Borçlar hukuku

111 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Türk Borçlar Kanunu'ndaki genel işlem şartlarının İslam borçlar hukuku açısından değerlendirilmesi

Toplumsal yaşamın ayrılmaz bir parçası olan sözleşmeler, günümüzde sanayinin gelişmesi, ihtiyaçların artması ve üretimin serileşmesiyle birlikte daha fazla ön plana çıkmıştır. Bu gelişmelerle birlikte yeni sözleşme türleri ve bu sözleşmelerin içeriğini oluşturan yeni şartlar meydana gelmiştir. Toplumun arz talep ihtiyacını karşılamak amacıyla bireysel sözleşmeler yerini genel işlem şartlarından oluşan standart sözleşmelere bırakmıştır. Bu şartlar, birçok sözleşmede kullanılmak üzere tek taraflı olarak önceden hazırlanan ve karşı tarafla tartışılmadan oluşturulan sözleşme koşullarıdır. Bu şartların sözleşmelerde yer almasıyla birlikte sözleşmenin zayıf tarafını oluşturan tüketiciler güçsüz konuma düşürülmüştür. Bu nedenle ülkemizde TBK 20-25 maddeleri arasında genel işlem şartlarına ilişkin genel hükümler düzenlenmiştir. Sözleşmelerde yer alan bu şartlar tarafların karşılıklı rızasını ve sözleşme özgürlüğünü zedeleyerek taraflar arasında eşitlik ilkesinin bozulmasına neden olmaktadır. İslam hukuku akitlerde karşılıklı rıza ve iradeyi esas almıştır. Dolayısıyla bireyin dilediği tarzda bir akit ilişkisi kurması ve akdin muhtevasını dilediği şekilde düzenlemesi en doğal hakkıdır. Zira kimse iradesi dışında akit yapmaya zorlanamaz. Çalışmamızda hayatımızın olmazsa olmaz bir parçası haline gelen genel işlem şartlarına ilişkin düzenlemeler İslam Borçlar Hukuku ışığında değerlendirilmeye çalışılmıştır.

Borçlar hukukuGenel işlem şartlarıTürk Borçlar Kanunu+2
Rumeysa Dikmen
Gaziantep University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Maliki mezhebinin aile ve borçlar hukukunda diğer mezheplerden farklı kaldığı meseleler

Günümüz Müslüman toplumlarında, İslam hukuku yüzde yüz uygulanmasa da, bazı Müslüman ülkelerinde, muhtelif alanlarda hala uygulanmaktadır. Aile ve borçlar hukuku, en çok uygulanan İslam hukukunun alanlarındandır. Bu alanlarda, belli meseleler hakkında mezhepler arasında ihtilaflar olmuştur. Kimi meselelerde yaygın dört mezhep birbirinden ayrı görüşler beyan etmiş, kimi meselelerde ise dört mezhepten biri, görüş olarak diğer üç mezhepten farklı görüşler benimsemiştir. Bu çalışmada, Maliki mezhebinin aile ve borçlar hukukunda diğer üç mezhepten farklı olarak görüş beyan ettiği meselelerini ele aldık. Bu meseleler hakkında Malikilerle diğer mezheplerin ortaya koyduğu görüşleri, delilleriyle beraber inceledik. Tezin ana konusu Maliki mezhebi olduğundan dolayı, çalışmamızın ilk bölümü İmam Malik ve mezhebinin yayılışı ile ilgili bilgilere ayırdık. İkinci bölümü aile hukuku, üçüncü bölümünü ise borçlar hukuku sahasında Malikilerin tek kaldığı konulara ayırdık. Sonuç kısmında da genel bir değerlendirme yaptık.

Aile hukukuBorçlar hukukuMaliki+3
Mahamadou Zakou Billou
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

İslam Hukukunda hak ve sorumluluk ilişkisi

Bu çalışmanın amacı, İslam hukukunda hak ve sorumluluk ilişkilerini; özel nitelikli kamu hakları, genel nitelikli kamu hakları ve hukuka aykırı fiilden doğan sorumluluk çerçevesinde ele almaktır.Tezin araştırma aşamasında, hak ve sorumluluk kavramlarının öncelikle Kuran ve Sünnet'teki yeri tespit edilmeye çalışılmıştır. İslam hukuku eserlerinden kavramlar ve aralarındaki ilişkiyi ele alan bölümler taranmıştır. Yapılan araştırma sonucunda elde edilen bulgular doğrultusunda, hakkın kaynakları, ilkeleri, sorumlulukla ilişkisinin önemi açısından Allah ve kul hakkı ayırımı işlenmiştir. Sorumluluğun tanımı, kaynakları ve kusura dayanan sorumluluğun unsurları ortaya konmuştur. Daha sonra kişisel kamu hakları, sosyal ve ekonomik haklar, siyasal haklar bağlamında hak ve sorumluluk ilişkisi üzerinde durulmuştur.Hak ve sorumlulukların içinde yaşanan sosyal ve ekonomik ortamlar ile kişinin içinde bulunduğu şartlardan etkilenerek genişleyip daralabildiği kanaatine ulaşılmıştır. Hakların kullanılmasında iyi niyetin esas alınması gerektiği ve hakların kötüye kullanılmasının İslam hukukunda sorumluluğu gerektirdiği için korunmadığı görülmüştür.İslam hukukunun kişinin kendi lehine doğan haklardan önce kendi aleyhine olarak başkası lehine doğan hakları öncelediği, bunun tabii sonucu olarak sorumluluğu önceleyen hukuk sistemleri arasında yer aldığı kanaatine varılmıştır.Anahtar Kelimeler: İslam Hukuku, Hak, Sorumluluk, Hukuka Aykırı Fiilden Doğan Sorumluluk, Kamu Hakları.

Borçlar hukukuHakHak ehliyeti+4
Menduh Kayıklık
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Türk ve Cibuti hukukunda borcun sona ermesi

Bu çalışmanın amacı, Türk ve Cibuti borçlar hukuklarını karşılaştırmak suretiyle borcun sona erme nedenlerini incelemektir. Dolayısıyla bu çalışmanın, Türk ve Cibuti hukuklarına göre borcun sona erme sebeplerinin nasıl düzenlendiğine ilişkin karşılaştırmalı bir araştırma olması amaçlanmıştır. Bu araştırmada, borç ilişkisinin sona ermesine ilişkin iki ülke kanunları arasındaki benzerlikler ve farklılıklar ortaya konmuştur. Türkiye ile Cibuti arasında ticari alanda sözleşme yapmak isteyen tüzel ya da gerçek kişilerin, bu tezden elde edilen sonuçlardan yararlanmaları hedeflenmiştir. Ayrıca daha önce bu konuda çalışılmamış olması nedeniyle de çalışma konusu önemi artırmaktadır. Tez konusu sosyal bilimlere ilişkin olduğundan dolayı sadece literatür taraması ile çalışma yapılmıştır. Esasen, Türk Borçlar Kanunu ile Cibuti Borçlar Kanunu ele alınmak suretiyle, konu ile ilgi kitaplar, makaleler, yayınlar da incelenmiştir. Sonuç olarak çalışmada, Cibuti Borçlar Hukuku ile Türk Borçlar Hukuku'nun borcun sona ermesi bakımından farklılıklardan daha fazla ortak noktaya sahip oldukları anlaşılmıştır. Cibuti'de ve Türkiye'de bir borç ya da borç ilişkisinin, büyük ölçüde aynı şekilde sona erdiği görülmektedir. Ancak, bilinmesi gereken birkaç temel farklılık vardır. Bu farklılıklardan biri özellikle kendisini zamanaşımı bakımından göstermektedir. Diğer bir farklılık ise kendisini borcun yenilenmesi suretiyle sona ermesinde göstermektedir.

BorçlarBorçlar hukukuCubuti+2
Ibrahım Mohamed Ibrahım
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Borca katılma

Borca katılma, 6098 sayılı TBK m. 201 ile getirilen yeni bir düzenlemedir. Borca katılma alacaklı ile borca katılan arasında kurulan bir sözleşmedir. Bu sözleşme ilk borçlu ile katılanın müteselsil sorumluluğu sonucunu doğurmaktadır. Borca katılmanın genellikle alacaklıya teminat vermek amacıyla yapıldığı kabul edilmektedir. Borca katılmanın geçerli bir şekilde meydana gelebilmesi, mevcut bir ilk borcun varlığına bağlıdır. Borca katılma kural olarak şekle tabi değildir. Borca katılma bağımsız bir sözleşmedir. Taraf değişikliğine neden olmaz. Borca katılma sözleşmesinin tarafları, borca katılan ile alacaklıdır. Borca katılan ilk borçlunun yanında borç altına girmektedir. Borca katılanın sorumluluğu bağımsız bir sorumluluktur. Borca katılan borçtan aslen sorumludur. İlk borçlu ile borca arasında müteselsil sorumluluk doğmaktadır. Borca katılma sözleşmesinden doğan sorumluluk, katılan ile ilk borçlunun borcun tamamını ifa etmesine kadar devam eder.

Borca katılmaBorçlarBorçlar hukuku+4
Seda Yıldız Portakal
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

İnanç konusunun üçüncü kişilerden elde edildiği inançlı işlemler

Sözleşme özgürlüğünün bir yansıması olarak ortaya çıkan inançlı işlemler, Türk Borçlar Kanunu'nda düzenlenmese de, doktrin ve yargı içtihatlarında geçerli olarak kabul edilen hukuki işlemlerdir. İnançlı işlemler, birbiriyle sıkı bağlantısı olan iki unsurdan oluşur. İnanan ve inanılan arasında yapılan ve inançlı işlemde iç ilişkiyi düzenleyen inanç anlaşması, işlemin ilk unsurudur. İşlemin diğer unsuru ise, inanç konusunun inanılana devredilmesi işlemidir. Bu işlem niteliği itibariyle tasarruf işlemidir. Devir işlemi ile birlikte inanılan, inanç konusu üzerinde tam bir hak kazanır. Devir işlemi bizzat inanan tarafından yapılabileceği gibi, üçüncü bir kişi tarafından da yapılabilir. İnanç konusunun üçüncü bir kişinin malvarlığından çıktığı hallerde, inanan ile inanılan arasındaki işlemi, inançlı bir işlem olarak nitelendirmekte bir sakınca yoktur. İnanç konusunun üçüncü kişilerden elde edildiği inançlı işlemlerin birçok görünümü olsa da, en yaygın görünümü, inanılanın, inananın dolaylı temsilcisi olarak hareket ettiği hallerdir. İnançlı işlemin diğer türlerinde olduğu gibi, inanç konusunun üçüncü kişilerden elde edildiği hallerde de en önemli husus, inanan kişinin korunmasıdır. İnanılanın, inanç konusu üzerinde her türlü tasarruf işlemini yapabilecek olması, inananın hukuki konumunu zayıflatmaktadır. Bu sebeple inananın korunması adına faydalanılabilecek kanun hükümlerinin belirlenmesi önemlidir. Ancak inananın korunması adına bulunan çözümler hukuki işlem güvenliğini zedelememelidir.

Borçlar KanunuBorçlar hukukuSözleşme serbestisi+3
Furkan Özdemir
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Muris muvazaası

Uygulamada sıkça karşılaşılan, Borçlar Kanununda özel bir düzenleme yeri olmayan muris muvazaası unsurları ve yargılama usullerinin açıklanması tezimde amaçlanmaktadır. Mutlak ve nisbi muvazaa türü olarak karşılaştığımız murisin muvazaalı işlemleri tezimizde ele alınmıştır. Murisin nisbi muvazaa işlemleri için nisbi muvazaanın düzenlendiği BK'nun 19. maddesi uygulanmaktadır. 01.04.1974 tarihli İBK kararı ve devamı içtihadı birleştirme ve Yargıtay kararları da uygulama alanı bulmaktadır. Çalışmamda, muris muvazaasının görünürdeki işlemler ve gizli işlemleri ele alınarak açıklamaya çalışılmıştır. Bu konu kapsamında 01.04.1974 tarihli İBK kararı ve içtihatlar ile Yargıtay kararlarına değinilmiş ve konu içinde belirtilmiştir.

Borçlar KanunuBorçlar hukukuMuris muvazaası+2
Nuran Sun
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Çatılı işyeri kiralarında uyarlama

Sözleşme, borç ilişkisi kurmaya yarayan iki veya daha fazla kişi arasında gerçekleşen bir hukuki işlemdir. Kira sözleşmesi ise, TBK m. 299'da yer alan tanımıyla; kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanmayla birlikte ondan yararlanılması hakkını kiracıya bıraktığı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği sözleşmedir. Çatılı işyeri kira sözleşmelerinde kiralanan şey çatılı işyerleridir ve kiraya veren tarafından çatılı işyerinin kullanımı kiracıya devredilmektedir. Sözleşmeye bağlılık ilkesi gereğince, sözleşme tarafları akdedilmiş olan sözleşme hükümlerine ne olursa olsun uymak zorundadır. Sözleşme akdedilirken tarafların içinde bulunduğu şartlar ve durumlar değiştiğinde bu ilkenin istisnasız şekilde uygulanması dürüstlük ilkesine aykırı olabilmektedir. Sözleşmeler akdedildikten sonra meydana gelen bazı değişiklikler sözleşmenin devamını taraflar açısından çekilmez kılabilmektedir. İşte bu durumda, sözleşmenin uyarlanması hakkında genel hüküm niteliğinde olan TBK m. 138'de yer alan diğer şartların somut olayda bulunması halinde sözleşmenin uyarlanarak ayakta tutulması gündeme gelebilir. Eğer sözleşmelerin uyarlanarak ayakta tutulması mümkün değil ise ani edimli sözleşmelerde dönme, sürekli edimli sözleşmelerde fesih hakkı kullanılabilmektedir. Konumuz açısından çatılı işyeri kira sözleşmeleri sürekli edimli sözleşme niteliğinde olduğu için bu sözleşmenin uyarlanmasının mümkün olmaması, sözleşme taraflarının sözleşmeyi feshetmesine yol açabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Aşırı İfa Güçlüğü, Şartların Değişmesi, Uyarlama, Çatılı İşyeri Kira Sözleşmeleri, Covid-19 ve Uyarlama

Aşırı ifa güçlüğüBorçlar KanunuBorçlar hukuku+6
İlayda Gül Çindirli
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Türk borçlar hukukunda iptal edilebilirlik yaptırımının teorik temelleri

Bu çalışmanın konusu, Türk borçlar hukukunda iptal edilebilirlik yaptırımının teorik temelleri ve kavramsal sınırlarıyla incelenmesidir. İptal edilebilirlik yaptırımı, sözleşmenin kurulması sırasında bir irade bozukluğunun ya da aşırı yararlanmanın bulunması durumunda söz konusu olabilir. TBK'da bir irade bozukluğu ya da aşırı yararlanma sonucu kurulan sözleşmenin bağlayıcı olmadığı düzenlenmiştir. Kanun'da kullanılan bağlayıcı olmama kavramı, hükümsüzlük teorisi içerisinde iptal edilebilirlik şeklinde yorumlanmaktadır. Dolayısıyla TBK'da ne açıkça iptal edilebilirlik yaptırımına ne de kavramsal tanımına rastlamak mümkündür. İptal edilebilirlik; sözleşmenin kuruluşundaki bir sakatlığın, hukuki işlemin etkilerini kendiliğinden ortadan kaldırmadığı; ancak yalnızca bir tarafa yenilik doğuran bir beyanla hukuki işlemi geçersiz kılma hakkı verdiği, kesin hükümsüz olmayan ve geçersiz kılınmadıkça geçerliliğini koruyan hukuki işlemin hükümsüzlük teorisi içerisindeki niteliğidir. İptal edilebilirlik yaptırımının söz konusu olabilmesi için; hukuken geçerli ve hakkında iptalin öngörüldüğü bir hukuki işlem mevcut olmalı, bu hukuki işlemde iptal sebeplerinden biri bulunmalı ve son olarak iptal süresi sona ermemiş olmalıdır. İptal sebepleri; yanılma, aldatma, korkutma ve aşırı yararlanmadır. TBK'da irade bozuklukları ve aşırı yararlanma hususunda iptalin ileri sürülmesi için uyulması gereken süreler ayrı ayrı düzenlenmiştir. Hak düşürücü süre niteliğine sahip olan bu süreler içerisinde iptal beyanında bulunmak hukuki işlemi geçersiz kılmak için yeterlidir. İptal edilebilirlik yaptırımı bakımından iptal edilebilir işlem ile iptal edilmiş işlem birbirinden ayrılmalıdır. İptal edilebilir işlem iptal gerçekleşene kadar geçerli bir hukuki işlemdir. Tek taraflı, varması gerekli ve yenilik doğurucu hak niteliğine sahip olan iptal beyanı ile hukuki işlem, geçmişe etkili bir biçimde ortadan kalkar. İşlemin iptal edilmesiyle bir zarar meydana gelmişse bu zararın tazmin edilmesi gerekir. Tazminat talebinin hukuki dayanağı ve tazminat yükümlüsü her bir iptal nedeni bakımından farklılık göstermektedir.

Borçlar hukukuTürk borçlar hukukuİptal+1
Seda Baş
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'na göre kefalet sözleşmesinin şekli

Kefalet sözleşmesi; tek tarafa borç yükleyen ve tarafları kefil ile alacaklı olan, asıl borçlunun borcunu ödememesi nedeniyle kefilin sorumluluk altına girdiği bir şahsi teminat sözleşmesidir. Ticari hayattaki ihtiyaçlar sebebi ile temelleri Roma Hukukundan bugünlere kadar gelen kefalet sözleşmesi en çok tercih edilen teminat sözleşmelerinden biridir. Bunun nedeni, miktarı düşük borçlar için dahi herhangi bir masraf veya zaman almadan asıl borcun ifa edilmemesi halinde kefil tarafından borcun teminat altına alınmasının mümkün olmasıdır. Burada kefalet sözleşmesi ile teminat altına alınan sadece sözleşmeden doğan borçlar olmayıp, para ile ölçülmesi mümkün olabilecek her türlü borçlardır. 818 sayılı Eski Borçlar Kanunu'nun kefili ve aile birliğini yeterince korunmadığı düşüncesiyle 1 Temmuz 2012'de yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ile kefalet sözleşmesinde birçok hükümde değişikliğe gidilmiştir. Yapılan bu değişiklikler genel olarak kefalet sözleşmesinin şekil şartlarındaki hükümler ile TBK madde 584 gereğince Kanuna ilk kez giren eşin rızasına ilişkindir. Bu çalışmada, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununda kefili korumak amaçlı ağırlaştırılmış olan nitelikli adi yazılı şekil ışığında, kefalet sözleşmesinin kurulmasında gerekli olan şekil şartları ve eşin rızası üzerinde durulmuştur. Şekil şartlarına uyulmadan şekle aykırı ifa edilen kefalet sözleşmesinin sonuçlarına değinilmiştir.

Borçlar KanunuBorçlar hukukuKanunlar 6098 sayılı+3
Aybüke Fincan
Gaziantep University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Yargıtay kararları ışığında miras bırakan muvazaasının ispatı

Bu tezin konusunu muvazaanın uygulamada çok sık karşılaşılan türlerinden biri olan miras bırakanın muvazaası oluşturmaktadır. Çalışmamız iki ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde bir Borçlar Hukuku müessesesi olan muvazaa konusu tartışılmıştır. Muvazaanın yasal dayanağı, çeşitleri, hüküm ve sonuçları, ileri sürülmesi ve ispatı, benzer işlemlerden farkı ve doktrinin konuya bakış açısı değerlendirilmiştir. Devamında miras bırakanın muvazaası kavramı ve miras bırakanın muvazaası nedeniyle açılacak iptal davasında görevli ve yetkili mahkeme, davanın tarafları, talep kapsamı, miras bırakanın muvazaasının ispatına ilişkin özellik arz eden hususlar ele alınmıştır. Son bölümde ise, miras bırakanı muvazaalı işlem yapmaya yönelten nedenler, miras bırakanın mirasçıları aleyhine yapabileceği muvazaalı işlemler ve uygulamada miras bırakan tarafından yapılan hangi muvazaalı işlemlerin miras bırakanın muvazaası kapsamında değerlendirildiği Yargıtay kararları ışığında irdelenmiştir. Çalışmamda, miras bırakanın muvazaasının görünürdeki işlemler, satım, ölünceye kadar bakma sözleşmesi gibi ve gizli bağışlama sözleşmesine ve buna ilişkin Yargıtay kararları ve tartışmalı konulara değinilmeye çalışılmıştır. Bu kapsamda, çalışmama yön veren 01.04.1974 tarihli YİBK kararı ve diğer içtihat ile yakın tarihteki Yargıtay kararları konu başlıklarında ayrı ayrı belirtilmiştir. Sözleşmelerde muvazaa iddiasını ileri sürebilecek kişiler ve bu iddiaların ne şekilde ispatlanacağı ele alınmaya çalışılmıştır. Bu incelemeler yapılırken doktrindeki değişik görüşler ve Yargıtay uygulamalarına da yer verilerek konunun daha iyi anlaşılmasına gayret edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Muvazaa, Miras Bırakanın Muvazaası, Miras Bırakanın Muvazaasının İspatı

Borçlar hukukuMirasMiras hakkı+5
Zeynep Kuybu Gebel
Gaziantep University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Acentenin önlem alma borcu

Kanun koyucu, acentenin müvekkili hesabına hareket etmesinden dolayı acenteye bazı borçlar yüklemiştir. TTK madde 111'de "Önlemler" başlığı altında düzenlenen acentenin önlem alma borcu, acentenin müvekkiline karşı olan borçları arasındadır. Bu hükme göre acente, müvekkili hesabına teslim aldığı eşyanın taşınma sırasında hasara uğradığına dair belirtiler varsa, müvekkilinin taşıyıcıya karşı dava hakkını teminat altına almak üzere, hasarı belirtmek ve gereken diğer önlemleri almak zorundandır. Acente yine bu hükme göre eşyayı mümkün olduğu kadar korumak veya eşyanın tamamen telef olma tehlikesi varsa, TBK gereğince yetkili mahkemenin izniyle sattırmak ve gecikmeksizin durumu müvekkiline haber vermekle yükümlü tutulmuştur. Acentenin ilgili hükme aykırı davranması veya herhangi bir ihmali yüzünden bir zarar meydana gelmesi durumunda bu zararı tazmin etmesi gerektiği de açıkça belirtilmiştir. Doktrinde, TTK madde 109'da düzenlenen "menfaatleri koruma borcuna" ilişkin hüküm karşısında, acentenin önlem alma borcuna ilişkin düzenlemelerin gerekliliğine dair tartışmalar devam etmektedir. Tez çalışmamızda, önlem alma borcu kapsamında acenteden beklenen davranışların neler olacağı belirtilmiştir. Ayrıca önlem alma borcu kapsamında TBK ve TTK'nın "Taşıma İşleri" başlığı altında düzenlenen ilgili hükümlerine değinilmiş, ilgili yargı kararları da çalışmamıza eklenmiştir.

AcentelerBorçlarBorçlar hukuku+5
Birkan Fırat Afşar
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Uluslararası Hukukun emredici normlarından doğan yükümlülük ihlallerinden devletin sorumluluğu

Devletin sorumluluğu, Uluslararası Hukuk Komisyonu'nun, uluslararası hukukun tedrici gelişmesi ve kodifikasyonu bağlamında seçtiği konulardan biri olmuştur. Komisyon, konuyla ilgili olarak 1949 yılında çalışmalarına başlamış, 2001 yılında Nihai Metin olarak adlandırılan Taslak Maddeler, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda onaylanmıştır. Nihai Metin'de, uluslararası haksız fiilin sonuçları olarak sorumlu devlete, yükümlülüğüne devam etme, haksız fiile son verme, haksız fiilin tekrar etmeyeceğine ilişkin garantiler sunma ve giderimde bulunma yükümlülükleri yüklenmiştir.Uluslararası hukukun emredici normlarından doğan yükümlülüklerin ciddi ihlalleri için ise, bu sonuçlara ek olarak bütün devletlere, bu normların ihlallerini hukuka uygun yollarla sonlandırmak için işbirliği içinde olma, bu normların ciddi ihlalleri tarafından yaratılan durumu hukuka uygun olarak tanımama ve bu durumun sürdürülmesi için yardımda bulunmama yükümlülükleri yüklenmiştir. Çalışmamızda, uluslararası sorumluluğun, uluslararası hukukla birlikte bir evrim geçirdiği, uluslararası toplum, uluslararası kamu düzeni, normlar hiyerarşisi, emredici normlar gibi kavramların geliştiği ve sorumluluğun işlevine uluslararası hukukun korunmasının da eklendiği iddia edilmiştir. Bu nedenle, uluslararası hukukun sıradan normlarının ihlalleri halinde de, devletlerin bu ihlale hukuka uygun yollarla son vermek için işbirliği içinde olma, uluslararası hukukun sıradan normlarının ihlallerini hukuka uygun olarak tanımama ve bu durumun sürdürülmesine yardımda bulunmama yükümlülükleri olduğu savunulmuş, dolayısı ile uluslararası hukukun emredici normlarından doğan yükümlülüklerin ciddi sonuçları için getirilen ilave sonuçların yetersizliği sonucuna ulaşılmıştır. Nihai Metin'de, uluslararası hukukun emredici normlarından doğan yükümlülüklerini ciddi şekilde ihlal eden sorumlu devlet için herhangi bir yükümlülük getirilmemesi tezimizi desteklemiştir. Uluslararası sorumluluğun uygulanması ile ilgili, doğrudan zarar gören devlet dışındaki devletlerin sorumluluğu başlatma ve tedbir alma hakları aksi bir yargı oluşturmaya yetmemiştir. Çalışmada, uluslararası toplum, uluslararası kamu düzeni, sorumluluk teorileri incelenmiş, devletin uluslararası sorumluluğunun nev'i şahsına münhasır olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

Borçlar hukukuDevlet idaresiEmredici norm+8
Ümmühan Elçin Ertuğrul
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Bir zarara birlikte sebebiyet veren birden fazla kişinin hukuki sorumluluğu

Birden fazla kişi, bir zarara birlikte sebebiyet vermişlerse, 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 50. maddesinden dolayı bu zarardan birlikte sorumlu olurlar. Bu sorumluluğa doktrinde tam teselsül denmektedir. Bu çalışmadaki amacımız Borçlar Kanunu madde 50'yi detaylıca incelemektir.Çalışmamızda sırasıyla bu sorumluluğun şartları, hükümleri ve yeni Borçlar Kanunu'ndaki durumu, doktrin ve Yargıtay görüşleri de belirtilerek incelenmiştir.Müteselsil sorumluluk, bir haksız fiil sorumluluğudur. Bu nedenle sorumluluk için haksız fiil sorumluluğunda aranan unsurların varlığı gerekir. Bunlar dışında, müteselsil sorumluluk için birlikte davranan birden fazla kişi ve bu kişilerin ortak kusuru da aranmaktadır.Birden fazla kişi, ortak kusurlarıyla bir zarara sebebiyet vermişlerse, asıl fail, kışkırtıcı, yardımcı ayrımı yapılmaksızın, meydana gelen zarar sonucu hükmedilen tazminatın tamamından sorumludurlar. Zarar gören, tazminatı sorumluların hepsinden talep edebileceği gibi bir kısmından ya da sadece birinden de talep edebilir. Tazminat tamamen ödeninceye kadar, birlikte sorumluluk devam eder.Zarar verenler ise kendilerinden tazminat talep edildiğinde ortak defileri ileri sürerek tazminattan indirimi sağlayabilecekleri gibi tazminatı ödemekten de kurtulabilirler. Ortak defiyi ileri sürmek bir hak olduğu kadar da bir yükümlülüktür. Kişisel defiler hakkında farklı görüşler mevcuttur. Hâkim görüşe göre, dış ilişkide ileri sürülebilmelidir.Sorumlulardan birinin zarar görene ödeme yapması halinde, bu kişi payından fazla yaptığı ödeme oranında diğer sorumlulara başvurma hakkı kazanır. Buna rücu hakkı denir. Rücu oranını hâkim, hakkaniyete, kişilerin kusuruna ve fiilden sağladıkları yarara göre takdir eder.1 Temmuz 2012 tarihinde 6098 sayılı yeni Türk Borçlar Kanunu yürürlüğe girecektir. Çalışmamızda bu kanundaki müteselsil sorumluluğa ilişkin hükümler detaylıca anlatılmıştır. Özellikle yapılan değişiklikler incelenmiştir.Anahtar Sözcükler:1.Müteselsil Sorumluluk2.Ortak kusur3.Haksız Fiil4.Dış İlişki5.İç İlişki

Borçlar KanunuBorçlar hukukuHaksız fiil+5
Elif Şen
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Mücbir nedenle iş sözleşmesinin feshi, hüküm ve sonuçları

İş sözleşmesi kişisellik özelliği ağır basan bir sözleşmedir. Bu nedenle mücbir neden, Borçlar Hukukundan farklı olarak İş Hukukunda doğrudan sözleşmeyi sona erdiren bir neden olmayıp; işçiye ve işverene şartların oluşması halinde haklı nedenle fesih imkanı tanıyan bir nedendir. Mücbir nedenle iş sözleşmesi kendiliğinden sona ermediğinden hüküm ve sonuçları bakımından da farklılıklar ortaya çıkmaktadır.Yüksek lisans tezimiz de biz de mücbir neden kavramını ve bunun Borçlar Hukukunda ve İş Hukukunda meydana getirdiği sonuçları açıklamaya çalıştık.

Borçlar hukukuFesihMücbir sebepler+3
Burcu Çiçekdağ
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

P & I (Protect & Indemnity ) kulüp sigortaları kapsamında petrol taşımacılığından doğan kirlenme zararları

Deniz ticaret hukukunda, tekne ve taşıma sigortalarının teminat kapsamı dışında kalan, üçüncü kişilere verilen zararlardan doğan sorumluluklar, koruma ve tazmin klası altında faaliyet gösteren P&I kulüpleri tarafından teminat altına alınır. Kulüp sigortasının teminat kapsamı geniştir. Söz konusu teminatlardan, petrol taşınmasından doğan sorumluluk teminatı; kulübe kayıtlı üye donatanın gemisinin doğal çevreye ve üçüncü kişilere verdiği zararları tazmin etmeyi amaçlar. Bu bağlamda çalışmamızın birinci bölümünde Kulüp Sigortası kavramı incelenecektir. Denizcilikte kilometre taşı olmuş olaylar eşliğinde Kulüp sigortasının tarihçesi anlatılacaktır. Ardından kulüplerin temel özelliklerine, işleyiş esaslarına ve hukuki niteliğine değinilecektir. Bölüm sonunda Kulüp üyelerine sunulan teminatlar sıralanacak ve açıklanacaktır. Çalışmamızın ikinci bölümü, Kulüp Sigortası kapsamında, "Petrol Taşınmasından Doğan Kirlenme Zararları Hakkındaki Teminat" üzerinedir. Genel anlamda deniz kirlenmesi ve kirlenmenin sebepleri, petrol taşınmasının denizlerde bıraktığı olumsuz etkiler, kirlilikten doğan sorumluluk, sorumluluğun mevzuatımızda ve taraf olduğumuz uluslararası antlaşmalardaki yansıması, sorumluluğun sınırlandırılması ve ek tazminat fonları hakkında bilgi verilecektir. Çalışmamızın üçüncü bölümü söz konusu kirlenme zararlarının P&I Kulüp Sigortasına başvurularak tazmin edilmesi hakkındadır. Bu bölümde, çevre kirliliği anlamında rizikonun tanımı yapılacaktır. Sigorta yapma zorunluluğu ele alınacak; sigorta kapsamına giren riskler ve üçüncü kişilerin, zararlarını tazmin etmek için P&I kulüplerine başvurabileceği hususu incelenecektir. Bölüm sonunda zarar tazmini hususunda uyuşmazlıkların çözüm yolu olan dava ve tahkim yolu açıklanacaktır. Kulüp sigortasında zamanaşımı süresi hakkında kısaca bilgi verilecektir.

Borçlar hukukuDeniz hukukuKirlilik+7
Hasan Basri Özkan
Çağ University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

İdarenin sorumluluğunu gerektiren zarar kavramı

?İdarenin Sorumluluğunu Gerektiren Zarar Kavramı? nı inceleyen bu çalışma, giriş dışında üç bölümden oluşturmaktadır. Tezin kapsamı idarenin icra ettiği faaliyetlerden dolayı kişilerin uğradıkları zarar ve türleri ve sorumluluk sebepleri neden oluşmaktadır.Girişte tez konusu ile ilgili genel bir bilgi verilmiştir. Çalışmamızın birinci bölümünde, idari sorumluluk kavramı ve dayanakları ele alınmıştır. Burada sözleşmeden doğan ve sözleşme dışı sorumluluk konuları ele alınmıştır. Sözleşme dışı sorumluluk türlerinden olan kusurlu sorumluluk ve kusursuz sorumluluk konularına yer verilmiştir. Kusurlu sorumluluk ta hizmet kusuru ve kişisel kusur; kusursuz sorumlulukta risk ilkesi ve fedakarlığın denkleştirilmesi (kamu külfeti karşısında eşitlik ilkesi) konuları incelenmiştir. Ayrıca idarenin sorumluluğunu gerektiren şartlarda incelenmiştir.Çalışmamızın ikinci bölümünde ise, zararın tanımı, ve unsur incelenmişitir. Ayrıca zararın çeşitlerinden olan, doğrudan doğruya zarar- dolaylı zarar, fiil zarar, kazanç kaybı, normatif zarar, maddi zarar- manevi zarar, müspet zarar- menfi zarar, kişiye ilişkin zarar- mal ilişkin zararlar ele alınmıştır. Ayrıca idarenin özel hukuktan kaynaklanan zararları incelenmiştir.Çalışmanın üçüncü bölümünde ise, zararı doğuran idari faaliyetlere göre zarar konusu yer almaktadır. İdari işlemden, idari işlemin uygulanması eyleminden, idarenin haksız fiilden ve idari sözleşmeden doğan zararlar incelenmiştir. Bunun yanından idarenin sorumluluğunu gerektiren zararın özellikleri de incelenmiştir. Bu bakımdan ortada bir zarar olmalı bu zarar gerçek, gerçekleşmiş, mutlak ve kesin olarak hesabı mümkün olan, hukuken korunan bir menfaata yönelik, parayla ölçülebilir, özel, anormal, ve zararın kamu hukukunun uygulanması dolayısıyla meydana gelmiş olman konuları ele alınmıştır. Ayrıca zararın idare tarafından hesaplanması, mala ilişkin zararın hesaplanması ve kişiye ilişkin zararın hesaplanması konuları de çalışmamızda incelenmişitir.Anahtar sözcükler1.Zarar2.Sorumluluk3.İdare4.Tazminat

Borçlar hukukuHukuki sorumlulukTazminat+3
Selda Wadood
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessEN

Consumer protection in contracts for the supply of digital content and digital services – an analysis of Turkish law in light of the EU Directive 2019/770

The European Union's Digital Contents Directive (2019/770), DCD in short, entered into force on June 11, 2019, and as of January 1, 2022, the changes deriving from the DCD took effect in all member states. The DCD, which specifically regulates the consumers' rights deriving from the supply of digital contents and digital services, brought about custom-tailored rules dedicated to the needs arising from contracts of this nature. The DCD, other than specifically defining the terms "digital content" and "digital service", sets forth certain subjective, objective, and integration requirements the traders are to abide by in their transactions with the consumers. Furthermore, the DCD also provides for specific performance, price reduction, and termination as alternative remedies for non-conformity. Given that there is not yet a special law dedicated to the supply of digital contents and digital services under Turkish law, the issues that fall under the scope of the DCD are mostly regulated under the Turkish Consumer Protection Act, its affiliated regulations, and the Turkish Code of Obligations. While the comparison of the two systems reveals many similarities, it also signals the need for the adoption of a special law, or at least special provisions, under Turkish law as well, given the shortcomings of the existing legislation in tackling the problems posed by the contracts for the supply of digital contents and digital services. Key Words: Digital Contents Directive, Digital Content, Digital Service, EU Consumer Law, Turkish Consumer Law

European Union lawEuropean Community lawLaw of obligations+2
Alperen Cem Şanap
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Cumhuriyet Dönemi kanunlaştırma çalışmaları (1923-1926)

Fikrî ve siyasi kırılmaların oldukça yoğun yaşandığı Tanzimat'tan Cumhuriyet'e kadarki dönem içerisinde Türkiye'nin hangi hukuki düzlemi takip edeceğine yönelik çalışmalar, Cumhuriyet'in ilk yıllarında dahi gündeme gelen bir mesele olmuştur. Bu doğrultuda Tanzimat Fermanı'nın ilan edilmesinden önce başlayarak bu fermana zemin hazırlayan ortamın ve fermanın ilanından sonra uygulanan politikalara yansıyan her türlü girişimin neticesinde Osmanlı Devleti'nin bir reform gerçekleştirme isteği değişik şekillerde vurgulanmıştır. Bu cümleden olmak üzere Tanzimat'tan itibaren özellikle hukukta gerçekleştirilmek istenen reform içerikli faaliyetler, Cumhuriyetin ilk birkaç yılına değin sürmüştür. Tanzimat'tan Cumhuriyet'e kadar süren hukukta reform çabaları değişik zamanlarda kırılmalara uğrayarak devam etmiştir. Çeşitli veçhelere konu olan bu süreçte, Cumhuriyet'in ilanından sonra bir daha ve bu sefer radikal bir değişime, bir başka ifadeyle devrime kapı aralanmıştır. Dolayısıyla bir müddetten beri süren hukukta reforma ilişkin çabalar yerini kapsamlı bir hukuki dönüşüm sürecine bırakmıştır. Bu çalışmada, Tanzimat'tan Cumhuriyet'e kadar uzanan süreçte hukuk alanında yaşanan gelişmeler tarihsel bağlamı içinde ele alınmış; Cumhuriyet'in ilk yıllarında yürütülen birtakım kanunlaştırma faaliyetleri gerek tarihsel süreklilikleri gerekse reform niteliğindeki yönleriyle incelenmiştir. Araştırmada tarihsel yöntem esas alınarak söz konusu dönemlere ait resmî belgeler, Meclis tutanakları, dönemin hukuk metinleri ve alan yazını taranarak değerlendirmelerde bulunulmuştur. Sonuç olarak, Tanzimat'tan itibaren süren hukuki reform girişimlerinin Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte sistematik ve ideolojik bir dönüşüm sürecine dönüştüğü, bu bağlamda hukuk devriminin yalnızca normatif değil aynı zamanda toplumsal ve kültürel boyutları da olan çok yönlü bir yeniden yapılanmayı beraberinde getirdiği ortaya konulmuştur. Çalışmada, tüm bu dönüşüm süreci hem tarihsel süreklilik hem de radikal kopuş noktaları ışığında ele alınmakta, dönemin ruhu içinde anlaşılmaya çalışılmaktadır.

Aile hukukuBorçlar hukukuFransız hukuku+5
Muhammed İkbal Sönmez
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Çevreyi kirletenin haksız fiil sorumluluğu

Dünyamız tüm canlıların yaşam alanı, yuvası ve ortak mirasıdır. Varlığımızı sağlayan çevreyi korumak hem bir hak hem de bir yükümlülüktür. Nüfusun ve tüketimin artması, sanayi devrimi ve fabrikalaşma süreci, doğal kaynakların tüketilmesi, fosil yakıtların kullanımı gibi sebeplerle insanoğlu çevreyi kirletmekte, ekolojik dengeyi bozmakta ve çevre zararlarını meydana getirmektedir. Çevre zararlarının ve çevre kirliliğinin önüne geçebilmek adına çevre hukuku kapsamında birtakım düzenlemeler getirilmiştir. Çevre Kanunu'nun 28. maddesinde çevreyi kirletenin sorumluluğu olarak ağırlaştırılmış bir kusursuz sorumluluk türü düzenlenmiştir. Bu sorumluluk türü, haksız fiil sorumluluğunun genel unsurları ile çevreyi kirletenin sorumluluğunun kendine özgü unsurlarını taşımaktadır. Çalışmamızın ilk bölümünde çevre ve kirliliğe yönelik temel kavramlar açıklanarak çevre hukukunun çerçevesi çizilmiştir. İkinci bölümde çevreyi kirletenin haksız fiil sorumluluğu, hukuki niteliği, unsurları detaylıca incelenmiştir. Bu incelemeler neticesinde son bölümde ise çevreyi kirletenin sorumluluğunun usul hukuku bakımından sonuçları açıklanmıştır.

Borçlar hukukuÇevre hukuku
Güneş Sima Korkmaz
Doğuş University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Gayrimenkul rehninde dereceler ve sıra

En yalın haliyle; rehin alacaklının sahip olduğu bir ayni teminat olup, borçlunun ödeme yapmaması, kısmi ödeme yapması veya kötü ödeme yapması hallerinde alacaklının zararlarını ve alacağını karşılayabilmesi için kendisine verilmiş bir haktır. Bu hakkın, teminat ve gayrimenkulun ekonomik değerinin tedavülü şeklinde iki önemli işlevi vardır. Rehin hakkı; menkul mallar (taşınır bir mal, bir hak, alacak veya canlı hayvanlar) veya gayrimenkul mallar üzerine kurulur. Bu hak tescilli ve tescilsiz olmak üzere iki şekilde doğabilir. Bilindiği gibi gayrimenkul rehni MK. 765-887 maddelerinde düzenlenmiştir. Hak sahibine alacağını gayrimenkulun değerinden elde etme yetkisi veren, borcun ifa edilmemesi halinde alacaklıya gayrimenkulun icra vasıtasıyla sattırıp satış değeri üzerinden alacağını öncelikle tahsil etme hakkı veren bir ayni haktır. Mutlak bir ayni hakka sahip olan alacaklı, bu hakkını tüm üçüncü kişilere ve gayrimenkul malikinin diğer alacaklılarına karşı ileri sürebilir. MK. m. 765 "Gayrimenkul rehni ipotek, ipotekli borç senedi ve irat senedi şeklinde tesis olunabilir. Bundan başka herhangi bir biçimde gayrimenkul rehni yasaktır." Madde metninden de anlaşılacağı üzere Türk Hukuk sisteminde gayrimenkul rehni çeşidi sınırlı sayıdadır, yasanın saymış bulunduğu ipotek, ipotekli borç senedi ve irat senedi dışında herhangi bir gayrimenkul rehni çeşidi kurulamaz. Bu durum, Medeni Kanunun sınırlı ayni haklar için getirmiş olduğu Numerus Clausus (Adette Belirlilik) ilkesinin rehin hukukundaki özel bir uygulamasını teşkil eder. Gayrimenkul rehnedilirken, MK. m. 766 uyarınca belirli bir alacak miktarı için rehnedilebilir bu alacakta belirlilik ilkesinin bir sonucu olup, emredici bir kuraldır. Ayrıca, üzerine rehin kurulacak taşınmazın belli olması ve tapu kütüğüne de kayıtlı olması gerekir. Bu da, taşınmazda belirlilik ilkesinin bir sonucudur. Gayrimenkul rehni tapu kütüğüne yapılacak tescille kurulur. (MK.m.771) Bu işlem, hakkın doğmasınısağladığı gibi, hakkı alenileştirirde. Buna da, kamuya açıklık yani aleniyet ilkesi denir. Gayrimenkul rehni, taraflar arası sözleşmeyle, ölüme bağlı tasarruf ile, tek taraflı bir hukuki işlemle, Mahkeme Kararıyla veyahut kanundan doğan bir hakla kurulabilir. Rehin hakkı kural olarak tescille doğmaktadır. Ancak, doğrudan doğruya kanundan doğan tescilsiz rehin haklarıda bulunmaktadır. (MK. m.780-781 ve 791) Gayrimenkul rehni, terkin, taşınmazın yok olması ve taşınmazın kamulaştırılmasıyla son bulur. Gayrimenkul rehnin derecesi ve sırası konuları doktrinde görüş birliği içinde açıklanmış değildir. Derece ve sıranın eş anlamlı olduğu, rehnin derecesinin aynı zamanda sırasını da gösterdiği ileri sürülmektedir. Derece; maddi anlamda taşınmazın herhangi bir rehin hakkına tahsis edilmiş değer payını, şekli anlamda tapu sicili tekniğine göre ayrılarak sınırlandırılmış ve tescil edilmiş, değer payını ifade etmektedir. Sıra; maddi anlamda bir rehin hakkının taşınmazı yükleyen diğer rehin hakları irtifaklar ve taşınmaz mükellefiyetleri karşısındaki öncelik durumunu, şekli anlamda ise rehin hakkının tapu kütüğünde işgal ettiği derecenin taşıdığı sıra numarasını gösterir. Doktrindeki bir takım yazarların, "sıralı derecede" rehin hakkı deyiminin bizce de daha doğru olacağı kanaatindeyiz. Sınırlı ayni hakların önceliği sorunu sıra kavramının önemini artırmaktadır. Bu nedenle de, gayrimenkul üzerinde sınırlı ayni haklar arasındaki öncelik ilişkisi sırasına göre belirlenir. Kural olarak sınırlı ayni haklar kuruluş tarihlerine göre öncelik kazanırlar (MK. 930). Ancak, bütün ilgililerin muvafakati ile aksine yapılacak bir sözleşmeyle bu kural bertaraf edilebilir. 11MK.; aynı gayrimenkul üzerinde kurulmuş birden fazla rehin hakkı arasındaki sıra konusunda; zamanca önce olan, sırada önce olur. (Prior Tempore Potior Jure) ilkesinden ayrılarak derece sistemini kurmuş ve gayrimenkul rehnedilirken hangi ipotek derecesine kayıt edilirse o derecenin ifade ettiği kuvvetle teminat teşkil eder hükmünü getirmiştir. (MK. m. 785) Rehin derecesi, rehin alacaklısının alacağının gayrimenkulun bir kısmı ile sınırlandırılması olayıdır. Rehin taşınmazın değerinin farazi bölümlerini gösteren ve kendi aralarında belirli bir sıra düzenine bağlanmış bulunan bağımsız derecelerden biri üzerine kurulur ve bu derecenin miktarı ile sınırlı bir güvenceye sahip olur. Gayrimenkul maliki taşınmazının herhangi bir derecesinde alt rehinler kurabilir. Kurulan bu alt rehinlere alt derece denilmektedir. Aynı rehin derecesi içinde o derecenin farazi değerini aşmayacak şekilde kurulacak birden fazla rehinle tesis olunabilir. Görüldüğü gibi gayrimenkul rehninde sıra ve derece kavramları farklı içerikte olmakla beraber, birbirleri ile sıkı ilişki içindedirler. Taşınmaz üzerinde tek bir rehin kurulduğunda çok önem arz etmeyen derece ve sıra kavramları, birden fazla rehin kurulduğunda önem kazanmaktadırlar. Rehin dereceleriyle ilgili olarak, ülkelerin uygulamış oldukları farklı sistemler bulunmaktadır. Bunlar, ilerleme sistemi, malik rehni sistemi ve ülkemizde uygulanmakta olan taşınmazın eşit veya farklı ekonomik değerlere farazi olarak bölünmesi, bölünen her parçanın belirli bir alacağı güvence altına alabilecek şekilde rehin hakkının kurulabilmesi imkanını sağlayan sabit dereceler sistemidir (MK. m. 785). Özet olarak çalışmamızda, rehin kavramını, türleri olan menkul ve gayrimenkul rehnini, gayrimenkul rehni çeşitleri olan ipotek, ipotekli borç senedi ve irat senedini, gayrimenkul rehninde dereceler, alt dereceler ve sıra kavramlarını, birbirleri ile olan ilişkilerini, derecelere ilişkin sistemleri ve istisnalarını incelemiş olduk. üi

Borçlar hukukuDereceGayrimenkuller+4
Mehmet Şirin Erdoğan
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
1999
00
Master'sOpen AccessTR

Türk ve İslam Hukukunda borçlunun temerrüdünün karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi

Borçlar Hukuku'na konu olan "borç ilişkisi"nden soyut bir hayat düşünülemez. İslam Hukuku açısından "borçların yerine getirilmesi" ilkesel düzeyde ele alınmış ve bu ilke Kuran-ı Kerim'de "Ey iman edenler! Yaptığınız akitleri yerine getirin (Maide, 1)" şeklindeki ilahi beyan ile vaz' edilmiştir. Borçlunun ifaya gücü yettiği halde borcunu yerine getirmemekte direnmesi halinde devletin yetkili cebri icra organlarınca onun cezalandırılmasının helal ve gerekli olduğu hususundaki hadisi şerif de konu ile ilgili içtihatların kaynağını teşkil eder. Borçlunun ifaya yetkili makamlar vasıtasıyla zorlanması konunun bir yönü iken ifanın gecikmesinin alacaklı açısından meydana getirdiği zarar ve bu zararın karşılanması diğer bir hukuki problemdir. İslam Hukukunda, borçlunun temerrüdü halinde anaparanın tahsilini sağlamaya ve alacaklı açısından ortaya çıkan zararın giderilmesine yönelik hukuki imkanlar ve borçluya uygulanabilecek cezalar üzerinde önemle durulmuştur. Bunlar ele alınırken İslam Hukuku'nun faiz yasağı ile karşılaşılmaktadır. Çalışmanın diğer yönü, borçlu temerrüdünün Türk Hukuku ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir. TBK.m.117-126 hükümleri arasında düzenlenen borçlu temerrüdü borca aykırı davranış biçiminin özel bir türüdür. Borçlar Kanunu'na göre borçlu temerrüdünün yasal şartları şunlardan ibarettir: Borcun Muaccel olması ve ihtar. Anılan iki şart yasal düzeyde belirlenen koşullar olup, temerrüdün şartları bunlarla sınırlı değildir. İfanın mümkün olması, alacaklı tarafın ifayı kabule hazır bulunması da borçlunun temerrüdünün kabul edilen diğer şartlarıdır. Konuya ilişkin veriler, ikincil kaynaklardan derlenmek suretiyle Türk Hukuku ile karşılaştırmalı şekilde döküman analizi yöntemi ile değerlendirilmiştir. Çalışma üç bölüm şeklinde düzenlenmiştir. Birinci bölümde kavramsal analiz, ikinci bölümde Türk ve İslam Hukuku açısından yalnızca temerrüde ilişkin konular, sonuçları ile birlikte karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiş ve son bölümde ise borcun geciktirilmesine bağlanan diğer sonuçlar üzerinde durulmuştur. Anahtar Kelimeler Borçlar Hukuku, İslam Hukuku, Borçlu Temerrüdü, Muaccel Borç, Faiz, Sözleşme.

Borçlar hukukuBorçlu temerrüdüKarşılaştırmalı hukuk+5
Mehmet Şakir Arvas
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Uluslararası mal satımına ilişkin Viyana Sözleşmesi ve Türk Borçlar Kanunu ışığında satım sözleşmelerinde alıcının yükümlülükleri

Uluslararası mal satımına ilişkin sözleşmeler, sözleşmenin tarafları olan alıcı ve satıcı açısından çeşitli haklar ve yükümlülükler doğurur. Uluslararası nitelik taşıyan satım sözleşmelerine dair devletlerin iç hukuk kurallarının birbirleriyle uyumlu olmaması, çeşitli problemlerin doğumuna neden olmaktadır. Söz konusu sorunları gidermek amacıyla uluslararası alanda ortak bir hukuksal zemin oluşturma çabaları "Uluslararası Mal Satım Sözleşmeleri Hakkında Birleşmiş Milletler Antlaşması" (Vienna Sales Convention) ortaya çıkarmıştır. Günümüzde 89 ülkenin taraf olduğu Sözleşme Türkiye tarafından 1 Ağustos 2011 tarihinde onaylanmıştır. Dört kısımdan ve 101 maddeden oluşan Viyana Satım Sözleşmesi'nin, üçüncü kısmı esas olarak alıcı ve satıcının haklarını ve yükümlülüklerini, bununla birlikte sözleşmeye aykırı tutumlarla ilgili düzenlemeleri içermektedir. Sözleşme md.53 alıcıya ait yükümlülükleri ana hatlarıyla ifade etmiş ve alıcıya "semeni ödemek" ve "malları teslim almak" gibi iki temel yükümlülük yüklemiştir. Söz konusu bu iki yükümlülük, bünyesinde birden çok hukuksal işlemi barındırmaktadır. Sözleşme, diğer maddelerde bedelin ödenmesi yükümlülüğü ve malların teslim alınması yükümlülükleri ile ilgili detaylandırmaya giderek bu yükümlülüklerin çerçevesini çizmiştir. Bu çalışmada alıcının yükümlülükleri, sözleşmeye aykırı davranışları ve satıcının hakları ile ilgili "Türk Borçlar Kanunu" hükümleri ile Viyana Sözleşmesi hükümleri karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır.

Borçlar KanunuBorçlar hukukuSatış sözleşmeleri+5
Yasin Tay
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Kod paylaşımı sözleşmesi

Kod paylaşımı sözleşmesi hava taşımacılığı sektöründe yaşanan serbestleşme hareketi sonrasında tüm dünyada taşıyıcılar arasında yaygın bir biçimde kullanılan bir uygulamadan kaynaklanmaktadır. Her havayolu işletmesi kendisine IATA tarafından tahsis edilen taşıyıcı belirteçlerini seferlerinde kullanmaya haklıdır. Kod paylaşım sözleşmesi, iki veya daha fazla taşıyıcı arasında, taraflardan birinin kendi taşıyıcı belirteci yanında diğer (akdi) taşıyıcı belirtecini kullanarak icra ettiği seferlerde akdi taşıyıcı tarafından gerçekleştirilen taşıma sözleşmelerinin ifasını konu alan sözleşmedir. Kod paylaşımı sözleşmesinin hukuki niteliği konusunda da bir görüş birliği olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu konuda birbirinden farklı pek çok görüş bulunmaktadır. Bu görüşlerden ilki kod paylaşımı sözleşmesini, bir iş görme sözleşmesi olarak değerlendirmekte ikincisi ise sözleşmeyi bir ortaklık sözleşmesi olarak kabul etmektedir. Aslında ön plana çıkmış bu iki görüşün de yüksek ve emin bir ses ile dile getirilmiş olmaması, alınacak pozisyonu tercih etmede dezavantajlar içermektedir. Bu kararsızlığın pek çok nedeni yanı sıra belki de en önemlisi, pazardaki diğer aktörlerin haberdar olmamaları için taraflar bakımından en gizli ticari sırları içerebilen kod paylaşımı sözleşme içeriklerinin kamuya açıklanmamalarıdır. Bu çalışmada kod paylaşım sözleşmesi çok yönlü olarak incelenmektedir. Anahtar Kelimeler: kod paylaşımı sözleşmesi, akdi taşıyıcı, fiili taşıyıcı, hava trafik hakları, alan kapatma sözleşmesi

Borçlar hukukuHava hukukuHava yolu taşımacılığı+3
Ali Cengiz
Dokuz Eylül University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00

Related subjects