Spine
112 theses under this subject heading
Benign ve malign vertebral çökme fraktürü tanısında multiparametrik spinal MR görüntülemenin etkinliğinin retrospektif değerlendirilmesi
Vertebral çökme fraktürleri özellikle yaşlı hastalarda sık görülen, etyolojisinde travma – osteoporoz benzeri benign veya primer tümör – metastaz – multipl myelom benzeri malign süreçlerin yer alabileceği bir hastalıktır. Manyetik rezonans (MR) incelemesi; benign veya malign çökme ayrımında kullanılabilen bir görüntüleme yöntemidir. Genellikle konvansiyonel sekanslar (T1, T2, yağ baskılı teknikler) tanı açısından kullanılmakla birlikte diffüzyon MR, dinamik kontrastlı perfüzyon MR gibi ileri teknikler de son yıllarda ayrım açısından tercih edilmeye başlanmıştır. Buna karşın, malignite şüphesi giderilmeyen olgularda patolojik verifikasyon gerekebilmektedir. Bu çalışmada difüzyon, perfüzyon MR ve konvansiyonel teknikler kullanılarak yapılan multiparametrik spinal MR'ın vertebral çökme fraktürlerinin benign-malign ayrımındaki etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmaya, vertebra çökme fraktürü olan, vertebra biyopsisi ve vertebral biyopsi öncesinde multiparametrik MR incelemesi yapılmış 42 hasta dahil edildi. T1-T2 sekanslardaki bulgular, kantitatif diffüzyon ve perfüzyon MR bulguları ve perfüzyon MR eğri tipleri kullanılarak tümöral, multipl myelom, benign ve malign çökme kategorisindeki lezyonların ayrımındaki başarı değerlendirildi. Tümöral, myelom ve benign çökme grupları arasında ve benign – non-benign çökme grupları arasında perfüzyon MR eğri tipi, Ktrans, Kep ve ADC parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0,000-0,02). ROC analizinde benign ve malign çökme ayrımında en yüksek sensitivite ve spesifisite değerleri Ktrans için %73,9 ve %77,8, Kep için %88 ve %77,8, ADC için %63 ve %87, saptanan ADC, Ktrans ve Kep cut off değerlerine göre yapılan multiparametrik değerlendirmede ise %91,30 ve %96,29 olarak bulundu. Kantitatif ADC, Kep ve Ktrans analizine ait kombine bilgiler multiparametrik spinal MR ile benign – malign çökme ayrımı yüksek tanısal doğruluk ile yapılabilir. İçerisinde yer alan her bir tekniğin birlikte kullanımı ile vertebral çökmelerin etyolojisinde rol oynayabilecek maligniteler daha yüksek doğrulukla saptanabilir ve sadece tanı amaçlı yapılacak invaziv işlemlere gereksinim azalabilir. Anahtar Kelimeler: Vertebra çökme fraktürü, MR perfüzyon, ADC, Kep, Ktrans
Torakolomber vertebra kırıklarında anterior füzyon ve enstrümentasyon ile tedavi sonuçları
Amaç: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalına Torakolomber Vertebra Kırığı nedeniyle başvurup tanısı konulan ve anterior füzyon ve enstrümentasyon ile cerrahi olarak tedavi edilen hastaların işlevsel ve radyolojik etkinliğinin retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Ocak 1995 ve Ocak 2010 tarihleri arasında torakolomber vertebra kırığı nedeniyle Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'na başvuran 38 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastaların demografik özellikleri yanı sıra, kırılan vertebranın seviyesi, travma tipi, cerrahiye kadar geçen süre ve komplikasyonlar açısından değerlendirildi. Ameliyat öncesi, ameliyat sonrası ve geç takiplerde Lokal Kifoz Açısı, Kifotik Deformite Açısı, Ön Duvar Yüksekik Kayıp Oranı, Kanal İşgal Miktarı radyolojik olarak değerlendirildi. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası Frankel Nörolojik Performans Skalası ile değerlendirildi. Takip sonu hastaların fonksiyonel değerlendirilmesi Oswestry Skatlık İndeksi ile yapıldı.Bulgular: Hastaların 20'si erkek, 18'i kadındı. Hastaların yaş ortalaması 33.9±15 yıl idi. Ortalama takip süresi 36 ( 16-134) aydı. Kıkıkların % 68.4'ü yüksekten düşme, %18.4'ü araç içi trafik kazası, %7.9'u araç dışı trafik kazası, %5.3'ü ağır cisim altında ezilme sonucu oluşmuştur. Kırıklarda en sık %57.8'i( L1-L2), %14.8'i (T12), %14.8`i (L3)idi. Hastaların %44.7'sinde ek travma mevcuttur. Radyolojik değerlendirmede hastaların ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası lokal kifoz açısı, kifotik deformite açısı, ön duvar yükseklik kayıp oranı ve kanal işgal oranı istatiksel olarak anlamlı düzelme görüldü (<0,001). Takip sonunda ise lokal kifoz açısı, kifotik deformite açısı istatiksel olarak anlamlı düzelme kaybı görüldü (<0,017). Frankel nörolojik performans skalasında hastalarda düzelme sağlandı ve en az bir frankel derecesi ilerleme görüldü. Son takipteki Oswestry sakatlık indeksine gore %71.5'inin mükemmel olduğu, %28.5'inin iyi olduğu saptanmıştır.Sonuç: Torakolomber vertebra patlama kırıkları tedavisinde anterior füzyon ve enstrümentasyon direkt kompresyona izin vermesi, kısa füzyon uygulaması, etkilenen bölgeye yönelik yapısal destek sağlaması ve posterior cerrahiye kadar komplikasyon oranı sahip olması gibi avantajları nedeniyle bu bölge kırıklarının tedavisinde etkili ve güvenilir bir yöntemdir.
Spinal patolojilerde manyetik rezonans görüntüleme, dijital röntgenogramlar ve klinik bulguların tanıya katkısı
Vertebral kolonun, özellikle yaşa bağlı dejeneratif hastalıklar ve birçok sistemik patolojinin hedefi olması nedeniyle spinal incelemeler, günümüzde gerçekleştirilen manyetik rezonans görüntülemelerin (MRG) büyük bir kısmını oluşturmaktadır. Dijital radyografilerle ilgili son teknoloji ürünü yazılım ve donanımların kullanıma girmesi ve getirdiği yenilikler, tanı ve etyolojiye yönelik değerlendirmede birçok katkı sağlamaktadır. Bu çalışmada spinal patolojilerin değerlendirilmesinde MRG ve dijital röntgenogramların tanısal ve etyolojik etkinliği araştırılmış, ortaya konan bulgular klinik verilerle korele edilmiş, klinik semptom ve bulguların tanı sürecinde etkinlikleri ve görüntüleme yöntemleriyle ortaya konan patolojilerin yorumlanmasına katkıları araştırılmıştır. Çalışmamızın amacı spinal patolojiler için tetkik yükünü azaltmak; gereksiz zaman, tanısal prosedürler ve medikal maliyetlerden kaçınmaktır. Dejeneratif, infeksiyöz-inflamatuar ve spinal kolon tutulumuyla seyreden hastalıkları bulunan 308 olguya ait direkt grafi, MRG ve klinik veriler değerlendirilerek tanıya katkı sağlamadaki başarıları karşılaştırılmıştır. Bunun yanında 166 olguda dejeneratif hastalıklarda görülen bazı görüntüleme bulgularının direkt grafi ve MRG tarafından ortaya konma oranları araştırılmıştır. Çalışmamızda öncelikle tanısal algoritmanın kuralına uygun şekilde takip edilmesinin gerekliliği sonucunda varılmıştır. Dijital radyogramlarda hastaya uygulanan dozun daha düşük olması, yüksek gri skala rezolüsyonu ve kullanım-erişim kolaylığı göz önüne alındığında direkt grafilerin tanısal süreçte ilk basamakta yer alması doğru bir yaklaşımdır. Spinal patolojilerde; ayırıcı tanıda güçlük yaşandığında, erken dönem inflamatuar ve dejeneratif hastalıklarda, var olan tablonun direkt grafi ile açıklanamadığı durumlarda ya da tanısı bilinen hastalarda yeni gelişen tablolarda MRG'ye başvurulması daha akılcı olacaktır.
Pediatrik skolyoz hastalarının posterior enstrümentasyon ve rod uzatma tekniğiyle cerrahi tedavi sonuçları
Amaç: Erken yaşta skolyoz tanısı alan çocuklarda, çift büyüyen rod tedavisinin klinik ve radyolojik sonuçlarını retrospektif olarak incelemektir. Gereç ve Yöntem: Şubat 2006 ile Mayıs 2009 arasında erken yaşta skolyoz tanısıyla çift büyüyen rod tedavisi uygulanan 16 hasta çalışmaya alındı. 1 hasta 3. uzatma sonrasında takiplerine gelmediği için çalışma dışında bırakıldı. 11 hastada tedavi sonunda kalıcı siteme geçildi. Hastaların Cobb, kifoz, lordoz açıları ve T1-S1 uzunlukları tedavi süresince değerlendirildi. Bulgular: İlk cerrahi anında tüm hastaların ortalama yaşı 6,3±2,5 yıl (dağılım: 3-10), ortalama takip süresi 88,2±9,3 ay idi. Hasta başına ortalama 6,9±2.6 defa (dağılım: 2-10) ve ortalama 8,2±2.6 ay (dağılım: 3-16) aralıklarla uzatma uygulandı. Füzyon uygulanma yaş ortalaması 13,02±3,6 (dağılım: 10-14) idi. Cobb açı değerleri ortalaması ameliyat öncesi, ilk ameliyat sonrası ve son takipte sırasıyla 63,6°, 33,3°, 38,8° bulundu. Kifoz açısı 46,3°, 36,3°, 39,6° ve lordoz açılarıysa 32,1°, 26,6°, 30,5° derece ölçüldü. T1-S1 uzunluğuysa 24,3 cm'den 28,0 ve 32,0 cm'ye artış gösterdi. Kalıcı sisteme geçilen hastalar değerlendirildiğinde, Cobb açı değerleri ortalaması ameliyat öncesi, ilk ameliyat sonrası, kalıcı sisteme geçiş sırasında ve kalıcı sisteme geçtikten sonra sırasıyla 63,9°, 34,3°, 40,4°, 31,0° bulundu. Kifoz açısı 43,7°, 35,2°, 35,3°, 30,0°; lordoz açılarıysa 33,0°, 26,3°, 32,2°, 28,2° ölçüldü. T1-S1 uzunluğuysa 24,1, 28,1, 32,2, 33,3 cm olarak ölçüldü. Sonuç: Erken yaşta skolyoz tanısı alan çocukların çift büyüyen rod tekniğiyle tedavisi omurga eğriliğinin düzelmesi, gövde büyümesi ve akciğer gelişiminin sağlanması açısından etkili bir tedavi yöntemidir. Hastanın düzenli ve sık aralıklarla takibinin sağlanması, tedavi esnasında engel ve komplikasyonlarla sıkça karşılaşılması hala çözüm bekleyen problemlerdir.
Vertebrae cervıcales'in anatomik olarak incelenmesi
Servikal omurgada yapılan cerrahi işlemlerde temel hedef bölge anatomisine zarar vermeden, sinir ve damar yapılarına baskıyı azaltmak ve rijit fiksasyondur. Omurgaya yapılan cerrahi işlem sırasında omurilik hasarının oluşması durumunda yaşam kalitesini bozan ya da ölüme sebep olabilen komplikasyonlar gelişebilir. Güvenli bir cerrahi için vidanın vertebra'ya yerleştirildiği bölge ve vidanın kemiğin içerisine ne kadar gireceğini saptamak için bölge anatomisinin iyi bilinmesi önemlidir. Foramen transversarium'un boyutu ve şekli a. vertebralis'i etkileyerek; baş ağrısı, migren, bayılma atakları gibi durumları ortaya çıkarabilmektedir. Bu çalışmanın amacı servikal vertebra cerrahisinde kullanılmak üzere morfometrik ölçümler yapmak ve servikal vertebra'ların morfolojisini inceleyerek, temel ve klinik bilimlere katkı sağlamaktır. Bu çalışmada deformasyona uğramamış ve ölçüm parametrelerinin belirgin olduğu, cinsiyet ve yaşları bilinmeyen servikal vertebra'lar incelendi. Atlas, axis ve vertebrae cervicales III-VII'de toplam 50 parametre değerlendirildi. Bulgular istatistiksel olarak analiz edildi. Pedikül yüksekliğinin pedikül genişliğinden fazla olduğu tespit edildi. Servikal vertebra cerrahisinde kullanılan vidaların çaplarının büyük olması durumunda pedikül fraktürü sonucu implantın gevşemesi ya da komşu visseral yapılarda yaralanma gelişebilmekte, pedikülün genişliği, yüksekliği ve uzunluğu pedikül vidası yerleştirirken vidanın çapı ve boyunun belirlenmesinde önem arz etmektedir. Bu çalışmada elde edilen bilgilerin beyin cerrahisi, radyoloji ve ortopedi başta olmak üzere temel ve klinik bilimlere katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Kronik bel ağrılı hastalarda lomber erektör spina kas tonusunun değerlendirilmesi ve klinik parametrelerle ilişkisi
Amaç: Kronik bel ağrılı hastalarda erektör spina kasının biyomekanik özelliklerini değerlendirmek ve klinik parametrelerle ilişkisini göstermek. Gereç ve Yöntem: Ocak-Haziran 2016 tarihleri arasında polikliniğimizde kronik lomber strain tanısı konan 70 hasta (MBA grubu) ve spondiloartropati tanısı konan 68 hasta (IBA grubu) olmak üzere toplam 138 kronik bel ağrılı hasta ve bel ağrısı olmayan 42 kontrol çalışmaya alınmıştır. Myotonometri cihazı ile (MyotonPro) lomber ve torakal erektör spina kasından tonus, sertlik ve elastisite ölçümleri yapıldı. Hasta gruplarında spinal metrik ölçümler, ağrı, özürlülük ve genel sağlık durumunu değerlendiren anketler uygulandı. Bulgular: Demografik özellikler açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı. Lomber bölgeden yapılan ölçümlerden elastisite ve sertlikte gruplar arasında anlamlı fark mevcut olup elastisite hasta grubunda kontrol grubuna göre daha az, sertlik ise daha fazla idi. Ancak MBA ve IBA grupları arasında anlamlı fark yoktu. Tonusta en yüksek değerler IBA grubunda ölçülmesine rağmen gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı. Torakal bölgeden yapılan ölçümlerde üç değerde de gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Cinsiyete göre yapılan değerlendirmede lomber myotonometrik ölçümlerde kontrol grubunda tonus ve sertlik (sağ) erkeklerde daha fazla, elastisite (sol) kadınlarda anlamlı olarak daha az idi. MBA grubunda elastisite ve tonus erkeklerde daha fazla bulunurken sertlikte anlamlı farklılık bulunmadı. IBA grubunda tonus, sertlik ve elastisite (sağ) erkeklerde kadınlardan daha fazla saptandı. Sonuç: Her iki hasta grubunda lomber erektör spina kası sertliğinde artma, elastisitesinde ise azalma tespit edilmiştir. Ağrının orjininden bağımsız olarak (inflamatuar veya mekanik kökenli), primer tedaviye ilaveten, artan sertliğe yönelik olarak benzer tedavi stratejileri uygulanabilir. Bu tedavi yöntemlerinin etkinliğini objektif olarak değerlendirmede myotonometrik ölçümlerin kullanılabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Bel ağrısı, erektör spina kası, myofasial sertlik, myotonometri, spondiloartropati.
Gebe ve gebe olmayan kadın hastalarda tuffier hattı'nın yerinin ultrasonla tespiti
GEBE VE GEBE OLMAYANLARDA TUFFİER HATTININ YERİNİN ULTRASONLA TESPİTİ Dr. Bahar ŞEKER Uzmanlık Tezi, Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı Tez Danışmanı: Prof. Dr. Lütfiye PİRBUDAK Temmuz - 2018, 62 Sayfa Amaç ve Kapsam: Gebe ve gebe olmayan kadın hastalarda doğru vertebral seviyeyi belirlemede palpasyon tekniği ile ultrason tekniğini karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışmaya 135 kadın dahil edildi. Hastalar gebe (n=75) ve gebe olmayan (n=60) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Her iki gruba da palpasyonla tespit edilen Tuffier Hattı'nın gösterdiği vertebral seviyeyi doğrulamak amacıyla lateral dekübit pozisyonda lomber ultrason yapıldı. Her iki grupta demografik veriler, palpasyon ve ultrasonla Tuffier Hattı tespit süresi ve tespit edilen vertebral seviyeler kaydedildi. Bulgular: Demografik veriler açısından gruplar benzerdi. Palpasyonla Tuffier Hattı vertebral seviyesi tespit süresi gebe grupta 5 ± 1.63, gebe olmayan grupta 4.43 ± 1.45 saniye idi. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0. 037 ). Ultrasonla Tuffier Hattı vertebral seviyesi tespit süresi gebe grupta 46.81 ± 14.11, gebe olmayan grupta 43.52 ± 10.55 saniye idi. Aradaki fark anlamlı bulunmadı. Palpasyonla tespit edilen Tuffier Hattı vertebral seviyesi gebe grupta hastaların %41.3'ünde, gebe olmayanların %36.7'sinde L4 vertebral seviyede tespit edildi. Gebelerin %58.7'sinde, gebe olmayanların %63.3'ünde palpasyonla L4-L5 intervertebral aralığı tespit edildi. Palpasyonla L4 olarak tahmin edilen vertebral seviye gebelerin %9.7'sinde ultrasonla L2, %9.7'sinde L3, %80.6'sında L4; gebe olmayanların % 100'ünde L4 vertebral seviyesinde tespit edildi. Palpasyonla L4-L5 intervertebral aralık olarak tahmin edilen vertebral seviye gebelerin %6.8'inde L2-L3, %70.4'ünde L3-L4, %22.5'inde L4-L5 vertebral seviyede; gebe olmayanların %5'inde L2-L3, %58'inde L3-L4, %37'sinde L4-L5 vertebral seviyede tespit edildi. İki grupta her iki teknikle tespit edilen vertebral seviyeler gebe grubunda 35 (%46.6), gebe olmayan grupta 36 (%60) hastada uyumluydu. Tartışma ve Sonuç: Tuffier Hattı'nın gebelik ve demografik verilerden bağımsız olarak hastaların çoğunda doğru vertebral seviyeyi göstermediğini belirledik. Palpasyon tekniğine göre ultrasonun bu anlamda daha güvenli olduğunu tespit ettik. Santral nöraksiyal blok uygulanacak hastalarda işlem öncesi lomber ultrasonla iğne giriş yerinin belirlenerek spinal kord hasarının önlenebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Lomber ultrasonografi, spinal anestezi, gebelerde santral bloklar, Tuffier Hattı, vertebral seviye.
Sağlıklı genç bireylerde gövde bölgesi kas kuvveti ve dayanıklılığının fonksiyonel parametrelerle ilişkisinin incelenmesi
"Core" bölgesindeki kasların kuvvetinin ve enduransının düşük olması, omurganın pasif yapıları üzerinde aşırı bir fizyolojik strese neden olmakta ve bu durum da vücudun diğer yapıları boyunca ağrı oluşturabilmekte ve fonksiyonel performansı azaltabilmektedir. Bu çalışmanın amacı genç bireylerde "core" kasları kuvvetinin ve enduransının fonksiyonel parametrelerle ilişkisinin incelenmesidir. Gövde bölgesi kas kuvveti ve enduransının fonksiyonel parametrelerle ilişkisinin incelenmesi amacıyla çalışmaya yaş ortalaması 21,04±1,691 yıl olan 123 sağlıklı genç birey dahil edilmiştir. Çalışmada bireylerin demografik bilgileri, "core" kasları endurans ve kuvvet değerlendirmeleri, performansı değerlendiren fonksiyonel parametreler, duygu durumu, yaşam kalitesi, fiziksel aktivite düzeyi kaydedilmiştir. "Core" kasları kuvvet değerlendirmesi için modifiye push-ups testi, sit-ups testi kullanıldı. "Core" bölgesi endurans değerlendirmeleri için lateral köprü testi, Sorenson testi, gövde fleksörleri endurans testleri kullanıldı. Performansı inceleyen fonksiyonel parametrelerin değerlendirmesi için otur uzan testi, M.Quadriceps Femoris esneklik testi, dikey sıçrama testi, bilateral çömelme (Squat) testi, basamak inme testi, tek bacak üzerinde öne zıplama testi kullanılmışltır. Duygu durumu Beck Depresyon Anketi ile yaşam kalitesi Kısa Form 36 (SF 36) ile fiziksel aktivite düzeyi Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (IPAQ) ile değerlendirilmiştir. İstatiksel analiz sonucunda "core" kuvvet testlerinden modifiye push-ups testinin esneklik testleri hariç performans testleri ile pozitif yönde anlamlı bir ilişkiye sahip olduğu görülmüştür (r=0,188-0,508 p<0,05). "Core"endurans testlerinin performans testlerinden dikey sıçrama testi, bilateral çömelme (Squat) testi, basamak inme testi ile pozitif yönde anlamlı olarak ilişkili olduğu görülmüştür (r=0,166-0,385 p<0,05). "Core" enduransı ve yaşam kalitesi arasında bir ilişki görülmezken "core" kuvvet testi olan modifiye push-ups testi ile yaşam kalitesi arasında pozitif yönde anlamlı zayıf bir ilişki bulunmuştur (r=0,183-0,250 p<0,05). "Core" bölgesi endurans testleri ve modifiye push-ups testi ile fiziksel aktivite arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur (r=0,257-0,324 p<0,05). Çalışmamızın sonucunda "core" kaslarının kuvvet ve enduransı fonksiyonel parametreler arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Fonksiyonel parametrelerin artırılmasında "core" kaslarının kuvvet ve enduransına yönelik egzersizlerin göz önüne alınması gerektiğini düşünmekteyiz.
Patellofemoral ağrı sendromunda lumbopelvik stabilizasyonun değerlendirilmesi
Bu çalışma, patellofemoral ağrı sendrom (PFAS)'lı hastalarda lumbopelvik stabilizasyonun etkinliğini değerlendirmeyi amaçlamıştır. Çalışma, Acıbadem Kayseri Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'nde 18 ila 45 yaş aralığında PFAS tanısı almış 28 hasta birey ile 28 sağlıklı birey üzerinde gerçekleştirilmiştir. Bireylerin sosyodemografik özellikleri kaydedildikten PFAS ve kontrol gruplarındaki her bir kişiye Ultrasonografi (USG) ile istirahat ve kontraksiyon halindeki Musculus Transversus Abdominis (MTrA) ve Musculus Multifidus Lumborum (MML) kas kalınlıkları , gövde kaslarının statik ve dinamik enduransları ölçüldü. Bireylerin ağrıları Vizüel Analog Skalası (VAS) ile, fonksiyonellikleri Kujala patellofemoral skoru (KPFS) ile değerlendirildi. Çalışmanın sonunda kontrol grubunda yer alan bireylerin sağ ve sol , istirahat ve kontraksiyon esnasında MTrA ve MML kas kalınlıklarının simetrik olduğu ve istatistiksel olarak benzer olduğu tespit edilmiştir (p>0,05). PFAS grubunda yer alan bireylerin sağ ve sol , istirahat ve kontraksiyondaki MTrA ve MML kas kalınlıkları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0,05). PFAS ve kontrol grubunda yer alan bireylerin sağ , istirahat ve kontraksiyon esnasında MTrA ve MML kas kalınlıklarının birbirinden istatiksel olarak anlamlı şekilde fark bulunmuştur (p<0,01). PFAS ve kontrol grubunda yer alan bireylerin sol , istirahat ve kontraksiyon esnasında MTrA ve MML kas kalınlıklarının birbirinden istatiksel olarak anlamlı şekilde fark bulunmuştur (p<0,01). FAS ve kontrol grubunda yer alan bireylerin dinamik gövde enduransları arasında istatiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunmuştur (p<0,001). FAS ve kontrol grubunda yer alan bireylerin statik gövde enduransları arasında istatiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunmuştur (p<0.001). Bu çalışma, PFAS'lı bireyler ve sağlıklı bireyler kıyaslandığında lumbopelvik stabilitenin etkilendiğini göstermiştir. PFAS rehabilitasyonunda lumbopelvik stabilitenin etkilenebileceği göz önünde bulundurularak tedavi programlarına lumbopelvik stabilizasyonu destekleyici müdahaleler eklenebilir. Anahtar Kelimeler: patellofemoral ağrı sendromu, lumbopelvik stabilizasyon, ağrı, gövde endurans testleri
Comparison of high-intensity laser and low-intensity laser therapy in patients with lumbar disc herniation
Introduction: Lumbar Disc Herniation (LDH) is a fragment of the disc nucleus that is pushed out of the annulus, into the spinal canal through a tear or rupture in the annulus. The disc presses on spinal nerves, often producing pain, It is the lumbar region of the spine that often suffers from herniated discs. Nearly all herniated lumbar discs occur between the fourth and fifth lumbar vertebrae (L4-L5) or (L5-S1). One of the most common reasons for back discomfort and even sciatica is a lumbar disc herniation. Objective: In order to better understand how effective high-intensity therapy and low-level laser therapy are for persons suffering from a herniated lumbar disc, this study compares the two treatment modalities. However, there is a lack of evaluation in previous studies. Methods: In Iraq's Al-Diwaniyah Governorate, this study was carried out at Al-Diwaniyah Teaching Hospital and Al-Hamza General Hospital. Sixty patients with Magnetic Resonance Imaging confirmed lumbar disc herniation, computed tomography (36 males and 24 females) aged between (18-65y) participated. The subjects randomly assigned to participate in one of three treatment groups: high-intensity laser therapy (1064 nm, 7 w), low-level laser therapy (904 nm, 500 mw ), or a placebo laser with exercise 10 sessions total. The visual analogue scale (VAS), the Oswestry Disability Index (ODI), the Roland-Morris Disability (RMD), and the Schober's test used for evaluation the efficacy of therapy. Both pre- and post-irradiation measurements were taken. Results: According to the statistical analysis, it was found that there was a significant improvement in the group treated with HILT in the outcome measures ( VAS at rest p=0.004, VAS at activity p=0.010, ODI p=0.021, RMD p=0.036 ). As for the group that was treated with LLLT, we did not find significant differences in some parameters. Conclusion: The HILT group showed better improvement in all parameters than the LLLT group, specifically in controlling pain and returning to normal life faster. Keywords: HILT, Lumbar Disc Herniation, Low Back Pain, VAS.
Deneysel olarak metisilin dirençli staphylococcus aureus (MRSA) etkeni kullanılarak spondilodiskit modeli oluşturulan ratlarda bakteriyofaj ve antibiyotik tedavilerinin etkileri
AMAÇ: Çoklu ilaç direncine sahip bakterilerin oluşturduğu piyojenik enfeksiyonların tedavisinde oldukça eski bir tedavi yöntemi olsa da araştırmacılar bakteriyofaj tedavisini "yeni" bir alternatif gibi ele almaya başlamıştır. Çalışmamızda bakteriyofaj tedavisinin etkilerini objektif olarak ortaya koyarak deneysel ve klinik çalışmalara yol gösterici olmasını amaçladık. YÖNTEM: Çalışmada 40 adet Wistar-Albino cinsi, 12-14 haftalık dişi rat (250-300 g) rastgele 4 gruba ayrıldı. Grup1(Kontrol), Grup 2(Vankomisin), Grup 3(Faj), Grup 4(Faj /Vankomisin) olarak adlandırıldı. Anestezi altında, kuyruk proksimal bölgesindeki vertebral disk aralığına 0,05 ml 107 CFU/ml ADÜ26 MRSA etkeni inoküle edildi. Operasyondan 10 gün sonra manyetik rezonans görüntüleme sistemleri kullanılarak T1, T2 ve STIR sekansları ile yapılan görüntüleme ile spondilodiskit gelişimi gösterildi. Enfeksiyon oluştuğu gözlemlenen ratlara daha önceden planlanan protokollere göre işlemler uygulandı. 28. Gün kontrol MRG çekildi. Görüntüleme sonrasında anestezi altında ratların işaretli diskleri, alt ve üst vertebraları ve diskleri de içerecek şekilde patoloji laboratuvarında incelenmek üzere blok halinde eksize edildi. Kruskal-Wallis, Wilcoxon, Dwass-Steel-Critchlow-Fligner ikili karşılaştırması, Spearman Korelasyon Analizi testleri ile değerlendirildi. BULGULAR: Bakteri inokülasyonundan 10 gün sonrasında enfeksiyon gelişimini göstermek amacıyla yapılan ilk MRG' de grupların enfeksiyon düzeyleri arasında MRG skorlaması açısından anlamlı fark saptanmayarak enfeksiyon gelişimi açısından grupların eşdeğer olduğu gösterildi. (p=0.552) Kontrol MRG skorlamaları ve histopatolojik skorlamalar pozitif yönde orta düzeyde korelasyon saptandı. (r=0.419; p=0.007) Yapılan ikili analizlerde faj+vankomisin tedavi uygulanan grup ve faj terapi uygulanan grup ile kontrol grubu arasında MRG skorlamasında iyileşme açısından anlamlı bir fark görüldü. (p=0.013; p=0.026) Histopatolojik skorlamalar açısından yapılan ikili analizlerde faj+vankomisin tedavi uygulanan grup ile kontrol grubu, faj terapi uygulanan grup ve vankomisin uygulanan gruplar arasında iyileşme açısından anlamlı bir fark görüldü. (p<0.001; p=0.049; p=0.027) SONUÇ: Deneysel spondilodiskit modeli oluşturduğumuz çalışmamızda, bakteriyofaj tedavisinin antibiyoterapi ile kombine edildiğinde histopatolojik ve radyolojik olarak tek başına faj ve tek başına antibiyoterapi protokollerinden üstün olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Spondilodiskit, vertebra, bakteriyofaj, vankomisin
Servikal omurga dizilimi ile spinal dejenerasyon ilişkisi
Amaç:Servikal sagital dizilimin değerlendirilmesinde hangi parametrelerin klinik önemli olduğu bilinmemektedir. Bu çalışmanın amacı servikal omurga dizilimi ile spinal dejenerasyon arasındaki ilişkiyi araştırmak ve olası neden sonuç bağlantısını ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem:Hastane radyoloji veritabanında 2014-2019 yılları arasında eşzamanlı servikal grafi ve manyetik rezonans görüntülemesi (MRG) olan hastalar tarandı. Omurgayı etkileyen travma/ cerrahi, malignite, enfeksiyon, inflamatuar hastalık ve konjenital anomalisi olanlar veya yetersiz çekim yapılmış olan hastalar çalışma dışı tutuldu. Grafilerde; servikal lordoz açısı (SLA), sagital vertikal aks (SVA), torakal 1 eğim açısı (T1EA), torasik giriş açısı (TGA), boyun, servikal ve kranial tilt ölçümleri yapıldı. MRG sagital kesitlerinde 6 servikal segmentte intervertebral disk dejenerasyonu değerlendirildi ve protrüzyon miktarları ölçüldü. Hastalar disk dejenerasyon seviyelerine göre iki gruba ayrıldılar ve Pfirmann sınıflamasında herhangi bir seyiyede Evre IV veya V dejenerasyonu olanlar ileri dejenerasyon kabul edildi (Grup 2). Bulgular:Taranan 745 hastadan, 45,05±11,8 (18-65) yaş ortalamasına sahip 212 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların %52,8'i Grup 2'de yer almaktaydı. SL, T1EA, boyun tilti, servikal tilt, kranial tilt açılarında her iki grupta farklılık saptanmazken, Grup 2'de SVA ve TGA anlamlı şekilde yüksekti (p<0,05 ve p<0,01). En fazla protrüzyon C5-C6 düzeyinde ve 40 yaş üzeri kişilerdeydi. TGA yaş ile zayıf koreleydi (r=0,394) ve ileri evre disk dejenerasyonunu öngörmede kesim değeri 68,2° idi. Sonuç:Servikal dejenerasyon gelişmesinde SL'den daha çok SVA ve TGA değişiklikleri anlamlı bulunmuştur.
Takım ve bireysel sporcuların fonksiyonel hareket analizi, postür ve dinamik dengelerinin incelenmesi
Bu çalışma Adana ilinde farklı branşlarda aktif olarak yarışmalara katılan takım ve bireysel sporcuların fonksiyonel hareket analizi, postür ve dinamik dengelerini birlikte incelemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya gönüllü olarak takım sporları (n=59) ve bireysel sporlar (n=53) toplam 112 erkek sporcu katılmıştır. Çalışmaya katılan sporcuların yaş 19,02±1,36 yıl, vücut ağırlık 71,92±8,98 kg, boy ortalamaları 1,79±0,07 m, spor yaşları 6,50±2,48 yıl, haftalık antrenman sayısı 5,27±0,97 gün ve haftalık antrenman saati 12,01±2,61 saat olarak bulunmuştur. Çalışmada elde edilen verilerin normallik dağılımını belirlemek için Kolmogorov-Smirnov testi uygulanmıştır. Veriler normal dağılım gösterdiği için parametrik testler uygulanmıştır. Ortalamalar arasındaki farkların karşılaştırılmasında bağımsız t testi ve One Way ANOVA, iki kategorik grup arasındaki farklılığın karşılaştırılmasında da ki kare testi uygulanmıştır. Elde edilen verilere göre takım ve bireysel sporcuların fonksiyonel hareket analizi, alt ekstremite Y dinamik denge, anterior postür analizi, dik duruştaki açı değerleri ve gövde fleksiyon-ekstensiyon açı sonuçları arasında anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (p>0,05). Üst ekstremite Y dinamik dengede ise sadece medial yönde takım sporları (Basketbol) lehine anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p<0,05). Lateral postür analizinde(postural asimetri) de takım sporları lehine sadece akromiyon (Voleybol) (p=0,04) ve trochanter majörde (Hentbol) (p=0,01) anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Bu bulgular doğrultusunda, üst ekstremite Y dinamik denge ve Lateral postür analizlerindeki takım sporları lehine bulunan farklılığın, takım sporlarındaki branşların genellikle üst ekstremitenin aktif bir şekilde rol aldığı branşlar olmasından ayrıca bu branşlarda devamlı olarak oyun içerisinde yer değiştirme, aldatma yapma, ikili mücadelelere girme gibi faaliyetlerden dolayı ağırlık merkezinde değişme ve buna bağlı olarak da postural asimetrinin meydana geldiği söylenebilir. Sporculardaki postural asimetrinin, ilerleyen dönemlerde sakatlık, performans kaybı, hareket kısıtlılığı gibi bedenin sağlık ve performans parametrelerini olumsuz yönde etkileyebileceği göz önüne alınmalıdır. Bundan dolayı takım sporlarında yer alan sporcuların postural durumlarının takip edilerek, postüral yapılarında tespit edilecek sapmaların normal sınırlarına getirilmesi için gerekli düzeltici egzersiz (corrective exercise) programları oluşturulmalıdır. Anahtar Kelimeler: Fonksiyonel Hareket Analizi, Postür, Dinamik Denge, Omurga Açıları, Postural asimetri.
Koyun omurları üzerinde değişik tipteki pedikül vidalarının değişik yerleşim pozisyonlarındaki sıyrılma dirençlerinin karşılaştırılması
AMAÇ: Bu çalışmada en fazla osteoporotik hasta grubunun sorunu olan vida sıyrılmasını azaltmak için kullanacağımız cerrahi teknikle ve enstrümanlarla ilgili değerlendirmenin, deneysel biyomekanik tarzda yapılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Koyun omurları üzerinde değişik tipteki pedikül vidalarının değişik yerleşim pozisyonlarındaki sıyrılma dirençleri ölçülerek kayıt altına alındı. Çekim işlemlerinden önce BT görüntülemesi yapıldı. Sıyrılma dirençleri dört ana grupta ölçüldü. Bunlar; tek pozisyon-dört tip vida, tek tip vida-dört farklı pozisyon, PMMA vida–dört farklı pozisyon ve ikili vidarod sistemi idi. BULGULAR: PMMA enjekte edilmiş kanüllü vidanın en güçlü sıyrılma direncine sahip olduğu görüldü. Trapezoidal diş yapısındaki silindirik vidanın trapezoidal diş yapısındaki konik vidadan daha fazla sıyrılma direncine sahip olduğu görüldü. En güçlü sıyrılma direncine sahip olan yerleşimin ekstrapediküler yerleşim olduğunu, sonra sırasıyla bikortikal, CBT ve unikortikal yerleşimlerin geldiğini saptadık. CBT yönteminin, unikortikal yerleşimle karşılaştırıldığında anlamlı miktarda daha fazla sıyrılma direncine sahip olduğu görüldü. CBT gönderimde PMMA'nın anlamlı bir katkısının olmadığı istatistiksel olarak ortaya çıktı. Rodlu sistemlerle yapılan çekme işlemlerimiz sonucunda PMMA enjekte edilen kanüllü vidaların sıyrılmaya daha dirençli olduğunu gördük. TARTIŞMA: Pedikül vidasına ait sıyrılma direncini hem cerrahi teknik hem de vida tipi ve özellikleri birlikte etkilemektedir. PMMA enjekte edilmiş kanüllü vidaların ve trapezoidal diş yapısındaki vidaların sıyrılma dirençleri daha yüksektir. Özellikle osteoporotik hastalarda PMMA enjekte edilmiş kanüllü vidaların iyi bir seçenek olarak düşünmekteyiz. Bikortikal kurtarma 81 cerrahisinde ciddi komplikasyonlar göz önüne alındığında; kurtarma cerrahisinde CBT güçlü bir alternatif olarak görülmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Omurga stabilizasyonu, osteoporoz, kurtarma cerrahisi, vida sıyrılması, malpozisyon.
Lumbal lordoz derecesini belirlemede kullanılan morfometrik ölçüm yöntemlerinin karşılaştırmalı olarak incelenmesi; radyolojik değerlendirme
Bu çalışma, lumbal lordoz'un değerlendirilmesinde kullanılan morfometrik ölçüm yöntemlerini karşılaştırmalı olarak incelemek ve ölçüm yöntemlerinin güvenilirliklerini test etmek amacıyla yapıldı. Çalışmaya Mart 2020-Mart 2021 tarihleri arasında, Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde lateral lumbal grafileri çekilmiş 175 (100 kadın, 75 erkek) yetişkin bireyin radyografileri dahil edildi. Yapılan istatiksel analizler sonucunda; cinsiyet ve yaş ile elde edilen ölçüm değerleri ve lumbal lordoz düzeyi arasında anlamlı bir ilişki gözlenmedi (p>0,05). Risser Ferguson açısı ile Cobb L1-S1 açısı, Cobb L1-L5 açısı, Posterior Tanjant açısı ve LCL açısı arasında pozitif yönlü çok güçlü bir ilişki tespit edildi (p<0,01); Risser Ferguson açısı ile TRALL açısı arasında ise pozitif yönlü orta derecede bir ilişki gözlendi (p<0,05). Segmental Mesafe Ölçümü ve Oranlaması değeri (mm) ile Risser Ferguson açısı, Cobb L1-S1 açısı, Cobb L1-L5 açısı, Posterior Tanjant açısı, TRALL açısı ve LCL açısı arasında pozitif yönlü zayıf bir ilişki gözlendi (p<0,05). Lordoz düzeyi ile ölçüm değerleri arasında yapılan ikili fark testleri anlamlılık göstermektedir (p<0,05). Risser Ferguson yönteminin lumbal lordoz ölçümünde güvenle kullanılabilirliği testler sonucunda ortaya konuldu. Vertebranın merkezini referans alan LCL ve Risser Ferguson tekniklerini, vertebral uç plak mimarisinden etkilenmediği için ve ölçüm süresinin az olmasından dolayı daha güvenilir bulmaktayız ve önermekteyiz. Sonuçlarımızın anatomi, radyoloji ve lumbal lordoz'un anlaşılması konularında literatüre katkı ve fayda sağlayacağı düşüncesindeyiz.
Torakolomber vertebra kırıklarında posterior stabilizasyon uygulanan hastalarımızda orta dönem sonuçlarımız
Torakal ve lomber omurga kırıkları ülkemizde ve dünyada çok sık görülen travmalardır. Özellikle trafik kazaları, ateşli silah yaralanmaları, yüksekten düşme, iş kazaları ve spor yaralanmalarındaki sayısal artışa paralel olarak, omurga kırıkları ve medulla spinalis yaralanmalarında da belirgin bir artış göze çarpmaktadır. Torakolomber vertebra kırıklarında cerrahi müdahale düşündüğümüz hastalar ne kadar erken operasyona alınır ve yeterli stabilizasyon sağlanırsa, nörolojik defisitli olgularda nörolojik defisit düzelme oranı yüksek ve tüm olgularda hasta konforu çok daha iyidir Çalışmamızda 17 olgu retrospektif olarak incelenecektir. Olguların nörolojik değerlendirmesi Frankel sınıflamasına göre yapıldı. Hastaların son kontrolünde Denis?in ağrı ve iş skalası kullanılarak ağrı ve mesleki durumları değerlendirildi. Bu çalışmadaki amacımız; cerrahi tedavi uyguladığımız ve postoperatif takiplerini yaptığımız torakal ve lomber vertebra kırıklı olguların tedavi sonuçlarını literatür eşliğinde değerlendirmek, erken cerrahi girişimin medüller kanal restorasyonu ve nörolojik iyileşme üzerindeki etkisini, operasyona alınma süresi ile nörolojik defisitteki düzelme arasında ilişkiyi irdelemektir.
Deneysel omurilik yaralanmasında alfa-lipoik asitin doza bağımlı etkinliğinin araştırılması
Omurilik yaralanması yüzyıllardır bilinen, farklı klinik özellikler gösteren, mortalite ve morbidite açısından bireysel, sosyal, psikolojik ve ekonomik yasamı olumsuz etkileyen patolojik bir durumdur. Omurilik travma fizyopatolojisi daha iyi anlaşıldıkça tedavi seçenekleri de daha iyi planlanabilmekte ve birçok araştırmanın konusu olmaktadır. Akut travmada omurilikte oluşan yıkım ve birincil hasarlanmayla mücadele etmek adına hala fazla bir tedavi seçeneği yoktur. Bu amaçla kalsiyum kanal blokerleri, opiad antagonistleri, sistemik glukokortikoidler, sistemik kan basıncının arttırılması, antioksidanlar, naloxane gibi birçok yol denenmiş olmakla birlikte erken hasarlanma mekanizmalarına karşı yüksek doz metilprednizolon ve immobilizasyondan başka etkin, rutin uygulamada kendine yer edinmiş bir tedavi seçeneği oluşturulamamıştır. Bizde mevcut bilgiler ışığında antioksidan, serbest radikal süpürücü ve lipid peroksidasyonu önleyici özelliği bilinen ?-lipoik asidin, ratlarda gerçekleştireceğimiz deneysel omurilik yaralanmasında ikincil hasarı önlemesindeki etkinliğini araştırmaya karar verdik. Hasarı değerlendirmek için, omurilik oksidatif stresinin ve lipid peroksidasyonun bir göstergesi olan MDA(malonildialdehit) doku düzeyleri biyokimyasal olarak ölçülüp, histopatolojik inceleme ve nörolojik muayenelerle de sonuçlar mukayese edilmeye çalışıldı.Çalışmada toplam 56 adet ortalama ağırlıkları 210-300 g. arası değişen Spraque-Dawley türü erişkin erkek rat kullanıldı. Denekler her biri 8 rat içeren 7 gruba rastgele ayrıldı. Grup 1: Kontrol grubu, Grup 2: Travma grubu,Grup 3: Travma ve Metilprednisolon 30 mg/kg tedavi grubuGrup 4: Travma ve Alfa-Lipoik asit 50 mg/kg tedavi grubu, Grup 5: Travma ve Alfa-Lipoik asit 100 mg/kg tedavi grubu, Grup 6: Travma ve Alfa-Lipoik asit 150 mg/kg tedavi grubu, Grup 7:Travma ve Alfa-Lipoik asit 200 mg/kg tedavi grubu olarak ayrıldı.İntraperitoneal yolla verilen 70 mg/kg Ketamin ile anestezi sağlanarak supin pozisyonda tespit edilen ratlara Rivlin Tator modeline uygun olarak travma oluşturulduktan sonra grubuna uygun tedaviler uygulandı. 24. saatin sonunda tüm deneklerin fonksiyonel iyileşmeleri değerlendirildikten sonra yüksek doz anestezi altında dekapite edildiler. Çıkarılan omurilik örneğinin merkezindeki 0,5 cm'lik alan histopatolojik bakıya, kalanı MDA ölçümü için kullanıldı..SonuçBulgularımız, deneysel omurilik yaralanması sonrası ?-Lipoik Asit uygulamasının lipid peroksidasyonu ve nöronal korunma üzerine olumlu etkili olabileceğini göstermiştir. Literatür taramamıza göre, deneysel omurilik yaralanması sonrası ?-Lipoik asitin nöroprotektif etkisini gösteren literatürdeki ilk çalışmadır. Bu olumlu sonuçlarla, ileri araştırmalara yeni ufuklar açılmıştır.
Omurilik travmasında ve omurga fraktürlerinde dekompresif laminektominin nörolojik geri kazanım üzerine etkisi
Amaç: Omurilik yaralanmasında, birçok hayvan çalışmasında erken dekompresyon ile nörolojik geri kazanımın arttığı gösterilmiştir. Klinik çalışmaların sonuçlarında ise dekompresif cerrahinin zamanlaması konusunda farklı sonuçlar bildirilmiştir. Literatürde çokça tartışılan diğer bir konu ise dekompresif cerrahinin anterior veya posterior yaklaşımla uygulamanın karşılaştırılmasıdır. Omurga fraktürü ve omurilik yaralanması saptanmış olan hastalarımıza erken dönemde uyguladığımız laminektomi ile yapılan dekompresyonun nörolojik fonksiyonlarda geri kazanım üzerine etkisinin retrospektif incelenmesi amaçlanmıştır.Materyal- Metod: Bu çalışma Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalında Ocak 2001-Ocak 2010 tarihleri arasında nonpenetre omurga fraktürü nedeniyle acil laminektomi ile dekompresyon ve posterior stabilizasyon operasyonu yapılan toplam 71 hasta arasından yapıldı. Çalışmaya ek nörolojik hasar oluşturacak kafa travması, intraabdominal ve torakal travması olmayan ve kontrole gelen 54 hasta dahil edilerek geriye dönük analiz edildi.Sonuçlar: Travma etyolojisinde trafik kazaları başta gelen neden olup hastaların %55,6'sında araç içi trafik kazası, %37'sinde yüksekten düşme, %7,4'ünde motosiklet kazasıydı. Araştırmaya dahil edilen hastaların % 77,77'si erkek (n:42), % 22,22'si kadındı (n:12) ve en sık 31?40 yaş grubundaydı (n:18, %33,3). Hastaneye başvuru anında ASIA B grubu ve lomber yerleşim sıktı. Travma yerleşimi servikal bölgede olan 8 hastanın 6'sında (%75,0)torakal bölgede 11 hastanın 8'inde (%72,7), lomber bölgede 24 hastanın 14'ünde (%58,3) ASIA skorlarında iyileşme mevcuttu. Hastaların %65,1' inde ASIA skorlarındaki iyileşme göstergesi olan artış istatistiksel olarak anlamlı saptandı (%65,1 (n=28) artış p<0,001). İyileşme tüm travma bölgeleri ve 20?50 yaş grubunda anlamlı olarak saptandı (21?30 yaş p=0,010, 31?40 yaş p=0,004, 41?50 yaş p=0,046).Sonuç: Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçlar doğru uygulanım ile laminektomi ve posterior stabilizasyonun nörolojik düzelmeyi arttırdığını göstermektedir. Posterior yaklaşım, majör organ hasarı olan multitravmalı hastalarda daha hızlı uygulanabilmekte ve daha az komplikasyonla ile sonuçlandırılabilmektedir. Operasyon sırasında epidural hematom drenajı, dura hasarının tamirinin kolaylıkla yapılabilmesi de laminektominin üstünlüğü olarak görmekteyiz.
Anterior servikal diskektomi ve füzyon uygulanan hastalarda kemik mineral yoğunluğunun füzyon ve fiksasyon üzerine etkisi
Bu çalışma, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğinde 2009 Eylül ayı ile 2011 Haziran ayı tarihleri arasında gerçekleştirildi. Anterior servikal diskektomi füzyon uygulamasının klinik ve radyolojik sonuçları arasındaki ilişki ve kemik mineral yoğunluğu ile füzyon arasındaki ilişkiyi saptamak için yapıldı. 11 bayan 12 erkek olmak üzere 23 hasta üzerinde yapılan çalışmanın ortalama takip süresi 14 ay (12- 28) idi. Hastaların ortalama yaşı 54 (42- 69) idi. Kemik mineral yoğunluğu yüksek olan hastalarda füzyon oranlarının daha iyi olduğu gözlendi. Cinsiyet ve sigaranın, füzyon üzerine olumsuz etkisi istatistiksel olarak saptanmadı. Hiçbir hastada derin ya da yüzeyel infeksiyon gözlenmedi.Anterior servikal diskektomi ve füzyon uyguladığımız hastalarda füzyon oranı, kemik mineral yoğunluğu ile füzyon arasındaki ilişki, ameliyat öncesi ve sonrası (1. , 3. , 6. , 12.) aylarda fonksiyonel sonuçlar için BDİ, GAS skalaları, ishihara indeksi, ishihara indeksi ile fonksiyonel sonuçlar arasındaki ilişki, sigara, cinsiyet, interferans vida uzunlukları ile füzyon arasındaki ilişkiler istatistiksel olarak araştırıldı.Bu çalışmada, 15 hastaya tek seviyeli (8 hasta C4-5, 7 hasta C5-6), 8 hastaya çift seviyeli (3 hasta C3-4, 3 hasta C4-5, 2 hasta C5-6) plaklı anterior servikal diskektomi ve füzyon uygulanmıştır. Bu çalışmada, füzyon oranımız %95,6 dır. Kemik mineral yoğunluğu, füzyon saptanan hastalarda 0,93±0,05 g/cm2 iken, kaynama gecikmesi ve kaynamama olan olgularda 0,55±0,05 idi. Ameliyat öncesi SF 36 fiziksel fonksiyon değeri 47 iken, ameliyat sonrası SF 36 fiziksel fonksiyon değeri 77 dir. Ameliyat öncesi ortalama ishihara indeksi 9,2 iken, ameliyat sonrası bu değer 15,6 olmuştur. Ameliyat öncesi boyun engellilik indeksi indeksi 45,7 iken, ameliyat sonrası 5,6 olmuştur. Bu değerler istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (P<0,05). Sigara, cinsiyet ve interfereans vida uzunluğu ile füzyon arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır.Erken dönemdeki bu sonuçlar, literatür ile uyumlu bulunarak, plaklı anterior servikal diskektomi ve füzyon uygulamasının uygun hasta grubunda, başarılı klinik ve radyolojik iyileşmeler sağladığını göstermektedir. Ayrıca daha önce literatürde araştırılmamış olan kemik mineral yoğunluğu ve füzyon arasında anlamlı ilişki saptandı.
Travmatik omurga yaralanmalarında yapılan tedavi ile ligamanlar ve kifoz açısı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
AMAÇ:Bu çalışmada torakolomber travmalı hastalarda gelişen kifotik açılanmanın operasyon sonrası kontrollerinde ölçülen kifotik açılanma ile birlikte değerlendirilerek yapılan cerrahinin etkinliğinin karşılaştırılması ve anterior girişimin hangi hastalara ilk etapta yapılması gerektiğini saptamak hedeflendi.HASTALAR VE YÖNTEM: Manisa Celal Bayar Üniversite hastanesi Beyin ve Sinir cerrahisi kliniğinde 2007 Ocak 2012 Ocak tarihleri arasında travma sonrası omurga yaralanması ile başvuran ve cerrahi yapılarak tedavi edilen poliklinik takipleri olan yirmi dokuz(29) hasta yerel etik kurul onayı alındıktan sonra çalışmaya alındı . Hastaların preoperatif ve postoperatif muayeneleri direkt grafi , bilgisayarlı tomografi ve magnetik rezonans görüntüleri incelendi.BULGULAR: Hastaların 19'u erkek 10'u kadın toplam sayı 29 idi. 29 hastalık grubumuzda Torakolomber bileşkede T11 kırığı olan 3 hasta , T12 kırığı olan 5 hasta, L1 kırığı olan 8 hasta, L2 kırığı olan 7 hasta tesbit edildi. İncelenen 29 hastadan 18'ine sadece posterior cerrahi, 11'ine posterior ve anterior cerrahi birlikte uygulanmıştır. Yapılan istatistiksel değerlendirmede her iki grup arasında yaş açısından anlamlı fark yoktu yaşlar benzer olarak bulundu. Hastaların takip süreleri toplamda 20,62 ay olarak bulundu ,Cerrahi gruplar arasında yapılan değerlendirmede sadece posterior cerrahi (ort:13,67) yapılan grup ile posterior ve anterior cerrahinin(ort:32,00) birlikte yapıldığı grup arasında takip sürelerinde istatiksel olarak anlamlı fark tesbit edilmedi. İki cerrahi grup arasında hastaların VKİ'lerine göre dağılımlarında anlamlı fark olmadığı istatistiksel olarak görüldü. Hastalara yapılan cerrahi öncesi ve sonrası lateral direkt grafi kullanarak yapılan sagital indeks karşılaştırması yapıldı her iki grupta düzelme yönünde değişiklik saptandı gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı.TARTIŞMA: Temel de yük paylaşım teorisini kullanarak ,önkolon hasarı ciddi olmayan hastalara tercih ettiğimiz sadece posterior cerrahi de sonuçlarımız sağlanan Sİ ve ASIA değerlerinde ki değişiklik ile doğru kurgu olduğunu göstermektedir. Kombine cerrahinin tercih edildiği grup ise temelde ön kolonun ve anterior longitudinal ligamanın hasarlı olduğu ve yüksek kifotik açılanmanın mevcut olduğu grup idi. Kombine cerrahi ile ön kolon desteği yapılan bu grupta sağlanan SI ve ASIA değerleri takip süresince korunmuştur. Kliniğimizde bu cerrahi yöntem uygulanırken literatürde yayınlanan komplikasyonlar görülmedi. Cerrahi deneyim gerektiren bir yöntem olsa da ön kolon desteği gerektiren anterior longitudinal ligaman hasarı ve kifotik açılanması olan hastalarda daha çok tercih edilmesi ve böylece daha fazla fonksiyonel segmental ünitenin korunması gerektiği fikrindeyiz.
Kraniyovertebral kavşaktaki kemik yapıların konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile incelenmesi
Kraniyovertebral kavşak (KVK) kafatası ile servikal omurga arasında anatomik bir geçiş bölgesidir. Baziler invaginasyon, atlantoaksiyal dislokasyon ve platibazi gibi KVK patolojilerinin değerlendirilmesinde kullanılan birçok kraniyometrik ölçüm tanımlanmıştır. Bu nedenle kraniyometrik ölçümlerin normal sınırlarının saptanması önemlidir. Bu çalışmanın amacı, Anadolu'da yaşayan 18-65 yaş aralığındaki sağlıklı bireylerin Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) görüntülerinde KVK'ya ait kemik yapılarının morfometrik referans değerlerini belirleyerek literatüre katkı sağlamaktır. Bu amaçla 300 sağlıklı bireyin KIBT görüntüleri retrospektif olarak değerlendirildi. Bu görüntüler üzerinde midsagittal kesitte 16, koronal kesitte 2 parametre incelendi. Veriler cinsiyet ve yaşa göre karşılaştırıldı. Apex dentis'in, McGregor, Chamberlain, McRae, Fischgold digastrik, Fischgold bimastoid ve McRae hatlarına uzaklığı sırasıyla 0.31±3.22, 1.06±3.22, 5.30±1.59, 8.70±4.12, -5.15±4.86 ve 35.58±2.52 mm, clivus-kanal açısı 157.62±11.85°, atlantodental aralık 1.28±0.48 mm, posterior atlantodental aralık 19.54±2.24 mm, Welcher bazal açısı 130.83±6.29°, basion-aksiyal mesafe 4.01±1.83 mm, basion-dental mesafe 4.92±1.77 mm, Powers oranı 0.72±0.06, modifiye Ranawat metoduyla ölçülen mesafe 28.66±2.38 mm, Redlund-Johnell metoduyla ölçülen mesafe 35.11±4.09 mm kraniyoservikal tilt açısı 126.98±12.24° saptandı. Apex dentis McGregor ve Chamberlain hatlarına göre sırasıyla 102 (%36)'sinde ve 86 (%26)'sında üstünde, 129 (%46)'unda ve 170 (%57)'inde altında, 52 (%18)'sinde ve 42 (%14)'sindeyse aynı seviyede saptandı. Apex dentis olguların tamamında McRae hattının altında gözlendi. Olguların 284 (%98)'ünde Fischgold digastrik çizgisinin altında, 7 (%2)'sinde bu çizgiyle aynı seviyede, olguların 35 (%12)'inde Fischgold bimastoid çizgisinin altında, 233 (%82)'ünde üstünde, 17 (%6)'sinde bu çizgiyle aynı seviyede saptandı. Literatürde KVK'ya ait patolojilerin kraniyometrik değerleriyle ilgili fikir birliğinin olmadığı görülmektedir. Bu çalışmadaki sonuçların literatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Normal değer aralığının belirlenmesi için farklı populasyonlar üzerinde daha fazla çalışma yapılması önerilmektedir.
Lumbar disk hernili hastalarda karada ve su içerisinde yapılan `core' stabilizasyon eğitimlerinin etkilerinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı lumbar disk hernili (LDH) hastalarda karada ve su içerisinde yapılan `Core? Stabilizasyon eğitimlerinin etkilerini değerlendirmek ve karşılaştırmaktı. Çalışmaya LDH tanısı konmuş, yaş ortalamaları 47.78±13.20 yıl olan 23 hasta ile 46.67±13.69 yıl olan 15 sağlıklı olgu alındı. Hastalar eşli randomizasyon yöntemi ile `Core? Stabilizasyon (CS) ve Suya Özgü Tedavi (WST) gruplarına ayrıldı. Tüm olguların demografik bilgileri alındıktan sonra, hastalara tedaviye başlanmadan önce ve tedavi programı sonrasında ağrı şiddeti, esneklik, gövde kaslarının enduransı, fonksiyonel seviye ve yaşam kalitesine yönelik değerlendirmeler yapıldı. Kontrol grubundaki olgulara ise norm değer oluşturması açısından sadece esneklik ve gövde kaslarının enduransı ölçümleri yapıldı. Tedavi başlangıcında LDH?li hastaların gövde kaslarının statik enduransının sağlıklı kontrollere göre düşük olduğu görüldü (p<0.05). Tedavi sonrasında elde edilen bulgulara göre CS eğitimi, ağrı, esneklik, gövde kaslarının statik enduransı, modifiye `push-ups?, fonksiyonel seviye, yaşam kalitesinin ağrı ve toplam alt başlıklarında (p<0.05); WST eğitimi ise ağrı, el-parmak zemin mesafesi, otur-uzan testi, sola gövde lateral fleksiyonu, gövde kaslarının statik ve dinamik enduransı, fonksiyonel seviye, yaşam kalitesinin ağrı, fiziksel aktiviteler, uyku ve toplam alt başlıkları parametrelerinde etkili bulundu (p<0.05). CS ve WST grubunda tedavi sonrası oluşan farklar karşılaştırıldığında ise, `situps? tekrar sayısındaki artış, WST grubu lehine bulundu (p<0.05). Diğer parametrelerde gruplar arasında bir fark gözlenmedi (p>0.05). Tedavi sonrasında her iki gruptaki olguların gövde kaslarının statik enduransı sağlıklı olgulara benzer hale geldi (p>0.05) . Bu sonuçlara göre; LDH hastalığı olanlarda haftada 3 kez 8 hafta boyunca karada veya su 110içerisinde uygulanacak olan `Core? Stabilizasyon eğitimlerinin yararlı olabileceği ve eğitimler arasında bir fark bulunmadığı belirlendi (p>0.05). Anahtar Kelimeler: Lumbar Disk Hernisi, Core Stabilizasyon, Halliwick, Suya Özgü Tedavi111
Servikal sagital denge parametrelerinin 1 ve 2 seviye anterior servikal diskektomi ve füzyon (ACDF) yapılan hastalarda değişimi
Bu çalışmada Ocak 2015-Ocak 2017 arasında Düzce Üniversitesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı'nda ameliyat edilen 18-70 yaş arası, 1 ve 2 seviye yumuşak servikal disk hernisi olan, radyolojisiyle semptomları ilişkili, 3 hafta tıbbi tedaviden yanıt alamayan ve füzyonlu anterior servikal diskektomi yapılan 55 hasta çalışmaya dahil edilmiş, çalışma retrospektif olarak yürütülmüştür. Etik kurul onayı tez içinde yer almaktadır. Hastaların tümünün ameliyat öncesi ve sonrası servikal MRG ve iki yönlü servikal grafi tetkikleri yapılarak, nörolojik muayeneleri ve Vizuel Analog Skala değerleri ve sagittal denge parametrelerinden servikal lordoz açısı (SLA), C2 tilt (C2T), kranial insidans (Kİ) ve kranial eğim (KE) ölçümleri yapıldı. C2T, SLA, Kİ, KE ölçümleri ile ameliyat sonrası 1. Gün, 15. gün ve 3. aydaki VAS değerleri değerlendirildi. Ameliyat öncesi ve sonrası dönemde ölçülen SLA, KE, C2T, Kİ değerlerindeki değişimlerin ağrı ile korelasyonu değerlendirildi. Ameliyat öncesi ve sonrası dönemde ölçülen Kİ, KE, C2T ve SLA açısı ölçüm değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Her seviye için ve 2 seviye disk hernileri için de tüm ameliyat sonrası zamanlarda VAS değişimi istatistiksel olarak anlamlıydı. Bu araştırmanın asıl konusu olan, iyileşme ile paralel olarak servikal sagittal denge parametrelerin değişimi konusunda araştırmamızın sonuçları hipotezimizi desteklememekle birlikte, servikal sagittal parametrelerin restorasyonu SLA, KE ve C2T parametreleri için normal popülasyon değerlerine ameliyat sonrası dönemde giderek yaklaşmıştır. SDH sonuçlarında da omurga cerrahisinin diğer alanlarında olduğu gibi klinik düzelme radyolojik düzelmeden önce gelmektedir. Servikal sagittal denge parametrelerin ameliyat sonrası uzun dönem sonuçlarında istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edilebileceği düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Servikal sagittal denge, servikal disk hernisi, cerrahi tedavi, servikal lordoz açısı, C2 tilt, kranial insidans, kranial eğim
Preoperatif servikal sagital dizilimin anterior servikal diskektomi ve füzyon (ACDF) sonrası cerrahi sonuçlara etkisi
Servikal disk hernisi, boyunda intervertabral diskin merkez yapısının dış tabakadaki yırtıktan, sinirler ve omuriliğin geçtiği kanala doğru taşmasıdır. Günlük yaşam aktivitelerini ve yaşam kalitesini etkileyerek, bireysel zarar ve özürlülüğe neden olabilen bir hastalıktır. Sagittal servikal dizilim bozuklukları ise servikal lordozun azalması ya da artması, servikal kifoz gelişimi, baş önde pozisyonu varlığı, segmental kifoz varlığı, üst servikal lordozun artması ya da azalmasıdır. Bu uzmanlık tezi anterior servikal diskektomi ve füzyon (ACDF) uygulanan 80 olguda ameliyat öncesi ve sonrasında servikal sagittal dizilim ve klinik sonuçları arasındaki ilişkiyi araştıran retrospektif bir çalışmadır. Bu çalışmanın amacı anterior servikal diskektomi ve füzyon (ACDF) ameliyatı ile servikal dizilim bozukluğu ve servikal disk hernisi semptom ve klinik bulguları arasındaki ilişkiyi incelemektir. Olguların tamamının ameliyat öncesi ve sonrasında lateral servikal radyografileri temin edildi ve servikal dizilimleri Toyama tiplendirmesi kullanılarak değerlendirildi. Klinik sonuçlar ise nörolojik muayene ve VAS skoru kullanılarak değerlendirildi. Olguların takiplerinde, servikal sagittal dizilimde anlamlı düzelme tespit edildi. Serimizde VAS skorları erken ve geç dönem takiplerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdi. Servikal sagittal profile göre iyileşme oranları arasındaki farklara bakıldı. Bu çalışma göstermiştir ki; anterior servikal diskektomi ve füzyon ameliyatı, klinik ve radyolojik bulgularda anlamlı düzelme sağlamaktadır. Ameliyat öncesi mevcut sagittal profil ameliyat sonuçları üzerinde etkilidir.