dönem komplikasyonlara ilişkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve yöntem: Ocak 2014- Nisan 2015 tarihleri arasında kliniğimizde son dönem kalp yetmezliği nedeniyle 100 hastaya Sol Ventrikül Destek Cihazı(LVAD) implante edilmiştir. Çeşitli nedenlerle (ölüm, kalp nakli, dış merkez takipleri) laboratuar takibi yapılamadığı için çalışmadan çıkarılmıştır. Çalışmaya toplam 59 hasta (ortalama yaş 51,5 ± 11 ve 53'ü erkek) dâhil edildi. Bu hastaların 42 tanesine HeartWare ve 17'sine HeartmateII implante edildi. Hastaların preop, postop erken, 3. Ay, 6. Ay ve 12.ay hemoliz bulguları (klinik ve laboratuar) kaydedildi. Çalışmamızda İntravasküler Hemolizin laboratuvar testlerinden Laktat Dehidrogenaz Enzimi, Total/Direkt Bilirubin ve İNR değerleri preoperatif dönem, postoperatif dönem, 3. Ay, 6. Ay, 1. Yıl olarak retrospektif olarak taranmış, Bulgular: n % IKMP 24 % 40.7 DKMP 35 % 59.1 REDO 8 % 13.6 HT 20 % 33.9 DM 16 % 27.1 Preop AF 15 % 25.4 HL 6 % 10.2 KAS 0 % 0 PAH 0 %0 ICD 22 % 37.3 CRT 4 % 6.8 KPM 1 % 1.7 CPR 1 % 1.7 Preop GİS kanama 0 % 0 İntermacs I II III IV V 2 19 23 14 1 % 3.4 %32.2 %39.0 %23.7 %1.7 IABP 1 %1.7 Torakotomi 6 % 6 Sternotomi 51 % 86. Minimal invaziv 3 % 5.1 Heartware 42 % 86.4 Heartmate II 17 % 28.8 CPB 56 %94.9 Triküspit Tamir/ TVA 5 % 8.5 Aort Tamir 4 % 6.8 AVR (bioprotez) 3 % 5.1 Revizyon 3 % 5.1 toplam 59 hasta üzerinden sadece (10/22) hastanın izleminde Pompa trombozu şüphesi , (12/22) hastada hem tromboz ve Serebrovasküler Hemoraji/ Enfarktla karşılaşılmıştır. Preop dönemde total bilirubin değerleri postop erken döndemde bir miktar yükselmesine rağmen 3.ay, 6.ay, ve 1.yıl takiplerinde dönemde normal sınırlara gerilemiştir. Postop LDH değeri preop dönem göre anlamlı (p ˂ 0.05) artış göstermiştir. Postop 3.ay, postop 6.ay, postop 1.yıl LDH değeri preop dönem göre anlamlı (p ˃ 0.05) değişim göstermemiştir. 3.ay LDH değeri postop döneme göre anlamlı (p ˂ 0.05) düşüş göstermiştir. 6.ay LDH değeri 3.aya göre anlamlı (p ˃ 0.05) değişim göstermemiştir. 1.yıl LDH değeri 6.aya göre anlamlı (p ˃ 0.05) değişim göstermemiştir. Sonuç: Çalışma analizleri neticesinde, klink takipteki intravasküler hemoliz belirteçlerinin, oluşacak trombotik komplikasyonları öngörmede faydalı olmadığı görülmüştür.

Cerrahi-kardiyovaskülerHemolizKalp+6
Ali Önder Kılıç
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endovasküler aort replasmanında renal chımney uygulamalarının retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Anatomik olarak renal dolaşımın rutin endovasküler yöntemler ile bozulacağı vakalarda tercih edilen chimney yönteminin güvenle kullanılabilecek bir yöntem olup olmadığının, istenilen düzeyde greft açıklığı sağlanıp sağlanamadığının gösterilmesi ve varsa greft açıklığı üzerine etki eden faktörlerin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı'nda haziran 2009 ve mart 2016 tarihleri arasında opere edilen ve renal chimney uygulanan hastalar retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmaya toplam 29 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan hastaların demografik verileri, ek hastalıkları, preoperatif ve postoperatif anevrizma çapları, anevrizma tipi, operasyona ait detayları, hastanede ve yoğun bakımda kalış süreleri, preoperatif ve postoperatif böbrek fonsiyonlarına ait veriler, post operatif dönemde uygulanan tedavi ve takip BT anjiyografiler retrospektif olarak taranmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların ortanca yaşı 72 yıl (65 - 73) olarak bulunmuştur. 21 hasta juksta renal abdominal aort anevrizması (%72,4), 4 hasta Crawford tip IV (%13,8), 1'er hasta (%3,4) ise Crawford tip I ve tip III torakoabdominal aort anevrizması, 1 hasta (%3,4) akut tip III diseksiyon, 1 hasta da anastomoz kaçağı nedeniyle opere edilmiştir. Bu hastalara 22 sağ (%53,7), 19 sol (%46,3) toplam 41 renal chimney greft uygulanmıştır. Hastalar ortamala 430 gün takip edilmişlerdir. Çalışma sonunda 6. aylık stent açıklığı %97, 3 yıllık stent açıklığı ise %70,6 olarak saptanmıştır. Sonuç: Renal chimney yöntemi acil şartlarda kullanılabilen, hastaya özel malzeme üretimi gerektirmeyen fenestreli greftlere göre daha düşük maliyeti olan bir yöntemdir. Kompleks morfolojiye sahip anevrizmalarda düşük tip 1 kaçak oranın sahip güvenli bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır.

AnevrizmaAortAort anevrizmaları+4
Ahmet Daylan
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalp yetmezlikli olgularda sol ventrikül destek cihazı implantasyonunun fonksiyonel kapasite ve egzersiz performansı üzerine etkisi

ÖZET Abdulov Y. Kalp Yetmezlikli Olgularda Sol Ventrikül Destek Cihazı İmplantasyonunun Fonksiyonel Kapasite ve Egzersiz Performansı Üzerine Etkisi. T.C. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, İzmir, 2017. Giriş: Bu çalışmanın amacı 2012-2017 tarihleri arasında KKY tanısıyla Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi KKY konseyinde sol ventrikül destek cihazı implantasyonu kararı alınmış ve opere edilmiş hastalarda postop dönemdeki fonksiyonel kapasite (metabolik test-PVO2) ve egzersiz performansının (6 dakika yürüme testi) preoperatif dönemdeki sonuçların karşılaştırılmasıdır. Materyal Metod: Çalışmada 2012-2017 yılında KKY nedeniyle opere kararı alınan toplam hasta sayısı 300 olup, araştırmaya dahil etme kriterlerini sağlayan toplam hasta sayısı ise 71'dir. Çalışmada araştırma kriterlerine uyan hastaların tamamı analizlere dahil edilmiştir ve kümülatif olarak araştırma evreninin %23,7'sine ulaşılmıştır. Çalışmada hastaların cinsiyet, yaş, takip süresi, implant türü ve bazı klinik özellikleri ile 6 dakika yürüme testi, metabolik Vo2 testi gibi fonksiyonel kapasite test skorları arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmada postop 6 dakika yürüme ve Vo2 Metabolik Test değeri preop döneme göre anlamlı düzeyde artış göstermiştir (p˂ 0,001). 45 yaş grubu (üzeri ve altı) ile preop ve postop 6 dakika yürüme ve Vo2 test değerleri arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır (p ˃ 0.05). Bununla birlikte her iki yaş grubundaki her iki test (6 dk yürüme testi, Vo2 testi) postop değerlerinin preop değerlerine göre anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu kaydedilmiştir (p<0,05). Cinsiyet ile preop ve postop 6 dakika yürüme ve Vo2 test değerleri arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır (p˃ 0,05). İmplant zamanı ile implant edilen destek cihazı türü arasında preop ve postop 6 dakika yürüme ve Vo2 test değerleri açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır (p ˃ 0,05). Bununla birlikte her iki cihaz türü implantında, her iki test (6 dk yürüme testi, Vo2 testi) postop değerlerinin preop değerlerine göre anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu kaydedilmiştir (p<0,05). Sonuçlar: Son dönem kalp yetmezliği olan hastalara sol ventrikül destek cihazı implantasyonu hastaların fonksiyonel kapasite ve egzersiz performansında artışa neden olarak hastaların yaşam kalitesini anlamlı şekilde iyileştirdiği verilerle kaydedilmiştir. Anahtar Kelimeler: Sol Ventrikül Destek Cihazı, Heartmate II, Heartware, 6 dakika Yürüme testi, Fonksiyonel Kapasite

Yusıf Abdulov
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İzole mitral kapak replasmanı yapılan ve iskemik olmayan mitral yetmezlik hastalarında sistemik immün-inflamasyon indeksinin prognoza etkisi

Amaç: Mitral yetmezlik, en sık görülen kalp kapak hastalıklarından biridir. Şiddetli mitral yetmezliğin ilerleyici sol ventrikül disfonksiyonu ve konjestif kalp yetmezliği ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu nedenle medikal tedavinin yetersiz olduğu durumlarda sol ventrikül disfonksiyonu gelişmeden cerrahi tedavi yapılması gerekmektedir. Mitral kapak replasmanı, kapak onarımının uygun olmadığı hastalarda günümüzde halen önemini korumaktadır. Mitral yetmezliğe bağlı kapak replasmanı yapılacak hastaların postoperatif prognozları hakkında fikir yürütebilmek için literatürde basit ve net verilere ihtiyaç vardır. Son zamanlarda kötü prognoz ve mortalite ile ilişkili olduğu yönünde çalışmalar olan Sistemik İmmün İnflamasyon İndeksi (Sİİ) değerinin bu anlamda prediktif bir belirteç olabileceği öngörülmüştür. Çalışmamızda primer şiddetli mitral yetmezlik nedeniyle izole mitral kapak replasmanı yapılan hastalarda Sİİ'nin erken dönem prognoza etkilerini incelemeyi amaçladık. Materyal-Metod: Ocak 2015, Aralık 2021 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniğinde izole mitral kapak replasmanı yapılan 176 hasta retrospektif olarak çalışmaya dahil edildi. 18 yaş altı hastalar, gebe/emziren kadınlar, sekonder veya akut mitral yetmezliği olan hastalar,mini torakotomi ile opere edilenler, geçirilmiş kardiyak cerrahi öyküsü olanlar, kombine kardiyak cerrahi uygulananlar, aktif enfeksiyon ve malignitesi olanlar, kronik inflamatuar ve otoimmün hastalığı olanlar çalışma dışı bırakıldı. Hastalar yaş gruplarına göre 18-49, 50-65, >65 yaş olarak 3 sınıfta; kullanılan kapak çeşidine göre mekanik ve biyoprotez olarak 2 ana grupta, bunlar da üç ayrı kapak markası çeşidine göre alt gruplarda incelendi. Hastaların preoperatif, postoperatif 1. ve 4. gün çalışılan hemogram testlerinden trombosit, lenfosit ve nötrofil sayıları ile Sİİ, Nötrofil/Lenfosit Oranı (NLR), Trombosit/Lenfosit Oranı (PLR) değerleri hesaplandı. Sonuçlarla hastaların postoperatif 30 günlük erken dönem prognoz ve mortalitesi arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: 176 hastalık örneklem grubu 123 kişi kadın (%69,9), 53 kişi (%30,1) erkeklerden oluşmakta olup, tüm hastaların %,9,1 (n=16)'i exitus olarak kaydedilmiştir. Kullanılan kapak gruplarının %85,8'ini (n=151) mekanik, %14,2'sini (n=25) biyoprotez kapak grubu oluşturmaktadır. Yaş (p<0,001), preoperatif Sİİ (p=0,049), NLR (p=0,003) ve postoperatif 4. gün Sİİ (p=0,04), NLR (<0,001) değerleri ile 30 günlük mortalite arasında anlamlı pozitif ilişki görülmüştür. Yaş + preoperatif Sİİ (p<0,001), yaş+preoperatif NLR (p<0,001) ve yaş+postoperatif 4. gün NLR (p=0,001) kombinasyonlarının 30 günlük mortalite tespiti üzerinde anlamlı prediktif değerlerinin olduğu görülmüştür. Sonuç: İzole mitral kapak replasmanı yapılan hastalarda preoperatif bakılan ve basit parametreler olan Sİİ ve NLR değerleri ile 30 günlük erken dönem prognoz hakkında fikir yürütülebilir. Postoperatif 4. gün değerleri de bu sonucu destekler nitelikte olup daha geniş hasta popülasyonuyla prospektif ve randomize çalışmalar yapılmasına ihtiyaç vardır.

Cerrahi-kardiyovaskülerMitral kapakMitral kapak yetmezliği+3
Büşra Temel Yüksel
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mitral kapak replasmanı yapılan olgularda preoperatif hava yolu obstrüksiyonunun morbidite ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada mitral kapak replasmanı yapılan hastalarda, preoperatif solunum fonksiyon testleri ile saptanan hava yolu obstruksiyonunun, postoperatif mekanik ventilasyon süresi ile yoğun bakım yatış süresi ilişkisi incelendi. Materyal ve Yöntem: Kliniğimizde Ocak 2011-Aralık 2014 tarihleri arasında mitral kapak replasmanı yapılan 62 ardışık hasta, çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların cinsiyet, sistemik hastalık varlığı, sigara kullanımı, solunum fonksiyon testleri, ejeksiyon fraksiyonu, pulmoner arter basıncı, peroperatif kardiyopulmoner baypas ve aort klempi süreleri, postoperatif entübasyon süresi, cerrahi yoğun bakım kalış süresi, preoperatif ve postoperatif aspartat aminotranferaz, alanin aminotranferaz, serum üre nitrojeni, kreatinin, arter kan gazı değerleri kayıt edildi. Bulgular: Toplam 62 hastanın 36'sı kadın, 26'sı erkek idi. Hastaların 17'sinde sigara kullanım öyküsü vardı. Kırkyedi hastada eşlik eden sistemik hastalık mevcuttu. Bunlardan 9'u astım, 8'i kronik obstruktif akciğer hastalığı idi. Solunum yolu hastalığı olan 12 hastanın yoğun bakım kalış süresi, solunum yolu hastalığı olmayan 50 hastadan anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,05). Kronik obstruktif akciğer hastalığı olan 8 hastanın yoğun bakım yatış süresi, kronik obstruktif akciğer hastalığı olmayanlardan anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,05). İlaç kullanımı olan 10 hastanın cerrahi yoğun bakım yatış süresi ilaç kullanımı olmayan 52 hastadan anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,05). Hastaların yoğun bakım yatış süresi ile renal fonksiyon göstergeleri arasında anlamlı pozitif korelasyon mevcuttu (p<0,05). Entübe kalış süresi ile kardiyopulmoner baypas süresi arasında anlamlı pozitif korelasyon bulundu (p<0,05). Entubasyon süresi ile birinci saniyedeki zorlu ekspiratuvar volüm değeri arasında anlamlı negatif korelasyon mevcuttu (p<0,05). Sonuç: Kardiyopulmoner baypas ile mitral kapak replasmanı planlanan hastaların preoperatif dönemde ayrıntılı olarak hava yolu obstruksiyonu varlığı açısından değerlendirilmeleri, postoperatif dönemde mekanik ventilasyon gereksinimi ve uzayan yatışın azaltılmasını sağlayabilir görüşüne varıldı.

Kalp kapak hastalıklarıMitral kapakMitral kapak stenozu+6
Yasemen Durak Erdinç
Demiroğlu Bilim University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aort stenozlu hastalarda farklı protez kapaklarla gerçekleştirilen aort kapak replasmanlarından sonra sol ventrikül kütle gerilemesi oranlarının karşılaştırılması

Aort stenozu olan hastalarda sol ventrikül hipertrofisi gelisir. Aort kapak replasmanı zamanla sol ventrikül kütlesinde gerilemeyle sonuçlanır [3], bu da sol ventrikül hipertrofisiyle iliskili olan ani ölüm, konjestif kalp yetmezligi ve dirençli aritmiler gibi uzun dönem komplikasyonları azaltabilir [4]. Bu nedenle, sol ventrikül kütle gerilemesi, aort kapak replasmanından sonra uzun dönem sag kalıma etki eden en önemli kriterdir. Degisik protez kapaklar arasındaki sol ventrikül hipertrofisinin gerileme oranları aort kapak replasmanında kullanılan protezlerin özelliklerine göre farklılık gösterir. Yaslı hastalarda biyoprotezler tercih edilirken genç hastalarda mekanik kapaklar kullanılır. Bu çalısmanın amacı, üç farklı protez kapagın ameliyat sonrası dönemde sol ventrikül kütle gerilemesi üzerine etkilerinin degerlendirilmesidir. Bu amaçla, Florence Nightingale Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniginde Mayıs 2001 ile Aralık 2004 tarihleri arasında aort stenozu nedeniyle aort kapak replasmanı operasyonu uygulanan hastalar çalısmaya dahil edildi. Hastalar, takılan protezlerin tipine göre üç gruba ayrıldı. Grup I'e Hancock II Bioprotez kullanılan hastalar, grup II'ye Medtronic tek yaprakçık tipi protez kullanılan hastalar ve grup III'e St. Jude iki yaprakçıklı protez kullanılan hastalar alındı. Bu çalısmada istatistiksel analizler GraphPad Prisma V.3 paket programı ile yapılmıstır. Sonuçlar, anlamlılık p<0,05 düzeyinde degerlendirilmistir. Sonuçlar genel olarak degerlendirildiginde, her üç grupta da SVK'nde istatistiksel olarak anlamlı derecede azalma gözlenmis (p=0,0001) ancak, bu azalma gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yaratmamıstır (p=0,054, p=0,363). Sonuç olarak her üç kapagın da sol ventrikül kütlesinin azalması üzerinde orta dönemde benzer etkileri oldugu ancak, daha kesin bir yorumda bulunabilmek için daha fazla hasta üzerindeki uzun dönem sonuçlarının degerlendirilmesi gerektigi kanısındayız.

Mehmet Kerem Oral
Demiroğlu Bilim University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atriyal fibrilasyonun cerrahi tedavisinde irrigasyonlu monopolar ve bipolar radyofrekans ablasyon sonuçlarının karşılaştırılması

Atriyal Fibrilasyon (AF) tromboemboli, kalp yetersizligi, hemodinamik bozukluklar, çarpıntı sebep olabilen en sık aritmidir. `Maze prosedürü' cerrahi tedavide altın standart olup zorlugu ve zaman alması sebebiyle alternatif yöntemler gelistirilmistir. Radyofrekans (RF) enerji ile uygulanan irrigasyonlu `monopolar' ve `bipolar' ablasyon bu yöntemlerden ikisidir. Çalısmanın amacı; kalıcı atriyal fibrilasyonun cerrahi tedavisinde irrigasyonlu monopolar ve bipolar radyofrekans ablasyonun ameliyat sonrası morbidite ve mortalite açısından karsılastırılmasıdır. Açık kalp ameliyatı olan ve en az 6 aylık AF hikayesine sahip iki grup hasta randomize ve retrospektif olarak ameliyat sonrası ritm durumu, atriyal transport fonksiyonu, kardiyopulmoner bypass ve aortik klemp süresi, fonksiyonel durum, morbidite ve mortalite yönünden karsılastırıldı. Kontrollerinde sinüs ritminde oldugu görülen tüm hastaların transtorasik ekokardiyografi ile atriyal transport fonksiyonları incelendi. Grup I' de sinüs ritmi 11,5±4 aylık takip süresi sonunda % 83,3; Grup II' de ise 9,3 ± 3 aylık % 68,8 olarak bulundu. Atriyal transport fonksiyonu Grup I' de % 76; Grup II' de ise % 72,7 bulundu. Heriki grupta sadece 1 hastada (% 3) kalıcı pacemaker implantasyonunun yapılmıs oldugu belirlendi. Grup I' de 1 hastada (% 3,2) geç mortalite görüldü. Sonuç olarak, açık kalp ameliyatı planlanan kalıcı AF ritmindeki hastalara uygulanan irrigasyonlu monopolar ve bipolar RF ablasyonun güvenli ve etkin yöntemler oldukları görülmekle beraber, ameliyat sonrası morbidite ve mortalite açısından birbirlerine belirgin üstünlük göstermeyerek, benzer sonuçlarının oldugu görüldü.

Burak Onan
Demiroğlu Bilim University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner bypass cerrahisinde genel anesteziye ilave yapılan torasik epidural anestezinin internal torasik arter kan akımı ve endoteli üzerine etkisi

Amaç: İnternal torasik arter (İTA) koroner bypass cerrahisinde en çok kullanılan ve uzun dönem açıklık oranı en yüksek grefttir. Bu çalışmada koroner bypass operasyonuna alınan hastalarda genel anesteziye ilave olarak uygulanan torasik epidural anestezinin (TEA), İTA kan akımı ve endoteli üzerindeki etkisini araştırmayı amaçladık.Materyal ve metot: Koroner arter hastalığı sebebiyle cerrahi tedavi kararı alınan ve koroner revaskülarizasyon için sol İTA kullanılacak 30 hasta prospektif olarak incelendi. Hastalar rastgele seçilerek, genel anestezi (GA, n = 15) grubu ve genel anestezi ile birlikte torasik epidural anestezi (GA+TEA, n = 15) grubu olarak ikiye ayrıldılar. Gruplar demografik özellikleri itibariyle benzer tutuldu. TEA için kateterizasyon T1-T5 arasından yapıldı. TEA uygulamasına bupivacain ile GA indüksiyonunun hemen sonrasında başlandı ve ameliyat sonrasında ilk 24 saat devam edildi. İTA dakika kan akımı kardiyopulmoner bypass öncesinde ölçüldü; herhangi bir topikal ya da intraluminal vazodilatatör ajan kullanılmadı. İTA'nın distal 2 cm.lik kısmı histolojik analiz için ayrıldı. Damar dokusu örneklerine anti-adenozin A2B reseptör antikoru, VEGF ve iNOS (inducible nitric oxide synthase) antikorları ile immunohistokimyasal çalışma uygulandı ve antikor ekspresyonlarını değerlendirildi.Bulgular: Ortalama İTA dakika akımı TEA uygulanan grupta GA grubuna kıyasla anlamlı derecede fazlaydı (56.0±9.0 ml/dk vs. 39.6±14.0 ml/dk; p<0.001). Tüm hastalar sorunsuz olarak cerrahi şifa ile taburcu edildi, takipler sırasında mortalite olmadı. İTA kesitlerinin adenozin immün boyanmasında, GA grubu incelendiğinde, damarın bütün tabakalarında zayıf ve yoğun alanlar (++) şeklinde boyanma görülürken, GA+TEA grubunda tüm damar tabakaları boyunca artmış bir immün boyanma (+++) gözlendi. VEGF immün boyanmasında GA+TEA grubunda (++++) GA grubuna (++) göre boyanma yoğunluğunda belirgin bir artış gösterdi. iNOS immün boyanmasında GA+TEA grubunda (++++) GA grubuna (+) göre boyanma yoğunluğunda belirgin oranda bir artış gösterdi.Sonuç: GA'ya ilave olarak uygulanan TEA, İTA kan akımını anlamlı olarak arttırmaktadır. İTA kan akımındaki artışın adenozin, VEGF ve iNOS gibi vazoaktif ajanlar aracılığıyla olduğunu düşünmekteyiz. Buradan yola çıkarak TEA'nın İTA vazospazmının engellenmesinde ya da oluşan spazmı gidermede alternatif bir yöntem olabileceğini düşünüyoruz.

Koroner arter bypass
İsmihan Selen Onan
Demiroğlu Bilim University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter bypass cerrahisinde, safen ven greft hazırlanmasında konvansiyonel ve no touch tekniğin endotel hasarı düzeyinde karşılaştırılması

Bu çalışmada; iskemik kalp hastalığı nedeniyle koroner arter baypas grefti operasyonuna karar verilmiş hastalarda, kullanılacak safen ven greftin hazırlanması sırasında oluşabilecek endotel hasarından korunmak amacıyla, klasik yöntem ile ?no touch? yöntemini karşılaştırdık.Çalışmaya her iki cinsten, koroner arter baypas greft operasyonu geçirecek varis ve venöz yetmezlik tanısı almamış sağlıklı vena safena magna (VSM)'ya sahip toplam 40 hasta alındı. Hastalar iki guruba ayrıldı. 20 hastadan no touch (grup a) yöntemiyle; 20 hastadan ise klasik (grup b) yöntemle safen ven hazırlandı. Her iki gruptan safen venin proksimal bölümünden atravmatik müdahale ile örnekler alındı. Örnekler iki parçaya ayrılarak ışık ve elektron mikroskobunda incelenmek üzere uygun yöntemle tespit edilerek hazırlandı. Işık ve elektron mikroskopta örneklerin intima, media ve adventisya bölümleri incelendi. Histomorfolojik olarak klasik yöntemle hazırlanan safen venlerde vasküler yapının bozulduğu, endotel harabiyetinin ileri derecede olduğu gözlendi. No touch grubunda ise vasküler yapının korunduğu, intimadaki endotel hasarının da minimal düzeyde olduğu gözlemlendi. Hücreler hasar yönünden(Grade 1,Grade 2, Grade 3, Grade 4) değerlendirilerek sayıldı.Gruplar arasında intima bölümünde Grade 2 ve Grade 3 yapıya sahip hücre gözlemlenmedi. Ancak grup a örneklerinin homojen olarak Grade 1, grup b örneklerinin de yine homojen olarak Grade 4 yapıya sahip olduğu görüldü. İstatistiksel olarak gruplar arasında hem Grade 1, hem Grade 4 hücre açısından oldukça anlamlı bir fark olduğu (p<0.001) saptandı ve ven intimasının klasik yöntem ile safen ven hazırlanırken ileri derecede bozulduğu görüldü.Sonuç olarak histomorfolojik olarak endotel harabiyetinin klasik yöntemle safen ven hazırlanması sırasında daha ciddi düzeyde olduğu; no touch grubunda ise bu harabiyetin daha az olduğu görüldü. Bu anlamlı farkın klinik gidişe ne kadar yansıdığının belirlenmesi için hastalara belirli bir süre sonra koroner anjiyografi yapılması düşünülebilir.

Cerrahi-kardiyovaskülerDistansiyonDoku nakli+4
Onur Şen
Demiroğlu Bilim University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter baypas cerrahisinde oksijenatörsüz ekstrakorporeal dolaşım sistemi kullanım tekniği

EKD (Ekstrakorporeal dolaşım), özellikle oksijenatör, kan pompası ve rezervuarlar, ayrıca aşırı prime volüm ve uzun kros klemp süreleri nedeniyle iyi bilinen fizyolojik olmayan bir prosedürdür. Roller pompalar yerine sentrifugal pompalar tercih edildiğinde hemoliz azalmaktadır. Yine de oksijenatör kaynaklı hemoliz, hemostatik sistem hasarı, inflamasyon, doku ödemi ve iskemi-reperfüzyon hasarı sürmektedir.1 Hemostatik sistem hasarı ve inflamatuar yanıtta, özellikle kan-hava temasından şüphelenilmektedir, aynen açık rezervuar sisteminde kapalı olana göre bunların daha yüksek düzeyde olması2,3 ve yabancı yüzey alanı küçültüldüğünde ve herhangi bir rezervuar kullanılmadığında daha düşük düzeyde olması gibi. 4,5 Fazla prime volümün de dilüsyonla koagülasyon enzimlerini dilüe ettiği, hemostaz bozukluğu nedeniyle organ hasarına6 yol açtığı ve mortaliteyi7,8 artırdığı ileri sürülmüştür. Daha düşük heparin-protamin kullanımının koagülasyon hasarını daha düşük tuttuğu gösterilmiştir. KPB (Kardiyopulmoner baypas) sonrası trombosit hasarı oluşur9. Ayrıca protaminin kendisi de sistemik ve pulmoner hipotansiyon, periferal vazodilatasyon, düşük kardiyak debi, azalmış oksijen kullanımı, trombositopeni, ve lökopeni gibi yan etkilere neden olur. 10 Oksijenatör kullanımı konusunda önemli bir tartışma vardır. Pulmoner akımın kesildiği KPB sırasında trombosit, lökosit ve eritrosit çökelmesine11 bağlı pulmoner doku hasarı12 oluştuğu bildirilmiştir. Ek olarak, genel kanının aksine kabarcık oksijenatör yerine membran oksijenatör kullanıldığında daha yüksek C3 aktivasyonu izlenmiştir. 13 Bizim çalışmamızın amacı oksijenatörsüz, kros klemp hasarı olmadan, fizyolojik kalp, pulmoner ve büyük arter basınçlarında uygulanacak olan bu yeni EKD metodunun uygulanabilir olup olmadığının araştırılmasıdır. Çalışma için 4 Ankara koyunu kullanıldı. EKG, arter ve CVP basınçları, kardiyak output, O2 saturasyonu ve idrar çıkışı monitorize edildi ve kaydedildi.Ketamin, fentanil, ve sevofluran ile anestezi induksüyonu yapıldı. İşlem boyunca ventilasyona mekanik ventilatörle devam edildi. Anestezinin devamı Sevofluran ile sağlandı. Hayvanlar yarı doz heparin sonrası sol kalp baypasına alındı. Venöz kanül sağ üst pulmoner ven veya sol atriyal apendikse, arter kanülü ise asendan aortaya konuldu. İlk 2 hayvanda VF ile aort hasarından kaçınmak için kros klemp kullanılmadı. Devamlı koroner perfüzyonla miyokard iskemi-reperfüzyon hasarından kaçınıldı. Nabızsız 60-100mmHg aort basıncıyla 50-90mmHg nabızsız, koroner perfüzyon basıncı sağlandı. Diğerler 2 hayvanda rutindeki gibi kros klemp kullanıldı. VF veya kardiyoplejiyle kalbin kardiyak outputa katkısı durduruldu. C3 aktivasyonu, inflamatuar uyarı ve koagülopatiden azaltmak için Oksijenatör kullanılmayarak venöz kanın pulmoner yataktan CVP ile serbestçe geçmesi sağlandı. Fontan prensibindeki gibi pulmoner vasküler rezistans (PVR)< 3 Wood ünite, pulmoner gradyent 8-10 mmHg seviyesinde tutuldu. Pompa debisi, basınç ve volüm değişiklikleriyle CVP 10-25mmHg seviyesinde tutuldu. Kardiyak indeks > 2.0lt/m2 tutuldu. Pulmoner arter ve sistemik debi gerektiğinde vasokonstriktör veya vazodilatörlerle eşit tutuldu. Arteryal kan gazı (AKG) ( pH, pO2, pCO2, Sat, HCO3, baz fazlası, Glukoz,K, Na, Hct,)CPK, CPK-MB, TnT (troponin), BUN, Kreatinin, AST, ALT seviyeleri kaydedildi. ACT ölçüldü ancak şart olmadıkça protamin verilmedi. Sonuçta, oksijenatör olmadan, kros klemp hasarı oluşturmadan ve protamin kullanmadan fizyolojik kalp, pulmoner ve büyük arter basınçlarında uygulanacak olan bu yeni EKD metodunun uygulanabilir ve güvenli olduğu gösterildi. Bu yöntemin pratikte de teknik açıdan işlemin mümkün ve güvenli olabileceği ayrıca geleneksel yönteme göre daha sadeleşmiş olduğu düşünüldü.

CerrahiCerrahi-kardiyovaskülerEkstrakorporeal dolaşım+2
Mehmet Kabalcı
Demiroğlu Bilim University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp cerrahisi sonrası aletli periton diyalizinin renal replasman tedavisi olarak kullanımı

Kalp cerrahisi geçiren hastalarda böbrek hasarı ve takiben akut böbrek yetmezliği (ABY) gelişmesi, kalp cerrahisinin korkulan komplikasyonlarındandır. Yaş, preoperatif böbrek hastalığı, diyabet, hipertansiyon ve sol ventrikül ejeksiyon fraksiyon (EF) düşüklüğü kardiyopulmoner bypass (KPB) sonrası böbrek fonksiyonlarında bozulma eğilimini arttırmaktadır. Hemodinamik ve renal destek stratejilerine rağmen, ABY yüksek mortalite ve morbidite ile seyreder. Böbrek fonksiyonlarının azalması sonucu atık ürünlerin birikerek, yaşam fonksiyonlarını bozmaya başladığı noktada renal replasman tedavisi (RRT) gerekmektedir. RRT olarak hemodiyaliz, periton diyalizi veya hemofiltrasyon uygulanabilir. Bu çalışmamızdaki amacımız, aletli periton diyalizi uygulamasının RRT olarak kullanımını ve sonuçlarını değerlendirmekti.Kliniğimizde 2003-2011 yılları arasında açık kalp cerrahisi uygulanmış hastalar retrospektif olarak tarandı. İntraoperatif periton diyaliz kateteri yerleştirilmiş ve postoperatif aletli periton diyalizi uygulanmış 19 hasta çalışma kapsamına alındı. Hastaların preoperatif, intraoperatif ve postoperatif verileri retrospektif olarak dosya bigilerinden tarandı.Hastaların 11'i erkek 8'i kadındı. Ortalama yaş 66 idi. Bu hastaların 13 tanesine koroner bypass, 3 tanesine koroner ve kapak, 1 tanesine kapak, 1 tanesine koroner ve assendan aortplastisi ve 1 tanesine koroner, kapak ve sol ventrikülde kitle exizyonu ameliyatı yapıldı. Bu hastaların 15 tanesi kronik böbrek hastası idi. Hastaların kreatinin ortalaması 4,75mg/dl, MDRD GFR ortalaması 18,68 mL/dk/1,73m2 idi. EF ortalamaları %51,11, EUROSCORE puanlamasına göre 1 hasta düşük, 5 hasta orta ve 13 hasta yüksek EUROSCORE grubuna giriyordu.Hastalara periton dializi, postoperatif cerrahi yoğun bakımda hemen başlandı. Postoperatif erken dönemde 2 hasta multiorgan yetmezliği nedeniyle kaybedildi. 1 hasta drenaj nedeniyle kanama revizyonuna alındı. 2 hastada kateter sızdırması, 1 hastada plevral effüzyon, 1 hastada da hem peritonit hem de plevral effüzyon saptandı. Hastaneden taburcu olurken renal replasman tedavisi olarak, hastaların 11 tanesi aletli periton dializi, 1 tanesi hemodiyaliz tedavisi görüyordu. 5 tanesi ise periton dializi sonlandırılmış herhangi bir renal replasman tedavisine ihtiyaç duymuyordu.Postoperatif renal replasman tedavisi sonlandırılmadan devam eden hastalar incelendiğinde, preoperatif MDRD GFR değeri 20 mL/dk/1.73m2 ve altında olan (1 hasta hariç) hastaların renal replasman tedavisini devam ettirmeye ihtiyaç duyduğu, MDRD GFR değeri 20 mL/dk/1.73m2 üzerinde olan hastaların ise bu replasman tedavisine bir süre sonra ihtiyaç duymadığını gösterdi.Bizim çalışmamızda elde edilen bulguları, olgu serileri ile karşılaştırdığımızda elde edilen sonuçlar, açık kalp cerrahisinde aletli periton dializi uygulaması kabul edilebilir sonuçlar ortaya koymuştur. Açık kalp cerrahisi geçirmiş, ABY riski olan ve bu nedenle RRT alması kuvvetle muhtemel olan, yeterli sosyal/aile desteği olan, klinik olarak uygun hastalarda postoperatif aletli periton diyalizinin, güvenle uygulanabilecek bir tedavi seçeneği olduğunu düşünmekteyiz. Konu ile ilgili iyi planlanmış, daha geniş karşılaştırmalı klinik çalışmalara gereksinim vardırAnahtar kelimeler: Akut böbrek yetmezliği, açık kalp cerrahisi, aletli periton dializi

Böbrek yetmezliği-akutCerrahi-kardiyovaskülerCerrahi-kardiyovasküler+2
Halil Hüzmeli
Demiroğlu Bilim University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İzole mitral kapak değişimi yapılan hastalarda, minimal invazif port akses yöntemiyle konvansiyonel medyan sternotomi yöntemlerinin uzun dönem karşılaştırılması

ÖZET:Amaç: Mitral kapak ameliyatları, tüm kapak ameliyatları dikkate aldığında en çok uygulanan cerrahi operasyonlardır. Bu grup cerrahi operasyonlar içerisinde en çok uygulanan yöntem ise mitral kapak değişimidir. Son yıllardaki teknolojik gelişmelere paralel olarak torakoskopik ve robotik cerrahi uygulamalarında da önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Önceleri mitral kapak değişimi operasyonları için genellikle medyan sternotomi tekniği tercih edilmekteyken, hastalara sağladığı konfor, yüz güldürücü kozmetik sonuçları ve yüksek başarı oranları gibi sebeplerden dolayı bu operasyonlarda, minimal invazif port akses yöntemi önemli bir seçenek haline gelmiştir.Çalışmamız minimal invazif port akses yöntemi ve sternotomi ile sadece mitral kapak değişimi yapılmış hastaların erken ve geç post operatif değerlerinin karşılaştırılarak yöntemler arasındaki farklılıkları ortaya koymak amacıyla tasarlandı.Metod: 2002-2007 yılları arasında hastahanemizde mitral kapak replasmanı yapılmış hastalar uygulanan ameliyat yöntemine göre minimal invazif port Access (grup 1, n=28) ve medyan sternotomi (grup 2, n=29) olarak iki gruba ayrıldı. Çalışmamıza yaşları 25 ile 75 arasında değişen, ortalama yaşları grup 1(port Akses, n=28) de 43,68+13,67, grup 2 (medyan sternotomi, n=29) de 49,90+ 12,78 olan 57 hasta dahil edilmiş olup kayıtları retrospektif olarak incelendi. Heriki grup da operasyon öncesi demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, vücut ağırlıkları), morbidite faktörleri (diabet, kronik tıkayıcı akciğer hastalıkları, hipertansiyon, geçirilmiş serebrovasküler olay), ameliyata ait değişkenler (kardiyopulmoner bypass süresi, aort klemp süresi), peroperatif yoğun bakımda yaşanan kanama, revizyon, uygulanan transfüzyonlar, inotrop ihtiyacı, ritm bozukluğu, yoğun bakımda ve hastanede kalış süreleri, ameliyat sonrası komplikasyonlar ve mortaliteler açısından incelendi.Bulgular: Heriki grubun yaş, cinsiyet özellikleri, mitral patoloji, ejeksiyon fraksiyonları, komorbiditeler, post operatif komplikasyonlar açısından birbirlerinden farkları yoktu. Grup 2 de preoperatif NYHA seviyesi grup 1 den anlamlı (p = 0,006 < 0,05) olarak daha yüksekti. Grup 1 de KPB süresi (156,6±38,9), grup 2 den (81,0±12,6) anlamlı olarak daha yüksek (p=0,000 < 0,05) olarak bulundu. Grup 1 de AC süresi (98,11±28,8), grup 2 den (55,3±12,0) anlamlı (p=0,000 < 0,05) olarak daha yüksek olarak bulundu. Bu da minimal invazif tekniğin uygulanmasındaki nisbi güçlüğe bağlandı. Grup 1 (% 82,1) de yoğun bakımda adrenalin kullanım oranı, grup 2 (%55,2) den anlamlı (p=0,029 < 0,05) olarak daha yüksek olarak bulundu. Femoral kanülasyona bağlı herhangi bir komplikasyona rastlanmadı. Her iki grupta da birer hasta kanama nedeni ile revizyona alındı. Geç dönem bulgular incelendiğinde, Grup 1 de bir hastada endokardit ve beraberinde minimal paravalvüler kaçak gelişti, medikal olarak takip edildi. Grup 2 de iki hastada pannus formasyonu tespit edildi. Grup 2 de bir hasta pannus formasyonu ile beraber gradiyent yüksekliği ve klinik şikayetlerine bağlı olarak reopere edildi, bir hastaya reoperasyon önerildi. Grup 1 ve grup 2 de ikişer hasta kaybedildi. Grup 1 de bir hasta kardiyak sebeple kaybedilirken, diğerleri farklı sebeplerden meydana gelmiştir.Sonuç: Sonuçlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde, port akses grubundaki hastaların ortalama kardiyopulmoner bypass ve aort klemp sürelerinin uzun olmasına rağmen erken ve geç dönem mortalite ve morbidite oranları ile hastaların fonksiyonel kapasiteleri arasında farklılık olmadığı ve minimal invazif port akses yöntemi ile mitral kapak değişiminin en az sternotomi ile yapılan kadar güvenilir ve etkin olduğu tespit edilmiştir. Minimal invazif port akses yöntemi ile mitral kapak değişimi sternotomi ile kıyaslandığında daha az ağrı ve çabuk mobilizasyon, daha hızlı iyileşme, daha iyi bir kozmetik sonuç ve kabul edilebilir uzun dönem verileriyle hastalar ve cerrahlar açısından iyi bir tedavi seçeneği oluşturmaktadır.

Cerrahi tedaviCerrahi-kardiyovaskülerMitral kapak+3
Hakan Özgen
Demiroğlu Bilim University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Proksimal LAD lezyonunda, robot yardımlı minimal invaziv koroner baypas cerrahisi ile konvansiyonel baypas cerrahisinin klinik ve anjiografik sonuçlarının karşılaştırılması

Amaç: Minimal invaziv baypas cerrahisi son 10 yılda artan bir popülarite ile dünyada birçok merkezde klinik rutine girmiştir. Günümüzde, teknik olarak gelinen noktadaki başarı ile operasyonların atan kalpte yapılabilirliği önem kazanmış ve son zamanlarda minimal invazif tekniklerin gelişmesiyle giderek yaygınlaşmıştır. Çalışmamızda izole proksimal LAD lezyonlarında, Minimal İnvaziv Direkt Koroner Arter Baypas (MIDKAB) ile konvansiyonel baypas yöntemini klinik ve anjiografik olarak karşılaştırmayı amaçladık. Çalışma Planı: Ocak 2004- Aralık 2011 tarihleri arasında merkezimizde, proksimal LAD lezyonunda, Robot Yardımlı Minimal İnvaziv Koroner Baypas Cerrahisi ile Konvansiyonel Baypas Cerrahisi uygulanmış hastalar dahil edildi. Grup I? de 35 hastaya tam sternotomiyle KPB ile koroner baypas, Grup II? deki 35 hastaya ise robot yardımlı minimal invaziv koroner baypas cerrahisi uygulandı. Hastaların demografik özellikleri, preoperatif, peroperatif ve postoperatif verileri retrospektif olarak toplandı. Bulgular: Konvansiyonel baypas grubunun ortalama takip süresi 5.7 yıl (±1.7) iken; robotik grubun ortalama takip süresi ise 7.3 yıl (±1.3) olarak bulundu. Hiçbir olguda İABP, postoperatif TİA, yara enfeksiyonu veya mortalite görülmedi. Konvansiyonel baypas grubundaki olguların transfüzyon ortalaması ve ventilasyon süresi anlamlı olarak yüksekti(p<0,05). Robotik grubundaki olguların YBU kalış süresi ve hastanede kalış ortalaması anlamlı olarak düşüktü (p<0,01). Konvansiyonel baypas grubundaki olguların postoperatif pnömoni oranı (%20) anlamlı olarak yüksekti (p<0,01). Robotik grubundaki olguların Postoperatif 1.gün ağrı skoru ortalaması anlamlı olarak yüksekti (p<0,05). Konvansiyonel baypas grubundaki olguların Postoperatif 3.gün ağrı skoru ortalaması anlamlı olarak yüksekti (p<0,05). Konvansiyonel baypas grubunda greft açıklık oranı %88,6 iken; robotik baypas grubunda %91,4 olarak bulundu ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. (p>0,05). Sonuç: İzole proksimal LAD darlığında robotik yardımlı MIDKAB cerrahisi konvansiyonel yöntemlere göre daha az kan ve kan ürünü transfüzyonu gerektirmekte, yoğun bakım ve hastane kalış süresi daha kısa olup; erken postoperatif dönemde daha az ağrıya neden olmaktadır. Literatürdeki benzer çalışmalarla uyumlu gelen sonuçlarımız minimal invaziv girişimlerin gelecekte daha da önem kazanıp yaygınlaşacağını düşündürmektedir.

CerrahiCerrahi tedaviCerrahi-kardiyovasküler+4
Mehmet Ezelsoy
Demiroğlu Bilim University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp cerrahisi sonrasında gelişen gastrointestinal komplikasyonların değerlendirilmesi

Amaç : Açık kalp cerrahisi sonrasında gelişen gastrointestinal komplikasyonlar, sık görülmeyen ancak yüksek mortalite ve morbidite ile seyreden komplikasyonlardır. Gastrointestinal komplikasyonların tipleri, tanı, takip ve tedavileri çeşitlilik göstermektedir. Bu çalışmada açık kalp cerrahisi uygulanan hastalarda gelişen erken dönem gastrointestinal komplikasyonlar prospektif olarak incelendi. Materyal ve Yöntem: Kliniğimizde Nisan 2011 - Nisan 2012 tarihleri arasında açık kalp cerrahisi uygulanan 200 hasta rastgele seçilerek prospektif olarak çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, ejeksiyon fraksiyonu (EF), preoperatif diabet, bilinen gastrointestinal sistem hastalığı, atriyal fibrilasyon (AF) varlığı, preoperatif ve postoperatif statin kullanımı, peroperatif pompa ve klemp süreleri, postoperatif kan transfüzyon miktarı, vazoaktif ilaç kullanım doz ve süreleri kaydedildi. Preoperatif, peroperatif ve postoperatif ilk bir hafta günlük gastrointestinal enzim ( Alkalen fosfataz (ALP), laktat dehidrogenaz(LDH), aspartat aminotransferaz (AST ), alanin aminotransferaz (ALT), gama glutamil transferaz (GGT), total bilirubin, direk bilirubin, amilaz, lipaz, laktat takipleri yapıldı. Bulgular : Toplam 200 hastanın %29? u kadın, %71? i erkek, ortalama yaş 60,39±12,25 idi. Hastaların 8? inde (%4) komplikasyon gelişti. Komplikasyonlar 5 hastada kolesistit, 2 hastada kolelitiazis ve 1 hastada Mirizzi Sendromu olarak tespit edildi. Sadece dobutamin kullanımı konusunda komplikasyon gelişen hastalar yönünde istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edildi (p=0.035). Bu hastaların sadece 1 tanesine cerrahi uygulanırken, diğer hastalar medikal olarak takip ve tedavi edildi. Aortik klemp ve KPB sürelerindeki artışla LDH ve AST değerlerinde artış arasında istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı ilişki bulundu (p=0.0001). Komplikasyon gelişen hastalarda cerrahi yoğun bakım ünitesi (CYBÜ ) yatış süre ortalaması 4 , toplam hastane yatış süresi ortalaması 12.87 ±5.48 gün olarak saptandı. Sonuç : Kalp cerrahisi uygulanacak hastalarda semptom ve bulguların, enzim takibi ile birlikte ele alınması ve ideal koşullarda süratli bir cerrahi teknik, gastrointesinal komplikasyonların önlenmesi ve erken teşhisi açısından önemli faktörler olarak değerlendirilebilir. Anahtar Kelimeler: Kalp cerrahisi, gastrointestinal komplikasyonlar, kolesistit, aortik klemp

CerrahiCerrahi-kardiyovaskülerCerrahi-kardiyovasküler+3
Begüm Özüekren Kasapoğlu
Demiroğlu Bilim University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kardiyopulmoner bypass altında opere edilen hastalarda akut böbrek hasarının erken dönemde belirlenmesinde idrar nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin'in değeri

Akut böbrek hasarı (AKI) kardiyopulmoner bypass cerrahisi sonrası sık görülür ve prognozu kötüdür. Tanıda gecikilmesi morbidite ve mortaliteyi artırır. AKI tanısı, art arda yapılan kreatinin ölçümlerinde önemli yükselme ile konulur. Serum kreatinin ölçümleri, böbrek fonksiyon bozukluğunun erken döneminde güvenilir değildir. Zamanında önlem alınarak AKI? nın ilerlemesinin engellenmesi ancak etkili belirteçler sayesinde ?erken tanı? konulmasıyla mümkün olur. Nötrofil jelatinaz ilişkili Lipokalin (Neutrophil gelatinase-associated lipocalin =NGAL) AKI tanısında güçlü bir belirteçtir. NGAL normalde düşük konsantrasyonlarda salınırken epitel hücresi hasarında salınımı önemli ölçüde artar. İdrar NGAL düzeyi, AKI tanısının konulmasında mükemmel bir değere sahiptir. Bu çalışmanın amacı; kardiyopulmoner bypass sonrası gelişen böbrek hasarının saptanmasında ve şiddetinin derecelendirilmesinde serum kreatinin düzeyine kıyasla idrar NGAL düzeylerinin önemini göstermek ve böbrek hasarı tanısında uygun cutoff değerlerini saptamaktır.

BöbrekBöbrek yetmezliğiBöbrek yetmezliği-akut+4
Muhammed Bayram
Demiroğlu Bilim University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp cerrahisi uygulanan pediatrik olgularda perioperatif vücut sıvı dağılımındaki değişikliklerinin bioimpedans spektroskopi yöntemi ile değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Pediatrik kardiyoloji ve kalp cerrahisi bölümlerine başvuran konjenital kalp hastalığına sahip olguların perioperatif vücut sıvı kompozisyonundaki değişiklikler önemli morbidite ve mortalite sebebi olabilmekte ve hastanede kalış sürelerini etkileyerek maaliyetleri arttırabilmektedir. Bu amaçla günümüzde kullanılan metodlar yoğun bakım ünitesinde izlenen hastaların yönetiminde yeterli olamamaktadir. Bu çalışmada amacımız Bioimpedans spektroskopik (BİS) yöntemlere göre ölçüm yapan ve vücut kompozisyon monitörü (BCM) kullanılarak tespit edilen perioperatif volüm durumunun klinik , transtorasik ekokardiyografi , invazif monitorizasyon yöntemleri ile karşılaştırılarak pratik , ucuz , non-invazif , kolay uygulanabilir bir yöntem olan bioimpedans spektroskopinin (BİS) pediyatrik kardiyoloji ve kalp cerrahisi yoğun bakım ve klinik takiplerinde kullanılabilir olup olmadığını ortaya koymaktır. Materyal ve Yöntem : Çalışmaya İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyolojisi ve Kalp-Damar Cerrahisi bölümlerinde Temmuz 2015 – Ekim 2015 tarihleri arasında konjenital kalp defekti nedeniyle açık kalp cerrahisi uygulanan 10 yaş altında 20 olgu hasta gurubu olarak ve 20 sağlıklı olgu kontrol gurubu olarak dahil edildi . BİS , ekokardiyografi , invazif monitorizasyon , klinik yöntemler ile değerlendirildi. BİS yöntemi ile elde edilen sonuçlar klinik , transtorasik ekokardiyografi, invazif monitorizasyon yöntemler ile karşılaştırılarak volüm durumunun BİS yöntemi ile etkinliği araştırıldı. Çalışmaya konjenital kalp hastalığı dışında sistemik diğer organ yetersizliği olanlar ve pace maker'lı hastalar dahil edilmemiştir. İstatistiksel analizler SPSS for Windows 11.5 programı ile yapıldı . Bulgular: Hasta grubunun 8'i kız (%40) , 12'si erkek (%60) idi ve 20 sağlıklı çocuktan oluşan kontrol gurubunun 13'ü erkek (%65) , 7'si kız (%35) idi. Çalışmaya alınan hastaların ortalama yaşı 21,10 ± 28,03 ay idi . Hastaların boy ortalaması 75,15 ±21,78cm , ağırlık ortalaması 9,12 ±5,81 kg ve vücut yüzey alanı 0,41± 0,19m2 olarak hesaplandı , vücut kitle indeksi 14,61±2,07 kg/m2 idi . Hasta ve olgu gurubunda demografik bulgular arasında anlamlı istatiksel fark yoktu . BİS bulgularından ECW ile transtorasik ekokardiyografi bulgularından VCIs arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulundu. (p<0,05).Bioimpedans bulgularından E/I ile genel volüm dengesi arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05). Diğer parametreler arasında arasında istatiksel olarak anlamlı korelasyon bulunmadı . Olgu grubunda preop ve postop Bioimpedans , TTE ve CVP değerlerinin karşılaştırıldığında TE/TA , OH , ROH ve E/I oranının istatiksel olarak anlamlı fark bulunduğu saptandı (p<0,05) ancak CVP değeri anlamlı bulunmadı. Overhidrasyonun saptanmasında BİS parametrelerinin sensitivitesi %70,58 , spesifitesi %58,8 bulundu. Sonuç: Açık kalp cerrahisi ve kardiyopulmoner bypass uygulanan pediatrik olgularda perioperatif vücut sıvı kompozisyonundaki değişikliklerin klinik, transtorasik ekokardiyografi, invazif monitorizasyon yöntemleri ile karşılaştırıldığında BİS yönteminin volüm durumunu belirleme gücünün diğer yöntemler ile birlikte uygulandığında klinik değerlendirmede ameliyathane ve yoğun bakım şartlarında pratik , ucuz , non-invazif ve kolay uygulanabilir bir yöntem olabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Konjenital kalp hastalığı, bioimpedans , vücut sıvı kompozisyonu , BIS

Cerrahi tedaviCerrahi-kardiyovaskülerKalp defektleri-konjenital+3
Volkan Yazıcıoğlu
Demiroğlu Bilim University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kapak onarım cerrahisi açısından insan kadaverik mitral kapak kompleks anatomisinin kritik analizi

Giriş: Gelişmekte olan ülkelerde kalp kapak hastalıkları oldukça yaygındır. Açık kalp ameliyatları içerisinde sıklık olarak kalp kapak ameliyatları, koroner bypass cerrahisinden sonra ikinci sıradadır. Avrupa'da yapılan ve 25 ülkenin dahil edildiği Euro-Heart çalışmasına bakıldığında, en sık gözlenen kalp kapak patolojilerinde mitral kapak yetmezliği, aort darlığından sonra ikinci sırayı almaktadır (1). Mitral kapak cerrahisi, mümkünse işlevsiz kapağın onarılmasını veya onarılamayacak durumda ise yenisiyle değiştirilmesini amaçlar. Ancak en can alıcı nokta, kardiyak fonksiyonun korunması ve geri dönüşümsüz miyokardiyal hasar ve sol ventrikül dilatasyonunun önlenmesi için zamanında cerrahi girişim yapılmasıdır (2). Mitral kapak, diyastol sırasında sol ventriküle (LV) hızlı kan akışına izin veren ve sistol sırasında kapanıp sol atriyumu sol ventrikülden ayırarak kalbin tek yönlü kan pompalamasına izin veren dinamik üç boyutlu kompleks bir sistemdir (3). Mitral kapağın fizyolojik işleyişi, karmaşık bileşenleri, biyomekanik özellikleri ve yapısal bütünlüğü olan karmaşık bir anatomik yapıya dayanmaktadır. Mitral kapak anatomik açıdan değerlendirildiğinde mitral kapak lifletleri ve komissürleri ile papiller kaslar ve korda tendinealardan oluşan subvalvüler aparat olmak üzere iki ana bileşenden oluşur (4,5). Ancak bu anatomik yapılar sol ventrikül ve sol atriyum ile "işlevsel bir bütünlük" içinde işlev görürler. Bu yapıların uyumsuz çalışması, morbidite ve mortalite ile ilişkili mitral kapak fonksiyon bozukluğuna yol açabilir (6). Bu nedenle mitral kapağın morfolojisini, daha spesifik olarak anulusu, lifletleri ve subvalvüler aparatta yer alan bileşenleri ve bu yapıların sol ventrikül ve sol atriyum ile ilişkisini belirlemek için gözden geçirmek gereklidir. Mitral kapak onarımının kapak replasmanına göre avantajı, sol ventrikül fonksiyonunun korunması, endokardit, tromboembolizm ve antikoagülan kullanımına bağlı kanama riskinde önemli bir azalma ve yaşam beklentisinde genel olarak önemli bir artıştır (7-11). Amaç: Bu çalışma, mitral kapak disfonksiyonlu cerrahi girişim uygulanan hastalarda uygulanacak girişimi optimize etmek için gerekli morfolojik verileri belgelemeyi ve cerrahi tedavi stratejilerine yardımcı olacak özgün cihaz tasarımları geliştirmeyi amaçlamaktadır. Daha ileri araştırma ürünleri hasta sonuçlarını etkileyebilir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya yüz yirmi kardiyak kadaverik analizi dahil edilmiştir. Diseksiyonlar Adli Tıp Kurumu Ankara Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'nde yapılmıştır. Çalışmada araştırılacak parametreler detaylı literatür taramasından sonra yapılan düzenli toplantılarda belirlenmiştir. Dr. Ali Fuat Karaçuha tüm verileri toplamış ve saklamıştır. Bulguları doğrulamak, benzer çalışmaların farklı popülasyonlarda tekrar üretilebilmesi ve ölçüm tekniklerinin kolay anlaşılmasını sağlamak için sistematik olarak fotoğraf kayıtları alınmıştır. Araştırma prospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Kadaverik analiz sırasında yaş, cinsiyet, boy, kilo, kalp ağırlığı, kalp boyutu, mitral kapak anulus, mitral kapak lifletler, subvalvular aparatus ve anatomik komşuluk yapıları değerlendirilmiştir. Ölçümler otopsi akışını ve kurum işleyişini bozmayacak şekilde yapılmıştır. Sonuçlar SPSS programı ile istatiksel olarak analiz edilmiştir. Kompleksin bileşenlerini görüntülemek için sol atriyumdan kalbin apeksine uzanan hat boyunca ve kalbin apeksinden sol ventrikül çıkım yoluna uzunlamasına bir kesi yapılarak sol ventrikül boşluğu açılmıştır. Mitral kapak ve mitral aparatus katılan bütün elemanlar ile aort kapak ve aortiko-mitral devamlılık ve mitral kapak komşulukları cerrahi anatomisi ayrıntılı olarak incelenmiştir. Mitral kapak değerlendirmesinde araştırılan 31 adet parametre; uzunluk, mesafe, alan, derece, yükseklik ölçümlerinden oluşmaktadır ve aşağıdaki tabloda özetlenmiştir. Tablo 1.1. Mitral Kapak Değerlendirmesinde Araştırılan Morfolojik Parametreler Intertrigonal Mesafe (IT: Sağ ve Sol Trigonlar Arası Mesafe) Komissural Genişlik (Komissürler Hizasında Anuler Mesafe) AL-PM (Anterolateral – Posteromedial) Mesafesi AP Mesafesi(Anterior ve Posterior Anuler Orta Noktalar Arası Mesafe) Mitral Anuler Çap Mitral Anuler Yükseklik Mitral Anuler Alan NPA (Non-Planarity Angle, Anterior ve Posterior Anuler Orta Noktaların Comissür Hattındaki Açısı) Tg Açısı ( Sağ ve Sol Trigonlar ile Anulus Orta Nokta Arasındaki Açı) Com Açısı (CW ile Anulus Orta Nokta Arasındaki Açı) Anterior ve Posterior Liflet Boyları Anterior ve Posterior Liflet Alanları Posterior Scallop Uzunlukları Komissür Yükseklikleri Tenting Mesafesi Tenting Alanı Papiller Kas Uzunlukları Papiller Kaslar Arası Mesafe Papiller Kaslar Arası Açı Korda Tendineae Uzunlukları ve Morfolojik Dağılımı Aortiko-Mitral Bileşke Mesafesi Aortiko-Mitral Bileşke Açısı Aortik Anulus Aort Sinüs Valsalva Genişliği Sinotübüler Bileşke Aortik Anulus ile Sinotübüler Bileşke Arası Yükseklik Sol Atriyal Appendaj Morfolojisi Mitral Anulus ile Circumfleks Koroner Arter Anatomik Mesafe İlişkisi Mitral Anulus ile Koroner Sinüs İlişkisi Sol Ventrikül Duvar Kalınlıkları (Septum ve Arka Duvar Kalınlıkları) Bulgular: Çalışmamıza 2022 ile 2023 yılları arasında yapılan 120 kadaverik örnekte kardiyak analiz dahil edildi. Tüm örnekler 19 ila 82 yaşları arasındaki (ortalama 46,4 ± 15,6 standart sapma) olgulardan oluşmaktadır. 47 kadın(%39), 73 erkek(%61) örnek çalışılmıştır. Vücut ağırlıkları 43 ila 116 kg (70,6 ± 17,7 kg) arasında ve boyları 146 ila 189 cm (169,2 ± 8,1 cm) arasında değişmektedir. Vücut kitle indeksleri 14,2 ile 40,1 (24,8 ± 6,4), vücut yüzey alanları, Dubois Formülü 'ne göre, 1,4 ile 2,3 (1,8 ± 0,2) arasında idi. Kadınlarda kalp ağırlığı 216-385gr arasında değişirken erkeklerde 250-440 gr arasında bulundu. Ortalama kalp ağırlığı kadınlarda 278,4 ± 33,7 gr ölçülürken erkeklerde 356,1 ± 41,9 gr ölçüldü. Mitral kapağın anuler çevresi 6,0 cm ile 12,4 cm aralığında, ortalama 8,8 ± 1,6 cm; kadınlarda 8,5 ± 1,3 cm, erkeklerde 9,0 ± 1,7 cm ölçüldü. Mitral kapak alanı 3,1 cm2 ile 8,4 cm2 arasında, ortalama 5,9 ± 1,2 cm2; kadınlarda 5,5 ± 1,1 cm2, erkeklerde 6,1 ± 1,2 cm2 ölçüldü. Aortiko-mitral bileşke açısı kadınlarda 158 derece ile 169 derece arasında, erkeklerde 158 derece ile 170 derece arasında, ortalama 163,4 ± 3,4 derece ölçüldü. Aortiko-mitral bileşke mesafesi kadınlarda 3,4 mm ile 4,2 mm arasında, erkeklerde 3,1 mm ile 4,5 mm arasında; ortalama 3,9 ± 0,5 mm; kadınlarda 3,8 ± 0,3 mm, erkeklerde 4,1 ± 0,4 mm ölçüldü. Non-Planarity Angle (NPA) 120 derece ile 151 derece arasında, ortalama 135,7 ± 8,4 derece ölçülmüştür. Anuler eyer yapısını etkileyen tek faktör NPA değildir, APCWR, AHCWP, liflet açıları, tenting yüksekliği ve tenting alanı dahil olmak üzere genel koaptasyon üçgeni de mitral kapak geometrisi ve işlevinin değerlendirilmesinde önemli bir rol oynar. Çalışmamızda AHCWR kadınlarda 0,28 ± 0,04 bulunurken erkeklerde 0,28 ± 0,06 bulunmuştur. APCWR ise kadınlarda 0,94 ± 0,1 bulunurken, erkeklerde 0,95 ± 0,1 bulunmuştur. Tenting 8,3 mm ile 14,5 mm arasında, ortalama 11,4 ± 1,0 mm; kadınlarda 11,1 ± 0,4 mm, erkeklerde 11,5 ± 1,2 mm ölçüldü. Tenting alanı 114,2 mm2 ile 266,0 mm2 arasında, ortalama 166,8 ± 38,7 mm2; kadınlarda 156,9 ± 30,8 mm2, erkeklerde 173,2 ± 41,9 mm2 olarak hesaplandı. Mitral kapak lifletleri bir yelken gibi işlev görürken anulus ve kordalar lifletleri direk ve halatlar gibi destekler. Özellikle sağ ve sol strut kordalar, lateral ve medial papiller kasları anterior lifletin uçları ile birleştirir ve sol ventrikül basıncına karşı destekler. Posterior lifletin 3 skallopu (P1, P2 ve P3) hilal şeklindeki yelkenler gibidir ve küçük komissural skalloplar birlikte mitral anulus ile anterior liflet arasındaki boşlukları doldurur. Posterior lifletin en uzun ve en geniş segmenti P2/orta skalloptur. Anterior lifletin anulusta kapladığı çevresel uzunluğun posterior lifletin anulusta kapladığı çevresel uzunluğa oranı 3/5 olarak ölçülmüştür. Anuloplasti halkalarının boyutlandırılması için referans noktaları olarak savunulan trigonlar, komissürler ve anulus parametreleri incelendiğinde inter-trigonal (IT) mesafe 14,4 mm ile 35,5 mm aralığında, ortalama 22,4 ± 4,1 mm; kadınlarda 22,0 ± 3,7 mm, erkeklerde 22,6 ± 4,4 mm ölçüldü. Komissürler hizasındaki anuler genişlik (CW) 18,6 mm ile 43,4 mm aralığında, ortalama 28,2 ± 4,8 mm; kadınlarda 27,3 ± 4,0 mm, erkeklerde 28,8 ± 5,2 mm ölçüldü. Anulus en geniş yerinde (AL-PM mesafesi) 19,5 mm ile 44,1 mm aralığında, ortalama 29,4 ± 4,8 mm; kadınlarda 28,7 ± 3,9 mm, erkeklerde 29,8 ± 5,2 mm ölçüldü. Anterior ve posterior anuler orta noktalar arası mesafe (AP) 17,9 mm ile 39,9 mm aralığında, ortalama 26,6 ± 6,2 mm; kadınlarda 25,5 ± 5,5 mm, erkeklerde 27,2 ± 6,5 mm ölçüldü. Anuler çap 6,0 cm ile 12,4 cm aralığında, ortalama 8,8 ± 1,6 cm; kadınlarda 8,5 ± 1,3 cm, erkeklerde 9,0 ± 1,7 cm ölçüldü. Anterior lifletin anulus çevresinde kapladığı alanın posterior lifletin anulus çevresinde kapladığı alana oranı ortalama 3/5 ölçüldü. Anuler yükseklik 4,9 mm ile 10,9 mm arasında, ortalama 7,7 ± 1,3 mm; kadınlarda 7,6 ± 1,0 mm, erkeklerde 7,9 ± 1,4 mm ölçüldü. Anuler alan ortalama 5,9 ± 1,2 cm2; kadınlarda 5,5 ± 1,1 cm2, erkeklerde 6,1 ± 1,2 cm2 ölçüldü. Anterior ve posterior noktaların komissür hattındaki açısı (NPA / Non-Planarity Angle) 120 derece ile 151 derece arasında, ortalama 135,7 ± 8,4 derece; kadınlarda 136,0 ± 6,1 derece, erkeklerde 135,5 ± 9,6 derece ölçüldü. Trigonlar ile anuler orta nokta arasındaki açı (Tg) 88 derece ile 110 derece arasında, ortalama 96,2 ± 5,0 derece; kadınlarda 95,0 ± 3,7 derece, erkeklerde 95,6 ± 5,6 derece ölçüldü. CW ile anuler orta nokta arasındaki açı (Com) 130 derece ile 156 derece arasında, ortalama 139,3 ± 6,0 derece; kadınlarda 138,7 ± 5,1 derece, erkeklerde 139,6 ± 6,5 derece ölçüldü. Anterolateral komissür yüksekliği 2,7 mm ile 5,8 mm arasında, ortalama 3,9 ± 0,7 mm; kadınlarda 3,7 ± 0,5 mm, erkeklerde 4,0 ± 0,8 mm ölçüldü. Posteromedial komissür yüksekliği 2,6 mm ile 6,1 mm arasında, ortalama 3,8 ± 0,7 mm; kadınlarda 3,6 ± 0,4 mm, erkeklerde 3,9 ± 0,8 mm ölçüldü. Anterolateral papiller kas uzunluğu 21,2 mm ile 42,8 mm arasında, ortalama 29,1 ± 4,3 mm; kadınlarda 29,0 ± 3,6 mm, erkeklerde 29,2 ± 4,7 mm ölçüldü. Posteromedial papiller kas uzunluğu 18,1 mm ile 44,1 mm arasında, ortalama 28,8 ± 4,9 mm; kadınlarda 29,2 ± 4,2 mm, erkeklerde 28,6 ± 5,3 mm ölçüldü. Papiller kas grubu içerisinde en uzun baş referans alınarak papiller kaslar arası mesafe 11,4 mm ile 21,5 mm arasında, ortalama 14,5 ± 2,2 mm; kadınlarda 14,5 ± 1,1 mm, erkeklerde 14,5 ± 2,7 mm ölçüldü. Papiller kaslar arası açı 16 derece ile 35 derece arasında, ortalama 22,8 ± 4,8 derece; kadınlarda 21,2 ± 3,6 derece, erkeklerde 23,8 ± 5,3 derece ölçüldü. Her bir papiller kas, kafa başına ortalama 12 korda tendineaya sahipti. Ortalama korda tendinea sayısı 24,9 ± 3,7 olarak ölçülmüştür. Anterolateral papiller kastan çıkarak anterior liflete tutunan korda tendinea sayısı ortalama 4,9 ± 1,5 olarak görüldü ve uzunlukları ortalama 15,0 ± 5,4 mm ölçüldü. Anterolateral papiller kastan çıkarak P1 ve P2'ye tutunan ortalama korda tendinea sayısı sırasıyla 3,5 ± 0,6 ve 3,9 ± 1,1 olarak görüldü ve ortalama uzunlukları sırasıyla 11,7 ± 3,6 mm ve 15,7 ± 3,5 mm ölçüldü. Anterolateral papiller kastan çıkarak P3'e tutunan korda yoktu. Posteromedial papiller kastan çıkarak anterior liflete tutunan korda tendinea sayısı ortalama 3,6 ± 0,6'tü ve ortalama uzunlukları 17,6 ± 4,3 mm ölçüldü. Posteromedial papiller kastan çıkarak P2 ve P3'e tutunan ortalama korda tendinea sayısı sırasıyla 3,9 ± 0,8 ve 3,0 ± 0,4 olarak görüldü ve ortalama uzunlukları sırasıyla 14,3 ± 4,2 mm ve 16,5 ± 4,6 mm olarak ölçüldü. Posteromedial papiller kastan çıkarak P1'e tutunan korda yoktu. Komissural korda tendinea sayısı ortalama 2,1 ± 0,3 olarak görüldü ve ortalama uzunlukları 17,8 ± 4,7 mm olarak ölçüldü. Analiz edilen kalplerin %32'sinde interpapiller korda tendinea görüldü ve ortalama boyları 9,0 ± 2,5 mm olarak ölçüldü. Tespit edilen en uzun korda 28,2 mm en kısa korda ise 5,4 mm idi. Çalışmamızda da sol koroner dominant veya eş dominant anatomi yüzdeleri toplamı %29 bulunmuştur. Mitral anulus cerrahi eksplorasyon görüntüsü referans alınarak, 360 derece anulus, analog saat kadranına bölünerek saat 4, saat 6 ve saat 9 yönlerinde suture edilerek, anulus-sirkumfleks-koroner sinüs ilişkileri incelenmiştir. Yapılan analizlerde saat 9 yönünde anulus-sirkumfleks mesafesi 5 mm ile 13 mm arasında, ortalama 8,6 ± 2,0 mm, saat 6 yönünde 6 mm ile 19 mm arasında, ortalama 13,3 ± 1,0 mm ölçülmüştür. Koroner sinüsün saat 9, 6 ve 4 yönlerinde anulusa uzaklığı sırasıyla 7 mm ile 16 mm, 6 mm ile 19 mm ve 6 mm ile 20 mm aralığında ölçüldü. Ortalama uzaklığı sırasıyla (9-6-4) 10,7 ± 2,1 mm, 10,0 ± 2,3 mm ve 10,2 ± 2,3 mm ölçüldü. Sonuç: Demografik değerler ile kalp boyutları arasında pozitif bir ilişki vardır. Mitral kapak yapısal bütünlüğü açısından anatomik bileşenler; cinsiyete, yaşa, boya, ağırlığa, BMI ve BSA'ya, kalp ağırlığına ve kalp boyutuna bağlı farklılaşmaktadır. Bu veriler ülkelere göre farklılıklar gösterebilir, bunun sebebi çalışılan örneklerin coğrafyasından veya ırkından kaynaklanıyor olabilir. Ortalama kalp ağırlığı erkeklerde kadınlardan daha yüksektir. Normal mitral kapağın çapının BSA ile logaritmik bir korelasyon gösterdiği gösterilmiştir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz verilere dayanarak, iyi bir kapak koaptasyonu için anterior-posterior anulus oranının 3/5'e geri getirilmesinin ve AHCWR ve APCWR oranlarının korunmasının temel olduğuna inanıyoruz. Papiller kasların olası varyasyonlarının yanı sıra normal anatominin tam olarak anlaşılması, birçok kardiyak anomalinin erken teşhisi için gereklidir ve çeşitli düzeltici kalp ameliyatlarında cerrahlara yardımcı olabilir. PTFE sutürlerin anulus seviyesinde çift loop ile düğümlenerek uzunluğunun ayarlanmasının, anulo-papiller devamlılığı en uygun şekilde gerçekleştireceğine inanıyoruz. Bununla birlikte, anatomik bulgularımızın, prosedürün uzunluğunu belirlemek için bir miktar rehberlik ve kural sunabileceğini düşünüyoruz. Cerrahların ameliyattan önce hastanın anatomisi hakkında mümkün olduğunca fazla ayrıntı toplamasını, dikkatli ve titiz cerrahi teknikler kullanmasını ve insizyonu kapatmadan önce duvar hareketi anormalliklerini aramak için intraoperatif TEE kullanmasını öneririz. Kalple ilgili standart verilere sahip olmak, antropologlar kadar cerrahlar için de yararlıdır. Bu çalışmanın bulguları, Türk popülasyonunda mitral kapak antropolojik değerlerinin standardizasyonunda değerli veriler sağlayabilir. Bu bilgiler, mitral kapağın cerrahi onarımında kardiyovasküler cerrahlar için yararlı olabilir. Anahtar Kelimeler: Mitral Kapak, Kadaverik Analiz, Morfoloji, Mitral Kapak Onarımı, Mitral Apparatus, Türk Popülasyonu, Anatomi

AnatomiCerrahi-kardiyovaskülerKadavra+4
Ali Fuat Karaçuha
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Venöz yetmezlik tanılı siyanoakrilat ile nontermal ablasyon yapılmış hastalarda işlem sonrası 3 ve 5 yıllık orta dönem sonuçları

Amaç: Venöz yetmezlik tanılı siyanoakrilat ile nontermal ablasyon yapılmış hastalarda işlem sonrası 3 ve 5 yıllık orta dönem sonuçlarını araştırmak. Bu işlemin minimal yan etkisini ve sonuçların başarılı olmasını araştırmak. Metod: Çalişmada ameliyat sonrası dönemde 100 hasta tekrar klinik muayeneden geçirilmesi ve alt ekstremite tekrar usg bakılması Bulgular: Çalışmada hastaların tekrar muayene edilerek hem VAS skoru, CEAP sınıflaması ve usg sonuçlarına bakıldı. VAS skorunun anlamlı çıkması, preop ve postop usg sonuçları karşilaşdırılmasında p<0,05 olarak görüldü. Sonuç: Nontermal işlem yapılan hastaların 3 ve 5 yıllık muayenede hastalarda ciddi bir durum saptanmadı ve bakılan usg de safen damarın kapalı olduğu görüldü. Anahtar sözlükler: Venöz yetmezlik, Varis, Kompresyon çorabı, Vena safena magna stripping, ablasyon

AblasyonPostoperatif dönemSafen ven+4
Azar Hasanov
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Proksimal aort cerrahisinde innominate arter kanülasyonu

Giriş: Proksimal aort cerrahisi için çeşitli kanülasyon teknikleri kullanılmıştır, ancak hangi kanülasyon yerinin en iyi olduğu tartışmalı olmaya devam etmektedir. Santral ve periferik kanülasyon stratejileri ve bunların beyin koruyucu etkileri halen incelenmektedir. Kanülasyon ve gerekirse antegrad serebral perfüzyon yapabilmeyi sağlayan innominate arter kanülasyonu son yıllarda popülerlik kazanmıştır. Proksimal aort cerrahisinde innominate arter kanülasyonunun avantajları ve dezavantajları incelenerek postop dönemdeki mortalite ve morbiditeye olan etkileri değerlendirildi. Gereç ve Yöntem: 2018 ve 2023 yılları arasında Pamukkale Üniversitesi Hastanesi'nde proksimal aort hastalıkları sebebiyle elektif ve acil cerrahi yapılan 199 hasta kaydedildi. Operasyonda eş zamanlı olarak aort kapak cerrahisi, hemiarkus replasmanı ve total arkus replasmanı yapılan hastalar da çalışmaya dahil edildi. Mitral ve triküspit kapak replasmanları, koroner baypas ve farklı ek kardiyak prosedürler çalışma dışı tutuldu. Bu dönemde üstteki şartlara uygun olarak opere edilen 199 hastadan 23 tanesinde innominate arter kanülasyonu kullanılmıştır. Tüm hastaların yaş ve cinsiyet, diyabet, hipertansiyon, koroner arter hastalığı, kronik obstrüktif akciğer hastalığı veya kalp cerrahisi öyküsü kaydedildi. Hastaların elektif ya da acil olarak operasyona alınıp alınmadığı, operasyonda yapılan prosedürlerin tipi kaydedildi. Kardiyopulmoner baypas (KPB) süreleri, kros klemp süreleri, total sirkulatuar arrest (TCA) süreleri ve yapılan perfüzyon tipleri kaydedildi. Aort kapak replasmanı yapılan hastalarda mekanik ve biyolojik kapak kullanımı not edildi. Preop hemoglobin, hematokrit, platelet, kreatin ve üre değerleriyle postop 1. gün ve postop 7. gündeki değerler kaydedildi. Tüm hastalardaki mortalite ve morbidite değerlendirildi. Postop yoğun bakımda ve serviste yatış süreleri kaydedildi. Postop nörolojik olay, hemodiyaliz, revizyon ve mortalite kaydedildi. Hastalara verilen kan ve kan ürünü replasmanı miktarları kaydedildi. Bulgular: İnnominate arter kanülasyonu Grup 1 (23 Hasta), diğer kanülasyonlar Grup 2 (176 Hasta) olarak karşılaştırıldı. Grup 1 ve 2 arasında mortalite (%13 ve %18,8 p:0,773), revizyon (%17,4 ve %13,1 p:0,526), diyaliz ihtiyacı (%17,4 ve %14,2 p:0,752) ve nörolojik olay (%17,4 ve %16,5 p:0,526) açısından anlamlı fark bulunmadı. Hastalara verilen ES replasmanı miktarı Grup 1'de 3,95 ± 3,21 ünite, Grup 2'de 3,04 ± 2,55 ünite (p:0,176), tüm kan ve kan ürünleri replasmanları Grup 1'de 7,56 ± 6,33 ünite, Grup 2'de 5,65 ± 5,11 ünite (p:0,51) olarak bulundu. Ortalama KPB süresi Grup 1'de 154,2 ± 31,6 dakika, Grup 2'de 163,5 ± 71 dakika (p:0,760), ortalama kros klemp süresi Grup 1'de 105,4 ± 30,2 dakika, Grup 2'de 111,7 ± 51,9 dakika (p:0,646) ve ortalama TCA süresi Grup 1'de 26,6 ± 8,5 dakika, Grup 2'de 28,4 ± 10,5 dakika (p:0,741) olarak bulundu. Postop yoğun bakım yatışı Grup 1'de 3,13 ± 1,84 gün, Grup 2'de 3,07 ± 3,66 gün (p:0,167), servis yatışı Grup 1'de 6,69 ± 3,59 gün, Grup 2'de 6,20 ± 4,85 gün (p:0,429) olarak bulundu. Aksiller kanülasyon yapılan 1 hastada arterin diseke olması sebebiyle greft interpozisyonu yapıldı. 2 hastada hastane yatışı süresince yara yerinde akıntı gelişti. 1 hastada postop 3 ay sonra yara bölgesinde seröz akıntı olması sebebiyle içeride bırakılan güdük greft parçasının eksize edilerek çıkarılması gerekti. İnnominate arter kanülasyonu yapılan hiçbir hastada greft enfeksiyonu veya yara yeri iyileşmesiyle ilgili bir sorun görülmedi. İnnominate arter kanülasyonu (n = 23) ile aksiller arter kanülasyonu (n = 97) kendi aralarında karşılaştırıldığında mortalite (%13 ve %20 p:0,560), revizyon (%17,4 ve %12,4 p:0,506), diyaliz ihtiyacı (%17,4 ve %14,4 p:0,748) ve nörolojik olay (%17,4 ve %20,6 p:0,728) olarak bulundu. İnnominate arter kanülasyonu (n = 23) ile femoral arter kanülasyonu (n = 13) kendi aralarında karşılaştırıldığında mortalite (%13 ve %46 p:0,046), revizyon (%17,4 ve %38,5 p:0,235), diyaliz ihtiyacı (%17,4 ve %23,1 p:0,686) ve nörolojik olay (%17,4 ve %23,1 p:0,686) olarak bulundu. İnnominate arter kanülasyonunda mortalite femoral arter kanülasyonuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük bulundu. Sonuç: Çalışma sonucunda innominate arter kanülasyonu tekniğinin güvenli olduğu, arter yaralanması veya diseksiyonu ile sonuçlanmadığı ve diğer kanülasyon tekniklerine göre eşdeğer ya da daha az mortalite ve nörolojik komplikasyon riskiyle uygulanabileceği gösterilmiştir.

ArterlerCerrahiCerrahi-kardiyovasküler+2
Muratcan Gökduman
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnternal torasik arter grefti hazırlanmasında plasmablade sisteminin endotel yapısı ve çevre doku üzerine olan etkisinin konvansiyonel elektrokoter ile karşılaştırılması

Amaç: Koroner arter baypas cerrahisi (KABC) hastalarında endotel fonksiyonu korunmuş en az bir internal torasik arter (İTA) grefti kullanılmasının kardiyak olaysız sağ kalım, sağ kalım ve hayat kalitesini artırdığı bilinen bir gerçektir. PlasmaBlade™, konvasiyonel elektrocerrahi cihazları kullanıldığı zaman gözlenen termal hasara yol açmadan; uygulandığı bölgede hassas kesme ve kaogülasyonu sağlamak için atımlı radyofrekans enerjisi kullanır. Bu çalışmada İTA grefti hazırlanırken PlasmaBlade™ kullanılmasının, İTA ve pedikülünün bütünlüğünün korunmasındaki etkinliğini ve güvenilirliğini göstermeye çalıştık. Yöntem: 40 hasta bu çalışmaya dahil edildi ve İTA grefti hazırlanmasında PlasmaBlade™ (grup I) (n=20) ve elektrokoter kullanılan (grup II) (n=20) hastalar olmak üzere iki farklı gruba randomize edildi. Preparatlar parafin blokları haline getirildi ve mikrotom ile kesitleri alındı. Örnekler daha sonra Hematoksilen- Eozin, van Gieson's ve Masson's trikrom boyaları ile boyandı. İTA kesitlerinin intima ve pedikül bütünlüğü ışık mikroskobu kullanılarak morfolojik olarak incelendi. Bulgular: Histolojik çalışma sonucunda, Grup I'de İTA endotelinin grup II'ye oranla daha iyi korunduğu görülmüştür. Endotel hasarlanma skorları grup II ile karşılaştırıldığında grup I'de anlamlı olarak daha düşüktür (p=0,020). Damar duvarı ve pedikülde izlenen kanama skorları grup II'ye kıyasla grup I'de anlamlı olarak daha düşüktür (p=0,020). Hasarlı bölge genişliği grup I'de grup II ile karşılaştırıldığında daha azdır (grup I ve II'de sırayla 0,335mm ve 0,730) (p=0,000). Sonuç: Sonuç olarak PlasmaBlade™, elektrokotore oranla İTA grefti hazırlanmasında intimanın ve pedikülün bütünlüğünün korunmasında daha etkin ve güvenlidir. İyi korunmuş endotel fonksiyonu daha yüksek greft açık kalma, sağ kalım ve kardiyak olaysız sağ kalım oranları elde edilmesini sağlayabilir.

ArterlerCerrahi-kardiyovaskülerElektrokoagülasyon+4
Abdulkadir Bilgiç
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnfrainguinal by-pass cerrahisi uygulanan hastaların orta ve uzun dönem takip sonuçları

AMAÇ: Periferik arter hastalığı (PAH) ateroskleroza bağlı oluşan ve daha çok alt ekstremite arterlerini etkileyen kronik bir hastalıktır. PAH tedavisinde cerrahi yöntemler vazgeçilmez bir rol oynamaktadır. Bu çalışmada infrainguinal baypas cerrahisinin orta ve uzun dönem sonuçlarının araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Alt ekstremite PAH tanısıyla Ocak 2015 - Ocak 2022 tarihleri arasında izole infrainguinal baypas cerrahisi geçirmiş olan 77 hasta retrospektif olarak incelendi. Olgulara ait klinik özellikler ve demografik veriler, preoperatif ve postoperatif Rutherford kategorileri, amputasyon, sağkalım ve greft ile ilişkili komplikasyon (tromboz ve greft enfeksiyonu) oranları incelendi. Sağkalım analizleri için Kaplan-Meier analizi kullanıldı. BULGULAR: Takip sürecinde (ortalama yedi yıl) genel mortalite % 44,2 olarak gerçekleşmiştir. Kronik böbrek yetmezliği olan olgularda genel sağkalım oranlarının daha düşük olduğunu gözlemlendi (p<0.05). Olguların postoperatif Rutherford klinik evrelerinde preoperatif evrelerine göre anlamlı düşüş (p <0.001) oluştu. Olguların % 37.6'sında amputasyon ve % 11.6'sında greft ilişkili komplikasyon ortaya çıktğı saptandı. Otojen ven (safena magna) greftlerinde, greft ilişkili komplikasyon oranlarının protez greftlere göre daha düşük olduğu tespit edildi (p<0.01). İnsülin bağımlı diyabette ve hemodiyaliz bağımlı kronik böbrek yetmezliğinde amputasyonsuz sağkalımın daha düşük olduğu saptandı (p<0.02). Greft tipinin amputasyonsuz sağkalıma etkisi olmadığı ancak major amputasyonsuz sağkalımın ven grefti kullanılan olgularda daha yüksek olduğu gözlemlendi (p=0.02). SONUÇ: İnfrainguinal baypas cerrahisinin klinik hastalık evresinde belirgin bir iyileşme sağladığı gözlemledik. Safen ven grefti kullanımının greft ile ilişkili komplikasyonları azalttığı ve majör amputasyonsuz sağkalımı artırdığı dikkati çekmektedir. Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda ise mortalite, genel sağkalım ve amputasyonsuz sağkalım oranları belirgin şekilde daha düşük bulunmuştur.

İsa Bolat
Aydın Adnan Menderes University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnfektif endokardit cerrahi tedavinin erken ve geç sonuçları

Amaç: İnfektif endokarditin (İE) tanı ve tedavisinde sağlanan önemli gelişmelere rağmen, IE önemli morbidite ve mortalite ile ilişkili ciddi bir durum olmaya devam etmektedir. Son yapılan çalışmalarda tıbbi tedavi ve cerrahi teknikler de dahil olmak üzere tanı ve tedavi araçlarındaki gelişmelere rağmen nispeten sabit ölüm oranları göstermektedir. Bu çalışma, 2014-2022 yılları arasında modifiye Duke Kriterlerine göre kesin infektif endokardit tanısı alan ve cerrahi tedavi uygulanan hastaların erken ve geç dönem sonuçlarının araştırılmasını amaçlamaktadır. Yöntem: 2014-2022 yılları arasında kliniğimizde takip edilen ve İE nedeniyle opere edilen 40 erişkin hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, demografik özellikleri ve eşlik eden komorbiditeleri çalışmaya dahil edildi. Hastaların epidemiyolojik özellikleri, doğal veya protez kapak endokardit, daha önce kapak operasyon öyküsü, preoperatif TÖE/TTE değerleri, preoperatif emboli ve serebrovasküler olay varlığı, operasyon endikasyonu, mikrobiyolojik olarak kan kültürü ve izole edilen mikroorganizmaları dokümante edildi. Operasyon verilerinden, uygulanan operasyonu, takılan kapağın çeşidi, kros klemp süresi, kardiyopulmoner bypass süresi dahil edildi. Operasyon sonrası gelişen komplikasyonlar (diyaliz ihtiyacı, periferik emboli, serebrovasküler olay, uzamış yatış süresi, hastane içi mortalite) verileri çalışmaya dahil edildi. Çalışmamızdaki primer sonlanım noktası, infektif endokardit nedeniyle cerrahi tedavisinden yararlanan hastaların hastane içi ve geç dönem mortalitesi değerlendirmektir. Sekonder sonlanım noktaları ise, preoperatif eşlik eden komorbiditeler ve operasyon öncesi veya sonrası gelişen komplikasyonların mortaliteye ve prognoza etkisini araştırmaktır. İstatistiksel analiz, SPSS 26.0 (SPSS Inc. Chicago, IL) paket programı aracılığı ile gerçekleştirilmiştir. Beklenen sağkalım analizlerinde, Kaplan-Meier yöntemi kullanılmıştır. Bulgular: Araştırma kapsamındaki hastaların 29'u erkek (%72,5), 11'i kadın (%27,5) idi. Hastaların ortalama yaşı 52.45±12,9 idi. Çalışmamızda %55 oranında üreme olduğu ve en sık izole edilen mikroorganizmanın S.aureus olduğu saptanmıştır. İE tanısı ile opere edilen 40 hastada %85 (n=34) nativ kapak, 15% (n=6) protez kapak tutulumu saptandı. Hastaların %43'ünde mitral ve aort kapak tutulumu mevcuttu, ikinci sıklıkla %27 izole aort kapak endokardit tutulumu saptandı, 10 hastada izole mitral kapak tutulumu mevcuttu ve hastaların %5'inde izole triküspit kapak tutulumu saptandı. Operasyon endikasyonu açısından en sık tespit edilen neden infektif endokardite bağlı ciddi kapak yetmezliği, ikinci sıklıkla emboli ve mobil vejetasyondur. Operatif değerlerinde, kros klemp ortalama süresi 134,4±51,8 olup kardiyopulmoner bypass ortalama süresi 164,44±74,49 dakikaydı. En sık emboli yeri santral emboli olarak bulundu ve ikinci sıklıkta dalak embolisi saptandı. Çalışmamızdaki postoperatif erken dönemde ve hastane içi mortalite %32,5 olarak saptanmıştır. Preoperatif diyaliz ve postoperatif gelişen diyaliz ihtiyacı hastane içi mortalite oranları arasında anlamlı korelasyon saptandı (p=0,003) (p<0.001). Çalışmamızda taburcu edilen 26 hastanın yapılan sağkalım Kalpan-Meier analizinde hastaların ortanca takip süresi 31 Ay. Beklenen sağkalım 88,6 aydı. 6. Ay 1. Yıl ve 2. Yıl tahmini sağkalımları sırayla %96,2 %92,1 ve %87 idi. Çalışmamızda re operasyon ve postoperatif inme varlığı, azalmış uzun süreli sağkalım arasında anlamlı ilişkili saptandı. Sonuç: Tanısal ve terapötik gelişmelere rağmen, İE cerrahi tedavisinin prognozu kötü olmaya devam etmektedir. İnfektif endokarditin morbiditesi ve mortalitesindeki yükseklik bu hastalığın hızlı teşhisinin önemini vurgulamaktadır. İnfektif endokarditli hastalar, kritik aşamada zamanında tanı protokolü ve tedavi ile multidisipliner bir ekipten hızlı yanıt ve hızlı tanıya ihtiyaç duyar. Erken klinik şüphe ve hızlı tanı, hasta sonuçlarını iyileştirmek ve İE ilişkili morbidite ve mortaliteyi azaltmak için gereklidir.

Cerrahi-kardiyovaskülerEndokarditEnfeksiyonlar+3
Mohammad Mahmoud Ibrahım Qandıl
Aydın Adnan Menderes University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum CRP/albumin oranının alt ekstremite periferik arter hastalığı şiddeti ile ilişkisi

AMAÇ: Bu çalışma alt ekstremite tıkayıcı periferik arter hastalarında CRP(C Reaktif Protein) /Albumin oranının hastalığın şiddeti ve prognozu açısından etkin bir gösterge olup olmadığının değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma Ocak 2016-Ekim 2020 tarihleri arasında Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tayfur Ata Sökmen Tıp Fakültesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi kliniğine başvuran alt ekstremite tıkayıcı periferik arter hastalığı tanısı konmuş ve tedavisi yapılmış 50 hastanın randomize olarak seçilmesi ve sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi ile oluşturuldu. Hastaların dosyaları taranarak yaş, cinsiyet, kronik hastalık durumları, sigara kullanımı, daha önce geçirilmiş periferik işlem öyküleri, tarafımızca yapılan tedaviler, ayak bileği-kol basınç indeksleri ve başvurdukları tarihlerdeki Serum CRP ve Albumin değerlerine ulaşıldı. Fizik muayene, hastanın şikâyetleri, Rutherford ve Fontaine klinik evrelemeleri tedavi öncesi arterial lezyonları irdelendi. Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tayfur Ata Sökmen Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurul'dan onayı alındı. BULGULAR: Araştırmaya katılan toplam 50 hastanın %26,0'sı (13 hasta) kadın ve %74,0'ü (37 hasta) erkekti. Şikayetler arasında en yaygın olanı %26,0 oranla ayakta yara ve aynı oranla kladikasyon olup, bunu %22,0 oranla istirahat ağrısı izlemekteydi. Hastaların %12,0'sinde medikal tedavi kararı alınırken, %88,0'inde ise revaskülarizasyon kararı alındı. Hastaların %20,0'sine tedavi sonrası ampütasyon yapıldı. Klinik sınıflama ile ayak bileği-kol indeksi değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ve negatif yönde ilişki vardı (p=0,000). Korelasyon analizi sonuçlarına göre CRP/albümin oranı ile kol ve bacak indeksi (r=-0.324; p=0,022) arasında istatistiksel olarak anlamlı ve negatif yönde ilişki vardı. SONUÇ: Ayak bileği-kol indeksi ve klinik sınıflamalara dayanarak CRP/ Albumin oranı arttıkça periferik arter hastalığının şiddeti de artmaktadır. ANAHTAR KELİMELER: Periferik arter hastalığı, Albumin, CRP, ABI

AlbüminlerAlt ekstremiteC reaktif protein+2
Burcu Sadıkoğlu Lale
Hatay Mustafa Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter bypass greftlemesi uygulanan hastalarda sistemik immun inflamatuar indeksin peroperatif seyri ve prognoz üzerine etkisi

Koroner Arter Bypass Greftlemesi Uygulanan Hastalarda Sistemik İmmun İnflamatuar İndeksin Peroperatif Seyri ve Prognoz Üzerine Etkisi Amaç: Koroner arter hastalığı (KAH) ateroskleroz zemininde gelişen, yüksek mortalite ve morbidite ile sonuçlanabilen kronik bir hastalıktır. Kardiyopulmoner bypass (KPB) kullanılarak yapılan koroner arter bypass greftlemesi (KABG), KAH'ın cerrahi tedavisindeki temel yöntemlerden biridir. KPB kullanımı sistemik inflamasyonu tetikleyerek morbidite ve mortalite riskini arttırabilmektedir. Bu çalışma KPB ile KABG uygulanan hastalarda sistemik immün inflamatuar indeksin peroperatif seyrini ve prognoz üzerine etkisini görmeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Bu çalışmada 1 Ocak 2021 – 31 Aralık 2022 tarihleri arasında KAH nedeni ile KABG uygulanan 219 hasta retrospektif olarak incelendi. Demografik verileri, preoperatif ilaç kullanımı, laborutaur bulguları, intraoperatif veriler ve postoperatif komplikasyon gelişimleri kayıt edildi. Preoperatif dönemden poliklinik kontrolüne kadar olan dönemde toplam 7 kez, formülü [(Nötrofil x Trombosit)/ Lenfosit] olan sistemik immün inflamatuar indeks (SII) hesaplandı. SII seyrinin komplikasyon varlığına etkisi lojistik regresyon analizi ile incelendi. Komplikasyon varlığında SII değerlerinin cut-off noktalarının belirlenmesinde ROC analizi kullanıldı. Bulgular: Genel komplikasyon gelişimi göz önüne alındığında preoperatif (p=0,008) ve postoperatif 3.gün (p=0,015) sistemik immün inflamatuar indeksi değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark elde edilmiştir. Preoperatif SII değeri için cut-off noktası ≥699,04 x 103 /mm3 olarak elde edilmiştir. (p=0,008). Postoperatif 3. gün SII değeri için cutoff noktası ≥936,76 x 103 /mm3 olarak elde edilmiştir. SII seyrinin komplikasyon varlığına etkisi univariate ve multivariate regresyon modelleri ile incelendiğinde univariate analizi sonucunda preoperatif, postoperatif 3. gün SII değerlerinin tek başına etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Univariate analizinde anlamlı bulunan değişkenler multivariate modele dâhil edilmiş olup oluşturulan model sonucunda birlikte etkileri istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Komplikasyonlar ayrı ayrı ele alındığında preoperatif SII değeri ile anlamlı ilişki gösterilemezken postoperatif 3.gün SII değeri ile sadece Enfeksiyon/PDAK komplikasyonu arasında anlamlı ilişki izlenmiştir (p=0,039). xv Sonuç: Yüksek preoperatif ve postoperatif 3. gün SII indeksi KABG uygulanan hastalarda prognozu etkilemektedir. Preoperatif ölçüm ile birlikte postoperatif indeks takibi de KABG sonrası komplikasyon gelişimi riskini öngörmede etkilidir. Anahtar Kelimeler: Koroner arter bypass greftlemesi, Prognoz, Sistemik immün inflamatuar indeks.

Fatih Sezgin
Aydın Adnan Menderes University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter baypas cerrahisinde heparin kaplı oksijenatör ile heparin kaplı olmayan oksijenatörlerin böbrek fonksiyonları üzerine etkisinin karşılaştırılması

KORONER ARTER BAYPAS CERRAH S NDE HEPAR N KAPLIOKS JENATÖR LE HEPAR N KAPLI OLMAYAN OKS JENATÖRLER NBÖBREK FONKS YONLARI ÜZER NE ETK S N N KARŞILAŞTIRILMASIVII. ÖZET:Amaç: Kalp cerrahisi geçiren hastalarda böbrek hasarı ve takiben ABY (akutböbrek yetmezliği) gelişmesi; kalp cerrahisinin korkulan komplikasyonlarındandır.Özellikle son on yıl içinde yapılan çok merkezli ve hasta sayılarının binlerle ifadeedildiği çalışmalar sayesinde ABY için risk faktörlerinin neler olduğu az çok ortayakonabilmiştir. Ekstrakorporeal dolaşımın renal fonksiyonlar üzerine olan etkilerikompleman aktivasyonu ile en yakından ilişkilidir. Bu klinik çalışmada heparin kaplıve heparin kaplı olmayan oksijenatöelerin renal fonksiyonlar üzerine olan etkilerikarşılaştırılmıştır.Metot: Bu çalışma nönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Kalp ve DamarCerrahisi kliniğinde Mart 2006 ile Eylül 2006 tarihleri arasında koroner bypassameliyatı yapılan 50 hastaya ait veriler prospektif olarak toplanarak düzenlendi.Hastalar heparin kaplı oksijentör kullanılan (n=25) (grup 2) ve heparin kaplı olmayanoksijentör kullanılan (n=25) (grup 1) olarak 2 gruba ayrıldı.Bulgular: drar klirensinde her iki gruptada postoperatif dönemde preoperatifbaz değerlere göre istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik gözlenmedi. Grup 1'de 24.saat kreatinin değerlerinde grup 2'ye göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşükbulundu, yine 4. gündede kreatinin grup1'de istatistiksel olarak anlamlı derecede düşükbulundu. Çalışmada bakılan parametrelerde BUN, kreatinin, sodyum, potasyum,kalsiyum, klor, fosfor, idrarda protein, idrar klirensi, idrarda sodyum, idrarda kalsiyum,idrarda klor baz değerleri açısından preoperatif ölçümlerinde her iki grup arasındaistatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0,05).Sonuçlar: Koroner arter bypass cerrahisi sonrası bizim çalışmamızda heparinkaplı ve heparin kaplı olmayan oksijenatörlerin renal fonksiyonlar üzerine olan etkilerikarşılaştırdık, heparin kaplı oksijenatör kullanmanın renal fonksiyonlara belirgin birkatkıda bulunmadığını gördük.Anahtar kelimeler: Renal fonksiyonlar, koroner arter bypass cerrahisi, heparinkaplı oksijenatör

Nihat Aydın
İnönü University
2007
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kardiyopulmoner bypas altında koroner arter cerrahisi uygulanan hastalarda Asetilsistein'in solunum fonksiyonları üzerine etkileri

Amaç: KPB postoperatif akciğer fonksiyonlarını etkilemektedir. Koroner cerrahi sonrası gelişebilen akciğer fonksiyon bozukluğu en önemli morbidite ve mortalite nedenlerinden birisidir. Biz çalışmamızda KPB altında koroner cerrahisi uygulanan hastalarda asetilsisteinin postoperatif akciğer fonksiyonları üzerine etkisini araştırdık.Metot: Bu çalışma İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniğinde Kasım 2007 - Aralık 2008 tarihleri arasında koroner baypas ameliyatı yapılan 82 hastaya ait veriler prospektif olarak toplanarak düzenlendi. Hastalar kontrol grup (grup 1; n=40) ve aseilsistein uygulanan grup (Grup 2; n=42) olarak 2 gruba ayrıldı. Hastalara preoperatif ve postoperatif 60.günde solunum fonksiyon testleri; preoperatif, postoperatif 2. gün, 7. gün ve 60. gün oda havasında kan gazı testleri çalışılmıştır.Bulgular: Her iki gruptada postoperatif 2. gün pO2 değeri hem preoperatif hemde postoperatif 7. ve 60.gün değerlerinden istatiksel anlamlı olarak düşük bulundu. Genel hasta popülasyonu solunum fonksiyon testi değerlendirildiğinde her iki hasta grubunda da postoperatif değerleri preoperatif değerlere göre düşmüş olmasına rağmen her iki grubtaki düşüş arasında fark yoktu (p>0,05). Ayrıca asetilsistein alan ve almayan hastaların KOAH'lı alt grubu SFT sonuçları karşılaştırıldığında FEV1 ve FEF25-75postoperatif değerleri asetilsistein alan hasta grubunda preoperatif değerlerle karşılaştırıldığında istatiksel anlamlı değişiklik saptanmamışken, kontrol grubunda düşüş saptanmıştır (p<0,05).Sonuçlar: KPB altında koroner cerrahisi geçiren hastaların genel populasyonu değerlendirildiğinde belirgin katkı gözlenmemesine rağmen, KOAH'lı hastalarda postoperatif akciğer fonksiyonları üzerine olumlu etkisi olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Akciğer fonksiyonları, koroner arter bypas cerrahisi, asetilsistein

Akciğer hastalıklarıAsetilsisteinCerrahi-kardiyovasküler+7
Tamer Eroğlu
İnönü University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner bypass operasyonu yapılan diyabetik hastalarda left internal mammarian arter greftlerinin preoperatif doppler USG ve intraoperatif ölçümlerle değerlendirilmesi

Çalışmamızda, bugün koroner arter bypass grefti (KABG) için ideale en yakın damar olan sağ ve sol internal mammarian arterlerin (İMA) preoperatif renkli Doppler ultrasonografi (RDU) ile değerlendirmesi, sol İMA'in preoperatif RDU ve intraoperatif parametrelerinin karşılaştırmasının yanısıra CABG operasyonu yapılan diyabetes mellitus ( DM )'lu hastaların LİMA'ları ile diyabetik olmayan hastaların LİMA'larını karşılaştırmayı amaçladık.Çalışmaya katılan hastaların 61'i erkek, 23'ü kadındı. Hastaların yaşları 40 ile 75 arasında olup yaş ortalaması diyabetik hasta grubunda ( grup 1 ) 61.8 ±10,2 iken diyabetik olmayan hasta grubunda ( grup 2 ) 60,2±12,7 idi. Bilateral İMA'lar, 5-6. interkostal aralıklardan RDU ile çap, debi, end diastolik hız (EDH), pik sistolik hız (PSH) ve rezistif indeks (RI) parametreleri açısından değerlendirildi. Ameliyat sırasında çıkarılan sol İMA ( LİMA )'ların debisi 1 dakika kanıtlamak suretiyle; çapı ise bir prop yardımıyla ölçüldü.İstatistiksel olarak sağ ve sol İMA'ler arasında, sol İMA'in preoperatif ve intraoperatif debi ve çap verileri arasında anlamlı farklar bulundu. Diyabetik hastalar ile normal hastalar karşılaştırıldığında, doppler ile ölçülen diyastolik tansiyon ve LİMA sistolik hızları ile ameliyat sırasında ölçülen diyastolik tansiyon değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı.Diyabetik olmayan hasta grubunda preoperatif RDU değerlendirmesinde 3 (% 5,1) hastanın LİMA akımları monofazik çıktı. Bu hastaların ameliyat sırasında çıkarılan LİMA greftleri akım paterni zayıf ve damar yapısı ince olduğu için kullanılmadı.Çalışmamızda, İMA ile elde ettiğimiz verilerin KABG öncesi hasta seçimine katkı sağlayacağını, diyabetin İMA üzerinde kayda değer olumsuz etkileri olmadığını düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Renkli doppler ultrasonografi-internal mammarian arter-diabetes mellitus.

Fulya Erbaş Karaca
İnönü University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter bypass cerrahisi yapılan 60 yaş ve üzeri hastalarda atriyal fibrilasyon profilaksisinde Metoprolol ve Nebivolol ün etkinliğinin karşılaştırılması.

Amaç: Postoperatif atriyal fibrilasyon, koroner arter bypass cerrahisi sonrası morbidite ve mortaliteyi etkileyen en yaygın komplikasyondur. Bu komplikasyonun önlenmesi için kullanılan çeşitli profilaktik ajanlar mevcuttur. Bunlardan en yaygın kullanılanı bir beta blokör olan metoprololdür. Bu tezin amacı, yeni bir beta blokör olan ve beta blokör etkinliklerinin yanında farklı ve pozitif farmakolojik etkileri de olan nebivololün bu konudaki etkinliğini metoprolol ile karşılaştırmaktır.Metot: Bu tez, İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi kurulunun 2009/145 sayılı onayı alındıktan sonra, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniğinde Ekim 2009 ile Haziran 2010 tarihleri arasında 60 yaş ve üzeri izole koroner bypass ameliyatı yapılan ardışık 200 hastaya ait veriler prospektif randomize olarak kaydedilerek yapıldı. 100 er hastadan oluşan iki grup yapılarak, gruplardan birine nebivolol (grup 1), diğerine de metoprolol (grup 2) başlandı ve preop, postop ve taburculuk dönemlerine ait veriler toplandı.Bulgular: Her iki grup arasında demografik özellikler açısından istatistiksel fark yoktu. Nebivolol kullanan postoperatif atriyal fibrilasyon sıklığı (%20), metoprolol kullanan grupta ise %18 idi ve istatistiksel olarak fark yoktu (p>0,05). Her iki grupta da preop, postop ve taburcu dönemlerindeki kan basıncı ve kalp hızı değişiklikleri de kendi içlerinde istatistiksel olarak anlamlı çıktı ve bu değişiklikler bakımından iki grup arasında istatistiksel fark yoktu.Sonuç: Çalışmamızda nebivolol postoperatif atriyal fibrilasyon profilaksisinde klasik ve kabul görmüş bir ajan olan metoprolol kadar etkili bulundu. Nebivololün kan basıncı ve kalp hızı kontrolü konusunda da metoprolole benzer etkinlik gösterdiği görüldü. Sonuç olarak beta blokaj yanında aterosklerozu önleme, antioksidan özellikler ve NO üzerinden damar dilatasyonu yapıcı etkileri yönünden ve ayrıca yan etki konusundaki plaseboya benzer profil bakımından nebivolol kalp cerrahisinde hem postoperatif atriyal fibrilasyon profilaksisi için hem de diğer olumlu etkileri için kullanım alanında göz önüne alınması gereken bir ajandır.

Adrenerjik beta antagonistleriAntihipertansif ajanlarAtriyal fibrilasyon+3
Murat Kaynak
İnönü University
2011
10