
2,223
Archived Theses
5
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Eğitim kurumlarındaki yöneticilerin dört çerçeve modeline göre liderlik tarzları, motivasyonları ve girişimcilik düzeylerinin incelenmesi (İstanbul örneği – 2023)
Yapılan çalışmanın amacı dört çerçeve modeline göre okul yöneticilerinin liderlik tarzları ile yöneticilerin motivasyonları ve girişimcilik düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Araştırma, nicel araştırma yöntemlerinden ilişkisel tarama modeli esas alınarak tasarlanmıştır. Araştırmanın evrenini İstanbul ilindeki okul yöneticileri oluşturmaktadır. Araştırmanın örneklemi oluşturulurken okul yöneticileri, basit tesadüfi örnekleme yöntemiyle belirlenmiş olup, 344 yönetici araştırmada yer almıştır. Çalışmada kişisel bilgi formu, Liderlik Yönelimleri Ölçeği, İş Motivasyonu Ölçeği ve Yönetici Girişimcilik Ölçeği uygulanmıştır. Araştırmanın sonuçlarını değerlendirmek amacıyla elde edilen veriler, SPSS 25.0 programında analiz edilmiştir. Yapılan analizler, katılımcıların cinsiyet, medeni durum, yaş, eğitim durumu, yöneticilik deneyimi ve aynı kurumdaki çalışma süresi demografik özelliklerine göre iş motivasyonu, yönetici girişimcilik ve liderlik yönelimleri arasında anlamlı farklılıklar olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca, yönetici girişimcilik ölçeği ile liderlik yönelimleri betimleme ölçeği arasında orta düzeyde pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkinin bulunduğu görülmüştür. İş motivasyonu ölçeği ile liderlik yönelimleri betimleme ölçeği arasında ise fiziksel-mental sağlık, yaşam doyumu, aile içi ilişkiler geliştirme ve pozitif duygu gibi alt boyutlar arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler saptanmıştır.
Neden ve sonuçları açısından tarikat yapılanmalarında gönüllü itaat kültürü: Menzil Tarikatı örneği
İnsanların birlikte yaşama iradesi ve ihtiyacı insanlığın var oluşundan itibaren ortaya çıkan bir ihtiyaçtır. Bilinen tarih boyunca insanlar her mecrada var olma mücadelesi vermişlerdir. Yakın tarihe kadar eğitim görme hakkından mahrum olan, seçme ve seçilme hakkı olmayan, işçilik ya da çiftçilik arasına sıkıştırılmış insanların günümüzde tüm özgürlüklerine kavuşma imkânı olduğu düşünülürse bu özgürlük ve bağımsızlık fikrinin modern dünyanın cazibeleriyle yüzlerce yıl otorite altında ezilmiş ve baskılanmış insanları tüm dış caydırıcılarıyla birlikte cezbetmesi beklenir. Bu beklentinin sonucunda özgürlüğünü eline alabilen insanın bir daha asla tahakküm altına girmeyeceğini düşünür ve buna inanırız. Ama tüm bu özgürlük fikrinin karşısında kendisini dini bir gruba adayan, şeyhinin sözünden çıkmayan ve itaat eden insanlar gördüğümüzde toplumun ya da ailelerinin baskısıyla istemedikleri bir yaşama mahkûm edilmiş insanlar olabilecekleri fikri aklımızda yer eder. İşte tam da bu noktada çalışmanın amacı ve hedef kitlesi ortaya çıkmıştır. Tezin amacı otorite ve itaat kavramlarını sosyolojik bağlamda inceleyerek kişilerin dini gruplara karşı itaat davranışı göstermelerinin altında yatan sebepleri araştırmaktır. Araştırma, nitel yöntemle, Menzil Tarikatına mensup Ankara ili Keçiören ilçesinde yaşayan 21 kadın katılımcıyla; gönüllü itaat, aidiyet ve gündelik yaşam sosyolojisi üzerine hazırlanmış 21 sorudan oluşan yarı yapılandırılmış soru formu kullanılarak görüşme yapılmıştır. Çalışmanın bu grupla yapılmasının sebebi, gönüllü itaat kavramının araştırılabileceği en belirgin örneklerden birinin tarikat yapılanması olduğunun düşünülmesidir. Bu bağlamda insanların inançları ekseninde itaatlerinin sınırlılıklarının boyutu, hangi durumlarda otoritenin sorgulanacağı ya da sorgulanabilir olup olmadığı üzerinde durulmuştur. Görüşmelerden alınan yanıtlar altı temada incelenerek anlamacı ve yorumlamacı bir bakış açısıyla analiz edilmiştir. Literatürde incelenen konularla bağlantı kurularak gönüllü itaati inşa eden dinamiklerin nedenleri ve sonuçları ile ilgili elde edilen bulgular değerlendirilmiş ve sonuç bölümünde verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Gönüllü itaat, otorite, aidiyet, tarikat, cemaat.
Özel gereksinimli bireylerin yaşadıkları sorunları aileleri ve öğretmenleri gözünden anlamak: Nimet Kamuran Korkmaz Özel Eğitim Uygulama Okulu örneği
Özel gereksinimli bireyler, doğum öncesi, doğum sırası ve sonrasında gelişim süreçlerinde ortaya çıkan çeşitli nedenlerle, bilişsel, dil, hareket, fizik, sosyal ve duygusal gelişimlerinde farklılık gösteren bireylerdir. Bu bireyler, özel gereksinimleri nedeniyle özel eğitime ihtiyaç duymaktadır. Türkiye'de nüfusun %12,3' ünün özel gereksinimli bireylerden oluştuğu tespit edilmiştir. Özel gereksinimli bireylerin toplumsal yaşamdaki deneyimleri, eğitim süreçlerinde karşılaştıkları sorunları ve sosyal alanda yaşadıkları problemleri, aileleri ve öğretmenleri gözünden çok yönlü bir bakış açısıyla ele almak önem arz etmektedir. Bu çalışma, özel gereksinimli bireylerin sosyal hayatta karşılaştıkları zorlukları, hem ailelerinin hem de özel eğitim öğretmenlerinin perspektifinden dinleyerek, yaşadığı sorunları görünür kılmayı amaçlamaktadır. Yorumlamacı-anlamacı bir yaklaşımla gerçekleştirilen bu araştırmada, nitel araştırma yöntemi kullanılarak: Nimet Kamuran Korkmaz Özel Eğitim Uygulama Okulunda öğrenim gören 10 öğrencinin velisi ve bu okulda çalışmakta olan 10 öğretmen ile derinlemesine görüşme tekniği yarı yapılandırılmış mülakat soruları ile veriler toplanmış ve analiz edilmiştir. Araştırmanın bulguları, özel gereksinimli bireylerin yaşamlarında önlerine çıkan bariyerlerin yalnızca bireysel değil, toplumsal ve eğitimsel düzeyde de ciddi sorunlar yarattığını ortaya koymuştur. Özel gereksinimli bireyler, toplumsal yapının önemli bir parçasını oluşturmasına rağmen, karşılaştıkları sorunlar büyük ölçüde toplumsal yapı ve sistemsel yetersizlikler tarafından şekillendirilmektedir.
Özgürlük kavramının iktidar ve birey ilişkileri bağlamında arınma gecesi serisi filmleri üzerinden göstergebilimsel analizi
Bu çalışma, James DeMonaco'nun Arınma Gecesi serisi filmlerini (Arınma Gecesi 1, Arınma Gecesi 2: Anarşi, Arınma Gecesi 3: Seçim Yılı ve Arınma Gecesi 4: İlk Arınma Gecesi) merkeze alarak, "özgürlük" kavramının sosyolojik bir perspektifle nasıl inşa edildiğini ve bu inşanın toplumsal gerçeklikle ne kadar örtüştüğünü analiz etmeyi amaçlamaktadır. Filmler, distopik bir gelecekte, yılda bir gece boyunca tüm suçların serbest bırakıldığı bir toplumu anlatmaktadır. Film serilerinde özgürlük kavramı, devlet iktidarı, toplumsal sınıf ve şiddet ekseninde karmaşık ve çelişkili bir şekilde ele alınmaktadır. Çalışmada, özgürlük kavramının filmlerdeki temsilleri sinema sosyolojisi çerçevesinde, göstergebilimsel analiz yöntemiyle incelenmiştir. Marx, Althusser, Gramsci, Dahrendorf ve Foucault'nun iktidar, ideoloji ve toplumsal kontrol kuramlarıyla ilişkilendirilen analizler, film serisinde özgürlüğün devlet iktidarı, toplumsal sınıf ve şiddet ekseninde çelişkili biçimlerde sunulduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca çalışmada "özgürlük" kavramının toplumsal davranışları nasıl yönlendirdiği, toplumsal norm ve değerleri nasıl etkilediği ve Amerikan toplumundaki özgürlük algısını nasıl yansıttığı üzerinde durulmuştur. Film serilerindeki özgürlük söylemi, devlet iktidarı, toplumsal sınıf ve şiddet ekseninde farklı anlamlar kazanmakta ve bu anlamlar, sosyolojik açıdan "özgürlüğün mümkün olup olmadığı" sorusunu gündeme getirmektedir. Bu çalışma, Arınma Gecesi serisi filmlerinin, özgürlük kavramının toplumsal yansımalarını ve Amerikan toplumundaki özgürlük algısını derinlemesine anlamak için önemli bir kaynak olduğunu ortaya koymaktadır. Filmlerdeki özgürlük temsilleri, sadece birer kurgusal anlatı olmanın ötesinde, toplumsal gerçekliğe dair önemli eleştiriler ve sorgulamalar içermektedir. Bulgular, seride özgürlüğün medya propagandası ve yasal şiddet yoluyla "özgürlük yanılsaması"na dönüştürüldüğünü göstermektedir. Böylece toplumsal eşitsizlikler ve sınıf ayrımları perdelenirken, birey ve toplum üzerinde yıkıcı etkiler üretilmektedir. Anahtar Kelimeler: Özgürlük, Distopik film, Arınma Gecesi Film Serisi, İktidar ve Toplumsal Kontrol, Göstergebilimsel Analiz.
Türkiye'de vatandaşlık konumuna gelen İranlıların oy verme davranışı üzerine sosyolojik bir inceleme: İstanbul örneği
Bu çalışmada, Türkiye'de vatandaşlık statüsü kazanmış İranlı göçmenlerin oy verme davranışları analiz edilmektedir. Küresel ölçekte yoğunlaşan göç hareketliliği, göçmenlerin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi yönelimlerini de anlamayı gerekli kılmaktadır. Özellikle Türkiye, coğrafi ve politik konumu itibarıyla Orta Doğu merkezli göç dinamikleriyle uzun süredir iç içe bulunmaktadır ve bu nedenle geniş çaplı göç dalgaları için önemli bir hedef ülke hâline gelmiştir. Bu çerçevede, vatandaşlık hakkı elde eden göçmenlerin oy verme davranışlarını incelemek, onların yeni toplumsal ve siyasal bağlamda nasıl konumlandıklarını anlamak açısından önem arz etmektedir. Araştırma, Türkiye'de vatandaşlık kazanmış 20 İranlı göçmenle derinlemesine ve yüz yüze gerçekleştirilen mülakatlara dayanmaktadır. Nitel araştırma yönteminin benimsendiği bu çalışmada, katılımcılara kartopu örnekleme tekniği aracılığıyla ulaşılmaktadır. Seçmen davranışını açıklamaya yönelik kuramsal yaklaşımlar çerçevesinde; rasyonel tercih modeline göre bireyler, kendi çıkarlarını maksimize edecek biçimde bilinçli ve hesaplı tercihlerde bulunmaktadır. Sosyolojik modele göre ise seçmenler, içinde bulundukları toplumsal grupların kültürel değerleri, kimlikleri ve ortak çıkarları doğrultusunda oy kullanmaktadır. Psikolojik model ise bu iki yaklaşım arasında bir ara pozisyon benimseyerek, seçmenlerin aile gibi aidiyet grupları üzerinden siyasal partilere duygusal bir bağlılık geliştirdiklerini öne sürmektedir. Bu çalışma, Türkiye'de vatandaşlık statüsü elde etmiş İranlı göçmenlerin oy verme davranışlarının hem rasyonel çıkar hesaplarına hem de kültürel geçmişlerinden gelen değer ve kimlik unsurlarına dayandığını ortaya koymaktadır. Ayrıca, katılımcıların sahip olduğu sosyal sermaye düzeylerinin, oy verme eğilimleri üzerinde etkili olduğu da gözlemlenmektedir. Anahtar Kavramlar: Oy verme davranışı, Seçmen, Siyasi tercih, Göç
Balkanlar'dan Anadolu'ya göç ve sosyal değişme: Yeniköy örneği
Bu çalışma, Lozan Barış Antlaşması uyarınca Türkiye ve Yunanistan arasında 1923'te başlayan nüfus mübadelesi sonucunda Selanik'ten göç eden mübadiller tarafından Manisa'da kurulan Yeniköy mahallesinde yıllar içinde meydana gelen toplumsal değişimin genç, orta ve yaşlı kuşaklar tarafından deneyimlenme ve anlaşılma biçimlerini konu edinmektedir. Bu yönelimle çalışmada, Yeniköy çerçevesinde toplumsal değişim, alt kültür, mübadele, zorunlu göç ve Bektaşilik kavramları üzerinden bir köy monografisi oluşturulmuştur. Çalışmada bilişsel etnografik bir yaklaşım benimsenerek nitel araştırma yöntem ve teknikleri kullanılmıştır. Buna göre kuşakları temsil eden onar kişilik üç gruptan oluşan toplam otuz kişilik bir katılımcı grubu ile yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiş ve katılımlı gözlemler yapılmıştır. Çalışmanın birinci kuşak katılımcılarını mübadeleyi deneyimleyen veya deneyimleyenlerin çocukları, ikinci kuşak katılımcılarını birinci kuşağı oluşturan mübadillerin çocukları, üçüncü kuşak katılımcılarını ise birinci kuşağın torunları oluşturmaktadır. Elde edilen veriler, içerik analizi uygulanarak katılımcıların belirttiği ortak durumlar, sorunlar, düşünceler ve diğer kültürel unsurlar üzerinden değerlendirilerek temalara ve kategorilere ayrılmış, ardından da kodlara ulaşılmıştır. Çözümlenen veri, Sztompka (1993) tarafından geliştirilen Dinamik sosyal alan modeli bağlamında değerlendirilmiştir. Çalışmanın sonucunda, Horasan'dan Anadolu'ya gelen, ardından Balkanlar'a göç eden ve 1923 nüfus mübadelesi ile şu an yaşamlarını sürdürdükleri Manisa'ya yerleşen Yeniköylülerin, yaklaşık beş yüz yıllık sosyo-kültürel birikimlerini sürdürdükleri görülmüştür. Fakat, bu birikimlerin kuşaklar arasında deneyimlenme ve yorumlama biçimleri bakımından farklılıklar gösterdiği bulgulanmıştır. Örneğin, evlilik tercihleri, düğün ve cenaze törenleri, Hıdırellez ve Nevruz kutlamaları ve Bektaşilik ile ilgili özel günler bağlamında, birinci kuşak katılımcıların gelenekleri bildikleri ve sürdürdükleri, ikinci kuşak katılımcıların bu gelenekleri bildikleri fakat kişisel yaşamlarında daha az uyguladıkları, üçüncü kuşak katılımcıların ise bu bilgi ve uygulamaları kişisel yaşamlarına dahil etmedikleri görülmüştür. Buna benzer biçimde, köyün sosyo-tarihsel öyküsünün de zaman içerisinde kuşaklar arasında farklılaşarak aktarıldığı gözlenmiştir. Bu bulgular dahilinde çalışma, bir yaşamı ardında bırakarak Türkiye'ye gelen mübadiller tarafından inşa edilen yeni yaşamın yüzüncü yılına yaklaşıldığı bir dönemde, bu mübadeleyi deneyimleyen nesillerin yaşamlarına ilişkin bir fotoğraf sunmaktadır.
Moldova'daki Gagauz Türklerinin dil ve eğitim durumları üzerine sosyolojik bir araştırma
23 Aralık 1994'te Moldova parlamentosunda Gagauziya Özerk Bölge Birimi'nin (Gagauz Yeri) oluşturulmasına ilişkin bir yasa çıkarıldı. Bu yasanın resmi adı "Gagauziya'nın özel yasal statüsü (rus. "Zakon ob osobom pravovom statuse Gagauzii (Gagauz Yeri)") olarak geçmektedir ve yasanın asli amacı kısmında Gagauz Türk halkının özerklik statüsünün tanındığını görebilmekteyiz. Aynı yasaya göre Gagauziya'nın kendi milli bayrağı, marşı ve sembölü belirtilmiş ve bunlar Moldova devleti tarafından da tanınmış oldu. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte Gagauz Türklerinin siyasi statüleri değiştikçe, sosyo-kültürel yapısı ve kimlik inşasında değişimler gerçekleşmiştir. Bu çalışma kapsamında Moldova'da yaşayan Gagauz Türklerinin kültürlerini sürdürme durumları, dil ve eğitim durumları, aile yapısı, sosyal etkileşim durumları, aidiyet duygusu ve kültürel aktarım süreçleri incelenmiştir. Araştırma bölgesi olarak özellikle Moldova'da yaşayan Gagauz Türklerinin bulunduğu yerin seçilmesindeki amaç, Gagauz Türklerinin kendilerine ait sadece bu bölgede özerk bir yapıya sahip olmaları. Nitel veri toplama yöntemlerinin kullanıldığı bu çalışmanın alan araştırması Moldova'da gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın nitel kısmında ise kartopu örnekleme tekniği kapsamında Moldova'da yaşayan Gagauz Türk toplumunun çeşitli kesimlerini temsil eden 29 katılımcı ile yarı-yapılandırılmış görüşme tekniği ile veri toplanmış ve analiz edilmiştir. Çalışmadan elde edilen sonuçlara göre; Moldova'da yaşayan Gagauz Türklerine Sovyetler Birliği sonrasında uygulanan eğitim politikalarına göre, eğitim durumlarının yüksek seviyede olduğunu söylemek mümkündür. Gagauz okullarında eğitim ağırlıklı olarak Rus dilinde verilmektedir. Eğitimin kalitesi yüksek olup, yüksek eğitimde fakülte seçenekleri çoktur. Ancak ülkede ekonomik sıkıntılar mevcut olduğundan dolayı genç Gagauz Türkleri eğitim dili olarak Rus dilini benimsemektedirler. Bunun yanında Gagauz Türkleri kendi kültürünü ve Gagauz dilini sonraki nesillere aktarılabilmektedir. Gagauz Özerk Bölgesi yasal statüsünü aldıktan sonra, kendi ana Gagauz dilini koruyabilmektedir. Moldova'da yaşayan Gagauz Türklerinin, Sovyetler Birliği'ndeki gibi çekirdek aile yapısına sahip oldukları belirtilmiştir ve aile içi konuların karar alma sürecinde, tüm aile bireyleri eşit bir şekilde rol oynamaktadır. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte dini kısıtlamalar da ortadan kalkmıştır. Gagauz Türkleri için dini teamüllere uyulması önemli olduğunu ifade etmek mümkündür.
Kökenlerden menzillere toplumsal hareketlilik stratejileri: Türkiye'de ve Almanya'da yaşayan emekli Türk bireylerin durumları üzerine niteliksel bir inceleme
Bu çalışma toplumsal hareketlilik dinamiklerini açıklamaya çalışan çeşitli yaklaşımların metodolojik ve açıklayıcı kabiliyetlerinin bir değerlendirmesini yapmaktadır. Bu değerlendirme halen Türkiye'de ikamet etmekte olan emekli bireyler ile Almanya'ya göç etmiş ve orada ikamet etmekte olan Türkiye kökenli göçmen emekli bireylerden yoğun ve karşılaştırmalı bir araştırma tasarımı yoluyla derlenmiş verilerden yola çıkılarak yapılmaktadır. Bu çalışmanın temel iddiası hareketlilik dinamiklerinin en iyi makro düzeydeki yapısal eşitsizliklere işaret eden etkenlerin aktörlerin arızi bağlamlarında yer alan mezo ve mikro düzeydeki etkenlerle nasıl bir araya geldiğine dikkat etmek suretiyle anlaşılıp açıklanabileceğidir. Bu nedenle bireylerin kökenleri ile menzil konumları arasındaki ilişkiyi sosyal hareketlilik sürecini etkileyen tüm etkenlerle bağlantılı olarak sorunsallaştırmak ve eklemleşmelerin aynı konumlardan hareket eden bireyler bakımından nasıl farklı örüntülere ve farklı hareketlilik sonuçlarına yol açan farklı mekanizmalar ürettiğini belirlemek gerekmektedir. Bu amaca yönelik olarak çalışma, bu iki ülke bağlamında ve farklı mesleki kökenlerden elde edilen verilerden ortaya çıkan mekanizma ve örüntülerin vaka içi ve vakalar arası karşılaştırmasını yapmaktadır. Araştırma sonuçları, bireylerin kültürel, toplumsal ve siyasal bağlamları ile ilgili makro düzeydeki etkenlerin onların ne türden bir hareketlilik stratejisi izleyecekleri üzerinde önemli bir etkiye sahip olduklarını göstermektedir. Dahası, bireylerin sahip oldukları iktisadi, kültürel ve toplumsal tüm kaynakları nasıl kullanacakları ve belirli kısıtları nasıl aşacakları yalnızca erişmeyi hedefledikleri menzil konumlarından değil, aynı zamanda kendilerinin etnik, dini, siyasi mensubiyetlerinden, toplumsal rolleri, sorumlulukları ve dayanışma ilişkilerinden etkilenen bir yapıya sahiptir. Hanehalklarını veya aileleri çekirdek veya genişletilmiş olarak sınıflandırmaya yönelik tanımsal ölçütler, onları tek tip veya özdeş olarak işleyen toplumsal birimler yapmamakta ve bu tanımsal ölçütler bir toplumsal birim olarak hanelerin kendileri veya üyelerinin kuşaklar arası hareketliliği için iktisadi, sosyal ve kültürel sermayelerini farklı şekillerde kullanıp yatırım yapmadaki çeşitliliği yakalamaya muktedir değildirler. Sonuçlar ayrıca, bireylerin hareketlilik yörüngelerini ve menzil konumlarını planlarken verdikleri tüm kararların, verili arızi bağlamda gerçekleşen rasyonel bir değerlendirmenin sonucu olduğunu ve çoğunlukla, öncelikli olarak mevcut konumlarını korumak ve mümkün ise de bir kademe daha yukarı çıkmak olduğunu göstermektedir. Son olarak, bireylerin yaşamlarındaki belirli dönüm noktaları ve/veya yaşamlarındaki 'önemli ötekilerin' yardımı nedensel bir önem kazanabilmekte ve hareketlilik yörüngelerini oldukça önemli şekillerde etkileyebilmektedir.
Türkiye'de erkekliğin cinsel politikası: Kimlikler ve sünnet pratikleri
Bu araştırmada Türkiye Toplumu'nda erkekliğin bir bedensel-cinsel politikasının olduğu ve bu politikanın Türkiye'de inşa edilme sürecinde Selek'in (2018) ve Barutçu'nun (2013) imlediği üzere sünnet ritüelinin ilk basamak olduğu düşüncesinde yola çıkılmıştır. Sünnet oğlan çocuklarının "makbul erkek (adam) olma" yolunda ilerlerken tanık oldukları selamlık kültürü ve cinsel tecrit pratikleri ile tanıştıkları bir erken erkeklik deneyimidir. Bu çerçevede bu araştırma dini/etno-dinsel kimlik ve cinsel yönelim kesişimselliğinde farklı erkeklikleri, erkeklik inşalarını ve Türkiye Toplumu'ndaki erkekliğin cinsel politikasının inşa süreçlerinin ilki olan sünnet ritüeli bağlamında ele almayı amaçlamıştır. Ayrıca, oğlan çocuklarının genelde rızaları olmadan bedenleri üzerinde gerçekleştirilen hak ihlalleri bütününü (fiziksel-cinsel şiddet) erkekliğin toplumsal inşası bağlamında irdelemeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda yöntemsel olarak eleştirel erkeklik çalışmaları perspektifini odağına alan feminist bir nitel araştırma dizayn edilmiş ve 20 Alevi-heteroseksüel, Sünni-heteroseksüel, Alevi-eşcinsel ve Sünni-eşcinsel erkek ile derinlemesine görüşmeler yürütülmüştür. Araştırmanın sonucu olarak da erkeklerin erkekliği aile, eğitim hayatı vb. toplumsal kurumlar aracılığıyla öğrendiği görülmektedir. Ayrıca, erkeklerin kimlik kesişimselliği bağlamında deneyimleri farklılaşmakta olup özellikle cinsel yönelim konusunda Sünni eşcinsel erkeklerin cinselliğe dair hayatlarının birçok evresinde 'utanç' ve 'suçluluk hissi' yer edinirken Alevi eşcinsel erkeklerin hayatlarında bu duygular gündeme gelmemektedir. Bir başka sonuç olarak da özellikle azınlık etnik kimliklere sahip erkeklerin erkekliğinin şekillenmesinde Türkleştirme politikasının bir sonucu olan 'asimilasyon' kavramı yatmaktadır ve azınlık erkeklerinin bu asimilasyon ve ezilme deneyimleri ekseninde bir erkeklik koalisyonu düşüncesi gündeme alınmıştır. Sünnet ile ilgili olarak da sünnetin hem yerel hem de uluslararası kanunlarda bir hak ihlali yaratacak unsurları barındırdığı görülmüştür. Ayrıca, erkeklerin oğlan çocukluk dönemlerinde sünnet ritüeli ile ataerkil kodları içselleştirdikleri ve Alevi, Sünni olmalarına göre de bu içselleştirmenin farklılaştığı görülmüştür.
Yabancılık ve ötekilik tahayyülleri üzerine kuramsal tartışmalar
Bu çalışma kavramsal ve kuramsal olarak öteki ve yabancı kavramlarına odaklanmaktadır. Çalışmada ötekiliğin modernizm, ulus-devlet, öznelik gibi ilişkili bir şekilde çalışıldığı birçok makaleye yer verilmiştir. Daha sonrasında Herbert Mead'in, Sosyal Kimlik Kuramcılarının ve Jürgen Habermas'ın ötekilik düşüncelerine yer verilmiştir. Öteki kavramının esnekliğinden dolayı kavramın birçok kullanım biçimlerini görmek bakış açısı sağlamaktadır. Ayrıca ötekiliğin sosyalleşme süreci, grup bilinci ve ulus-devlet haliyle ilişkiselliğini belirtmek kavramın kullanım alanlarını göstermektedir. Yabancı kavramına dair ise Richard Sennett'in, Zygmunt Bauman'ın, Robert Ezra Park'ın ve Georg Simmel'in görüşlerine yer verilmiştir. Bu kuramcılar, yabancı kavramını öteki kavramından farklı olarak çeşitli düzeylerde kullanmışlardır ve ayrıca yabancı kavramını kuramsal/terimsel anlamıyla somutlaştırmışlardır. Çalışma, öteki ve yabancı kavramlarının kategori, temsil ve kalıp yargı kavramlarıyla kurulan arka planına değinmiş sonrasında da alanda var olan lisansüstü çalışmalarda öteki ve yabancı kavramlarının kullanım biçimlerine yer vermiştir. Dolayısıyla bu çalışmada kategori, temsil ve kalıp yargı kavramlarının öteki ve yabancı kavramlarının benzerlikleri olduğu üzerinde durulmaktadır. Daha sonrasında ötekiliğe ve yabancılığa dair literatürde var olan çalışmalara odaklanarak kavramların ne olduğu üzerine bir çalışma gerçekleştirilmiştir. Sonuç olarak ise öteki ve yabancı kavramlarının farklılıklarına değinilmiştir. Bu farklılıklar yabancının egemen olmayan olması, ötekiye göre daha keskin sınırlarla etkileşimlere dahil olduğu gibi sonuçları ortaya çıkarmıştır. Bu çalışmayla kavramların taşıdığı anlamların farklılıklarına değinilmek istenmiştir. Yapılan kuramsal tartışmayla birlikte sosyal bilimler alanında öteki ve yabancı kavramlarının sınırlarına dair bir çalışma gerçekleştirilmiştir.
Esnekleşen çalışma ilişkilerinin kuşaklararası dayanışma sürecine etkisi
Bu araştırmada, post-fordist dönem ile bütünleşen esneklik olgusu çalışma ve kuşaklararası dayanışma ilişkileri bağlamında ele alınmaktadır. Bu doğrultuda esnekleşen çalışma ilişkilerinin kuşaklararası dayanışma ilişkilerine olan etkisi değerlendirilmektedir. Bu bağlamda tezin amacı, esnekleşmenin çalışma ilişkilerini nasıl etkilediğinin anlaşılması ve bireylerin kuşaklararası dayanışma ilişkilerindeki yansımalarının analiz edilmesidir. Bu amaçla ilk olarak araştırmada post-fordizm bağlamında esnekleşmenin çalışma ilişkilerine yansımalarının neler olduğu temellendirilmiştir. Devamında çalışma ilişkilerindeki esnekleşmenin kuşaklararası dayanışma sürecine nasıl yansıdığı Vern L. Bengston'un kuşaklararası dayanışma yaklaşımıyla eklektik bir yapı içerisinde ele alınmıştır. Bu doğrultuda çalışma ilişkilerindeki esnekleşme süreci, Bengston'ın kuşaklararası dayanışma yaklaşımının alt boyutlarıyla ilişkisel bir yapıda inşa edilmiştir. Bu yapı çerçevesinde araştırmanın soruları oluşturulmuştur. Katılımcılar kartopu tekniği ile tespit edilmiştir. Yarı yapılandırılmış soru formlarının kullanıldığı derinlemesine görüşmeler ile veri toplanmıştır. Bu araştırma sonucunda, çalışma ilişkilerindeki esnekleşmenin bireylerin mevcut kuşaklararası dayanışma ilişkilerine dâhil olmasını engellediği ve kuşaklararası dayanışma ilişkilerinin yapısal sürdürülebilirliğine zarar verdiği görülmüştür.
Toplumsal konumun sürdürülmesinde eğitimin rolü
Bu çalışma toplumsal eşitsizliklerin tedrisi eşitsizliklere dönüşüm sürecini ele almaktadır. Bu doğrultuda, yükseköğretime katılmış öğrencilerin sınıfsal pozisyonlarının üniversite ve bölüm tercihlerine etkisi incelenmektedir. Araştırmanın amacı ise bu bağlamda yükseköğretimdeki öğrencilerin ebeveynlerinden miras aldıkları ekonomik, kültürel ve sosyal sermayelerinin, üniversite ve bölüm tercihlerindeki rolünü ve sınıfsal pozisyonlarını nasıl yeniden ürettiğini anlamaktır. Bu doğrultuda Pierre Bourdieu'nün kavramsal ve kuramsal çerçevesinden faydalanılmıştır. Çalışmada nitel araştırma yöntemi benimsenmiştir. Bilkent ve Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitelerinde sayısal (Mühendislik), eşit ağırlık (Hukuk, İktisat, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi, Uluslararası İlişkiler, İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı ve Sosyoloji) ve dil (İngiliz Dili ve Edebiyatı ve İngilizce Mütercim Tercümanlık) bölümlerinde öğrenim gören toplamda 38 öğrenci ile derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Araştırmada bu iki üniversite öğrencileri arasında ebeveynlerinden miras aldıkları ekonomik, kültürel ve sosyal sermayelerin birbirinden önemli ölçüde ayrıştığı görülmüştür. Yüksek akademik başarı gösteren Bilkentli öğrencilerin ebeveynlerinin toplam sermaye hacimleri oldukça yüksektir. Bu ebeveynler çocuklarının eğitimi için bilinçli ya da farkında olmadan özel bir çabanın ve yatırımın içinde oldukları görülmektedir. Öğrencilerin, ailelerinden miras aldıkları sermayelerin avantajı sayesinde okul ve bölüm tercihlerinde çok daha kararlı bir şekilde hareket ettikleri ve ayrıcalıklı mevcut toplumsal konumlarını sürdürecek meslek yönelimlerinin olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan daha düşük akademik başarı gösteren AYBÜ'lü öğrencilerin ebeveynlerinin toplam sermaye hacimlerinin düşük olduğu görülmüştür. Ebeveynlerin çocuklarının eğitimi için yönlendirme ve yatırımdan uzak bir sürecin içinde oldukları anlaşılmaktadır. AYBÜ'lü öğrencilerin ailelerinden miras aldıkları dezavantajlı sermayeleri nedeniyle okul ve bölüm tercihlerinde doğal bir şekilde hareket ettikleri fark edilmiştir. Bunun yanında, bu öğrencilerin ayrıcalıklı olmayan toplumsal konumlarını yükseltecek mesleki yönelimlere sahip olduğu görülmüştür.
Afganistan'dan Batı ülkelerine göç sürecinde Türkiye'nin konumu: Trabzon'daki Afganlılar üzerine bir araştırma
Bu tezin konusu Afganistan'dan Türkiye'ye göç eden ve Trabzon ilinde ikamet eden Afganistan asıllı göçmenlerin göç süreçlerinde Türkiye'yi hedef ülke olarak mı Batı ülkelerine geçişte transit ülke olarak mı konumlandırdıklarının anlaşılmasıdır. Bu tezin amacı göçmenlerin göç süreçleri içerisinde hedef ve transit ülke olarak konumlandırabildikleri Türkiye'nin, Afganistan asıllı göçmenlerce nasıl konumlandırıldığının anlaşılmasına yöneliktir. Bu tezde yöntem olarak nitel araştırma yöntemi kullanılmış ve Trabzon ilinde ikamet eden Afganistan asıllı 20 katılımcıyla yarı yapılandırılmış görüşmeler düzenlenmiştir. Görüşmeler MAXQDA 2020 nitel veri analiz programı aracılığıyla organize edilerek değerlendirilmiştir. Bu tez çalışmasının sonucunda ise Trabzon'da ikamet eden Afganistan asıllı göçmenlerin göç hikayelerinde Türkiye'yi, Batı ülkelerine geçişte transit ülke olarak konumlandırdıkları anlaşılmıştır. Bu noktada göçmenlerin göç hareketliliklerini sürdürme kararlarında Batı ülkelerinde temel hak ve hizmetlere ulaşımın Türkiye'ye kıyasla daha iyi olacağı düşüncesinin etkili olduğu tespit edilmiştir. Göçmenlerin Türkiye'deki mevcut koşullarıyla Batı ülkelerindeki koşulları kıyaslamalarında içinde bulundukları ilişki ağlarının etkili olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Cinsiyeti yeniden düşünmek: Türkiye'de queer feminizmin olanaklılığı
Disiplinlerarası çalışma alanları olan feminizm ve queer teori tarihsel süreç içerisinde baskıcı iktidar sistemlerine dair yüzeyde birbiriyle örtüşen karşı koyma stratejileri gözetmiş olsa da hegemonik cinsiyet ve toplumsal cinsiyet algısına meydan okumada belirli farklılıklar barındırmıştır. Bu farklılıklardan veya örtüşmeme hallerinden ortaya çıkan queer feminizm, cinsiyete/toplumsal cinsiyete ve kimlik politikalarına getirdiği eleştiriler ile yeni araştırma kapıları açmıştır. Yapılan araştırma ile queer feminizmin Türkiye'de olanaklılığını açımlarken feminist hareketin anaakım cinsiyet yaklaşımını dönüştürmede, cinsiyeti yeniden düşünmemizde ve daha önceki cinsiyet söylemleri ile karşılaştırıldığında cisnormatif iktidar alanlarını bozarak baskıdan özgürleşmeye doğru yol almada söz konusu queer feminizmin daha yenilikçi ve etkili bir hareket alanı olup olmadığını açığa çıkarmak amaçlanmıştır. Bu kapsamda İzmir ili özelinde feminist hareketlerde ve LGBTİ+ hareketinde yer almış aktivist özneler ile derinlemesine mülakat tekniği ile görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Yapılan görüşmeler sonucunda feminist hareket ile LGBTİ+ hareketinin pratikte ortaklaşamadıkları, feminist hareketin cinsiyet anlayışında heteropatriyarkanın ikili cinsiyet sistemini temel aldığı ve bundan dolayı da trans öznelerin hareket içerisindeki konumlarını politik anlamda sorguladığı görüşleri ortaya çıkmıştır. Günümüz feminist hareketinin transfeminizmden ve queer teoriden yeteri kadar beslenemediği ve bu nedenle cisnormatif heteropatriyarkanın cinsiyet görüşünü pekiştirdiği sonucuna varılmıştır.
Hegemonik erkekliğin akademide yeniden inşası
Çalışma, Türkiye'de erkek akademisyenlerin hegemonik erkeklik kavramını, aldıkları eğitimle beraber nasıl yeniden inşa ettiklerini ve oğullarına nasıl aktardıklarını analiz etmeyi amaçlamaktadır. Bu amaç doğrultusunda araştırma feminist bakış açısıyla hegemonik erkeklik, patriyarka ve sosyal inşa kavramları etrafında tasarlanmıştır. Nitel yaklaşımla incelenen çalışma kapsamında, Ege Üniversitesi'nde görev yapan 15 erkek akademisyenle yarı-yapılandırılmış görüşmeler yapılmıştır. Araştırma, eğitim seviyesinin artmasıyla erkek akademisyenlerin, toplumsal geçiş aşamalarını oğullarına ne derece aktardıkları ve babalıkları üzerinde betimsel analiz yapmayı hedeflemektedir.
Osmanlı'dan günümüze gelenekselleşen kapıkulu ilişkisinin devlet tarikat üzerindeki görünümü
Devlet-tarikat ilişkisi, Osmanlı'dan günümüze bilinen ve göz önünde olan bir gerçekliktir. Sosyolojik bağlamda toplumsal kurumlar ile kurduğu bağ, tarikatların geçmişten günümüze görünürlüğünün devamlılığını sağlamıştır. Bu durum devlet ile tarikatları siyasi, ekonomik, sosyal ve askeri zeminde simbiyotik ilişki içerisinde bulunmasına neden olmuş, böylelikle karşılıklı nemalanma ilişkisi gelenekselleşerek günümüze kadar etkinliğini sürdürmüştür. Osmanlı, kuruluşundan itibaren simbiyotik ilişki içerisinde olduğu tarikatların, Cumhuriyet'in kuruluşu ile nemalanma biçimi değişiklik gösterse de devam etmiştir. Bu noktada karşımıza etkin bir görüntü sergileyen Bektaşi ve Nakşibendi tarikatları çıkmaktadır. Çalışma boyunca da belirtilen iki tarikat ekseninde devlet-tarikat ilişkisi ele alınmış, bu simbiyotik nemalanma biçiminin gelenekselleşerek kapıkulu ilişkisine dönüşme süreci sosyolojik olarak analiz edilmiştir.
Prekaryalaşmış kadınların çalışma halleri: Mersin Sebze ve Meyve Hali'nde çalışan kadınlar üzerine bir araştırma
Toplumsal alanda çalışıyor olabilmek, bireysel olarak var olabilme ve yaşam garantisini elde etmeyi sağlayan önemli bir unsurdur. Çalışan bireyin çalışma şekli, çalışma sahasında ve toplumsal sahada kim ve ne olduğu içinde bulunduğu koşulların nasıl olduğunu da ortaya koymaktadır. Esnek ve güvencesiz çalışma koşullarında yaşanan korku, endişe, gelecek kaygısı ve toplumsal cinsiyetçi tutumlar prekaryalaşmış kesimin varlığını açığa çıkarmaktadır. Bu çalışma prekaryalaşmış bir kesim olarak nitelenenkadın çalışanların çalışma koşullarını ve prekaryalaşma deneyimlerini kapsamaktadır. Bu araştırmada nitel araştırma yöntemi, derinlemesine görüşme tekniği kullanılmıştır. Mersin/Akdeniz Sebze ve Meyve Hali sevkiyat bölümünde çalışan 23 kadın çalışana açık uçlu sorular sorulmuş, elde edilen veriler bağlamında içinde bulundukları güvencesiz, sigortasız çalışma koşulları ve maruz kaldıkları toplumsal cinsiyetçi tutumlara açıklık getirilmiştir.
Toplumsal değişme sürecinde siyasal partilerin dönüşümü: CHP örneği
II. Dünya savaşı sonrasında dünya çok hızlı bir değişim ve dönüşüm dönemine girmiştir. Bu değişimlerin ve ortaya çıkan dönüşümlerin ana kaynağı olarak teknolojik gelişmeler gösterilmektedir. İletişim, ulaşım ve özellikle bilişim teknolojilerinde yaşanan gelişmeler bir yandan üretim teknolojilerini ve üretim biçimini değiştirmekte bir yandan da sermayenin, üretimin, kültürün, bilginin küreselleşmesine neden olmaktadır. Yaşanan bu değişim süreci ülkelerin toplumsal, kültürel ve siyasal yapı ve kurumlarını da etkilemektedir. Etkilenen siyasal kurumların başında siyaset kurumu ve siyasal partiler gelmektedir. Bu süreçte siyasal partilerin ideolojik konumlanmaları, liderlik yapıları ,üye yapısı, seçmen tabanı ve baskı gruplarıyla ilişkilerinde değişimler ortaya çıkmıştır. Dünyada yaşanan değişim süreci Türkiye'yi ve Türkiye'deki toplumsal, kültürel, siyasal kurum ve kuruluşları da etkilemiştir. Siyasal kurumların başında ise Türkiye'nin siyasal partileri ve uzun bir tarihsel geçmişe sahip olan Cumhuriyet Halk Partisi(CHP) gelmektedir. CHP bu değişim sürecinden nasıl etkilenmektedir? CHP'de lider ve lider kadroları, üye yapısı, seçmen tabanı ve baskı gruplarıyla ilişkiler nasıl şekillenmektedir? CHP'de, Batı Avrupa'daki sosyal demokrat kitle partilerinin yaşadığı ideolojik yumuşama yaşanmakta mıdır? CHP, "toplayıcı parti" ye dönüşmekte midir? Bu tez çalışmasında bu soruların yanıtı aranmıştır. Araştırmanın verileri konuyla ilgili literatür ve 26 CHP elit siyasetçiyle yapılan mülakatlardan elde edilmiştir. Mülakatlardan elde edilen verilerden bulgulara ulaşılması içerik analizi ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın bulgularına göre, gerek global düzeyde gerekse Türkiye bağlamında ortaya çıkan toplumsal değişim sürecinden CHP de etkilenmektedir ve değişmektedir. Özellikle 2010 sonrasında CHP politika ve söylemlerine bakıldığında CHP'deki değişimin; ideolojik yumuşama, üyenin rolünün azalması, lider ve genel merkezin güçlenmesi, seçmen tabanını ve baskı grupları ile ilişkilerini genişletme çabası olarak ortaya çıktığı görülmektedir. CHP'deki bu değişimler CHP'nin "toplayıcı parti" olma yönünde ilerlediğini göstermektedir.
Türkiye'de bir biyopolitika alanı olarak HIV'e bakmak
İnsan bedeni bireysel olduğu kadar toplumsaldır ve bu toplumsallık bedenin iktidar ilişkilerinden, kültürel üretimlerden ve söylemlerden bağımsız olmadığını gösterebilmektedir. Bununla birlikte bedenin toplumsal veya iktidar ilişkileri bağlamında nasıl denetlendiğini, terbiye edildiğini, nasıl münasip veya makbul hale getirilmeye çalışıldığını sorgulamak, irdelemek, araştırmak önemlidir. Toplum içindeki iktidar ilişkileri bağlamında hareket etmek zorunda bırakılan özneler, biyoiktidar yolu ile de bedenleri üzerinden bir beden kıskacına girebilmektedirler. Bu biyoiktidar kıskacı ve iktidar ilişkileri bağlamında toplum içinde gücü elinde bulunduran yani çoğunluk diye de belirtebileceğimiz sosyal grup(lar) oluşabilmektedir. Gücü elinde bulunduran sosyal grubun üyesi olan özneler dışında kalan sosyal grup veya özneler çoğunluk diye de belirtebildiğimiz yani gücü elinde bulunduran grup/özneler tarafından ötekileştirmeye, damgalanmaya veya hak mahrumiyetine maruz bırakılabilmektedirler. Bunun için güç sahibi özneler veya sosyal grup dışında kalmaları yeterli olabilmektedir. Bu araştırmanın amacı da tam da bu noktada çoğunluğu kapsayan "sağlıklı beden" tanımlamasından ayrılıp bir "sağlık sorunu" yaşayan HIV tanısı almış özneleri içermektedir. Tanı almış öznelerin toplum içindeki iktidar ilişkileri ve bunun yanında biyoiktidar aracılığıyla kıskaca alınmış, örselenmiş, ötekileştirip damgalanmış bedenlerini konu edinen bu araştırma yine öznelerin kendi söylemleri üzerinden etnometodolojik araştırma tekniği ile yapılmıştır. Sayısal verilerin ve sahada yapılan araştırmanın sosyolojik yorumlanmasını içeren bu araştırma sonucunda sosyolojik anlamda göz ardı edilen HIV tanısı almış öznelerin gündelik yaşam pratikleri, kendilerini toplum içinde konumlandırma biçimleri ve bedenlerine karşı bakış açıları gün ışığına çıkmıştır. Toplam 25 kişi ile yapılan görüşmeler ve bu görüşmeler doğrultusunda yapılan teorik okumaları kapsayan bu tez ile beraber tanı almanın damgalanma ile bağı ve HIV/AIDS'e yönelik sarılmadan, aynı ürünleri kullanmaktan, öpüşmekten gibi doğru bilinen ama aslında yanlış olan bilgiler açığa çıkmıştır.
Suriyeli tarım işçilerine yönelik yerli halkın deneyimleri üzerine bir inceleme: Erdemli örneği
Bu araştırmada Mersin'in Erdemli ilçesinde Suriyeli tarım işçisi çalıştıran tarım işletmesi sahiplerinin Suriyeli işçilere yönelik tutumları araştırılmıştır. Araştırma kapsamında sekiz erkek, dört kadın olmak üzere 12 katılımcıyla görüşme yapılmıştır. Araştırma bulguları teorik olarak kültürel ırkçılık kavramıyla desteklenmeye çalışılmıştır. Araştırmanın sonuçlarına göre araştırmaya katılan tarım işletmesi sahipleri; yerli işçi bulamadıkları zaman Suriyeli işçiye yöneldiklerini, genel olarak yerli ve Suriyeli işçiye aynı ücreti ödediklerini, yerli ve Suriyeli işçilerin sigortasız çalıştırıldığını, tarım işletmecileri ve Suriyeliler arasında bugün dil probleminin yaşanmadığını ve tarım işletmecileri Suriyeli işçilerden tarım işlerini düzgün yapmaları beklentilerini ifade ederken, buradaki veriler ekonomik temelli ve çalışma hayatını kapsayan sonuçlar olmuştur. Tarım işletmecilerinin Suriyeli işçilerden diğer beklentileri ise ahlaki, kültürel normlara uymaları gerektiği şeklinde olmuş ve bu veriler kültürel söylemler nedeniyle kültürel ırkçılık kavramıyla açıklanmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Tarım İşletmecileri, Yerli Tarım İşçileri, Suriyeli Tarım İşçileri, Tutumlar, Kültürel Irkçılık.
Etnisite, din ve kimlik inşası üzerine sosyolojik bir araştırma: Arap Alevileri
Arap Aleviler Türkiye, Suriye Lübnan'ı kapsayan bölgede yoğun olarak yaşayan etno-dinsel bir topluluktur. Gelenek ve inançlarını korumak açısında gizliliğe ve kapalılığa dayalı bir yapı tesis etmişlerdir. Türkiye'nin çok kültürlü yapısı içerisinde bu bölgede yüzyıllardır yaşayan Arap Aleviler toplumun asli unsurlarından biridir. Modernizmin inşa ettiği ulus devlet modelinin homojen bir toplum yaratma anlayışı özellikle 1980 sonrasında Batı'da kimlik siyaseti olarak adlandırılan yeni bir sürecin başlamasına neden olmuştur. Türkiye açısından da bu yıllar farklı toplumsal kesimlerin kimlik temelli tartışmalar içerisinde olduğu görülmektedir. Bu çalışmada kimlik, gündelik yaşamda "biz ve onlar" arası ayrımlar açısından ele alınıp, hem doğumla dahil olduğumuz çevreye ait nitelikler hem de toplumsal yaşamdaki karşılaşmaların etkisi ile açıklanmaya çalışılmıştır. Nitel araştırma tekniklerinin kullanıldığı bu araştırmada Hatay, Adana ve Mersin illerinden toplamda 45 kişi ile derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Elde edilen bulguların yorumlanması ise Betimsel Analiz yaklaşımı ile yapılmıştır. Araştırma bulgularına göre Arap Aleviliği kimlik inşasında grubun kendine içerden bakışı ve diğer toplumsal kesim ile gündelik ilişkiler belirleyici olmaktadır. Din ve inanç konusunda eleştirel yaklaşımlar olmakla birlikte din bugün hala önemini korumaktadır. Ayrıca bugün sırf Arap Alevi olmaktan kaynaklı çeşitli ömyargılı tutum ve davranışlara maruz kalmaktadırlar. Ayrıca yaşadıkları toplumda kendilerini azınlık ya da öteki olarak gören Arap Aleviler kendilerini bu ülkenin eşit yurttaşı olarak görmemektedirler. Kendi içlerinde farklılaşan Arap Aleviler, kimliklerini koruma ve aktarma konusuna büyük önem vermekte ve çeşitli düzeylerde de olsa içe dönük olma/içe kapanma eğilimi göstermektedirler.
Eğitim ve yoksulluk sarmalında yükseköğretim mezunu gençler üzerine bir alan çalışması
Eğitim toplumları belirlenen amaçlara yönlendiren, kişinin tutum, bilgi ve beceri düzeyini geliştirmeyi hedefleyen süreçler bütünüdür. Çocuk ve gençlerin eğitime erişimi ve erişim sonrası süreci devam ettirebilmesi önemlidir. Ülkelerin gelişmişlik düzeyi, eğitim politikaları, coğrafi yapısı, cinsiyetler arası eşitlik/eşitsizlik ilkeleri gibi faktörler öğrencilerin öğrenme, başarı, adaptasyonu üzerinde etkilidir. Daha da mikro ölçekte ailelerin sosyoekonomik statüsü, yaşadığı mahalle, semt, ilçesi veya ili bu eğitim sürecinde etkili olup, bulunduğu bölgede eğitime erişimi, eğitimin niteliği, eğitim kurumlarının yapısı gibi etkenler de eğitimde belirleyicidir. Bu çalışmada yükseköğretim eğitimleri sonrası eğitim süresince aldıkları uzmanlık alanları dışında çalışan gençlerin yoksulluk durumları ele alınmıştır. Çalışmanın amacı: Yükseköğretim mezunu gençlerin uzmanlık alanları dışında çalıştıkları alanlara giden süreci eğitim eşitsizlikleri, kültürel sermaye, meritokrasi, toplumsal hareketlilik bağlamında anlamaya çalışmaktır. Yöntem: Yükseköğretim eğitimleri üzerinden 2 yıl geçmiş ve Adana Merkez ilçelerinde (Seyhan, Çukurova, Sarıçam, Ceyhan, Yüreğir) ikamet eden. Mezun oldukları bölümler dışında daha çok emek gücüne dayanan ve niteliksel olarak yoksun olan işlerde çalışan 15-29 yaş aralığında yükseköğretim mezunu gençler ile yarı yapılandırılmış görüşme formu aracılığıyla veriler toplanmıştır. Sonuç ve Öneriler: Ailelerin eğitimde geçirdikleri süre, eğitime yabancılaşma durumları, gençlerin eğitim öncesi ve eğitim sonrası aşamalarında belirleyici bir rolü bulunmaktadır. Gençlerin hanelerinden aldıkları yoksulluğu eğitimlerinin diğer aşamalarında olduğu gibi (ilkokul, ortaokul, lise) yükseköğretim sürecine dahil olmalarına rağmen yeniden üretme riski ile karşı karşıyadırlar. Çocuk yaşlardan itibaren yoksullukları ile baş etme, ailelerine yük olmama, eğitimin materyallerini karşılama gibi nedenlerden dolayı iş piyasasına dahil olmuşlardır. Eğitim sonrası işsiz kalma durumu gençlerin dışında birçok farklı yapısal problemlerin ürünü olmaktadır. Yoksulluğun kronikleşmesi ile mücadelede dezavantajlı/kırılgan gruplar olarak gençlerin eğitimin farklı aşamalarında desteklenmesi yoksulluk döngüsünden çıkabilmelerine olanak tanıyacaktır.
Erkeklik deneyimini göç üzerinden okumak: İstanbul örneği
Bu araştırmada, göç eden Suriyeli erkeklerin yaşadığı erkeklik krizi tartışılmıştır. Göç eden Suriyeli erkeklerin hangi toplumsal olgular etrafında bir kriz yaşadığını, göç sürecinin, ataerkil sistemin yarattığı güç dengesizliğini nasıl sekteye uğrayarak bir erkeklik krizi yarattığını ortaya koymak amaçlanmıştır. Araştırma kapsamında, İstanbul'un Ümraniye, Fatih ve Sultanbeyli ilçelerinde bulunan 13 Suriyeli erkekle derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Araştırma kapsamında katılımcıların görüşleri analiz edilerek, araştırma bulguları Erkeklik Yükleri, Devreden Erkeklik ve Krizle Baş Etme Stratejileri olarak üç kategoriye ayrılmıştır. Yaşanan göç sürecinin ardından, Suriyeli erkeklerin kültürel kodlarını koruma eğiliminde oldukları ve erkeklik inançları perspektiflerinde önemli bir değişiklik yaşanmadığı gözlemlenmiştir. Araştırma kapsamında göç süreciyle birlikte erkeklik krizinin incelendiği alanlar iş-işsizlik, ev içi roller, babalık, otorite, erkeklik inançlarının devri gibi alt başlıklardan oluşmaktadır. Göç eden Suriyeli erkeklerin, erkeklik krizi bağlamında birçok alanda bunalım yaşamadıkları aksine tüm geleneksel rollerini devam ettirdikleri ortaya çıkmıştır. Suriyeli erkeklerin göç süreciyle beraber erkeklik krizi yaşamadığını tespit edilerek bu krizden kaçma stratejileri de incelenmiştir.
Aliya İzzetbegoviç'in düşüncesinde İslam ve medeniyet tasavvuru
Bu araştırmada Aliya İzzetbegoviç'in medeniyet tasavvuru konu edinilmiştir. İzzetbegoviç'in bir medeniyet tasavvuru geliştirdiği iddiasından hareket eden bu çalışma, toplumlar arası ilişki perspektifinden hareketle İzzetbegoviç'in niçin bir medeniyet tasavvuru geliştirme çabası içinde olduğunu izah etmiştir. Bu bağlamda Bosna'nın ve Bosnalı Müslümanların tarihsel olarak bir kimlik mücadelesi içinde olduğu saptanmış ve bu hususta İzzetbegoviç'in medeniyet tasavvurunun ardındaki toplumsal dinamikler ve değişkenler ortaya konmuştur. Bu da araştırma kapsamı neticesinde ortaya konan ana problem ve alt sorular neticesinde elde edilen verilerin belli kavramsal temalar neticesinde tasniflenmesiyle ve bunların da birbirleriyle ilişkilendirilmesi sonucunda elde edilmiştir. Sonuç olarak Bogomilliğin, Bosna'daki İslamlaşma sürecinin, Bosna'nın maruz kaldığı toplumlar arası ilişkinin ve bu süreçteki Osmanlı İmparatorluğu'nun ve Avusturya Macaristan İmparatorluğu'nun Bosna Hersek üzerindeki etkisinin ve keza bunlarla ilintili olarak Bosnalı Müslümanların milliyetçiliği, muhalif yapılanmaları ve son olarak İzzetbegoviç'in İslami yenilenmeden, iki kutuplu birlik olarak İslam'dan ne anladığı ve post-Yugoslavya sürecinde düşünsel ve eylemsel açıdan nasıl bir duruş sergilediği gibi unsurlar onun medeniyet tasavvurunu inşa eden en temel bileşenler olarak ortaya konmuştur.
İnşaat sektörü alanında müteahhitliğin sermaye dinamikleri üzerine bir araştırma: Bursa ili örneği
Bu çalışma, inşaat sektörünün başat aktörleri arasında bulunan inşaat müteahhitleri ve onların sermaye dinamikleri üzerine bir incelemeye ve keşfe dayanmaktadır. Bursa'ya bağlı merkez ilçelerde yapılan bu çalışmada temel amaç; inşaat müteahhidi aktörlerin, mesleki konumlarına erişirken nasıl bir iş temelinden geldikleri, mesleği sağlama yolları, örgütlenme yapıları ve kurumsal ilişkileri ile elde etmiş oldukları sermayelerin bileşimi ve hacmine ulaşarak aktörlerin sermaye dinamiklerini ortaya çıkarmaktır. Çalışmada, Bourdieu'nun 'alan', 'sermaye' 'oyun' ve 'habitus' kavramlarını kullanan Bourdieu'nun sosyolojik perspektifinden hareket edilmiştir. Bununla birlikte belirtilmelidir ki çalışmada kullanılan, 'yüklenici' anlamındaki müteahhit kavramı, bu çalışma içerisinde sadece inşaat sektöründeki inşaat müteahhitliği özelinde kullanılmıştır. 2024 yılının Mayıs ve Haziran ayı boyunca süren, nitel araştırma yöntemi ile gerçekleştirilen bu çalışmada, durum deseni modelinden yararlanılarak müteahhitlerin sermaye dinamikleri değerlendirilmiştir. Yapılan çalışmanın çalışma grubu, Bursa'daki inşaat müteahhitlerini ifade ederken toplam 13 katılımcıdan oluşmaktadır. Çalışmada mülakat tekniğine başvurularak yarı yapılandırılmış görüşme formu, gözlem tekniği ve tarama metodundan yararlanılmıştır. Elde edilen veriler betimsel analiz yöntemi ile değerlendirilerek bulgular ortaya çıkarılmıştır. Yapılan alan araştırması sonucunda, müteahhitliğin meslek yasası eksikliğinden dolayı katılımcıların bir kısmı tarafından müteahhitliğin bir meslek olarak kabul edilmediği görülmüştür. Aile mirası, çevre etkisi ve özel tercih ile gerçekleştirilen müteahhitlik mesleğinde, sermaye çeşitlerinin her birinin önemli bir etki sunduğu görülmekle birlikte sektör içerisindeki en önemli sermayelerin ise ekonomik, sosyal ve siyasal sermaye olduğu sonucuna varılmıştır. Müteahhit bireylerin, yeni kaynaklara bu üç sermaye ışığında sorunsuz ulaştığı ve onları çeşitlendirme hususunda kolaylık sağladığı elde edilen bulgular ile sonuçlanmıştır.
Okul öncesi eğitimde aile uyumunun çocukların okul performansına etkisi
Bu araştırma Niğde ili merkezinde bulunan anaokullarında yapılmak üzere, ebeveynlerin aile içerisindeki uyumlarının, çocuğun okuldaki başarı ve performansına etkisinin incelenmesi amacı ile yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini 2024-2025 eğitim öğretim yılı bahar döneminde Niğde ili merkezinde bulunan Milli Eğitim Bakanlığına bağlı resmi ve özel anaokullarına devam eden 36-60 ay yaş grubundan oluşan 193 öğrenci adına 24 öğretmene ve 193 ebeveyne uygulanmıştır. Araştırmaya ilişkin verilerin toplanabilmesi amacıyla; anne-babalara yönelik bilgileri içeren "Kişisel Bilgi Formu", anne-babaların aile içindeki uyumlarını ölçmek amacıyla "Yenilenmiş Çift Uyum Ölçeği" çocukların sosyal uyum becerilerini ölçmek ve okul içerisindeki başarısını ölçmek amacıyla "Anaokulu ve Anasınıfı Davranış Ölçeği" kullanılmıştır. Verilerin analizinde SPSS paket programı kullanılmıştır. Bilgisayar ortamında SPSS paket programı ile çözümlenen verileri frekans ve yüzde değerleri hesaplanmıştır. Verilerin bir faktöre göre farklılaşması üzerine yapılacak istatistik için önce verilerin normal dağılım gösterip göstermediklerine bakılmıştır. Çocuğun başarısını belirleyen "Anaokulu ve Anasınıfı Davranış Ölçeği" ile çocuğun ailesinin uyumunu belirleyen "Yenilenmiş Çift Uyumu Ölçeği" nin karşılaştırılmalı analizini yapmak üzere yapısal eşitlik modeli analizi gerçekleştirilmiştir. Aile çift uyumu, bir çiftin birbirleriyle olan ilişkilerindeki doyum, uzlaşma ve görüş birliği düzeyini ifade eder. Araştırma sonucunda, aile uyumu ile çocuğun okul içerisindeki başarısı arasında anlamlı ilişki olduğu tespit edilmiştir. Evlilik ve aile dinamikleri çocukların gelişimi üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Ebeveynlerin birbirleriyle olan uyumları ve çocuklarıyla olan ilişkileri, çocukların psikolojik ve fiziksel gelişimini doğrudan etkiler. Evlilikteki uyum ve uyumsuzluklar çocukların sosyal becerilerinden duygusal durumlarına, okul içerisindeki başarılarına kadar pek çok alanı etkilediği tespit edilmiştir. Duygusal uyuma sahip ebeveynlerin çocuklarının okul içerisindeki sosyal iş birliği becerileri, sosyal bağımsızlık ve sosyal kabul becerileri, sosyal etkileşim becerileri ve dışa yönelimleri yüksek düzeydeyken içe yönelimleri, antisosyal davranışları, ben merkezci yapıları düşük olduğu belirlenmiştir.
Bourdieu sosyolojisinde eğitimin yeri: Betimsel bir analiz
Sosyologlar toplumsal dünyayı farklı paradigmalardan okurlar ve bu farklı okumalar içinde eğitim sosyolojisinin yeri oldukça geniş bir alan kaplamaktadır. Yapısalcılıktan Sembolik Etkileşimciliğe, Durkheim'den Marx'a kadar farklı görüşlere sahip isimlerin kuramları içinde eğitimle ilgili değerlendirmeleri mevcuttur. Bu durum eğitim sosyolojisinin toplumsal ilişkilerin yeniden düzenlenmesi ve inşa edilmesindeki önemiyle yakından ilgilidir. Eğitim sosyolojisi içinde eğitim olgusu yeniden üretim aracı ve toplumsallaşmada etkili bir faktör olarak ele alınmaktadır. Eğitim olgusu farklı kuramlarda değişik yönleriyle ele alınsa da herkesin ortak fikre sahip olduğu nokta, eğitimin toplumsal bir araç olarak kabul görmesidir. Pierre Bourdieu toplumsal ilişkilerin üretiminde kültürel faktörlerin üzerinde durmaktadır. Bourdieu eğitim olgusunu bu perspektiften analiz eder. Bu çalışmada Bourdieu'nun bu kapsamdaki çalışmaları analiz edilmeye ve eğitim olgusu ile ilgili görüşleri bütüncül bir yaklaşımla ele alınmaya çalışılmıştır. Genel olarak bu çalışmanın amacı söz konusu literatüre katkıda bulunmaktır. Bu çalışmada ayrıca Bourdieu'nun fikirlerinden hareketle eğitim olgusunun eleştirel bir analizi amaçlanmaktadır.
Sembolik etkileşimci kuram çerçevesinde değişim programlarının değerlendirilmesi; Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi giden öğrencileri örneği
Erasmus Değişim Programı Avrupa Birliği Eğitim ve Kültür Programları kapsamında "Ortak bir Avrupa Kimliği" oluşturmak gayesi ile başlatılmış bir eğitim değişim programıdır. Avrupa coğrafyasındaki ülkeler uyumlu ancak rakiplerinden daha üstün bir yükseköğretim sistemi oluşturulması hedefi ile 9 Haziran 1999'da Bologna (Bolonya) Bildirisi yayınlamıştır ve Bologna olarak adlandırılan yeni bir süreç başlatılmıştır. Bu sürece, 2004 yılında dahil olan Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi de şimdiye kadar yaklaşık 2000 öğrencisine yeni ufuklar açmayı başarmıştır. Günümüzde öğrenciler, Avrupa vatandaşlığı kimliği kazanma ve çeşitli yaşamları ve eğitim sistemlerini keşfetme arzusu doğrultusunda uluslararası programlara katılmakta, bu süreçte kültürel ve dilsel gelişim elde etmektedirler. Ancak, bu programların dil ve kültür üzerindeki katkılarının yanı sıra, bireylerin yeni kimlikler edinmeleri gibi gözden kaçan bir etkisi de bulunmaktadır. Uluslararası programlara katılım, öğrencilerin yeni sosyal ortamlara uyum sağlama sürecinde toplumsal kabul görebilmek amacıyla bazı davranışsal değişiklikler yapmalarını veya yeni kimlikler benimsemelerini gerektirebilir. Toplumsal etkileşim sırasında kullanılan dil ve kültürel paylaşımın bireyler üzerindeki etkileri ve bu süreçte yaşanan kimlik sorunsallığı, Erasmus programları bağlamında yeterince incelenmemiş veya kurumsal etkilere değinememiştir. Bu bağlamda, söz konusu fenomenin toplumsal sosyoloji açısından ele alınması, mevcut literatüre önemli katkılar sağlayacak niteliktedir. Araştırmamızın amacı, Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi'nde Erasmus programlarından yararlanan öğrenciler evreninde bireylerin mikro düzeydeki iletişimlerinin ve toplumca kabul görme düzeylerini George Herbert Mead'in Sembolik Etkileşim Kuramı bağlamında Yapısal Sembolik Etkileşimcilik perspektifinden Sheldon Stryker'ın kimlik sorunsalına bakış teorisinden faydalanarak incelemektir. Uluslararasılaşma sürecinde olan bir kurumda mikro düzeyde tutulan araştırma evreninin makro düzeye evrilebilen etkileri çalışmada ayrıca tartışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Kültür, Kimlik Sorunsalı, Dil, Erasmus Programı, Sembolik Etkileşim
Gündelik yaşamda ayırıcı pratikler; grup içi-gruplar arası olarak Atatürkçülük ve Yeni Osmanlıcılık
Bu çalışmanın amacı ideolojik bir örnek olarak Yeni Osmanlıcılık ve Atatürkçülük söylemlerinin gündelik hayattaki yansımalarını sunabilmektir. Seçim, beğeni ve arzuların benimsenmesi ve dışlanmasını toplumsal olgular ve eyleyenler üzerinden ele alan Bourdieu sosyolojisiyle, günümüz Türkiyesi'ne bakabilmek ve kutuplaşmanın hakim olduğu sosyal yaşamı tarafsız bir şekilde ele alabilmektir. Bunu yaparken elde edilen bulguları, yorumlayıcı sosyal bilim (YSB) bağlamında inceleyebilmektir. Araştırma konusunda seçilen örneklem; online anket ve normal anket şeklinde gerçekleştirilerek onbeş yaş ve üstü kategorisinden, meslek ve gelir sınıflarının oldukça çeşitli olduğu, seksen kişilik birbirinden bağımsız bireyler ile gerçekleştirilmiştir (örneklem-evren). Araştırmacının yakınlığı nedeni ile katılımcılar; araştırmacının çevresinden ve online eğitim sitelerinde rastgele bireyler olmak üzere yazılı ve online anket sistemi ile seçilmiştir. Bourdieu içerik analizine paralel hazırlanmış olan anket soruları çerçevesinde, örneklem içindeki bireylerden yola çıkarak topumun seçimlerine, beğenilerine, tüketimine bu etkileşimlerle grupların oluşumuna ve grup dışı kalmalarına bütün bu süreçleri nasıl deneyimlediklerine değinilmiştir. Bireylerin kişisel özelliklerinin ve tercihlerinin (yaş, cinsiyet, ideoloji, film, müzik, kılık kıyafet, eşya, dil, din, ırk…) gündelik hayatı nasıl oluşturdukları ve inşa ettikleri, belirtilen örneklem ve evren kapsamında anket sonucuna göre grafik ve veri analizleriyle değerlendirilmiştir. Konunun çerçevesi, Yeni Osmanlıcılık ve Atatürkçülük, Türkiye'de nasıl başlayıp şuan itibari ile günümüzde nasıl devam ettiğini, gündelik yaşam alanlarında, kurum ve kuruluşlarda ne şekilde karşımıza çıktığını ve tüketildiğini bu bağlamda aslında tercih, tüketim ve beğenin sınıfsal, ekonomik, kültürel ve toplumsal bir ayrım aracı olduğunu gösterebilmektir. Metodoloji olarak yorumlayıcı sosyal bilim çizgisiyle ve çoklu metot yöntemi olan anket ve içerik analizi metodundan yararlanılmıştır. Bu metot, SPSS yardımı ile yorumlanarak zenginleştirilmiştir. Çalışmanın yöntemi Bourdieu'nun adı geçen çalışması doğrultusunda içerik analizi ve araştırmacının çevresine ek olarak online sitelerde birbirinden bağımsız bireylerden oluşması nedeni ile, olasılığa dayalı olmayan- gelişi güzel örneklem seçimi ile anket metodudur. Çalışmada, gelişigüzel olasılığa dayalı olmayan seçim yöntemi ile anket uygulanmıştır. Anketin, kırk tanesi 2019-2022 tarihlerinde devam ettirilen çalışmada yüz yüze uygulanmış, diğer kırk tanesi ise internet ortamında farklı yaş, statü ve cisiyette online sitelerde dijital form hazırlanarak uygulanmıştır. Anahtar Kelimeler: Alan, Habitus, Sermaye, Toplumsallaşma, Hegemonya, Atatürkçülük, Yeni Osmanlıcılık
Katılımcı demokrasi ve dijital yurttaşlık çerçevesinde yükseköğrenim öğrencilerinin dijitalleşmeye yönelik algısı: Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi örneği
Bu araştırma, Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Sosyal Bilimler ve Fen Bilimleri Enstitüsünde eğitim gören yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin katılımcı demokrasi ve dijital yurttaşlık çerçevesinde dijitalleşmeye yönelik algılarını araştırmak amacıyla yapılmıştır. Dijitalleşmenin toplumsal, sosyal sistemdeki karşılığı dijital çağ, dijital toplumken siyasal alandaki karşılığı, e-devlet ve e-yönetişim olmuştur. Siyasal alandaki bu dönüşüm, demokrasiye ve yurttaşlığa farklı boyutlar kazandırmış ve yurttaşın katılımını destekleyen ve teşvik eden bir siyasal alan inşa edilmiştir. Yeni siyasal alanın çıktıları ise Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi (CİMER) Modeli, e-Devlet Kapısı, Niğde Üniversitesi İstek Yönetim Sistemi (İYS) ve Beyaz Masa uygulamalarının olduğu ifade edilebilir. Bu uygulamalar, yurttaşı dijitalleşen siyasal alanda daha katılımcı ve aktif olmaya teşvik etmektedir. Aynı zamanda dijital platformda yurttaş, devlet ve beraberindeki organizmalar arasında iletişim kanalı görevi görmektedir. Bu sentez nitel araştırma yöntemlerinden fenomenolojik yöntemle analiz edilmiştir. Aynı zamanda birebir ve mail yoluyla görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Toplamda 27 öğrenciyle görüşülmüştür. Çalışma grubundaki öğrencilerden elde edilen bulgulara göre, dijitalleşmenin devleti ve kamu yönetimini dönüştürdüğü ve siyasal alanı yurttaş için daha katılımcı bir hale getirdiği düşünceleri tespit edilmiştir. Dijitalleşmenin demokrasi modelinin katılımcı demokrasi olduğu, yurttaşlığın ise dijital yurttaş olarak var olmaya başladığı düşüncesini destekleyen katılımcılar, dijitalleşme sayesinde demokrasiye ve yönetime katılabildiklerini desteklemektedirler. Aynı zamanda dijital iletişim kanallarının yurttaş ve devlet arasındaki iletişimi sağladığını, demokrasiye ve yönetime katılım için bir kanal olduğunu belirtmektedirler. Fakat bu katılımın gerçekleşmesi için birtakım belirleyicilerin olduğuna ulaşılmıştır. Niğde Üniversitesi Sosyal Bilimler ve Fen Bilimlerindeki yüksek lisans ve doktora öğrencileri arasında araştırmanın problemine ilişkin birtakım farklılıklar da ortaya çıkmıştır. Bu farklılıklar, dijitalleşmeyle dönüşen demokrasinin yurttaşı siyasal alanda nasıl konumlandırdığı ve demokrasiye katılımı sağlayıp sağlamadığı yönündedir. Elde edilen bulgular tezimizde ayrıntılı olarak incelenmiştir.
'Gönül Dağı' dizisinde taşra temsilinin ve tutunma biçimlerinin göstergebilimsel analizi
Bu tez, Gönül Dağı dizisindeki taşra temsillerini sosyolojik ve kültürel açılardan incelemektedir. Araştırmanın amacı, dizide yer alan taşra yaşamının gerçek taşra koşullarıyla ne ölçüde örtüştüğünü veya ondan ne kadar uzaklaştığını anlamaktır. Göstergebilimsel analiz yöntemiyle, dizideki karakterlerin taşra yaşamına uyum süreçleri ele alınarak, bu süreçlerin toplumsal, ekonomik ve kültürel faktörlerle olan ilişkileri incelenmiştir. Çalışmada, dizinin taşrayı sadece bir kaçış alanı değil, toplumsal bağların güçlü olduğu bir yer olarak yeniden tanımladığı bulunmuştur. Bu araştırma, televizyon dizilerinin toplumsal gerçeklikleri nasıl yansıttığını ve izleyicilere hangi temsiller aracılığıyla mesajlar sunduğunu anlamaya yönelik önemli bir katkı sunmaktadır.
Erzurum'da çiftçilerin toplumsal sorunları üzerine bir durum çalışması
Bu çalışmanın amacı, Erzurum'da çiftçilerin toplumsal sorunlarına yönelik durumu nitel bir yaklaşımla ortaya koymaktır. Bu çalışmada, araştırma deseni olarak durum çalışması kullanılmıştır. Araştırma yaklaşımında, çiftçilik alanındaki sorunlara gönderme yapan ve ulaşılabilen her türlü belge gözden geçirilmiştir. Araştırmanın uygulanmasında çiftçilerin, çiftçilik alanındaki sorunlara atfettikleri anlam kalıpları, bu kalıpları etkileyen ve belirleyen unsurlar, çiftçilerin doğal ortamında keşfedilmeye çalışılmıştır. Bu çalışmada, çalışma grubu olarak Erzurum'daki 8 ilçeden 17 çiftçiye ulaşılmıştır. Ulaşılan çiftçilerle yapılan görüşmeler, 5 Ekim 2022-12 Kasım 2022 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırma süresince çiftçilerin ifade ettikleri her şey ve bunları ifade etme tarzları titizlikle analiz edilmiştir. Araştırma sonucunda çiftçilerin yaşamında ve mesleki uğraşlarında etkili olan sorunların toplumsal boyutunun daha karmaşık ve sancılı bir yapı sergilediği görülmüştür. Çiftçilerde ekonomik durum, kültürel yapı, toplumsal değişme ve yaşam koşulları, işgücü, gelenekler, yoksunluklar, göç, teknik yeniliklere uyum, riskler, güvencesizlik, kuşak çatışması, haksız rekabet gibi temalar ön plana çıkmıştır. Bu temaların sosyolojik yansımaları yorumlanarak araştırma tamamlanmıştır.
Polisin pandemi öncesi, pandemi dönemi ve sonrasında müdahale ettiği suç içeren olayların analizi
Polis teşkilatı toplumun huzur ve güvenliğini sağlamakla sorumlu en önemli kamu hizmeti sunan devlet organlarından birisidir. Polis teşkilatı 7 gün 24 saat halkın hizmetinde çalışmaktadır. Pandemi döneminde de uzaktan çalışamayan, 7/24 çalışmaya devam eden meslek gruplarından biri olan polis teşkilatı çalışmalarını sürdürmüş, suç ve suçlularla mücadele etmiştir. Bu çalışmada polisin müdahale ettiği kriminal suçlar ve adalete sevk ettiği suçlar, pandemi öncesi dönem, pandemi dönemi ve sonrası olarak incelenmeye çalışılmıştır. Bu amaçla yapılan çalışmada çeşitli kamu kurumlarının istatistiklerinden yararlanılmıştır. Araştırma sonucunda pandemi döneminde ve öncesinde adalet bakanlığına polis tarafından sevk edilen suç ve suçluların sayısının pandemi sonrasında ciddi derecede artış gösterdiği tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Pandemi, Polis, Suç, Suçlu.
Tersine göç olgusu: Şehirden kaçan insan hikâyelerinin sosyolojik analizi
Tüketim kültürünün etkisiyle kaynakların aşırı tüketimi, doyumsuzluk ve bireyler arasındaki artan rekabetin toplum üzerinde çeşitli olumsuz etkileri söz konusudur. Bu olumsuzluklar sonucunda bazı bireyler, tüketim ve emek sömürüsüne dayalı yaşam pratiklerinden uzaklaşma eğilimini göstermektedir. Bu bağlamda Youtube platformundaki +90 kanalının şehirden kaçanlar belgeseli Türkiye genelindeki tersine göç eden bireyleri ve ailelerini ziyaret ederek doğal yaşam alanlarına geçiş süreçlerini ele alan bir belgesel serisidir. Bu çalışma, kentten köye göç olgusunu incelemeye odaklanmaktadır. İnsanlık tarihi boyunca bireyler yaşadıkları yerlerden daha iyi koşullar bulma arayışında olmuştur. Bu arayış, geçmişte büyük şehirlere göçlerle sonuçlanırken, büyük şehirlerin beraberinde getirdiği sorunlar, günümüzde birçok insanı yeniden doğaya dönüş fikrine yönlendirmiştir. Verilerin toplanmasına 15 Şubat 2021 tarihinde başlanmıştır. Araştırmada, toplanan verilerin ayrıntılı bir şekilde incelenebilmesi için nitel araştırma yöntemi tercih edilmiştir. Doküman ve içerik analizi teknikleri kullanılarak Türkiye'nin farklı coğrafi bölgelerinde tersine göç eden bireyler incelenmiştir. Elde edilen veriler ve YouTube kanalında yer alan röportajlar analiz edilerek temalar oluşturulmuştur. Araştırmada elde edilen bulgularda ise; tersine göç sürecinin yalnızca emeklilik ya da yaşlılık dönemine özgü olmadığını, bireylerin planlı ve sistemli bir şekilde kentten köye göç etme kararı aldıklarını ortaya koymaktadır. Bu süreçte, kent yaşamına özgü alışkanlıkların ne ölçüde terk edilebileceği değerlendirilmiş ve bireyleri bağımlı bir yaşam tarzından uzaklaştırarak kendi işlerini yönetebilen, üretken bireyler olmaya yönlendiren dinamikler incelenmiştir. Şehir hayatının kaos, gürültü ve trafik gibi olumsuzluklarından uzaklaşma arayışı, sade ve dingin bir yaşam arayışı bireyleri şehirlerden koparmaktadır. Ayrıca, kırsal bölgelerde ki mesafelerin kısalığı ve ulaşım kolaylığı kentten gelen bireyler için rahatlatıcı ve farklı gelmektedir. Tersine göç eden bireylerin, Youtube gibi platformlarda yalnızca içerik üretmek yerine yaşamlarının basit ve anlaşılır yönlerini paylaşarak insanlara ilham vermeyi hedefledikleri de gözlemlenmiştir. Tersine göç konusunda literatüre farklı bir perspektif kazandırmak bu çalışmanın amacıdır.
Muhafazakârlık üzerinden sosyal medyaya bakış: Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi örneği
Bu araştırma, dijitalleşmenin birey ve toplum üzerindeki etkilerini, kendini muhafazakâr olarak ifade eden ve etmeyen üniversite öğrencilerinin sosyal medya kullanımı üzerinden incelemektedir. Araştırmada, sosyal medyanın yalnızca bir iletişim aracı olmanın ötesine geçerek kimlik inşası, değer aktarımı ve mahremiyet anlayışının şekillenmesinde nasıl bir rol üstlenebildiği incelenmiştir. Hem geleneksel değerlere sahip hem de dijitalleşmenin yoğun olarak yaşandığı düşünülen toplumlarda, sosyal medya kullanımının özellikle kendini muhafazakâr olarak ifade eden bireyler açısından hangi durumlarda çelişkili bir alan oluşturabildiği anlaşılmaya çalışılmıştır. Araştırmanın amacı, sosyal medyanın kimlik inşası, mahremiyet algısı ve toplumsal değerlerle ilişkisini değerlendirmektir. Araştırma, nitel araştırma yöntemi ve yapılandırılmış görüşme tekniği kullanılmıştır. Amaçlı örneklem şeklinde belirlenmiş ve Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi'nde öğrenim gören, cinsiyet açısından eşit dağılıma sahip 20 öğrenciden oluşmaktadır. Veriler MAXQDA ile analiz edilerek altı ana tema ve yirmiden fazla alt tema oluşturulmuştur. Bulgular, katılımcıların sosyal medya kullanımında görünürlük, mahremiyet, değer çatışmaları ve sosyal medya fenomenlerine bakış konularında farklı stratejiler benimsediğini ortaya koymuştur. Tezin bulguları, kendini muhafazakâr olarak ifade eden bireylerin sosyal medya kullanımında görünürlük, mahremiyet ve değer çatışmaları arasında denge kurma çabası içinde olduklarını göstermektedir. Ayrıca sosyal medya fenomenleri ile kurulan ilişkiler, muhafazakârlığın popüler kültürle olan etkileşimini ortaya koymaktadır. Bu araştırma, sosyal medya ile kültürel kimlik arasındaki ilişkiyi anlamaya yönelik özgün bir katkı sunmayı hedeflemektedir. Tek üniversitede yürütülmesi nedeniyle sonuçlar genellenemez niteliktedir; ancak araştırma, sosyal medya ve kültürel kimlik etkileşimine dair literatüre özgün bir katkı sunmaktadır.
Afganistan'da ulus devletleşme, kimlik ve aidiyet
Bu çalışmanın temel amacı; mevcut toplumsal anominin temelleri ve Afganistan‟ın ulusal kimlik krizi, bir ulus-devletleşme süreci olarak Afganistan‟ın siyasi, ekonomik, kültürel, sosyal ve eğitimsel sorununun neden-sonuç ilişkisi bağlamında incelemektedir. Bu çalışmada Afganistan‟ın kurumsallaşamamasının nedeni savaş ve dış müdahaleden ayrı milletleşememesinde aranmıştır. Bu çalışmada, araştırma konusu uygunluğuna göre arşivin taranması; kitaplar, tezler, makaleler, raporlar, sosyolojik gözlem ve akademik belgeler incelenmek üzere hazırlanmıştır. Afganistan‟da uzun yıllardan beri süregelen ulus-devlet projesinin etnik çatışmaların tetikleyicisi olduğu analiz edilmeye çalışılmıştır. Ulus-devlet merkeziyetçi ideolojisinin uygulanmasına da dikkat çekilmiştir. Afganistan‟ın ulusal kimliğinin oluşmasının önündeki engellerden birinin çok kültürlülük ve dilsel farklılıkların olduğu görülmüştür. Konunun hassasiyeti nedeniyle çok az araştırma yapılmış ve araştırma sadece etnik çatışmaların siyasi boyutuna odaklanmıştır. Bu çalışmada, Afganistan‟ın tarihsel süreçte modernleşme çabası anlatılmaktadır. Modernleşme hareketi ile başlayan ulus-devletleşme sürecinde, ulus kimliğin oluşumu ve Afgan kimliğine aidiyet duygusu; siyasi, sosyo-kültürel boyutları ortaya konulmaya çalışılmıştır. Afganistan‟ın konjonktürel tarihi, batılılaşma, komünizm, İslami hareketler ve demokrasi sürecindeki dönüşümün bireysel ve toplumsal etkileri değerlendirilmiştir. Etnik ve kabilecilik bakış açısına sahip olan liderlerin toplumun değil devletin gücünü kullanarak kendi çıkarlarının peşinde oldukları açıklanmaya çalışılmıştır. Modern ulus-devletin millileştirilmesi, Afganların kimlik aidiyet algısı bilimsel tartışmalara yeni yol haritası açacağı ve çıkış noktası olarak radikalizm, milliyetçilik ve etnik kimlik çatışmasının görünmeyen tarafı açıklanmaya çalışılmıştır. Bu çalışma Afganistan‟da devam eden etniksel ve mezhepsel savaşın siyasi, sosyal ve kültürel bileşenleri hakkında yürütülen sosyolojik bir analizi içeren özgün bir çalışmadır. Anahtar Kelimler: Afganistan, Modernleşme, Ulus Devlet, Kimlik, Aidiyet
Yerel yöneticiler ve sosyal girişimcilik: Konya belediyeleri örneği
Toplumsal sorunların giderek arttığı günümüzde sosyal girişimcilik kurtarıcı bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle sosyal girişimciliğin toplumsal refah seviyesinin yükselmesinde bir etkiye sahip olduğu kabulü olguyu yerel yöneticilerin gündemine taşımıştır. Bu noktada yerel kalkınmayla ilgilenen yöneticiler sosyal girişimci proje/uygulamalarla şehirde sosyal girişimcilik kültürünü inşa edici konumdadır. Bu araştırma Konya iline bağlı Büyükşehir, Meram, Selçuklu ve Karatay Belediyesi'nde görevli yerel yöneticilerin sosyal girişimciliğe bakış açısını konu edinmektedir. Bu yöneticilerin sosyal girişimciliğin toplumsal hayata etkisini nasıl değerlendirdikleri, buna yönelik bir çalışmalarının olup olmadığı ve bunların sosyal çıktılarının neler olduğu araştırmanın temel sorularıdır. Ayrıca genellikle literatürde sosyal girişimcilik üzerine salt iktisadi çerçevede sunulan çalışmaların aksine olgunun özne/yapı, sosyal sermaye, toplumsal tip, toplumsal değişim temalarında ele alınmasıyla olgunun göz ardı edilen sosyolojik yönüne ışık tutulması amaçlanmıştır. Nitel metodolojiden yararlanılarak 5 Mayıs-10 Ağustos 2022 tarihleri arasında yarı yapılandırılmış görüşme formları üzerinden gerçekleştirilen derinlemesine görüşmelerden elde edilen veriler analize tabi tutulmuştur. Buna göre, yöneticiler sosyal girişimciliğin toplumda bir sosyal değer ürettiği fikrini kabul etmekte ve sosyal değişimlere yol açtığını düşünmektedir. Bu sebeple katılımcılar belediyelerin bu alanda sorumluluk almaları gerektiğini belirtmişlerdir. Aynı zamanda yöneticilerin sosyal fayda yaratma amacıyla sosyal girişim projeleri ürettikleri ve toplumsal parametrelere göre sosyal girişimci proje ve uygulamaların farklılaştığı görülmüştür.
1980 sonrası Türkiye'de toplumsal değişme ve Refah Partisi
1980 ve sonrası Türkiye'nin sosyolojik, siyasi, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik gelişim ve değişiminde önemli bir dönüm noktasıdır. Türkiye'nin tarihsel ve sosyolojik gerçekliğinde bu denli önemi haiz bir sürecin şüphesiz önemli toplumsal ve siyasal aktörleri, yeni kimlikleri ve siyasi partileri de olacaktır. İşte bu dönem içerisinde aktör ve siyasi partilerin en önemlilerinden biri Refah Partisi'dir. Parti, 1980'lerin ilk yıllarından 1990'lı yılların sonlarına kadar Türkiye'nin kendine özgü sosyolojik, tarihsel ve siyasal gerçekliğinde bir mihenk taşı olmuştur. Bu çalışmada Milli Görüş Hareketi'nin üçüncü siyasi partisi olan RP'nin özellikle 1990'lı yıllarda yerel ve genel seçimlerdeki başarısının altında yatan sosyolojik, siyasi, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik faktörler seçim sonuçlarına dayalı bir biçimde incelenecektir. Bu çalışma bir seçim sosyolojisi çalışmasıdır. Bu nedenle Milli Görüş Hareketi partilerinden ve RP'nin öncülü sayılan Milli Selamet Partisi'nin girdiği son seçimlerle RP'nin ardılı sayılan Fazilet Partisi'nin girdiği ilk seçim sonuçlarına da değinilmiştir. Böylece hareketin tarihsel ve sosyolojik sürekliliğinden kopmadan 1984 ile 1995 yılları arasındaki altı seçim sonucu Türkiye'nin siyasal gerçekliğinde değerlendirilecektir.
Para olgusunun benzeşen aktörü: Afyonun sosyal tarihi
Sosyal hayat, sürekli devinim sağlayan, zaman ve mekâna bağlı olarak farklılıklar gösteren bir bütündür. Birey, yapı ve çevre gibi koşulları dikkate almadan yapılacak bir değerlendirme, sosyal hayatı anlamak ve açıklamak noktasında yeterli olmaz. Geçmiş değiştirilemez olsa da geçmişe dair bilgiler güncellenebilir. Bu güncelleme tarihe sosyal boyutu esas alarak bakmakla mümkündür. Klasik tarih anlayışı sosyal hayatın gerçeklerini anlamak ve açıklamak için yeterli olmayabilir. Bu sebeple, tarih disiplinine yeni bir bakış açısı getirmek üzere ortaya çıkmış olan sosyal tarih metodundan yararlanmak gerekir. Tarihi, savaşlar, devletler ve önemli kişiler üzerinden anlamanın yeterli olmayacağını iddia eden bu metot sosyoloji bilimine derin katkılar sunmaktadır. Tarihsel süreç içerisinde belli bir zaman ve mekâna bağlı kalmayan, kronolojiye boğulmamış bu tarih anlayışı, bu çalışmanın çıkış yollarından biri olmuştur. Bir nesne üzerinden sosyal tarih okuması yapmak anlamına gelen bu çalışma, afyon bitkisinin sosyal, siyasal ve kültürel alanda ne gibi etkiler doğurduğunu keşfetmeyi amaçlamaktadır. Toplumsal hayat içerisinde derin bir yeri olan afyon, klasik tarih yazını içerisinde yeterince açıklanamayan, gözden kaçan pek çok hususun anlaşılmasına imkân tanımıştır. Afyon, Osmanlı'dan bugüne siyasal ve sosyal hayatımızdaki klasik tarih anlayışının eksik bıraktığı pek çok hususun anlaşılmasına yarayan veriler sunar. Bu çalışma, bir sosyal tarih anlatısı niteliğinde olup haşhaş bitkisi ve afyon üzerinden bir sosyal hayat fotoğrafı çekmeyi ve bu sayede sosyal tarih anlatısı içerisinde bir elde ettiği verilerle sosyolojik yazına katkı sunmaya çalışacaktır
Toplum 5.0 üzerine yeni tartışmalar: Konya akıllı şehir uygulamaları
Bu çalışma toplum üzerine yeni tartışmaların oluşmasına zemin hazırlayan endüstri 4.0 ve toplum 5. 0 kavramlarını ele almaktadır. Dördüncü Sanayi Devrimi olarak nitelendirilen endüstri 4.0, yapay zekâ, nesnelerin interneti, bulut sistemler gibi yıkıcı teknolojik gelişmeleri barındırdığı için yeni bir sanayi devrimi olarak tanımlanmaktadır. Endüstri 4.0'a paralel olarak Japonya tarafından yeni bir toplumsal devrimin yaşandığı, bilgi toplumundan "Süper Akıllı Toplum"a geçildiğini ilan etmiştir. Endüstri 4.0 ve toplum 5.0 kavramları birbirine karıştırılmakta ve konuyla ilgili sosyolojik bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma ile endüstri 4.0 ile toplum 5.0 kavramlarını tanımlamak, iki kavram arasındaki ilişkiyi kurmak ve toplumsal yansımasını belirlemek amaçlanmıştır. Bu doğrultuda iki kavramın toplumsal yansıması olarak akıllı şehirler üzerinde etkisi analiz edilmiştir. Konu hakkında genel bilgileri derlemek ve sonraki çalışmalara zemin oluşturmak için nitel araştırma yöntemlerinden keşifsel araştırma tekniği kullanılmıştır. Böylece konuya dair raporlar, bildiriler, araştırmalar, yayınlar incelenerek genel bir çerçeve oluşturulmuştur. Anahtar kavramlar: Endüstri 4.0, Toplum 5.0, Akıllı Şehirler, Konya Akıllı Şehir Uygulamaları, Toplumsal Devrim
Peyami Safa romanlarında toplumsal hatırlama ve unutma unsurları
Toplumsal hafıza son dönemlerde sosyal bilimlerde adından sıklıkla söz ettiren çalışma alanlarından biridir. Modernleşmeyle beraber toplumda yaşanan gelişmeler, ulus devletlerin toplumlar üzerinden geliştirdiği unutturma politikaları bu konunun sosyal bilimlerde merkezi bir hal almasına sebebiyet vermiştir. Toplumsal hafıza psikolojik, tarihsel, antropolojik birçok bağlamda okunabilir. Toplumsal hafızanın kendini en çok gösterdiği alanlardan biri de edebiyattır. Edebiyatın içinde ise en uygun alan roman türüdür. Çünkü romanlar, geniş bir perspektif sunarak farklı konuları ve düşünce biçimlerini ele alırlar. Roman yazarları, işledikleri konulardan ya da benimsedikleri üsluptan ötürü eleştirilse dahi, eserlerinin hayal ürünü olduğunu ve gerçekliği değiştirerek sunduğunu ifade edebilirler. Bu durum yazarları her zaman masum gösterir ve onların bakış açılarını savunmalarını sağlar. Elbette edebi eser yazarın içinden geldiği toplumdan ve yazarın şahsi yaşantısından bağımsız meydana gelmemiştir. Edebi eser bu bağlamda toplumsal hafızanın bir nesnesi halini alır. Çünkü yazarın hafızası toplumun hafızasıdır. Cumhuriyet döneminin toplumsal yapısını izah etmesi itibariyle Peyami Safa'nın romanlarında modern toplumun geldiği nokta insan psikolojisi ve toplumsal çözülme anlamında okunabilir. Toplumların nasıl hatırladığı, modernitenin nasıl unutturduğu mekân, beden ve Doğu Batı sentezi üzerinden Peyami Safa'nın romanlarında kendini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Toplumsal hafıza, toplumsal unutma, roman, edebiyat, Peyami Safa
Kadınlarda dini grup aidiyeti
Birey kendi kimliğini var edebilmek ve bu kimlik doğrultusunda kendisiyle aynı amaç doğrultusunda, aynı değer, norm ve davranış kalıplarına sahip diğer insanlarla farklı gruplar oluşturmuştur. Dinin uygulamasında veya bazı yoruma açık bölümlerinde farklılaşmalalar olmasından kaynaklı dini menşeili gruplar da oluşmuştur. Bu gruplar üyeleriyle oluşturdukları aidiyet bağlarıyla, üyelerini şekillendirmekte ve üyeleri vasıtasıyla toplumu etkilemektedir. Son zamanda birçok dini grupta kadınlara yönelik içerikler ve kadınların aktifliği artmıştır. Bu araştırmada dini gruplara mensup olan kadınların, dini gruplara yaklaşımı, dini gruplara katılma nedenleri ve dini grupların bireye etkileri araştırılmış. Araştırma yöntemi olarak nitel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Veri toplama tekniği olarak katılımcı gözlem ve yarı yapılandırılmış görüşme tekniği kullanılmıştır. Araştırma örneklemi olarak amaçlı örneklem tekniğiyle Konya'da yaşayan ve bir dini gruba mensup 30 kadın seçilmiştir. Sonuçların kapsayıcı olması amacıyla 18-25 yaş arası 10, 25-50 yaş arası 10, 50 yaş üzeri 10 kadınla görüşülmüştür. Bu görüşmelerden elde veriler, nitel veri analizi programı olan MAXQDA 2020 ile kodlanmış ve analiz edilmiştir. Bu araştırma sonucunda kadınların dini gruplara genel yaklaşımı, dini gruplara katılım nedenleri ve dini grupların bireye etkileri olmak üzere 3 başlık altında değerlendirmiştir. Bu verilere göre kadınların dini gruplara , İslam'da kadın algısına ve kadının kamusal hayatta bulunmasına pozitif yaklaşımları olduğu; dini gruba katılmasında dini ve sosyal nedenlerin olduğu ve dini grubun dini ve sosyal hayata birçok etkisi olduğu sonuçlarına ulaşılmıştır.
1970'li yıllar gençliğinde siyasal ideolojinin düşünsel ve eylemsel oluşumu
Geçirdiği tarihsel süreç içerisinde birbirinden farklı anlamlar içeren ideoloji kavramı daha çok sahip olduğu siyasal içerikli anlamı ile siyaset sosyolojisinde merkez kavramlardan olmuştur. Bireylerin hayatlarında yol haritası sunan ideoloji toplumların kendi dönemsel özelliklerine göre şekillenmiş ve toplumsal siyasal alanda varlığını sürdürmüştür. Türkiye'de 1970'li yıllarda gençlik hareketlerinin siyasallaşması ile birlikte, siyasal ve toplumsal alanın merkezinde olan ideoloji ve siyasal gruplar, gençler üzerinde etkili olmuştur. Araştırmanın amacı, 1970'lerde Türkiye'de etkili olan Milliyetçilik, Sosyalizm-Komünizm ve İslamcılık ideolojileri ile bu ideolojilere aracılık eden Ülkü Ocakları, Devrimci Yol ve Milli Görüş siyasal gruplarının bu gruplar içerisinde aktif olarak hareket eden üniversite öğrencileri üzerindeki etkilerini incelemektir. Araştırmanın temel sorusu birey ideoloji ve siyasal grup ilişkisinin birey üzerindeki etkilerinin neler olduğudur. Bu bağlamda, bireylerin siyasal grup içindeki konumları, kendilerini grup içinde nasıl gördükleri ve bu ilişkinin sonuçları ele alınacaktır. Araştırma, fenomenoloji yönteminin kullanıldığı nitel bir çalışma özelliğini taşımaktadır. Bu yöntem ve tekniklere bağlı kalınarak hazırlanan yarı yapılandırılmış sorular ile 28 görüşme ile elde edilen veriler betimsel olarak analiz edilerek, araştırma sonuçları sunulacaktır. Anahtar Kelimeler: İdeoloji, Gençlik, Siyasal Grup, Siyasallaşma, Toplumsallaşma
2016-2018 Olağanüstü Hal döneminde protesto hakkının kullanımı
Bu çalışmada 20/07/16 ile 18/08/2018 tarihleri arasında kesintisiz olarak süren Olağanüstü Hal Döneminde siyasal katılım, düşünceyi ifade etme özgürlüğü veya herhangi bir amaçla bir araya gelen kişilerin kolektif olarak kullandığı bir hak olan protesto hakkının seyrine bakılmıştır. Bu seyre bakılırken kamu otoriteleri tarafından yurttaşların hak kullanımını düzenleyen zamansal ve mekansal kısıtlamalar ile yasaklar ana ekseni oluşturmuş ve belirtilen tarihler arasında polis tarafından müdahale edilen protestolar ele alınmıştır. OHAL dönemindeki siyasal rejim ile eylem repertuvarı arasındaki ilişkiyle birlikte iktidar tarafından bu repertuvarın karşısına konulan performans ve araçlar incelenmiştir. Protestolara ilişkin zamansal ve mekansal olarak müdahale biçimlerinin hangi durumlarda farklılaştığı, bunun hakkın kullanımına ilişkin ne gibi kısıtlar doğurduğu da çalışmanın amaçlarından biri olmuş, literatürdeki istisna hali tanımlama ve tartışmaları ile belirtilen zaman aralığı sosyolojik olarak analiz edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Protesto Hakkı, Olağanüstü Hal, Toplumsal Hareketler, Eylem Repertuvarı
Yerellikler ve etnik kimliklerin inşası: Varto, "Dersim" ve Bingöl örnekleri
Bu çalışmada Dersim, Varto ve Bingöl örnekleri üzerinden aynı dili konuşan ve etik bir adlandırma ile Zaza olarak tanımlanan gruplar üzerinden etnik ve dinsel kimliklerin tarihsel, ilişkisel ve bağlamsal karakterlerine odaklanılarak etnik grup ve ilişkileri anlamak için tarihsel ve toplumsal bir çerçevenin ortaya konması amaçlanmıştır. Kuramsal açıdan Hughes, Barth ve Eriksen'in etnik grupları gruplar arasındaki ilişkiler ve sınırlar üzerinden ele alan yaklaşımları benimsenmiştir. Bu çalışma için etnik grupları izole edilmiş yapılar olarak değil, sosyal etkileşim içinde üretilen ve gösterilen özel bir ilişki türü olarak gören Hughes'in bütüncül yaklaşımı ve ondan esinlenerek etnik grupların anlaşılmasında sınırların önemini ortaya koyan Barth ve Eriksen'in kavramsal seti kullanılarak bir teorik arka plan oluşturulmuştur. Çalışmada bu bakış açısıyla bahsi geçen yerellerdeki örneklem üzerinden benzer kültürel özelliklere sahip sosyal gruplar arasında etnik çeşitlenme olabileceği görülmüş ve bu bulgudan hareketle etnik ilişkilerin doğal veya verili olmadığı, sosyal ilişkilerde vurgulanan, gösterilen ve inşa edilen ilişkiler ürünü olduğu kıyaslamalı olarak ortaya konulmuştur. Sözlü tarihi tekniğinin kullanıldığı bu çalışmada elde edilen veriler MAXQDA nitel veri analiz programı kullanılarak kodlanmış, frekans alma, çapraz tablo ve görseller oluşturma gibi teknikler kullanılarak değişkenler arasındaki ilişkiler kavramsallaştırılmıştır. Araştırma neticesinde Dersim, Varto ve Bingöl örnekleri bağlamında bazı kültürel özellikleri paylaşan Zaza toplulukların kendi içlerinde tarihsel olarak farklı etnik aidiyetlere sahip oldukları, bu aidiyetlerin kuşaklar üzerinden değişebildiği görülmüştür. Aynı dili konuşan bu toplulukların inançsal ayrımlardan dolayı tarihsel olarak bir grup bilinci oluştur(a)madıkları ve sosyal gruplar arasındaki ilişkilerde dinsel sembollerin dilsel veya kültürel sembollerden daha önemli olduğu ortaya konulmuştur. Araştırma neticesinde ulaşılan diğer bir sonuç ise etnik kimlikler, hem seçkinlerin güçlerini artırmak hem de Antony Smith'in vurguladığı gibi birey veya grupların yaşadıkları psiko-sosyal gerginlikleri azaltmak için tarih ve geçmişe atıfta bulunarak başvurdukları bir araç işlevi görmektedirler. Bu itibarla etnik kimlikler ne Gellner, Brass, Hobsbawm gibi Modernist kuramcıların ileri sürdüğü gibi her an değişebilen ruhsuz, bedensiz yapılardır ne de Van Den Berghe, Geertz gibi Primordiyalist kuramcıların savunduğu gibi tarih dışı, doğal süreçlerdir. Etnik grupların hem araç olma hem de duyguları harekete geçiren hissi boyutları vardır. Son olarak bu çalışma kapsamında ulaşılan diğer bir sonuç ise kısa ve orta vadede Zazaca konuşan toplulukları harekete geçiren ortak bir Zaza kimliğinin mümkün görünmemesidir. Mevcut bulgular üzerinden bakıldığında, etik olarak Zaza olarak adlandırılan bu gruplar için mevcut olasılıklar içinde Bingöl merkezli Sünni bir Zaza kimliği ile Dersim merkezli bir Kırmanc hareketinin veya Dersim milliyetçiliğinin iki ayrı yoldan yürüyerek iki farklı etnik kimlik oluşturması öngörülebilir
Gökçeada'nın değişen sembolik ekonomisinde İmroz Rumları
Kuzey Ege Adalarından olan Gökçeada yakın tarihte kayda değer bir değişim dönüşüm yaşamıştır. 1970'lere kadar Hristiyan Ortodoks Rumların yoğunluklu olarak yaşadığı bir ada iken belirtilen tarihten itibaren Rum nüfusunda hızlı bir azalma meydana gelmiştir. Rum nüfusunun azalmasına ters orantılı bir biçimde adadaki Türk ve Müslüman nüfusta artış meydana gelmiştir. Tez çalışmasında bu durumun Türkleştirme politikaları sonucunda ortaya çıktığı ileri sürülmüştür. Ekonomide izlenen neoliberal politikalar ve Avrupa Birliğine adaylık sürecinin de etkisiyle geçmişteki niceliğe ulaşamasa da adadaki Rum nüfusta bir artışın meydana geldiği gözlemlenmiştir. Eski adı İmroz olan adadan; Rumların göç etme nedenleri, İmroz'un Gökçeada olma süreci, Gökçeada'nın Rumları nasıl hatırladığı konuları irdelenmekle beraber neoliberal çağda Gökçeada'nın İmroz Rumlarının sembolik kültürüne ne denli eklemlendiği ortaya konulmaktadır. İlki 1998 yılında yapılan Geleneksel Gökçeada Film Festivali ile Rumlar için kutsal olan Panaiya'nın aynı döneme denk gelmesi dikkat çekicidir. Ayrıca, adada Rumlara özgü sembolik kültür öğelerinin ön plana çıktığı turizm politikaları göz önünde bulundurulduğunda Rumların sembolik sermayelerinin sembolik ekonomiye dönüşümü ortaya konulmaktadır.
Dijitalleşen benlik sunumlarında simgesel şiddet boyutu: Twitter örneği
İletişim teknolojileri ve bu teknolojiler doğrultusunda oluşan platformlar bireylere interaktif bir iletişim süreci sunarak yeni iletişim alanları yaratmıştır. Yaratılan bu alanlarda birey belirli edimlerini gerçekleştirerek fiziki olmayan bir mekân içeriğinde sosyalleşebilmektedir. Bu sosyalleşme pratikleri dâhil olunan platform içeriklerine göre farklılık göstermekte ve birey hayatında başat bir noktada konumlanmaktadır. Benlik sunumu ve simgesel şiddet oluşumları teknolojik gelişmeler doğrultusunda dijital alanlarda da gerçekleştirilmektedir. Yüz yüze gerçekleştirilen iletişim pratiklerinden belirli noktalarda farklılık gösteren bu oluşumlar sosyal medya platformlarının görece yoğun bir kullanımı doğrultusunda yeniden üretilmektedir. Twitter, bireylerin belirli edimler sergileyebileceği bir sosyal medya platformu olarak kullanılmaktadır. İnteraktiflik ve yoğun bir kullanım doğrultusunda Twitter, benlik sunumu ve simgesel şiddet oluşumlarında da önemli bir konum haline gelmektedir. Uygulama içeriklerindeki belirli farklılıklar doğrultusunda aktarılan benlik sunumları ve simgesel şiddetler bireylere bir görünürlük sağlayarak bu kavramların yeniden üretilmelerine de olanak sağlamaktadır.
Michael Mann'ın iktidar ve devlet teorisinin genel analizi
Sosyoloji, çok boyutlu bir disiplin olarak çeşitli olgu ve kavramları belirleme noktasında önem taşımaktadır. Buna göre, kapsam olarak geniş bir çalışma alanına sahip olmaktadır. Tarih de bu alanların başını çekmektedir. Bu doğrultuda, tarihsel sosyoloji öne çıkarak yolumuza ışık tutmaktadır. Michael Mann de tarihsel sosyolojinin önemli isimlerinden biri olacak şekilde yerini almaktadır. İktidar ve devlete dair farklı bir bakış açısı sunan Mann, analizleriyle alanına damga vurmayı başarmıştır. Çalışmanın temel amacı, üzerine pek çok düşünürün tanımını yapmış olduğu iktidar ve devlet kavramlarına Michael Mann'in perspektifi doğrultusunda irdeleyerek, farklılıkların ortaya koyulduğu bir devlet teorisi bağlamında çalışmak ve iktidarı da insan toplumları üzerinden ele alması noktasında analiz etmek olmuştur. Burada Mann her ne kadar kendi yolundan gitmiş bir düşünür olarak yer alsa da Weber'in etkisi de yadsınamaz bir gerçek olarak karşımızdadır. Devlet ve iktidar, insanların toplumsal süreçlerde yaşamış olduğu tüm zamanlarda çeşitli formlarda kendisine yer edinerek, her zaman varlığını korumakta olan bir olgudur. Çoğul bir alan olarak devletin, güç ilişkileri ve iş bölümüne bağlı eşitsizlikleri içinde barındırması bakımından da iktidarın, toplumsal hayatı şekillendirmede büyük bir paya sahip olduğu söylenmelidir.
Türkiye'de çağdaşlaşma kapsamında başörtüsü: Sorunlar ve kazanımlar
Bu çalışma "başörtüsü" sembolü üzerinden Türkiye modernleşme sürecinin son aşamasını bir yönüyle ele alır. Osmanlı'nın son evresinde başlayan modernleşme tarihimiz Cumhuriyet ile birlikte niteliksel bir farklılaşma yaşamıştır. Kendi mazisini ve bazı toplumsal kesimleri öteki olarak kabul eden çağdaşlaşmacı elitler "öteki"yi yansıtan her türlü simge ve ritüelin toplumsal alanlarda görünürlüğünü en aza indirmek istemiştir. Bu bağlamda başörtüsü de yok sayılmak istenir. Türkiye'de başörtüsü yasağının 50 yıllık bir geçmişi vardır. Ancak AK Parti iktidarının son 4 yıl içerisinde yaptığı yasal düzenlemelerle yasak sona erdirilir. Ne var ki geçmiş dönemlerin aksine laik siyasi aktörler direnişe geçmez. Aksine İslami sembollerle barışık bir izlenim vermek isterler. Çünkü başörtüsü artık toplumsal uyum çerçevesinde karşı konulamayacak biçimde gündelik hayatın bir parçasına dönüşmüştür. Başörtüsünün yeniden meşruiyet sürecinde iki toplumsal dinamik tespit edilebilir. Birincisi başörtülü kadınların her şeye rağmen ortak kullanım alanlarında var olma mücadelesidir. Bu kadının modern hayata dâhil olma ısrarıdır. Diğeri ise İslami kesimin siyasi aktörlerin bürokrasi üzerinden daha önce periferiyi temsil eden geniş kitleleri merkeze taşıma hamlesidir. İslami aktörler geçmiş dönemlerde dışlanmanın verdiği uç söylemleri değiştirerek, kapsayıcı bir siyasi dile kavuşmuşlardır. Tedrici dönüşüm olarak beliren politik taktik aslında hedeflerinin dışında modernleşmenin kitleselleşmesini sağlamıştır. İslami aktörlerin siyasi ve iktisadi bürokrasi ile tanışmalarının geçmişi daha eskiye dayansa da bu ilişki AK Parti döneminde kurumsallaşır. Böylelikle İslami talep, sembol ve uygulamalar sistem içileşir. Başörtüsü modern bir unsura dönüşür. Bu bağlamda geriye dönük bir okuma yapıldığında laik aktörlerinin iddialarının aksine 28 Şubat "çağdaşlığı koruyan" post-modern bir müdahale değil toplumsal kesitleri dışlayan anti-modern bir girişimdir. İçinde bulunduğumuz dönem ise din üzerinden toplumsal gerilimlerin en aza indiği bir normalleşme sürecidir. Anahtar Kelimeler: Başörtüsü, İslamcılık, Modernleşme, Çağdaşlaşma, Meşruiyet
Varlık'ın semptomu olarak Leviathan
Bu tezin amacını kısaca şöyle özetleyebilirim: Birincisi, Hobbes'un siyaset felsefesini bir sosyal teori haline getirmek; ikincisi, Aristoteles, Hobbes, Kant, Hegel, Heidegger, Derrida, Girard, Kristeva ve Zizek arasındaki paralellikleri göstermek; üçüncüsü Lacancı psikanalizin Zizek tarafından nasıl da bir sosyal teori haline getirildiğini cinsellik sosyolojisi merkezinde göstermek; dördüncüsü, Hobbes'un siyaset felsefesinin Lacancı-Zizekçi psikanalizle olan mütekabiliyetini ortaya koymak; beşincisi, Zizek'in ihmal ettiği Aristoteles metafiziğini, Hobbes'un siyaset teorisini ve mahremiyetin ekonomisini Zizek'in teorisine ilhak etmektir. Bizler, cinsellik hakkında sahiden konuşmaya başladığımızı zan ya da iddia ettiğimizde, konuşmanın sınırlarını tâ en başından beri "patolojik" cinsel kimlikler olarak tayin ettiğimiz için tam da cinselliğin patolojisini, failler-arası günlük ampirik tezahürünü, cinsel kimliklerimizle boy gösterdiğimiz toplantılarda bile aramızda katiyen cinsel etkileşim olmadığını tahayyül etmemizi mümkün ve mecbur kılan ideolojik fantezimizi ihlal eden semptomlarını sessizleştirmeye içtimai olarak karar vermiş haldeyiz. (Cinsel) ilişkilerimize dair kurduğumuz içtimai fanteziyi ihlal eden âdî semptomlar (tahrik olma, şehvetlenme, farkında olarak ya da olmayarak tâciz etme vs.) sadece günlük hayatımızda değil aynı zamanda sosyolojik çalışmalarımızda da maskelenmektedir. Bu yüzden cinsellik meselesine dair esaslı bir cevap verebilmek için fantezi ile semptom arasındaki ilişkinin etraflıca irdelenmesi gerekmektedir. Bu da ancak, istisna ile yasa ve bu dikotominin devamı olan diğer dikotomilerin; cüzi ile küllînin, misal ile sınıfın, a/dunamis ile energia'nın, köle ile efendinin, mahrumiyet ile mahremiyetin, Leviathan ile siyasî/içtimaî durumun, transandantal fail ile numenanın, Geist ile ideanın, dasein ile Sein'ın, Gerçek ile gerçekliğin, mülhak ile Yasa'nın, OHAL ile hukukun, oikos ile polis'in, kadın ile erkeğin, hayvan ile insanın arasındaki ilişkinin ontolojik tahliliyle mümkün olabilir. Böyle bir tahlil yapabilmek içinse, Kıta Avrupası Felsefesi'nin istisna-yasa merkezinde telif edilmiş en kanonik metinlerini birbirleriyle irtibatlı okumak lazımdır. Mevzubahis ettiğimiz cinsellik meselesinin çekirdeğini teşkil eden fantezi-semptom ikiliğinin mucidi olan Lacancı Psikanaliz'in, istisna-yasa dikotomisinin bütününe şâmil tahlilleri deruhte eden felsefeyle olan irtibatının zorunluluğunu ve katiyetini tespit etmek için, Lacan'ın teorisinin kalbinde yer alan bütün ikiliklerin de [kadın-erkek, şuurdışı-şuur, lafzileştirmenin faili-lafzileştirilen fail, Gerçek-simgesel, jouissance-haz (ilkesi), küçük öteki-büyük Öteki, dürtü-güdü, amel-fiil, ölüm-simge, arzu-talep, ana kasteden (kapitone noktası)-kasteden (zinciri), nazar-bakış, boş konuşma-tam konuşma, rüya-gerçeklik, şey-simgesel düzen] yasa-istisna dikotomisinin, o kendi kendinin yapısökümünü ilânihaye yapıp duran diyalektik yapısında vücut bulduklarını teslim etmemiz icap etmektedir. Bize göre istisna-yasa ilişkisinin paradoksal ontolojisini ayan beyan tahlil etmiş ilk (modern) filozof Hobbes'tur. Bununla beraber, fantezi-semptom ikiliğine bağlı olarak cinsellik meselesi esasen psikanalizin sahasına girdiği; Hobbes'a müracaat etme sebebimiz de psikanalizin Kıta Felsefesi'yle ve bu felsefeyle rabıtalı olan sosyolojiyle, istisna-yasanın o engin ve kaygan ontolojik pistinde nasıl da muhteşem bir uyumla vals yaptığını göstermek olduğu için, tezin merkezinin diğer yarısına, Lacancı psikanalizi Kıta Avrupası Felsefesi'yle mukayese edip son derece sofistike bir sosyal teoriye dönüştürmüş olan Zizek'i yerleştiriyoruz. Böylelikle Hobbes'la Zizek'in, biz görmeden çok evvel, sanki tek bir bedenmişçesine vals yapıyor olduklarını Viktoryen gözlerin önüne sermeye çalışıyoruz. Hobbes'tan kastımız, Hobbes'un geliştirdiği felsefenin tamamı değildir; daha ziyade Hobbes'un Leviathan kitabında doğa durumu ve içtimaî sözleşme üzerine kaleme aldığı bölümlerdir. Bu kısa bölümlerde Zizek'in sosyal teori piyasasında tedavüle koyduğu Lacan'ın psikanaliz kavramlarının başlıcalarını tespit ediyoruz. Dolayısıyla Zizek'in Lacan'ı açıklamak ve doğrulamak için kullandığı bütün felsefeciler de Hobbes'u açıklıyor ve doğruluyorlar. Bu tezde hem Hobbes ve Zizek (ve dolayısıyla Kant, Hegel, Marx ve Lacan ve ayrıca Aristoteles, Schmitt, Foucault, Agamben ve Derrida) arasındaki rabıtları tespit edip açıklamaya hem de Zizek'in lafzileştirdiği Lacancı psikanalizin tam da bir sosyal teoriye tekabül ettiğini göstermeye çalıştım. Bu minvalde Zizek'in ideoloji, fail, (içtimaî) gerçeklik, fantezi, semptom, sinthome, fallus, gerçek-muhayyel-simgesel (makamları), büyük Öteki, babanın-adı, jouissance, arzu, objet petit a, Yasa, erkek, kadın ve antagonizma kavramlarını Hobbesçu bir çerçevede, Hobbes'un doğa durumu, Leviathan, siyasi durum ve içtimai sözleşme kavramlarını da Zizekçi bir çerçevede izah etmeye gayret ettim. Anahtar Kelimeler: Leviathan, siyaset teorisi, mahremiyet, sosyal teori