Arteries

73 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

İstanbul'da bilinen diyabeti olmayan bir popülasyonda beslenme biçimi, beden kitle indeksi ve yaşla artaryel damar basıncının ilişkileri

Bu çalışma Şişli Aile Sağlık Merkezi'ne gelen diyabet hastası olmayan, yaşları 20 ve üzeri olan 99'u kadın, 101'i erkek bireylerde yürütülmüştür. Bu çalışmanın amacı, beslenme alışkanlıkları, Beden Kitle İndeksi ve bel çevresinin diyastolik ve sistolik kan basıncına etkilerinin değerlendirilmesi ile bel çevresi ve BKİ değerlerinin cinsiyet, yaş grubu ve beslenme alışkanlıklarıyla ilişkisinin araştırılmasıdır. Çalışmaya katılan bireyler, kadın ve erkek olarak yaşlarına göre 20-40, 41-60 ve 61 ve üzeri olarak üç gruba ayrılmıştır. Katılımcılara yemek yeme alışkanlıkları ve beslenme durumu ile ilgili bilgilerini içeren anket formu ile bir günlük besin tüketim sıklığı formu uygulanmıştır. Bireylerin antropometrik ölçümleri tarafımızdan sağlanmış, sistolik ve diyastolik kan basıncı bilgileri çalıştığımız sağlık kuruluşundan temin edilmiştir. Araştırmada elde edilen verilerin çözümlenmesinde SPSS 22.0 Paket programı, verilerin değerlendirilmeside Independent Samples Test, Pearson korelasyon analizi, Ki-Kare testi ve Varyans (ANOVA) analizi kullanılmıştır. Erkeklerde artan BKİ oranı sistolik ve diyastolik kan basıncını etkilemezken, kadınlarda BKİ'nin artmasının sistolik ve diyastolik kan basıncını anlamlı düzeyde etkilediği bulunmuştur (p=0.0005)(p=0.0109). Kadın ve erkek tüm bireylerin bel çevresi değerleri diyastolik kan basıncını etkilemezken, sistolik kan basıncını anlamlı düzeyde etkilediği tespit edilmiştir (p=0.0005)(p=0.010). Kadınlarda yaş ile bel çevresi ve BKİ değerleri arasında pozitif yönde korelasyon saptanırken(p=0.0005); Erkeklerde bel çevresi ile yaş arasında pozitif yönde korelasyon bulunurken(p=0.0005), BKİ ve yaş arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p=0.3460). Beslenme alışkanlıklarının cinsiyetler arası farklılıklar gösterdiği görülmüş, kadınların erkeklere göre daha fazla yemek yeme alışkanlıklarını değiştirme eğiliminde olduğu saptanmıştır (p=0.046). Kadınların sebzeleri (p=0.0091), erkeklerin ise daha çok nişastalı gıdalar(p=0.001) ve et ürünlerini(p=0.027) tüketmeyi tercih ettikleri saptanmıştır.

ArterlerBel çevresiBeslenme+7
Ayşegül Saroğlu
Haliç University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklarda vitamin D eksikliğinin arteriyel sistem ve kalbin ileti sistemi üzerine olan etkileri

D vitamini, kemik metabolizması ve nöromüsküler fonksiyonlar açısından önemli rolü olduğu bilinen steroid yapıda bir hormondur. D vitamininin immün işlevleri iyileştirerek, anti-inflamatuar etkinlik göstererek ve endotelyum aracılı vazodilatasyonu sağlayarak kalbin ileti sistemi ve arteriyel sertliğin azalması üzerinde de olumlu etkiler gösterdiği düşünülmektedir. D vitamini eksikliği dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi ülkemizde de bir halk sağlığı problemi olmaya devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı; çocuklarda D vitamini eksikliğinin arteriyel sertlik ve kalbin ileti sistemi üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Çalışmamıza, Ekim 2017 ile Temmuz 2018 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakultesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine başvurup herhangi bir kronik hastalık tespit edilmemiş 2-18 yaş arası 101 çocuk çalışmaya dahil edildi. Hastalar D vitamini düzeyine göre 3 gruba ayrıldı. D Vitamini 0-12 ng/ml arasında olanlar grup 1, D vitamini 12-20 ng/ml arasında olanlar grup 2 ve D vitamini 20 ng/ml ve üzerinde olanlar grup 3 (Kontrol grubu) şeklinde değerlendirildi. Hastaların poliklinik başvurularında vücut ağırlıklarına, boylarına, biyokimyasal parametrelerden 25 hidroksi vitamin D3, Ca, P, Alkalen fosfataz (ALP), PTH, glukoz, kreatinin, kolesterol, HDL, LDL ve trigliserit değerlerine bakıldı. Hastaların sistolik ve diyastolik kan basınç değerlerine, kalp hızlarına, elektrokardiyogramlarına bakıldı. Hastaların arteriyel ultrasonografik görüntülemeleri yapıldı ve CIM kalınlıklarına bakıldı. Çalışmamızda, D vitamini eksikliğinin kardiyovasküler ileti sistem üzerindeki etkilerini değerlendirmek amacıyla EKG parametreleri incelendi. D vitamini eksik grubun Pmax ve Pdis değerleri D vitamini yetersiz gruba ve kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p <0.05). D vitamini eksik grubun QTmax ve QT dis değerleri D vitamini yetersiz gruba ve kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p<0.005). D vitamini eksik grubun QTcmax değeri D vitamini yetersiz gruba ve kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p <0.05). D vitamini eksik grubun QTcdis değeri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p <0.05). Gruplar arasında Tpe, Tpe / QT ve Tpe / QTc değerleri arasında anlamlı fark saptanmadı (p > 0.05 ). VIII Çalışmamızda D vitamini eksikliğinin Pmax, Pdis, QTmax, QTdis, QTcmax ve QTcdis sürelerinde anlamlı düzeyde uzama yaptığını saptadık. Çalışmamız ülkemizde pediatrik populasyonda D vitamini eksikliği ile arteriyel sertlik ilişkisini ortaya koymak açısından ilk çalışmadır. Çalışmamızda D vitamini düzeyi ile arteriyel sertlik arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulmadık (p>0.05). Sonuç olarak, çocuklarda D vitamini eksikliğinin kalbin ileti sitemi üzerinde olumsuz etki yaptığını ve bunun çocukluk yaşta daha çok subklinik etkilenme şeklinde olduğu sonucuna vardık. Arteriyel sertlik ilişkisinin ise yaşlanmayla birlikte daha somut bir şekilde ortaya çıkabilecek bir süreç olabileceğini düşündük. D vitamini eksikliği kardiyovasküler açıdan birçok olumsuz durumu ortaya çıkarabilmektedir. Bu yüzden D vitamini eksikliğinin tanı ve tedavisi açısından tüm hekimler uyanık olmalıdır.

ArterlerAterosklerozElektrokardiyografi+7
Ali Kurt
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik arter hastalıklarında kalp tipi yağ asidi bağlayıcı protein (H-FABP) ve bazı biyokimyasal parametrelerin değişimi

Koroner arter hastalığı (KAH), tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de ölüm ve morbidite sebeplerinin başında gelmektedir. KAH büyük bir oranda ateroskleroz zemininde gelişir. Çalışmada Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Acil Servisi ve Kardiyoloji Polikliniklerine Ocak 2019 -Haziran 2019 tarihleri arasında akut iskemik göğüs ağrısı ile başvuran hastalardan alınmış olan kanların sonuçları değerlendirildi. Bu kişilere hiç bir ilaç veya başka madde verilmedi veya uygulama yapılmadı. Kardiyoloji kliniğine gelen hastalardan akut iskemik göğüs ağrısına sahip olan ve kronik arteritis hastalığı tanısı konan 24 hasta, diabetes mellitus(DM) hastalığı tanısı ile kardiyolojik problemleri olan 12, hipertansiyon(HT) problemine sahip ve yine kliniğe kalp şikayeti ile gelen 12 hasta ve diabet, hipertansiyon ve KAH tanısı konulmamış sağlıklı 12 kişi araştırma materyali olarak kullanıldı. Alınan kan örneklerinde biyokimyasal olarak Troponin, CK, CK-MB, AST, ALT, LDL-Kolesterol, HDL-Kolesterol, LDH, Glukoz, Kreatinin gibi değerleri otoanalizörle(Abbott ci16200),H-FABP değerleri ELİSA kullanarak saptandı. LDL –kolesterol düzeyi en yüksek olarak KAH grubunda, HDL-Kolesterol ve LDH düzeyleri KAH+HT grubunda yüksek olarak bulunurken CK, CK-MB, cTnI, AST, Glukoz, kreatinin ve H-FABP düzeyleri DM+KAH grubunda yüksek bulunmuştur. cTnI değerlerinde KAH'a ilaveten HT veya DM bulunan kişilerde artış gözlenirken istatistiksel önem bulunmamıştır. LDL-kolesterol değişimleri de gruplar arasında önemli plarak değişmemiştir. İncelenen diğer parametrelerde gruplar arası değişimler CK ve Glukoz da p≤ 0.001, AST p≤ 0.002, LDH p≤ 0.003, CK-MB p≤ 0.004, HDL-Kolesterol p≤ 0.049, Kreatinin p≤ 0.011, HFABP p≤ 0.050 düzeyinde önem göstermiştir. Kardiak markerlardan CK, CK-MB, cTn I, LDH gibi markerların değişimi literatür desteğiyle tartışıldı. Ancak H-FABP son yıllarda KAH ve MI teşhisinde artan bir öneme sahip olarak kardiyoloji alanında yerini almıştır. Sunulan bu çalışmada elde edilen bulgularla incelenen tüm hastalarda H-FABP düzeyi yükselmiş ve kritik ve faydalı bir parametre olarak kulanılması kardiyoloji alanına tavsiye edilmiştir.

ArterlerArteryel oklüzif hastalıklarBiyobelirteçler+5
Ercan Güneş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Anterior süperior palatal alveolar arterin morfolojik detaylarının dijital subtraksiyon anjiyografi tekniği ile tespiti ve gömülü kanin diş varlığı ile ilişkisinin belirlenmesi

İntraoral bölgede cerrahi prosedürlerin artmasıyla birlikte anatomik yapıların değerlendirilmesi de önem kazanmaktadır. Daha güvenli bir çalışma ortamı elde etmek için majör nörovasküler yapıların yaralanmasından kaçınılmalıdır. Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografinin (KIBT) yaygın kullanımı, özellikle nörovaskülarizasyon ve olası anatomik varyasyonlarla ilgili olarak çenelerin anatomik özelliklerinin değerlendirilmesinde başarılı sonuçlar sunmaktadır. Ancak nörovasküler yapıların kemik kanalı görüntülense de arterin varlığını gösterememektedir. Vasküler yapıların değerlendirilmesi için anjiyografi tekniğine gerek duyulmaktadır. Bu çalışmanın amacı maksiller anterior bölgede yeni tanımlanan, anatomi kitaplarında bulunmayan Anterior Süperior Palatal Alveolar Arter' in (ASPAA), Dijital Subtraksiyon Anjiyografi (DSA) tekniği ile tespit edilmesi, morfolojisinin değerlendirilmesi ve literatürdeki bu konudaki eksikliğin giderilmesidir. Bu incelemeler sonucunda ASPAA' nın olduğu bölgeye yapılacak cerrahi girişim öncesi diş hekimine bilgi vermek, olası komplikasyonları önlemek ve başarısızlıkların önüne geçmek hedeflenmiştir. Çalışmamızda 18-80 yaş arası 110 hastanın DSA görüntüleri iki farklı gözlemci tarafından incelenmiş ve gözlemciler arası uyum değerlendirilmiştir. Aynı hastaların Bilgisayarlı Tomografi (BT) görüntülerinde maksiller gömülü kanin diş varlığı değerlendirilmiştir. Çalışmamızda ASPAA varlığı gözlemciler arasında mükemmel uyumla tespit edilirken, ASPAA varlığı ve maksiller gömülü kanin diş varlığı arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. 110 hastanın DSA görüntüleri değerlendirilmesinde 40 hastada ASPAA olmadığı, 19 hastada sağ tarafta, 21 hastada sol tarafta ve 30 hastada bilateral ASPAA bulunduğu gözlenmiştir.

Anjiyografi-dijital subtraksiyonArterlerDiş-gömülü+2
Zuhal Özateş
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner bypass cerrahisinde kullanılan internal mammarian arter,radial arter ve safen ven greftlerinde endotelyal ox-ldl reseptör miktarlarının karşılaştırılması

Dünyada bir numaralı ölüm sebebi kardiyovasküler hastalıklar, bunlarında en başında koroner arter hastalığı gelmektedir ve en etkili tedavi yöntemlerinden biride Koroner Arter Bypass Greftleme (KABG) operasyonudur. Dünyada ve ülkemizde KABG için en çok kullanılan üç damar İnternal Mammarian Arter (İMA), Radial Arter (RA) ve Safen Ven (SV) greftleridir. KABG başarısı greftin uzun dönem açık kalmasına, hastanın yaşam kalitesi bozmadan yaşam süresinin uzamasına bağlıdır. Greftlerin başarasızlığından öncelikle ateroskleroz sorumludur. Plazma LDL (düşük yoğunluklu lipoprotein) konsantrasyonu artması ile ateroskleroz riskide doğru oranda artar. LDL dolaşımdaki kolesterolün çoğunu LDLR (LDL reseptörü) aracılı endositoz ile hepatik ve ekstrahepatik dokulara taşır. LDLR disfonksiyonu, LDL'nin dolaşımdaki kanda tutulmasına ve vasküler duvarlarda lipid birikmesine yol açar ve sonunda ateroskleroza neden olur. Diğer taraftan hasarlı endotelden LDL damar duvarına girdikten sonra, LDL serbest radikallerle oksitlenir ve aterosklerozun patolojik sürecini başlatır. Oksitlenmiş LDL daha sonra LOX-1 (Lektin benzeri oksitlenmiş düşük yoğunluklu lipoprotein reseptörü-1) yoluyla sabit doku makrofajları tarafından emilir, böylece lipid dolu köpük hücrelerine dönüştürülür. Köpük hücre grupları endotelyumun altında birikir ve aterosklerozun ilk lezyonu yağlı çizgilenmeler haline gelir. Çalışmamızda; İMA, RA ve SV'nin LDLR, LOX-1 reseptörü üzerinden birbirine üstünlüklerini görmeyi amaçladık. Çalışmamızda İMA, RA ve SV greftlerinin her birinin de bypass cerrahisinde kullanılacak 21 hastadan oluşturduk. Cerrahi sırasında arta kalan damar parçalarını kullandık. Endotel hücreleri belirtmek için CD31 kullandık. Greftler arasında CD31+ olan endotelyal LOX-1, kültürde üretilen bütün hücrelerden LOX-1 ekspresyonu ve CD31+ olan endotelyal LDLR değerlendirdik. İlk başta greftler ile reseptör arasında anlamlı bir ilişkisi göremedik (p>0,05). Fakat alt gruplara ayrıldıkça çarpıcı sonuçlar bulduk. Çalışmamızda İMA'da CD31+&LOX-1+ yüzdesini kadınlarda erkeklere göre daha yüksek bulduk (p=0,019). Cinsiyet üzerine bir diğer sonuç ise kadınlarda safen vende CD31+&LDLR+ yüzdesinin anlamlı olarak düşük bulduk (p=0,002). Kadınlarda İMA'nın ve SV'nin erkeklere göre daha kötü olduğunu söyleyen çalışmalar mevcut olsada ileride yapılacak çalışmalar için yol gösteren bir sonuç bulduk. Safen ven de LOX-1+ yüzdesi hipertansiyonu olanlarda anlamlı yüksek bulduk (p=0,040). Safen vende CD31+&LDLR+ reseptör yüzdesini hipertansiyonu olan hastalarda düşük bulduk (p=0,014). Sigara kullananlarda radial arterdeki LOX-1 anlamlı derecede yüksek bulduk (p=0,015). Bu sonuç literatürü destekleyen radial arter-sigara ilişkisini gösterdi. Gelecekte yapılacak olan randomize kontrollü çalışmalara öncü olabileceği kanaatindeyiz. Çalışmamızda çarpıcı bir sonuç ise HDL düzeyi ile reseptörler arasında bulduk. HDL düzeyi ile İMA'da endotelyal LOX-1+ reseptör yüzdesi arasında pozitif yönde güçlü bir korelasyon saptanmıştır (r=0,414, p=0,040). HDL değerlerinin ile greftlerin LOX-1 ekspresyonu arasında pozitif anlamlı korelasyon bulduk. Safen ven'de pozitif anlamlı korelasyon (r=0,609, p=0,005), Radial arter'de pozitif orta şiddette anlamlı bir korelasyon (r=0,488, P=0,029), İMA'da pozitif yönde orta şiddette anlamlı bir korelasyon bulduk (r=0,530, P=0,016). Çalışmalarda modifiye HDL'nin LOX-1 bağlandığı gösterilmiştir. Çalışmamız da yer alan hastaların tamamını koroner arter hastalığı tanısı alan grup oluşturmaktadır. Bu hastaların da fonksiyonel olmayan HDL'ye sahip olduğunu düşünmekteyiz. Greft türlerinin tamamının hücre kültüründeki LOX-1 ekspresyonu ile korelasyon sağladığını görmekteyiz. Literatürde safen ven, radial arter ve İMA'daki LOX-1 reseptör sayısını HDL ile korelasyon gösteren çalışma yoktur. Çalışmamızın bu konuda öncü olacağı kanaatindeyiz. Greftlerinin birbirine üstünlükleri uzun yıllardır tartışmaya devam edilecektir. Koroner bypass cerrahisinde kullanılan greftlere farklı bir bakış gösterdiğimize ve gelecekteki yeni çalışmalara yol gösterici olduğuna inanıyoruz.

ArterlerAterosklerozHDL+6
Oğuz Arslantürk
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnvaziv işlemler açısından musculus masseter topografik anatomisinin altı kadranda incelenmesi

M. masseter, regio parotideo masseterica'da yer alır, girişimsel işlemler için önemli bir hedef yapıdır. Bu girişimsel işlemler cerrahi uygulamalar olabildiği gibi botulinum toksini enjeksiyonu gibi sıkça kullanılan uygulamalar da olabilmektedir. Tezin amacı, m. masseter'in topografik anatomik komşuluklarını incelemek, bölgedeki diğer anatomik yapıları ve aralarındaki ilişkileri açıklamaktır. 20 erkek ve 20 kadın %10 formalin solüsyonu ile fikse kadavra baş bölgesi arteriyel dolaşım sistemi kırmızı pigmentli epoksi reçine ile doldurulmuş, büyüteçli masalarda sağ ve sol parotideomasseterica bölgeleri diseke edilmiştir. Diseksiyonu yapılan bölgelerin resimleri üzerinde fotometrik ölçümler yapılmıştır. Ayrıca dijital kumpas ile manuel olarak yapıların ölçümleri yapılmıştır. Buna göre belirlenen kadran içerisinde n. auriculotemporalis ve a. temporalis superficialis, v. temporalis superficialis'in yüzeyelleşmediği görülmüştür. Kadran II-B enjeksiyon benzeri girişimsel işlemler açısından en uygun alan olarak belirlenmişse de bölge içerisindeki diğer önemli yapıların referans çizgilere olan uzaklıklarının ve derinliklerinin dikkate alınması gereklidir.

ArterlerBotulinum toksinleriMandibula+4
İstemihan Çoban
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ön kol seviyesi arter yaralanmalarının fonksiyonel sonuçları

Giriş ve amaç: Bu çalışmada, ön kol seviyesindeki arter yaralanmalarının eşlik ettiği laserasyonlar araştırılmıştır. Arterial dolaşım antekübital fossadan itibaren çatallanarak Radial ve Ulnar arterlere ve bu alandaki çeşitli arter kısımlarından köken alan interossöz dallara ayrılır. Palmar seviyedeyse, yüzeyel ve derin arkus meydana geldiğinden tek arter yaralanmasında el dolaşımında anlamlı etkilenme meydana gelmez, fakat her iki ana arter kesilirse el dolaşımı bozulabilir. Çalışmamızda tek arterin tutulduğu yaralanmalarda meydana gelen klinik ve fonksiyonel sonuçlar irdelendi. Çalışmamız tanımlayıcı vasıfta olup belli bir yönü bulunmamaktaydı. Gereç ve yöntem: Kliniğimizde opere edilmiş tek arteri kesilen ön kol yaralanmalı olgulardan en az 1 yıllık takibini doldurmuş en güncelden geriye doğru 108 uygun olgu tarandı ve güncel muayene için hastaneye davet edildi. 38 olgu katılımı sağlanabildi. En sık yaralanma şekli cam kesisi (%62), sonra elektrikli testere (%26) kaydedildi. Bu hastalara sübjektif formlar doldurulduktan sonra manuel doppler ve Allen testi ile dolaşım, 2 nokta ayrımı ve Weinstein monofiaman testi ile duyu, el ve pinçgrip dinamometre cihazları ile kuvvet muayenesi ve ardından eldeki sıcaklık dağılımını öğrenmek için kızılötesi temelli cihazla yüzeysel sıcaklık ölçümü uygulandı. Elde edilen değerler istatistiksel analize tabi tutuldu; bu amaçla SPSS 25® uygulaması kullanıldı, CI (güven aralığı) %95 kabul edildi, p< .05 değerler anlamlı kabul edildi. Bulgular: Olguların çoğunluğu baskın olan sağ tarafını (%68,4) yaralamış erkeklerden (%92,6) oluşmaktaydı. Median yaş 34,5(10-82) olarak kaydedildi. Cama yumruk atma (n=62, %57,4) anlamlı bir biçimde (p<0,05) çoğunluğu oluşturmakta ve istatistiksel açıdan anlamlı (p<0,05) düzeyde daha iyi ve bunun aksine elektrikli alet yaralanmaları anlamlı biçimde (p<0,05) daha kötü klinik sonuçlar (QDASH) sergilemekteydi. Yaralanma şiddeti (MHISS) skorları ulnar arteri (UA) yaralanmış olgular için anlamlı (p<0,05) biçimde daha yüksek prezante olmakta ve bu olgularda ulnar sinir (UN) yaralanması anlamlı bir şekilde (p<0,001) eşlik etmekte ve bu sinirin yaralanması klinik sonuçları etkileyen en anlamlı (p<0,05) parametre olarak karşımıza çıkmaktaydı. Vakaların arter patens oranı 27/38 (%71) literatürle korele bir sonuçtu.Arter patensi sigara (n=22, %57,8 içici) ile anlamlı bir ilişki sergilememekte, fakat kötü klinik sonuçlar anlamlı bir biçimde (p<0,05) sigarayla ilintiliydi. Sonuç: Çalışmamızda irdelenen olguların çoğunluğu önlenebilen travma etyopatogenezine sahipti. Çok ciddi yaralanma şekilleri hariç olguların tamamına yakını belli bir süre içerisinde işine/eski hayatına (%86,8) belli sekel oranıyla da olsa dönmüştü. Sonuç olarak; sadece cerrahi anlamda değil, bu popülasyonla profesyonel olarak uğraşmak ciddi sabır ve sağduyu gerektirmektedir. Psikiyatrik sorunların etkin biçimde çözümü ve elektrikli aletlerin daha dikkatli kullanımı bu vakaların anlamlı olarak azalmasını sağlayabilir. Sonuç olarak; olgular yeterli tedavi aldıklarından tatminkar klinik sonuçlar ortaya konabilmiştir. Anahtar kelime: ön kol arter, cama yumruk, testere

ArterlerDairesel testereEl yaralanmaları+6
Javad Mırzazada
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kardiyak cerrahi yapılan hastalarda arteriyel stiffness değerinin hemodinamik parametrelerle ilişkisi

Amaç: Genel anestezi indüksiyonu ile cerrahi başlangıcı arasındaki sürede daha çok görülen hipotansiyon hem kardiyak hem de kardiyak dışı cerrahi yapılan hastalarda olumsuz sonuçlarla ilişkilidir. Çalışmamızın amacı doppler ultrasonografi (USG) ile karotis/femoral nabız dalga hızı ölçümlerinden elde edilen arteriyel stiffness (sertlik) değerinin kardiyak cerrahi yapılan hastalarda başlıca hipotansiyon olmak üzere hemodinamik parametreler, hastanede ve yoğun bakım ünitesinde kalış zamanı ve mortalite ile ilişkilerinin incelenmesidir. Yöntem: Çalışmaya kardiyak cerrahi yapılacak 121 hasta dahil edildi. Hastalara rutin monitörizasyona ek olarak USG'nin 3 lead elektrokardiyogram (EKG) kabloları da bağlandı. Ölçüm öncesi tüm hastalara sedasyon uygulandı. Supin pozisyonda sağ ana karotis arter ve femoral arterden doppler akım ölçümleri ile karotis/femoral nabız dalga hızı elde edildi. USG M modu ile sağ ana karotis arter ve internal juguler ven (İJV) maksimum ve minimum çap ölçümleri yapıldı. Parametreler arteriyel sertlik, sertlik indeksi, İJV kollapsibilite indeksi ve İJV/karotis indeksi olarak belirlendi. Nabız dalga hızı ölçümleri için hem ana karotis arter hem de femoral arterde doppler dalgasının başlangıç noktası ile EKG'de R dalgası arasındaki gecikme süresi belirlendi. Daha sonra görüntülemenin yapıldığı ana karotis arter ve femoral arter arası mesafe ölçüldü. İki nokta arasındaki mesafe gecikme süresi ile oranlandı. Üç ardışık dalga üzerinde ölçümler yapılarak ortalaması alındı. Elde edilen sonuçlar nabız dalga hızı metre/saniye olarak nitelendirildi. Bu değer arteriyel sertlik derecesi olarak kabul edildi. USG M mod ile ana karotis arter ve internal juguler ven maksimum ve minimum çaplarından sertlik indeksi, İJV kollapsibilite indeksi ve İJV/karotis indeksi hesaplandı. Tüm hastalara standart anestezi indüksiyonu sağlandı. Hipotansiyonu tanımlamak için çeşitli sistolik arter basıncı ve ortalama arter basıncının mutlak ve bazal eşik değerlerinde azalma kullanıldı. Operasyon boyunca hemodinamik yanıt analizleri vazoaktif inotropik skor (VİS) ile yapıldı. Postoperatif hastanede, yoğun bakım ünitesinde kalış süreleri ve mortalite oranları da kaydedildi. Bulgular: Arteriyel sertlik ile yaş ve minimum karotis çapı arasında ve sertlik indeksi ile bazal sistolik arter basıncı ve minimum karotis çapı arasında zayıf korelasyon görülmüştür (p˂0,05). Arteriyel sertlik, sertlik indeksi ve İJV/karotis indeksi parametrelerinin mortalite üzerindeki etki düzeyleri incelenmiş ve anlamlı bir etki profili veya anlamlı bir prediktif özellik tespit edilmemiştir (p>0,05). Arteriyel sertlik değerinin hipotansiyon üzerindeki etki düzeyleri ve hipotansiyona yönelik prediktif kabiliyetleri analiz edilmiş, parametrelerin her biri için ayrı ayrı olarak lojistik regresyon analizi gerçekleştirilmiştir. Hipotansiyon için belirlenmiş sınırlar baz alınarak yapılan incelemelerde parametrelerde anlamlı bir etki düzeyi ve/veya prediktif özellik görülmemiştir (p>0,05). Eksitus olan hastalarda toplam vazoaktif inotropik skor (p=0,012) ve yoğun bakım ünitesinde kalış süreleri (p=0,019) daha yüksek olarak görülmüş ve anlamlılık teşkil etmiştir. Sonuç: Kardiyak cerrahi hastalarında yapılan bu çalışmada USG ile değerlendirilen arteriyel sertlik, sertlik indeksi, İJV/karotis indeksi ve İJV kollapsibilite indeksi ile hipotansiyon, yoğun bakım ünitesinde ve hastanede kalış süreleri ve mortalite arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Arteriyel sertlik ölçümünde USG kullanımı ve arteriyel sertlik değerinin hemodinamik bir indeks göstergesi olarak kullanılabilmesi için daha geniş kapsamlı, prospektif, randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Arteriyel sertlik, doppler ultrasonografi, hemodinami, kardiyak cerrahi, nabız dalga hızı, sertlik indeksi

ArterlerArteryel oklüzif hastalıklarAteroskleroz+5
Mustafa Aydemir
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Proksimal aort cerrahisinde innominate arter kanülasyonu

Giriş: Proksimal aort cerrahisi için çeşitli kanülasyon teknikleri kullanılmıştır, ancak hangi kanülasyon yerinin en iyi olduğu tartışmalı olmaya devam etmektedir. Santral ve periferik kanülasyon stratejileri ve bunların beyin koruyucu etkileri halen incelenmektedir. Kanülasyon ve gerekirse antegrad serebral perfüzyon yapabilmeyi sağlayan innominate arter kanülasyonu son yıllarda popülerlik kazanmıştır. Proksimal aort cerrahisinde innominate arter kanülasyonunun avantajları ve dezavantajları incelenerek postop dönemdeki mortalite ve morbiditeye olan etkileri değerlendirildi. Gereç ve Yöntem: 2018 ve 2023 yılları arasında Pamukkale Üniversitesi Hastanesi'nde proksimal aort hastalıkları sebebiyle elektif ve acil cerrahi yapılan 199 hasta kaydedildi. Operasyonda eş zamanlı olarak aort kapak cerrahisi, hemiarkus replasmanı ve total arkus replasmanı yapılan hastalar da çalışmaya dahil edildi. Mitral ve triküspit kapak replasmanları, koroner baypas ve farklı ek kardiyak prosedürler çalışma dışı tutuldu. Bu dönemde üstteki şartlara uygun olarak opere edilen 199 hastadan 23 tanesinde innominate arter kanülasyonu kullanılmıştır. Tüm hastaların yaş ve cinsiyet, diyabet, hipertansiyon, koroner arter hastalığı, kronik obstrüktif akciğer hastalığı veya kalp cerrahisi öyküsü kaydedildi. Hastaların elektif ya da acil olarak operasyona alınıp alınmadığı, operasyonda yapılan prosedürlerin tipi kaydedildi. Kardiyopulmoner baypas (KPB) süreleri, kros klemp süreleri, total sirkulatuar arrest (TCA) süreleri ve yapılan perfüzyon tipleri kaydedildi. Aort kapak replasmanı yapılan hastalarda mekanik ve biyolojik kapak kullanımı not edildi. Preop hemoglobin, hematokrit, platelet, kreatin ve üre değerleriyle postop 1. gün ve postop 7. gündeki değerler kaydedildi. Tüm hastalardaki mortalite ve morbidite değerlendirildi. Postop yoğun bakımda ve serviste yatış süreleri kaydedildi. Postop nörolojik olay, hemodiyaliz, revizyon ve mortalite kaydedildi. Hastalara verilen kan ve kan ürünü replasmanı miktarları kaydedildi. Bulgular: İnnominate arter kanülasyonu Grup 1 (23 Hasta), diğer kanülasyonlar Grup 2 (176 Hasta) olarak karşılaştırıldı. Grup 1 ve 2 arasında mortalite (%13 ve %18,8 p:0,773), revizyon (%17,4 ve %13,1 p:0,526), diyaliz ihtiyacı (%17,4 ve %14,2 p:0,752) ve nörolojik olay (%17,4 ve %16,5 p:0,526) açısından anlamlı fark bulunmadı. Hastalara verilen ES replasmanı miktarı Grup 1'de 3,95 ± 3,21 ünite, Grup 2'de 3,04 ± 2,55 ünite (p:0,176), tüm kan ve kan ürünleri replasmanları Grup 1'de 7,56 ± 6,33 ünite, Grup 2'de 5,65 ± 5,11 ünite (p:0,51) olarak bulundu. Ortalama KPB süresi Grup 1'de 154,2 ± 31,6 dakika, Grup 2'de 163,5 ± 71 dakika (p:0,760), ortalama kros klemp süresi Grup 1'de 105,4 ± 30,2 dakika, Grup 2'de 111,7 ± 51,9 dakika (p:0,646) ve ortalama TCA süresi Grup 1'de 26,6 ± 8,5 dakika, Grup 2'de 28,4 ± 10,5 dakika (p:0,741) olarak bulundu. Postop yoğun bakım yatışı Grup 1'de 3,13 ± 1,84 gün, Grup 2'de 3,07 ± 3,66 gün (p:0,167), servis yatışı Grup 1'de 6,69 ± 3,59 gün, Grup 2'de 6,20 ± 4,85 gün (p:0,429) olarak bulundu. Aksiller kanülasyon yapılan 1 hastada arterin diseke olması sebebiyle greft interpozisyonu yapıldı. 2 hastada hastane yatışı süresince yara yerinde akıntı gelişti. 1 hastada postop 3 ay sonra yara bölgesinde seröz akıntı olması sebebiyle içeride bırakılan güdük greft parçasının eksize edilerek çıkarılması gerekti. İnnominate arter kanülasyonu yapılan hiçbir hastada greft enfeksiyonu veya yara yeri iyileşmesiyle ilgili bir sorun görülmedi. İnnominate arter kanülasyonu (n = 23) ile aksiller arter kanülasyonu (n = 97) kendi aralarında karşılaştırıldığında mortalite (%13 ve %20 p:0,560), revizyon (%17,4 ve %12,4 p:0,506), diyaliz ihtiyacı (%17,4 ve %14,4 p:0,748) ve nörolojik olay (%17,4 ve %20,6 p:0,728) olarak bulundu. İnnominate arter kanülasyonu (n = 23) ile femoral arter kanülasyonu (n = 13) kendi aralarında karşılaştırıldığında mortalite (%13 ve %46 p:0,046), revizyon (%17,4 ve %38,5 p:0,235), diyaliz ihtiyacı (%17,4 ve %23,1 p:0,686) ve nörolojik olay (%17,4 ve %23,1 p:0,686) olarak bulundu. İnnominate arter kanülasyonunda mortalite femoral arter kanülasyonuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük bulundu. Sonuç: Çalışma sonucunda innominate arter kanülasyonu tekniğinin güvenli olduğu, arter yaralanması veya diseksiyonu ile sonuçlanmadığı ve diğer kanülasyon tekniklerine göre eşdeğer ya da daha az mortalite ve nörolojik komplikasyon riskiyle uygulanabileceği gösterilmiştir.

ArterlerCerrahiCerrahi-kardiyovasküler+2
Muratcan Gökduman
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnternal torasik arter grefti hazırlanmasında plasmablade sisteminin endotel yapısı ve çevre doku üzerine olan etkisinin konvansiyonel elektrokoter ile karşılaştırılması

Amaç: Koroner arter baypas cerrahisi (KABC) hastalarında endotel fonksiyonu korunmuş en az bir internal torasik arter (İTA) grefti kullanılmasının kardiyak olaysız sağ kalım, sağ kalım ve hayat kalitesini artırdığı bilinen bir gerçektir. PlasmaBlade™, konvasiyonel elektrocerrahi cihazları kullanıldığı zaman gözlenen termal hasara yol açmadan; uygulandığı bölgede hassas kesme ve kaogülasyonu sağlamak için atımlı radyofrekans enerjisi kullanır. Bu çalışmada İTA grefti hazırlanırken PlasmaBlade™ kullanılmasının, İTA ve pedikülünün bütünlüğünün korunmasındaki etkinliğini ve güvenilirliğini göstermeye çalıştık. Yöntem: 40 hasta bu çalışmaya dahil edildi ve İTA grefti hazırlanmasında PlasmaBlade™ (grup I) (n=20) ve elektrokoter kullanılan (grup II) (n=20) hastalar olmak üzere iki farklı gruba randomize edildi. Preparatlar parafin blokları haline getirildi ve mikrotom ile kesitleri alındı. Örnekler daha sonra Hematoksilen- Eozin, van Gieson's ve Masson's trikrom boyaları ile boyandı. İTA kesitlerinin intima ve pedikül bütünlüğü ışık mikroskobu kullanılarak morfolojik olarak incelendi. Bulgular: Histolojik çalışma sonucunda, Grup I'de İTA endotelinin grup II'ye oranla daha iyi korunduğu görülmüştür. Endotel hasarlanma skorları grup II ile karşılaştırıldığında grup I'de anlamlı olarak daha düşüktür (p=0,020). Damar duvarı ve pedikülde izlenen kanama skorları grup II'ye kıyasla grup I'de anlamlı olarak daha düşüktür (p=0,020). Hasarlı bölge genişliği grup I'de grup II ile karşılaştırıldığında daha azdır (grup I ve II'de sırayla 0,335mm ve 0,730) (p=0,000). Sonuç: Sonuç olarak PlasmaBlade™, elektrokotore oranla İTA grefti hazırlanmasında intimanın ve pedikülün bütünlüğünün korunmasında daha etkin ve güvenlidir. İyi korunmuş endotel fonksiyonu daha yüksek greft açık kalma, sağ kalım ve kardiyak olaysız sağ kalım oranları elde edilmesini sağlayabilir.

ArterlerCerrahi-kardiyovaskülerElektrokoagülasyon+4
Abdulkadir Bilgiç
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT) ile torakal aortik varyasyonlarının değerlendirilmesi

Amaç: Torasik aortun konjenital varyasyonları, klinik olarak sessiz olabilen veya özellikle tam vasküler halkalarla ilişkili olduğunda solunum veya özefagus semptomları ile ortaya çıkabilen çeşitli malformasyon alt gruplarını içerir. Bu varyasyonlar izole olabilir veya diğer konjenital kalp hastalıkları ve kromozomal anormallikler ile ilişkili olabilir. Görüntüleme, bu anomalilerin saptanmasında önemli bir rol oynar ve böylelikle preoperatif torasik cerrahi yönetiminde doğru kararlar vermede çok yardımcı olur. Torasik aort anomalileri, karotis stent prosedürleri dahil olmak üzere endovasküler operasyonun teknik zorluğunu ve nörolojik komplikasyon riskini artırabilir. Torasik aort anatomisinin bilgisi ve torasik aort anomalilerinin teşhisi, doğru cerrahi planlamasına izin verir ve olası komplikasyonları önlemeye yardımcı olur. Torasik aortun konjenital anormallikleri, embriyonik faringeal ark sisteminin bir veya daha fazla bileşeninin anormal gelişiminden kaynaklanan geniş bir varyasyon ve anomali yelpazesi sunar. Çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT), torasik aorta ve dalları ile trakea ve özefagus arasındaki ilişkisi hakkında bilgi vererek ameliyat öncesi cerrahi planlamaya yardımcı olur. ÇKBT son zamanlarda torasik aort anormalliklerinin değerlendirilmesinde birincil tanı yöntemi haline gelmiştir. ÇKBT kullanımının üstünlüğü, yöntemin aynı çalışmada aortik ark anomalilerinin ve bitişik olduğu organlarla mekansal ilişkilerinin değerlendirilmesini sağlayan invaziv olmayan bir teknik olmasıdır. Bir radyoloğun ana rolü, bu anormallikleri tanımak ve daha da önemlisi, trakea ve özefagusun yüksek kompresyon riskini gösteren görüntüleme özelliklerini araştırmaktır. Yöntem: Retrospektif olarak 64 kesitli çok dedektörlü BT tarayıcılarından birini kullanarak elde edilen 2978 hastanın görüntülerine baktık. ÇKBT, 64 kesitli çok dedektörlü BT tarayıcılar (LightSpeed VCT, GE Healthcare, Waukesha, WI, ABD) x kullanılarak yapıldı. Tarama parametreleri 250 mA tüp akımı; 0.75 sn tüp dönüş süresi; 120 kVp tüp voltajı; 5 mm kesit kalınlığı; ve 20 cm görüş alanı idi. Bulgular: Toplam 2978 hasta analiz için araştırıldı. Bu hastaların yaş ortalaması 52,60 ± 6,24 ve % 60.54'ü kadındı. Kadınlarda (% 25,76, n = 279) Erkeklere (% 20,63, n = 391) göre daha fazla sıklıkta izlendi. 2978 çalışmamızın toplam analizinde, toplam 670 (% 22,50) hastada çeşitli torasik aort anomalileri saptandı. En yaygın varyant, innominat ve sol karotis kommunis arterin ("bovine" ark) ortak bir kökten çıkmasıydı (% 13.76, n = 410). Bu varyasyonu 220 erkek (% 11.60) hastada ve 190 kadın (% 17.54) hastada tespit ettik. İkinci en yaygın olanı % 5.37 insidansla vertebral arter orjinli varyasyonlardı (n = 160). Bu varyasyonda, sol vertebral arter direkt aort arkından çıkar. Bu varyasyonu 110 erkek (% 5.80) ve 50 kadın (% 4.61) hastada tespit ettik. Üçüncü en yaygın olanı, sol yerleşimli aortik ark ile birlikte aberran sağ subklavyen arter idi. Aberran sağ subklavyen arterin (ARSA) prevalansı % 1.61 idi (n = 48). Bu varyasyonu 27 erkek (% 1,42) ve 21 kadın (% 1,93) hastada tespit ettik. Sonuç: Birçok formda olan torasik aort anomalileri, embriyonik faringeal ark sisteminin bir veya daha fazla bileşeninin anormal gelişiminden kaynaklanır. Torasik aort anomalilerinin spektrum ve görüntüleme özelliklerine aşina olmak, doğru tanı ve sınıflandırma ve cerrahi tedaviye rehberlik etme açısından önemlidir. Bu varyasyonların çoğu asemptomatiktir, ancak bazıları da semptomatiktir ve tedavi edilmesi gerekir. Bu varyasyonların çoğu izole olarak meydana gelir, fakat konjenital intrakardiyak yapısal bozukluklar ve kromozomal bozukluklarla da ilişkili olabilir ve prognoz ve tedavi için önemli etkileri olabilir. ÇKBT ile noninvaziv görüntüleme, bu varyasyonların kapsamlı bir değerlendirmesini sağlar. Bir radyolog olarak, bu varyasyonları bilmek ve raporlarımızda belirtmek zorundayız. Anahtar Kelimeler: Torasik Aort Anomalileri, Komplet Vasküler Halka, Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografi

AnomalilerArterlerGöğüs arterleri+3
Murat Değer
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

İrisinin iletim tipi arterlerdeki fonksiyonel etkileri ve olası etki mekanizmalarının izole organ banyosu modelinde araştırılması

Bu çalışmada, irisin konsantrasyonlarının iletim tipi bir arter olan sıçan torasik aortu halkalarında vasküler düz kas kontraktilitesine etkileri ve bu etkilerde PKC, MEK1/2, KV, SKCa ve BKCa'nın rollerinin olabileceği hipotezinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada, 10-12 haftalık 84 adet erkek Wistar Albino sıçan kullanılmıştır. Deney hayvanlarından izole edilen torasik aort halkalarına ait izometrik kasılma yanıtları izole organ banyosu modeli ile ölçülmüştür. Araştırmada kullanılan etken ve bloker/inhibitör maddelere göre 7 deney grubu oluşturulmuştur. Tüm deney gruplarında 10-5 M PHE ile ön kasılma oluşturulmuş ve irisinin 10-9-10-6 M aralığındaki konsantrasyonları kullanılmıştır. Gruplara ait veriler istatistiksel olarak değerlendirilmiş ve anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. İrisin 10-8, 10-7 ve 10-6 M'lık konsantrasyonlarda kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde gevşetici etki göstermiştir (p<0,001). PKC inhibitörü BIM I (10-7 M için p<0,001), MEK1/2 inhibitörü U0126 (10-7 M için p<0,05), KV blokeri XE-991 (10-7 M için p<0,001), SKCa blokeri apamin (10-7 M için p<0,05) ve BKCa blokeri TEA (10-7 M için p<0,001) inkübasyonları değişik konsantrasyonlarda irisinle indüklenen gevşeme yanıtlarını inhibe etmiştir. Bununla birlikte, BIM I, U0126 ve XE-991 çözücüsü DMSO irisine gevşeme yanıtlarını etkilememiştir (p>0,05). Sonuç olarak, irisinin sıçan torasik aortu üzerindeki fonksiyonel gevşetici etkisine yönelik ilk fizyolojik bulgulara ulaşılmıştır. Ayrıca, bu çalışma irisinle indüklenen gevşeme yanıtlarının PKC, MEK1/2, voltaja duyarlı ve kalsiyumla aktive edilen K+ kanalları etkinliğiyle ilişkili olabileceğini bildiren ilk çalışmadır. Deneysel bulgularımız, irisinin hipertansiyon ve ateroskleroz gibi anormal vazokonstriksiyonla ilişkili kardiyovasküler hastalıkların önlenmesinde ve tedavisinde yararlı bir ajan olabileceğini düşündürmektedir.

ArterlerOrgan banyosuPotasyum kanalları+3
Sadettin Demirel
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 1 diyabetes mellitus ile takip edilen çocuk ve adölesanlarda arteriyal damar sertliğinin değerlendirilmesi

Bu çalışma en az beş yıldır Tip 1 DM tanısı ile takip edilen, diyabetik komplikasyonların görülmediği hasta grubu ile sağlıklı kontrol grubunun osilometrik yöntem kullanılarak arteriyel sertlik riskini saptamak, arteriyel sertlik için predispozan faktörler olan hipergliseminin süresi, derecesi, kan basıncı düzeylerini değerlendirmektir. Ayrıca bu çalışmada hastalara 3B/4B strain ekokardiyografik görüntüleme yapılarak olası subklinik miyokardiyal hasarın arteriyel sertlikle olan ilişkisi değerlendirilmektedir. Araştırmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrinoloji Polikliniğinde en az beş yıldır Tip 1 DM ile takip edilen, diyabetik komplikasyonları bulunmayan çocuk ve adölesan (n:51) dahil edildi. Kontrol grubu Gaziantep Üniversitesi Çocuk Kardiyoloji Polikliniğine masum üfürüm ve non-spesifik göğüs ağrısı şikâyeti ile başvuran, ek hastalığı olmayan hastalardan (n:51) benzer yaş ve beden kitle endeksi gözetilerek oluşturuldu. Tüm olguların antropometrik ölçümleri yapıldı. Diyabetik hasta grubunda, takip amaçlı rutin bakılan HbA1c'nin son bir yılda bakılan değerlerinin ortalaması veri olarak kaydedildi. Diyabetik hasta grubu HbA1c≤ 9 olan kişiler (n:27) orta kontrollü Tip 1 DM, HbA1c>9 olan kişiler (n:24) kötü kontrollü Tip 1 DM olmak üzere iki gruba ayrıldı. Tüm olguların nabız dalga analizi ölçümü otomatik osilometrik cihaz (Mobil O-Graph, IEM) ile yapıldı. Aynı gün içerisinde tüm olgulara tek kullanıcı tarafından Vivid E9 XD Clear ekokardiyografi cihazı ile 2B ekokardiyografi ve 3B/4B strain ekokardiyografi görüntülemeleri yapıldı. Görüntülerin işlenmesi off-line olarak EchoPAC yazılımı ile yapıldı. Hasta ve kontrol grupları arasında yaş (sırasıyla 13.81±2.58, 13.37±2.29) ve vücut kitle indeksi (BMI) düzeyleri (sırasıyla 20.91±4.59, 20.83±4.09) ile K/E cinsiyet oranları (sırasıyla 23/18, 25/26) açısından anlamlı fark yoktu (sırasıyla p=0.362, p=0.922 ve p=0.843). Kalp hızı ve kan basıncı değerlerine bakıldığında; hasta grubunda sistolik (SKB), diyastolik (DKB) ve ortalama arteriyal kan basıncı (OAB) değerlerinin (113.64±10 mmHg, 68.35±8.50 mmHg ve 89.04±8.03 mmHg) kontrol grubuna göre (109.90±9.47 mmHg, 66.23±6,31 mmHg ve 85.45±6.81mmHg) yüksek olduğu bu yüksekliğin sadece OAB için istatiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi (p=0.185, p=0.356 ve p=0.017). Grupların osilometrik ölçüm değerleri açısından karşılaştırılmasında nabız dalga hızı (NDH), yansıtma büyüklüğü ve yükseltme indeksi değerlerinin [4.8 m/sn (4.1-5.8), 56.3 (28.8-69.0) ve 36.23±9.67], kontrol grubuna göre [4.3 m/sn (3.9-5.1), 50.0 (37.6-66.0) ve 28.25±7.70] istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi (sırasıyla p<0.001, p<0.001 ve p<0.001) hasta grubunda çevresel direnç değerlerinin (1581.57±166.18) kontrol grubuna göre (1550.46±130) yüksek olduğu ancak aradaki farkın istatiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi (p=0.296). v Grupların sistolik ve diyastolik fonksiyonlarını gösteren ekokardiyografik ölçüm değerleri açısından karşılaştırıldığında aradaki farkların istatiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi (p>0.05). Grupların 4B strain ekokardiyografik ölçüm değerleri açısından karşılaştırıldığında, hasta grubunda radyal strain (RS) değerlerinin kontrol grubuna göre yüksek, sirkumferansiyel strain (CS) ve arial strain (AS) değerlerinin kontrol grubuna göre yüksek olduğu ancak aradaki farkların istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi (p>0.05). Longitudinal strain (LS) değerlerinin gruplar arasında tamamen eşit seviyede ve benzer değerlerde olduğu saptandı (p>0.05). Kötü kontrollü diyabet grubunda (n:24), orta kontrollü diyabet grubuna (n:27) göre NDH, yükseltme indeksi ve çevresel direnç ölçümlerinin daha yüksek olduğu ancak aradaki farkların istatiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi (sırasıyla p=0.200, p=0.895 ve p=0.698). Hasta grubunda hastalık süresi ile NDH, yükseltme indeksi ölçüm değerleri arasında anlamlı bir korelasyon bulunmadığı belirlendi (sırasıyla r=0.085, p=0.555, r= -0.176, p=0.217). Tip 1 diyabetes mellituslu çocuk ve adölesanlarda arteriyal sertlik parametleri olan NDH ve yükseltme indeksi (AIx) kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olarak bulundu. Bu çalışma diyabet komplikasyonları gelişmeyen hasta grubunda da arteriyal sertliğin artmış olabiliceğini gösterdi. Bu çalışmada diyabet süresi arteriyal sertlik ile ilişkili olarak bulunmadı. Hasta ve kontrol grubunda sistolik ve diyastolik fonksiyonlar açısından anlamlı farklılık bulunmadı. Subklinik miyokardiyal hasarın gösterilebilmesi için yapılan 3B/4B strain ekokardiyografi görüntülemelerinde iki grup arasında strain değerleri açısından anlamlı farklılık bulunmadı. Bu miyokardiyal hasarın gelişmesi için gereken sürenin yetersizliği ile ilişkilendirildi.

ArteriosklerozArterlerDiabetes mellitus+5
Hüseyin Sıddık Soybay
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Böbrek nakli yapılan hastalarda erken dönemde ölçülen rezistif indeks ve graft böbrek damar sayısının renal graft fonksiyonları üzerine etkisi

Çalışmamızda ocak 2018 ile aralık 2021 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Böbrek Nakil Merkezi'nde Kronik Böbrek Yetmezliği nedeniyle canlı donör ve kadavradan böbrek nakli ameliyatı yapılan hastaların erken postoperatif dönemde (24- 48 saat) doppler usg ile böbrek renal arter rezistif indeks değerleri ve greft böbrek damar sayısına bakılarak. hastane veri tabanı ve kontrol muayenelerinde elde edilen alıcı, verici bilgileri ve operasyon verileri ile istatiksel analiz yapılarak renal greft arter sayısının greft fonksiyonları üzerine etkisini ve hangi bulguları etkilediği, rezistif indeksin prediktif bir yeri olup olmadığını, ayrıca arter sayısının rezistif indekse etkisi, arter sayısı ve rezistif indeksin uzun dönem greft fonksiyonları ile nasıl bir ilişki içerisinde olduğunu retrospektif olarak incelenmeyi amaçladık. Çalışmada kronik böbrek yetmezliği etiyolojisi, diyaliz süresi, ek hastalık, idrar durumu, uyum, radyolojik bulgular, yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, postoperatif 0. 1. 3. 7.gün ve 1. 3. 6. ay kreatin değerleri, postoperatif diyaliz ihtiyacı, reoperasyon durumu ve greft kaybı gibi veriler retrospektif olarak incelendi. Renal transplantasyon sonrası 6 aylık süre boyunca gelişen akut rejeksiyon, kanama, greft kaybı, reoperasyon, gibi komplikasyonlar ile beraber kreatin düzeyi ve diyaliz ihtiyacı gibi renal greft fonksiyon belirteçlerinin renal greft rezistif indeks ve arter sayısı ile ilişkisi araştırıldı. Çalışmamızda incelenen hasta gurubunda 124 (%41,6) hastanın böbrek yetmezliği sebebi bilinmezken, 70 (%23,5) hastada böbrek yetmezliğinin sebebi HT, 17 (%6) hastada DM ve 15 (%5) hastada aynı anda HT ve DM olduğu tespit edildi. Çalışmaya toplamda 298 alıcı hasta dahil edildi. Hastaların 195 (%65,5)'i erkek 103 (%34,5)'ü kadındı. Alıcıların en küçüğü 6 yaşında, en büyüğü 74 yaşında olup, ortalama yaş 37,84±15,16 idi. Hastaların ortalama VKİ değeri 24,73±5,45'ti. Postoperatif rezistif indeks ortalama değerinin greft kaybına göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermediği elde edildi (p>0,05). Arter sayısı 1 olanların ortalama postoperatif rezistif indeks değerinin arter sayısı 2 olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu bulundu (p=0,041, p=0,028). Ortalama postoperatif renal arter rezistif indeks değerinin vericinin canlı veya kadavra olmasına göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermediği gözlendi (p>0,05). Yaş ile rezistif indeks değeri arasında pozitif çok zayıf derecede istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edildi (r=0,139, p=0,016). Hasta grubumuzun 263'ünde 1 arter (%88,26), 33'ünde 2 arter (%11,07) ve 2'sinde de 3 arter (%0,67) vardı greft kaybı olanların 13'ünde 1 arter,3'ünde 2 arter görüldü. Arter sayısı 3 olanlarda greft kaybı gözlenmedi. Greft kaybı ile arter sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı elde edildi (p>0,05). Ayrıca renal greftin arter sayısı ile kreatin değeri arasındaki ilişki incelendiğinde uzun dönemde çoklu arter olmasının kreatin değerleri üzerine her hangi bir olumsuz etkisi olmadığı görüldü. Sonuç olarak vericilerde çoklu arter olması böbrek naklinin yapılmasına engel olmadığı gibi greft fonksiyonlarının uzun dönem sonuçları da tekli arterler ile yapılan böbrek nakilleri ile benzer ve rezistif indeks değerleri açısından da farklılık olmadığı düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Kronik Böbrek Yetmezliği, Böbrek Nakli, Rezistif İndeks, Arter Sayısı,

ArterlerBöbrek hastalıklarıBöbrek nakli+6
Veysi Ekinci
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artrit tanılı hastalarda arteriyel damar sertliği ve kapilleroskopik bulgular arasındaki korelasyonun değerlendirilmesi

Romatoid artritli hastalarda arteriyel sertlik endotel hasarına bağlı oluşur ve kardiyovasküler riski belirlemede önemli prediktif değeri vardır. Arteriyel sertlik parametresi olan nabız dalga hızı (PWV) ve yükseltme indeksi (Alx) romatoid artritli hastalarda yüksek bulunmuştur. Kapilleroskopide incelenen tırnak yatağı bulguları ise nonspesifik olup, tortüozite, prominent subpapiller pleksus, filiform uzamış kapillerler ve neoanjigogenezin Romatoid artritte görülme sıklığı artmıştır. Çalışmamızda romatoid artritte sıklığı artmış olan kapilleroskopi bulgularının arteriyel sertlikle korelasyonu incelenerek, bu parametrelerin kardiyovasküler risk açısından prediktiflik değerini saptamaya çalıştık. Düzenli kapiller ektazi (dilatasyon), tortüozite, prominent subpapiller pleksus, filiform uzamış kapillerler ve neoanjigogenez sıklığını romatoid artritte artmış bulduk (sırasıyla p=0.001, p<0.001, p=0.004, p<0.001, p=0.001). Arteriyel sertlik parametreleri olan nabız dalga hızı, yükseltme indeksi, yansıtma büyüklüğü ve çevresel direnci romatoid artritli hastalarda anlamlı şekilde artmış bulduk (Sırasıyla p<0.001, p=0.048, p=0.014, p=0.011). Fakat bu kapilleroskopi parametreleriyle arteriyel sertlik parametrelerinin çapraz karşılaştırmalarında aralarında anlamlı ilişki saptayamadık. Çaprazlaşmış kapillerler romatoid artritli hasta grubunda yüksek çıksa da istatistiksel olarak anlamlı bulunamamıştır. (p=0.052) Ancak çaprazlaşmış kapillerleri olan hastalarda yükseltme indeksi anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. (p=0.011) Mikrohemorajisi olan romatoid artritli hasta grubunda nabız dalga hızı ve nabız basıncı istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptanmıştır (Sırasıyla p=0.048, p=0.004). Kapiller mikrohemorajinin ve çaprazlaşmış kapillerlerin kardiyovasküler risk açısından prediktif değerlerinin aydınlatılması için daha kapsamlı çalışmaların yapılmasını öneriyoruz.

ArterlerArtrit-romatoidAteroskleroz+2
Yahya Ürkmez
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plasenta perkreatalı hastalarda ön uterin bölgenin segmenter rezeksiyonu öncesinde bilateral ana iliak arterlerin geçici olarakklemplenmesi

Son 50 yılı aşkın süredir sezaryen doğumlarda artış nedeniyle plasenta invazyon anomalileri hızla artmaktadır. Plasenta invazyon anomalilerinin en ileri ve ciddi formu olan plasenta perkreata, yaşamı tehdit eden önemde olup maternal morbidite-mortalite ile ilişkili bir durumdur. Amerikan Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (ACOG); hemorajik morbidite riski nedeniyle plasenta perkreata vakalarında plasenta yerinde bırakılarak sezaryen histerektomisi önermekte olup; cerrahi yönetim için her vakanın kişiselleştirilmesi gerektiğini vurgular. Doğurganlığın korunabilmesi bir endişe konusu olduğundan literatürde çeşitli konservatif yöntemler denenmiştir. Bazı toplumlarda hastanın rahminin alınması, kadınsı özelliklerinin en önemli tarafını yitirmesi gibi görülmektedir. Son zamanlarda geliştirilen konservatif yöntemler kadınların psikolojik ve sosyal durumlarını, hayat kalitesini önemli ölçüde etkileyerek bu durumun iyileştirilmesinde etkisi olabilir. Yaptığımız çalışmada plasenta perkreatalı olan hastalarda uterus ön duvarının segmenter çıkartılması öncesinde uterusu besleyen ana damarlardan ana iliak arterin klemplenmesiyle operasyon süresince kanama miktarını azaltmak, kan ürünlerine olan ihtiyacı azaltmak ve rahmini korumak isteyen veya çocuk istemi olan hastalarda rahim koruyucu cerrahi yapmaktır. Çalışmamız prospektif gözlemsel olup Mayıs 2022-Mayıs 2023 tarihleri arasında, kliniğimize başvuran plasenta perkreata tanılı en fazla eski 3 sezeryanı olanlar, ileri derece servikal invazyonu veya parametrial tutulumu olmayan hastalar dahil edildi. Hastaların hepsine sezeryan sırasında ön uterin segment rezeksiyonu yapıldı. Bu hastaların 19'una uterin segment rezeksiyonu öncesi ana iliak arterler geçici olarak klemplenirken 17 hastaya herhangi bir devaskülarizasyon olmadan sadece ön uterin bölgeye segmenter rezeksiyonu yapıldı. Acil şartlarda peripartum histerektomi uygulanan hastalar, koruyucu cerrahi planlanıp histerektomi yapılmak zorunda kalınan hastalar ve dosya verilerinde eksiklik bulunan hastalar çalışmamıza dahil edilmedi. Çalışmamızın sonucunda plasenta perkratalı gebelerin sezeryanında uterin segment rezeksiyonu sırasında rezeksiyon öncesinde bilateral ana iliak arterler geçici süre klemplenen hastalar ile sadece segmenter rezeksiyon yapılan hastalar arasında kanama miktarı karşılaştırılmış ve uterin segment rezeksiyonu öncesi ana iliak arterlerin geçici klemplenmesi yapılan hasta grubunda kanama açısından anlamlı fark olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Plasenta Akreta, Spektrum, Uterus, Koruyucu Cerrahi

ArterlerCerrahi-kadın doğumHemorajiler+6
Mustafa Baturalp Barut
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karotis ve vertebrobaziler sistemde arter darlığı veya plak tespit edilmiş olan hastalarda oksidan-antioksidan durumlarının araştırılması

İnme; beyin kan akımının bozulması sonucunda fokal serebral fonksiyon kaybına ait belirti ve bulguların ortaya çıkması ile karakterize klinik bir sendromdur. İnme etyopatogenezi ile birçok etken ilişkilendirilmiştir. Sinir sisteminin kanlanmasında en önemli yere sahip olan karotis ve vertebral arterlerde aterosklerotik plak veya darlık bulunması inme, transiyent iskemik atak (TİA) gibi hastalıkların etyopatogenezinde önemli yer tutarak bu hastalıkların oluşma riskini artırmaktadır. Karotis ve vertebral arterlerde aterosklerotik plak veya darlık oluşmasına aracılık eden en önemli faktörlerden birinin oksidatif stres olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada karotis ve vertebral arterlerde aterosklerotik plak veya darlık tespit edilmiş olan hastalarda oksidan-antioksidan durumlarının araştırılması ve risk faktörlerinin benzer olup olmadığı araştırılmak amacıyla planlandı. Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı polikliniğine başvuran, son 1 ay içerisinde inme geçirmemiş ancak herhangi bir nedenle yapılmış olan Doppler ultrasonografide karotis ve vertebral arterlerde aterosklerotik plak veya darlık tespit edilmiş 68 hasta, karotis arterlerinde sadece intimal kalınlaşma olan 12 hasta ve 60 kontrol olgusu dahil edildi. Hasta grubu ile kontrol grubu serebrovasküler hastalık açısından bilinen bazı risk faktörlerinin varlığı ve plazma total antioksidan status (TAS), total oksidan status (TOS) düzeyleri ve oksidatif stres indeksi (OSİ) açısından karşılaştırıldı. Sonuçlarda kontrol grubunda TAS değerleri istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0,003). TOS ve OSİ değeri hasta grubunda daha yüksek bulundu ancak istatistiksel olarak anlamlı değildi. (sırasıyla p=0,371 ve p=0,251). Hasta ve kontrol grupları özgeçmişlerinde bildirilen diyabetes mellitus (DM), koroner arter hastalığı (KAH), hipertansiyon (HT) açısından karşılaştırıldı. KAH ve HT açısından istatistiksel olarak anlamlı fark görüldü. (Sırasıyla p=0,004, p=0,015 ) DM açısından ise anlamlı farkın olmadığı görüldü (p=0,062). Hasta grubu ve kontrol grubunun bazı kan paremetreleri açısından karşılaştırılmasında BUN (p=0.001), kreatin (p=0,005), ve ESR (p=0,006), açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı . İnme geçiren hastalarda geçirmeyenlere göre TAS, TOS değerleri ve OSİ açısından yapılan karşılaştırmada, anlamlı farklılık izlenmedi. İnme geçiren hastalarda geçirmeyenlere göre modifiye Rankin skalası değeri anlamlı sayılabilecek şekilde yüksek bulundu (p=0,054 ) ancak Bartel indeksi açısından benzer bir sonuca erişilemedi.(p=0,254) Sonuç olarak, HT, KAH gibi iskemik SVO açısından önemli risk faktörlerine ekstrakraniyal büyük arter hastalığı bulunan kişilerde de sık görülebilir. Bu nedenle Doppler USG'de ekstrakraniyal büyük arter hastalığı tespit edilen hastalarda risk faktörü olabilecek sistemik hastalıkların gözden geçirilmesi gelişme riski yüksek olan iskemik inmeden korunmada önemli olabilir. Bu çalışmada bulunan BUN, kreatin ve ESR yüksekliklerinin önemli göstergeler olup olmadıklarının değerlendirilmesi için uygun çalışma modelleriyle yapılacak araştırmalar yararlı olabilir. Ekstrakraniyal büyük arter hastalığı tespit edilen kişilerde oksidan-antioksidan dengesinin oksidan tarafa doğru bozulduğu söylenebilir.

AntioksidanlarArteriosklerozArterler+6
Turgay Abay
Gaziantep University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Subklavyen arter tıkayıcı hastalıklarında endovasküler tedavi

Amaç: Subklavyen arter tıkayıcı hastalıklarının endovasküler tedavisinde majör komplikasyon oranı cerrahiye göre daha düşüktür ve işlem daha az invazivdir. Endovasküler tedavi ile cerrahi tedavinin patensi süreleri ve teknik başarı oranları benzerlik göstermekle beraber teknolojik gelişimler sayesinde son zamanlarda endovasküler tedavi daha çok tercih edilen yöntem haline gelmiştir. Bu çalışmanın amacı, subklavyen arter obstrüksiyonlarında endovasküler tedavinin başarısını ve klinik sonuçları değerlendirmek ve bu sonuçları cerrahi tedavi yöntemleri ile karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: 1994-2009 yılları arasında mevcut klinik semptomları ile hastaneye başvuran ve görüntüleme yöntemleri (Doppler US, DSA) ile subklavyen arter stenozu ve/veya oklüzyonu saptanan 14'ü (% 37,8) kadın, 23'ü (% 62,2) erkek olan ve yaşları 22-82 (ortalama 56,4) yaş arasında değişen 37 hastada mevcut 38 lezyona PTA ve/veya stent ile endovasküler tedavi uygulandı. Tedavi sonrasında hastaların 1. gün ile 1, 3, 6 ve 12. aylarda ve sonrasında ise bir yıllık periyotlarla klinik ve Doppler US ile takipleri yapıldı.Bulgular: Lezyonların 32'si sol (% 84,2), 6'sı sağ (% 15,8) yeleşimli olup 7'si (% 18,4) oklüzyon, 31'i (% 81,6) stenoz idi. Ortalama stenoz oranı Doppler US'de % 77,4, DSA'da ise % 83,2 idi. Stenotik lezyonlar için teknik başarı % 100 idi. 3 oklüde lezyon geçilemediğinden dolayı bu hastalara endovasküler tedavi yapılamadığından dolayı oklüzyonlar için teknik başarı % 70'di. Komplikasyon olarak işlem sırasında bir hastada ekstravazasyon ve subklavyen arter proksimalinde trombotik oklüzyon gelişmesi üzerine ekstravazasyon mevcut segmente stent greft ve proksimale ise ayrı bir stent implantasyonu yapıldı. Bir hastada ise distal embolizasyon gelişmesi üzerine 1,5 saat boyunca 5 mg t-PA infüzyonu yapıldı ve parsiyel rekanalizasyon sağlandı. Takibi yapılabilen hastalarda erken (0-3 ay) ve orta (3-6 ay) dönem için primer ve sekonder patensi oranı % 100 iken geç (6-12 ay) dönem için primer patensi % 95,5, sekonder patensi ise % 100 olarak bulundu.Sonuç: Subklavyen arter tıkayıcı hastalıklarında endovasküler tedavi teknik ve klinik olarak cerrahi tedaviye alternatif etkin ve güvenli bir yöntemdir.Anahtar kelimeler: Subklavyen arter, Endovasküler Tedavi, Stent, Balon Anjioplasti, Stenoz, Oklüzyon,

AnjiyografiAnjiyografi-dijital subtraksiyonArterler+4
Hüseyin Tuğsan Ballı
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İleri evre kalp yetersizliği hastalarında arteriyel sertliğin prognozu ön görmedeki değeri

Amaç: Arteriyel sertliğin artması mortalitenin bir göstergesidir. Ayrıca böbrek hastalığı, inme, demans, kalp yetersizliği ve miyokart enfarktüsü gibi damarsal hastalıklar için de belirleyici öneme sahiptir. Ancak ileri evre kalp yetersizliği olan hastalarda arteryel sertliğin prognostik önemi net değildir. Çalısmamızda ileri evre kalp yetersizliği hastalarında arteryel setliğin bir yıllık takipte mortalite ile iliskisi arastırıldı.Gereç ve Yöntem: Çalısmaya kalp yetersizliği tanısı ile izlenen ve NYHA sınıf III-IV evresinde 87 hasta (71 erkek, 16 kadın ve yas ortalaması 59,4±11,6 yıl) alındı. Tüm olguların öyküleri alındı, fizik bakısı ve ekokardiyografik incelemeleri yapıldı. Arteryel sertlik göstergesi olarak Aix (augmentasyon indeksi) ve PWVao (nabız dalga yayılım hızı) parametreleri kullanıldı. Hastaların Aix ve PWVao değerleri çalısmaya kabu vizitinde arteriyograf ile ölçüldü. Hastalar 374±47 gün kardiyovasküler mortalite açısından izlendi.Bulgular: ?zlem sırasında 34 (% 39,1) hastada mortalite gözlendi. Aix ve PWVao'nun ikisinin de ölen hastalarda sağ kalan hastalara göre mortaliteyi öngörmede diğer prognostik değiskenlerinden bağımsız ve güçlü belirleyici olduğu bulundu (p<0,001, p<0,001). Aix için -14,33 kesim değeri olarak alındığında % 91,2 duyarlılık ve % 80,3 özgüllük ile, PWVao için kesim değeri 11,06 olarak alındığında % 82,4 duyarlılık ve %65,4 özgüllük ile mortaliteyi öngördüğü saptandı. Mortaliteyi belirleyen diğer bağımsız belirleyicilerin ise sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (p=0,08, OR:0,859) ve BUN düzeyi (p=0,01, OR:0,833) olduğu belirlendi.Sonuç: Arteryel sertlik, ileri evre kalp yetersizliği olan hastalarda mortalitenin belirlenmesinde basvurulabilecek kolay, ucuz ve güvenilir bir yöntemdir.Anahtar Kelimeler: Kalp yetersizliği, arteryel sertlik, mortalite

ArterlerArteryel oklüzif hastalıklarAteroskleroz+4
Şerafettin Demir
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaşlı hipertansiflerde kardiyovasküler risk,d vitamini ve parathormon düzeyleriyle arteryel sertlik arasındaki ilişki

Giriş ve Amaç: Arteryel sertlik; sigara içimi, hiperkolesterolemi, diabetes mellitus, hipertansiyon gibi bilinen aterosklerotik risk faktörlerinin artışı ve yaşlanmanın sonucu olarak meydana gelir. Bu çalışmada 65 yaş ve üstü hipertansif hastalarda kardiyovasküler risk, D vitamini ve parathormon düzeyleri ile arteryel sertlik arasındaki ilişki araştırıldı.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine başvuran esansiyel hipertansiyon tanısı olan 99 hasta çalışmaya alındı. Kontrol grubu olarak kronik bir hastalığı ve ilaç kullanımı olmayan 10 sağlıklı kişi alındı. 99 hastanın serum 25(OH)D ve parathormon düzeyleri belirlendi. Ana karotis arterin sistol ve diyastol sırasındaki çapları ultrasonografi eşliğinde ölçüldü. Çeşitli sertlik parametreleri belirlendi. Eş zamanlı sistolik ve diyastolik kan basıncı değerleri kaydedildi. Alınan kan örneklerinden 25(OH)D vitamini ve parathormon düzeyi ölçümleri yapıldı, kardiyovasküler risk dereceleri belirlendi. Kardiyovasküler risk derecesi, D vitamini ve parathormon düzeyleri ile arteryel sertlik indeksi düzeyleri karşılaştırıldı.Bulgular: Çalışmamızda 25(OH)D ve parathormon düzeyleri ile karotis sertlik indeksi düzeyleri (p=0,240 25(OH)D düzeyleri ve karotis sertlik indeksi arası p=0,240, parathormon düzeyleri ve karotis sertlik indeksi arası p=0,901) karşılaştırılmasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Kardiyovasküler risk grupları arasında yüksek derece ek riski bulunan grupta (p=0,037) karotis sertlik indeksi anlamlı derecede yüksek saptandı.Sonuç: Yaşlı hipertansiflerde 25(OH)D vitamini ve parathormon düzeyleri ile arteryel sertlik arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Bu bizim çalışmamızdaki hipertansif hastaların tansiyonlarının kontrol altında tutulması için ilaç tedavisi altında olmalarından dolayı olabilir. 65 yaş ve üstü hipertansif hastalarda D vitamini düzeyleri ile arteryel sertlik arasındaki ilişkiyi, D vitamini replasmanının gerekliliğini anlayabilmek için daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. D vitamini eksikliğinin düzeltilmesinin arteryel sertliği önlemeye katılıp katılmadığını belirlemede daha fazla klinik ve deneysel çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır.

ArteriosklerozArterlerHipertansiyon+3
Salih Işık
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Talasemi hastalarında demir yükü ile kardiyovasküler fonksiyonların ekokardiyografik indekslerle korelasyon çalışması

Amaç: Beta talasemi kronik hemolitik anemi ile karakterize hayat boyu transfüzyon bağımlılığının olduğu bir hastalıktır. Damarsal etkilenme sonucunda endotelyal disfonksiyon ve arteryel sertlik görülmektedir. Kronik hemoliz sonucu myokardiyumda demir birikimi kalp krizi dahil birçok kardiak komplikasyonlara neden olmaktadır. Çalışmamızda talasemi majör ve intermedia hastalarında arteryel sertlik parametrelerinin ekokardiyografik ve osilometrik (arteriograf) yöntemlerle incelenmesi planlandı.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya her iki cinsiyetten 44 gönüllü katılımcı (24 talasemi hastası, 20 kontrol grubu) alındı. Hastaların hematolojik ve hemodinamik parametreleri kayıt edildi. Arteryel sertlik göstergesi olarak aortik arttırma göstergesi (aortic AG), nabız dalga hızı (NDH), aortic strain, distensibilite ve aortic sertlik indeksi bakıldı. Nabız dalga hızı ve aortic AG arteriyograf ile diğer parametreler ekokardiyografik olarak ölçüldü.Bulgular: Vasküler kompliyans belirleyicisi olarak bakılan parametrelerden aortik strain ve arteryel sertlik indeksi iki grup arasında anlamlı saptanmıştır (sırasıyla p=0,003, p=<0,001). Aort nabız dalga hızı talasemi hasta grubunda sınırda anlamlı saptandı. Ferritin düzeyi yüksek hasta grubunda nabız dalga hızı düşük ferritin düzeyli hastalara göre anlamlı yüksek saptandı (p=0,047). Doku doppler ölçümlerinden erken (E') ve geç (A') mitral anüler diyastolik doluş hızları beta talasemi hastalarında kontrol grubuna göre anlamlı düşük saptandı (sırasıyla; p = 0,06, p < 0,01)Sonuç: Ekokardiyografik doku doppler değerlendirmesi talasemi hastalarında diyastolik disfonksiyon gelişimini belirlemede yararlı bulunmuştur. Arteryel sertlik indeksleri, özellikle aortic strain, arteryel sertlik indeksi ve nabız dalga hızı, talasemi hastalarında demir birkimine bağlı vasküler yaşlanmayı belirlemede başvurulabilecek kolay ve güvenilir ölçümlerdir.Anahtar Kelimeler: Talasemi, demir yükü, arteryel sertlik, ekokardiyografik indeksler

ArterlerAterosklerozDemir+2
Gamze Akkuş
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda lateral torasik arter tabanlı perforatör flep; yeni bir deneysel model

Cilt defektlerinin onarımında muskulokutan flepler önemli yer tutmaktadır. Muskulokutan fleplerde kas kitlesinin deri ile birlikte flebe dahil edilmesinin sebebi, çoğu zaman kas kitlesinin derinin beslenmesi için aracı olmasıdır. Dikkatli bir diseksiyon ile deriye ulaşan perforatör kas içinden pediküle kadar izlenip, kas flebe dahil edilmeden sadece cilt flebi kaldırılabilir. Böylece donör sahadaki komplikasyon oranı azaltılmış olup, alıcı sahada da gereksiz hacim oluşumunun önüne geçilebilir(11) . Sıçanlarda birçok flep modeli tanımlanmış olmasına rağmen, perforatör tabanlı flep modellerinin popülaritesi gün geçtikçe artmaktadır(25). Perforatör fleplerin klinik kullanımının artması bizleri sıçanlarda yeni perforatör flep modelleri bulmaya zorlamaktadır(21). Bu çalışmada aksiller arterin lateral torasik dalının cilde ulaşan perforatörü üzerinden cilt flebi kaldırılarak, birinci hafta sonunda yaşayan alan tespit edilmesi planlanmıştır.Çalışmamızda, 400-450 gr ağırlığında wistar albino sıçanlar kullanılmış olup, hayvanlar 7 gruba ayırılmıştır: Grup I: Sham grubu, hiçbir işlem yapılmadı n:6, Grup II: Kontrol grubu, 3x2 cm boyutunda cilt adası perforatör kesilerek kaldırıdı n:6, Grup III: Kontrol grubu, 3x6 cm boyutunda cilt adası perforatör kesilerek kaldırıldı n:6, Grup IV: 3x2 cm boyutunda lateral torasik arter tabanlı perforatör flep kaldırıldı n:6, Grup V: 3x6 cm boyutunda lateral torasik arter tabanlı perforatör flep kaldırıldı n:6, Grup VI: 3x2 cm boyutunda posterior thigh tabanlı perforatör flep kaldırıldı n:6, Grup VII: 3x6 cm boyutunda posterior thigh tabanlı perforatör flep kaldırıldı n:6. IM 75mg/kg Ketamine-HCL ve 10mg/kg Xylasine-HCL uygulamasıyla anestezi sağlandı ve deney gruplarına cerrahi uygulandı. Postoperatif 7. günün sonunda, anestezi altında, tüm deneklerin flep nekroz ve yaşayan alan ölçümleri yapılıp, canlı flep alanından yaklaşık birer cm2'lik olmak üzere histopatolojik değerlendirme için doku biyopsisi alındı. Hayvanlar anestezi altında sakrifiye edildi. Grup 2 ve grup 3 de, 12 sıçanda da, perforatörü kesilerek kaldırılan tüm cilt adaları nekroza gitti. Grup 4 de, 6 sıçanda da lateral torasik arter perforatörü ile kaldırılan 3x2 cm boyutunda ki fleplerin tamamı yaşadı. Grup 5 de, 6 sıçanda da lateral torasik arter perforatörü ile kaldırılan 3x6 cm boyutunda fleplerin 3x2 cm lik kısmı yaşadı. Grup 6 da, 6 sıçanda da posterior thigh perforatörü ile kaldırılan 3x2 cm lik fleplerin tamamı yaşadı. Grup 7 de, 6 sıçanda da posterior thigh perforatörü ile kaldırılan 3x6 cm lik fleplerin 3x3 cm lik kısmı yaşadı. Bu çalışmayla, 400-450 gr wistar albino sıçanlarda, lateral torasik arter perforatörünün aynı yerden cilde ulaştığı ve 3x2 cm bir cilt adasını beslediği gösterildi. Böylelikle çeşitli flep çalışmalarında kullanılabilecek yeni bir deneysel model oluşturuldu.

ArterlerCerrahi fleplerCerrahi tedavi+3
Zülfükar Ulaş Bali
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Venöz tromboemboli geçiren hastalarda arteriyel endotel disfonksiyonun değerlendirilmesi

Amaç: Biz bu çalışmada venöz tromboemboli (VTE) öyküsü olan hastalarda arteriyel endotel fonksiyonunun ve kardiyovasküler riskin akım aracılı dilatasyon (FMD) ve nabız dalga hızı (PWV) gibi non-invaziv tanı metedoları ile belirlemeyi amaçladık Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Kardiyoloji Anabilim dalına başvuran 18 yaşın üzerinde 100 venöz tromboemboli hastası ve 102 venöz tromboemboli öyküsü olmayan gönüllü alındı. Hastaların ve kontrol grubun fizik muayenesi yapılıp demografik verileri, vücut kitle indeksi, hipertansiyon, diyabetüs mellitüs, kanser öyküsü ve covid öyküsü ile akım aracılı dilatasyon ve nabız dalga hızı parametreleri değerlendirildi. 18 yaşın altındaki hastalar, koroner arter hastalığı öyküsü ve kalp yetmezliği öyküsü olanlar ile sigara içicileri çalışmaya dahil edilmedi. Bulgular: Vaka grubu (VTE öyküsü olan) ve kontrol grubu olarak iki grup alındı. Çalışmaya dahil edilenlerin ortalama yaşı 47,4±16,8 yıl olup, bunların 120 (% 59,4)'si kadındı. Gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı bir farklılığa rastlanmamıştır. Vaka ve kontrol grupları arasında akım aracılı dilatasyon oranlarının vaka grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak azaldığı saptanmıştır (VTE: 12,5±5,8 Kontrol: 18,7±4,3 p<0,001). PWV değeri vaka grubunda, kontrol grubunda yer alanlara göre daha yüksek görüldü (VTE: 7,92±1,9 kontrol: 5,86±0,7 p<0,001). Ayrıca çalışmaya alınan tüm hasta ve kontrol grubundaki bireyler FMD yüzdesinin % 10 altında olanlar ve olmayanlar olarak ikiye ayrıldı. Akım aracılı dilatasyonun belirgin derecede azaldığı gruptaki bireylerde yaş, HT, BMI ve VTE öyküsünün anlamlı derecede farklı olduğu izlendi. Akım aracılı dilatasyonun % 10 altında olmasının bağımlı değişken; yaş, HT, DM, VTE öyküsü parametrelerinin de bağımsız değişkenler olarak modellendiği logistic regresyon analizinde, VTE öyküsü (OR: 6,30; 1,20-33,07 % 95 güvenilirlik aralığında) ve yaş (OR: 1,16; 1,09-1,22 % 95 güvenilirlik aralığında) FMD bozulması ile bağımsız olarak ilişkili bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışmanın ana sonucu VTE bozulmuş arteriyel endotel fonksiyonları ile ilişkili olup kardiyovasküler hastalıklar açısından risk faktörü olabilir. Anahtar Kelimeler: Arteriyel sertlik, Akım aracılı dilatasyon, Endotel disfonksiyonu, Nabız dalga hızı, Venöz tromboemboli

ArterlerAterosklerozDilatasyon+5
Anıl Akray
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Visseral arter anevrizmalarında endovasküler tedavi

Visseral arter anevrizmaları (VAA) nadir görülen ancak rüptür sonucunda hayatı tehdit edebilecek ciddi sonuçlara yol açabilecek klinik bir durumdur. Bu çalışmanın amacı, visseral arter anevrizmalarında minimal invaziv bir tedavi yöntemi olan perkütan endovasküler tedavilerin etkinliğini ve güvenilirliğini değerlendirmektir. Hasta arşivleri ile bölümümüzün veritabanları araştırıldı ve retrospektif olarak analiz edildi. Bilgisayarlı Tomografik anjiyografi, Manyetik Rezonans anjiyografi ve dijital substraksiyon anjiyografisi ile tanı alıp endovasküler tedavi uygulanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Çeşitli perkütan endovasküler tedavi yakalşımları ile tedavi uygunan toplam 34 viseral arter anevrizması olan 29 hasta (14 erkek, 15 kadın; ortalama yaş 42; 12-76 yaş) incelendi. Hastaların üçünde gerçek anevrizma (ortalama boyutu 36,6 mm; 25-55mm), 31?inde ise yalancı anevrizma (ortalama boyutu 10,5 mm; 3-60 mm) mevcuttu. Lezyonların yerleşim yeri, yalancı anevrizma grubunda renal arter dalları (n=13), süperiyor mezenterik arter dalları (n=4), sağ hepatik arter (n=3), sol gastrik arter (n=2), gastroduodenal arterin dalları (n=2), splenik arter segmenter dalı (n=1) ve ana hepatik arter (n=1)?dir. Gerçek anevrizma grubunda ise renal arter (n=1), splenik arter (n=1) ve ana hepatik arter (n=1)?dir. Hastaların 25?i acil olarak işleme alınırken dört hastaya elektif tedavi uygulandı. Anevrizmaları dolaşım dışı bırakmak için n-butil siyanoakrilat (n-BCA) karışımı (n=10), mikrokoil (n=9), polivinil alkol (PVA) (n=3), mikrokoil ve PVA kombinasyonu (n=3), mikrokoil ve n-BCA kombinasyonu (n=3), vasküler tıkaç (n=1), stent yardımlı koil embolizasyonu (n=1), stent-greft (n=1) ve akım çevirici (n=1) kullanıldı. İşlemin teknik başarısı %97 olup tekrar girişim oranı %10?dur. Hastaların %45?inde işlem sonrasıda kontrol görüntüleme yapılmış olup ortalama takip süresi 12 ay (1 gün-36ay)?dır. Periprosedürel mortalite oranı %7 (n=2)?dir. İşlem yapılan hastaların üçünde işlem sonrası postembolizasyon sendromu gelişmiş olup ikisi dalağa, biri ise böbreğe yönelik yapılan embolizasyon işleminden sonra gelişmiştir. Yüksek transbrakiyel işlem yapılan bir hastada ise girişim yerinde hematom meydana gelmiştir. VAA?nın perkütan endovasküler yöntemler ile tedavisi, özellikle acil olgularda ve yaşlı hastalarda, düşük morbidite ve mortaliteye sahip güvenilir ve etkili bir yöntemdir. Yüksek etkinlik ve güvenilirlik nedeniyle girişimsel radyolojik endovasküler tedavi yöntemleri, tercih edilecek tedavi seçenekleri olarak görünmektedir.

AnevrizmaArterlerEmboli+2
Serhat Tekerek
Gazi University
2013
00

Related subjects