5
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Pulmoner tromboembolide methemoglobin ve karboksihemoglobin düzeylerinin tanı ve prognozdaki önemi ve yeri
PTE tanısının konması güçtür ve özgül bir klinik tablo ile ortaya çıkmadığı için gözden kaçabilir. Buna karşılık, erken tedavinin son derece etkili olması nedeniyle, erken tanı konması çok önemlidir. PTE'de kesin tanı koydurucu bir laboratuvar belirteci yoktur. Bu nedenle çalışmalar ideal bir tanı koydurucu bir belirteç üzerine yoğunlaşmaktadır. İdeal prognostik ve tanısal markerlar kolay çalışılmalı ve kolay değerlendirilebilir olması gerekmektedir. Çalışmamızda karboksihemoglobin (COHb) ve methemoglobin (MetHb) gibi kan gazında kolayca ölçülebilen parametrelerin PTE tanı ve prognozundaki önemi ve yeri araştırılmıştır. Araştırma Pulmoner Tromboemboli (PTE)'de Karboksihemoglobin (COHb) ve Methemoglobin (MetHb) düzeylerinin PTE tanı ve prognozuna olan etkilerini incelemek üzere retrospektif yapılmıştır. Akciğer Bilgisayarlı Tomografi Anjiografi (ABTA) veya Ventilasyon /Perfüzyon Sintigrafisi ile PTE tanısı doğrulanmış olgular Pulmoner Emboli olarak kabul edildi. Aynı yöntemlerle PTE dışlanmış hastalar kontrol grubu olarak alındı. Çalışmaya karbonmonoksit zehirlenmesi, kronik obstrüktif akciğer hastalığı, sepsis, pnömoni, astım, idiopatik pulmoner fibrozis, bronşiektazi, dekompanse kalp yetmezliği olan ya da Methemoglobinemi yapabilecek ilaç (sülfonamidler, dapson, fenasetin, primakin, benzokain) kullanan hastalar dahil edilmedi. Çalışmamızda 01.11.2015 ile 31.08.2016 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde Pulmoner Tromboemboli (PTE) ön tanısıyla 762 hastanın tetkik edildiği saptandı. Bu hastalardan çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 107 hasta çalışmaya alındı. Tüm olguların yaş ortalaması 56,44 ±17,3(21-86) olup, PTE tanısı alan hastaların yaş ortalaması 55,3 PTE dışlanmış olan hastalar ise 59 idi (p:0.27). En sık görülen komorbit hastalıklar hipertansiyon (%24) ve diabetes mellitus (%20,6) olarak tespit edildi. PTE tanısı almış olan hastaların %79,7'si(59) Non-masif PTE, %13,51'i (10) Sub-masif PTE ve %6,7'si (5) masif PTE tanısı almıştı. Her iki grupta kan gazı parametreleri karşılaştırıldığında PTE tanısı almış grupta COHb düzeyleri istatistiksel anlamlı yüksek iken (p:0.001), PO2 düzeyleri PTE tanısı ekarte edilmiş grupta istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı (p:0.028). Çalışmamızda PTE nedeniyle erken dönemde 6 (%8,1) hastamız öldü. Ölen hastaların %66,6'sı (4) erkek %33,3'ü (2) si kadın idi. Ölen hastalar ile yaşayan hastalar karşılaştırıldığında Wells ve PESİ skoru ortalaması, D-dimer ve troponin düzeyleri ölen hastalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek idi. Diğer bütün bakılan parametrelerde anlamlı farklılık saptanmadı. Çalışmamızda COHb düzeyleri PTE tanısı alan grupta, PTE tanısı ekarte edilmiş gruba göre istatistiksel anlamlı yüksek saptanmıştır. Ancak bu değer COHb'nin kandaki normal düzeyinden daha yüksek değildir. Literatürdeki tek çalışmadan farklı olarak MetHb ve COHb düzeylerinin PTE tanı ve prognozunda istatistiki olarak anlamlı farklılık yaratmadığını saptadık.
KOAH olgularında hastalık evresi ile sarkopeni ilişkisinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Kronik Obstruktif Akciğer Hastalığı (KOAH) zararlı partikül ve gazlara karşı akciğerlerin verdiği inflamatuar yanıtla karakterize bir hastalık olup dünya genelinde mortalite nedenlerinin başlarında gelmektedir. Oluşan inflamatuar yanıt sistemiktir ve sadece akciğerleri değil, iskelet kas sistemi ve kalp olmak üzere birçok organ ve sistemi etkilediği düşünülmektedir. KOAH'da gelişen nefes darlığı, egzersiz toleransında azalma, ek komorbiditeler, alevlenmeler kas iskelet sistemi disfonksiyonunu artırarak sarkopeni oluşmasına neden olmaktadır. Sarkopeni ise hayat kalitesini azaltmasının yanı sıra alevlenmeye eğilim yaratması gibi nedenlerle hastaneye başvuru sayısını artırıp KOAH'ın daha da ağırlaşmasına neden olarak kısır bir döngü oluşmasına neden olabilmektedir. Biz çalışmamızda primer olarak KOAH'lılarda ve kontrol grubunda sarkopeni sıklığının araştırılmasını, sekonder olarak Global Initiative For Chronic Obstructive Lung Disease (GOLD) A-B-C-D subgrupları ile sarkopeni arasındaki ilişkinin değerlendirilmesini, ek olarak sarkopeni ile hastaların demografik özelliklerini ve ek hastalıklarının ilişkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız prospektif olarak planlanmıştır. Çalışmaya, 20.02.2022 ile 20.08.2022 tarihleri arasında Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları polikliniğine başvuran 43 KOAH tanılı hasta ve 40 kontrol grubu, toplam 83 kişi dahil edilmiştir. Katılımcılara ait demografik bilgiler, komorbiditeleri, solunum fonksiyon testi parametreleri, mMRC (Modifiye Medical Research Council) skoru, GOLD evresi, MNA (Mini Nutritional Assessment) skoru, Bioimpedans parametreleri, EDKK (el dinamometre kavrama kuvveti), laboratuvar parametreleri, 6DYT (6 dakika yürüme testi) sonucu, SARC-F (Strength, Assistance With Walking, Rise From A Chair, Climb Stairs And Fall) anketi puanı skorlaması değerlendirmeye alınmıştır. Hastalarda sarkopeni varlığı el dinamometre kavrama kuvveti ve 6DYT parametrelerine göre tespit edildi. Kategorik değişkenler yüzde olarak ifade edildi ve ki-kare testi ile karşılaştırıldı. KOAH hastalarında GOLD A-B-C-D evresi ve sarkopeni parametreleri ilişkisi için varyans analizi (ANOVA) kullanıldı. Sarkopenide el dinamometre kavrama kuvvetini etkileyen parametrik verilerin tespiti için pearson korelasyon analizi yapıldı. Bulgular: KOAH grubunda, kontrol grubuna göre ortalama yaş, erkek cinsiyet, sigara öyküsü daha yüksek bulundu. Laboratuar parametreleri açısından analiz edildiğinde KOAH grubunda CRP düzeyi daha yüksek tespit edilirken, diğer kan parametreleri kontrol grubu ile benzerdi. Mini nütrisyonel anket puanı ve ek hastalık oranı ise her iki grup arasında benzer bulundu. KOAH grubunda ortalama vücut ağırlığı, ortalama EDKK, yaş ve cinsiyete göre düzeltilmiş el dinamometre kuvveti (YGDEDKK) kontrol grubuna göre daha düşük bulundu. KOAH vgrubunda VKİ (vücut kütle indeksi), kas kütlesi, yağ kütlesi, FFM (fat free mass), üst kol ve baldır çapı daha düşüktü ancak istatiksel anlamlı değildi. KOAH olguları GOLD klavuzuna göre A-B-C-D subgruplarına ayrıldığında gruplar arasında tüm SFT parametreleri, alevlenme sayıları, hastane yatış oranları, mMRC dispne skoru ve 6DYT sonuçları anlamlı olarak farklı tespit edildi. SARC-F puanı KOAH grubunda daha yüksek olduğu görüldü. SDOC (Sarcopenia Definitions And Outcomes Consortium) kriterlerine göre KOAH grubunda 17 hastada (%39,5) sarkopeni tespit edildi ve kontrol (n=7) (%17,5) grubuna göre anlamlı yüksek bulundu. Ayrıca oransal olarak bakıldığında GOLD C ve D grubunda sarkopeni daha yüksek oranda tespit edildi. KOAH hastalarında EDKK ile MNA, kas kütlesi ve yağsız vücut kütlesi arasında pozitif korelasyon tespit edildi. EDKK ile solunum fonksiyon testi parametreleri ilişkisi incelendiğinde, FEV1, FVC ve 6DYT ile pozitif korele, mMRC skoru ile negatif korele bulundu. Ayrıca 6DYT, son bir yıldaki alevlenme sayısı ve hastane yatışı ile negatif korele bulundu. Sonuç: KOAH ve sarkopeni birlikteliği olan hastalarda solunum fonksiyon parametrelerinin daha düşük olması, özellikle C ve D grubu KOAH' da sarkopeninin daha yüksek oranda görülmesi oldukça önemlidir. Bu noktada tüm KOAH hastalarının takibinde sarkopeninin erken teşhisi ve tedavisinin, KOAH hastalığının seyri açısından oldukça önemli olduğunu düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: KOAH, Sarkopeni, GOLD, kas iskelet disfonksiyonu, sistemik inflamasyon
İstanbul'da nüks tüberküloz olguları: Reaktivasyon mu, reenfeksiyon mu?
Giriş: Tüberküloz (TB) tedavisi tamamlandıktan ve tedavinin sonlandırılmasından belirli bir süre sonra yeniden aktif tüberkülozun oluşmasına "Tüberküloz nüksü" denir. Eski lezyonun yeniden aktifleşmesi (reaktivasyon) bize tedavi kalitesinin yetersizliğini düşündürürken yeni bir TB enfeksiyonuna bağlı hastalık gelişmesi (reenfeksiyon ve hastalık) toplumdaki enfeksiyon riski hakkında bilgi verebilir. Bu çalışmada İstanbul'da nüks olgularda reaktivasyon ve renfeksiyon hızları araştırıldı. Metot: İstanbul'da 12 verem savaş dispanserinde (VSD) 2002-2015 yılları arasında nüks akciğer TB olarak takip edilen 99 olgunun İstanbul Üniversitesi Aziz Sancar Deneysel Tıp Araştırmaları Enstitüsü Tüberküloz Biriminde (DETAE) her iki hastalığa ait kültürleri bulunan 55'i çalışmaya dâhil edildi. İlk ve nüks hastalık döneminde elde edilmiş suşların spoligotyping yöntemi ile parmak izi belirlendi, Olguların klinik demografik bilgileri dispanser dosyalarından elde edildi. Bulgular: Elli beş olgunun 44'ü erkek, 11'i kadındı, ortalama yaş 35,45±13,607 (aralık 13-61) idi. % 74,5 olguda (n:41) yayma pozitifti. %67,4 (n:29) olgu sigara içmekteydi. Tüberküloza ek olarak %4,1 (n:2) olguda diyabetes mellitus (DM), %6 (n:3) olguda KOAH/astım, bir olguda silikozis vardı. HIV açısından tetkik edilen 12 olguda test negatif idi. Tüm olgulara en az 6 ay standart rifampisin içeren tedavi rejimi uygulanmıştı (ortalama süre: 7,49±3,89). İlk hastalık epizodunda %9,2 (n:5) olguda izoniazid, %1,8 (n:1) olguda rifampisin, %3,7 (n:2) olguda etambutol, %13 (n:7) olguda streptomisin direnci mevcuttu, bir olgu çok ilaca dirençli TB idi. Doğrudan gözetimli tedavi (DGT) %56 (n:27) olguya uygulanmıştı. Olguların % 60'ının (n:33) tedavisi kür, %40'ının (n:22) tedavi tamamlama olarak kesilmişti. Nükste %75,9 (n:41) olguda yayma pozitifti. Parmak izi analizinde 34 farklı suş saptandı. Nüksün nedenin %89,1 (n:49) olguda reaktivasyon, %10,9 (n:6) olguda ise reenfeksiyondu. Reaktivasyon süresi ortalama 2,82 yıl, reenfeksiyon ise 3,67 yıldı. Sigara içip içmemek, tedavinin tedavi tamamlama veya kür olarak sonlandırılması nüks nedeni açısından anlamlı fark oluşturmamıştı. Sonuç: İstanbul'da akciğer tüberkülozu olgularında nüks nedeni çok büyük oranda reaktivasyona bağlı olduğu görülmüştür. Bu bulgu İstanbul'da yayma pozitif TB hastalığının görece düşük insidansı ve buna bağlı enfeksiyon riskinin az olmasına bağlanabileceği gibi tedavi kalitesinin yetersizliğinin bir göstergesi olarak da değerlendirilebilir.
Toplumda gelişen ve hastanede yatarak tedavi gören pnömoni hastalarında mortaliteyi etkileyen faktörler
ÖZET Amaç: Toplumda gelişen ve hastanede yatarak tedavisi yapılan pnömoni hasta grubunda mortaliteyi etkileyen faktörlerin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Sağlık Bakanlığı Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı'nda yapıldı. Ocak 2012 - Ocak 2015 tarihleri arasında hastanemiz Göğüs Hastalıkları polikliniği ve acil servis ünitesine başvuran ve hastanede yatarak tedavi edilen 53'ü erkek 25'i kadın toplam 78 hasta alındı. Olguların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, sigara kullanım öyküsü), ek hastalıkları, influenza ve pnömokok aşısı yaptırma durumu, yatışı sırasında yoğun bakıma alınma durumu, invaziv mekanik ventilasyon uygulanma durumu, yatış süreleri ve mortaliteleri kaydedildi. Başvuru anında fizik muayene bulguları olarak; solunum sayısı, kan basıncı ölçümü, vücut sıcaklığı, nabız, bilinç durumu, pulse oksimetri ile oksijen satürasyonu ölçümleri yapıldı. Arter kan gazları analizi yapılarak pO2, pCO2, % Sat O2, pH sonuçları tesbit edildi. Olguların ilk başvurusu sırasında ve yatışın 4. ve 7. günlerinde hemogram, koagülasyon, D-dimer, CRP, sedimentasyon, fibrinojen, genel biyokimya parametreleri çalışıldı. Ayrıca tüm hastaların CURB-65 ve PSI skorlamaları hesaplanarak kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 78 hasta alındı. Hastaların yaş ortalaması 74±16 idi. Çalışmaya alınan hastaların 53'ü (%68) erkek, 25'i (%32) kadındı. 78 hastanın 30'u (%38) hiç sigara içmemiş, 38'i (%49) bırakmış, 10'u (%13) halen içmekteydi. Hastaların komorbid durumları incelendiğinde 14'ünde (%18) KOAH, 17'sinde (%22) KKY, 24'ünde (%31) DM, 17'sinde (%22) SVO, 4'ünde (%5) malignite, 34'ünde (%43.5) HT, 4'ünde (%5) KBY, 13'ünde (%17) KAH saptandı. İnfluenza ve pnömokok aşısı yaptırma durumlarına bakıldığında hastaların 12'si (%15.3) influenza, 3'ü (%3.8) pnömokok aşısı yaptırmıştı. Yaş, cinsiyet, sigara içme durumu, komorbid durumlar, influenza ve pnömokok aşısı yaptırma durumu mortaliteyle ilişkili bulunmadı. Çalışmamızda 10 hastada yoğun bakım ihtiyacı gelişmiş ve bu hastaların 7'si (%70) ölmüştür. Yoğun bakımda yatış mortaliteyle ilişkili bulunmuştur. CURB-65 ve PSI skorları ölenlerde sağ kalanlara göre daha yüksek saptanmış ve CURB- 65'in yüksekliği mortaliteyle ilişkili bulunmuştur. Sağ kalanlarda istatistiksel olarak lökosit sayısının 1.-4. ve 1.-7. günler arasındaki düşüşü anlamlı bulunmuştur. CRP'nin sağ kalanlarda 1.-4. ve 1.-7. günler arasındaki düşüşü anlamlı; ölenlerde ise CRP'nin 1.-4. günler arasındaki düşüşü anlamsızken 1.-7. günler arasındaki düşüş anlamlı bulunmuştur. Total protein ve albumin değerlerinin 1.-7. günler arasındaki seyrine bakıldığında ölenlerde ve sağ kalanlarda düşme eğiliminde oldukları gözlenmiş, sağ kalanlarda ölenlere göre düşüşün daha az olduğu görülmüştür ve bu durum istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Çalışmamızda üre değeri literatüre uygun şekilde ölenlerde sağ kalanlara göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Ayrıca çalışmamızda sağ kalanlarda serum üre, kreatinin değerlerindeki 1.-7. günler arasındaki düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Çalışmamızda mortaliteyle ilişkili bulunan CURB-65 skorlaması Spearman's testinde yaş, üre, troponin, D-dimer, ürik asit ile pozitif korelasyon içinde; total protein, albumin, sT3 ile negatif korelasyon içinde bulunmuştur. SONUÇ: CURB-65 skorlamasının yüksekliği, yatış anında bakılan serum albumin, total protein, üre, sT3, lökosit değerleri mortaliteyle ilişkili bulundu. Beklenenin aksine yatış anında bakılan CRP, sedimentasyon değerleri mortaliteyle ilişkili bulunmadı. Lökosit sayısı, CRP, üre ve kreatininin 1.-4. ve 1.-7. günler arasında yeterince düşmemesi, total protein ve albumindeki düşüşün fazla olması mortaliteyle ilişkili bulundu. Serum albumin, total protein ve sT3 düzeyleri CURB-65 ve CRP ile negatif korelasyon içinde bulundu. D-dimer ve troponin değerleri CURB-65, üre ile pozitif, albumin ile negatif korelasyon içinde bulundu. Anahtar Kelimeler: Toplumda Gelişen Pnömoni, Mortalite
Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Mengücek Gazi Eğitim ve Araştırma Hastanesinde tedavi gören hastalarda serum çinko düzeyinin Covid-19 enfeksiyon şiddetine etkisi
Giriş ve amaç: Aralık 2019'da Çin'in Wuhan kentinde çok sayıda akut pnömoni olgusuna neden olan yeni tip beta-koronavirüs tespit edilmiştir. Bu hastalık Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından COVİD-19 ismiyle tanımlanmış ve pandemi olarak kabul edilmiştir. Hastalık klinik olarak şiddetine göre 4 gruba ayrılmış, hafif, orta, şiddetli ve kritik seviye olarak değerlendirilmiştir. Hafif vakalar üst solunum yolu enfeksiyonu semptomları ile karakterize olup radyolojik bulgu saptanmaz. Orta vakalarda üst ve alt solunum yolu enfeksiyonu semptomları ile radyolojide pnömoni bulguları mevcuttur. Hafif ve orta grup vakaları bütün vakaların %81'ini oluşturmaktadır.Vakaların daha azı şiddetli ve kritik seviye vakalardır. Şiddetli vakalarda solunum sayısı >30/dk veya oksijen satürasyonu ≤ %93 veya PaO2/FiO2 ≤300 veya akciğer görüntülemesinde 2 gün içinde %50'den fazla progresyon meydana gelir. Yüksek miktarda oksijen tedavisi (FiO2) gereksinimine ek olarak solunum hızı> 30/dakika, şiddetli solunum semptomları varlığı, ortam havasında oksijen satürasyonu (SpO2) < %90, PaO2/FiO2 < 200 olan hastalar, non-invaziv mekanik ventilasyon (NIMV) veya invaziv mekanik ventilasyon (IMV) gereksinimi olan hastalar, kritik seviye olarak değerlendirilir ve genellikte yoğun bakım şartlarında takibe alınır. Viral enfeksiyonların önlenmesi ve yönetimi için bağışıklığı koruyucu dengeli beslenme esastır. Çinko büyüme, gelişme ve bağışıklık fonksiyonunun korunmasında önemli bir eser elementtir ve immünitede kritik rolü vardır. Biz çalışmamızda COVİD-19 real-time polimerazzincir reaksiyon testi (RT-PCR) pozitif olan, klinik ve radyolojik olarak COVİD-19 enfeksiyonu ile uyumlu olan hastalarda serum çinko düzeyleri ile COVİD-19 enfeksiyonunun laboratuvar (hastalığın progresyon ve şiddetini gösterdiği daha önceden kanıtlanmış olan DDimer, CRP (C-reaktif protein), Ferritin, fibrinojen, lökosit sayısı, lenfosit sayısı, ... vb.), bulgularının hastalık şiddeti ile arasındaki ilişkiyi görmek istedik. Ayrıca COVİD-19 enfeksiyonu nedeni ile asemptomatik veya hafif bulguları olan hastalar, COVİD-19 nedeniyle pnömoni olan hastalar veya COVİD-19 enfeksiyonu nedeni ile ARDS ve sitokin salınımı sendromu gelişerek solunum yetmezliği oluşan hastalardaki serum çinko düzeylerini karşılaştırmayı amaçladık. 2 Materyal ve Metot: Prospektif vaka kontrol çalışmamıza 1 Temmuz 2021- 1 Temmuz 2022 tarihleri arasında Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakültesi Mengücek Gazi Eğitim Araştırma Hastanesi (EAH) Göğüs Hastalıkları, Acil COVİD-19 ve COVİD-19 Polikliniklerinde, COVİD-19 ilişkili servislerde, COVİD-19 yoğun bakımlarında tetkik ve tedavi edilen hastalar ve sağlıklı bireyler dahil edilmiştir. Hastalar kontrol (grup 1), ayaktan tedavi gören (grup 2), yatarak tedavi gören (grup3) ve yoğun bakım ünitesinde tedavi edilen (grup 4) gruplar şeklinde sınıflandırılmıştır. Hastalar biyokimyasal parametreler (açlık kan şekeri, glikolize hemoglobin (HbA1c), Lökosit, Lenfosit, hemoglobin, C-Reaktif protein, Kolesterol düzeyleri, D-Dimer, Prokalsitonin, Troponin-I ve serum çinko) bakılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: COVID-19 hastalarında serum çinko düzeylerinin hastalık şiddeti arttıkça azaldığı ancak mortalite ile ilişkisi olmadığı görülmüştür. Hastalardan alınan biyokimyasal parametrelerin (açlık kan şekeri, HbA1c, Lökosit, hemoglobin, C-Reaktif protein, Kolesterol düzeyleri, D-Dimer, Prokalsitonin, Troponin-I ve serum çinko) değerlendirilmesi sonucunda, serum lenfosit düzeyleri, serum kolesterol düzeyleri ve serum çinko düzeylerinde hastalık şiddeti arttıkça belirgin azalma görüldü. Diğer parametrelerde ise şiddetle birlikte serum düzey artışı söz konusuydu. Sonuç: COVİD-19 hastalarında serum çinko düzeylerine bakılarak hastalığın prognozu hakkında genel bir fikir sahibi olunabilir. COVİD-19'un şiddetli seyrettiği hastalarda mortalite artmaktadır. Hastalığın şiddetlenmesini engellemek için gerekli tedbirler erken dönemde alınabilir ve başta çinko olmak üzere eksik elementler takviye edilip hastalığın hafif geçirilmesine katkıda bulunulabilir. Ancakserum çinko düzeylerinin mortaliteyi belirlemesini değerlendirmek için daha geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır.