Byzantine Empire
82 theses under this subject heading
Savaş, din ve şehitlik: Bizans'ın Müslüman düşmanları (VII.-X. yüzyıllar)
Elinizdeki tezi hazırlarken asıl amacımız, VII. yüzyılda İslâm'ın ortaya çıkışından X. yüzyılda Bizans İmparatorluğu'nun Müslümanlara yönelik siyasî mücadelesinde ve savaş arenasında dinî söylemlere ne ölçüde müracaat ettiğini ve bu söylemlere imparatorluğun içinde bulunduğu siyasî konjonktürün ve ihtiyaçlarının ne şekilde etki ettiğini tespit etmek ve bu söylemlerin Müslümanlara karşı bir "kutsal savaş" düşüncesini ortaya çıkarıp çıkarmadığını keşfetmektir. Romalılar ilk dönemlerinden itibaren dinle son derece yakın ilişkiler kurmuşlar, bu durum Bizanslılar tarafından Hristiyanlıkla devam ettirilmiştir. I. Konstantinos'tan itibaren imparatorlar Hristiyanlık aracılığıyla meşruiyetlerini kanıtlamak ve otoritelerini güçlendirmek istemişlerdir. Kilise ise imparatorluğun siyasî gücünü kendi emelleri için kullanmaya çalışmıştır. Böylece iki taraf arasında çıkarlarlara dayalı bir ilişki kurulmuştur. Bizans'ın Kilise ile kurmuş olduğu bu ortaklık sosyal, siyasî ve kültürel alanlarda değişikliklere yol açmış ve Bizans kimliğinin Romalı ve Hristiyan kavramları altında şekillenmesini sağlamıştır. İmparatorlukta Müslümanların ve onlara yönelik mücadelenin algılanışı siyasî konjontür, dolayısıyla dönemlere göre değiştirmiştir. VII. yüzyılda Bizanslılar Müslüman saldırılarını dinî bir hareket olarak görmekten çok siyasî bir Arap fetih silsilesi olarak algılamışlardır. VIII. yüzyılda Müslümanların Bizans'tan ele geçirdikleri bölgelerde kalıcı olduklarının anlaşılması ve iki taraf arasındaki iletişimin gelişmesi Bizanslıların Müslümanların bir dinî görüş çerçevesinde fetihler yaptıklarını anlamalarına sebep olmuştur. IX. yüzyılda imparatorluğun iç ve dış politikada yaşamış olduğu değişimlerin Müslüman algısını sertleştirdiği görülmektedir. X. yüzyıldaysa imparatorluğun hilâfetle gerçekleşen mücadelelerinin artması ve onlara yönelik saldırgan bir politika izlemesi artış gösteren sert dinî söylemin daha da gelişmesine yol açmıştır. Bu durum modern araştırmalarda Bizans'ın Müslümanlara karşı bir kutsal savaş düşüncesine sahip olup olmadığı sorusunu gündeme getirmiştir. Kutsal savaş düşüncesini akla getiren cihâd ve Haçlı Seferleri örneklerinde olduğu gibi Bizanslılar da siyasî konjonktüre göre dini savaşlarda bir motivasyon aracı olarak kullanmaya çalışmışlardır. Ancak dinin savaş sahasındaki kullanımı, Bizans'ın din-siyaset geleneği ve coğrafî koşulları sebebiyle kendisine özgü bir nitelik kazanmıştır.
Byzantine in the period of Isauria Daynastic (717-802)
The period of the Isauria dynasty, which began with Leon III in the year 717 when the Byzantine Empire was under the throne, ended in the year 802 when the Empress Irene was raided by a revolt. Byzantine, under the rule of the Byzantine Empire and the so-called Isaurian Dynasty, Byzantine became a powerful empire. However, the iconoclastic struggle that started with Leon III and was supported by his son V. Constantinos did not only affect the history of the empire in religious terms, but also caused negative events in many directions in the empire. In addition, the struggle against the Abbasids, Franks, Bulgarians and Hazars was also intense and exhausting these years, when the Isaurians were in power. In our thesis, we discussed the important political, social, economic and religious events of the empire during the period of the Isauria dynasty which was under the rule of Byzantine for about 85 years and the relations of the empire with other states.
İmparator Herakleios döneminde Bizans (610-641)
Kartaca Eksarhı Herakleios'un oğlu olan Herakleios, İmparator Phokas'ın (602-610) tedhiş rejimine karşı ayaklandı. Mısır eyaletinin desteğini de alarak Kuzey Afrika birliklerinden oluşan bir filonun başında 3 Ekim 610'da Konstantinopolis'e varan Herakleios, Bizans tahtına oturdu. İmparator Herakleios Bizans tahtına çıktığında devlet sıkıntılı günler geçiriyordu. Aslında I. Justinianos (527-565)'un saltanatından sonra ortaya çıkan bu sıkıntılar halefleri sebebiyle daha da kötü bir hâl aldı. Bu kötü gidişatı durdurmak ve devleti tekrar ayağa kaldırmak için İmparator Herakleios köklü reformlarla işe başladı. Ekonomisini kilise aracılığıyla düzeltti. Ardından devlet açısından en önemli olan şeye orduya yöneldi. Bunun için Anadolu toprağı üzerinde "thema"lar (askerî eyalet) sistemini kurdu. Herakleios, thema ordusunu oluşturduktan sonra ilk olarak Sâsânîlerin üzerine giderek 625'de Hazarların da desteği ile Armenia bölgesinden Suriye'ye kadar ilerledi. Sâsânîlerle savaş devam ettiği esnada Avarlar, 626 yılında Konstantinopolis surları önünde göründü. Fakat Bizans için önemli olan bu iki tehdit bir yanda Herakleios, bir yanda ise Patrik Sergios ve halk tarafından savuşturuldu. 628'de savaş sona erdiğinde imparatorluk, Sâsânî ve Avar tehdidinden tamamen kurtulmuş bulunuyordu; fakat bu huzurlu devre kısa sürdü. Pek az sonra başlayan ve bütün tarihin akışını değiştiren İslâm fetihleri Bizans'ın doğuda kazandığı başarıları silip götürdü. İslâm ordularıyla mücadele sırasında hasta olan Herakleios 641 yılında öldü. Herakleios'un ölümünü kısa bir aile çatışması takip etti. Sonunda duruma torunu II. Konstans (641-668) hâkim oldu.
I. Basileios Dönemi'nde Bizans ve Batı ilişkileri (867-886)
Bizans İmparatorluğu, III. Leon (717-741)'un 726'da başlattığı tasvir kırıcılık hare-ketiyle dinsel ve siyasal açıdan zor bir döneme girdi. Hem dâhili hem de harici siya-sette zor duruma düşen Bizans, bu hareketin 843'te sonlanmasıyla rahat bir nefes aldı. III. Mikhael (856-867)'in başlattığı misyonerlik faaliyetleriyle imparatorluk politikası farklı bir seyre girdi. Makedonyalı bir Ermeni olan I. Basileios, 867'de İmparator III. Mikhael'i bir komplo neticesinde öldürterek Bizans tahtına oturdu. Başa geldikten sonra papalık ile ihtilaf içinde olan Patrik Photios'u görevden alarak yerine Ignatios'u getirdi. I. Basileios, Tuna Bulgarlarını, Slavları ve Rusları Ortodoks Kilisesi'ne bağlamak için misyonerlik faaliyetleri yürüttü. Ancak misyonerlik faaliyetleri doğrultusunda Tuna Bulgarlarının Katolik Kilisesi'ne mi yoksa Ortodoks Kilisesi'ne mi bağlı olacağı meselesi Roma ile Konstantinopolis arasındaki ilişkilerin tekrardan bozulmasına neden oldu. I. Basileios, Güney İtalya'da imparatorluk topraklarının el-den çıkmasını önlemek için Ağlebîlere karşı girişilen mücadelede Franklar ile ittifak oluşturmaya çalıştı. I. Basileios'un 886'da ölmesiyle yerine VI. Leon geçti. Biz de I. Basileios'un iktidarında batı ile olan ilişkilerde izlediği siyasal ve dinsel politikayı ele aldık.
Herakleios Hanedanlığı Dönemi'nde Bizans-Müslüman ilişkileri (610-711)
Herakleios Hanedanlığı (610-711), Bizans İmparatorluğu tarihi içerisinde siyasî, sosyal, kültürel ve dinî dönüşümlerin yaşandığı kritik bir dönemi temsil eder. Kartaca Eksarhosu'nun oğlu Herakleios'un, 610 yılında selefi Phokas'ı devirerek Bizans tahtını ele geçirmesiyle birlikte Herakleios Hanedanlığı dönemi başlamıştır. İmparator Herakleios, tahta geçtikten sonra karşılaştığı en önemli tehditlerden biri olan Sâsânîlerle yürütülen uzun ve zorlu savaşları 628 yılında kazandı. Ancak bu askerî başarı, imparatorluğun derin bir nefes almasına yetmedi. Çok geçmeden güneyde, Arap Yarımadası'nda ortaya çıkan ve kısa sürede siyasî birliğe kavuşan İslâm Devleti ile karşı karşıya kaldı. Herakleios Hanedanlığı'nın Müslümanlarla ilişkileri, Hz. Muhammed (sav) döneminde başladı. Başlangıçta diplomatik düzeyde seyreden temaslar, zamanla askerî çatışmalara dönüştü. İki devlet arasındaki ilişkiler, Herakleios'un torunu II. Konstans (641- 668) döneminde de devam etti. Konstans'ın saltanatı sürecinde İslâm Devleti'nin başında ilk halife Ebû Bekir (632-634) ve halefi Ömer (634- 644) vardı. Bizans'ın, Müslümanlarla kara mücadeleleri devam ederken 655'te yapılan ilk büyük deniz savaşında (Zâtüssavârî) imparatorluk Doğu Akdeniz'deki üstünlüğü kaybetti. İmparator II. Konstans'dan sonra tahta, oğlu IV. Konstantinos (668- 685) geçti. IV. Konstantinos döneminde, Muaviye'nin liderliğinde kurulan Emevîlerle Bizans arasındaki ilişkiler daha çatışmalı bir hâl aldı. Süreçte Anadolu toprakları, Müslüman akınlarına sık sık hedef oldu ve bölge sürekli bir askerî baskı altında kaldı. Müslüman saldırılarından en çok etkilenen şehir, Bizans İmparatorluğu'nun başkenti Konstantinopolis oldu. 668-679 yılları arasında şehir, kara ve denizden olmak üzere Müslüman kuşatmasına maruz kaldı. Son deniz kuşatmasında ise Bizans'ın deniz gücünü ve "Grajuva" olarak bilinen su üzerinde yanan ateşin kullanımı sayesinde Müslümanlar ağır bir yenilgiye uğratıldı. IV. Konstantinos'tan sonra 685 yılında II. Justinianos (685-695/705-711) hanedanlığın başına geçti. Herakleios Hanedanlığı'nın son temsilcisi olan II. Justinianos, Bizans tahtına iki kez çıktı. Bu dönemde, Emevîler ile yoğun diplomatik temasların yanı sıra iki devlet arasındaki askerî mücadeleler de devam etti. Bu çalışmada, Herakleios Hanedanlığı döneminde Bizans ile Müslümanlar arasındaki ilişkiler, askerî çatışmalar, diplomatik girişimler ve kültürel etkileşimler bağlamında çok boyutlu olarak ele alınmıştır.
Sürgündeki İznik İmparatoru III. Ioannes Dukas Vatatzes
Bizans İmparatorluğu'nun merkezi ve sosyo-ekonomik yapısı Dördüncü Haçlı Seferi sonucunda Latinlerin Konstantinopolis'i işgal etmesiyle dağılmıştır. Laskarisler tarafından 1204-1261 yılları arasında İznik merkez olmak üzere kurulan İznik Devleti, Bizans İmparatorluğu'nun geleneksel idari, sosyo-ekonomik ve kültürel yapısını sürdürerek dağılan merkezi yapıyı tekrar kurmuştur. Bizans kaynaklarında ve modern literatürde Bizans İmparatorluğu'nun sürgün dönemi olarak adlandırılan İznik Devleti'nin en etkili imparatorlarından biri III. Ioannes Dukas Vatatzes'tir. Tez çalışması Vatatzes'in başarılı imparatorluk portresini sosyo-ekonomik, idari ve kültürel yapı içerisinde neden sonuç ilişkisi kurarak değerlendirmeye çalışmıştır. Bu bağlamda sosyo-ekonomik yapı temelinde oluşan Vatatzes dönemi imar faaliyetleri, sürgün döneminde İznik Devleti'nin Batı Anadolu'daki etkinliğini belirtmek üzere örnek olarak ele alınmıştır.
Paleologoslar Döneminde Bizans ordusundaki paralı Türk askerler (13-15. yüzyıllar)
Bizans İmparatorluğu yüzyıllar boyunca tarih sahnesinde kalmış, geniş bir coğrafyaya yayılmış ve doğu-batı arasında köprü vazifesi görmüş çok önemli bir devlettir. Bu imparatorluğun yaklaşık bin yıl kadar ayakta kalmasının en önemli sebeplerinden biri de, sahip olduğu güçlü ordudur. Dönemin en üst savaş teknolojisine sahip olan bu ordu, strateji dehası komutanları ve disiplinli askerleriyle döneminin korkulan ve güçlü ordularından biri olmuştur. Sahip olduğu Roma askeri mirasını doğulu unsurlarla harmanlayan ve aynı zamanda gelişmiş bir toprak sistemiyle de ordusunu destekleyen Bizans İmparatorluğu uzun yıllar boyunca ordusunun güçlü yapısını korumayı başarmıştır. Ancak 7. yüzyıldan itibaren başlayan toprak kayıpları, bu sürecin sonucu olarak 9-10. yüzyıllarda toprak sisteminde yaşanan bozulmalar ve sık yaşanan taht kavgalarıyla birlikte komutanların güvenilirliğinin azalması gibi durumlar Bizans ordusunu olumsuz yönde etkilemiştir. Özellikle toprak sisteminde yaşanan sıkıntılar ve İmparatorluğun küçülmesi asker yetiştirmeyi zorlaştırmıştır. Buna bağlı olarak Bizans İmparatorluğu'nun 11-15. yüzyıllar arası olarak belirtebileceğimiz geç döneminde, ordunun büyük çoğunluğunu paralı ve yabancı askerler oluşturmaya başlamıştır. Özellikle 13-15. yüzyıllar arasında İmparatorluğu yöneten Paleologosların döneminde orduda paralı ve yabancı askerler ciddi bir yer tutuyor ve bu askerlerin önemli bir kısmını da Türkler oluşturuyordu. Peki bu Türk askerlerin ordu içindeki durumu nasıldı? Savaşlarda nasıl rol almışlardı? Kullandıkları silahlar ve teçhizatlar nelerdi? Hangi halklara mensuplardı? Bu çalışma bahsedilen bu soruların cevabını arayacak ve Batı Anadolu'nun Bizans ile olan sınır bölgelerindeki Türklerin Bizans ordusunda yer alıp almadığını araştırarak bu durumun Bizans ve Anadolu beylikleri arasında yol açabileceği siyasal ilişkileri irdeleyecektir.
Bizans'a giden yolda Varegler (11. yüzyıl)
793 yılında Lindisfarne'da başlayan ve bütün Avrupa'da etkili olan İskandinav istilaları, Avrupa'nın sosyal ve ekonomik yapısının şekillenmesinde etkili olmuştur. Anglo-Sakson kültürde "Viking" olarak adlandırılan İskandinav gruplar gittikleri her coğrafyada farklı isimler ile anılmışlardır. Vareg tabiri ise bu grupların doğudaki kollarını işaret etmektedir. Rus kaynakları 860/862 yılları arasında Novgorod ve çevresine Slavlar tarafından çağrılan ve Vareg adı ile anılan bir kuzeyli gruptan bahsetmektedir. Bu söz konusu grup Konstantinopolis'e kadar ilerlemiş ve şehri kuşatmıştır. Çoğunlukla bu kuşatma ile başladığı kabul edilen Bizans-Vareg ilişkileri II. Basileios döneminde (976 – 1025) Vareg/Vareng adı ile anılan, imparatoru korumakla görevli özel bir muhafız alayının kurulması ile farklı bir boyut kazanmıştır. 1034 yılında efsanevi Norveç Kralı Harald Hardrada'nın (doğ. 1015 – öl. 1066) bu alaya katılması ve akabinde komutanlık etmesi ile Vareg muhafız alayının hem imparatorluk hem de İskandinav topraklarında ünü yayılmıştır. 11. yüzyılda, alaya katılmak için İskandinavya'nın çeşitli yerlerinden birçok farklı İskandinav grubun "Bizans'a giden yola" doğru uzun ve zahmetli bir yolculuğa çıktığını görmekteyiz. Bu "yol" paralı asker olmak ve zenginlik kazanmak isteyenleri kendine çekmenin yanı sıra dönemin ticari, dini ve sosyal ilişkilerini takip edebilmemizi sağlayan çok boyutlu bir yolculuğu kapsamaktadır. Vareg muhafız alayının kuruluşuna giden süreci en temel hatları ile açıklamak ve Vareglerin Bizans ordusundaki yerlerini, Anadolu'daki varlıklarını ve İskandinavya'daki Vareg algısını anlamaya çalışmak bu çalışmanın başlıca problematiklerini oluşturmaktadır.
Onikinci ve Onüçüncü yüzyıllarda Anadolu'da Bizans-Selçuklu kültürel ilişkileri ve yerel (yerleşik) sanat
Tez, 12. ve 13. yüzyıllarda Anadolu'daki dinî mimari ve medreseleri Bizans-Selçuklu (ve yakın çevre kültürler) ilişkileri çerçevesinde ele almaktadır. Bizans-Selçuklu kültür mirası sentezi kapsamında ele alınmış çalışmada kilise, manastır, cami/mescit ve medreseler üzerinde durulmuş, Konya (İkonion) merkez alınarak İç Anadolu ve yakın çevre bölgeler incelenmiştir. Anadolu Selçuklu Devleti'nde Hıristiyan ve Türk-İslam dini yapıları tez kapsamında farklı bir çerçeveden ele alınmış, yapıların temelleri, duvar örme teknikleri, malzeme teknik ve süslemeleri Bizans mimarisiyle ilişkisi bağlamında dikkate alınmıştır. 12. ve 13. yüzyıllarda Anadolu'da yaşamaya devam eden Hıristiyanların yanı sıra, Anadolu'ya yerleşen Türkler arasında Müslüman ve diğer din, inanç ve öğretilere (Nesturîler, Budistler, Maniler, Ortodokslar, Şamanistler, vd.) sahip topluluklar vardı. Politik evlilikler, resmî ziyaretler ve karşılıklı sığınmaların da kültürel bir ilişki ortamını yarattığı muhakkaktır. Bizans ve çevre kültürlerin (Gürcü-Ermeni-Latin) Hıristiyanları, Selçuklu egemenliğinde yaşamaya devam etmiş, Anadolu'da 12. ve 13. yüzyıllarda Müslümanlarla birlikte devletin mimarisine ve üretimine katkıda bulunmuşlardır. Yerel malzeme, yerel birikim ve ustalık, Anadolu'da bol miktarda bulunmakla birlikte ortak yaşam ve üretim sürecinde yeni ihtiyaçlar uyarlamalara, yeni gelen sakinlerin birikimleri ve imparatorluk ideolojisi Anadolu Selçuklu mimarisine yön vermiştir.
İmparator Hadrianus'un Anadolu gezileri
İmparator Hadrianus, saltanatının yarısında Roma eyaletlerini gezdi. Bu gezilerinin amacı yönettiği imparatorluğu daha iyi tanımaktı. Gittiği eyaletlerde legionları teftiş etti, silahları geliştirdi. Hendekler kazdırdı, duvarlar inşa etti. Barbarlar ile Romalılar arasına kesin sınırlar oluşturdu. İmparatorluğu yönetilebilir bir hale getirdi. Hadrianus, çıkmış olduğu gezilerde diğer bölgelere olduğu gibi Anadolu'ya da geldi. İmparator ilan edildikten sonra Roma'ya gitmek için bir kez, üç kez de sonraki zamanlarda Anadolu'da bulundu. Onun Anadolu'daki varlığı pek çok kentte büyük değişimlere neden oldu. Yürüttüğü imar faaliyetleri, kentlere yaptığı yardımlar, yeni kentler kurması Anadolu'da yeni bir çağın başlamasına neden oldu. Hadrianus, yardımını gördüğü kentler tarafından euergetes (benefector) olarak görüldü. Adına sunaklar (altar), heykeller, çeşmeler (nymphaion), hamamlar, tapınaklar yapıldı. Kentler tarafından tanrı olarak kabul edildi. Çalışmamız kapsamında İmparator Hadrianus'un Anadolu'daki gezilerine odaklanılmıştır. Bu gezilerinde kentler tarafından onurlandırılması, kentlere yaptığı maddi yardımlar, kent maliyelerine müdahalesi, yayınlamış olduğu kanunlar ile kentlere getirdiği düzen ortaya konmuştur. Dört kez Anadolu'da bulunmuş olan imparator Hadrianus, kurduğu şehirler, koloniler, adına yapılan tapınaklar, kent kapıları ile hala Anadolu'da varlığını devam ettirmektedir.
Bizans imparatorluğu, Romania'daki Latin hakimler ve Türkler arasındaki siyasi ilişkiler (1204-1453)
Dördüncü Haçlı Seferi'nden sonra Bizans İmparatorluğu çöktü ve Romania tarihi açısından yeni bir dönemi başladı. Bizans toprakları üzerinde birtakım Latin hakimler ve mirasçı Rum devletler ortaya çıktı. 13. yüzyılın büyük çoğunluğunda Rum devletleri Bizans İmparatorluğu'nun restorasyonunu gerçekleştirmek, Latinler de buna mani olmak için mücadele etti. Ancak 57 yıl sonra İstanbul'u Latinlerden geri alan İznik İmparatorluğu bu mücadeleden galip çıkan taraf oldu. Öte yandan Latinlerle mücadeleye devam eden Bizans İmparatorluğu 14. yüzyılın başlarında Anadolu'daki topraklarını Türklere kaybetti. Çünkü imparatorluğun ihmalkârlığı ve kötü politikaları Batı Anadolu'da birtakım Türk beyliklerinin ortaya çıkmasına imkan vermişti. Bu beylikler Bizans arazilerini fethetmekle kalmayıp Romania'daki Latinlere ait liman ve kentlere saldırdılar. Özellikle Aydın ve Menteşe beylikleri söz konusu Türk akınlarına öncülük ettiler. Hem batıdaki hem doğudaki rakiplerinin saldırıları karşısında zayıflayan Bizans İmparatorluğu, iç savaşlarla birlikte tamamen güçten düştü. Böylece düşmanlarına karşı mücadele edebilmek için müttefiklerinin yardımlarına dayanan bir devlet haline geldi. Nitekim Osmanlı Devleti 14 yüzyılın ortalarında imparatorluğun Avrupa arazisine adımını atarken Bizans İmparatorluğu'nun ona karşı koyacak gücü yoktu. Böylece Bizans İmparatorluğu 15. yüzyılın ortalarına kadar yavaş yavaş topraklarını Osmanlı Devletine kaybetti ve vassal devlet statüsüne kadar düştü. İmparatorluk nihayetinde 1453 yılında İstanbul'un son kez düşüşü ile tarih sahnesinden çekildi.
Bizans Imparatorluğu'nda isyanlar ve iç savaşlar (976-1204)
Bizans İmparatorluğu'nda isyanları ve iç savaşları incelediğimiz tezimiz II. Basileios'un tahta çıkışı 976'dan başlayarak 1204 yılında Latinleri İstanbul'u işgaline kadar olan dönemi kapsamaktadır. Çalışmamız Bizans tahtındaki yaşanan değişiklikler ve başarısız olan darbe girişimlerini incelemektedir. Bunun yanında halkın da içinde bulunduğu iç savaşlara da yer verilmiştir. Dini ayaklanmalar teolojik araştırma gerektirdiğinden dolayı tezimizde yer almamıştır. Bizans İmparatorluğu'nda iktidara giden yolda ve iktidarda kalmak için gerekli olan unsurlar incelenmiştir. Bizans İmparatorluğu'nda iktidara için mücadele eden askeri ve memur aristokrat sınıfının ilişkileri üzerinde durulmuştur. Bu grupların tahta ulaşmak için kilise, halk ve ordu ile olan ilişkileri tezin konusunu oluşturmuştur.
Bizans dünyasında ve sanatında kadının yeri
Bizans yazılı kayıtları, kadının şeytanın aracısı ve görüldüğü zaman kaçılması gereken bir tür olduğunu belirtmektedir. Bu nedenle kadınlar her zaman sosyal yaşamda kısıtlanmalı ve kontrol altında tutulmalıdır. Bizans'ta nüfusun neredeyse yarısını oluşturan ve tamamını doğuran kadınlar, yazılı kayıtların belirttiği gibi sosyal yaşamdan dışlanmışlar mıydı? Sadece yazılı kaynakların ışığında bu soruya yanıt vermek çok zordur. Zira, yazılı kayıtlar genellikle gerçek yerine olması gerekeni sunarlar. Bu bağlamda, ideolojiden ziyade gerçeği belirlemek ve gerçeğe ulaşmak için arkeoloji ve sanat tarihinin sağladığı kanıtlara yüzümüzü çevirmemiz gerekmektedir. Bu nedenle tezimizde kadının Bizans sosyal yaşamındaki yerini ve sanata katılımlarını yazılı kayıtların yanında ve özellikle de görsel kayıtların bize sunduğu ayrıntılar ile değerlendirmek amaçlanmıştır. Bu bağlamda, Bizanslı kadınların imgesel olarak üç kategoriye ayrıldığı ve her kategorideki imgeye de farklı anlamlar yüklendiği görülmüştür. İdeolojinin belirlediğinin ötesinde sosyal yaşama katıldığını destekleyen Bizanslı halk kadını, politik güç yaratmak ve hafızalarda yer edinilmesini sağlamayı amaçlayan imparatoriçe ve klasik dünyanın (Ana) Tanrıça geleneğinin devamını sağlayan kutsal kadın imgeleri, sivil ve dini sanat eserleri üzerinden incelenmiştir. İmparatorluğun tüm tarihi boyunca imparatoriçelerin imparatorların yanında veya tek olarak imparatorluğu temsil eden görsel kayıtları, Hıristiyanlığın yayılışında dişi figür olarak Meryem'in görsel sanatta kendine Tanrı Anası, diğer kutsal kadınların da azize olarak yer bulması, ideoloji ne kadar inkar etse de Bizans İmparatorluğu'nun dişi figürlere verdiği önemi ve ihtiyacı göstermektedir. Yazılı ve görsel kayıtlar, Havva'nın kızı olarak yaftaladığı Bizans kadınlarının güçlerini kontrol altında tutmaya çalışan ataerkil yapının da pek başarılı olamadığını ve nüfusun yarısını oluşturan ve tamamını doğuran dişi figürlerin toplumun kıyısında değil tam da merkezinde bulunduklarını kanıtlamaktadır.
The discourse of rebellion in Byzantium in the eleventh and twelfth centuries
This study focuses on the discourse of usurpatory rebellions in Byzantium in the eleventh and twelfth centuries through a detailed analysis of three primary sources from the period. Being historical narratives of one of the most turbulent periods in Byzantine history, these sources aimed at creating an apology for the protagonists of their (hi)stories, who were usurper-emperors who seized the imperial throne through violent rebellions. These texts can also be seen as an attempt of reconciliation between the ideology and reality of a society, in which rising up against the emperor was both an anomaly and common occurrence. Although it lacks comprehensiveness with regard to time and material, this study aims at fulfilling the need for an unprecedented reading and analysis of the literary strategies of Byzantine authors in dealing with the controversial concept of rebellion.
Niğde Müzesinde bulunan Tyana kökenli eserler
Tyana Antik Kenti tarih boyunca Kapadokya Bölgesi'nin önemli kentlerinden birisi olmuştur. Kilikya Kapıları'ndan İç Anadolu'ya açılan Tyana, Geç Hitit ve Roma Dönemlerinde bölgenin başkentliğini yapmıştır. Yazılı kaynaklardan Hitit Krallığı öncesinde varlığını bildiğimiz Tyana Antik Kenti'nin, yürütülen kazı çalışmaları neticesinde Erken Tunç Çağı'nda yerleşim gördüğü ispatlanmıştır. Kazı çalışmalarında elde edilen en yoğun buluntu grubu ise Roma ve Bizans dönemlerine aittir. Gerçekleştirilen kazı çalışmaları ile elde edilen buluntulardan birçoğu müzelere kazandırılmıştır. Müzelerde toplanan buluntular incelenerek Tyana Antik Kenti'nin buluntu çeşitliliği ve bunların dönemsel dağılımlarının yorumlanması üzerine bir çalışma yürütülmüştür. Çalışmada ilk olarak kentin tarihi ve kentte yürütülen kazı ve araştırmalara değinilmiş, kentin tarihi süreç içerisindeki konumu anlatılmıştır. İkinci bölümde müzelerde yer alan buluntuların tanımlamaları yapılarak benzer örnekleri araştırılmış ve tarih önerilerinde bulunulmuştur. Tanımlamalar yapılırken buluntular gruplandırılmıştır. Öncelikle hammaddelerine göre gruplandırılan buluntular daha sonra türlerine ve kullanım alanlarına göre alt gruplara ayrılmıştır. Müzelerde yer alan buluntuları içeren genel bir katalog çalışması yapılmıştır. Son olarak genel bir değerlendirme yapılarak çalışma tamamlanmıştır. Buluntular genel olarak ele alındığında Tyana Antik Kenti'nin dini açıdan önemli bir merkez olduğu buluntularla kesinleştirilmiştir. Ayrıca kentin konumundan dolayı yoğun bir ticaret ağı üzerinde bulunduğu ve jeopolitik açıdan Kapadokya Bölgesi'nin önemli kentlerinden olduğunu gösteren birçok kanıt bulunmaktadır.
Bizans İmparatorluğu'nun İtalyan şehir devletleri ile siyasi ve ticari ilişkileri (XI-XIII. yüzyıllar)
Bizans İmparatorluğu, ilk olarak VI. yüzyılda tanışıp hamiliğini yaptığı İtalyan Şehir Devletleri ile zamanla hamilikten müttefikliğe akabinde ortaklığa giden siyasi ve ticari ilişkiler kurmuşlardır. Bizans İmparatorluğu, İtalyanlara vermiş olduğu ticari imtiyazlar ile kendi ticaretine ağır bir darbe indirirken aynı zamanda İtalyanların Adriyatik'teki ticaretlerini Doğu Akdeniz'e yayma fırsatını da beraberinde getirmiştir. Bu durum tek geçim kaynakları denizcilik olan İtalyanların ekmeğine yağ sürmüş ve Doğu Akdeniz ticareti ile tanışmalarına vesile olmuştur. Haçlı Seferleri, Bizans İmparatorluğu ve İtalyan Şehir Devletleri'nin kaderini etkileyen bir dönemi meydana getirmiştir. İtalyanlar, Haçlı Seferleri ile bölgede kurulan Haçlı Devletleri'nden ve Mısır'dan almış oldukları imtiyazlar ile kısa sürede zenginleşirken imparatorluk ise bölgedeki ticaretini ve hakimiyetini zamanla kaybetmiştir. XI-XIII. yüzyıllar arasında süregelen bu durum Bizans İmparatorluğu ile İtalyanlar arasındaki ilişkilerin odak noktası olmuştur. İtalyan Şehir Devletleri, Haçlı Seferleri'ni kendi menfaatlerine göre kullanmışlar ve bölgede elde ettikleri koloniler ile de Doğu Akdeniz ticaretinde hâkim duruma gelmişlerdir. Bu dönemde Doğu Akdeniz ticaretinin baş aktörü olan İtalyanlar, başta Uzak Doğu'dan olmak üzere çeşitli coğrafyalardan gelen ticari ürünlerin Avrupa'ya aktarılmasında aracı olmuşlardır. Bu aracılık faaliyetlerini, bankacılık ve kredi sistemleri ile de geliştirerek bölge ticaretinin gelişmesi ve genişlemesine katkılarda bulunmuşlardır.
Doğu Roma İmparatoru Tıberıus Constantinus (574-582)
Doğu Roma İmparatoru Tiberius Constantinus, kısa süreli hükümdarlığına rağmen dikkate değer bir kişidir. Doğu Roma veya diğer tanımlama ile Bizans Tarihi içinde, İmparator Iustinianus'un 565 yılında ölümü ile İmparator Heraclius'un 610 yılında tahta çıkışı arasında geçen dönemde hüküm sürmüş imparatorlardan birisidir. 574-578 yılları arasında caesar olarak devlet yönetiminde yer almıştır. 578-582 yılları arasında ise augustus olarak tek başına imparatorluğu yönetmiştir. Onun hükümdarlığında, birçok önemli gelişme olmuştur. Toplum hayatından devlet yönetimine, ekonomik durumdan siyasi olaylara ve diplomatik diyaloglara kadar bunlar sıralanabilir. Ek olarak bütün bunlar, Doğu Roma İmparatorluğu Tarihi kadar Türk Tarihi, İran Tarihi, Avrupa Tarihi, bölgesel tarihçilik açısından da önemlidir. Ayrıca, onun yönetim anlayışı hem kendi dönemini hem de imparatorluğun sonraki dönemlerini etkilemiştir. İmparator II. Iustinus'tan tacı devralan Tiberius Constantinus'un ölümünden sonra İmparator Mauricius'un hükümdarlık dönemi başlamıştır. Bu çalışma, Doğu Roma İmparatoru Tiberius Constantinus'un hükümdarlık dönemini kapsamaktadır. Aynı zamanda biyografi çalışması olan bu tezde, Tiberius Constantinus'un hayatı ve hükümdarlık dönemi Doğu Roma Tarihi kaynaklarının yardımı ile incelenmiştir. İçeriğin oluşumunda, etimoloji, numismatik, hukuk gibi alanların yanı sıra, Roma Tarihi'nden de destek alınmıştır. Tez çalışmasının giriş kısmında, tezin amacı ve Doğu Roma Tarihi içerisinde tezin kapsamı açıklanmıştır. Ardından, yöntem ve kaynaklar belirtilmiştir. Kökeni, ailesi ve kariyeri, imparator olmadan önceki yaşamında yer almıştır. II. Iustinus'un hastalığı sonrasında tahta çıkma süreci ve sonrasında dahili konular, dış politika içerisinde Sâsânîler, Avarlar, Göktürkler ve Avrupa'daki Erken Ortaçağ krallıkları ile ilişkiler bu tezin ana bölümünde incelenmiştir.
Iasos Bizans Dönemi toplumunun paleopatolojik analizi
Bu çalışmada Iasos Bizans toplumunu oluşturan bireylere ait iskeletler üzerinde morfolojik incelemeler yapılmış ve toplumun sağlık yapısını ortaya koymak amaçlanmıştır. Iasos Bizans toplumunda travma, enfeksiyonel hastalıklar, eklem hastalıkları, metabolik hastalıklar, konjenital anomaliler ve tümöral oluşumlar gözlenmiştir. Travma Iasos'da % 13,3 oranında görülmektedir ve tüm travmalar birey yaşıyorken iyileşmiştir. Diğer Anadolu Bizans-Orta Çağ toplumları ile karşılaştırıldığında, travmanın Iasos Bizans toplumunda diğer toplumlara nazaran daha az görüldüğü ortaya çıkmıştır. Travmaların muhtemelen düşme veya çarpma gibi küçük kazalar sonucunda oluşmuş olabileceği düşünülmüştür. Enfeksiyonel hastalıklardan toplumda yalnızca periostitis gözlenmiştir. Toplumda görülme oranı % 17,2'dir. Diğer toplumlarla karşılaştırıldığında ortalama bir değer sergilemektedir. Periostitisin yüksek oranda görülmemesi genellikle toplumun hijyen seviyesinin ve yaşam standardının yüksek olmasına bağlanmaktadır. Ancak % 60,4'lük fetus-bebek-çocuk ölüm oranı, böyle bir durumun ihtimal dahilinde olmadığını göstermektedir. Iasos Bizans toplumunda az oranda görülen periostitisin muhtemel sebebini lezyonun enfekte olmuş bireylerin kemiklerine yansımadan bireylerin hızlı bir şekilde hayatlarını kaybetmiş olmasına bağlamak makul görünmektedir. Eklem hastalıklarından vertebral osteoartrit (% 24,6), vertebral osteofit (% 13,11) ve periferal osteoartritin Iasos Bizans toplumunda diğer Anadolu toplumlarına kıyasla çok daha düşük oranda görüldüğü ortaya konmuştur. Bizans Dönemi'nde elitlerin ve din adamlarının kilise gibi kutsal alanların içine ya da çevresine gömüldükleri bilinen bir bilgidir ve bu bağlamda Iasos Bizans toplumuna ait bireylerin bazilika çevresindeki mezarlardan çıkarıldığı bilinmektedir. Dolayısıyla, eklem hastalıklarının az oranda görülmesinin temel sebebinin topluluğu oluşturan bireylerin balıkçılık ile uğraşan bireylerden ziyade, elit bireylerden ve din adamlarından oluşabileceği düşüncesi makul gözükmektedir. Iasos Bizans toplumunda tespit edilen porotic hyperostosis (%12), cribra orbitalia (% 19,7), femoral cribra (%3,8) ve osteoporoz (%5,1) metabolik hastalıkların biyogöstergeleridir. Porotic hyperostosis ve cribra orbitalia birçok çalışmada genel olarak demir eksikliği ile ilişkilendirilmektedir. Ancak temel besin kaynağını deniz ürünleri oluşturan Iasos'ta demir eksikliğinden kaynaklı bu lezyonların görülmesi beklenen bir durum değildir. Bazı çalışmalarda cribra orbitalianın ve porotic hyperostosisin demir eksikliğinden ziyade B12 eksikliği sonucu oluştuğu belirtilmiş ve sindirim sistemini etkileyen enfeksiyonlar sonucu meydana gelen vitamin kaybının (B12) bu lezyonların oluşmasına sebep olabileceği bildirilmiştir. Bu bağlamda, MS. 6.yüzyılda ortaya çıkan ve 14. yüzyılda tekrar ortaya çıkarak Anadolu'ya ulaşan vebanın Iasos'a Bizans Dönemi'nde ulaşmış olabileceği ve insanların sindirim sistemini etkileyerek bireylerde porotic hyperostosis ve cribra orbitalia gibi lezyonların oluşmasına sebep olmuş olabileceği düşünülmektedir. Ancak, vebanın ölümlere oldukça hızlı sebep olduğu ve bu nedenle kemiklerde lezyon bırakma ihtimalinin düşük olduğu da unutulmamalıdır. Iasos Bizans toplumunda konjenital anomalilerden sakralizasyon (%5) ve çoklu blok vertebra (%6,7) toplumda oldukça az oranda görülmektedir. Aynı şekilde tümöral oluşumlardan olan osteoma Iasos toplumunda oldukça nadir olarak gözlenmektedir (% 4,2). Iasos Bizans toplumunda yetişkin olmayan bireyler toplumun %62,3'ünü oluşturmaktadır. Diğer Anadolu Bizans-Orta Çağ toplumları ile karşılaştırma yapıldığında, bu oranın oldukça yüksek olduğu göze çarpmaktadır. Bazilika çevresine elitlerin ve din adamlarının yanında bebek ve çocukların da gömülme ihtimali Iasos Bizans toplumundaki bu yüksek bebek-çocuk ölüm oranını açıklamaya adaydır. Bununla beraber, Anadolu'ya yayılan hıyarcıklı veba bağışıklık sistemi yetişkinlere oranla daha zayıf olan bebek ve çocukları büyük oranda etkilemiş ve ölümlerine sebep olmuş olabilir.
The exhortations of George Trapezuntios and cardinal Bessarion against the ottomans: Identities and representations
During the last years of the Byzantine Empire and after its collapse, some Greek intellectuals became deeply concerned with the international affairs and the fate of their nation, and assumed the task of writing crusading exhortations against the Ottomans to the leaders of Western Europe. This research focuses particularly on the crusading literature produced by George Trapezuntios and cardinal Bessarion. Whereas the latter was educated in Constantinople, the former was born and grew up on the island of Crete, which was under Venetian rule but maintained a firm Greek cultural identity. Thus, the initial education of Trapezuntios and Bessarion was in accordance with the traditional Byzantine curriculum. However, well before the fall of Constantinople, both of them migrated to Italy, where they engaged with the study of Latin culture. Their exhortations against the Ottomans, which were written in a learned Latin, exhibit a singular amalgamation of both traditions and are a valuable testimony of their life and thoughts. The first part of this study consists of the translation, contextualization and commentary of these orations. The second part is a comparative analysis of the texts focused on the matter of Byzantine identity, the representation of the Ottomans and the way in which the authors conceived the course of history.
The tenth century Byzantine expansion in Crete, Cyprus, and Northern Syria: Ideology and practice
In modern scholarship, the Byzantine-Islamic frontier is usually perceived as a monolithic entity; the inner dynamics of each frontier region, which made them distinct from one another, as well as the different treatment of each region by the Byzantines are neglected. The overarching objective of this thesis is to adopt a comparative and micro-scale approach to examine the tenth-century Byzantine expansion into Crete, Cyprus, and Northern Syria in order to trace the differences in the Byzantine treatment of the conquered regions both in ideology and practice. The first two chapters of this thesis examine the geographical discourse and the discourse of war created by the Byzantines during the tenth century military expansion. The first chapter of this thesis focuses on how the historical memory of the long-term socio-religious and political dynamics of each region strongly shaped the geographical discourse created by the Constantinople-centered literati. The second chapter discusses the "defensive" nature of the Byzantine expansion in the tenth century and argues that the Byzantine discourse on war or war rhetoric was strongly based on the idea of the protection of the empire as well as the well-being of the state and its people. The third chapter focuses on demonstrating how the religious and civil administration, taxation system, and military organization implemented after the Byzantine reconquests were shaped by the internal structue of the frontier regions and the broader dynamics of the Eastern Mediterranean.
İmparator VI. Ioannes Kantakuzenos'un "Historia" adlı eserinin IV. kitabının çeviri ve değerlendirilmesi
Kantakuzenos, Bizans'ın çöküşe giden süreçteki son büyük sülalesi olan Palaiologos Hanedanlığı'nın üç imparatoru (II. Andronikos, III. Andronikos ve V. İoannes) döneminde perde ardından Bizans siyasetine yön vermiştir. Tahta çıktığında 52 yaşında olan ve sadece 7 yıl (1347-1354) imparatorluk yapan Kantakuzenos sonra tahttan feragat ederek bu makamı meşru imparator olan damadı V. İoannes'e bırakarak inzivaya çekilmiştir. Keşiş olarak manastıra çekildiği bu inziva günlerinde 1320 yılından başlayarak tahttan feragatinden birkaç yıl sonra 1356 yılında nihayet bulan yaşadığı döneme ilişkin tarihi olayları yansıtan 4 kitaptan oluşan "Historia"yı kaleme almıştır. Kantakuzenos; imparatorluk, askerlik, bilim adamlığı, devlet adamlığı, din adamlığı ve keşişlik gibi farklı meziyetlere sahip olmasının yanı sıra, kendi döneminin olaylarını kaydeden tek Bizans imparatorudur. Tarihini kaleme alma amacı Bizans İmparatorluğu'nun XIV. yüzyıldaki sosyal ve politik tarihini anlatmak değil; mevkiinden feragat etmiş, türlü iftiralara maruz kalmış, yanlış anlaşılmış bir devlet adamının hatırat eseri olarak kendi icraatını savunmaktır. Kantakuzenos, naiplik hükümetine karşı giriştiği taht mücadelesinde Aydınoğlu Umur Gazi ve Orhan Bey ile ittifak yapmıştır. Batının Türklere karşı negatif algısının aksine bu müttefikliğini güçlendirmek adına kızı Theodora'yı Orhan Gazi'ye eş olarak vererek Osmanlılarla akrabalık bağı kurmuştur. Bu bağ Konstantinopolis'teki iktidarı ona getirse de ilerleyen dönemlerde Çimpe Kalesi'nin kaybı ve Türkmenlerin Gelibolu'ya iskânı Osmanlılara Avrupa kapılarını açmış ve Bizans İmparatorluğunu çöküşe sürüklemiştir. Taraflılığına rağmen tecrübeli bir devlet adamının kaleminden çıkan eser sahip olduğu içerik ve detaylar bakımından Bizans histografisinde eşsiz bir yere sahiptir. Dilimize baştan sona bir tercümesi bulunmayan bu eser, Ortaçağ ve Osmanlı kuruluş devrine ait verdiği detaylar bakımından önemli bir eksikliği gidermek adına yapılmıştır. Çalışmamızla bir nebze de olsa boşluğun doldurulacağı ve karanlıkta kalmış noktaların aydınlatılacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: İoannes Kantakuzenos, Palaiologos, Andronikos, Bizans, Umur Gazi, Orhan Gazi, Theodora, Çimpe Kalesi, Tarih
Bizans kaynakları ve batılı araştırmacıların gözüyle Malazgirt Savaşı ve Bizans Ordusu
Bizans İmparatorluğu XI. yüzyılın başında ekonomik, siyasi ve askeri konularda en iyi konumuna ulaşmıştır. II. Basileios (976-1025)'un 1025 yılındaki ölümünün ardından tahta geçen imparatorların başarısız bir yönetim sergilemesi imparatorluğun gerileme dönemi içine girmesine neden olmuştur. Bu durum uzun yıllar devam etmiştir. Bu süreçte imparatorluk ordusunun gövdesini oluşturan thema sisteminde bozulmalar meydana gelmiştir. Böyle bir ortamda X. Konstantinos Dukas (1059-1067)'ın 1067 yılındaki ölümünün ardından 1 Ocak 1068 tarihinde imparatorluk tahtına Romanos Diogenes geçmiştir. Romanos Diogenes tahta çıktığında ilk olarak askeri konulara yönelik çalışmalar yapmıştır. Bu konuda askeri teçhizatları yenilemiş ve askerlerin ödenmemiş ücretlerini vermiştir. Buna karşılık ordunun durumunu düzeltmek için yeni reformlar yapmamıştır. Bu durumun nedeni Romanos Diogenes'in önceliğinin kendini tahttan indirmek isteyen grubun gücünü kırmak istemesidir. Bunun da yolu Anadolu'daki Türk akınlarına engel olmaktır. Bu amaçla Anadolu'da faaliyetlerde bulunan Türkler üzerine 1068 ve 1069 yıllarında kendisinin komuta ettiği orduyla sefere çıkmıştır. Bu harekâtların istenilen başarıları getirmemesi üzerine 1070 yılında Manuel Komnenos'u başına komutan tayin ettiği kuvvetleri Türkler üzerine sevk etmiştir. Bu seferlerden kesin bir sonuç alamayan Romanos Diogenes 1071 yılında daha büyük bir orduyla Türkler üzerine yürümüştür. İmparatorluğun bütün imkânları seferber edilerek hazırlanan bu ordu Malazgirt Ovası'nda Sultan Alparslan'ın komuta ettiği Selçuklu ordusu karşısında umulmadık bir yenilgi almıştır. Bizans ordusunun böyle bir sonuç almasının nedeninin ordunun oluşturulma biçimi ve imparatorun kibri olduğu görülmektedir. Bizans müellifleri bu durumun nedenlerini imparatorun uğramış olduğu ihanetlerle, almış olduğu yanlış istihbaratlarla ve kibirli oluşuyla açıklarlar. Batılı araştırmacıların ise Romanos Diogenes'in taktik konusundaki hatalarıyla ve uğramış olduğu ihanetlerle Bizans ordusunun yenilme sebeplerini ifade etmeye çalıştıkları görülür.
The biography of the Roman Emperor Julian the apostate(6 November 331-26 June 363)
Flavius Claudius Julianus was born in Constantinople in 6 November 331 A.D. He had a tragic childhood, he saw all his family massacred except his brother Gallus when he was only 6 years old. He had to grown up far from his hometown, far from everybody, controlled by his parent's killers, keeping hate and rage that he always held hidden in his heart against the royal family, from the people who killed his parents and from their religion. Thus he became pagan at his young age when he was in exile, he kept his belief secret from people around him. And then when he was 24 years old he became Ceasar, he played the game according to his enemies rules, despite the lack of military training he became a perfect soldier, earned the trust and the respect of his soldiers and with the death of Constantius II he became the Augustus of the Roman Empire in 361. Feeling no longer the necessity to hide his true religion, he declared his pagan beliefs, became an enemy of the Christian religion and Church, tried to re-establish the pagan religion in Roman Empire and long before this task could be finished, tragically got killed on battlefield when he was only 32 years old. Keywords: Tragic childhood, Pagan, Perfect soldier, Augustus
Konstantinopolis'te siyaset, din ve sanat ilişkisi bağlamında Ayasofya ve Hipodrom
Bizans, asırlar boyunca varlığını sürdürmeyi başarmış, tarihi geçmişi, siyasi olayları, kültür ve medeniyete etkisi sayesinde oldukça ilgi çekmiş, İmparatorluk içinde yaşanan entrikalar ve eğlence hayatı ile de kendisinden söz ettirmiş bir İmparatorluktur. Bizans'ın yönetim merkezi olan Konstantinopolis ise coğrafi ve siyasi önemi yanında sanat hareketlerinin en üst seviyede yaşandığı bir kent olarak tüm ihtişam ve görkemi ile incelenmeye değer bir şekilde karşımıza çıkmıştır. Konstantinopolis'in Avrupa ve Asya kıtalarını birbirine bağlayan benzersiz coğrafyası sayesinde sahip olduğu aktif yapı, tarihin farklı dönemlerinde farklı biçimlerde topluma ait olan kültürü ve o ortamda gerçekleşen toplumsal yaşantının izlerini, uygarlık katmanları oluşturacak şekilde kente ve önemli mekânlara katmıştır. Bizans'ın siyasi ve dini yaşamını, kültür ve medeniyetini, bizlerin en iyi şekilde anlamasını sağlayacak özellikleri taşıyan Konstantinopolis şehrini daha iyi tanımak, buradaki siyasi ve din yapıyı mekân ilişkisi içinde inceleme gerekliliğini de ortaya çıkarmıştır. Çünkü devletler kendilerinin varlıklarını mekân üzerinden kalıcı kılmak istemişlerdir. Antik Çağdan Orta ve Yeni Çağ'a simgesel bir yapı kazanmış olan Konstantinopolis'te bulunan önemli siyasi ve dini olaylara tanıklık etmiş, mimarisi ve bezemeleri ile dünya sanat tarihinde kırılma noktası yaratmış bir mekân olarak büyük Ayasofya, bu değerlendirmede ilk sıralarda bulunmaktadır. Nitekim Doğuda Hristiyanlığın önem taşıyan merkezi Konstantinopolis'in simgesi, Hıristiyanlığın sembol mekânı Ayasofya Kilisesi, hem Hristiyan dünyası hem de Müslüman devletler için kutsal bir yapı şeklinde kabul görmüştür. Ayasofya, bulunduğu coğrafyayı aşacak kadar önemli ve farklı evrensel değerlere sahip kültürel bir mekândır. Konstantinopolis'in dinsel görünüm altında politik yapılı bir merkez durumuna gelmesi ile de bu düşüncenin mekâna yansımış hali olarak karşımıza Ayasofya çıkmaktadır. Medeniyet ve mekân arasındaki ilişkinin güçlü örneklerinden biri olan Ayasofya, daha sonraki dönemlerde ise imparatorların iktidarlarını meşrulaştırdıkları siyasi bir sembol olarak belirmiştir. Diğer yönden Bizans'ta bulunan Hipodrom, pek çok gösterinin sahnelendiği, eğlence ve spor aktivitelerinin ön plana çıktığı, önemli bir sosyalleşme mekânıdır. Konstantinopolis'in en büyük ve en değerli yapılarından bir tanesi olan Hipodrom ile toplumsal dinamikler aktif tutulmaya, halk daha mutlu ve siyasetle barışık hale getirilmeye çalışılmıştır. Bu durum da devletin ağır siyasi ve ekonomik şartlar altında dahi bin yıl ayakta kalmasını sağlayan etkenler arasında yer almıştır. Hipodrom IV. yüzyıldan VII. yüzyıla kadar yalnızca heyecan içeren en gözde atlı araba yarışlarının, gösterilerin yer aldığı bir mekân olmakla kalmayarak, askeri zaferlerin ihtişamlı gösteriler ile kutlandığı, imparatorların tahta oturtularak meşrutiyetlerini kazandığı, taçlarını giydikleri ve halkın imparatorlarının huzurunda isteklerini dile getirebildikleri, çok önem taşıyan bir kamu alanı olmuştur. Hipodrom hem kamusal hem de politik bir mekândır. Bu bağlamda çok uzun bir zaman Konstantinopolis'in ve dolayısı ile Bizans İmparatorluğu'nun yönetim ve törensel merkezi konumunda yer almıştır.