Kardiyovasküler sistem
Bu konu başlığı altında 147 tez
Yeni tanı almış hipertansif hastalarda serum salusin alfa (α) ve salusin beta (β) düzeylerinin saptanması
Giriş: Hipertansiyon, belirli bir süre takip sonucunda elde edilen kan basıncı sonuçlarının 140/90 mmhg düzeyinin üstünde olmasıdır. Salusin-α ve salusin-β; endojen, multifonksiyonel, biyoaktif, hipotansif ve bradikardik etkili peptidler olup temel olarak kardiyovasküler sistemi etkilemektedirler. Salusin α' nın ateroskleroz oluşumunda inhibitör olduğu ve salusin β' nın ise aterosklerozu indüklediği; salusin β' nın salusin α ile kıyaslandığında oldukça zayıf bir etkiye sahip olduğu bilinmektedir. Amaç: Biz bu çalışmamızda yeni tanı almış hipertansif hastalarda dipper ve nondipper gruplarda kanda salusin α ve salusin β düzeylerini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza AKBİ ile DHT ve NDHT olduğu tespit edilen ve ilk kez HT tanısı konan 88 hasta dahil edildi. Yaşları ortalama 46 olan hastaların 37'si erkek, 51'i kadındı. Hastaların 47'si NDHT, 41'i DHT grubunda idi. Rutin biyokimya, hemogram, salusin α ve salusin β değerlerinin incelenmesi amacıyla kan alındı. Transtorasik Ekokardiyografi (TTE) ve 24 saat ayaktan AKBİ yapıldı. Bulgular: Dipper ve nondipper hipertansiyon grubu hastalar arasında yaş, cinsiyet, sigara kullanımı, BKİ, Hemoglobin, TK, TG, HDL, LDL, Cr, TSH, Na, K, Ca ve AKŞ düzeyleri açısından anlamlı fark tespit edilmedi. Non dipper hasta grubunda DHT grubuna göre kanda salusin α düzeyi anlamlı düşük bulundu (p=0.002), salusin β düzeyi ise anlamlı yüksek bulundu (p=0.001). Ekokardiyografik bulgular açısından değerlendirildiğinde; sol atrium çapı, aort kökü, diastolik ve sistolik çap, EF, E, A, E/A, DT, IVRZ, Septal E′-A′-S′, Lateral E′-A′-S′, E/Septal E′, E/Lateral E′ verileri açısından gruplar arasında anlamlı bir fark (p≥0.05) bulunmadı. Nondipper hipertansiyon grubu hastalarda DHT grubu hastalara göre septum (p=0.012), arka duvar kalınlığı (p=0.019) ve LV kitlesi (p=0.034) anlamlı olarak fazla saptandı. Tansiyon Holter sonucunda: Klinik SKB-DKB, 24 saat SKB-DKB, Gündüz SKB-DKB, Gece SKB-DKB değerleri NDHT grubunda DHT grubuna göre anlamlı olarak fazla saptandı (p<0.05). Klinik SKB düzeyleri ile salusin α arasında negatif korelasyon, salusin β arasında pozitif korelasyon; 24 saat SKB düzeyleri ile salusin α arasında negatif korelasyon, salusin β arasında pozitif korelasyon; gece SKB düzeyleri ile salusin α arasında negatif korelasyon, salusin β arasında pozitif korelasyon; gece DKB düzeyleri ile salusin α arasında negatif korelasyon (p<0.05) saptandı. Sonuç: Bu çalışmada NDHT grubunda DHT grubuna göre salusin β düzeylerinin daha yüksek olduğu; salusin α düzeylerinin ise daha düşük olduğu görüldü. Normalde olması gereken gece kan basıncı düşüşünün olmaması ve yüksek kan basıncına daha fazla maruz kalmanın bu peptidlerin düzeylerindeki değişiklikte rolü olduğunu düşünmekteyiz. Aynı zamanda hipertansiyon tanısı almış bireylerin salusin α düzeylerini arttırmaya ve salusin β düzeylerini düşürmeye yönelik geliştirilecek yeni tedavi stratejileri ile morbidite mortalite açısından tehlikeli olan NDHT şeklindeki KB profilinin DHT profiline çevrilebileceğini belki de bu peptidlerin hipertansiyonun tedavisinde kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
Metabolik sendromda preptin düzeyinin kardiyovasküler risk faktörleriyle ilişkisi
Metabolik sendrom başlangıçta insülin direnci varlığı ile meydana gelen bunu takiben obezite, diyabet, lipid profili bozukluğu olan dislipidemi ve çeşitli kardiyovasküler rahatsızlıkların metabolik bozukluklarını bir çatı altında birleştiren bir endokrin bozukluktur. Dünya üzerinde ciddi bir problem olarak karşımıza çıkan metabolik sendromda, görülme sıklığının nedeni deneklerin bireysel özellikleri ve hayat tarzları ile araştırmanın yapıldığı zaman aralığı ileri sürülmüştür. Metabolik sendromlu kişilerde görülen subklinik kardiyovasküler hastalıkların varlığının da kardiyovasküler hastalık riskinin artmasında etkili olduğu ileri sürülmüştür. Dünyada hızlıca yayılan diyabet ve metabolik sendrom, araştırmacıları bu hastalıkların tanı, tedavi ve patogenezinde görev alan ayıraçlar hususunda araştırmaya yönlendirmiştir. Bu araştırmaların sonucunda da kardiyovasküler hastalıkların önüne geçilebileceği umut edilmektedir. Çalışmamızdaki amacımız yakın zamanda keşfedilen yeni bir peptid olan preptinin metabolik sendromla olan ilişkisini incelemek ve buna bağlı olarak kardiyovasküler risk faktörleriyle ilişkisini değerlendirebilmektir. Çalışmaya 58 metabolik sendrom hastası deney grubu ve 30 sağlıklı birey kontrol grubu olarak alındı. Metabolik sendromlu hastalarda preptin, yaş, bel çevresi, kalça çevresi, sistolik kan basıncı, diastolik kan basıncı, glukoz, insülin, LDL, HDL, total kolesterol, TG, HOMA, HbA1c, VKİ, QUICKI, SCORE risk değerlendirmesi kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,005, p=0,000, p=0,000 p=0,008, p=0,000, p=0,033, p=0,000, p=0,043, p=0,000, p=0,000, p=0,000). Metabolik sendrom hasta grubuna uygulanan korelasyon analizinde Preptin düzeyi ile bel çevresi, sistolik kan basıncı, HOMA ve VKİ arasında pozitif korelasyon tespit edildi (sırasıyla r=0,324 p<0,005, r=0,293 p<0,05, r=0,332 p<0,05, r=0,308 p<0,05). Metabolik sendrom hasta grubu VKİ ve SCORE risk yönünden 4 farklı alt grup altında preptin seviyesi ile ilişkisi değerlendirildi. VKİ ve SCORE risk arttıkça preptin seviyelerinde de artış olduğu gözlemlendi. Sonuç olarak metabolik sendromlu hastalarda yükselen düzeyleri nedeniyle, preptinin kardiyovasküler risk faktörlerini belirlemede yardımcı olabilecek olan bir peptit olabileceği öngörülmüştür. Anahtar Kelimeler: Metabolik Sendrom, Preptin, Kardiyovasküler risk, İnsülin direnci, Hiperlipidemi, HOMA.
Çocukluk çağı obezitesinde yeni nesil kardiyovasküler risk belirteçlerinin değerlendirilmesi
Vücutta aşırı yağ birikimi olarak tanımlanabilen obezite küresel bir sağlık sorunudur. Gıdaya erişimin kolaylaşması ve fiziksel aktivitenin azalması gibi etkenler sebebiyle obezite ve komplikasyonlarının insidansı artmaya devam etmektedir. Hipertansiyon, koroner arter hastalığı, aritmiler ve ani kardiyak ölüm gibi kardiyovasküler hastalıklar obeziteye bağlı morbidite ve mortalitenin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Obezitenin kardiyovasküler sistem üzerine etkilerinin klinik bulgu vermeden çocukluktan itibaren başladığının gösterilmesiyle, çocukluk çağı obezitesiyle ilişkili kardiyovasküler değişiliklerin mekanizmasının aydınlatılması daha da önem kazanmıştır. Bu çalışmada kardiyovasküler hastalıkların obeziteyle ilişkili patolojik süreçlerine dahil olabileceği düşünülen bazı biyokimyasal parametreleri araştırmayı amaçladık. 177 çocuk çalışmaya dahil edildi ve vücut kitle indeksi persentilleri ve metabolik sendrom kriterlerine göre 4 gruba ayrıldılar: normal vücut kitle indeksli çocuklar, obez çocuklar, morbid obez çocuklar ve metabolik sendromlu çocuklar. Çocukların serum örneklerinden yüksek duyarlıklı kardiyak troponin T, kardiyak miyozin bağlayıcı protein C, trimetilamin N oksit, çözünebilir tümör nekroz faktörü benzeri zayıf apoptoz indükleyici, kromogranin A, multimerin-2 düzeyleri ve diğer biyokimyasal parametreler bakıldı. Çocukların antropometrik ölçümleri ve klinik bulguları kaydedildi. Normal vücut kitle indeksi olan çocuklar obez, morbid obez ve metabolik sendromlu çocuklara göre anlamlı düzeyde daha yüksek kromogranin A düzeyine sahipti (p<0.05). Metabolik sendromlu çocukların kardiyak miyozin bağlayıcı protein C düzeyleri normal vücut kitle indeksli ve obez çocuklara göre anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0.05). Grupların yüksek duyarlıklı kardiyak troponin T, trimetilamin N oksit, çözünebilir tümör nekroz faktörü benzeri zayıf apoptoz indükleyici, multimerin-2 düzeyleri arasında anlamlı farklılık yoktu (p>0.05). Bu sonuçlar kardiyak miyozin bağlayıcı protein C ve kromogranin A moleküllerinin obeziteyle ilişkili kardiyovasküler hastalıkların patogenezinde rol aldığı düşüncesini güçlendirmektedir.
Çeşitli anesteziklerin kalp ve beyin oksitosin sistemi üzerine etkisi
Oksitosin çok yönlü bir hormondur ve bilinenin aksine sadece annelik, doğum gibi durumlarla değil, aynı zamanda vücudun farklı sistemleri, organları ve hatta kişinin sosyal ilişkileri ve psikolojik süreçleri üzerinde de etki sahibidir. Biz de çalışmamızda klinikte yaygın olarak kullanılan ketamin, propofol, fentanyl'nin beyin ve kalp oksitosin sistemi üzerine etkisini ve oksitosinin beyin çekirdekleri ve kalpteki oksitosin reseptörleri yoluyla etki mekanizmasını araştırdık. Çalışmamızı 24 sıçanla Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi deney hayvanları laboratuvarında gerçekleştirdik. 24 adet Spraque dawley cinsi 250-350 gr ağırlığında erkek sıçanları kullandık. Sıçanlar kontrol, ketamin, fentanyl ve propofol olmak üzere 4 gruba ayrıldı ve her gruba etkin dozlarda (ketamin için 75 mg/ kg, fentanyl için 0.2-0.5 ml/kg, propofol içinse 2 mg/kg) ilgili ilaçlar verildi, 10 dk sonra sakrifiye edilerek ötanazi uygulandı. Alınan serum, hipotalamus ve sağ atriyum örneklerinin oksitosin oranları değerlendirildi. Değerlendirilme sonucunda kontrol grubuyla Ketamin grubu arasında beyin, kalp ve serum değerleri arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Fentanyl grubu ise Kontrol grubuyla kıyaslandığında kalp oksitosin düzeyi anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (P=0,024). Propofol grubu ve diğer gruplar arasında yapılan kıyaslamada, kalp oksitosin düzeyi hem kontrol grubuna göre hem de ketamin grubuna göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur(P=0,000). Ayrıca propofol grubu kalp oksitosin/protein düzeyi hem kontrol grubuna göre (P=0,004) hem de Ketamin grubuna göre (P=0,001) anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Çalışmamızla ortaya koyduğumuz sonuçlar farklı parametrelerle yapılacak deneysel hayvan modellerinde veya insanlarda gerçekleştirilecek deneysel araştırmalarda çalışılan anesteziklerin beyin ve kalp oksitosin sistemine etkisi daha net ortaya konabilecek ve oksitosinin kardiovasküler sistem ile bağlantılarının daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.
Kapalı alanlarda yüksek gürültü ve titreşime maruz kalan çalışanların kardiyovasküler parametrelerinin ölçülerek insan sağlığı üzerine etkilerinin incelenmesi
Araştırma Malatya İlinde bulunan bir döküm fabrikasında yapılan ölçümler ve çalışanlarda uygulanan testler ile gerçekleştirilmiştir. Kapalı alan olarak, yüksek gürültü ve titreşim maruziyetinin en fazla olduğu çalışma ortamlarından birisi olan döküm fabrikası seçilmiştir. Söz konusu bu döküm fabrikasında kişiler günlük 8 saat çalışmaktadır. Çalışanlar haftalık 6 gün 48 saat ağır çalışma koşulları altında gürültü ve titreşime maruz kalmaktadır. Bu tez çalışmasında iş sağlığı ve güvenliği yönetmeliklerine göre, çalışanların gürültü ve titreşim maruziyetlerinin kardiyovasküler etkileri araştırılmıştır. Bu çalışmada döküm fabrikasının farklı bölümlerinde ses ve titreşim ölçümleri yapılmıştır. Bu ölçümlerin sayısal sonuçları analiz edilmek üzere bilgisayar ortamına aktarılmıştır. Ayrıca tüm çalışanlara kapsayıcı bir anket uygulaması yapılmıştır. Bunlar ile birlikte gürültü ve titreşimin kardiyovasküler etkilerini görebilmek için maruziyetten en çok etkilenen 5 gönüllü çalışana kombine EKG ve tansiyon holteri 24 saat süre ile takılmıştır. Çalışma ve istirahat zamanlarındaki EKG ve tansiyon kayıtları alınmıştır. Daha sonra, kardiyolog doktor tarafından 5 gönüllü çalışanın ekolarına bakılmıştır. Daha önceki kayıtlarla birlikte eko sonuçları değerlendirilerek raporlandırılmıştır. Fabrikada elde edilen ölçüm sonuçları, anketlerden elde edilen veriler, holter verileri ve kardiyolog değerlendirme sonuçları incelenerek ve iş sağlığı ve güvenliği yönetmeliğide dikkate alınarak maruziyet düzeyleri belirlenmiştir. En sonunda ise, maruziyet önleyici ve düzeltici önlemler tespit edilmiştir.
Tütün ürünü kullanan bireylerin sigara bırakma polikliniğine başvuru durumlarının kardiyovasküler hastalık risk farkındalıkları ile ilişkisi
Günümüzde dünyada 1 milyar kişi tütün ürünü kullanmaktadır ve tüm ölümlerin %12'si tütün kullanımı ile ilişkilendirilmektedir. Dünyada ölümlerin %32'si kardiyovasküler hastalıklar nedeniyledir; kardiyovasküler hastalık kaynaklı ölümlerin ise %30 kadarı sigaradan kaynaklanmaktadır ve aralarında kuvvetli bir doz bağımlı ilişki bulunmaktadır. Sigarayı bırakanların %62,4'ü bir sağlık problemi sebebiyle bıraktığını ifade etmiştir. Sağlığı koruma isteğinin sigara bırakmada en önemli motivasyon kaynağı olduğu anlaşılmaktadır. Tütün ürünü kullanan ve hiç sigara bırakma polikliniği başvurusu olmayan kişiler ile sigara bırakma polikliniğine başvurusu olan kişilerin kardiyovasküler hastalıklar açısından risk farkındalıkları arasında farklılık olup olmadığını ortaya koymak amacıyla planladığımız bu çalışma tanımlayıcı kesitsel tipte olup araştırmaya Hacettepe Üniversitesi Aile hekimliği polikliniklerine ve sigara bırakma polikliniğine 05.04.2023-22.06.2023 tarihleri arasında başvuran 18 yaş ve üstü ve tütün ürünü kullanan 183 katılımcı dahil edilmiştir. Katılımcılara kardiyo-vasküler hastalık risk farkındalığı değerlendirme (KHFRD) ölçeği anket formunda uygulanmıştır. Elde edilen veriler çalışma hipotezimizle uyumlu olmuştur. Çalışma grubu olan sigara bırakma polikliniğine başvuran grubun, kontrol grubu olan tütün ürünü kullanan ancak hiç sigara bırakma poliklinik başvurusu olmayan gruba göre anlamlı düzeyde kardiyovasküler hastalık risk farkındalık düzeyinin yüksek olduğu görülmüştür. KHRFD ölçek toplam puanı ortalaması çalışma grubunda 41,57 (±4,46), kontrol grubunda 37,65 (±7,40) idi ve aralarındaki fark anlamlı olarak saptanmıştır. (p<0,001). Bu çalışmadan elde edilen bulgular, bireylerin belirli kişisel KVH risk faktörleri hakkında bilgilendirilmesinin, koruyucu sağlık davranışlarının benimsenmesini kolaylaştırabileceği fikrini desteklemektedir.
Polikistik over sendromlu kadınlarda yaşlanma sürecindeki metabolik ve kardiyovasküler değişimlerin sağlıklı kadınlarla karşılaştırmalı olarak incelenmesi
Polikistik over sendromu (PKOS) doğurganlık çağındaki kadınlarda en sık görülen endokrin ve metabolik bozukluk olup, androjen fazlalığı, over disfonksiyonu ve polikistik over morfolojisi birlikteliği ile seyreder. Kardiyometabolik risk faktörleri, özellikle oligo-anovulasyon ve hiperandrojenizmle seyreden klasik fenotiplere sahip PKOS'lu kadınlarda daha sıktır. Ancak PKOS'un klinik ve biyokimyasal özellikleri yaşlanma ile değişir. Bu çalışma ile seçilmemiş bir popülasyonda geçmişte PKOS tanısı almış hastalar ve sağlıklı kontrol grubu yeniden değerlendirilerek yaşlanma ile geçirdikleri değişimin kardiyometabolik risk üzerine olan etkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmaya 2009 yılında tanı alarak uygun fenotiplendirmesi yapılmış halen 35 yaş ve üzerinde olan 41 PKOS'lu kadın ve benzer yaş aralığında sağlıklı kontrol grubundan 43 kadın dahil edilmiştir. Tüm katılımcılar yapılandırılmış görüşme, fizik muayene, antropometrik, hormonal ve biyokimyasal ölçümler ile değerlendirilmiştir. Ayrıca PKOS tanılı 30 kadın ve yaş ile uyumlu sağlıklı 30 kadının ekokardiyografi ölçümü ve vücut kompozisyon analizi yapılmıştır. Çalışmanın sonuçlarına göre, PKOS tanılı hasta ve kontrol grubu arasında vücut kitle indeksi (VKİ), bel çevresi, kalça çevresi, bel/kalça oranı, kan basıncı açısından fark bulunmamıştır. Her iki grupta da 2022 yılında ölçülen testosteron, serbest androjen indeksi (FAİ) ve dehidroepiandrostenedion sülfat (DHEAS) değerlerinde 2009 yılına kıyasla anlamlı düzeyde düşme olduğu görülmüş olup, PKOS tanılı hasta grubunda, kontrol grubuna kıyasla total testosteron, FAİ, DHEAS düzeyleri istatistiksel olarak hala anlamlı olacak şekilde yüksek bulunmuştur. Metabolik sendrom açısından bakıldığında, her iki grupta da yaşlanma ile metabolik sendrom gelişiminin oransal olarak yaklaşık 2 katına çıktığı görülmüştür ancak gruplar arasında metabolik sendrom sıklığı benzer bulunmuştur. PKOS alt fenotipleri arasında da metabolik sendrom gelişimi açısından 2022 yılında farklılık mevcut değildir. Hasta ve kontrol grubunun ekokardiyografik değerlendirmesinde sistolik fonksiyonları, strain ölçümleri ve epikardiyal yağ ölçümü benzer bulunmuştur. Epikardiyal yağ kalınlığı ile VKİ, bel çevresi, bel/kalça oranı, yıllar içerisindeki bel çevresindeki artış ve HOMA-IR arasında pozitif korelasyon olduğu görülmüştür. Ayrıca epikardiyal yağ kalınlığı ile hem tüm vücut yağ yüzdesi ve kütlesi, hem de gövdesel yağ yüzdesi ve kütlesi arasında pozitif korelasyon olduğu görülmüştürsırasıyla (r= 0.285, p= 0.03), (r=0.312, p=0.02), (r=0.262, p=0.04), (r=0.32, p=0.01). Epikardiyal yağ ölçümlerinin sonucunda üç alt fenotip arasında anlamlı farklılık görülmüş olup C fenotipi en yüksek değerlere sahip bulunmuştur (p=0.04). Tüm çalışma grubu FAİ median değerlerine bölündüğünde, daha yüksek FAİ'ye sahip olanlarda daha yüksek epikardiyal yağ kalınlığı olduğu görülmüştür (p = 0.02). Daha yüksek FAİ'li PKOS hastalarında da daha yüksek epikardiyal yağ kalınlığı eğilimi olduğu görülmüştür (p = 0.09). Sonuç olarak, hastaneye başvurmayan seçilmemiş popülasyonda PKOS'lu kadınlar perimenopozal dönemde yaş eşleştirilmiş kadınlara göre daha yüksek androjen düzeylerine sahip olmalarına karşın benzer kardiyometabolik riske sahiptirler. Bununla birlikte, daha ileri yaş grubundaki hastaların uzun süre takip edildiği geniş toplum temelli populasyon çalışmalarına ihtiyaç vardır.
Fetal kardiyovasküler sistem anomalilerinin prenatal tanılarının, kısa dönem neonatal sonuçlarının ve postnatal tanılarının retrospektif olarak incelenmesi
Bu çalışmada prenatal dönemde kardiyovasküler sistem anomalisi tanısı almış olan gebeliklerin obstetrik ve neonatal sonuçlarını, yenidoğanların postnatal dönemdeki takip ve sonuçları incelenmiştir. Konjenital kalp hastalıklarının %20,61'ini (n= 40) ventriküler septal defektler oluşturarak en sık KKH anolarak saptanmıştır. 2. Sık KKH %12,37 (n= 24) ile hipoplastik sol kalp sendromudur. KVS dışındaki diğer sistemlerdeki ek anomaliler tüm KVS anomalilerinin(n=194) %14,94'ünde(n=29) saptanmıştır. En sık %4.12 sıklığıyla(n=8) iskelet sistemi ve ekstremite anomalileri saptanmıştır. Sonrasında sırasıyla %3,6'sınde(n=7) kraniyofasiyel anomaliler, %2.06'sında(n=4) gastrointestinal sistem anomalileri, %2.06'sında(n=4) multiple sistem anomalileri, %1.54'ünde(n=3) santral sinir sistemi anomalileri, %1.03'ünde(n=2) toraks ve abdominal duvar defektleri ve %0.51'inde(n=1) genitoüriner sistem anomalileri saptanmıştır. Antenatal usg ile tanı konan KVS anomalilerinin (n=194) %25,77'sinde(n=50) karyotip analizi yapılmış olup, %19.07'sinde(n=37) karyotip analizi sonucu normal, %6.7'sinde(n=13) karyotip analizi sonucu anormal sonuçlanmıştır. Gebelik sonucuna ulaşılan 193 hastanın ise %80,82'ü(n=156) canlı doğumla sonuçlanmıştır, %17,61'si(n=34) teminasyon ile sonuçlanmış, %1.55'ü(n=3) ise intrauterin dönemde ex olmuştur. En yüksek terminasyon oranları pulmoner atrezi (%40), trunkus arteriosus (%33,3) ve HRHS (%33,3) teşhislerinde görülmüştür. En düşük canlı doğum oranı ise atriyal izomerizm tanılı hastalarda saptanmıştır (%57,1). Cerrahi şansı bulamadan ilk 12 hafta içerisinde kaybedilen bebeklerin en çok görüldüğü gruplar HLHS (%50, 7/14), trunkus arteriosus (%50, 1/2) ve atriyal izomerizm (%40, 2/5) gruplarıdır. Doğum sonrası cerrahi girişime rağmen ilk 12 hafta içerisinde kaybedilen bebeklerin en çok izlendiği gruplar AVSD (%40, 2/5), HLHS (%28.6, 4/14), DORV (%28.6, 4/14), atriyal izomerizm (%20, 1/5) ve D-TGA (%19, 4/21) olarak saptanmıştır. Cerrahi sonrası en yüksek sağkalım ile takip edilen gruplar L-TGA (%100, 2/2), TOF (%81.8, 9/11) ve HRHS (%80, 8/10) olarak saptanmıştır. Prenatal dönemde herhangi bir KVS anomalisinin saptanması; anomalinin olası nedenini, prognozunu, yönetimini belirlemek açısından oldukça önemlidir. Aileler ile hastalıkların doğası paylaşılmalı, doğum sonrası gerekli olabilecek girişimler ve süreç hakkında bilgi verilmelidir. Terminasyon ve karyotip analizi gibi ebeveyn kararı gerektiren süreçlerde doktor bilgilendirmesi kritiktir.
Juvenil sistemik lupus eritematozus hastalarının beslenme durumları ile kardiyovasküler risk faktörleri ve serum adipokin düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Sistemik lupus eritematozus (SLE)'ta ateroskleroz, dislipidemi, diyabet, metabolik sendrom ve obezite gibi komplikasyonların önlenmesinde ve tedavisinde beslenmenin önemi büyüktür. Bu çalışma, SLE'li adölesanların beslenme durumları ve diyet örüntüleri ile kardiyovasküler risk faktörleri ve serum adipokin (leptin, adiponektin) düzeyleri arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırmaya Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Romatoloji ünitesinde SLE tanısı ile takip edilen 24 adölesan (vaka) ve 24 sağlıklı adölesan (kontrol) olmak üzere toplam 48 adölesan katılmıştır. Bireylere genel özelliklerini, sağlık durumlarını, besin tüketim sıklıklarını ve antropometrik ölçümlerini değerlendirmeye yönelik anket formu uygulanmış, serum adipokin düzeyleri ve diğer biyokimyasal bulgular (kan lipit profili, D vitamini, B12 ve B6 vitamini, homosistein) için kan örnekleri alınmıştır. KIDMED kalite indeksi uygulanmıştır. Çalışmanın başlangıcında hastalara verilen beslenme önerilerinin etkinliğini değerlendirmek amacıyla SLE'li bireyler 12 hafta boyunca izlenmiştir. SLE'li bireylerin bel çevresi, beden kütle indeksi (BKİ),toplam yağ yüzdesi (%) ve bel/boy oranı kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olarak bulunmuştur (p<0,05). Hastalık aktivitesi (SLEDAI) ile vücut ağırlığı, BKİ, toplam yağ yüzdesi ve bel çevresi arasında doğrusal bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Her iki grup arasında enerji ve makro besin ögeleri alımları açısından istatiksel olarak önemli bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Buna karşın vaka grubundaki bireylerin enerjinin karbonhidrat ve yağlardan gelen oranları kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,05). Vaka grubundaki adölesanların %95,8'inde D vitamini yetersizliği (≤30ng/dL) saptanmış olup gruplar arasında önemli bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Ayrıca vaka grubundaki adölesanların HDL düzeyleri (50,3±13,2 mg/dL) kontrol grubuna (58,6±10,9 mg/dL) göre anlamlı düzeyde düşük, total kolestereol/HDL oranı ise daha yüksek bulunmuştur (vaka:3,2±0,8; kontrol:2,7±0,5 p<0,05). Adölesanların serum leptin ve adiponektin düzeyleri karşılaştırıldığında vaka grubunun leptin düzeyleri kontrol grubuna göre önemli oranda yüksek bulunmuştur (vaka:166,33±167,3pg/mL, kontrol: 52,8±59,4pg/mL)(p<0,05). Serum leptin düzeyleri serum trigliserit (r=0,535), LDL (r=0,324) ve toplam kolesterol (r=0,349) düzeyleri ile doğrusal yönlü bir korelasyon göstermektedir(p<0,05). Beslenme önerilerine uyumun değerlendirildiği araştırmanın ikinci aşamasında BKİ'de istatiksel olarak önemli (p<0,05) bir artış olmakla birlikte diyetle toplam yağ ve doymuş yağ alımında azalma (p<0,05), posa, C vitamini, potasyum, magnezyum, fosfor ve folat alımında artış olduğu saptanmıştır (p<0,05). Diyet kalite indeksi (KIDMED) puanlarında (başlangıç: 4,7±2,3, 12 hafta sonra: 5,5±2,4) da istatiksel olarak önemli olmayan bir artış olduğu saptanmıştır (p>0,05). Kan lipit düzeylerinde herhangi bir fark görülmezken, serum leptin düzeylerinde artış olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmanın sonucunda SLE'li adolesanların beslenme durumları ve diyet örüntüleri ile kardiyovasküler risk faktörleri düzeyleri arasındaki önemli bir ilişki olduğu gösterilmiştir. SLE hastalarında ateroskleroz, dislipidemi, metabolik sendromve obezite gibi komplikasyonların önlenmesinde ve tedavisinde beslenme tedavisi ve eğitimi önemlidir.
Postmenopozal kadınlarda fiziksel aktivite düzeyinin fonksiyonel kapasite, kardiyovasküler risk faktörleri, menopozal semptomlar ve yaşam kalitesi ile ilişkisi
Çalışmamızda postmenopozal dönemdeki kadınların fiziksel aktivite düzeyinin fonksiyonel kapasite, kardiyovasküler risk faktörleri, menopozal semptomlar ve yaşam kalitesi ile ilişkisi incelenmiştir. Çalışmamıza 45-75 yaş aralığında, postmenopozal dönemde olan 84 kadın dahil edildi. Katılımcıların demografik bilgileri alındı. Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (IPAQ) kısa formu ile fiziksel aktivite düzeyleri belirlendi. 6 Dakika Yürüme Testi (6DYT) ile fonksiyonel kapasiteleri değerlendirildi.Kardiyovasküler riskler; HDL, LDL, total kolesterol, trigliserit ,açlık glukoz, HbA1c, VKİ, bel kalça oranı, sistolik diastolik kan basıncı ve sigara ,alkol, egzersiz alışkanlıkları sorgulandı ve Framingham Risk Skoru ile değerlendirildi. Menopoz Semptomlarını Değerlendirme Ölçeği (MSDÖ) ile menopoz semptomları değerlendirildi. Yaşam kaliteleri ise Nottingham Sağlık Profili (NSP) ve Menopoza Özgü Yaşam Kalitesi Ölçeği (MÖYKÖ) ile değerlendirildi. Çalışmanın veri analizi IBM SPSS Version 22 istatistik programı kullanılarak yapıldı. Yapılan değerlendirmeler sonucunda; fiziksel aktivite düzeyi ile fonksiyonel kapasite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunamamıştır (p>0,05). Framingham skoru ile fiziksel aktivite düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunamamıştır (p>0,05). Menopoz semptomları ile fiziksel aktivite düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p>0,05). Yaşam kalitesi ile fiziksel aktivite düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunamamıştır (p>0,05). Bu çalışma sonuçları postmenopozal kadınlarda fiziksel aktivite düzeyinin fonksiyonel kapasite, kardiyovasküler risk faktörleri, menopozal semptomlar ve yaşam kalitesini etkilemediğini göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Postmenopoz, Fiziksel Aktivite Düzeyi, Menopozal semptom, Yaşam Kalitesi, Fonksiyonel Kapasite, Kardiyovasküler Risk
Çocuklarda vitamin D eksikliğinin arteriyel sistem ve kalbin ileti sistemi üzerine olan etkileri
D vitamini, kemik metabolizması ve nöromüsküler fonksiyonlar açısından önemli rolü olduğu bilinen steroid yapıda bir hormondur. D vitamininin immün işlevleri iyileştirerek, anti-inflamatuar etkinlik göstererek ve endotelyum aracılı vazodilatasyonu sağlayarak kalbin ileti sistemi ve arteriyel sertliğin azalması üzerinde de olumlu etkiler gösterdiği düşünülmektedir. D vitamini eksikliği dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi ülkemizde de bir halk sağlığı problemi olmaya devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı; çocuklarda D vitamini eksikliğinin arteriyel sertlik ve kalbin ileti sistemi üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Çalışmamıza, Ekim 2017 ile Temmuz 2018 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakultesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine başvurup herhangi bir kronik hastalık tespit edilmemiş 2-18 yaş arası 101 çocuk çalışmaya dahil edildi. Hastalar D vitamini düzeyine göre 3 gruba ayrıldı. D Vitamini 0-12 ng/ml arasında olanlar grup 1, D vitamini 12-20 ng/ml arasında olanlar grup 2 ve D vitamini 20 ng/ml ve üzerinde olanlar grup 3 (Kontrol grubu) şeklinde değerlendirildi. Hastaların poliklinik başvurularında vücut ağırlıklarına, boylarına, biyokimyasal parametrelerden 25 hidroksi vitamin D3, Ca, P, Alkalen fosfataz (ALP), PTH, glukoz, kreatinin, kolesterol, HDL, LDL ve trigliserit değerlerine bakıldı. Hastaların sistolik ve diyastolik kan basınç değerlerine, kalp hızlarına, elektrokardiyogramlarına bakıldı. Hastaların arteriyel ultrasonografik görüntülemeleri yapıldı ve CIM kalınlıklarına bakıldı. Çalışmamızda, D vitamini eksikliğinin kardiyovasküler ileti sistem üzerindeki etkilerini değerlendirmek amacıyla EKG parametreleri incelendi. D vitamini eksik grubun Pmax ve Pdis değerleri D vitamini yetersiz gruba ve kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p <0.05). D vitamini eksik grubun QTmax ve QT dis değerleri D vitamini yetersiz gruba ve kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p<0.005). D vitamini eksik grubun QTcmax değeri D vitamini yetersiz gruba ve kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p <0.05). D vitamini eksik grubun QTcdis değeri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p <0.05). Gruplar arasında Tpe, Tpe / QT ve Tpe / QTc değerleri arasında anlamlı fark saptanmadı (p > 0.05 ). VIII Çalışmamızda D vitamini eksikliğinin Pmax, Pdis, QTmax, QTdis, QTcmax ve QTcdis sürelerinde anlamlı düzeyde uzama yaptığını saptadık. Çalışmamız ülkemizde pediatrik populasyonda D vitamini eksikliği ile arteriyel sertlik ilişkisini ortaya koymak açısından ilk çalışmadır. Çalışmamızda D vitamini düzeyi ile arteriyel sertlik arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulmadık (p>0.05). Sonuç olarak, çocuklarda D vitamini eksikliğinin kalbin ileti sitemi üzerinde olumsuz etki yaptığını ve bunun çocukluk yaşta daha çok subklinik etkilenme şeklinde olduğu sonucuna vardık. Arteriyel sertlik ilişkisinin ise yaşlanmayla birlikte daha somut bir şekilde ortaya çıkabilecek bir süreç olabileceğini düşündük. D vitamini eksikliği kardiyovasküler açıdan birçok olumsuz durumu ortaya çıkarabilmektedir. Bu yüzden D vitamini eksikliğinin tanı ve tedavisi açısından tüm hekimler uyanık olmalıdır.
Kliniğimizde mitral balon valvüloplasti işlemi yapılan romatizmal mitral darlığı hastalarının demografik, klinik ve ekokardiyografik özellikleri
Mitral darlığı en sık görülen romatizmal kalp kapak hastalığıdır. Etiyolojisinde çeşitli nedenler olmakla birlikte, en sık neden romatizmal ateştir. Romatizmal kalp hastalığı özellikle gelişmekte olan ülkelerde önemli bir sağlık problemidir. Inoue ve arkadaşlarının 1984 yılında perkütan mitral balon valvüloplasti (PMBV) işlemini tanımlamaları ile bu yöntem mitral darlığı olan birçok hastada cerrahi tedavinin yerini almıştır. Günümüzde uygun kapak morfolojisine sahip, semptomlu mitral darlığı olan hastaların çoğuna PMBV işlemi uygulanmaktadır. Bu işlemin kısa ve uzun dönemde etkin bir yöntem olduğu gösterilmiştir. Bu çalışma, kliniğimizde yapılan perkütan mitral balon valvüloplasti olgularımızın erken dönemdeki sonuçlarını değerlendirmek amacıyla yapıldı. Ekokardiyografik olarak ciddi mitral darlığı, semtomatik orta mitral darlığı olan ve wilkins skoru ≤ 12 olan 52 hasta (36 kadın, 16 erkek, ortalama yaş 48±13) çalışmaya dahil edildi. Valvüloplasti ile mitral kapak alanı 1.18±0.19' cm²'den 2.27±0.48 cm²'ye (p =0.001) yükseldi. Ortalama mitral gradiyent 12.82±3.5'den 5.97±2.04'e (p =0.001) düştü. Diğer hemodinamik parametrelerde de anlamlı düşüşler sağlandı. Tüm hastalarda işlem başarımız %87, eko skoru ≤ 8 olan hastalarda %90, eko skoru > 8 olan grupta ise %80 hastamızda PMBV başarılı bir şekilde uygulandı. Eko skoru ≤ 8 olan grupta 3 hastada, eko skoru > 8 olan grupta da 4 hastamızda olmak üzere toplam 7 hastamızda işlem başarısız oldu. PMBV uyguladığımız 2 gebe hastamızda işlem başarılı oldu. Başarısız olgularda işlem öncesi MVA anlamlı olarak düşüktü. Eko skoru yüksek olan grupta PMBV başarısı düşük olmakla beraber istatiksel anlamlılık taşımamaktadır (p=0.02). Başarısız olan olgularımızın nedenleri, hastalardan ikisinde kapak geçilememesi birisinde de septostomi yapılamaması nedeniyle PMBV uygulanamadı. İki olgumuzda kapak açılması az oldu (< 1.5cm²). Sonuç olarak semptomatik mitral darlığında PMBV, eko skoru ≤ 8 olanlarda olduğu gibi ve eko skoru 9-12 olan hastalarda da başarılı uygulanabilmekte ve hemodinamik ve semptomatik düzelmeler sağlanabilmektedir.
Ankilozan spondilit tanılı hastalarda tümör nekrozis faktör inhibitörleri tedavisi sonrası 24-saat ambulatuar kan basıncı ölçümü ve uyku kalitesinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı Aksiyel Spondiloartrit (AxSpA) hastalarında anti-TNF-α tedavisi sonrası uyku kalitesi ve 24-saat ambulatuar kan basıncı ölçümlerindeki (AKBM) değişimleri değerlendirmektir. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Romatoloji Bilim Dalı polikliniğine 01.03.2021 ile 01.12.2021 tarihleri arasında başvuran, anti-TNF-α tedavi başlanması planlanan, TNF-naif axSpA tanılı hastalar dahil edilmiştir. Hastalara anti-TNF-α öncesi (0.ay) ve anti-TNF-α sonrası (3.ay), hastalık aktivite değerlendirilmesi, AKBM ve uyku kalitesi değerlendirilmesi (PSQI) uygulandı. Toplamda çalışmaya 28 axSpA (ortalama yaş 40,0±10,4, Erkek/Kadın:12 (%42,9) /16(%57,1)) hastası dahil edilmiştir. Çalışmamızdaki hastaların 0.ay ve 3.ay AKBM ölçümleri normotansif sınırlardaydı. Hastaların 0. ay hastalık aktivite skorları ve ortanca PSQI 8,5 (4,0-12,8) skorları yüksek idi. Hastaların %71 kötü uyku kalitesine sahip idi. Tedavi sonrası 3.ayda hastalık aktivite skorlarında anlamlı düşme ve uyku kalitesinde anlamlı şekilde düzelme olmasına karşın, AASI, ARV, PPI, Sleeptroughsurge ve Prewaking surge gibi AKBM parametrelerinde, tedavi öncesine kıyasla anlamlı değişikler gözlenmedi. Tedavi öncesi, hastaların %46,4 dipper iken 3.ay anti-TNF-α tedavisi sonrası dipper oranı %60,7 (n=17) olarak saptandı ancak bu artış istatiksel olarak anlamlı değildi (p=0,388). 0. ve 3. ay karşılaştırmasında ise gece sistol kan basıncı azalmasındaki değişim istatiksel olarak anlamlı iken (p=0,020), gece diyastol kan basıncı azalmasındaki değişimde istatistiksel anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,112). Anti-TNF-α tedavinin; uyku kalitesi ve gece kan basıncı düşüşü üzerine olumlu etkileri olma ihtimali mevcuttur. Uyku kalitesinin iyileşmesi ve gece kan basıncı düşüşünün artması; anti-TNF-α tedavinin kardiyovasküler riskler açısından, modifiye edebilir etkileri olduğunu düşündürebilmektedir.
Ailesel hiperkolesterolemili çocuk hastaların kardiyovasküler değerlendirilmesi
Ailesel hiperkolesterolemi otozomal dominant kalıtılan yaygın bir durumdur. Düşük yoğunluklu lipoprotein reseptörünü kodlayan gende, apolipoprotein B geninde veya PCSK9 proteinini kodlayan genlerin üçünden birinde olan bir mutasyon ailesel hiperkolesterolemiye neden olur. Bu mutasyonlar yaşam boyu LDL kolesterol seviyesinde yüksekliğe ve erken başlangıçlı kardiyovasküler hastalıklara neden olur. Tedavi edilmediği takdirde heterozigot hastalarda, mutasyonları taşımayanlara göre erken başlangıçlı kardiyovasküler hastalık riskinde önemli derecede artış görülür. Çalışmamızda hastanemizde takip edilen çocuk yaş grubundaki ailesel hiperkolesterolemi tanılı hastaların kardiyovasküler durumunun yaş, kolesterol düzeyleri ve risk faktörleri ile olan ilişkilerinin kendi içinde karşılaştırılması ile literatüre katkı sağlamak amaçlanmaktadır. Çalışmamıza Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Metabolizma Hastalıkları ve Beslenme Bilim Dalı ve Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalı'nda ailesel hiperkolesterolemi tanısıyla takipli 5-18 yaş arasında, total ve LDL kolesterol düzeyleri 95 persentil üzeri olan 32 hasta ile aynı demografik özelliklere sahip total ve LDL kolesterol düzeyleri normal olan 35 kişilik sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Hasta grubu birbirleriyle EKO, EKG, efor testi ve karotis USG ile karşılaştırılarak değerlendirildiğinde 3 hastada orta derece mitral yetmezlik, 3 hastada aort yetmezliği, 2 hastada aort darlığı ve 1 hastada aort darlığı ve yetmezliği birlikte olduğu gözlendi. Homozigot hastaların interventriküler septum ve sol ventrikül posterior duvar kalınlıkları, sol ventrikül içi hacimleri ve sol ventrikül kütle indeksleri (sırasıyla 99±25,65 ve 70,96±18,12 g/m2 p=0,015) heterozigot hastalarına göre daha yüksek bulundu. Kan LDL kolesterol düzeyi 200 mg/dL'nin altında olan hastalar ile 200 mg/dL ve üzeri olan hastalar karşılaştırıldığında, LDL kolesterol düzeyi yüksek olan hastaların aort STB çapı ölçümlerinin (sırasıyla 16,47±2,58 ve 19,65±3,20 mm p=0,030) anlamlı derecede daha düşük, İVKZ ölçümlerinin ise (sırasıyla 75,60±3,65 ve 70,14±9,72 ms p=0,024) anlamlı derecede daha uzun olduğu gözlendi. Homozigot AH hastalarının tüm global longitüdinal strain ölçümleri heterozigot hastalara göre daha düşük bulundu, ancak yalnız GLPS-LAX ölçümünde istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (sırasıyla %15,70±2,40 ve %20,31±3,26 p=0,028). 2 hastada eksentrik hipertrofi, 3 hastada konsentrik remodelling tespit edildi. 27 hastanın ventrikül geometrisi normaldi. Homozigot AH tanılı 7 hastanın 2 (%28,6)'sinde ve heterozigot AH tanılı 24 hastanın 3 (%12,5)'ünde efor testi, hedef kalp hızına ulaşılamadan bitkinlik nedeniyle sonlandırıldı. Karotis USG ölçümleri arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Hasta grubu ve sağlıklı kontrol grubu EKG verileri açısından karşılaştırılarak değerlendirildiğinde hasta grubun P dalga dispersiyonu, PR dispersiyonu ve QT dispersiyonu ölçümlerinin kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu. Hasta grubun QTc süresi ölçümleri de kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha uzundu (sırasıyla 416,96±22,12 ve 406,35±17,28 ms p=0,023). Sonuç olarak; ailesel hiperkolesterolemi, kardiyovasküler sistem üzerinde olumsuz etkileri olan bir durumdur. AH taraması ile bu hastaların erken tespit edilmesi ve sıkı kan LDL kolesterolü kontrolüne erken başlanması, kardiyovasküler sonuçlarını olumlu yönde etkileyecektir. Bu hastalar kardiyoloji takibinde olmalıdır ve EKO ile strain ölçümleri rutin yapılmalıdır. Böylece subklinik fonksiyon bozuklukları daha erken tespit edilebilir.
Marfan sendromu olan çocuklarda kardiyovasküler sistemin değerlendirilmesi
Marfan Sendromu (MFS), kardiyovasküler komplikasyonlarla erken yaşta morbidite ve mortaliteye neden olan bir kalıtsal bağ dokusu hastalığıdır. Aortopatiler ve atrioventriküler kapak patolojileri en sık görülen kardiyovasküler komplikasyonlardır. Son yıllarda miyokardiyal tutuluma da neden olduğu bildirilmiştir ancak çalışmalar çoğunlukla erişkin hastalarla yapılmıştır, sadece çocuklarla yapılan doku Doppler görüntüleme (DDG) ve/veya strain ekokardiyografi çalışması bildirilmemiştir. Bu çalışmada MFS'li çocuklarda konvansiyonel ekokardiyografiye ek olarak DDG ve strain ekokardiyografiyle miyokardiyal işlevler; elektrokardiyografi (EKG) ve Holter monitorizasyonuyla ileti sistemi değerlendirildi. Çalışmaya alınan 22 hastanın %86'sında aort kökü genişlemesi, %95'inde mitral kapak prolapsusu, %45'inde triküspid kapak prolapsusu görüldü. Sol ventrikül (LV) değerlendirmelerinde m-modla ölçülen sistolik işlevler tüm hastalarda normaldi, DDG ile hastaların %42'sinde sistolik işlevlerde azalma ve %37'sinde miyokardiyal relaksasyonda bozulma saptandı. Hastaların %48'inde LV tepe longitudinal strain yüzdesi düşük saptandı. Sağ ventrikülde DDG ile hastaların %55'inde sistolik işlevlerde azalma saptandı. EKG ve Holter monitorizasyonunda 2 hastada inkomplet sağ dal bloğu, 1 hastada sol aks deviyasyonu, asemptomatik ve bazal EKG normal olan 1 hastada non-sustained ventriküler taşikardi saptandı. Çalışmamızın sonucu olarak, MFS'li hastalarda konvansiyonel ekokardiyografinin yanı sıra, DDG ve strain ekokardiyografiyle miyokardiyal işlevlerin değerlendirilmesini; subklinik aritmilerin saptanabilmesi için, asemptomatik ve EKG normal olan hastalarda da belli aralıklarla Holter monitorizasyonu önermekteyiz.
Sol ventrikül destek cihazı implantasyonu yapılan son dönem kalp yetmezliği hastalarında dolaşımdaki neprilisin molekül düzeyinin belirlenmesi
GİRİŞ: Kalp yetmezliğiyle nörohormonal mekanizmalar aktive olmakta ve dolaşımda fibrozisi artırıcı, natriüretik peptitleri yıkarak diürezi engelleyici neprilisin'in düzeyi artmaktadır. Sol ventrikül destek cihazı (LVAD) implantasyonundan sonra norohumoral aktivasyon çoğunlukla azalmaktadır ancak normale dönüp dönmediği bilinmemektedir. Bununla birlikte, LVAD implantasyonu sonrası neprilisin plazma seviyesinde ki değişiklikler daha önce incelenmemiştir ve ayrıca LVAD implantasyonu öncesi yükselmiş neprilisin seviyeleri ve bunun kısa dönem sonuçlarla ilişkisiyle ilgili veriler eksiktir. AMAÇ: Çalışmamızda dolaşımdaki neprilisin molekülü düzeyinin sol ventrikül destek cihazı implantasyonu sonrası değişimini ve implantasyon öncesi neprilisin düzeyinin kısa dönem mortalite ve morbiditeyle ilişkisini belirlemeye çalıştık. METOD : prospektif olarak Ocak 2017 ile Ekim 2017 arasında LVAD implantasyonu uygulanmış hastalar çalışmaya dahil edildi. Ameliyat öncesi ve sonrası 3. ayda plazma neprilisin düzeyleri ölçüldü. Hastalar; mortalite, inme, pompa trombozu, gastrointestinal kanama ve sağ ventrikül yetmezliği gibi advers olaylar için ilk 3 ayda gözlemledi. BULGULAR: toplamda 47 hasta (40:erkek, ortalama yaş: 54±11yıl, BMI: 25,70±3,89 kg/m2) çalışmaya dahil edildi. %42,6(n:20) hasta kalp yetmezliği açısından iskemik etiyolojiye sahipti. 3.ayın sonunda operasyon öncesine göre neprilisin düzeylerinde anlamlı düşüş izlendi. (75,28 pg/ml – 75,30 pg/ml p:0,007) 3 aylık izlemde 7 hasta exitus oldu, bu hastaların operasyon öncesi neprilisin düzeyleri yüksek saptanmasına rağmen istatiksel anlamlılığa mortalite az olduğu için ulaşmadı( 1798,51 ± 1935,5pg/ml, 371,59 ± 506,68pg/ml p:0,134). Neprilisin düzeyleri yaş,cinsiyet, BMI, kalp yetmezliği etiyolojisi ve renal fonksiyonlarla ilişkisiz bulundu. Operasyon öncesi neprilisin düzeylerinde 431pg/ml; ilk 3 aydaki advers olaylar açısından %71 sensitivite, %77 spesifiteyle sınır değer olarak saptandı(EAA:0,682; %95 CI:0.387-0.977; p:0,128). Operasyondan sonraki 3 ay içinde komplikasyon gelişenlerin 3.aydaki neprilisin düzeyi, gelişmeyenlere göre daha yüksek bulundu.(p:0,05) SONUÇ: LVAD implantasyonu sonrası nörohormonal sistem aktivasyonu azalsa da normale dönmemektedir. Ameliyattan sonra 3 ay içinde komplikasyon gelişen hastalarda halen yüksek nörohormonal aktivasyon saptandı. Bu nedenle, LVAD implantasyonundan sonra halen yüksek neprilisin seviyelerine sahip hastalarda optimal tıbbi tedaviye devam edilmesi önerilmektedir.
Doğumsal kalp hastalığı olan yenidoğanlarda erken dönem prognozun retrospektif değerlendirilmesi
ÖZET Giriş ve Amaç Doğumsal kalp hastalıkları, kardiyovasküler sistemdeki doğuştan olan yapısal ve fonksiyonel anormallikleri içerir. Doğumsal kalp hastalıklarının canlı doğumlarda görülme sıklığı %0,8-0,9 arasında değişmektedir. Doğumsal anomaliler içerisinde mortalite riski en yüksek grubu oluşturur. Gelişmiş görüntüleme yöntemleri ile antenatal izlemde tanı şansı artsa da tüm doğumsal kalp hastalıklarının doğum öncesi tanınması mümkün değildir. Doğumsal kalp hastalıklarına bağlı ölümler en sık yenidoğan döneminde görülmektedir. Ülkemizde doğumsal kalp hastalığı saptanan yenidoğanlar sıklıkla yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde yatmaktadır. Doğumsal kalp hastalıklarının epidemiyolojisi ve mortalitesi üzerine veriler çok kısıtlıdır. Bu çalışmada hastanemiz ikinci ve üçüncü düzey yenidoğan yoğun bakım ünitesine Ocak 2014- Aralık 2015 yatırılan hastalarda doğumsal kalp hastalığı sıklığı ve mortalitesinin saptanması ve mortalite için olası risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç Ve Yöntem Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde Ocak 2014-Aralık 2015 tarihleri arasında yatırılarak tedavi edilen tüm hastaların elektronik kayıtları incelenerek doğumsal kalp hastalığı saptanan yenidoğanların demografik özellikleri, klinik gidişleri ve prognoza etki eden risk faktörleri değerlendirildi. Hasta dosyalarından detaylı demografik özellikler, antenatal tanı özellikleri, doğum yeri, tanı anındaki klinik özellikleri, hastalığa bağlı yada bağımsız morbidite ve mortaliteyi etkileyecek risk faktörlerine göre böbrek yetmezliği, kalp yetmezliği, diğer organ yetmezliği gelişimi), immunlojik ve genetik açıdan durumları (Di George Sendromu ilişkisi, diğer genetik sendromlar) TORCH serolojisi, medikal tedaviler, anjiografik katerter girişimleri, cerrahi prosedür, operasyon kararının verilme zamanı, mortalite sebepleri ve zamanı araştırıldı. Hastalar ekokardiyografi sonuçlarına ve kliniklerine göre normal, önemsiz, önemli, ciddi ve kritik olarak gruplandırıldı [5]. Patent duktus arteriyozus saptanan prematüre bebekler bu gruplandırma dışında tutularak kendi içlerinde hemodinamik olarak anlamlı ve anlamlı olmayanlar şeklinde gruplandı. Doğumsal Kalp Hastalığı nedeniyle cerrahi girişim yapılan tüm hastalar ayrıca RACHS-1 klasifikasyonuna göre değerlendirildi. Bu skorlama sisteminde; 18 yaşın altındaki hastalarda, doğumsal kalp cerrahisinin kısa dönemdeki mortalitesi hakkında öngörüde bulunabilmek amaçlanmıştır. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 16.0 programı kullanıldı. Numerik değişkenleri normal dağılım gösteren veriler T –Testi ve ANOVA ile; normal dağılım göstermeyenler Mann- Whitney U Testi ve Cruswell Well ile değerlendirilerek, veriler ortalama ± standart sapma ve ortanca (minimum-maksimum) değerleri kullanılarak özetlendi. Kategorik verilerde çapraz tablo oluşturulup ki kare testi veya Fisher Exact Testi yapıldı. Risk faktörleri belirlendikten sonra lojistik regresyon analizi yapılıp anlamlı bulunan parametrelerde çoklu değişkenli regresyon analizi (tam model, ileriye ve geriye adım adım seçim) uygulanarak analiz edildi. p < 0,05 değerler anlamlı kabul edildi. Veri analizleri Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Bioistatistik Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilmiştir. Bulgular Ocak 2014 ve Aralık 2015 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım ünitesinde yatırılarak izlenen 1650 hastanın elektronik hasta kayıtları incelendiğinde; 869 (%52-869/1650) hastanın ekokardiyografi olarak incelendiği görülmüştür. Sekiz yüz altmış dokuz ekokardiyografi incelemenin 144'ü (% 16.5 - 144/869) normal olarak sonuçlanırken; geriye kalan 725 (% 83.4 ) incelemede anormallik saptanmıştır. Anormallik saptanan ekokardiyografi inceleme sonuçları incelendiğinde bunların 117'sinin (%16.1 -117/725) preterm bebeklerde saptanan izole PDA olguları olduğu; geriye kalan 608 ( % 83 ) hastanın ise doğumsal kalp hastalığına sahip olduğu görüldü. Ekokardiyografik sınıflamaya göre önemsiz kabul edilen grup 2 (önemsiz) çıkarıldığında ise yenidoğan kliniğinde Önemli/ciddi/kritik DKH görülme oranı % 5.2 ( 87/ 1650 ), DKH hastalarında mortalite %37 (33/87) idi. Kritik Doğumsal Kalp hastalığı tanısı alan 71 hastadan 9 hastaya anjiografik gişirim uygulandı, 53 hasta opere edildi. Antenatal tanı alma, opere olamama, mekanik ventilasyon gereksinimi, postoperatif aritmi gözlenmesi kaybedilen hastalarda daha sık gözlendi. Tüm faktörler göz önüne alındığında genetik sendrom ve postoperatif aritmi saptanmasının en önemli risk faktörleri olduğu bulundu. Tartışma ve Sonuç Hastanemiz YYBÜ'de saptanan DKH sıklığı literatür ile benzer bulunmuştur. DKH na bağlı ölümleirin büyük kısmı HSKS tanısı ile izlenen olgularda gözlenmiştir. Operasyon ciddiyeti arttıkça beklendiği üzere mortalitenin arttığı gözlenmiştir. Antenatal tanı sıklığının mortalite riski ile ilişkisi perinatal merkez olunmasına bağlanmıştır. DKH tanılı olguların genetik sendromlar açısından incelenmesi mortalitenin tahmini açısından önemlidir. Preoperatif dönemde hastaların stabilizasyonu mümkünse mekanik ventilasyondan kaçınılarak sağlanmalıdır. Hastaların operasyona verilebilmesi mortalitenin düşürülmesi açısından uygun yaklaşımdır. Postoperatif dönemde aritmiler açısından dikkatli yaklaşılması gereklidir.
Bronkopulmoner displazili prematüre bebeklerin okul çağı prognozu
Giriş ve Amaç: Bronkopulmoner displazi (BPD), prematüre doğan bebeklerde doğumdan belli bir süre sonra devam etmekte olan oksijen ihtiyacı, solunum sıkıntısı ve eşlik eden radyolojik bulgular ile karakterize klinik bir sendromdur. Halen süt çocukluğu döneminin en sık kronik solunum sistemi hastalığıdır. BPD tanısı almış premature bebekler uzun dönemde solunumsal, nörogelişimsel, kardiyovasküler, işitsel ve görsel bozukluklar ve büyüme geriliği açısından yüksek risk altındadırlar. Yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde uygulanan tıbbi tedavilerin ve teknolojinin gelişimi ile BPD'nin klinik özellikleri, hastalığın seyri ve uzun dönem prognozu değişiklik göstermektedir. Uzun dönemde risklerin bilinmesi uygun izlem ve erken tedavinin planlanması açısından önemlidir. Ancak BPD'nin uzun dönem izlemine ilişkin bilgiler sınırlıdır. Bu çalışmada BPD tanısı almış premature bebeklerin okul çağındaki durumlarının yeni teknikler ile çok yönlü değerlendirilmesi ve uzun dönem kısıtlılıklar açısından olası risk faktörlerinin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde 2005 - 2008 yılları arasında doğan, Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde (YYBÜ) yatarak izlenen, taburculuk sonrası prematürite ve BPD komplikasyonları açısından izlemleri yapılan prematüre kohortumuzun 8-10 yaş okul çağı değerlendirmeleri yapılmıştır. Okul öncesi 2-4 yaş değerlendirmelerini yaptığımız BPD'li 20 çocuk (13 hafif, 6 orta, 1 ağır) ve prematüre doğan 14 BPD'siz çocuk ile benzer yaş ve cinsiyette, bilinen herhangi bir hastalığı olmayan miadında doğan 23 çocuk kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Antropometrik ölçümleri ve vital fonksiyon ölçümleri uygun şekilde yapılan çalışma popülasyonunun nörolojik durumunun değerlendirilmesinde Kaba Motor İşlevsellik Ölçeği ve Mizrahi skorlaması; solunumsal değerlendirmede spirometri, impulse osilometri ve egzersiz provokasyon testi ölçümleri; kardiyovasküler değerlendirmede elektrokardiyografi, konvansiyonel, doku Doppler ve specle-tracking ekokardiyografiye ek olarak biyokimyasal belirteçler (B tipi Natriüretik Peptid, N terminal B tipi Natriüretik Peptid, Kitotriozidaz, kitinaz benzeri protein (YKL-40), yüksek duyarlıklı C-reaktif protein, miyeloperoksidaz (MPO), tümör nekroz faktör-alfa (TNFα), interlökin-6 (IL-6), interlökin-18 (IL-18), matriks metalloproteinaz-1 (MMP1) ve matriks metalloproteinaz-9 (MMP9)) değerlendirilmiştir. Bulgular: Antropometrik ölçümler incelendiğinde; hem BPD'li hem de BPD'siz premature doğan çocukların vücut ağırlıkları term doğanlara göre anlamlı olarak düşüktü (p<0,001, p=0,027). BPD'li pretermlerin boyları term doğanlardan anlamlı olarak kısa bulunurken (p<0,001), diğer iki grup arasında anlamlı farklılık yoktu (p=0,190) Boy uzunlukları ölçümlerinde gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p=0,348). BPD'li bebeklerin baş çevreleri hem BPD'siz pretermlerden hem de term doğanlardan anlamlı olarak küçüktü (p<0,001, p=0,001). Solunumsal değerlendirmede; spirometri ölçümünde BPD'siz prematüre grubunun FEF25-75% BPD ve term gruplarına göre anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,035, p=0,046). İmpulse osilometri ölçümlerinde gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Egzersiz provakasyonu sonrasında; spirometride FEV1 hem BPD'li hem BPD'siz pretermlerde azalma (p<0,001), FEV1/FVC ve FEF25-75% ise BPD'siz prematüre grubunda azalma (p=0,047, p<0,001), impulse osilometride ise sadece R 5Hz; BPD'siz prematüre grubunda diğer gruplara göre daha fazla yükselme eğiliminde idi (p=0,005). Serebral palsi BPD grubunda %20, BPD'siz prematürelerde %7,1 oranında mevcuttu. BPD grubunda nörolojik kısıtlılık kaba motor işlevsellik ölçeği ile %25; Mizrahi klinik skorlama ölçeği ile %35 oranında saptandı. Kardiyovaskuler değerlendirmede; konvansiyonel ekokardiyografi BPD'li pretermlerde çeşitli yapısal etkilenmelere ek olarak pulmoner hipertansiyon göstergesi olan PAAT düşüklüğünün devam ettiğini gösterdi (p=0,003). Doku Doppler ekokardiyografide sağ ventikülde global etkilenme bulgusu olarak RVMPI (Sağ ventikül m,yokard performans indeksi) BPD grubunda BPD'siz prematüre ve term kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p<0,001). Speckle Tracking ekokardiyografi ile BPD grubunda sağ ventrikül, sol ventrikül ve interventriküler septumda etkilenmeler saptandı. Postnatal kortikosteroid tedavisi pulmoner hipertansiyon bulguları ve sağ ventikül miyokard performans indeksleri ile ilişkiliydi. NT-proBNP ile BPD grubundaki RVMPI arasında pozitif ilişki saptandı. BPD grubunda proinflamatuvar belirteçlerden MMP1 anlamlı olarak yüksekti (p<0,001). YKL-40 ve MPO düzeyleri ise hem BPD'li hem de BPD'siz pretermlerde term doğanlardan daha yüksekti. Sonuç: Okul çağına gelmiş BPD'li ve BPD'siz pretermler term doğmuş yaşıtlarına göre daha zayıf olmakla beraber; BPD grubunda buna ek olarak boy ve baş çevresi düşüklüğü dikkat çekmektedir. Baş çevresi düşüklüğü ile uyumlu olarak bu grupta nörolojik kısıtlılıklar daha sık görülmektedir. Solunumsal değerlendirmelerde; BPD durumundan bağımsız olarak preterm doğumun etkileri silik de olsa okul çağında devam etmekte olup; bu etkilenmeler egzersiz provakasyonu ile fark edilmektedir. BPD'li hastalarda kardiyovasküler etkilenmeler okul çağında devam etmekte olup; erişkin yaştaki kardiyovasküler hastalıkların habercisi olabilecek biyokimyasal bulgulara rastlanmıştır. Kronik solunumsal bir hastalık olarak tanımlanan BPD'de hastalarının okul çağı değerlendirmelerinde solunumsal bulgular silikleşirken saptadığımız kardiyovasküler etkilenmeler; BPD'nin aslında vasküler bir hastalık olduğu hipotezini destekler yöndedir. BPD'li hastaların izleminde kardiyavasküler kısıtlılıklar akılda tutulmalıdır.
Bipolar bozukluk hastalarında kronotipin uyku kalitesi, yeme tutumu ve kardiyovasküler risk ile ilişkisi
Bipolar bozukluk (BB) tanısı olan hastalarda yaşam süresini kısaltan tıbbi hastalıkların başında kardiyovasküler hastalıklar (KVH) gelmektedir. Son yıllarda bazı ruhsal hastalıkların etiyolojisinde ve seyrinde sirkadiyen ve kronobiyolojik hipotezlere yapılan vurgu dikkat çekicidir. BB tanılı hastalarda kronotiple ilişkili klinik araştırmalar sınırlı sayıdadır. Bu çalışmada ötimik dönemdeki BB tanılı hastaların kronotip tercihlerine göre uyku kalitesi, yeme tutumları ve KVH riski özellikleri yönünden incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza BB tanısı ile takip edilen 78 hasta dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik ve klinik veri formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAMD), Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ), Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği (KİDÖ), Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Sabahçılık-Akşamcılık Anketi (SAA) ve Yeme Tutum Testi-40 (YTT-40) uygulanmıştır. Ayrıca metabolik sendrom (MetS) parametreleri değerlendirilmiştir. Kardiyovasküler risk açısından SCORE-2 (Systematic Coronary Risk Evaluation-2), MetS varlığı, plazma aterojenite indeksi (PAI), Castelli-1 ve 2 risk skoru ve visseral adipozite indeksi (VAI) hesaplanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS Statistics 25.0 kullanılarak yapılmıştır. SAA anketine göre katılımcılar sabahçı (n=25, %32,1), ara tip (n=26, %33,3) ve akşamcı (n=27, %34,6) olmak üzere üç kronotip grubuna ayrılmıştır. Akşamcı grupta tansiyon değerlerinin daha yüksek ölçüldüğü, diğer antropometrik ve fizik muayene ölçümlerde farklılık saptanmadığı gözlenmiştir (p>0,05). HDL değerinin akşamcılarda daha düşük olduğu gözlenmiş, diğer biyokimyasal parametrelerde anlamlı farklılık saptanmamıştır. Akşamcılar %89 sıklıkta kötü uyku kalitesine sahip olduklarını bildirmişlerdir. Uyku kalitesi ile ilgili boyutlardan gündüz işlev bozukluğunun KVH riski ile zayıf ancak pozitif yönde ilişkili olduğu saptanmıştır. Katılımcıların yaklaşık %21'inde yeme bozukluğuna yatkınlık saptanmış, yeme bozukluğu yönünden kronotip grupları arasında anlamlı farklılık olmamakla birlikte akşamcı bireylerin daha sağlıksız beslenme alışkanlıklarına sahip olduğu gözlenmiştir. Kronotip gruplarından akşamcı gruptaki yaklaşık her üç hastadan ikisinde MetS olduğu saptanmıştır. KVH riskine ilişkin diğer parametrelerden; PAI, Castelli-1 ve 2 skorları ve VAI'de gruplar arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Sonuç olarak çalışmamızda akşamcı kronotipe sahip bireylerde daha olumsuz klinik seyre, daha kötü uyku kalitesine, daha sağlıksız beslenme alışkanlıklarına ve daha yüksek KVH riskine işaret eden bulgular saptanmıştır. BB tanısına sahip akşamcı bireylerde sirkadiyen regülasyonu hedefleyen kronobiyolojik tedavi müdahalelerinin hem BB'un klinik seyrine hem de eşlik eden KVH'ların azaltılmasına katkı sunacağını düşünüyoruz. Kronotip araştırmaları BB tanısı olan kişilerde kardiyometabolik açıdan daha riskli grubun tanınmasında yol gösterici olabilir. Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, kardiyovasküler hastalıklar, kronotip
Kronik böbrek yetmezliği hastalarında serum asprosin düzeyleri ile kardiyovasküler risk faktörleri arasındaki ilişki
Amaç. Evre 3 ve 4 kronik böbrek hastalığı (KBH) olgularında ve sağlıklı bireylerde serum asprosin düzeylerinin belirlenmesi ve bu parametre ile kardiyovasküler risk faktörleri arasında ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem. Çalışmamızda rutin laboratuvar istemi için alınan kan örneklerinden elde edilen serum/plazma örnekleri kullanılmıştır. Çalışmamıza toplam 91 birey dahil edilmiştir. Bu bireylerin 37'si sağlıklı kontrol, 34'ü evre 3 KBH'lı, 20'si ise evre 4 KBH'lı hastadan oluşmaktadır. Sağlıklı ve KBH'lı bireylerden alınan serumlardan biyokimyasal ölçümler gerçekleştirildi. Serum asprosin düzeyleri ELİSA yöntemi ile tespit edildi. Nabız dalga hızı, augmentasyon indeksi, merkezi aortik sistolik (cASBP) ve diyastolik kan basınçları (cADBP) Mobil-O-Graph (I.E.M. GmbH, Stolberg, Almanya) ile ölçüldü. İstatistiksel analiz SSPS 14.0 programı kullanılarak yapıldı. Bulgular. 54 KBH hastasının %37'si tip 2 diyabetik (n=20), %63'ü diyabetik olmayan KBH hastasından (n=34) oluşmaktaydı. En yüksek serum asprosin değeri evre 4 KBH hastalarında, en düşük değer ise sağlıklı kontrol hastalarında saptanmıştır. Lineer regresyon analizinde non diyabetik KBH grubunda proteinürinin bağımsız öngördürücüleri arasında eGFR ve asprosin saptandı. Diyabetik KBH grubunda ise augmentasyon indeksinin öngördürücüleri arasında asprosin ve atım kacmi tespit edildi. Sonuç. Serum asprosin düzeyleri non-diyabetik KBH hastalarında proteinüri gelişiminde diyabetik KBH hastalarında ise arter elastikiyetinin bozulmasında rol oynayabilir.
Üniversite e-spor takım oyuncularına verilen aerobik egzersiz eğitiminin reaksiyon zamanı ve bilişsel fonksiyonlara olan etkisi
Çalışmamızın amacı, üniversite e-spor takım oyuncularına verilen aerobik egzersiz eğitiminin reaksiyon süresi, nöropsikolojik parametreler ve duygu- durum üzerine etkisini incelemektir. Çalışmaya 18-25 yaşları arasında olan ve üniversitelerin e-spor takımlarında aktif rol alan 26 sağlıklı profesyonel e-sporcu dahil edildi. E-sporcular, AG (n=13) ve KG (n=13) gruplarına randomize edildi. Reaksiyon zamanı Microgate-Optojump Next cihazı ile nöropsikolojik parametreler Digit Span Test, Stroop Test, Fitts Law Test, Wisconsin Card Sorting Test, Corsi Block Task testleri ile aerobik egzersiz kapasitesi Artan Hızda Mekik Yürüme Testi ile ve duygu-durum Beck Depresyon Envanteri, Beck Anksiyete Envanteri ile kör bir değerlendirmeci tarafından değerlendirildi. Tüm değerlendirmeler, her 2 grupta da 6. haftada tekrarlandı. AG grubuna 6 hafta boyunca haftada 3 kez, toplam 18 seans, seans başına 50 dk, MKH'nin %55-74'ünde aerobik egzersiz uygulanırken KG grubuna herhangi bir müdahalede bulunulmadı. İstatistiksel analizler hem gruplar arası hem de grup içi zaman (ön test, son test) olarak gerçekleştirildi. Sonuç olarak, grup içi değerlendirmede aerobik egzersiz grubunun Stroop test-zaman farkı ve Beck anksiyete skorunda anlamlı düzeyde azalma görülürken artan hızda mekik yürüme testi mesafesinde anlamlı düzeyde artış görüldü (sırasıyla p=0,015, p=0,014, p=0,001). Gruplar arası yapılan değerlendirmede sadece artan hızda mekik yürüme testi mesafesi sonuçlarında anlamlı düzeyde iyileşme görüldü (p=0,005). Gruplar arası karşılaştırmada, reaksiyon zamanı parametrelerinde ve nöropsikolojik parametrelerde anlamlı bir değişim görülmedi (p>0.05). E-spor oyuncularının, sağlık kazanımları için aerobik egzersiz yapmalarını önermekle birlikte performans parametrelerini ve duygu durumlarını iyileştirecek en efektif yöntemi belirlemek amaçlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Akut Koroner Sendrom sonrası istenmeyen ikincil kardiyak olay gelişme sıklığının kardiyovasküler risk faktörleri ve bazı kardiyak parametrelerle ilişkisi
AMAÇ: Akut Koroner Sendrom`la (AKS) başvuran hastaların başvurudaki klinik verileri ile birlikte ,ortalama trombosit hacmi (OTH) ve QT dispersiyonu değerlerinin taburcu olduktan sonraki takiplerinde istenmeyen kardiyak olay sıklığı ile ilişkisini incelemek.MATERYAL ve METOD: AKS'li 97 hastanın demografik ve klinik verileri ile birlikte başvuru EKG'sinden hesaplanan düzeltilmiş QT dispersiyonu ve OTH değerleri retrospektif olarak kaydedildi. Hastane kayıtlarından, takip eden doktorlarla görüşmelerden ve telefonla hasta görüşmelerinden AKS sonrası istenmeyen kardiyak olay (MACE) geçmişleri öğrenildi. MACE gelişen ve gelişmeyen grupta demografik ve klinik veriler ile birlikte başvuru EKG'sinden hesaplanan düzeltilmiş QT dispersiyonu ve OTH değerleri istatistiki olarak karşılaştırıldı.BULGULAR: Çalışmamızda diyabet varlığı, ekokardiyografik ejeksiyon fraksiyonu (EF) ve duvar hareketleri skor indeksi (WMSI), düzeltilmiş QT dispersiyonu, total kolesterol , LDL , CK-MB ve Troponin T seviyeleri MACE gelişimi ile istatistiki olarak anlamlı derecede ilişkili bulunmuştur (p değerleri sırasıyla 0.046,0.0001,0.0001, 0.032 ,0.024, 0.002, 0.0001, <0.05). MACE gelişen ve gelişmeyen gruplar arasında medikal takip ve revaskülarizasyon açısından anlamlı ilişki saptanmamıştır (p=0.774). OTH ortalamaları karşılaştırıldığında MACE gelişenler (10,4±1,8 fl) ve gelişmeyenlerin (10,3±2 fl) OTH değerleri arasında istatistiksel (p=0,799>0,05) anlamlı farklılık yoktu. Ayrıca çalışma grubunda akut ST elevasyonlu miyokard enfarktüsü (STEMI) vakaları (n=34) üzerinde yaptığımız altgurup analizinde ise, 10.3 fl altı ve üzeri OTH değerlerinin MACE varlığı ile karşılaştırmasında anlamlı ilişki saptanmadı (p=0.774).SONUÇ: Bu retrospektif çalışma düzeltilmiş QT dispersiyonu ile birlikte diyabet varlığı, sol ventrikül kontraktil rezervi, total kolesterol-LDL kolesterol seviyeleri ve AKS sırasında ölçülen kardiyak enzimlerdeki tepe değerlerinin MACE gelişimini öngördürebileceğini göstermiştir.
Koroner arter bypass cerrahisi yapılan hastalarda kardiyovasküler risk faktörleri ve koroner ateroskleroz ciddiyetinin uzun dönem greft açıklık oranına etkisi
Koroner arter hastalığı (KAH), tüm dünyada mortalite ve morbiditenin en önemli sebebidir. KAH'na sebep olduğu bilinen pek çok risk faktörü mevcuttur. Primer ve sekonder korunmada bu risk faktörlerinin iyi bilinmesi gerekmektedir. Koroner arter by-pass greft (KABG) operasyonu geçiren hastalarda nativ arterler ve by-pass greftlerinde aterosklerotik süreç devam eder. KABG sonrası başarı, greft açıklığı ile doğru orantılıdır. Biz çalışmamızda, kişiye ait kardiyovasküler risk (KV) faktörlerinin ve koroner anjiyografide saptanan ateroskleroz şiddetinin, KABG cerrahisi sonrası uzun dönemde greft ömrüne etkisini araştırmayı amaçladık.Çalışmaya, 1990-2010 yılları arasında yapılan koroner anjiyografi sonucunda izole KABG cerrahisi gerçekleştirilen ve izleminde çeşitli nedenlerle koroner anjiyografileri yapılan 974 hasta (738 erkek, 236 kadın, yaş ortalaması 57.9 ± 9.0) dahil edildi. Hastalara ait demografik özellikler, risk faktörleri ve biyokimyasal değerler retrospektif olarak kaydedildi. Hastaların operasyon öncesi ve sonrası koroner anjiyografileri incelendi. KAH yaygınlığı, Gensini skor indeksi hesaplanarak belirlendi. KAH risk faktörlerinin, greft açıklık oranına etkisi analiz edildi.Çalışmamızda, greft oklüzyon gelişimine risk faktörlerinden aile hikayesi (p=0.005), sigara (p= <0.001) ve yaş (p=0.004)'ın etkili olduğu bulundu. Tıkalı LIMA greft ile DM (p=0.02) ve gensini skor indeksi (p=0.03); Tıkalı SVG ile yaş (p=0.002), sigara (p=0.002), gensini skor indeksi (p=0.002) ilişkili bulundu. Koroner anjiyografi sonuçlarına göre hem erken hem de geç dönemde arteriyel greftlerin, venöz greftlerden daha yüksek oranda açıklık oranına sahip olduğu görüldü.Sonuç olarak, aterosklerotik süreç multifaktöryeldir. KV risk faktörlerinin greft açıklık oranına etkisi sınırlı görünse de primer ve sekonder koruma için KAH risk faktörleriyle mücadeleye devam edilmelidir.Anahtar Kelimeler: Koroner arter hastalığı, Kardiyovasküler risk faktörleri, Koroner arter bypass greft
Hipertansiyon tanılı hastaların kardiyovasküler hastalıklar risk bilgi düzeyleri ve sağlığı geliştirme davranışlarının değerlendirilmesi
Bu çalışma hipertansiyon tanılı hastaların kardiyovasküler hastalıklar risk faktörleri bilgi düzeylerinin ve sağlığı geliştirme davranışlarının değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya; Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Polikliniğine başvuran ve dahil edilme kriterlerini sağlayan 100 ardışık hipertansiyon tanılı hasta alınmıştır. Araştırma verileri için Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği II, Kardiyovasküler Hastalıklar Risk Faktörleri Bilgi Düzeyi Ölçeği ve araştırmacılar tarafından hazırlanan hastaların demografik verilerini ve bazı klinik verilerini içeren kişisel bilgi formu kullanılmıştır. Katılımcıların KARRIF-BD ölçeği ortalaması 17.94±4.81, SYBDÖ 2 ortalaması 118.32±17.93 saptanmıştır. Kişilerarası ilişkiler alt ölçek ortalaması 22.77±4.61 ile en yüksek, fiziksel aktivite alt ölçek ortalaması 12.83±3.84 ile en düşük alt ölçek sonucu idi. KARRIF-BD ölçek sonucu ile hipertansiyon için kullanılan ilaç sayısı ve kardiyovasküler hastalıklar açısından bilgilendirilme durumu arasında anlamlı fark bulunmuştur. SYBDÖ 2 fiziksel aktivite alt ölçeği ile cinsiyet ve hipertansiyon için kullanılan ilaç sayısı arasında, SYBDÖ 2 beslenme alt ölçeği ile medeni durum arasında, SYBDÖ 2 manevi gelişim alt ölçeği ile gelir durumu ve eşlik eden hastalık sayısı arasında, SYBDÖ 2 sağlık sorumluluğu alt ölçeği ile kardiyovasküler hastalık varlığı arasında, SYBDÖ 2 stres yönetimi alt ölçeği ile eşlik eden hastalık sayısı arasında anlamlı fark bulunmuştur. SYBDÖ 2 toplam ölçek sonuçları ile KARRIF-BD ölçeği sonuçları arasında da istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Hipertansiyonlu bireylerin kardiyovasküler hastalıklar risk faktörleri bilgi seviyelerinin ve sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının orta düzeyde olduğu belirlenmiştir. Bireylerin kardiyovasküler hastalıklar risk faktörleri bilgi düzeyleri ile sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının ilişkili olabileceği saptanmıştır. Hipertansiyon hastalarının özellikle egzersiz konusunda bilinçlendirilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Kadın olmak, evli olmak, gelir düzeyi, kardiyovasküler hastalık varlığı, eşlik eden hasta sayısı, kullanılan ilaç sayısı ve kardiyovasküler hastalıklar risk faktörleri bilgi düzeyleri gibi verilerin hastaların sağlıklı yaşam davranışlarını etkileyebileceği tespit edilmiştir.