Angiography
120 theses under this subject heading
Non-arteritik iskemik optik nöropatide peripapiller ve maküler kan akımının optik koherans tomografi anjiografi (OKT-A) ile analizi
Hacettepe Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran ve nonarterik iskemik optik nöropati tanısı konularak takibe alınan 50 yaşından büyük 20 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların NA-AİON tanılı gözleri Grup 1, sağlam gözleri Grup 2 olarak çalışmaya dahil edildi. Benzer yaş grubunda olup polikliniğimize muayene için başvuran, retina veya optik sinir başı kan akımını etkileyebilecek herhangi bir oküler veya sistemik hastalığı olmayan 20 olgu çalışmaya kontrol grubu (Grup 3) olarak dahil edildi. Bu olguların OCTA ile 3x3, 6x6 mm boyutlarında makula görüntüleri ve 4.5x4.5 mm boyutlarda optik disk ölçümleri elde edildi. Tüm ölçümler ilk muayenede, 1.ayda ve 3.ayda yapıldı. Sonuçlar istatistiksel olarak Kruskal-Wallis ve Friedman testi ile karşılaştırıldı. NA-AİON olgularında ilk tanıda maküla ve peripapiller vasküler ve morfolojik değişiklikler saptandı ve takip eden kontrollerde peripapiller kan akımında, maküler damar dansitesinde ve maküla ganglion analizinde anlamlı azalma izlendi. NA-AİON olgularının etkilenmeyen gözlerinde (Grup2) optik diskin superior kadranının retinal sinir lifi tabakası kalınlığının (RNFLs) kontrol grubu ile kıyasladıkta 3.ay muayenesinde ilk muayeneye göre daha düşük saptandı (p=0.034). Sonuç olarak NA-AİON geçiren hastalarda vasküler ve morfolojik değişiklikler olup, etkilenmeyen gözleri de risk altındadır.
Arteria temporalis superficialis ve dallarının belirli anatomik noktalara göre haritalandırılması
Arteria temporalis superficialis ve uç dallarının anatomisi kraniyofasiyal rekonstrüktif cerrahisi, bypass cerrahisi, temporal bölge hacim kazandırma, ritidektomi, botoks uygulamaları gibi estetik girişimsel işlemler olmak üzere birçok klinik durum için önemlidir. Olası komplikasyonların önlenmesi için seyirleri kadar derinliklerinin de bilinmesi gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı arteria temporalis superficialis ve uç dallarının, anatomisinin belirli referans noktalarına göre belirlenmesi ve olası varyasyonlarının tespit edilmesidir. Çalışmada 209 bireyin baş-boyun BT anjiyografileri değerlendirildi. Referans noktası olarak tespit edilmesi kolay ve klinikle ilişkili olan tragus, arcus zygomaticus, orbita köşesi, tuberculum marginale, margo supraobitalis ve margo infraorbitalis seçildi. 209 bireyin sağ-sol toplam 418 tarafın 363'ünde (%86,84) ramus parietalis bulunduğu, ramus frontalis'in ise sadece 3 olguda bulunmadığı tespit edildi. Ramus parietalis'lerin vertikal eksene göre ortalama 23,31°±10,49° açı ile çoğunlukla posterosuperior yönde, ramus frontalis'lerin ise 45,51°±13,03° açı ile anterosuperior yönde seyrettiği görüldü. Ramus frontalis'lerin orbita köşesine en yakın mesafeleri ve bu noktadaki derinliklerinin ise ortalama 3,24±0,98 cm ve 0,27±0,11 cm olduğu tespit edildi. Margo supraorbitalis'e en yakın mesafe ve ciltten derinlikleri ise ortalama 1,81±0,85 cm ve 0,21±0,08 cm olarak bulundu. Sonuç olarak bu tez çalışmasının, rekonstrüktif ya da estetik sebeplerle müdahalelerde uygulayıcılara güvenli alan yaratabilmeleri için fayda sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Arteria temporalis superficialis, Temporal bölge, Rekonstrüktif cerrahi, BT anjiyografi
Arteria iliaca interna'nın dallanma paterni ve varyasyonları ile klinik etkileri arasındaki ilişkiler
Arteria (a.) iliaca interna pelvis, kalça arka bölgesi (gluteal bölge) ve perineum'un beslenmesini sağlayan ana arterdir. Arteria iliaca interna sıklıkla arka ve ön kök halinde iki temel dala ayrılmış olup bu kök dallarından birçok arter çıkmaktadır. Arteria iliolumbalis, arteriae sacrales laterales, a. glutea superior, a. glutea inferior, a. pudenda interna, a. obturatoria, a. rectalis media, a. vesicalis superior, a. uterina, a. vaginalis, a. vesicalis inferior, a. prostatica ve a. umbilicalis a. iliaca interna ile ilişkili dallanan arterler olup bu arter yapıları belirli bir dallanma paterni izleyebileceği gibi a. iliaca interna'nın farklı alanlarından çıkarak birbirleri ile ortak kök ya da varyasyonlar oluşturabilir. Şu ana kadar birçok çalışma kadavra üzerinde yapılan diseksiyonlar ile a. iliaca interna ve dallarını değerlendirmiştir, ancak kapsamlı radyolojik çalışmalara ihtiyaç devam etmektedir. Günümüzde kullanılan modern ve ileri düzey görüntüleme yöntemleri ise a. iliaca interna ve dal yapıları ile ilgili detaylı bilgiler sunabilecektir. Bu çalışmanın amacı, ileri düzey görüntüleme yöntemi olan bilgisayarlı tomografi anjiografi kullanarak arteria iliaca interna'nın dallanma paterni ve varyasyonları ile klinik etkileri arasındaki ilişkileri incelemektir. Bu çalışmada, 01 Ocak 2019-31 Aralık 2020 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda çeşitli nedenlerle bilgisayarlı tomografi anjiografi çekilmiş, a. iliaca interna ve dalları ile ilişkili damarsal patolojisi veya girişimsel işlem hikayesi olmayan, yaşları 20 ile 60 arasında değişen, 50 kadın ve 50 erkek hastanın radyolojik görüntüleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışma kapsamında; a. iliaca communis uzunluğu, bifurcatio iliaca ile a. iliaca interna arka kök dallanma noktası arası uzunluk, bifurcatio iliaca'dan a. iliaca interna ön kök ilk damar çıkışına kadar olan mesafe, a. iliaca interna'dan birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci ve altıncı sırada çıkan dalların hangi damar yapısına ait olduğu, bu damarların birbirleri ile olası ortak çıkışları ve hangi yönden çıktığı (medial, lateral, anterior, posterior) ve a. iliaca interna dallanma paterninin Adachi sınıflandırmasına göre analizi değerlendirilmiştir. Sonuç olarak; bifurcatio iliaca'dan sonra 5cm içerisinde (standart sapma ile birlikte) a. iliaca interna arka kök damarları dallanmıştır ve a. iliaca interna arka kök dallanma noktası ile a. iliaca interna ön kök ilk dalı arası mesafe yaklaşık 1cm olarak tespit edilmiştir. Arteria iliaca interna arka kök damarlarının a. iliaca interna'dan sıklıkla direkt olarak çıktığı ve en distal damarı en sık olarak a. glutea superior'un oluşturduğu görülmüştür. Arteria iliaca interna ön kök damarlarının sıklıkla birbirleri ile ortak kök halinde dallandığı, kadınlarda özellikle a. uterina ve erkeklerde a. pudenda interna ile a. prostatica'nın diğer damarlar ile ortak kök halinde olduğu tespit edilmiştir. Arteria iliaca interna arka kök damarları sıklıkla posterior yönde çıkarken ön kök damarları anterior ve medial yönde dallanmaktadır. Arteria obturatoria, a. iliaca externa'dan direkt olarak veya a. epigastrica inferior ile ortak kök şeklinde dallanabilmektedir. Arteria glutea superior, a. glutea inferior ve a. pudenda interna'nın a. iliaca interna'dan ayrı ayrı dallandığı Adachi Tip 3 dallanma paterni tüm çalışma grubunda en sık tespit edilen dallanma sınıfı olmuştur. Bu sonuçlar, pelvik cerrahide ve a. iliaca interna ve dallarına yönelik girişimsel radyoloji işlemlerinde olası komplikasyonların önlenebilmesi açısından önemli olacaktır.
Anjiyografik trombektomi yapılan hastalarda kullanılan anestezi yönteminin hemodinamik stabilite ve postoperatif sağ kalıma etkisinin araştırılması
Yönteminin Hemodinamik Stabilite Ve Postoperatif Sağkalıma Etkisinin Araştırılması. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon AD. Uzmanlık Tezi. Ankara 2020. Akut iskemik inme tedavisinde endovasküler trombektomi kanıta dayalı şekilde altın standart tedavi yöntemidir. Endovasküler trombektomi, genel anestezi veya bilinçli sedasyon altında uygulanabilmektedir. İşlem sonucunda ise başarılı rekanalizasyona rağmen klinik iyileşme her zaman sağlanamamaktadır. Bu çalışmanın amacı, işlem sırasında uygulanan anestezi yönetiminin, işlem süresince ve sonrasında hastaların genel durumlarını ve sağ kalımlarını nasıl etkilediğini retrospektif olarak incelemektir. Etik kurul onamı alınmasını takiben, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde 1 Ocak 2015 – 31 Aralık 2019 tarihleri arasında akut iskemik inme tanısıyla girişimsel radyoloji tarafından endovasküler trombektomi işlemi yapılan hastaların dosyaları incelenmiş, arşiv ve sistem kayıtlarından toplam 203 hastaya ulaşılmıştır. Anestezi, endovasküler trombektomi işlemi ve nöroloji yoğun bakım tedavi bilgilerine ulaşılabilen 102 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Uygulanan anestezi protokolü, hastaların demografik verileri, işlem süresince kan basıncı, SpO2, EtCO2, kan glikoz düzeyi, vücut sıcaklığı anestezi kayıtlarından, postoperatif mortalite ve sağkalım süreleri ise sistem kayıtlarından bulunarak değerlendirilmiştir. Hastaların demografik verileri, ASA sınıflaması ve eşlik eden hastalıkların tipi ve görülme sıklıkları açısından anlamlı fark görülmemiştir. Çalışmamızın sonuçlarına göre 90 günlük sağkalım açısından en belirleyici faktörlerin intraoperatif kan şekeri düzeyleri ve anestezi süresi olduğu belirlenmiştir. Diğer faktörlerden bağımsız olarak intraoperatif dönemde kan şekerinin 140 g/dL'den yüksek olmasının mortalite riskini 4,712 kat arttırdığı görülmüştür. Anestezi süresindeki her 60 dakikalık artış ise mortalite riskini diğer faktörlerden bağımsız olarak 1,996 kat arttırdığı görülmüştür.Çalışmamızda değerlendirdiğimiz parametrelerden elde ettiğimiz sonuçlara göre, bu hasta grubunda mortalite oranını en aza indirmek amacıyla peroperatif dönemde sıkı şekilde kan şekeri kontrolü yapılmasının mutlak bir gereklilik olduğu düşünülmektedir. Anestezi süresinin mortaliteye etkisi düşünüldüğünde ise hazırlıkların tam olarak yapıldıktan sonra işleme başlanması, işlem uzadığında ekibin konuyla ilgili bilgilendirilmesi ve sonrasında da bu hastaların yoğun bakım şartlarında çok yakın takibinin yapılması gerektiği kanısına varılmıştır. Anahtar kelimeler: Akut iskemik inme, endovasküler trombektomi, nöroradyoloji, anestezi süresi, 90 günlük sağkalım
Behçet hastalığında arka segment yapıların multimodal görüntülenmesi
Çalışmanın Amacı Behçet üveitli (BÜ) gözlerde multimodal görüntüleme yöntemleri olan optik koherens tomografi (OKT) ve optik koherens tomografi anjiyografi (OKTA) bulgularını tanımlamak ve bu bulguları, nonoküler Behçet (NOB) ve sağlıklı kontrol grubundakilerle (SKG) karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem Klinik olarak aktif ve inaktif BÜ, NOB ve SKG, OKT (Heidelberg Spectralis ) ve OKTA (Zeiss Angioplex) kullanılarak değerlendirildi. OKT ile santral makula kalınlığı, koroid kalınlığı, retina segmentasyon analizi ile sinir lifi, ganglion hücre, iç pleksiform, iç nükleer, dış pleksiform, dış nükleer, retina pigment epiteli tabaka kalınlıkları ölçüldü. OKTA ile yüzeysel ve derin kapiller pleksuslar için 3x3, 6x6 ve 8x8 mm görüntülerde cihazın yazılımı (Angioplex Metrix) kullanılarak damar ve perfüzyon yoğunlukları (mm / mm2 ve %) ölçüldü. Optik sinir başı anjiografik görüntülerinde, cihazın yazılımı ile perfüzyon dansitesi ve akım indeksleri ölçüldü. Yüzeysel kapiller pleksusta foveal avasküler zon (FAZ) alanı, FAZ perimetrisi ve FAZ daireselliği Angioplex Metrix ile, derin kapiller pleksusta Image J görüntü analiz programı ile değerlendirildi. Bulgular 17 aktif BÜ (28 göz), 38 inaktif BÜ (62 göz), 20 NOB (40 göz) olgusu ve 33 sağlıklı katılımcı (66 göz) çalışmaya dahil edildi. Ortalama en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) aktif BÜ'de 0.63, inaktif BÜ' de 0.55, NOB hastalığında 1.0 idi. İnaktif BÜ olan gözlerde retinal segmentasyon analizi ile santral makula, sinir lifi, ganglion hücre, iç pleksiform tabaka kalınlıkları aktif BÜ, NOB ve SKG' ye göre anlamlı şekilde daha düşüktü. İnaktif BÜ olan gözlerde kapiller damar yoğunluğu hem NOB hem de kontrol grubundan daha düşüktü. Bu durum perfüzyon yoğunluğu için de geçerliydi. Derin kapiller pleksusta perfüzyon yoğunluğu, inaktif BU grubunda NOB ve kontrol grubuna kıyasla daha düşüktü. Yüzeyel kapiller pleksusta, FAZ alanı ve daireselliği değerlerinde gruplar arasında anlamlı bir fark yoktu, ancak FAZ daireselliği inaktif BÜ'de anlamlı şekilde daha yüksek bulundu. Derin kapiller pleksusta FAZ alanı ve çevresi anlamlı şekilde artmıştı ve hem aktif hem de inaktif BÜ'de NOB ve kontrollere kıyasla dairesellik değerlerinde anlamlı bir bozulma vardı. Sonuç BH'de OKT ve OKTA, arka segment yapılarının anatomik ve vasküler yapıların değerlendirilmesinde önemli bilgiler sağlar. Çalışmamızda inaktif BÜ'de, OKT'da retina katlarında incelme saptandı. OKTA'da yüzeyel kapiller pleksus damar yoğunluğu ve perfüzyon yoğunluğunun etkilendiği görüldü. Derin kapiller pleksusta, aktif ve inaktif BÜ'de perfüzyon yoğunluğundaki etkilenmenin yanı sıra FAZ alanı ve çevresi ölçümlerinde önemli farklılıklar saptandı.
Serebral arterlerin segmental dolikoektatik displazi'sinde radyolojik bulgular: Retrospektif bir çalışma
GİRİŞ VE AMAÇ: Serebral arterlerin segmental dolikoektatik displazileri nörogörüntülemede karşımıza çok nadir de olsa çıkmaktadır. Bu konu ile ilgili hem yerli hem yabancı literatürde yayın oldukça azdır. Bu nedenle çalışmamızda özellikle konjenital, gelişimsel olan bu anomali ve varyasyonlara ilgi çekmek, değişik modalite radyolojik bulgularını tanımak, klinik semptom, sendrom ile olası ilişkisini saptamak ve hastaları takip ve tedavi seçeneklerini değerlendirmeyi amacladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma retrospektif olarak tasarlanmış olup 2007-2018 tarihleri arasında kliniğimize başvuran, herhangi bir nedenle nörogörüntüleme yapılan hastaların serebral anjiyografik görüntüleri değerlendirildi. Konjenital tipte serebral arter segmental dolikoektatik displazisi olan 19 hasta tanımlandı. Tanımlanan bu hastalar sistemde olan diğer görüntüleri ile beraber tekrar gözden geçirildi ve segmental dolikoektatik arter displazilerin morfolojik dağılımı, eşlik eden mural kalsifikasyon, luminal genişleme, daralma, bu zeminde anevrizma oluşumu ve beyin parankim bulgularının varlığına bakıldı. Retrospektif, hastaların hastane bilgi sisteminde semptomları, aldığı tanıları irdelendi. BULGULAR: Olguların yaş ortalaması 31.8±5.3 yıl olduğu görüldü. Çalışmamızda kadın olguların daha fazla etkilendiği dikkat çekti (erkek/kadın oranı= 6:13). Tüm olgularda ortak klinik semptom baş ağrısı iken sadece bir olguda ilave olarak amorozis fugaks tipinde iskemik öykü mevcut idi. Hiç bir olguda subaraknoid kanama veya infarkt saptanmadı. Dolikoektatik arterial segmentlerde 19 olgunun 17'sinde cidar kalfikasyonu, 10'unda anevrizma, 7'inde luminal darlıklar saptandı. Uzun dönem takip edilen olgularda belirgin progresyon izlenmedi. SONUÇ: Konjenital tip serebral intrakranial dolikoektazi baş ağrısı ayırıcı tanısında yer alabilir. Genelde benign klinik seyirli olsa da zeminde izlenen çeşitli mural patolojilerden dolayı düzenli radyolojik takip gereklidir. ANAHTAR KELİMELER: İntrakranial dolikoektazi; segmental duyarlılık; anjiyografi
Karotis arter stentleme yapılan hastaların takibinde BT anjiyografi görüntüleme
İnme, tüm dünyada en önemli morbidite ve mortalite nedenlerinden biri olmaya devam etmektedir. İnme sıklığı ve inmeye bağlı ölüm riski yaşla birlikte artmakta, iskemik inme ve geçici iskemik atakların (GİA) yaklaşık %20'si de aterosklerotik karotis arter darlığı nedeni ile ortaya çıkmaktadır. Klinik ve hemodinamik anlamlı düzeyde karotis darlığı olan olgularda, klasik tedavi olarak cerrahi karotis endarterektomi (KEA) veya karotis arter stentleme (KAS) uygulanması önerilmektedir. Günümüzde KAS tedavisi uygulanmış hastaların takibinde çoğunlukla renkli doppler ultrasonografi (RDUS) ile bilgisayarlı tomografi anjiyografi (BTA) kullanılmaktadır. Bu çalışmada amacımız Mersin Üniversitesi Girişimsel Radyoloji Ünitesi'nde KAS tedavisi uygulanan hastaların takibinde stent açıklığı, neointimal hiperplazi ve restenoz gelişimini BTA ile değerlendirmek ve yanı sıra neointimal hiperplazi, restenoz gelişimine katkıda bulunan nedenleri araştırmak ve sonuçları literatürdeki çalışmalarla karşılaştırmaktır. Çalışmamızda, Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda karotis arter darlığı nedeniyle stentleme tedavisi uygulanan ve Eylül 2010 Aralık 2022 tarihleri arasında BTA incelemesi yapılan 96 hasta çalışmaya dahil edilmiş, 5 hastada bilateral olmak üzere toplam 101 adet stentlenmiş karotis arter değerlendirmeye alınmıştır. Hasta verileri retrospektif olarak taranmıştır. Tüm olgular sistemik hastalıklar ve sigara kullanımı yönünden araştırılmıştır. Elde edilen BTA görüntüleri üzerinden neointimal hiperplazi gelişen hastalar belirlenmiş, NASCET yöntemi kullanılarak darlık dereceleri hesaplanmıştır. Hastaların demografik özelliklerinin, risk faktörlerinin ve kullanılan stente ait özelliklerin neointimal hiperplazi ve restenoz gelişimi ile ilişkisi araştırılmıştır. Stent takılan hastaların takiplerinde 101 stentten 67'sinde (%66,3) neointimal hiperplazi, 24'ünde (%23,8) restenoz geliştiği saptandı. Neointimal hiperplazi gelişen hastalarda sigara kullanım oranının daha yüksek olduğu tespit edildi (p=0,048). Diyabetes mellitus varlığının da neointimal hiperplazi gelişimi üzerinde pozitif etkisinin bulunduğu (p=0,027) ve restenoz gelişmeyen hastalarla karşılaştırıldığında restenoz gelişen hastalarda diyabetes mellitus tanısının daha yüksek oranda bulunduğu tespit edildi (p=0,039). Bununla birlikte, yine neointimal hiperplazi gelişen arterlerde açık hücreli nitinol stent kullanımının daha yüksek olduğu belirlendi (p<0,001). Çalışmamızda diyabetes mellitusun ve sigara kullanımının neointimal hiperplazi gelişimini artırdığını saptadık. Neointimal hiperplazi gelişen arterlerde daha yüksek oranda nitinol stent kullanıldığını tespit ettik; açık hücreli stent tasarımının neointimal hiperplazi oluşumunda etkili olduğu belirledik. Restenoz gelişmeyen hastalarla karşılaştırıldığında restenoz gelişen hastalarda diyabetes mellitus tanısının daha yüksek oranda bulunduğunu tespit ettik. Elde edilen verilerin daha kapsamlı çalışmalarla araştırılması gerekmektedir.
Koroner anjiografi ve SGLT-2 inhibitörü kullanım öyküsü olan hastalarda kontrast nefropati sıklığı
Kontrast ilişkili nefropati tanı veya tedavi amaçlı yapılan girişimlerde kullanılan intravenöz kontrast ajanlara bağlı olarak gelişen akut böbrek hasarı olarak tanımlanmıştır. Bu çalışmada daha önce kliniğimizde anjiografi yapılmış olan hastaların girişim öncesi ve girişim sonrası 48.saat kreatinin düzeylerinin karşılaştırmasını yaparak SGLT-2i'lerin böbrek fonksiyonlarına etkisini araştırmayı amaçladık. Bazal kreatinin seviyesi ile karşılaştırıldığında tüm hasta popülasyonunda (değişim oranı %6.22), SGLT-2'i alanlarda (değişim oranı %6.92) ve HbA1c düzeyi %6.4'ün üzerinde olanlarda (değişim oranı %6.56) 48.saat kreatin düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yükselmiştir (sırasıyla, p=0.006; p=0.032 ve p=0.008). HbA1c yüksekliğine göre gruplara tekrar bölününce HbA1c seviyesi düşük (≤%6.4) olan hastaların SGLT-2i alsa da almasa da bazal değerleri ile karşılaştırıldığında 48.saat kreatinin düzeyinde anlamlı yükselme olmamıştır. HbA1c seviyesi yüksek (≥%6.4) hastalarda ise SGLT-2i alan grupta kreatinin değerinde anlamlı artış olmuştur. Yaptığımız çalışmada SGLT-2i kullanımının KN üzerinde anlamlı bir artış yaratmadığı fakat kontrolsüz diyabeti olan hastalarda kreatinin progresyonunda anlamlı yükselmelere sebep olabileceği görüldü. Riskli hastaların belirlenmesi, yeterli hidrasyonun sağlanması, kullanılan kontrast miktarının azaltılması, işlem öncesi ve sonrası böbrek fonksiyonlarının yakın takibiyle bu ilaçların kullanımının güvenli olduğu düşünülebilir. Bu ilaçların KN ile ilgili fayda veya zararlarının tespitine yönelik daha geniş ölçekli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Diyabetes mellitus, Kontrast Nefropati, Koroner anjiografi, SGLT-2 inhibitörleri
Yıllara bağlı olarak tip 2 diabetes mellitusun oluşturduğu retinal vasküler değişikliklerin optik koherens tomografi anjiografi ile değerlendirilmesi
Çalışmada amacımız yeni tanı almış DR olmayan diyabet hastalarının OKTA görüntülerini sağlıklı popülasyonla karşılaştırarak diyabetin erken evrede retina vaskülaritesine olan etkisini gözlemlemek, diyabet tanı süreleri farklı olan ve DR bulgusu olmayan hastaların OKTA görüntülerini inceleyerek diyabetin yıllara bağlı olarak vaskülariteye nasıl etki gösterdiğini araştırmaktır. Çalışmaya Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'na 01 Ocak 2022 ile 01 Mayıs 2022 tarihleri arasında başvurmuş, diyabetik retinopatisi olmayan, yeni tanı almış 29 diyabetes mellitus hastasının 29 gözü (Grup 1), diyabetes mellitus tanı süresi en fazla 5 yıl olan 42 hastanın 42 gözü (Grup 2) ve diyabetes mellitus tanı süresi 5 yıl ile 10 yıl arasında olan 27 hastanın 27 gözü (Grup 3), kontrol grubu olarak ise aynı yaş grubundan ve benzer cinsiyet dağılımına sahip 35 hastanın 35 gözü dahil edildi. Hastaların Zeiss Cirrus 6000 Angioplex (Carl zeiss, Dublin, CA, USA) cihazı ile çekilen 6x6 mm'lik makula protokolündeki OKTA görüntülerinden elde edilen veriler kayıt altına alındı. Çalışmada diyabet hastalarında klinik DR gelişmese de diyabetin yeni tanı alınan zamandan itibaren zaman geçtikçe FAZ alanını genişletip SKP'de VD ve PD parametrelerini santral alanda azalttığı gösterildi. Diyabetik grupta parafoveal inferior alan ile perifoveal superior ve inferior alanlarda VD ve PD parametreleri kontrol grubuna göre düşük bulundu. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında parafoveal tüm kadranlardaki VD ile perifoveal superior ve inferior VD parametreleri Grup 2'de düşük bulundu. Grup 3'teki hastaların perifoveal superior VD ve parafoveal nazal VD'si yeni tanı ve kontrol grubuna göre düşük bulundu. Yeni tanı almış hastaların kontrol grubu ile karşılaştırılmasında hiçbir OKTA parametresinde anlamlı fark bulunmadı. Sonuç olarak diyabet tanılı hastalarda klinik DR'nin olmadığı erken dönemde bile vasküler parametrelerdeki değişimin OKTA ile saptanabileceği gösterildi. Anahtar Kelimeler: Diyabetik retinopati, Vasküler dansite, Retinal vasküler hastalık, Optik koherens tomografi anjiografi
Koroner arter hastalığı ve retinal vasküler yoğunluk ilişkisinin optik koherens tomografi anjiografi ile değerlendirilmesi
Bu çalışmada koroner arter hastalığı(KAH) şüphesi ile poliklinik şartlarında değerlendirilerek koroner anjiografi(KAG) yapılan hastalarda, Gensini skoru ile KAH şiddeti belirlenerek, hem KAH hem de KAH şiddeti ile retinal yüzeyel kapiller pleksusta(YKP) meydana gelen mikrovasküler düzeyde değişimlerin optik koherens tomografi anjiografi(OKTA) ile değerlendirilerek aralarında ilişki kurulması amaçlanmıştır. 01 Ağustos 2021-31 Ekim 2022 tarihleri arasında Kardiyoloji Anabilim Dalı polikliniğine göğüs ağrısı şikayeti ile başvuran ve stabil angina pektoris(SAP) tanısıyla KAG yapılan hastalarda KAH olan 60 hastanın 120 gözü ile normal koroner arter yapısına sahip 59 hastanın 117 gözü çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların KAG verileri, demografik özellikleri, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu(LVEF), komorbid hastalıkları ve laboratuar sonuçları retrospektif olarak tarandı. 3x3 mm'lik OKTA kesitlerinde foveal ve parafoveal bölgede farklı kadranlardaki YKP vasküler dansitesi(VD), vasküler perfüzyon yüzdesi(VP) ile foveal avasküler zon(FAZ) genişliği, alanı ve perfüzyon oranı ayrı ayrı taranarak kaydedildi. KAH(n=60) ve Kontrol(n=59) grupları oluşturuldu. Koroner arter hastalığı ve kontrol grupları arasında VD parametreleri karşılaştırıldığında, KAH grubunda, full, nazal, temporal ve inferior VD parametrelerinde istatistik açıdan anlamlı bir azalma vardı(sırasıla p=0,023, p=0,034, p=0,045, p=0,027). VP parametreleri karşılaştırıldığında KAH grubunda inner, full, nazal, temporal ve inferior, VP parametrelerinde istatistik açıdan anlamlı bir azalma vardı(sırasıyla p=0,039, p=0,029, p=0,042, p=0,034, p=0,041). İki grup arasında FAZ parametreleri area, perimeter ve circularity arasında anlamlı bir fark yoktu(sırasıyla p=0.956, p=0,671, p=0,895). Kontrol grubunda LVEF ile VD arasındaki ilişki kurulmaya çalışıldığında VD central, inner, full, nazal, temporal, superior ve inferior parametreleri arasında aynı yönlü anlamlı düzeyde ilişki bulundu(sırasıyla p=0,005,p<0.0001, p<0.0001, p=0,001, p<0,0001, p=0,007, p=0.007). Kontrol grubunda LVEF ile VP arasındaki ilişki kurulmaya çalışıldığında VP central, inner, full, nazal, temporal, superior ve inferior parametreleri arasında aynı yönlü anlamlı düzeyde ilişki bulundu(sırasıyla p=0,010, p<0.0001, p=0,001, p<0.0001, p=0.015, p=0.009, p=0,002). KAH grubunda LVEF ile VD arasındaki ilişki kurulmaya çalışıldığında VD central, inner, full ve inferior parametreleri arasında aynı yönlü anlamlı düzeyde ilişki bulundu(sırasıyla p=0,002, p=0.001, p=0.016, p=0,002). KAH grubunda LVEF ile VP arasındaki ilişki kurulmaya çalışıldığında VD central, inner, full, nazal, temporal, superior ve inferior parametreleri arasında aynı yönlü anlamlı düzeyde ilişki bulundu(sırasıyla p<0,0001, p=0,001, p=0.001,p=0.041, p=0,011, p=0,004, p=0,022). KAH grubunda Gensini skoru ile VD arasındaki ilişki kurulmaya çalışıldığında VD iner, full, nazal, temporal, superior ve inferior parametreleri arasında zıt yönlü anlamlı düzeyde ilişki bulundu(sırasıyla p<0,0001, p<0,0001, p=0,020, p=0,001, p=0,002, p=0,002). KAH grubunda Gensini skoru ile VP arasındaki ilişki kurulmaya çalışıldığında VD, inner, full, nazal, temporal, superior inferior parametreleri arasında zıt yönlü anlamlı düzeyde ilişki bulundu(sırasıyla p=0.009, p=0,005, p=0,029, p<0,0001, p=0,001, p=0,001). Bu çalışma ve devamında yapılacak diğer çalışmalar ışığında KAH ve kalp yetersizliği(KY) tanısı alan hastalarda retinal vasküler hastalıkların araştırılması ve tanısının konulması OKTA sayesinde noninvaziv, hızlı ve pratik bir şekilde yapılabilecektir. Bu sayede OKTA erken tanı ve tedavi ile görme yetisinin azalması veya kaybedilmesinin önüne geçilmesine yardımcı olacaktır. Ayrıca koroner arter hastalığı toplumda sık görülen ve mortalitenin en sık nedenlerinden birisidir. OKTA sayesinde retinal VD ve VP'de azalmanın tespit edilmesi, yapısal olarak benzerlik gösterdiği koroner arterlerde daralmanın ve KY'nin erken evrede tespit edilmesini sağlayabilir. Böylece toplumda KAH ve KY'ye bağlı mortalitenin azalmasına faydalı olabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Gensini skoru, koroner arter hastalığı, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, optik koherens tomografi anjiografi, vasküler dansite
Behçet Hastalığı'nda multimodal görüntüleme bulgularının karşılaştırılması
Amaç: Behçet Hastalığı (BH), ataklar ve remisyonlarla seyreden kronik okluziv tipte vaskülit ile karakterize multisistemik kronik bir hastalıktır. Primer olarak oral ve genital mukozayı, deriyi ve gözleri tutan BH'yin etyolojisi tam olarak bilinmemektedir. BH olan hastaların yaklaşık %70 inde oküler inflamasyon ortaya çıkmaktadır. Bunların çoğunluğunda panüveit ve retinal vaskülit görülmektedir. Vaskülit tanısında Fundus Flöresein Anjiyografi (FFA) altın standart tanı tetkikidir. Optik Koherens Tomografi (OKT), Optik Koherens Tomografi Anjiyografi (OKTA) maküla anatomisi, retina katmanları ve mikrovasküler değişiklikleri gösteren Behçet üveiti tanı ve takibinde kullanılan diğer görüntüleme yöntemleridir. Bu çalışmada BH'de üveit varlığında veya yokluğunda görüntüleme bulgularının karşılaştırılması, tanı ve takipte güvenilirliklerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Şubat 2021 ve Şubat 2022 tarihleri arasında, Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniği'nde takip edilen, BH'ye sekonder gelişen üveiti olan hastalar, Romatoloji Kliniği'nde takip edilen üveit geçirmeyen Behçet hastaları ve rutin göz muayenesi için başvuran hastalar dahil edildi. Hastaların OKT ile santral maküler kalınlık (SMK), EDİ-OKT ile subfoveal koroidal kalınlık (SFKK), OKTA ile foveal avasküler zon alanı (FAZ), total derin kapiller pleksus dansitesi, total yüzeyel kapiller pleksus dansitesi, derin parafoveal kapiller pleksus dansitesi ve yüzeysel parafoveal kapiller pleksus dansitesi ve peripapiller kapiller pleksus dansitesi değerleri elde edildi. Ayrıca Behçet üveiti hastalarının FFA görüntülemeleri değerlendirildi. Optik disk tutulumu, makula tutulumu ve vasküler arkadlar esas alınarak yapılan ayrıma göre superior, inferior, temporal ve nasal alanlardaki tutulumlar puanlandırıldı. Her bir bölgedeki tutulum +1 puan olarak değerlendirildi. Bu puanlar gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bu değerlerin görme keskinliği ve hastalık süresi ile korelasyonu değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 79 hastanın ve 39 kontrol grubunun toplam 236 gözü dahil edildi. Hastalar 18-63 yaş aralığında olup yaş ortalaması oküler tutulumu olan grupta 37.35 yıl, oküler tutulumu olmayan grupta 36,21 yıl, kontrol grubunda 33,79 yıl idi. Oküler tutulumu olan hastaların %48,6'sı kadın, % 51,4'ü erkek, oküler tutulumu olmayan grubun %35,7'si kadın, %64,3'ü erkek; kontrol grubunun %51.3'ü kadın, %48.7'si erkekti. Hastalık süresi oküler tutulumu olan grupta ortalama 6,49 yıl, oküler tutulumu olmayan grupta 6.71 yıldı. Grupların FAZ alanı, total yüzeysel kapiller pleksus dansitesi, total derin kapiller pleksus dansitesi, derin perifoveal kapiller pleksus dansitesi yüzeysel perifoveal kapiller pleksus dansitesi ve peripapiller kapiller pleksus dansitesi ortalamalarında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. Oküler tutulumu olan grupta kapiller pleksus dansiteleri diğer gruplara göre düşük; FAZ alanı diğer gruplardan yüksek saptandı. Oküler tutulumu olan grupta FFA değerlendirilmesi ile bu parametrelerin pozitif yönde (FAZ alanı dışında), FAZ alanının negatif yönde ilişkili olduğu görüldü. Sonuç: Optik koherens tomografi anjiyografi (OKTA), Behçet üveitinde tekrarlayan ataklar sonucu, nihai görme keskinliğiyle ilişkli maküler mikrovasküler değişiklikleri saptamada invaziv olmayan önemli bir görüntüleme yöntemidir. OKTA aynı zamanda oküler tutulumu olmayan Behçet Hastalarında da vaskülit nedeniyle azalan derin ve yüzeyel kapiller rezerv hakkında bilgi verebilir.
Göğüs ağrısı ile acil servise başvuran hastaların geçmiş KAG ve kardiyoloji poliklinik muayenesinin önemi
AMAÇ: Akut koroner sendrom (AKS) erken teşhis edilip gerekli invaziv işlemler veya medikal tedavi hızlı bir şekilde yapılmadığında mortalitesi yüksek seyreden göğüs ağrısı nedenlerinin başında gelir. Acil servislerde klinisyenler tarafından AKS'leri tespit etmek için hastaların geçmiş koroner anjiyografi (KAG) ve kardiyoloji poliklinik muayene sonuçları sorgulanıp risk durumu göreceli olarak tahmin edilmektedir. Bu noktadan yola çıkarak hastaların geçmiş KAG ve kardiyoloji poliklinik muayene sonuçlarının hastaları taburcu etmedeki güvenilirliğini değerlendirmeyi amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Prospektif gözlemsel çalışmamıza 16.09.2020-30.07.2022 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne göğüs ağrısı şikâyeti ile başvuran ve primer hekim tarafından akut koroner sendrom olabileceği düşünülerek takibe alınan, 18 yaşından büyük hastalar içerisinden, çalışma onam formunu okuyup kabul edenler dahil edildi. Hastaların acil servis sonlanım tanıları incelendi. ST yükselmeli olmayan miyokard enfarktüsü (NSTMI), ST yükselmeli miyokard enfarktüsü (STMI), kardiyak ölüm, koroner bypass gelişme durumları majör kardiyak olay (MACE) olarak değerlendirilip kaydedildi. MACE gelişen hastaların tespit edilememesi ihtimaline karşı taburcu olduktan sonra telefonla aranarak veya hasta kayıtlarına ulaşılarak taburculuk sonrası 3 gün içerisinde MACE gelişme durumu sorgulandı. Sonuçlar acil sonlanımdaki tanılara dahil edildi. Acil sonlanımda MACE gelişen ve gelişmeyen hastalar geçmiş anlamlı (stent varlığı ve/veya koroner arterlerde ≥%50 darlık olması) KAG ve son bir yıldaki anlamlı kardiyoloji poliklinik muayenesi açısından karşılaştırıldı. KAG veya koroner bypass önerilmesi, anti agregan ve/veya anti koagülan tedavi başlanması, efor testinin pozitif gelmesi kriterlerinden birinin bulunması halinde geçmiş kardiyoloji poliklinik muayenesi anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Çalışmaya 159 hasta dahil edildi. Çalışmaya katılan hastaların 102'si (%64,2) erkek, 57'si (%35,8) kadındı. Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalamaları 56±16,84 idi. Çalışmaya katılan 159 hastanın 46'sında (%28,9) acil sonlanım noktasında MACE saptandı, 113'ünde (%71) MACE saptanmadı. Hastaların 43'ünde (%27) NSTMI, 2'sinde (%1,3) STMI, 1'inde (%0,6) kardiyak ölüm, 2'sinde (%1,3) koroner bypass geçirme durumu tespit edildi. MACE gelişen hasta grubunda 6 hastada (%13,0) son bir yıl anlamlı KAG saptanırken, MACE gelişmeyen hasta grubunda 11 hastada (%11,5) son bir yıl içinde anlamlı KAG saptandı. Her iki grup hasta son bir yıl içindeki anlamlı KAG açısından karşılaştırıldığında, MACE gelişen hasta grubu ile MACE gelişmeyen hasta grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı(p=0,576). MACE gelişen hasta grubunda 12 hastanın (%26,1) geçmiş kardiyoloji poliklinik muayenesinde koroner arter hastalığı (KAH) açısından risk saptanırken, MACE gelişmeyen hasta grubunda 13 hastanın (%11,5) geçmiş kardiyoloji poliklinik muayenesinde KAH açısından risk saptandı. Her iki grup hasta geçmiş kardiyoloji poliklinik muayenesinde KAH riski açısından karşılaştırıldığında, MACE gelişen hasta grubunda MACE gelişmeyen hasta grubuna göre, geçmiş kardiyoloji poliklinik muayenesinde KAH risk durumu istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu(p=0,022). SONUÇ: Çalışmamızda acil servise göğüs ağrısı ile başvuran hastalarda MACE gelişen ve gelişmeyenler arasında son bir yılda anlamlı KAG olma oranı benzer bulundu. Ayrıca MACE gelişen grupta son bir yıldaki anlamlı kardiyoloji muayene geçmişi, MACE gelişmeyen gruptaki anlamlı kardiyoloji muayene geçmişine göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı.
Polisitemia vera hastalarında makula ve optik sinir başı mikrovaskülatürünün optik koherens tomografi anjiografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Polisitemia vera (PV) hastalarında makula ve optik sinir başı mikrovaskülatürünün, optik koherens tomografi (OKT) ve anjiyografi (OKTA) ile değerlendirilmesi, kan tetkikleri ile birlikte sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniği'ne göz muayenesi için Temmuz 2022-Haziran 2023 tarihleri arasında başvuran hasta ve sağlıklı kontrol grubunun verileri değerlendirildi. 18-60 yaş aralığında PV dışında sistemik hastalığı bulunmayan, optik disk ve retinada patoloji saptanmayan 37 hastanın iki gözü ve 30 sağlıklı kontrol grubunun iki gözü çalışmaya dahil edildi. Hastalara tam bir oftalmolojik muayene ve kan tetkiki yapıldı; Biyomikroskop ile ön segment ve fundus muayenesi, en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK), göz içi basıncı, OKT ve OKTA ölçümleri yapıldı. Toplanan veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 18.0 paket programı ile analiz edildi. Tüm testler için istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya PV tanısı olan 37 hastanın 74 gözü, 30 sağlıklı kişinin 60 gözü dahil edildi. Hematolojik parametrelerden hemoglobin (Hb) ve hematokrit (Hct) düzeyleri hasta grubunda, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0.001). Yüzeyel kapiller pleksus (YKP) vasküler dansite (VD) (%) değerlerinden tüm alan (p=0.001), superior yarı (p=0.024), inferior yarı (p<0.001), parafovea (p=0.004) ve perifovea (p=0.002) hastalara ait gözlerde kontrol grubundaki gözlere kıyasla daha düşük tespit edildi. Derin kapiller pleksus (DKP) VD (%) değerlerinden tüm alan (p<0.001), superior yarı (p<0.001), inferior yarı (p<0.001), parafovea (p<0.001) ve perifovea (p=0.006) hastalara ait gözlerde kontrol grubundaki gözlere kıyasla daha düşük tespit edildi. DKP VD (%) parafovea (r=-0.287, p=0.001) ve temporal perivoea (r=-0.196, p=0.024) değerleri ile Hct düzeyi arasında negatif yönde korelasyon olduğu bulundu. Radyal peripapiller kapiller pleksus (RPKP) VD (%) değerlerinden tüm alan (p<0.001), peripapiller (p=0.001), superior yarı (p=0.001), inferior yarı (p=0.017), nazal superior (p<0.001) ve temporal inferior (p=0.027) sonuçları, hastalara ait gözlerde kontrol grubundaki gözlere kıyasla daha düşük bulundu. RPKP VD (%) tüm alan değeri ve Hct düzeyi arasında negatif yönde korelasyon olduğu bulundu (r= -0.415, p<0.001). OKT değerlerinden santral maküler kalınlık, temporal parafovea, superior parafovea, nasal parafovea ve inferior parafovea ölçümleri hasta grubunda, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek belirlendi (p değerleri sırasıyla; p=0.001, p=0.008, p=0.016, p=0.002, p=0.008). Retina sinir lifi tabakası (RSLT) kalınlıklarından temporal inferior ölçümleri hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük kaydedildi (p=0.020).RSLT ile RPKP VD (%) değerleri arasında pozitif yönde korelasyon tespit edildi (r=0.491, p<0.001). Sonuç: PV hastalarında OKTA verilerinden YKP, DKP, RPKP VD değerlerinin azaldığı bulundu. OKT verilerinden santral maküler ve parafovea kadranlarıının daha kalın olduğu bulundu. RSLT ölçümünde temporal inferior alanda incelme olduğu tespit edildi. Hct seviyesi ile DKP ve RPKP arasında negatif yönde korelasyon olduğu tespit edildi. PV hastalarında görülen Hct yüksekliği, oküler yapıları mikrovasküler düzeyde etkilediği düşünüldü. Hastalığın oküler etkilerinin tespiti için OKT ve OKTA görüntüleme tekniklerinin kullanılması mikrovaskülatür üzerindeki değişikleri gösterebilir. Yeni yapılacak çalışmalarla birlikte OKTA, PV hastalarında yapılacak oftalmolojik incelemenin bir parçası olabilir.Anahtar kelimeler: Retina, Optik disk, Makula, Optik koherens tomografi anjiografi, Polisitemia vera
65 yaş üstü bireylerde koroner anjiyografi öncesi korkunun koroner anjiyografi sonrası konfor ile ilişkisi
Çalışmada, 65 yaş üstü bireylerde koroner anjiyografi öncesi korkunun koroner anjiyografi sonrası konfor ile ilişkisi incelenmiştir. Koroner anjiyografi uygulan 65 yaş ve üstü 201 hastanın katılımcı olduğu çalışmada veri toplama aracı olarak "Sosyo-Demografik ve Tıbbi Bilgi Formu", "Cerrahi Korku Ölçeği", "Erken Postoperatif Konfor Ölçeği" ve "Anksiyete ve Görsel Kıyaslama Ölçeği" kullanılmıştır. Girişimin öncesinde Sosyo-Demografik ve Tıbbi Bilgi Formu ve Cerrahi Korku Ölçeği, girişimden sonra ise anjiyografi sonrası hasta servise geldikten sonra 3. ve 4. saatler arasında yüz yüze görüşülerek Erken Postoperatif Konfor Ölçeği uygulanmıştır. Araştırma kapsamında edinilen veriler SPSS 22 istatistik programı ile analiz edilmiştir. Çalışmanın sonucunda 65 yaş üzeri bireylerde anjiyografi öncesi anksiyete ve korkunun sağlıklı yönetilmesinin anjiyografi sonrası konfor düzeyine olumlu etki yaptığı görülmüştür. Koroner anjiyografi öncesi anksiyete ve korku düzeyleri ile koroner anjiyografi sonrası konfor düzeyi arasında negatif orta düzeyde bir korelasyonel ilişki olduğu saptanmıştır. Ayrıca adımsal regresyon analizi sonucunda koroner anjiyografi öncesi yaş, kronik hastalık varlığı, anksiyete ve korkunun koroner anjiyografi sonrası konfor düzeylerinin önemli negatif yordayıcıları arasında olduğu belirlenmiştir.
Koroner anjiyografi uygulanacak hastalarda işlem öncesi ve işlem sonrası kaygı durumunun değerlendirilmesi
Araştırma Dicle Üniversitesi kalp hastanesinde koroner anjiyografi uygulanacak hastalarda işlem öncesi ve işlem sonrası kaygı durumunun değerlendirilmesi amacıyla 200 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Hastalara Demografik Bilgi Formu, işlem öncesi ve sonrası Durumluk-Sürekli Kaygı Ölçeği uygulanmıştır. Koroner Anjiyografi uygulanacak hastaların durumluk kaygı ölçeği ve sürekli kaygı ölçeği puan ortalamalarının işlem öncesi ve sonrası anlamlı olduğu bulunurken, uygulama sonrası hastaların durumluk ve sürekli kaygılarının azaldığı tespit edilmiştir. Hastaların cinsiyet, eğitim, meslek, gelir, VKI durumlarına göre işlem öncesi ve sonrası durumluk ve sürekli kaygılarında farklılıklar olduğu, sosyal güvence ve medeni durumlarına göre ise hem uygulama öncesi hem de uygulama sonrasında durumluk ve sürekli kaygıları benzer olduğu tespit edilmiştir. Hastaneye başvuru, yatış, ameliyat olma, anjiyografiye karşı kaygı, kronik hastalık, ilaç kullanımı, alkol kullanımı, ailesinde kalp hastalığı nedeniyle ölen birinin olması, kaygı duyma nedenleri, hangi damara işlem yapıldığı dikkate alındığında işlem öncesi ve sonrası durumluk ve sürekli kaygılarında farklılıklar olduğu, sigara kullanımı, egzersiz yapma, ailesinde kalp hastalığı olma durumlarına göre ise hem uygulama öncesi hem de uygulama sonrasında durumluk ve sürekli kaygıları benzer olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak; koroner anjiyografi olan hastaların durumluk ve sürekli kaygılarının işlem öncesi ve işlem sonrası farklılıklar olduğu belirlenmiştir.
Nonarteritik anterior iskemik optik nöropati ve normotansif glokom tanılı hastaların optik koherens tomografi anjiyografi, görme alanı ve patern ERG verilerine göre değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada nörooftalmoloji biriminde tanı konulan ve tedavisi yapılan NAİON hastaları ile glokom biriminde tanı konulan ve tedavisi yapılan normotansif glokom hastalarının ve eşit sayıda sağlıklı gönüllülerin görme alanı, elektroretinografi ve peripapiller optik koherens tomografi anjiyografi verileri karşılaştırılarak aradaki ilişki değerlendirildi. Gereç ve Yöntem: Balıkesir Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniği'ne göz muayenesi için Mayıs 2022- Ekim 2022 tarihleri arasında başvuran toplamda 22 NAİON hastasının 30 gözünün , 26 NTG hastasının 30 gözünün ve 27 sağlıklı bireyin 30 gözünün verileri prospektif olarak değerlendirildi. Hastalara tam bir oftalmolojik muayene yapıldı; yarık lamba ve fundus muayenesi, en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK), göz içi basıncı, görme alanı, patern ERG ve peripapiller OKTA ölçümleri yapıldı. Verilerin 3 ayrı grup analizi IBM SPSS 22.0 paket programında yapıldı ve p<0.05 için sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda 41'i kadın, 34'ü erkek bireyden oluşan toplam 75 bireyi inceledik. Görme alanına göre değerlendirildiğinde NAİON ve NTG gruplarında kontrol grubuna göre MD ve PSD değerleri anlamlı yüksek saptandı. NAİON grubu ve NTG grubu arasında MD ve PSD değerlerine göre bakıldığında NAİON grubunda daha yüksek bulundu. NAİON ve NTG grupları optik disk başı OKTA parametrelerine göre kontrol grubuna kıyaslandığında tüm görüntü, peripapiller bölge, superior yarı alan, inferior yarı alan ve 6 kadrandaki ( nasal inferior, inferionasal, inferiotemporal, temporosüperior, süperiotemporal, süperionasal) kapiller vasküler pleksus daha az saptandı. NAİON ve NTG grupları birbiri ile kıyaslandığında, peripapiller bölge, inferior hemi, inferotemporal ve temporoinferior kadranlardaki vasküler dansitenin NAİON grubunda daha az olduğu bulundu. Optik sinir başının fonksiyonel değerlendirilmesi PERG ile yapıldı. NAİON grubu ile sağlıklı grup karşılaştırıldığında P50 ve N95 amplitüdünde NAİON grubunda anlamlı azalma saptanırken diğer patern ERG parametrelerinde anlamlı fark bulunmadı. NTG grubunda sağlıklı gruba göre patern ERG parametrelerinden sadece P50 uV de anlamlı azalma saptandı. NAİON ve NTG grubunu kendi arasında kıyasladığımzda NAİON grubundaki N95 genliğinin NTG grubuna göre daha az olduğunu saptadık. Diğer patern ERG parametrelerinde NAİON ve NTG grupları arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuçlar: Nonarteritik anterior iskemik optik nöropati ve normotansif glokom tabloları optik disk başı OKTA, görme alanı ve patern ERG parametrelerine göre değerlendirildiğinde farklılıklar görülmektedir. Özellikle görme alanı parametrelerinden MD ve PSD değerleri, patern ERG verilerinden N95 amplitüdü ve OKTA değerlerinde istatistiksel anlamlı farklılıklar görülmektedir.
Diyabetik makuler ödem için intravitreal bevacizumab enjeksiyonu uygulanan hastalarda optik koherens tomografi anjiyografik bulguların enjeksiyon öncesi değerlerle karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızda naive hastaların diabetik makula ödemi (DMÖ) tedavisinde uygulanan intravitreal bevacizumab enjeksiyonu öncesi ve sonrası akut dönemde ACD, optik koherens tomografi (OKT), visual evoked potentials (VEP) ve makula ve disk optik koherens tomografi anjiografi (OKT-A) görüntüleme yöntemleri ile gösterilen retinal anatomik, fonksiyonel ve vasküler değişiklikleri ortaya çıkarmayı ve bu değişikliklerin görme keskinliği ve diğer sonuçlar ile korelasyon gösterip göstermediğini tespit etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Balıkesir Üniversitesi Göz Hastalıkları Kliniği'ne başvuran daha önce herhangi bir tedavi almamış diabetik makuler ödem tanılı 40 hastanın 40 gözünün dâhil edildiği çalışmamızda, hastalara tek doz intravitreal bevacizumab enjeksiyonu yapıldı. Hastaların tedavi öncesi ve 1. hafta ve 1. ayda göz içi basınçları ve ACD kaydedildi; fundus floresein anjiografi, optik koherens tomografi, VEP ve makula ve disk optik koherens tomografi anjiografi tetkikleri yapıldı. Bulgular: Hastaların başlangıç yaş, cinsiyet, LogMAR, ortalama göz içi basıncı değerleri açısından istatistiksel anlamlı bir fark gözlenmedi.(p>0,05) Enjeksiyon öncesi ve 1 doz intravitreal bevacizumab tedavisi sonrası hastaların 1. hafta VEP değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı değişiklik izlenmezken 1. ay VEP değerlerinde (n75ms, n75uv, p100ms, p100uv) istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. (tümünde p<0,001) Makula ve Disk OKT-A ile elde edilen veriler incelendiğinde Tedavi öncesi FAZ alanı ve Disk vasküler dansitesinin 1. hafta ve 1. ay değerleriyle karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır.(p<0,001) Hiperakut ve akut evrede FAZ alanının genişleme gösterdiği ve diskteki vasküler dansitelerin azalma gösterdiği, hastaların tedavi sonrası ortalama VEP voltaj ve latans değerlerinde daha fazla iyileşme olduğu gösterildi. Sonuç: Özetle, DMÖ'de intravitreal bevacizumab enjeksiyonu uygulanan hastalarda görme keskinliğindeki artışla beraber, anatomik ve yapısal bütünlüğü gösteren OKT-A bulgularında ve görmenin fonksiyonel durumunu gösteren VEP bulgularında anlamlı düzelmeler olduğu görülmektedir. Anatomik iyileşme ile fonksiyonel düzelme arasında korelasyon olduğu ve OKT-A bulguları ile öngörülebildiği saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Diabetik makuler ödem, bevacizumab, optik koherens tomografi anjiografi, visual evoked potentials
Göz içi tümörlerinde multimodal görüntüleme
Amaç: Göz içi tümörlerinin tanısında multimodal görüntüleme bulgularını tanımlamak. Gereç ve Yöntem: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Vehbi Koç Göz Hastanesi'nde Nisan 2018 – Şubat 2023 tarihleri arasında göz içi tümör tanısı alan 81 hastanın 81 gözü çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların tanı anında çekilen renkli fundus fotoğrafı, oküler ultrasonografi (USG), optik koherens tomografi (OKT), optik koherens tomografi anjiografi (OKTA), fundus otoflöresans (FOF), flöresein anjiografi (FA), indosiyanin yeşili anjiografi (İSYA) görüntüleri retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular: Örneklem grubunun %45.2'sine koroid nevüsü, %16.4'üne koroid hemanjiomu, %9.6'sına koroid osteomu, %6.8'ine optik disk melanositomu (ODM), %8.2'sine koroid malign melanomu (KMM), %5.5'ine retina pigment epitelinin konjenital hipertrofisi (RPEKH) ve %8.2'sine ise diğer türlerden tümür tanısı konmuştur. Renkli fundus fotoğraflarına göre koroid nevüsü tipi tümöre sahip hastaların %94.1'inin pigmentli; ODM tipi tümöre sahip hastaların %100'ünün pigmentli; KMM tipi tümöre sahip hastaların %83.3'ünün pigmentli; RPEKH tipi tümöre sahip hastaların %66.7'sinin pigmentli ve koroid hemanjiomu, koroid osteomu, retinal astrositik hamartom (RAH) tipi tümöre sahip hastaların ise %100'ü pigmentsiz yapıdadır. RPEKH olan hastalarda optik disk'e uzaklık ve foveola'ya uzaklık ortalamasının diğer tümör tiplerine göre yüksek olduğu görülmüştür. KMM tipi tümöre sahip hastalarda çap ortalamasının diğer tümör tiplerine göre yüksek olduğu görülmüştür. FOF bulgularına göre koroid nevüsü genellikle izootoflöresan olmasıyla, hipootoflöresan olan koroid hemanjiomu, ODM ve RPEKH tipi tümörden ayrıştırmaktadır. OKT bulgularına bakıldığında, tümör tiplerinin genelinde orta ve düşük reflektivite gözlenmiştir. Ayrıca, posterior gölgelenme durumunun tümör tiplerine göre farklılık göstermediği saptanmıştır. Koroid nevüsü ile KMM arasında retina altı sıvısı (RAS), kistoid makula ödemi (KMÖ) ve drusen açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0.000, p=0.000, p=0.024, sırasıyla). Sonuç: OKT bulguları göz önüne alındığında koroid nevüsü ve KMM ayırıcı tanısında drusen varlığının koroid nevüsünü destekleyen bir bulgu olduğu, RAS ve KMÖ varlığının KMM'yi destekleyen bulgular olduğu görülmüştür. FOF bulguları göz önüne alındığında, koroid nevüsü çoğunlukla izootoflöresans gösterirken, koroid hemanjiomu, ODM ve RPEKH hipootoflöresans göstermiştir.
Astımlı çocuklarda optik disk ve retinal mikrovasküler değişikliklerin optik koherens tomografi anjiyografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Astımlı çocuklarda optik disk ve retina mikrovasküler yapısının optik koherens tomografi anjiyografi (OKTA) ile değerlendirmek ve benzer yaş ve cinsiyette sağlıklı çocuklarla karşılaştırmak. Yöntem: Bu kesitsel-prospektif çalışmaya 30 astımlı çocuğun (astım grubu) 60 gözü ve yaş ve cinsiyet uyumlu 30 sağlıklı çocuğun (kontrol grubu) 60 gözü dahil edildi. Klinik bilgiler alınıp OKTA ölçümlerini içeren tam oftalmolojik muayene yapıldı. OKTA tüm gözlerde maküla için 6x6 mm, optik disk için 4.5x4.5 mm kesitlerle yapıldı. Retina sinir lifi tabakası (RSLT) kalınlığı, retinanın farklı bölümlerindeki damar yoğunluğu ve optik sinir başı analiz edildi. Bulgular: Temporal kadranlar için RSLT kalınlığı ve dış retina için akım alanı seviyeleri astım grubunda anlamlı olarak daha düşüktü. Bununla birlikte, optik disk radyal peripapiller kapiller (RPK) iç disk yoğunlukları astım grubunda kontrollerle karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha yüksekti (Sırasıyla 72.5810.99µm'ye karşı 77.739.73µm, p = 0.015, 0.60 ± 0.31mm2'ye karşı 0.72 ± 0.31mm2, p = 0.047 ve %55.16 ± 3.71'e karşı %52.08 ± 3.79, p <0.001). Sonuç: Astımlı çocuklar daha düşük temporal kadran RSLT değerlerine ve dış retina akım alanına fakat daha yüksek optik disk RPK iç disk yoğunluğuna sahip görünmektedir. Bu sonuçlar, astımın retina mikrovasküler sistemini nasıl etkileyebileceğinin anlaşılması için önemli bir gösterge olabilir. Anahtar Kelimeler: Astım; optik koherens tomografi anjiyografi, mikrovaskülatür, optik disk, retina
İnternal karotis darlığı olan hastalarda optik koherans tomografi-angio ile göz arka segment bulgularının değerlendirilmesi
Amaç: Hafif-orta derecedeki internal karotis arter (İKA) darlığı olan hastaların retina kan akımı, optik disk kan akımı ve koroid kalınlanması üzerindeki etkisini optik koherens tomografi anjiyografi (OKTA) ile değerlendirmek ve elde edilen değerleri sağlıklı stenozu olmayan bireylerle karşılaştırmak. Gereç ve Yöntem: Bu bir prospektif çalışma olup toplam 75 katılımcı dahil edildi. IKA stenoz dercesine göre sağlıklı kontrol grup 1 (25 kişi), IKA darlığı %1- 49 olanlar grup 2 (25 kişi), İKA darlığı % 50-69 olanlar grup 3 (25 kişi) olarak değerlendirildi. Tüm katılımcılara en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK), göz içi basınç (GİB), ön segment, arka segment muayeneleri ve OKTA çekilip makular yüzeysel ve derin kapiller kan akış yoğunluğu, optik sinir baş kan akış yoğunluğu ve koroid kalınlığının verileri kaydedildi. Sonuçlar incelenerek karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplar arasında karşılaştırma yapılıp incelendiğinde ortalama yüzeysel vasküler dansite, derin vasküler dansite, radyal peripapiller kapillerin (RPK) vasküler dansitesi ve koroid kalınlığında her üç grup arasında istatistiksel anlamlı farklılık görüldü (p<0,05). Yüzeysel kapiler pleksusun (YKP) tüm (46,48 ± 3,54) ve perifoveal alan vasküler dansitesi (47,18 ± 3,48) için grup 3'ün her iki gruptan farklı olduğu, YKP'nın parafoveal alan vasküler dansitesi (48,53 ± 5,09) için sadece grup 3 ile grup 1'in farklı olduğu görülmüştür (p<0,05). Derin kapiller pleksusun (DKP) tüm alan vasküler dansitesi (45,19 ± 5,67) için grup 3'ün her iki grupla farklı olduğu, DKP parafoveal (50,68 ± 4,26) ve perifoveal alan vasküler dansitesi (46,74 ± 5,78) için grup 3 ile grup 1'in farklı olduğu görülmektedir (p<0,05). RPK'nın Tüm disk vasküler dansitesinde (47,61 ± 2,18) grup 3'ün her iki gruptan farklı olduğu görüldü (p<0,05). Subfoveal koroid kalınlığı (212,25 ± 23,42) açısından grup 3'ün her iki gruptan farklı olduğu görüldü. Koroid nazal (145,05 ± 22,47) ve koroid temporal parametrelerinde (167,50 ± 23,11) grup 3'ün hem grup 1 hem grup 2'den farklı olduğu görüldü (p<0,05). Fovea-parafoveal-perifoveal parametrelerinin gruplara göre dağılımı incelendiğinde hiçbir değişkende anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Sonuç: Orta derece İKA stenozu olan hastalar sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığında yüzeyel/derin vasküler dansite ve RPK tabakasında azalmış vasküler yoğunluk ve koroidde incelme olduğu tespit edildi. Anahtar Kelimeler: İnternal karotis arter darlığı, optik koherens tomografi anjiyografi, koroid, retinal vasküler yoğunluk.
Sağlıklı gönüllülerde optik koherens tomografi anjiografi bulgularının analizi
Amaç: Normal popülasyondaki optik koherens tomografi anjiografi (OKTA) parametrelerini ve bu parametrelerin oküler ve sistemik faktörlerle olan ilişkilerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Bu prospektif-kesitsel çalışmaya yaş aralığı 20-70 yıl olan toplam 270 sağlıklı birey dahil edildi. Yüzeyel kapiller pleksus (YKP), derin kapiller pleksus (DKP), radiyal peripapiller kapiller pleksus (RPKP) damar yoğunlukları ile foveal avasküler zon (FAZ) parametreleri analiz edildi. OKTA parametrelerinin birbirleri ile ve yaş, cinsiyet, refraksiyon, aksiyel uzunluk (AU), santral fovea kalınlığı (SFK) ve retinal sinir lifi tabakası kalınlığı (RSLTK) değerleri ile olan ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Erkeklere kıyasla kadınlarda YKP, DKP, RPKP tüm görüntü damar yoğunlukları, FAZ FD, FAZ alanı ve dış retina akım değerleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunurken (sırasıyla p=0,002, p=0,003, p=0,001, p=0,001, p=0,001, p=0,013, p=0,035) SFK değerleri düşük saptandı (p=0,001). Damar yoğunluğu tüm görüntü değerinin 50 yaş üzerinde makülada istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaldığı, optik diskte stabil kaldığı görüldü. Yaş ve refraktif değere göre düzenleme yapıldığında FAZ parametrelerinin sırasıyla SFK ve AU ile anlamlı düzeyde ilişkili olduğu bulundu (sırasıyla p=0,003, p=0,001). Sonuçlar: Bu çalışma Türk popülasyonu için OKTA parametrelerine ait normotif bir veritabanı sağlamaktadır. Damar yoğunluğu değerleri kadınlarda erkeklerden anlamlı şekilde yüksekti. Yaş artışı ile maküler pleksuslarda damar yoğunluğu azalırken, optik diskte anlamlı değişiklik saptanmadı. Anahtar Kelimeler: optik koherens tomografi anjiografi, damar yoğunluğu, retina
Yaşa bağlı makula dejenerasyonu olan olgularda gözlenen sessiz koroidal neovasküler membranların eksüdatif tipe dönüşümünün tespitinde optik koherens tomografi ve optik koherens tomografi anjiyografinin yeri
AMAÇ: Bir gözde eksüdatif tip koroidal neovaskülarizasyonu olup diğer gözünde sessiz knvm ile takipte olan hastaların eksüdatif tip YBMD 'ye dönüşümünün erken tespitinde OKT ve OKTA' nın önemi MATERYAL VE METOD: Klinik olarak bir gözde eksüdatif ybmd olup diğer gözde noneksüdatif ybmd tanılı olan başka bir ek göz patolojisi olmayan hastalar dahil edildi. Görüntüleme yöntemi olarak OKT (santral maküler kalınlık, subfoveal koroidal kalınlık, KNVM tipi, ELM ve ISOS (Fotoreseptörlerin iç ve dış segmenti) bütünlüğü, ped vertikal ve horizontal çap ve hiperreflektif nokta) ve OKTA (koryokapiller akım alanı, knvm akım alanı ve hızı ve siyah halo ) kullanıldı.Takipleri sırasında aktivasyon gelişimine bağlı olarak 2 gruba ayrıldı. Grup 1: Aktivasyon gelişmeyen sessiz KNVM'ye sahip 8 göz, grup 2 , aktivasyon gelişen 11 hasta. Gruplar arası klinik ve OKT, OKTA bulguları karşılaştırıldı. Tüm gözlerin zaman içinde OKT ve OKTA parametreleri değerlendirildi bu parametreler karşılaştırıldı. Aktivasyon kriteri olarak OKT kesitlerinde intraretinal ve subretinal sıvı varlığı kabul edildi. BULGULAR: 76 hastadan 19 (%25) hastada klinik olarak biz göz aktive diğer gözde sessiz KNVM saptandı. Başlangıç klinik bulgular (yaş, cinsiyet, göz içi basıncı, santral maküler kalınlık, sferik ekuvalan) açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. (Tüm p>0.05) OKT ve OKTA bulguları değerlendirildiğinde OKT de hiperreflektif nokta (p<0.005) istatiksel olarak anlamlı ,OKTA da koroidneovasküler membran akım alanı ,hızı ve siyah halo (p<0.005) istatiksel olarak anlamlı bulundu. Aktivasyonun olduğu grup 2 de koroidal neovasküler membran akım alanı ve hızı değişimi (p<0.005) istatiksel olarak anlamlı bulundu. SONUÇ: Sonuç olarak OKT ve OKTA sessiz KNVM' lerin saptama, takip ve progresyon takibi açısından kullanılan değerli görüntüleme modaliteleridir. Hiperreflektif noktalar, OKTA'da siyah halo varlığı gibi çeşitli aktivasyon belirteçleri bizlere knvm progresyonu açısından yol gösterici olabilir. Verilerimizi güçlendirmek adına daha geniş hasta gruplarında profpektif çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Sessiz koroidal neovasküler membranlar, OKT, OKTA, Yaşa bağlı makula dejenerasyonu
Sağ kolon kanseri cerrahisinde floresans görüntüleme ile lenfanjyografinin katkılarının retrospektif incelenmesi
Kolorektal kanser, dünya çapında en yaygın üçüncü kanserdir. Beş yıllık sağkalım erken hastalıkta %90 seviyesinden metastatik hastalıkta %10 seviyesine kadar değişebildiğinden, nodal tutulum sağkalımı etkileyen önemli faktörlerden biridir. Kolon kanseri cerrahisinde toplanan lenf nodu sayısının prognoz ile doğru orantılı olduğu kanıtlanmıştır. Sonuçları iyileştirmek amacıyla, komplet mezokolik eksizyon (KME) tekniği tanımlanmıştır. Daha fazla lenf nodu toplamak KME tekniğinin amaçlarından biridir. Bu nedenle kolon kanseri cerrahisinde daha fazla lenf nodu toplamak için geliştirilecek yeni yöntemlerin büyük önem arz etmektedir. Floresans görüntüleme teknolojisi, lenfanjiyografi ve lenfatik haritalamayı mümkün kılmaktadır. Bu çalışmada sağ kolonun belirli seviyelerinde anterior ve posterior yüzlere ve peritümöral alana submukozal indosiyanin yeşili (ICG) enjeksiyonu ile lenfatik haritalama tekniği kullanılarak kolektomi ameliyatı yapılan hastaların verileri incelenmiştir. Lenfatik haritalama yapılan 10 hasta (S grubu) ile 1:2 oranında karşılaştırılan 20 hasta (C grubu) arasında yaş, ASA skoru, tümör yerleşimi, tümör T ve N evreleri ve prognoza etkili patolojik belirteçler bakımından farklılık bulunmamıştır. Her iki grubun ameliyat süreleri benzerdir. C grubunda %10 oranında intraoperatif komplikasyon görülse de istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,540). Lenfanjiyografi sonrası rezeksiyon lojunda ICG tutan lenf nodları tespit edilmiş ve bu lenf nodları ayrı kaplarda patolojik inceleme için gönderilmiştir. Ayrı gönderilen lenf nodu sayısına bakıldığında haritalama yapılan S grubunda anlamlı olarak daha fazla lenf nodu gönderildiği tespit edilmiştir (p=0,001). Sağ kolon kanserinin cerrahi tedavisinde ICG ile lenfatik haritalama tekniğinin ameliyat süresini uzatmadan ve güvenle uygulanabilir olduğunu gösterdiğimiz çalışmamızda yapılan lenfanjiyografi ile rezeksiyon alanında rezidü kalan ve ayrı olarak eksize edilen lenf nodları ile lenfadenektominin sınırlarını genişletebildiğimizi ve bunu yaparken özellikle vasküler yaralanmaları içeren intraoperatif komplikasyonları arttırmadığımızı göstermiş bulunmaktayız. Böylelikle KME'nin önemli sorunu olan vasküler yaralanmadan kaçınarak selektif olarak D3 lenf nodu diseksiyonu mümkün olabilir.
Koroner arter hastalığı raporlama ve data sistemi kategorilerinin sol atrial apendiks morfolojisiyle ilişkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı Koroner Bilgisayarlı Tomografi Anjiografi (BTA) kullanarak sol atrial apendiks (SAA) morfolojisi ile Koroner Arter Hastalığı Rapor-lama Ve Data Sistemi (CAD-RADS) arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Çalışmaya 103'ü erkek, 108'i kadın olmak üzere 211 hasta dahil edildi. İş istasyonu (GE, Advan-tage Workstation 5, ABD) kullanılarak hastaların CAD-RADS, SAA morfolojisi, hacmi, ostium çapı hesaplandı. 211 hastanın 84'ünde (%39.8) Cactus, 64'ünde (%30.3) Chinckenwing, 36' sında (%17.1) Cauliflower, 17'sinde (%8.1) Windsock ve 9'unda (%4.3) Seahorse atrial apendiks morfolojisi tespit edildi. Ayrıca, CAD-RADS skoru 0 olan 30 (%14.2), 1 olan 54 (%25.5), 2 olan 58 (%27.4), 3 olan 36 (%17), 4 olan 27 (%12.7) ve 5 olan 6 (%2.8) hasta bulunmaktaydı. Hastaların SAA morfoloji-siyle CAD-RADS kategorileri arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p=0.62) SAA mor-folojisi ile CAD-RADS skoru dolayısıyla koroner arter hastalığı ile ilişki saptanma-mıştır. Anahtar Kelimeler: Sol atrial apendiks, CAD-RADS, morfoloji