Headache
103 theses under this subject heading
Yapay sinir ağları temelli tıbbi teşhis sistemi
ÖZET Yüksek Lisans Tezi YAPAY SİNİR AĞLARI TEMELLİ TIBBÎ TEŞHİS SİSTEMİ MUZAFFER DOĞAN Anadolu Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Bilgisayar Mühendisliği Anabilim Dalı Danışman: Doç.Dr.Ahmet BABANLI 2003, 99 sayfa Uzman sistemlerin hazırlanmasındaki en büyük zorluk, uzmanın sahip olduğu bilgilerin bilgisayar ortamına uygun biçimde aktarılmasıdır. Bu tezde, başağrısı hastalıklarının teşhisi için bilgisayar programları yazılmasını kolaylaştırmak amacıyla başağrısı hastalıklarının belirtilerinin sistematik bir biçimde listelenmesi ve sınıflandırılması çalışması yapılmıştır. Bu sınıflandırmanın ardından, Yapay Sinir Ağları kullanılarak başağrısı hastalıklarının sınıflandırılması denenmiştir. Yapay sinir ağları modellerinden perseptron ağları, kendini düzenleyen ağlar ve geri yayılım ağları modelleri kullanılarak başağrısı hastalıklarının daraltılmış bir grubuna ait hastalıkların teşhis edilmesi sonuçları karşılaştırılmıştır. Bu teşhis probleminin çözümünde en sık rastlanan başağrısı hastalıkları olan aurah migren, aurasız migren ve gerilim tipi başağrısı ele alınmıştır. Sonuçta başağrısı hastalıklarının sınıflandırılmasında en uygun yöntemin perseptron ağları olduğu belirlenmiş ve ileriki başağrısı sınıflandırma çalışmalarına öncülük edebilecek bir hastalıklar ve belirtiler listesi hazırlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Yapay Sinir Ağları, Başağrısı Hastalıkları, Uzman Sistemler, Teşhis Problemleri.
Migren hastalarında kronobiyolojiye göre fiziksel aktivite, uyku, kafein kullanımı ve beslenme durumunun incelenmesi
Migren, bireylerin yaşam kalitesini olumsuz etkileyen kronik bir hastalıktır. Bu araştırmada, migren hastalarında kronobiyolojiye göre fiziksel aktivite, uyku, kafein kullanımı ve beslenme durumunun incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmaya nöroloji polikliniğine başvuran ve migren tanısı alan gönüllü 80 kadın (yaş ort: 37,04±9,0) hasta katılmıştır. Bu bireyler için kişisel bilgi formu hazırlanmış ve vücut kompozisyon ölçüleri (vücut ağırlığı, boy uzunluğu, bel ve kalça çevresi) alınmıştır. Katılımcılara, Küresel Fiziksel Aktivite Anketi, Kafein Tüketim Bozukluğu, Hedonistik Yeme, Sabahçıl-Akşamcıl Anketi ve Epworth Uykululuk Skalası, Baş Ağrısı Etki Ölçeği (HIT-6) Migren Özür Değerlendirme Skalası (MIDAS), Vizuel Ağrı Skalası (VAS) uygulanmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler ile birlikte, bağımsız örneklem T testi ve Mann-Whitney U testi, Tek Yönlü Varyans Analizi ve Kruskal Wallis testi kullanılmıştır ve anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak alınmıştır. Bireylerin kronotiplere göre fiziksel aktivite düzeyleri, uyku, kafein kullanımı ve yeme tutumu arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). MIDAS, HIT-6 ve VAS ağrı değerleri ile karşılaştırıldığında ise yalnızca MIDAS puan kategorisine göre anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). Migren yaşı ile kronotip puanları ve kronotip kategorileri arasında anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak, kronotipe göre akşamcıl olan birey sayısının daha fazla olduğu, migren yaşı fazla olan bireylerin ise kafein kullanımlarının, yeme tutumlarının daha düşük düzeyde olduğu ve uykululuk düzeyleri normal olan birey sayısının daha fazla olduğu görülmektedir.
Migren hastalarında hatha yoga egzersizlerinin vücut kompozisyonu, ağrı ve yaşam kalitesi üzerine etkisinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı; migren hastalarında Hatha Yoga (HY) egzersizlerinin vücut kompozisyonu, ağrı ve yaşam kalitesi üzerine etkisini incelemektir. Bu çalışmaya kronik migren tanısı almış (n=32; deney grubu n=15; kontrol grubu n=17) 18-55 yaş arası gönüllü kadın bireyler dahil edilmiştir (deney ve kontrol grubu sırasıyla yaş ort: 35,80 ± 7,78 yıl; yaş ort: 36,65 ± 9,62 yıl). HY egzersiz programı 12 hafta, haftada 3 gün, günde 30 – 90 dk olacak şekilde planlanmıştır. Ölçüm metodu olarak; kişisel bilgi formu, vizüel analag skalası (VAS), migren hastalarında baş ağrısı etki testi (HIT-6), migren özürlülük değerlendirmesi anketi (MIDAS), yaşam kalitesi değerlendirme ölçeği ile birlikte antropometrik ve esneklik ölçümleri alınmıştır. Ölçümler üç farklı zaman diliminde gerçekleştirilmiştir. İstatiksel analiz olarak; tanımlayıcı istatistikler ile birlikte bağımsız örneklem t testi ve mann whitney U testi, friedman testi ile fisher's exact testleri kullanılmıştır. Önem düzeyi p<0,050 olarak alınmıştır. Farklı zamanlarda yapılan ölçümler arasında, VAS, HIT-6 ve MIDAS verileri arasında anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). Deney ve kontrol grubunda gruplar içi ve gruplar arası karşılaştırma da vücut kompozisyonunda anlamlı farklılık bulunmamıştır (p˃0,05). Esneklik ölçüm verilerinde ise grup içi karşılaştırmada anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,001). Sonuç olarak HY egzersizlerinin migren hastaları üzerinde ağrı şiddeti, sıklığı ve ağrıya bağlı kaybedilen gün sayısı üzerinde olumlu etki oluşturduğu görülmektedir. Migren hastalarında HY egzersizlerinin tamamlayıcı tedavi olarak önerilebileceği düşünülmektedir.
Kronik ve epizodik migren hastalarında SCN9A ve SCN10A gen polimorfizmlerinin kronisite gelişimi üzerine etkilerinin retrospektif değerlendirilmesi
Migren; şiddetli, zonklayıcı karakterde, tek taraflı, ataklar şeklinde ortaya çıkan, sistemik semptomların eşlik ettiği poligenik primer baş ağrısı olarak tanımlanmaktadır. Migren; atak sıklığına göre epizodik ve kronik migren olarak iki alt tipe ayrılmaktadır. Bazı durumlarda migren; epizodik formdan kronik forma ilerlemektedir. Bu seyirde müdahale edilir ise kronikleşme sürecinin önüne geçilebilmektedir. Bu nedenle iki migren türü arasındaki geçişin aydınlatılması, hastalığın seyrinin kontrolünde büyük önem teşkil etmektedir. Voltaj kapılı sodyum kanalları, kortikal yayılan depresyona ve dural afferentlere karşı duyarlılığın değişmesine neden olarak migren patogenezinde görev almaktadır. Voltaj kapılı sodyum kanallarından olan Nav1.7 ve Nav1.8 nosiseptör duyarlılığının artmasında ve ağrının kronikleşmesinde rol oynamaktadır. Literatürde bu kanalları kodlayan SCN9A ve SCN10A genlerindeki polimorfizmlerin de kronik ağrıda ve ağrıya duyarlılığın değişmesinde etkili oldukları gösterilmiştir. Mevcut tezde; ağrı duyarlılığı ilişkili olduğu bilinen SCN9A rs7595255, rs12622743, rs11898284 ve SCN10A rs6795970, rs6801957 SNP'lerinin epizodik/kronik migren tanısında ve migren kronifikasyonundaki etkileri araştırılmıştır. Bu amaca yönelik 2014-2015 yılları arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı'na başvuran, takipli 227 migren hastası çalışmaya dahil edildi ve bu hastalar ICHD-3 sınıflandırmasına göre 151'i epizodik 76'sı kronik migren olarak ayrıldı. Hastaların ortalama 96 ay takip sonucunda tekrar sınıflandırması yapıldı ve ilişkili polimorfizmler klinik tablo ile değerlendirildi. Literatürde daha önce bu konu ilişkili bir çalışma bulunmamakla birlikte, bu SNP'lerin epizodik/kronik migren tanısında ve kronifikasyonda istatiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür. Sonuç olarak bu durum Türk popülasyonundaki değişken etnik kökenler, çalışma popülasyonlarındaki oran farklılığı ve örneklem büyüklüğünden kaynaklanabileceğinden, gelecekteki çalışmalarda bu polimorfizmlerle birlikte farklı SCN9A ve SCN10A polimorfizmlerinin de daha geniş popülasyonlarda değerlendirilmesi gerektiği düşünülmektedir. Anahtar sözcükler: SNP, SCN9A, SCN10A, Nav1.7, Nav1.8
Gerilim tipi baş ağrısı hastalarında WNT-РСР sinyal yolağı genlerinin metilasyon analizi
Gerilim tipi baş ağrısı e toplumda çok yaygın görülen (%30-78) başta yaygın bastırıcı sıkıştırıcı tarzda olup fazla analjezik kullanımına ve iş gücü kaybına yol açan bütün toplumlarda en sık görülen üçüncü hastalık olup tedavi edilmesi önem teşkil eder. Etyopatogenezi üzerine genetik, periferik ve santral ağrıya duyarlılaşmanın rol oynadığı düşünülmekle beraber kesin bir şey söylemek henüz mümkün değildir. Wnt proteinleri birkaç farklı β-katenin bağımlıve bağımsız sinyal yolunu aktive ettiğinden, bu çalışma kanonik olmayan Wnt/Par/aPKC düzlemselhücre polaritesi (PCP) yolundaki bazı genlerin metilasyonunun ve ekspresyonunun Gerilim tipi başağrısı patolojisine katkısını ortaya koymak üzere planlanmıştır. Bu çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji kliniğin başvuran 130 Gerilim tipi baş ağrısı hastası ve 118 Gerilim tipi baş ağrısı olmayan sağlıklı gönüllü dahil edildi. Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı labaratuvarında örneklerden alınan periferik kanda WNT5A ve FZD3 genlerinin ekspresyonu ve metilasyonu analiz edildi. GTBA hastalarında sağlıklı kontrol bireylere göre bakıldığında genlerin ifade zamanlamasının değiştiği izlenmektedir. Bu çalışma gen ekspresyonunun ve metilasyonunun terapötik uygulamalar ve tanı konulmasında potansiyel bir biomarker olması bakımından hedef potansiyeline sahip olduğu için değerlidir.
Gerilim tipi baş ağrılı hastalarda fasyal distorsiyon modelinin ağrı şiddeti, servikal postür ve eklem pozisyon hissi üzerine etkisi
Bu çalışma gerilim tipi baş ağrılı hastalarda fasyal distorsiyon modelinin ağrı şiddeti, servikal postür ve eklem pozisyon hissi üzerine etkisini araştırmak amacıyla planlandı. Gerilim tipi baş ağrısı olan bireyler basit rastgele yöntemle kontrol (n=15) ve çalışma grubu (n=15) olarak ikiye ayrıldı. Çalışma grubuna haftada 1 seans, 30 dakika olmak üzere toplamda 4 hafta boyunca fasyal distorsiyon model uygulaması yapıldı. Kontrol grubuna ise herhangi bir uygulama yapılmadı. Değerlendirmeler tüm bireyler için başlangıçta ve 4 hafta sonra olmak üzere 2 kere yapıldı. Bireylerin ağrı şiddeti VAS ve McGill Ağrı ölçeği ile, servikal postür için kraniovertebral açı ve omuz pozisyonu Posturescreen Mobile uygulaması ile, eklem pozisyon hissi lazer imleç yardımlı açı tekrarlama testi ile değerlendirildi. Çalışmadan elde edilen bulgulara bakıldığında fasyal distorsiyon modeli uygulamasının ağrı şiddetini azalttığı, servikal postür ve eklem pozisyon hissini geliştirdiği belirlendi (p<0.05). Kontrol grubunda tüm parametrelerde ilk ve son değerlendirme arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi (p>0.05). Fasyal distorsiyon modeli gerilim tipi baş ağrısı olan bireylerin ağrısını azaltmada ve servikal postürü ve servikal eklem pozisyon hissini geliştirmede farklı bir tedavi seçeneği olarak kullanılabilir. Yöntemin yalnızca ağrıyı gidermek ve normal eklem hareket açıklığının kazanılmasında değil postür ve propriyosepsiyon gibi farklı amaçlarla da kullanılabileceği bu çalışmada gösterilmiştir. Teknik, klinikte zamanın etkin kullanılması açısından fizyoterapistlere avantaj sağlayacaktır. Anahtar Sözcükler: Ağrı şiddeti, Fasyal distorsiyon modeli, Gerilim tipi baş ağrısı, Postür, Propriosepsiyon
Migrenli hastalarda YKL-40/kitinaz 3 benzeri protein 1 ile tiyol-disülfit homeostazının araştırılması
Migren hastalığı, yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen en sık rastlanan baş ağrısı türüdür. Bu klinik araştırmada, YKL-40 ve tiyol-disülfit homeostazi parametrelerini auralı ve aurasız migren hastalarının serumlarında ölçerek, hastalığın şiddeti ve seyri arasında ilişkili olup olmadığını araştırmayı hedefledik. 4 auralı, 37 aurasız migrenli hasta ve 40 gönüllü sağlıklı birey çalışmaya dahil edilmiştir. Ölçülen parametrelerden YKL 40, Disülfit, Total tiyol ölçümleri kontrole göre anlamlı derecede düşük bulunurken, ölçülen Natif tiyol, Disülfit/Ntiyol, Disülfit/Total tiyol, Ntiyol/Total tiyol değerleri hasta ve kontrol grubunun karşılaştırılması sonucunda gruplar arasında herhangi bir anlamlı bir fark bulunamamıştır. Aynı zamanda her gruptaki parametreler arasında da önemli negatif ve pozitif korelasyonlar tespit edildi.
Baş ağrısıyla gelen çocuklarda demografik özellikler ve PEDMIDAS, MIDAS ölçeklerinin kullanımı
Çocukluk çağı baş ağrıları pediatri polikliniklerine en sık başvuru nedenlerinden birisidir. Görülme sıklığının fazlalığı, hayat kalitesini etkilemesi, ekonomik yükünün fazla olması nedeniyle baş ağrısının doktor tarafından tanınarak sınıflandırılması ve tedavisine yönelik girişimlerde bulunulması önem arz etmektedir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) de bu durumu fark ederek "Dünyada baş ağrısı yükünü azaltmaya yönelik küresel kampanya" başlatmıştır. Baş ağrısının çocukların sosyal ve okul yaşamında meydana getireceği olumsuz etkileri göz önüne alınarak, doğru tanıya ulaşabilmek için ayrıntılı öykü alınmalı, ayırıcı tanı yapılmalı ve uygun tedavi belirlenmelidir. Erişkinlerde baş ağrısı sınıflaması, Uluslararası Baş Ağrısı Derneği (IHS) tarafından 2005 yılında yayınlanan tanı ölçütleri doğrultusunda yapılmıştır. Çocuk hastalar için uygun olmayan bu kriterler daha sonraki yıllarda çocuk ve ergenlere de uygun hale getirilmiştir. Baş ağrıları, günlük aktiviteyi etkileyerek hastaların iş veya okul performansını bozmasının yanında yaşam kalitelerinde, aile içi ve sosyal aktivitelerinde azalmaya neden olabilmektedir. Bu durum DSÖ tarafından disabilite olarak değerlendirilmiştir. Tedavinin planlanması ve tedaviye verilen yanıtın değerlendirilmesi amacıyla yaşam kalitesi ve baş ağrısına bağlı disabilite durumunu ölçmek için çeşitli ölçekler geliştirilmiştir. Erişkin migren hastalarında disabiliteyi ölçmek amacıyla geliştirilen ve yaygın olarak kullanılmakta olan ölçeklerden biri Migraine Disability Assesment Scale (MIDAS)'dır. MIDAS ölçeği çocuklara uyarlanarak PedMIDAS ölçeği hazırlanmıştır. Retrospektif ve prospektif olarak planladığımız çalışmamızda; baş ağrısı şikâyeti ile gelen çocukların demografik özelliklerini, baş ağrısı sıklığını ve IHS kriterlerine göre tipini belirlemeyi, MIDAS ve PedMIDAS ölçeklerini kullanarak, tedaviyi planlanmayı ve tedaviye verilen yanıtı değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya, Ağustos 2017-Ocak 2018 tarihleri arasında Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Hastanesi genel pediatri, çocuk acil ve çocuk nöroloji polikliniklerine baş ağrısı şikâyeti ile başvuran 6-18 yaş arası 680 çocuk alındı. Hastaların demografik bulguları ve baş ağrısının özellikleri not edildi. Prospektif çalışmaya Aralık 2017 tarihinde başlandı. Bu hastalara ayrıca MIDAS ve PedMIDAS ölçekleri uygulandı. Şubat 2018 tarihinde kontrole çağrılan hastalara PedMIDAS ölçeği tekrar uygulanarak tedaviye yanıtları değerlendirildi. Çalışmaya alınan hastaların %54,9'u kız, 45,1'i erkekti. Baş ağrısı şikâyeti ile en sık başvurulan bölüm çocuk nöroloji polikliniğiydi. Tüm tanılar içerisinde en sık görülen baş ağrısı tipi gerilim tipi baş ağrısıydı. Prospektif çalışmadaki hastaların %29,8'i ağrıyı ayda 2 veya 3 kez hissetmekte, hastaların %40'nın ağrısı 1-4 saat sürmekteydi. Baskılayıcı sıkıştırıcı karakterde ağrı en sık görülen ağrı çeşidi olarak görüldü. En sık lokalizasyon ise frontal bölgedeydi. Stresin ağrıyı en sık tetikleyen faktör olduğu görüldü. Hastaların %50'sinin uyku ve dinlenme ile rahatlama sağladığı gözlemlendi. %44,3'ü primer baş ağrısı tanısı alarak %25,2'si gerilim tipi baş ağrısı, %18,6'sı migren olarak sınıflandırıldı. Hastaların %41,6'sı ise sekonder baş ağrısı tanısı aldı. Başvuran hastalara MIDAS ve PedMIDAS ölçekleri uygulandı, ölçek sonucunda evreler arası istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Migren tanısı alan hastalara tedavi sonrasında uygulanan PedMIDAS ölçeği neticesinde tedaviye yanıt gözlendi. Bu sonuçlar baş ağrısı olan çocuk ve ergenlerde PedMIDAS ölçeğinin kullanılabileceği gösterilmiştir. Çocuk hekimliğinde koruyucu hekimliğin ne kadar önemli olduğu bilinmektedir, bunun ışığında ailenin ve çocuğun endişeleri azaltılmanın dışında ağrı ile baş etme yolları da anlatılmalıdır.
Deneysel migren modeli oluşturulan sıçanlarda timokinon'un analjezik etkisi ve nöroglial aktivite ve öğrenme-bellek ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Migren, tekrarlayıcı ataklarla seyreden, tek taraflı ve zonklayıcı özellikteki baş ağrısı ile karakterize nörovasküler bir bozukluktur. Baş ağrısına, birçok semptomla birlikte dikkat eksikliği gibi kognitif bozukluklar da eşlik edebilmektedir. Timokinon, çörek otunun ana biyoaktif maddesidir ve yüzyıllardır bitkisel bir ilaç olarak kullanılmaktadır. Günümüzde yapılan çalışmalar ise timokinonun, antikanser, antimikrobiyal, antiiflamatuvar, antihistaminik, antidiyabetik, gastroprotektif, hepatoprotektif, kardiyoprotektif ve nefroprotektif etkileri olan bir bileşik olduğunu ortaya koymuştur. Tüm bu etkileri yanında antinosiseptif, nöroprotektif ve antioksidan aktiviteleri olduğu da bildirilmektedir. Çalışmamızda, migren modeli oluşturulan sıçanlarda timokinonun ağrı, öğrenme-bellek ve nöroglial aktivasyon üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada, 3 aylık, ağırlıkları 250-350 gram arasında değişen 27 adet yetişkin erkek Wistar albino türü sıçan kullanıldı. Migren modeli nitrogliserin (NTG) kullanılarak oluşturuldu. NTG, %0.9 izotonik serum fizyolojik (SF) ile dilüe edilerek her bir hayvan için 10 mg/kg/1 ml olacak şekilde hazırlandı. Kontrol (K) grubu (n=6), nitrogliserin (NTG) grubu (n=7), timokinon (TQ) grubu (n=7) ve nitrogliserin ile timokinon (NTG+TQ) uygulanan grup (n=7) olmak üzere 4 grup oluşturuldu. K grubu ve NTG grubuna 15 gün boyunca1 ml mısır yağı gastrik gavaj ile uygulandı. TQ ve NTG+TQ gruplarına ise 15 gün boyunca, mısır yağında çözdürülen TQ 10 mg/kg/1 ml olacak şekilde gastrik gavaj ile uygulandı. NTG ve NTG+TQ gruplarına 1, 5, 10 ve 15. günlerde 10 mg/kg NTG intraperitoneal (i.p.) olarak uygulandı. K ve TQ gruplarına ise aynı günlerde 0.3 ml SF i.p. olarak uygulandı. Hayvanların ağrı eşiğini belirlemek için, gastrik gavajdan hemen önce ve i.p. enjeksiyon uygulamasından 2 saat sonra tail flick test gerçekleştirildi. Deneyin 16. gününde, öğrenme-bellek fonksiyonlarını değerlendirmek için Morris su labirenti testi uygulandı. Deneyin 22. gününde hayvanlar 10 mg/kg ksilazin i.p. ve 100 mg/kg ketamin i.p. ile oluşturulan genel anestezi altında dekapite edildi ve beyinleri çıkarıldı. Beyinlerin bir yarıküresinin hipokampal bölgesi öğrenme-bellek ve oksidatif stres belirteçlerinin değerlendirilmesi amacıyla biyokimyasal analizlerde kullanıldı. Beyinlerin diğer yarıküresinin hipokampal bölgesi ise nöroglial aktivasyonun değerlendirilmesi amacıyla immunohistokimyasal çalışmalarda kullanıldı. Veriler tek yönlü varyans analizi uygulanarak Benforroni'nin çoklu karşılaştırma testi ile değerlendirildi ve değerler ± standart sapma olarak verildi. P<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Timokinon, Morris su labirenti testinde hayvanların platformu bulma sürelerini, TQ (***p<0.001) ve NTG+TQ (*p<0.05) gruplarında anlamlı olarak azalttı. NTG grubunun platformu bulma süresinde ise anlamlı bir artış (**p<0.01) olduğu xvi belirlendi. Hipokampus dokusunda BDNF düzeyleri K grubu ile kıyaslandığında, NTG grubunda azaldığı belirlendi. BDNF seviyeleri NTG grubuna göre kıyaslandığında ise TQ ve NTG+TQ gruplarının ikisinde de arttığı, ancak bu artışın sadece TQ grubunda anlamlı (**p<0.01) olduğu belirlendi. CREB1 seviyelerinin K grubuna göre NTG ve NTG+TQ gruplarında azaldığı, ancak bu azalmanın sadece NTG grubunda istatistiksel olarak anlamlı (*p<0.05) olduğu tespit edildi. Gruplar NTG grubuna göre kıyaslandığında ise, hem TQ (***p<0.001) hem de NTG+TQ (**p<0.01) gruplarında anlamlı bir artış olduğu görüldü. Hipokampus dokusunda SOD düzeyleri değerlendirildiğinde, TQ grubunda diğer tüm gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı bir artış (***p<0.001) olduğu belirlendi. CAT düzeylerinin de benzer şekilde, TQ grubunda diğer tüm gruplara göre anlamlı olarak arttığı (*p<0.05, ***p<0.001) görüldü. İmmunohistokimyasal boyamalar değerlendirildiğinde ise, GFAP pozitif hücre sayısının K grubuna kıyasla NTG, TQ ve NTG+TQ gruplarının üçünde de istatistiksel olarak anlamlı biçimde arttığı görüldü (sırayla ***p<0.001, **p<0.01, *p<0.05). Tail flick testinde ise grup içinde ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı tespit edildi. Çalışmamızın sonuçları değerlendirildiğinde, deneysel migren modelinde timokinon uygulamasının; migren ağrısı üzerinde analjezik etkisinin olmadığı, mekânsal öğrenme ve bellek mekanizmasına BDNF ve CREB1 seviyelerini artırarak katkı sağladığı, migrenle ilişkili oksidatif stres üzerine SOD ve CAT seviyelerini artırarak olumlu etki gösterdiği, migren ve oksidatif stres ile ilişkili öğrenme--bellek defisitine astrosit aktivasyonu ile olumlu etki edebileceği, migrenle ilişkili astroglial aktivasyon üzerinde protektif etki gösterebileceği sonucuna varılmıştır.
Minor kafa travması ve kamçı ucu travması sonrası acil servise gelen hastalardaki postravmatik başağrısı sıklığı
Amaç: Bu çalışmada minör kafa ve kamçıucu travması sonrası acil servise başvuran hastalarda travma sonrasında ortaya çıkan posttravmatik başağrılarının (PTBA) sıklığı, hasta ve travmanın temel özelliklerinin bu olaya katkısı, PTBA klinik temel özellikleri, sonrasında tedaviye verdiği yanıt ve sosyal boyutunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak yapılan bu çalışmada 119 olgu çalışma materyalini oluşturmaktadır. Posttravmatik başağrısı tanısında ICHD-II kriterleri esas alınmıştır. Olgulara serebral tomografi görüntüleme incelemesi yapılmış ve bilinç düzeyi Glasgow Koma Skalası (GKS) skorlamasına göre değerlendirilmiştir.Bulgular: Travma sonrası acil servise başvuran olguların travma oluş şekilleri; araç içi trafik kazası geçiren %36.1(43), araç dışı (yaya) %32.8(39), düşme olguları %11.8(14), darp %10.9(13), bisiklet-motor %8.4(10) olarak saptanmıştır. Olgularda ki kafa travmasının şekli; sadece kafa travması %38.7(46), kafa+servikal travma %36.1(43), kafa+servikal+kamçıucu travması %25.2(30) olarak belirlenmiştir. Vakalar da PTBA oranı %68 olup, sadece kafa travması sonrası başağrısı gelişen %87(40), kafa+servikal travma sonrası başağrısı olan%88.4(38), kafa+servikal+kamçıucu travma sonrası başağrısı olan ise %93.3 (28)'dir. Kadın cinsiyet, olayın oluş şekli, kafa travmasının şekli, olguda psikiyatrik hastalık öyküsünün varlığı, madde bağımlılığı, alkol alımı, antidepresan ilaç kullanımı öyküsü, kamçıucu travmasının varlığı ve travma sonrası posttravmatik sendromun gelişmesi posttravmatik başağrısı gelişim oranını arttırdığı belirlenmiştir.Sonuç: Ülkemizde ve bölgemizde farklı nedenlere bağlı kafa travmalarının yoğun yaşandığı bilinmektedir. Özellikle bu travmaların erken dönemlerinde ortaya çıkan, dalgalı bir seyir gösteren duygudurum bozuklukları ve bu duruma eşlik eden başağrısı şikayetleriyle sık karşılaşılabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.Kadın cinsiyet, psikiyatrik öykü, madde ve alkol kötü kullanımı bulunan olgularda PTBA gelişimi açısından dikkatli olunmalıdır. Bu olgular erken evrede, PTBA ve ona eşlik eden posttravmatik sendrom açısından bilgilendirilmeli ve yönlendirilmelidir.Anahtar Kelimeler: Glasgow Koma Skalası (GKS), ICHD-II PTBA kriterleri, Kamçıucu travması (Whiplash), Minör kafa travması, Posttravmatik Başağrısı (PTBA), Posttravmatik Sendrom
Epizodik ve kronik migren hastalarında kişilik özelliklerinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Migren yaygın görülen nörolojik bir bozukluk olmasının yanı sıra eş zamanlı psikiyatrik semptomların yüksek oranda görüldüğü ataklarla seyreden veya kronikleşebilen bir baş ağrısı türüdür. Günümüze kadar yapılan çalışmalarda migrenli bireylerde belirli kişilik özelliklerinin etkisi araştırılmıştır. Çalışmamızda ise, sağlıklı bireylere kıyasla epizodik ve kronik migren tanılı olguların klinik ve sosyodemografik özellikleri ile kişilik profilleri arasında karşılaştırma yapılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Uluslararası Baş Ağrısı Tanı Kriterlerine (ICHD-3 beta International Classification of Headache Disorders) göre kronik migren tanısı almış 70 hasta, epizodik migren tanısı almış 70 hasta ve 70 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. ICHD-3 beta yalnızca tanı doğruluğu için değil, çalışmadan hariç tutma kriterleri için de kullanıldı. Her hastadan ayrıntılı bir klinik öykü toplandı ve fizik muayene yapıldı. Her hastanın yaşı, cinsiyeti, migren ilişkili hastalık süresi, aylık ağrılı gün sayısı, baş ağrısı şiddeti bilgileri kaydedildi. Ağrı şiddeti görsel bir analog skala olan (VAS) kullanılarak değerlendirildi. Burada 0 ağrısız ve 10 akla gelebilecek en kötü ağrı olarak değerlendirildi. Tüm hastalarda bulantı, kusma, fotofobi veya fonofobi, osmofobi ve auranın varlığı sorgulandı. Kişilik özelliklerini belirlemeye yönelik Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri (MMPI) kullanıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol gruplarının yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, gibi sosyodemografik özellikleri arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. Kronik migren hastalarının VAS skoru epizodik migren hasta grubuna göre istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p < 0.05). Gruplar arasında migren semptomları olan osmofobi, fotofobi, fonofobi, bulantı semptomları arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık bulunmadı (p > 0.05). Epizodik migren hastalarında, kronik migren hasta grubuna kıyasla diğer bir migren semptomu olan aura istatistiksel açıdan anlamlı olarak yüksek bulundu (p < 0.05). MMPI ile değerlendirilen kişilik özellikleri incelendiğinde; kronik ve epizodik migren hasta gruplarında hipokondriyazis, paranoya, histeri, depresyon, hipomani, psikopatik sapma, kadınlık, erkeklik, psikasteni, şizofreni, sosyal içe dönüklük puanlarının ortalamaları kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu (tüm kişilik özellikleri için p < 0.05). Kronik migren hastalarında histeri puanlarının ortalaması epizodik migren hastalarına göre yüksek bulundu (p < 0.05). Sonuç: Çalışmamızda, epizodik ve kronik migrenlilerde hipokondriyazis, paranoya, histeri, depresyon, hipomani, psikopatik sapma, kadınlık, erkeklik, psikasteni, şizofreni, sosyal içe dönüklük gibi kişilik özelliklerinin artmış olduğu izlendi. Ayrıca kronik migrenlilerde histeri daha yüksek oranda görüldü. Migrenli hastalarda kişilik bozuklukları yüksek oranda görülebilmektedir. Ağrı tedavisine odaklanmanın yanı sıra kişilik değişikliklerini tanımlayıp, uygun tedavi şemaları oluşturmakla bu hastaların tedavileri kolaylaşabilir. Bu olgulara yaklaşımda psikologlar, psikiyatristler ve nöroloji uzmanlarının dahil olduğu multidisipliner bir değerlendirme ile migren hastalarının tedavilerinde daha başarılı sonuçlar elde edilebilir. Migren hastalığında eşlik eden psikiyatrik bozuklukların ayrıntılı olarak belirlenmesi için daha fazla sayıda olgunun ele alındığı klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Migren, MMPI, Kişilik özellikleri
Migrende ürotensin-II Thr21Met ve Ser89Asn polimorfizmlerinin incelenmesi
Tekrarlayan baş ağrısı atakları ve sinir sisteminin aşırı duyarlılığı şeklinde kendini gösteren migren, farklı klinik bulgularla belirlenen yaygın bir nörovasküler beyin hastalığıdır. Moleküler mekanizması ve genetiği henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmanın amacı, migren hastalarında Ürotensin-II geninin Thr21Met ve Ser89Asn polimorfizmleri için genotip dağılımları ve alel frekansları analiz etmektir. Migrenli 146 hasta Thr21Met ve Ser89Asn polimorfizmleri ile 154 yaş ve cinsiyet uyumlu sağlıklı kontrol grubu genotipleri karşılaştırıldı. UTS2 geni polimorfizmlerinin tespiti, polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) - restriksiyon fragment uzunluk polimorfizmi (RFLP) analizi tekniği ile elde edilmiştir. Genotip dağılımları ve Thr21Met ve Ser89Asn polimorfizmleri için alel frekansları, gruplar arasında anlamlı bir farklılık göstermedi. Ayrıca, migrenin auralı ve aurasız alt grupları genotip ve allel frekansları, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında belirgin bir farklılık görülmedi. Bu, UTS2 gen Thr21Met ve Ser89Asn polimorfizmlerinin Türk toplumunda migren risk faktörleri olmadığını gösteren ilk çalışmadır.
Migren hastalarında osmofobinin klinik önemi ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Migren yaşam kalitesini olumsuz etkileyen primer bir baş ağrısıdır. Osmofobi, migreni diğer baş ağrısı bozukluklarından ayıran spesifik semptomlardan biri olmasına karşın klinik sonuçları yetersiz araştırılmaktadır. Bu çalışmada epizodik migren hastalarında, osmofobinin klinik önemi ve yaşam kalitesi üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araç ve Yöntem: Kesitsel olarak dizayn edilen bu çalışmaya epizodik migren tanısı alan 145 hasta alınmıştır. Migren tanısı ve klasifikasyonu Uluslararası Başağrısı Sınıflamasının 2018'deki 3. baskısına göre yapıldı. Osmofobi varlığını geriye dönük olarak değerlendirmek için nöroloji uzmanı tarafından hastalarla yarı yapılandırılmış görüşme yapılmıştır. Hastalar migren veri formu, Migrende 24 Saatlik Yaşam Kalitesi Ölçeği (24 SYKÖ), Migren Yeti Yitimi Değerlendirme Ölçeği (MIDAS), Hasta Sağlık Anketi-9 (HSA-9), Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (UŞİ), Yaygın Anksiyete Bozukluğu-7 (YAB-7) Testi, Allodini Semptom Anketi (ASA) ve Yorgunluk Şiddet Ölçeği (YŞÖ) ile değerlendirildi. Bulgular: Osmofobisi olan ve olmayan migren hastaları arasında yaş, cinsiyet, eğitim durumu, gelir durumu, vücut kitle endeksi, atak şiddeti, atak süresi, aylık atak sayısı ve hastalık süresi açısından fark saptanmamıştır (p>0.05). Osmofobisi olan migren hastalarının 24 SYKÖ ortalaması osmofobisi olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük (p=0.021) saptanırken, MİDAS ölçeği ortalaması ise daha yüksek (p<0.001) saptanmıştır. 24 SYKÖ'deki azalma duygular-endişeler (p=0.048) ve sosyal fonksiyonellik (p=0.023) alanlarında ortaya çıkmıştır. Diğer yandan osmofobisi olan migren hastalarının UŞİ, HSA-9, YŞÖ-7 ve ASA ortalamaları, osmofobisi olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek saptandı (p<0.001, p=0.027, p=0.002, p<0.001; sırasıyla). Sonuç: Osmofobisi olan migren hastalarının hem 24 saatlik hem de 3 aylık yaşam kalitesi osmofobisi olmayanlara göre daha fazla etkilenmiştir. Aynı zamanda osmofobisi olan migren hastalarında, osmofobisi olmayan hastalara göre uykusuzluk, depresyon, yorgunluk ve allodini daha yüksek oranda gözlenmiştir. Gelecekte yapılacak çalışmalarda; günlük klinik rutinde değerli bir semptom olan osmofobinin çok yönlü araştırılması hedeflenmelidir. Anahtar Kelimeler: Migren, Osmofobi, Yaşam Kalitesi
Soldan sağa şantlı konjenital kalp hastalığı olan çocuk hastalarda baş ağrısı ve migren sıklığı
Giriş ve Amaç: Baş ağrısı, çocukluk yaş grubunun sık karşılaşılan yakınmalarından birisi olup kafatası içinde veya dışında yer alan ağrıya duyarlı oluşumların değişik nedenlerle etkilenmesi sonucu ortaya çıkmaktadır. Baş ağrısı, okul çağı çocuklarında okula devam durumunu ve okul başarısını önemli ölçüde etkileyen ciddi bir sağlık sorunudur. Baş ağrısının çocuğun okul başarısı, hafıza, kişilik, kişiler arası ilişkiler ve okula devam durumu üzerine olan etki düzeyi baş ağrısının etiyolojisi, sıklığı ve şiddetine bağlıdır. Baş ağrısı etiyolojik nedenleri arasında konjenital kalp hastalıkları da bulunmaktadır. Çocukluk çağında baş ağrısının en sık nedeninin migren olduğu bilinmektedir. En sık rastlanan migren, aurasız migren formudur. Son yıllarda özellikle erişkinlerde yapılan çalışmalarda sağdan sola şant sıklığı ile migren hastalığı arasında ve daha çok auralı migren formu ile yakın ilişki tespit edilmiştir ancak veriler yetersizdir. Ayrıca asiyanotik kalp hastalarında predominant olarak sol sağ şant mevcut olmakla birlikte genelde iki yönlü akım mevcuttur. Bu hastalarda da migren görülme prevalansı yüksek orandadadır. Bu nedenle migrenin asiyanotik kalp hastalığı ile ilişkisi de merak konusu olmuştur. Ayrıca literatürde çocukluk çağında bu konuyu araştıran çalışma az sayıdadır. Yapılan bazı çalışmalarda perkütan olarak soldan sağa şantın kapatılması ile migren prevalansında azalma gözlenirken bazılarında başlangıçta azalma gözlenmeyip, prospektif olarak takibinde anlamlı oranda azalma gözlenmiştir. Çalışmaların bir kısmında kapatılma sonrasında yeni tanı migren vakaları oluşmuş, bazı vakalarda da migren karakterinde değişiklik görülmüş olup auralıdan aurasıza geçişler gözlenmiştir. Çalışmamızda çocukluk çağı yaş grubunda asiyanotik konjenital kalp hastalığı ile baş ağrısı ve migren hastalığının ilişkisini belirlemek, perkutan olarak defektin kapatılması sonrasında, baş ağrısı ve migren prevalansında azalma olup olmayacağını değerlendirmek ve auralı-aurasız migren prevalansını belirleyip bu durumun konjenital kalp hastalığı ile ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyoloji Kliniği'nde sol-sağ şantlı konjenital kalp hastalığı tanısı almış ve onarılma işlemi yapılması planlanan hastalardan çalışmaya dahil edilebilme kriterlerini sağlayan 58 hasta (23 kız, 35 erkek) üzerinde prospektif olarak, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nöroloji Kliniği tarafından ICHD-3 (International Classification of Headache Disorders ) kriterlerine göre hazırlanmış anket formu doldurulmak suretiyle yapıldı. Anket; onarım işleminin öncesinde ve işlem sonrasında 3.-6. ve 9. aylarda hasta ve hasta yakınlarına tekrar ulaşılarak sorgulandı. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilme kriterlerine uyan onarım işlemi öncesinde yapılan anket sonucuna göre 58 kişiden 11'inde (% 19) baş ağrısı vardı. Baş ağrısı olanlar ile olmayanlar karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlılık tespit edildi (p=0.001). Başlangıç baş ağrısı olanların oranı anlamlı düzeyde düşük bulundu (p<0,05). Onarım işlemi öncesinde bakılan soldan sağa şantlı konjenital kalp hastalarından, baş ağrısı tespit edilen 11 kişiden 9'unda etiyolojik neden migrene bağlıydı (p=0,001) ve anlamlı oranda düşük bulundu (p <0,05). Onarım işleminden sonra 3. ayda hastaların 4'üne ulaşılamadı. Kalan 54 hasta üzerinden yapılan yeni anket sonuçlarına göre; 3 hastada işlem sonrası baş ağrısının olmadığı tespit edildi. Bu 3 hastanın, onarım işlemi öncesinde olan baş ağrısı paterni migren kaynaklıydı. Başlangıç baş ağrısı ile 3.ayda ağrı varlığı arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı. Onarım işleminden sonra 6. ayda ve 9. ayda hastalar telefon ile aranarak anket formu yeniden tekrarlandı ancak baş ağrısı ile ilgili herhangi bir değişiklik saptanmadı. Başlangıç baş ağrısı ile 6.ay ve 9.ay baş ağrıları arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı. Üçüncü ay baş ağrısı varlığı ile 6.ay ve 9.ay baş ağrıları varlığı arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı. Onarım işlemi öncesinde etiyolojik nedeni migrene bağlı baş ağrısı olan 9 hasta saptandı, 1'inde (%11,1) auralı migren tespit edildi. Üçüncü ay, 6. ve 9.ay takiplerinde, kalan 6 migren baş ağrısı olan hastaların içinde, aynı 1 hastada auralı migren saptandı, diğer 5 hasta aurasız migren kliniğindeydi. Migren atak sıklığı işlem öncesine kıyasla 3. ayda bakıldığında; 2 hastada migren atak sıklığında azalma gözlenirken, 4 hastada ise değişme olmadı. Auralı migren hastasında migren atak sıklığında değişiklik görülmedi. Migren atak sıklıkları ilk ölçüm ile 3.ay-6.ay ve 9. ay ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı (p=0,055). Çalışmaya katılan 58 hastanın 31'ine atriyal septal defekt (ASD) (%53,4) , 15'ine ventriküler septal defekt (VSD) (%25,8) ve 12'sine patent duktus arteriozus (PDA) (%20,6) kapatılma işlemi yapıldı. İşlem öncesi yapılan anket sonucunda baş ağrısı saptanan 11 hastanın 7'si ASD (%63,6), 2'si VSD (%18,2) ve 2'si PDA (%18,2) şant tipine sahip hastalardı. Başlangıç baş ağrısı ile şantın tipi arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı (p=0,462). Hastalarda; Amplatzer ®, Lifetech ®ve Occlutech® olmak üzere 3 farklı cihaz kullanıldı; % 38,1 oranında amplatzer, % 45,2 oranında lifetech ve % 16,7 oranında occlutech cihazının kullanıldığı görüldü. Şantın kapatılması için kullanılan cihazın markası ile baş ağrısı ilişkisi açısından bakıldığında; anlamlı bir farklılık bulunmadı. Sonuç: Çalışmamızda sol-sağ şantlı konjenital kalp hastalarında transkateter yolla kapatılma işlemi yapılmadan önce tespit edilen baş ağrısı varlığı ve bu ağrının migren ile ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. İşlem sonrası baş ağrısı sıklığı ve şiddetinde ayrıca migren hastalarında geçirilen atak sayısında azalma görülse de istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Migren baş ağrısının oluşumu ile sol-sağ şantın nedensel ilişkisine dair yapılacak çalışmalar migren kliniği ve tedavisine dair yeni bilgileri ortaya çıkaracaktır. Anahtar kelimeler: baş ağrısı, çocukluk çağı, migren, sol-sağ şant
Migren'de Vitamin D bağlayıcı protein ve serbest D vitamini konsantrasyonları
Amaç: Vitamin D eksikliğinin migren hastalığının patogenezinde önemli bir yeri olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada, migren hastası olan ve olmayan bireylerde serum D vitamini, vitamin D bağlayıcı proteinini (VDBP) ve Vitamin D reseptörü (VDR) düzeylerinin karşılaştırılması amaçlandı. Metot: Çalışma grubu; yaş ve cinsiyet açısından eşleşmiş, migren tanısı alan 24 hasta ve 22 kontrol deneğinin katıldığı toplam 46 kişiden oluşmaktadır. Migren tanı ve sınıflandırılması "Uluslararası Baş Ağrısı Bozuklukları Sınıflaması 2018"e göre değerlendirilmiştir. Araştırmaya katılan gruplara Midas Yeti Yitimi Ölçeği, Baş Ağrısı Etki Testi ve Baş Ağrısı Günlüğü testleri uygulanmıştır. Çalışma grubundan elde edilen serum örneklerinde Vitamin D, VDBP ve VDR düzeyleri ELISA kitleri kullanılarak ölçüldü. Elde edilen sonuçların tüm istatistiksel analizleri SPSS 22.0 (Statistical Packagefor Social Sciens) programıyla yapılmıştır. Sonuçların normal dağılıma uygun olup olmadığı Shapiro Wilk testiyle değerlendirilmiştir. Normal dağılım gösterenler parametrik, normal dağılım göstermeyenler non-parametrik testlerle (t testi, Mann Whitney U testi) değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda kontrol ve migren grubu arasındaki Vitamin D düzeyleri karşılaştırılmıştır. Migren grubunda vitamin D, VDBP ve VDR düzeyleri kontrol grubuna kıyasla daha düşük bulunmuştur. Migren grubunda (n=24) vitamin D yetersizliği 11 hastada gözlenmiştir, 13 hastanın vitamin D değerleri normaldir. Migren grubundaki vitamin D yetersizliği olan ve normal bireyler kıyaslandığında, MİDAS, baş ağrısı süresi ve baş ağrısının sıklığı, hastalık süresi, aura açısından iki grup arasında fark gözlenmemiştir. Sonuç: Migren ve serum D vitamini düzeyi arasında önemli bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz. Ancak; daha geniş bir popülasyonda, migrende vitamin D değişikliklerinin mekanizmasını aydınlatacak çalışmalar gereklidir. Anahtar Kelimeler: Migren, Vitamin D, vitamin D bağlayıcı proteinini, Vitamin D reseptörü
Epizodik gerilim tipi başağrısı olan hastaların kognitif fonksiyonlarını değerlendirme
Amaç: Bu çalışmanın amacı gerilim tipi başağrısı (GTBA) hastalarını birçok bilişsel fonksiyon açısından değerlendirmek ve GTBA hastalarının bilişsel fonksiyonları ile anksiyete ve depresyon düzeyleri arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntemler: Bu kesitsel çalışma 24 Haziran 2020 ve 31 Aralık 2021 tarihleri arasında yapıldı. Çalışmaya 18-55 yaş arası en az ilkokul mezunu 65 GTBA hastası ve 65 sağlıklı gönüllü dâhil edildi. Tüm katılımcılara sosyodemografik veri formu, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği (MOBİD), Sayı menzili Testi (DST) ve Stroop Renk ve Sözcük Testi (SCWT) uygulandı. Bulgular: GTBA ile kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet açısından anlamlı fark yoktu. GTBA hastalarının depresyon ve anksiyete ölçek puanları kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha yüksekti. GTBA hastalarının dikkat, gecikmeli hatırlama ve toplam Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği puanları kontrol grubuna göre daha anlamlı olarak düşük idi. GTBA hastaları ileri sayı menzili, geri sayı menzili ve toplam sayı menzili puanları kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşüktü. GTBA hastaları Stroop 1, 2, 3, 4 ve 5 testini kontrol grubundan daha uzun bir sürede tamamladı. GTBA hastalarının Stroop 2 hata ve düzeltme, Stroop 4 hata ve düzeltme ve Stroop 5 hata ve düzeltme değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak fazlaydı. Bilişsel fonksiyonlar ile BDÖ ve BAÖ skorları arasında negatif yönde anlamlı bir korelasyonu olduğu bulundu. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre gerilim tipi baş ağrısı olan hastalarda kognitif performanslarının etkilendiği ve GTBA'nın bilişsel fonksiyonların her bir alt bileşeni üzerinde farklı bir etkisinin olduğu saptandı. GTBA hastalarının anksiyete ve depresyon skorları yüksek bulunmuş olup anksiyete ve depresyon skorları ile kognitif performans arasında negatif yönde ilişki bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Depresyon, Anksiyete, Kognisyon, Dikkat; Hafıza; Soyut düşünme; Stroop Testi
İdiyopatik intrakranial hipertansiyonun farklı kliniklerdeki prediktif faktörlerin değerlendirilmesi
Giriş: İdiyopatik İntrakraniyal Hipertansiyon (İİH), herhangi neden olmaksızın kafa içi basıncının artması ile karakterize; baş ağrısı, görme kaybı, pulsatil tinnitus, diplopi şikayetleriyle seyreden, patofizyolojisi net olarak aydınlatılamamış farklı klinik seyirlere sahip bir tablodur. Bu çalışmada İİH'da remisyon gelişen (tek atak), relaps gösteren, migrenöz karakterde baş ağrısına dönüşüm gösteren üç alt grup incelenerek; gruplar arasında prediktif faktörlerin karşılaştırılması ve hastalık seyrine etki eden faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Retrospektif olarak gerçekleştirilen bu çalışma kapsamında Celal Bayar Üniversitesi Nöroloji Kliniğinde 2011- 2023 yılları arasında İİH tanısı ile yatan ve Nöroloji, Başağrısı, Nörooftalmoloji polikliniğinde izlenen 135 hasta klinik seyirleri ve prediktif faktörleri açısından demografik verileri, ayrıntılı klinik öyküleri, komorbid hastalıkları, İİH'a yol açan sekonder sebeplere yönelik laboratuvar sonuçları, ilaç kullanımları, kranial görüntülemeleri, detaylı nörolojik ve nörooftalmolojik bakıları ile incelenmiştir. İİH'da remisyon gelişen (tek atak), relaps gösteren, migrenöz karakterde baş ağrısına dönüşüm gösteren üç alt grubun birbiri ile karşılaştırması yapılmıştır. İstatistiksel olarak anlamlı çıkan parametrelerin ikili grup karşılaştırması sonrası univariate ve multivariate analizi yapılmıştır. Bulgular: Klinik seyirlerine göre, tek atak grubunda 87 (%64.4), relaps gösteren grupta 17 (%12.6), migrenöz özellikte baş ağrısı gelişen grupta 31 (%23) hasta mevcuttu. Tek atak- migrenöz karakterde baş ağrısı gelişen hasta grubu karşılaştırmasında allodini varlığı (p: <0.001), boyun sırt ağrısı varlığı (p: 0.030), VKİ >27.8 kg/m2 olması (p: 0.009), özgeçmişinde migren varlığı (p: <0.001) istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Tek atak- relaps gelişen hasta grubu karşılaştırmasında kulak uğultusu varlığı (p: 0.029) istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç: Migrenöz karakterde baş ağrısı oluşumunda allodini, boyun sırt ağrısı ve özgeçmişinde migren varlığı ile VKİ >27.8 kg/m2 olması en önemli risk faktörleri olarak değerlendirildi. Relaps oluşumunda LP-AB yüksek olması ve kulak uğultusu varlığı en önemli risk faktörü olarak saptandı. Çalışmamız literatürde İİH hastalarında üç klinik grubun prediktif faktörleri açısından değerlendirildiği ilk araştırmadır. Anahtar Kelimeler: İdiyopatik İntrakraniyal Hipertansiyon, Allodini, Migren, Vücut Kitle İndeksi, Tinnitus
Vestibüler migrende kognitif ve vestibüler uyaranla ileri MR görüntüleme
Amaç: Çalışmamızda vestibüler ve epizodik migren hastalarında; vestibüler yolakların uyarılması sonrası 5 farklı taskla oluşan kortikal aktivasyon değişimlerinin görüntülenmesi ve vestibüler ağ ve ağrı algılanmasında anahtar rolü olan talamusta görülebilecek metabolik değişikliklerin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı'nda vestibüler migren tanısı konulan 15 hasta ve epizodik migren tanısı alan 15 hasta prospektif olarak çalışmaya alınmıştır. Kalorik test öncesinde ve hemen sonrasında hastalar çekime alınmıştır. Çekim sırasında hastaların konjuge göz hareketleri, kognitif task, görsel uyaran ile uyarılma sırasında 3 Tesla MR cihazı 32 kanallı baş koili ile BOLD fMRG verileri alınmıştır. Aynı zamanda kalorik test öncesi olguların MR Spektroskopi incelemesi yapılmıştır. Verilerin istatistiksel analizi için SPSS v20 ve SPM programları kullanılmıştır. Bulgular: Fonksiyonel MR görüntülemede; kalorik test sonrasında, parmak-burun testi sırasında, vestibüler migrenli hastalarda serebellum ve insulada aktivasyon artışı saptanmıştır. Vestibüler migren hastalarında, obje isimlendirme sırasında dilbilim ile ilişkili korteksler aktivasyon göstermiş olup kalorik test sonrası bu hastalarda talamik aktivasyon artışı belirlenmiştir. Migren hastalarında kalorik test sonrası vizüel uyaran sırasında oksipital lobda aktivasyon kaybı gözlenmiştir. Vestibüler migrenli olgularda ve auralı ve aurasız migrenli olgulara göre sol talamus posteriorda kolin kaybının olduğu saptanmıştır. Sol talamus posterior NAA/Kolin oranının, migren öyküsü olmayan vestibüler migrenli hastalarda artış gösterdiği belirlenmiştir. Sonuç: Vestibüler ve epizodik migren hastalarında, vestibüler yolak aktivasyonu sonrası kognitif ve farklı tasklar uygulanması sırasında beyin bölgelerinde oluşan aktivasyon değişimleri hastalık patofizyolojisi ve atak sırasında oluşabilecek fonksiyon değişimleri hakkında bilgi sağlar. Anahtar sözcükler: Fonksiyonel MRG, migren, vestibüler migren
Dirençli başağrısı olan hastalarda optik sinir çapı ve NSE değerlerinin prospektif analizi
Amaç: Tez çalışmamızda acil tıp kliniklerine sıklıkla başvurusu olan dirençli baş ağrılı hastalarda, klasik tanısal çalışmaların yanı sıra, nöron hasarı ve kafa içi basınç artışı bulgularının, ultrasonografik optik sinir çapı ölçümü ve plazmada NSE ile değerlendirilerek, hastaların acil servis yönetimini, taburculuk ya da hospitalizasyon kararını kolaylaştırmaya yönelik veriler elde etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Çukurova üniversitesi Tıp Fakültesi yerel etik kurul tarafından onay alındıktan sonra, Aralık 2017 - Haziran 2020 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Çalışmamıza acil servise dirençli başağrısı nedeniyle başvuran, 18 yaş üstü hastalar dahil edildi. Acil servise başvuru anında bilinen dirençli başağrısı yaratabilecek, santral sinir sistemi hastalığı (Bilinen intrakranial kitle, bilinen psödotümör serebri vb.) olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların demografik verileri kaydedildi. Başağrısı sekonder nedenlerinin araştırılmasında kullanılan tetkik ve görüntülemelerinin yanı sıra, hastanın intrakranial basınç artışını değerlendirmek için yatak başı USG ile optik sinir çapına bakıldı. Nöron hasarı tespiti için plazmada nöron spesifik enolaz değerlendirildi. Hastaların, tanısı, yatış süreleri, ve sonlanım şekilleri kaydedildi. Bulgular: Çalışmamıza 33'ü erkek 33'ü kadın toplam 66 hasta alındı. Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 43,05±17,06 bulundu. Dirençli baş ağrısının primer ve sekonder nedenleri araştırıldı. Hastaların 45(%68,2)'inde sekonder neden saptandı. Ultrasonografik optik sinir çapı değerlendirildiğinde, hastaların 17 (% 25,8)'sinin sağ, 21 (% 31,8)'inin ise sol optik sinir çapının 5 mm'in üstünde olduğu belirlendi. Sol optik sinir çapı artışıyla; NSE, laktat, AST, WBC değerleri yüksekliği arasında pozitif korelasyon olduğu tespit edilmiştir. Optik sinir çapı 5 mm ve üzerinde olan hastaların, yatış süresinin anlamlı yüksek olduğu saptanmıştır. Yatış kararı verilen hastaların NSE değerleri taburcu olan hastalara göre anlamlı yüksek bulunmuştur. Sonuç: Dirençli baş ağrısı ile gelen hastalarda hayati tehlike yaratabilecek sekonder nedenlerin tanınması önemlidir. Ultrasonografik optik sinir çapı ölçümüyle intrakranial basınç artışı tespit edilebilir. Nöron hasarını değerlendirmede plazma NSE düzeylerinin artışı yol gösterici olabilir.
Menstrüel migren tanısı alan olgularda tedavi seçenekleri ve asetazolamidin tedavideki yeri
Giriş: Kadınlarda menstrüel siklus ve hormonal değişiklikler migren tetikleyicileri arasındadır. ICHD-3, kriterlerine göre, menstrüel migren (MM) pür menstrüel migren (PMM) ve menstrüasyonla ilişkili migren (MİM) olmak üzere 2 gruba ayrılmaktadır. Çalışmamızda kısa dönem profilaksi olarak asetazolamid kullanan hastaların her iki grupta tedavi öncesi ve tedavi sonrası (3.ay) olmak üzere Vizüel Analog Scale (VAS) testiyle başağrısı şiddetinin; Headache Impact Test (HIT) ve Migraine Disability Assessment (MIDAS) testleriyle yaşam kalitesi üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi ve karşılaştırılması amaçlandı. Yöntem: Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Başağrısı polikliniğine MM tanısı ile başvuran olgular etik kurul onayı sonrası retrospektif olarak dahil edilme ve dışlama kriterlerine göre değerlendirildi. Hastaların demografik özellikleri, alışkanlıkları, başağrısı özellikleri sorgulandı. Hastalara kısa dönem profilaksi tedavisi, öngörülen menstrüasyon başlangıcından 2 gün önce başlanarak toplam 5 gün asetazolamid 500 mg/gün tedavisi uygulandı. Tedavi öncesi ve tedavi sonrası VAS, MIDAS ve HIT testleri yapıldı. Bulgular: 26 adet PMM, 26 adet MİM hastası saptandı. Asetazolamid kullanan hastalarda hem totalde hem de gruplar düzeyinde tedavi öncesi ve tedavi sonrası karşılaştırmada; VAS ve HIT skorlarında gruplar arasında farklılık olmaksızın, MIDAS skorunda MİM grubunda daha belirgin olmak üzere her iki alt grupta istatistiksel olarak anlamlı düzeyde iyileşme olduğu saptandı (p<0,05). Sonuç: MM tanısı alan hastalarda kısa dönem profilaksi tedavisinde asetazolamid kullanımı başağrısı şiddetinde ve sıklığında azalmaya ve yaşam kalitesinde düzelmeye neden olmaktadır Çalışmamızla literatürde ilk kez vurgulanmıştır.
Kronik migren hastalarında risk faktörleri ve tetikleyicilerin belirlenmesi
Giriş ve Amaç: Kronik Migren en az 3 ay boyunca baş ağrılı gün sayısının ayda 15 günden fazla olması ve bunların en az sekizinin migrenöz karakterde olması olarak tanımlanmaktadır. Epizodik özellikteki hastaların yaklaşık %3'ü bu dönüşümü yaşamaktadır. Bu çalışmada kronik migren tetikleyicileri ve risk faktörlerinin belirlenmesi, maskelenmiş papil ödemsiz idiopatik intrakraniyal hipertansiyon(İİH) hastalarının varlığının değerlendirilmesi ve yol gösterici ipuçlarının saptanması planlanmıştır. Ayrıca Kronik migrenin retinal sinir lifi tabakası (RSLT) üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim dalı Baş ağrısı polikliniğine 2018 Temmuz-2020 Temmuz tarihleri arasında Baş ağrısı polikliniğine başvuran, ICHD-3'e göre kronik migren tanı kriterlerine uyan 57 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar ayrıntılı olarak değerlendirilmiş, vücut kitle indeksi(VKİ) sonuçlarına göre sınıflandırılmıştır. Hormon profili, Beyin MR, beyin/servikal MR venografi, görme alanı ve RSLT için Optik koherans tomografi (OCT) tetikleri uygulanmıştır. MIDAS ölçeği ile dizabilite düzeyi belirlenmiştir. VKİ yüksek ve görme alanında İİH açısından anlamlı patoloji saptanan olgulara Lomber Ponksiyon(LP) yapılarak BOS basıncı ölçülmüştür. Bulgular: Çalışmamız, 57 hastadan ( % 98.25'i kadın) oluşmaktadır. Hasta yaşı VKİ ve migren tanı süresi artıkça MIDAS skoru artma eğilimi göstermiştir(p=0,004), (p=0,049),(p= 0,045). Habitual horlama saptanan hastaların VKİ daha yüksek saptanmıştır (p= 0,028). Ailede migren olan hastalarda migren başlangıç yaşı daha düşük bulunmuştur(p=0,041). %77'sinde depresif semptom öyküsü tespit edilmiştir. İİH açısından . LP uygulanan 11 hastadan 9'unda BOS basıncı 250 mmH2O üstü, bir hasta ise 230 mmH20 olarak ölçülmüş olup, bu olgular klinik, görme alanı ve BOS basıncı sonuçlarına göre papil ödemsiz idiopatik intrakraniyal hipertansiyon olarak düşünülmüştür(%17). İİH olguları ile kronik migren olguları karşılaştırıldığında, İİH olgularının, VKİ ve son 1 yılda ağırlık artış oranı daha yüksek, kronikleşme süresi ise daha kısa olarak saptanmıştır(p=0,038, p<0,001, p=0,004). Kronik migren olgularında, MİDAS grade 4'te özellikle sağ temporal RSLT daha ince saptanmıştır (p= 0,005). MRG'de beyaz cevher lezyonu varlığında, özellikle sol temporal kadranlarda RSLT daha ince bulunmuştur (p= 0,019). Sonuç: Epizodik migrenden, kronik migrene dönüşümde VKİ, depresyon ve uyku bozukluğu önemli tetikleyicilerdir. Obezite, kısa sürede ağırlık artışı ve migren ataklarında, hızlı kronikleşme, oftalmolojik muayene normal olsa dahi İİH açısından uyarıcı olmalıdır. Migren hastalarında RSLT ölçümü prognozu öngöremez, ancak migrenin mevcut fizyopatolojik verilerini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler : Kronik Migren, MİDAS, Papil ödemsiz İdiopatik İntrakraniyal Hipertansiyon, RSLT
Baş ağrısı ile acil servise başvuran hipertansiyonlu hastaların tedaviye uyumları ağrı ve hemodinamik parametreleri etkiler mi?
Amaç: Çalışmada baş ağrısı şikayeti ile acil servise başvuran hipertansiyonlu hastaların, mevcut hipertansiyon tedavisine uyumları neticesinde gözlemlenen hemodinamik parametreleri ve ağrıları üzerindeki etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel nitelikteki bu çalışma, baş ağrısı ile başvuran hipertansiyon tanısı almış 295 hasta ile yapıldı. Hastaların hemodinamik parametreleri ve ağrı şiddeti değerlendirildi. Hastaların tedaviye uyumu değerlendirmek için Hill- Bone Hipertansiyon Tedavisine Uyum Ölçeği kullanıldı. Bulgular: Hastaların sistolik kan basıncı puan ortalaması 184,97 ± 20,02, diyastolik kan basıncı puan ortalaması 92,97 ± 14,11, nabız hızı puan ortalaması 79,05 ± 15,18, O2 saturasyon değeri puan ortalaması 97,24 ± 1,51, vücut sıcaklığı değeri puan ortalaması 36,57 ± 0,35, solunum sayısı puan ortalaması 15,50 ± 2,67, ağrı şiddeti puan ortalaması 7,14 ± 1,11 olarak bulundu. Hastaların HT tedavisine uyum ölçeği ve alt boyutları değerlendirildiğinde; medikal alt boyutu 63 ± 2,53, beslenme alt boyutu 5,54 ± 1,70, görüşme alt boyutu 5,30 ± 1,64, tedaviye uyumu 21,48 ± 4,32 olduğu belirlendi. Hastaların tedaviye uyumun solunum sayısını etkilediği (p=0,027) ve solunum sayısı hipertansiyon tedavisine uyumun %17' sini tek başına açıkladığı saptandı (R2 =0,017). Sonuçlar: Hastaların sistolik kan basıncı ve diyastolik kan basıncı yüksek değerlerde, nabız hızı, O₂ saturasyonu, vücut sıcaklığı ve solunum sayısı da normal olduğu görüldü. Ağrı şiddetinin ise çok şiddetli sınıfında yer aldığı tespit edildi. Baş ağrısı ile acil servise başvuran hipertansiyonlu hastaların tedaviye uyumları ağrıyı ve kan basıncını etkilemedi ancak nabız hızını ve solunum sayısını etkiledi. Hastaların hipertansiyon tedavisine uyumsuz olduğu belirlendi.
Gerilim tipi başağrısı tanısı alan olgularda kognisyonun değerlendirilmesi
Giriş: Gerilim Tipi Başağrısı(GTBA) toplum içinde en sık görülen başağrısı tipidir. ICHD-3 kriterlerine göre GTBA seyrek epizodik, sık epizodik, kronik ve olası GTBA olmak üzere 4 alt gruba ayrılmaktadır. Çalışmamızda GTBA saptanan olguların primer veya sekonder başağrısı tanısı olmayan kontrol grubuyla kognitif fonksiyonlar, kişilik özellikleri ve yaşam kalitesi açısından karşılaştırılması amaçlandı. Yöntem: Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Başağrısı polikliniğine GTBA tanısı ile başvuran kadın erkek sayısı eşit olan 50 olgu etik kurul onayı sonrası prospektif olarak dahil edilme ve dışlama kriterlerine göre değerlendirildi. Hastaların demografik özellikleri, alışkanlıkları, başağrısı özellikleri detaylı olarak sorgulandı. Primer ve/veya sekonder başağrısı olmayan hasta grubuyla eşit sayıda ve eşit yaş dağılım aralığına sahip kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Hastalara başağrısı şiddetini sorgulamak amacıyla Visual Analog Scala(VAS) uygulandı. Hastaların bilişsel fonksiyolarını değerlendirmek için MOCA, Stroop, Frontal Değerlendirme Bataryası(FAB) Görsel İşitsel Sayı Dizileri- B Formu ve Saat Çizme Testi uygulandı. Olguların çalışmayadahil edilmesinde ve depresyon, anksiyete düzeylerini belirlemede Beck Anksiyete ve Beck Depresyon ölçekleri kullanıldı. Günlük yaşam aktivitelerini değerlendirmede Lawton ve Brody'nin Enstrümental Günlük Yaşam Aktiviteleri, yaşam kalitesini değerlendirmede ise Short Form-36(SF-36) ölçeği yapıldı. Olguların kişilik boyutlarının değerlendirmesinde Eysenck Kişilik Envanteri Gözden Geçirilmiş Kısa Formu kullanıldı. Bulgular: Yapılan test ve anketlerin sonucuna göre GTBA olan olguların MOCA dikkat, gecikmeli hatırlama ve toplam skorlarında kontrol grubuna göre belirgin düşüklük saptandı. Stroop testinin bölüm 4, bölüm 5, stroop farkı(B5-B1) ve toplam puanlarında hasta gurubunda kontrol grubuna göre daha yüksek süreler(daha kötü sonuç) elde edildi. FAB testi sonuçlarında her iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunmadı. GİSD-B testinin işitsel sözel, görsel sözel, görsel uyarim, işitsel uyarım, yazılı anlatım, sözel anlatım, duyu içi kaynaşım, duyular arası kaynaşım ve GİSD toplam puanlarında hasta grubunda kontrol grubuna göre belirgin düşüklük bulundu. Saat çizme ve günlük yaşam aktiviteleri testinde her iki grupta tam puan aldı ve istatistiksel fark oluşmadı. Hasta grubunun kontrol grubuna göre depresyon ve anksiyete ölçekleri belirgin olarak yüksek bulundu. Hasta grubunun Eysenck Kişilik Envanterine göre nörotisizm değerlerinin kontrol grubuna göre yüksek olduğu saptandı. Hasta ve kontrol grubunun yaşam kalitesi açısından karşılaştırılması yapıldığında hasta grubunun fiziksel fonksiyon, fiziksel rol güçlüğü, emosyonel rol güçlüğü, enerji/canlılık/vitalite, ruhsal sağlık, sosyal işlevsellik, ağrı ve genel sağlık algısı alt parametrelerinde kontrol grubuna göre belirgin düşüklük saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızla GTBA olan olguların kognitif fonksiyonları, kişilik özellikleri ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GTBA olan olgularda kontrol grubuna göre kognitif testlerde ve yaşam kalitesinde düşüklük saptandı. Bu düşüklüğün depresyon ve anksiyete gibi psikopatolojilerden etkilendiği ancak depresyon ve anksiyeteden bağımsız olarak da GTBA olan olgularda kognitif fonksiyonlar ve yaşam kalitesinde kontrol grubuna göre daha düşük puanlar elde edildiği bulundu. Literatürde GTBA'da kognitif fonksiyonların, kişilik özelliklerinin ve yaşam kalitesinin aynı anda değerlendirildiği çalışma bulunmamaktadır.
Gerilim tipi baş ağrılı hastalarda servikal stabilizasyon egzersizlerinin ağrı düzeyi, yaşam kalitesi ve servikal postür üzerine etkisi
Çalışmamız, gerilim tipi baş ağrılı hastalarda servikal stabilizasyon egzersizlerinin ağrı, servikal postür ve yaşam kalitesi üzerindeki etkisini araştırmak amacıyla yapıldı. Çalışmaya yaşları 20-50 yıl arasında değişen 60 hastadahil edildi. Bireyler servikal stabilizasyon (n=30) ve kontrol (n=30) grubu olmak üzere iki gruba ayrıldı. Gruplara, egzersiz öncesi hotpack ve boyun kaslarına germe egzersizleri uygulandı. Uygulama her iki grupta da haftada 2 gün olmak üzere toplam 4 hafta devam etti. Bu tedaviyi takiben kontrol grubuna klasik boyun egzersizleri, servikalstabilizasyon grubuna ise klasik egzersizlere ek olarak stabilizasyon egzersizleri verildi. Hastalar ağrı düzeyi, servikal postür, fonksiyonel düzey, uyku kalitesi ve yaşam kalitesi açısından değerlendirildi. Hastalara tüm değerlendirmeler tedavi öncesi ve 4 haftanın sonunda olmak üzere iki kez tekrarlandı. Çalışmanın sonucunda gruplar tedavi öncesi ve tedavi sonrası karşılaştırıldığında, her iki grupta da tedavi sonrası ağrının azaldığı, fonksiyonel düzeyin geliştiği, uyku ve yaşam kalitesinin iyileştiği gözlendi (p<0,05). Gruplar karşılaştırıldığında ise ağrı, fonksiyonel düzey ve uykululuk açısından servikal stabilizasyon grubunun kontrol grubuna göre daha etkin olduğu (p<0.05), ancak servikal postür ve yaşam kalitesinin 2 alt parametresi (vücut algısı ve genel sağlık durumu) yönünden grupların benzer olduğu saptandı (p>0.05). Sonuç olarak, gerilim tipi baş ağrısı tanısı almış hastalarda ağrı, derin fleksör kas kuvveti ve enduransında, fonksiyonel düzey, uykululuk ve yaşam kalitesi (vücut algısı ve genel sağlık durumu dışında) üzerinde servikal stabilizasyon egzersizlerinin etkili olduğu gözlendi. Bu nedenle gerilim tipi baş ağrısı görülen hastalarda semptomların kısa sürede iyileşmesini sağlayabilmek için klasik egzersizlerle birlikte servikal stabilizasyon egzersizlerinin kullanılması gerektiği görüşündeyiz. Anahtar kelimeler: Gerilim tipi baş ağrısı, Baş ağrısı, Servikal stabilizasyon egzersizleri, Servikal postür, Yaşam kalitesi.