Circadian rhythm
66 theses under this subject heading
Ratlarda farklı besinsel yağların postprandial inflamasyon etkilerinin sirkadiyen ritme göre karşılaştırılması
Postprandial faz yemek alınmasından sonra 3 ile 6 saat içinde en yüksek seviyeye ulaşmakta ve 9 saatte sona ermektedir. Her yemeğin düşük şiddetli ve kısa süreli bir inflamatuar cevaba neden olduğu genel olarak kabul edilen bir olgudur. Şilomikronlar ve şilomikron remnantlarının postprandial plazmada artan major lipoproteinler olduğu düşünülmektedir. Postprandial lipemi, HDL ve LDL kolesterolün de dahil olduğu total kolesterol seviyelerinden bağımsız olan, kardiyovasküler hastalıklar için potansiyel bir risk faktörü olarak gösterilmektedir. Endotelyal disfonksiyon endotelyumda proinflamatuar değişiklerle başlayan, lökosit adhezyonu ve transmigrasyonuyla sonuçlanan reaksiyon serisiyle karekterizedir ki bunlar da aterogenezin erken aşamaları olarak kabul edilmektedir. Son bulgular, postprandial plazmada oluşan triaçilgliserolden zengin lipoproteinlerin vasküler inflamasyonu etkilediğine dikkat çekmektedir. Besinsel lipoproteinlerin endotelyal etkileri, içerdikleri yağ asidi kompozisyonuna bağlıdır. Çalışmalar, besinlerle alınan yağ asitlerinin tipi ile kardiyovasküler hastalıklara yakalanma derecesi arasında kuvvetli bir ilişkinin olduğunu göstermektedir. Öğündeki doymuş yağ asidi yüzdesi ve n-3/n-6 çoklu doymamış yağ asitleri oranı postprandial inflamatuar cevabın büyüklüğünü belirlemektedir. Sirkadiyen saat; günlük aydınlık/karanlık siklus içerisinde uyku, aktivite, beslenme ve metabolizmayı kapsayan pek çok farklı davranışsal ve fizyolojik işlevin koordinasyonunu sağlamaktadır. Biyolojik ritim; besinsel lipidlerin absorpsiyonunu, şilomikronların sentezinde rol alan mikrozomal transfer proteinleri ve apoB 48 proteinlerinin ifade edilmesini, plazma triaçilgliserol ve postprandial remnant lipoproteinlerinin seviyelerini büyük oranda etkilemektedir. Sirkadiyen ritim lipid metabolizmasını çift yönlü olarak regüle etmektedir. Ancak, farklı yağ asitleriyle günün aydınlık/karanlık siklusu etkileşiminin postprandial infalamasyonu nasıl etkilediği hala bilinmemektedir. Dahası günün farklı zamanlarında tüketilen besinsel yağların postprandial inflamasyon belirteçlerini etkileyip etkilemediği açıklığa kavuşturulmayı beklemektedir. Burdan yola çıkarak çalışmada, günün karanlık/aydınlık sikluslarında farklı diyetsel yağların vasküler ve sistemik postprandial inflamasyonunun karşılaştırılması amaçlanmıştır. Kan örneklerinde, inflamatuar cevapta yer alan IL-1,TNF-?, IL-6 ve çözünür adhezyon molekülleri (sVEGF, sE-selektin) ELISA yöntemiyle tayin edilmiştir. Monosit, granülosit, lenfosit seviyeleri ve VCAM1, ICAM-1, L-selektin seviyeleri de bu hücreler üzerinden akım sitometrik analizlerle belirlenmiştir. Ayçiçek yağı ve zeytin yağı uygulamaları hem aktif hem de pasif periyotta serum VEGF ve TNF-? düzeylerini düşürürken, pasif periyotta sE-selektin düzeyini düşürdü. Beklenenin tersine balık yağı uygulaması hem aktif hem de pasif periyotta serum VEGF düzeyini , aktif periyotta ise TNF-? düzeyini düşürdü. Diğer taraftan tereyağı ve balık yağı, zeytin yağı ve ayçiçeği yağına göre daha fazla CD reseptöründe artışa neden oldu. Adheziv karakterdeki CD reseptörleri ise tereyağı verilen ratlarda aktif periyotta artarken, daha belirgin olmakla birlikte balık yağı verilen ratlarda pasif periyotta arttı. Ayçiçek yağı ve zeytin yağının inflamatuar etkilerinin, balık yağı ve tereyağından daha az olduğu tespit edildi. Ayrıca yağların inflamatuar etkilerinin gün içinde farklılık gösterdiği görülmektedir. Ancak bu konuda daha uzun süreli çalışmalara ihtiyaç vardır. Postprandial inflamasyonun, sirkadiyen ritmin periyotları arasında ve yağ tiplerine göre farklılık göstermesi koroner kalp hastalıklarının ve düşük düzeyli inflamasyon kaynaklı hastalıkların engellenmesinde ilave bilgi sunmaktadır.
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu etiyogenezinde sirkadiyen ritim ilişkili uzun kodlanmayan RNA'ların düzenleyici rolünün değerlendirilmesi
DEHB, çocuk ve ergenlerde sık görülen, yaşam boyu süren nörogelişimsel bir bozukluktur. Çalışmalar, DEHB'li çocuklarda uyku sorunlarının sık görüldüğünü, bu çocukların kronotipik özelliklerinin sağlıklı kontrollerden farklılık gösterdiğini saptamıştır. Bu nedenle DEHB etiyogenezinde sirkadiyen ritmin önemli bir yere sahip olabileceği düşünülmektedir ancak DEHB'de sirkadiyen ritmi düzenleyen süreçler henüz tam olarak aydınlatılmış değildir. Bu çalışmada, DEHB'li çocuklar ile sağlıklı kontrollerin kronotipik özellikleri ve ana sirkadiyen saat genlerinden CLOCK, PER1 genleri ile daha önce sirkadiyen ritimle ilişkili olduğu gösterilen lncRNA HULC, lncRNA UCA1 genlerinin ekspresyon düzeyleri açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 43 DEHB kombine tip tanılı çocuk ve 40 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılarla yapılan yarı yapılandırılmış görüşmenin ardından Duygusal Reaktivite Ölçeği, Conner's Anababa Dereceleme Ölçeği-Yenilenmiş Kısa Formu, Çocukluk Dönemi Kronotip Anketi, Çocuklar için Uyku Bozuklukları Ölçeği uygulanmıştır. Gen ekspresyon düzeylerinin belirlenmesi amacıyla katılımcılardan sabah 09:00'da periferal kan örneği alınmıştır. Çalışmamızın sonucunda, kontrol grubuna göre DEHB grubunda akşamcı kronotipin daha yüksek oranlarda görüldüğü, uyku başlatma sürdürme bozukluğu, uyku uyanıklık geçişi bozukluğu ve aşırı uykululuk bozukluğunun daha fazla olduğu, irritabilite düzeyinin daha yüksek olduğu tespit edildi. CLOCK, PER1, lncRNA HULC, lncRNA UCA1 gen ekspresyon düzeyleri DEHB grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0,05). DEHB grubunda CLOCK, PER1, lncRNA HULC ve lncRNA UCA1 genlerinin ekspresyon düzeyleri ile kronotipik özellikler, ortalama uyku süresi, sosyal jetlag, SJLsc ve uyku borcu arasında herhangi bir ilişki bulunmazken; CLOCK ekspresyon düzeyi ile hiperaktivite şiddeti arasında (r=0,314; p=0,041), HULC ekspresyon düzeyi ile karşı gelme şiddeti arasında (r=0,315; p=0,040) pozitif yönde zayıf bir ilişki bulundu. Uyku bozukluğunun DEHB varlığını 5,01 kat artırdığı (p=0,002), artan yaşın DEHB varlığını 1,4 kat düşürdüğü (p=0,020) ve cinsiyetin DEHB varlığı için bir risk faktörü olmadığı (p=0,307) tespit edildi. Çalışmamız, DEHB ile lncRNA HULC ve lncRNA UCA1 ilişkisinin gösterildiği ilk çalışma olup, sonuçlarımız her iki lncRNA'nın DEHB etiyolojisinde rolü olabileceğini göstermektedir. Ek olarak sirkadiyen ritim ve uyku sorunları da DEHB etiyolojisinde önemlidir. LncRNA'ların birçok hücresel süreçte düzenleyici rol aldığı düşünüldüğünde DEHB etiyogenezindeki rolünün aydınlatılması için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.
Sirkadiyen ritmin, futbolcuların koşu tabanlı anaerobik performans parametrelerine etkisi
Sirkadiyen ritim, vücut sıcaklığı, hormonal salınımlar ve kas fonksiyonları dâhil olmak üzere çok sayıda fizyolojik süreci düzenleyen temel bir biyolojik zamanlama mekanizmasıdır. Bu ritmik düzen, kısa süreli ve yüksek şiddetli efor gerektiren anaerobik performans üzerinde günün saatine bağlı farklılıklara yol açabilmektedir. Bu bağlamda mevcut araştırmanın amacı, erkek futbolcularda sirkadiyen ritmin koşu temelli anaerobik performans ve ilişkili fizyolojik parametreler üzerindeki etkisini karşılaştırmalı olarak incelemektir. Araştırmaya yaş ortalaması 18.86 ± 1.68 yıl olan, iyi uyku kalitesine sahip 21 aktif erkek futbolcu gönüllü olarak katılmıştır. Deneysel araştırma kapsamında tek gruplu tekrarlı ölçümler deseninde yürütülen çalışmada katılımcılara günün üç farklı zaman diliminde (09:00, 14:00 ve 19:00) "Koşu Tabanlı Anaerobik Sprint Testi (RAST)" uygulanmıştır. Her test seansı sırasında vücut sıcaklığı, sprint süreleri, güç çıktıları (zirve, ortalama, minimum ve nispi güç), yorgunluk indeksi, kalp atım hızı (test öncesi, sırası ve toparlanma evrelerinde) ve algılanan zorluk derecesine ilişkin veriler kaydedilmiştir. Bulgular, anaerobik performans parametreleri açısından sabah ve öğle saatlerinde elde edilen sprint sürelerinin akşam değerlerine göre anlamlı derecede daha kısa olduğunu (p<.05); zirve, ortalama, minimum ve nispi güç değerlerinin ise anlamlı düzeyde daha yüksek olduğunu göstermiştir (p<.05). Buna karşılık, kalp atım hızı değişkenleri günün ilerleyen saatlerinde artış göstermiş; test öncesi, ortalama, maksimum ve toparlanma evrelerinde (1. ve 2. dakika) kalp atım hızları akşam ölçümlerinde sabah değerlerinden anlamlı biçimde yüksek bulunmuştur (p<.05). Minimum kalp atım hızı, algılanan zorluk ve yorgunluk indeksi açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Ayrıca, vücut sıcaklığı değerleri de günün saatine bağlı olarak anlamlı farklılık göstermiştir. Katılımcıların vücut sıcaklığı öğle saatlerinde (14:00), sabah (09:00) ve akşam (19:00) ölçümlerine kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak, bu çalışmanın bulguları kısa süreli yüksek yoğunluklu antrenmanların sabah veya öğle saatlerinde planlanmasının performans çıktıları açısından daha uygun olabileceğini önermektedir.
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan ergenlerde kronotipin klinik ve eştanı ile ilişkisi
Amaç: Sirkadiyen tercihlerin ruh sağlığı üzerindeki etkisini destekleyen kanıtlar giderek artmaktadır. Bununla birlikte, kronotiplerin DEHB kliniğini nasıl etkilediği hakkında çok az bilgi bulunmaktadır. Bu çalışmada, DEHB olan ergenlerde kronotipin klinik ve eştanı ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın örneklemini 12-18 yaş arası DEHB tanılı (DEHB-DE: % 48,4; DEHB-B: % 51,6) 306 (189 erkek, 117 kız) hasta oluşturdu. Conners Ana-Baba Değerlendirme Ölçeği (CADÖ), Turgay Yıkıcı Davranım Bozuklukları için DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği, Yönetici İşlevlere Yönelik Davranış Değerlendirme Envanteri, Çocukluk Dönemi Kronotip Anketi, Pubertal Gelişim Değerlendirme Formu, Çocuklar için Depresyon Ölçeği, Durumluk-Süreklilik Kaygı Envanteri ve Stroop Testi uygulandı. Bulgular: Özbildirime göre en sık akşamcı kronotip (% 49,35) saptandı. DEHB alt tipleri arasında kronotip açısından farklılık saptanmadı. Akşamcı kronotipin anksiyete, depresyon karşı gelme, sosyal problemler, psikosomatik semptomları, sabahçı kronotipe göre daha yüksekti. Akşamcı kronotip, tüm yönetici işlev ölçümlerinde diğer iki kronotipe göre daha çok problem yaşamaktaydı. Erkelerde ara, kızlarda akşamcı kronotip daha sıktı. Kronotip puanlarındaki artış, daha kısa uyku süresi (haftalık ve okul günlerinde), daha uzun gündüz şekerleme ve ekran süresi ile ilişkili idi. KOKGB eştanısı olanlarda akşamcı kronotip, bu eştanının olmadığı olgulara göre daha yüksekti. Çoklu doğrusal regresyon analizi sonuçları; kronotip puanlarının; (özbildirim için) erkek cinsiyet, pubertal gelişim puanı, depresyon ve sürekli anksiyete puanları ve ayrıca ekran zamanı, anne eğitim düzeyi, hiperaktivite, psikosomatik problemler, global yönetici işlev ve izleme puanları ile anlamlı ilişkili olduğunu gösterdi. Sonuç: DEHB alt tipleri arasında kronotip açısından farklılık saptanmamış olmakla birlikte, çalışmamızda elde edilen bulgular; akşamcı kronotipin DEHB semptomlarında, anksiyete ve depresyon semptomlarında ve aynı zamanda yönetici işlev problemlerinde artışla ilişkili olduğunu göstermiştir. Ayrıca, akşamcı kronotipin daha kısa uyku süresine sahip olduğu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Ergen, Kronotip, Yönetici İşlevler
Erişkin tip dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu'nun kronotip özellikleri ve eşlik eden ek psikiyatrik tanıların araştırılması
Amaç: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu çocukluk çağında başlayan, ergenlik ve erişkin yaşamı boyunca da devam edebilen nörogelişimsel bir bozukluktur. İnsanlar biyolojik ve davranışsal açıdan sabahçılık ve akşamcılık şeklinde farklı kronotiplere sahiptirler. Psikiyatrik bozuklukların kronotip farklılıklarıyla ilişkili olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu' nun kronotip özellikleri ve eşlik eden ek psikiyatrik tanıların araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi' nde yürütülmüş kesitsel bir çalışmadır. DEHB tanılı 33 olgu üzerinde yürütülmüştür. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu belirtilerini taramak ve klinik görüşmeye alınacak olguları belirlemek amacıyla Erişkin DEHB Kendi Bildirim Ölçeği ve Erişkin DEHB Tanı ve Değerlendirme Envanteri kullanılmıştır. Klinik görüşmeye alınan olgulara Erişkinlerde DEHB için Tanısal Görüşme, Sabahçılık Akşamcılık Anketi, DSM-IV Eksen 1-2 Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme uygulanmıştır. Bütün olgularda DSM-5 tanı kriterlerine göre değerlendirme yapılmıştır. Bulgular: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu' nun psikiyatri polikliniğine ilk kez başvuran olgularda görülme sıklığı % 18,3 bulunmuştur. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tanılı olgularda akşamcılık görülme oranı klinik popülasyona ve kontrol grubuna göre anlamlı oranda yüksek bulunmuştur. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tanılı olgulara yüksek oranda komorbid psikiyatrik tanının eşlik ettiği saptanmıştır. Sonuç: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, erişkin psikiyatri polikliniklerinde genel popülasyona göre daha sık görülmektedir. Bu bozukluğa sahip bireylerin biyolojik ve davranışsal ritimlerdeki farklılıklar ve eşlik eden komorbid psikiyatrik tanılar açısından da sorgulanması gerekmektedir. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu'nun kronobiyolojik yönü ile ilgili daha fazla sayıda çalışma yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar sözcükler: erişkin, dikkatsizlik, hiperaktivite, dürtüsellik, kronotip
Vardiyalı çalışan ve nöbet tutan sağlık personellerinde kognitif beceri, duygusal durum ve biyokimyasal verilerin incelenmesi
Amaç: Çalışmamız vardiyalı çalışan ve nöbet sistemiyle tutan sağlık personellerinde kognitif beceri, duygusal durum biyokimyasal verilerin incelenmesi ile birlikte sağlık personellerinin çalışma saatlerinin daha düzenli hale getirilebilmesine dikkat çekmektir. Gereç ve Yöntem: Sağlıklı, 25-50 yaş arası, Manisa ili sınırları içerisinde Sağlık bakanlığına bağlı olarak bulunan hastaneler, tıp merkezleri, dal merkezlerinde sağlık personeli olarak çalışan herhangi bir ilaç kullanmayan, kortikosteroid düzeyini yükselttiği düşünülen herhangi bir hastalığa sahip olmayan gönüllü erişkinlerden seçilen 30 gündüz,30 nöbet sistemi ve 30 gece vardiyasında çalışan sağlık çalışanlarına bilgisayara bağlı Viyana Test Sistemi'nde bulunan testlerden; stres altında tepki verme hızı-kalitesi testi (DT) 6 dakika, muhakeme yeteneği testi (SPM) 15 dakika ve sürekli dikkat-problem çözme yeteneği testi (COG)15 dakika, seçici dikkat testi (SIGNAL) 20 dakika görsel hafıza testi (TAVTMB) 5 dakika, kişilik testi (IVPE) 5 dakika uygulanmıştır, psikolojik anket olarak BECK Depresyon Ölçeği, STAI 1 (durumluluk kaygı) ölçeği, STAI 2 (sürekli kaygı) ölçeği uygulanmıitır. Daha sonra gönüllülerden alınan tansiyon değerleri üç ölçüm yapılıp ortalaması alınıp kayıt edilmiştir. Gönüllülerden eğitimli bir sağlık personeli tarafından 5 ml kan alınıp Glikoz, ACTH, kolesterol, kortizol, TSH, östrojen, östrojen alfa ve beta reseptör, progesteron, testosteron ve hemogram kan tetkikleri bakılmıştır. Testler sabah saatlerinde, tok karnına, yaklaşık en az 8 saat uyumuş ve kahve içmemiş bireylere uygulanmıitır. Kortikosteroid düzeyini yükselttiği düşünülen herhangi bir hastalığa sahip olan bireyler çalışma dıiı tutulmuştur. Ayrıca tüm bireylerin yaş, kilo, boy ölçülerek tüm değerler kayıt altına alınmıitır. Tüm testler toplamda yaklaşık 1 saat sürmüştür. Tüm veriler SPSS 22.0 istatistik programı ile analiz yapılmıştır. Bulgular: 6-10 yıl aralığında gündüz mesaisinde çalışmış sağlık personellerinin Otokontrol düzeyi ve Spm IQ testleri, vardiyalı ve nöbet sistemi çalışanlara göre daha yüksek bulunmuştur. (p<0,05). 0-5 yıl aralığında vardiyalı olarak görev yapmış sağlık personellerinin Spm IQ ve Kortizol değerleri nöbet ve gündüz çalışan sağlık personellerine göre daha düşük bulunmuştur. Vardiyalı olarak 11-15 yıl aralığında görev yapan sağlık personellerinin Kortizol ve Estradiol düzeyleri nöbet ve gündüz sisteminde çalışanlara göre daha düşük bulunmuştur. Sonuçlar: Vardiyalı ve nöbet sistemi çalışma sağlık personellerini psikolojik ve fizyolojik olarak birçok farklı yönden etkileyebildiği görüşüne varılmış olup bu gruplardan en çok etkilenen gece sistemiyle çalışanlar olduğu görülmüştür.
Gaziantep ilinde bir lise öğrenci yurdunda kalan öğrencilerde uyku süresi ve kalitesi ile beden kütle indeksi arasındaki ilişkinin incelenmesi
Gaziantep ili bir lise öğrenci yurdunda kalan 14-18 yaş aralığında eğitim öğretim gören 200 öğrencinin biyolojik ritimleriyle ilişkili uyku kaliteleri ve fiziksel aktivite düzeyleri ile beden kütle indeksleri arasındaki ilişkiyi saptamak amacıyla soru formu yöntemi kullanılarak yapılmıştır. Çalışmaya sadece gönüllü olarak katılan bireyler alınmıştır. Genel Özellikler Anket Formu, Uluslararası Fiziksel Aktivite İndeksi (Kısa Versiyon), Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi kullanılmıştır. Ayrıca, katılımcıların abdominal çevre ölçümleri esnemeyen mezür ile boy uzunluğu ve vücut ağırlığı ölçümü, 0.1 kilogram ve 1 milimetreye duyarlı Seca marka elektronik boy ölçerli terazi ile yapılmıştır. Vücut ağırlığının(kg), boy uzunluğunun(m) metrekaresine bölünmesi ile katılımcıların Beden Kütle İndeksleri (BKİ) hesaplanmıştır. Bu değerler Genel Özellikler Anket Formuna kaydedilmiştir. Bireylerin verdiği yanıtlarla uyku kalitesi ile Beden Kütle İndeksi arasındaki ilişki üzerinde ve ayrıca ergenlerde uyku kalitesini etkileyen etkenlerin ne olduğu üzerinde durulmuştur. Uykuya geçiş, uyku süresi ve uykunun evrelerinin ergenlerin beslenme ve fiziksel aktivitelerinin ne derece etkili olduğu incelenmiştir. Lise öğrencilerinde yapılan bu çalışmada, çalışmada verileri değerlendirilen 126'sı kız ve 74'ü erkek olmak üzere toplam 200 öğrenci yer almaktadır. Dolayısıyla çalışmaya katılan öğrencilerin %37'si erkek, % 63'ü kızdır. Bu dağılımda zayıf 37 öğrenci (%18,5), normal kabul edilebilir 64 öğrenci (%42,5) , normal 44 öğrenci (%22) , hafif obez 34 öğrenci (%17) bulunmaktadır. BKİ ile uyku kalitesi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuş ve popülasyon uyku kalitesine göre beden kütle indeksi açısından değerlendirildiğinde, beden kütle indeksi 20 kg/m² normal olan grupta oldukça kötü uyku kalitesi 20 kişi, beden kütle indeksi, değeri 24 kg/m² ve üzeri olan ergen grupta 37 kişi oldukça kötü yanıtını vermiştir. Fiziksel aktivenin uyku kalitesi üzerine etkisinde de uyku kalitesi oldukça iyi olan 34 ergen şiddetli fiziksel aktivite yapmış olup, uyku kalitesi oldukça kötü olan 58 ergen şiddetli fiziksel aktivite yapmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu bulgular ile BKİ ile uyku kalitesi arasında ters bir korelasyon olabileceği, fiziksel aktiviteyle uyku kalitesi puanı arasında da doğru bir orantı olabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Antropometrik ölçüm , Biyolojik ritim, Fiziksel Aktivite, Sirkadiyen ritim
Glokom hastalarında 24 saatlik göz içi basınç takibi
AMAÇ: Triggerfish kontakt lens (TKL) kullanarak PEX (psödoeksfolyasyon) glokomu, PAAG (primer açık açılı glokom) ve PEX sendromunda sirkadiyen göz içi basınç (GİB) paternlerini incelemek ve TKL'nin tolerabilitesini ve oküler yüzey etkilerini değerlendirmek. YÖNTEM: Yeni glokom tanısı almış ve ilaç kullanmayan 3 PEX glokom hastası, 2 PAAG hastası ile PEX sendromu bulunan 1 olgu olmak üzere, toplam 6 olgunun 6 gözüne 24 saatlik GİB monitörizasyonu için TKL takıldı. GİB eğrisine cosinor ve bifazik cosinor analizleri yapıldı. Akrofaz ve batifaz zamanları ve amplitüdleri hasta grupları arasında karşılaştırıldı. Bir gün sabah (6:00-11:00), öğleden sonra - akşam (12:00- 23:00) ve gece (24:00- 5:00) olmak üzere 3 farklı periyotta değerlendirilerek, en düşük ve en yüksek GİB ilişkili mV eq değerleri hasta grupları arasında karşılaştırıldı. GİB pikleri incelendi ve bir saati aşan pikler "uzamış pik " olarak kabul edildi. TKL kullanımının tolerabilite ve güvenirliliğini incelenmek için her iki göze işlem öncesi ve sonrası en iyi düzeltilmiş görme keskinliği(EDGK), santral korneal kalınlık (SKK) ölçümleri, Oküler Cevap Analizörü (ORA) ile korneal biyomekanik ölçümler ve biyomikroskopik muayene yapıldı. Konjonktival hiperemi ORA Kırmızılık Skalası, korneal boyanma Modifiye Oxford Skalası (MOS) ile değerlendirildi. BULGULAR: Katılımcıların ortalama yaşı 61.6±7.7 olup 5' i (%83.3) erkek, 1' i (%16.7) kadındı. Toplam 5 glokomlu olgunun 4'ünde (% 80) nokturnal akrofaz paterni görüldü; 1 olguda düşük amplitüdlü akrofaz paterni izlendi. PEX glokomlu olguların hepsinde gece uyku döneminde uzamış GİB piki görüldü. PAAG'de ise daha az sayıdaki uzamış pikler gündüz veya gece döneminde görüldü. Hastaların TKL takılan gözleri ile diğer gözleri arasında TKL takılmadan önce ve sonrasında SKK ve ORA parametreleri ve EDGK açısından anlamlı bir fark bulunamadı (P>0.05). MOS ve ORA skalası TKL uygulaması öncesinde olguların iki gözü arasında farklı değilken (P>0.05), TKL uygulaması sonrasında her iki skor da anlamlı düzeyde farklıydı (sırasıyla P= 0.003 ve P=0.004). Bir olguda TKL intolerans nedeniyle 3 saat erken çıkarıldı. SONUÇ: TKL uygulaması ile 24 saatlik GİB profilinin incelenmesi glokom hastalarının ofis saatleri dışındaki GİB davranışı hakkında kıymetli bilgiler vermektedir. PEX glokomda nokturnal akrofaz ve uzamış GİB piklerinin sıklığı dikkati çekmiştir. TKL kullanımı güvenilir ve hastalarca iyi tolere edilebilir bir yöntem olup, korneal parametreler ve oküler yüzey üzerine anlamlı ve kalıcı bir değişiklik oluşturmamaktadır. Anahtar kelimeler: göz içi basıncı, kontakt lens, psödoeksfolyasyon sendromu, primer açık açılı glokom, psödoeksfolyasyon glokomu, sirkadiyen
Denge performansı üzerinde sirkadiyen ritmin etkisi
Amaç: İnsan vücudunda 24 saatlik dilimde meydana gelen sirkadiyen ritim değişimleri birçok sportif yetiyi etkiler. Bu çalışmada amaç, dinamik denge performansı üzerinde sirkadiyen ritmin etkisini incelemek ve bu olası etkide fiziksel aktivite düzeyinin, vücut sıcaklığının, uyku durumunun ve cinsiyetin rolünü belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya farklı fiziksel aktivite düzeyine sahip, sağlıklı 18-25 yaş arası, 42 gönüllü katılmıştır. Tüm katılımcılara en az iki gün arayla üç farklı günde, 09:00, 13:00 ve 17:00 saatlerinde dinamik denge testi, Star Excursion Balance Test, standart laboratuvar koşullarında gerçekleştirilmiştir. Katılımcıların aktivite düzeyi, uykululuk durumu özellikleri ilgili anketler ile belirlenmiştir. Her testleme öncesi, katılımcıların oral vücut sıcaklıkları ölçülmüştür. Bulgular: En iyi denge testi skorları öğle ve akşam ölçümlerinde, erkeklerde ve antrene grupta bulunmuş, vücut sıcaklığı değişimleri bu sonuçlara paralel artmış, dominant bacağın anterior; dominant olmayan bacağın posterior test yönlerinde anlamlı farklı olduğu bulunmuştur. Uykululuk durumu, bu süreçten etkilenmemiştir. Sonuçlar: Dinamik denge performansında sirkadiyen ritim etkisi belirlenmiş, bu etkide oral vücut sıcaklığının, cinsiyetin, fiziksel aktivite düzeyinin de rolü olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Denge, postural kontrol, sirkadiyen ritim, star excursion balance test.
Sirkadyen genlerinin metilasyonu ile anksiyete arasındaki ilişkinin araştırılması
Amaç: CRY2 ve PER3 gen mutasyonlarının sirkadyen ritim bozuklukları ve anksiyete ile ilişkisi bilinirken, bu genlerin çevresel faktörler tarafından etkilenen DNA metilasyon durumları hakkında sınırlı bilgi bulunmaktadır. Bu çalışma, CRY2 ve PER3 genlerinin metilasyon durumları ile anksiyete arasındaki ilişkiyi aydınlatmayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, Wistar Albino sıçanlar üzerinde 21 gün boyunca sirkadyen ritim bozukluğu protokolü (6 saat aydınlık/18 saat karanlık) ve hareketsizliği sağlayan bir kemirgen restrainer kutusu kullanıldı. Deney sonlandırıldığında, Yükseltilmiş Artı Labirent, Zorunlu Yüzme Testi ve Aydınlık-Karanlık Kutusu testleri kullanarak anksiyete ve depresyon düzeyleri değerlendirildi. Beyin dokusu örneklerinden elde edilen DNA üzerinde gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) kullanılarak CRY2 ve PER3 genlerinin metilasyon yüzdesi belirlendi. Bulgular: Analizlerimiz, 21 gün boyunca sirkadyen ritim bozukluğu ve kısıtlama stresine maruz kalan sıçanlarda, kontrol grubuna göre CRY2 ve PER3 genlerinin CpG metilasyon seviyelerinde sırasıyla 1,6 ve 1,4 kat artış olduğunu göstermiştir. Sonuç: Bulgularımız, CRY2 ve PER3 gen metilasyon düzeylerinin anksiyete durumlarında önemli olduğunu vurgulamaktadır. Sirkadyen ritim bozukluğu ve kısıtlanma türü stres uygulanan sıçanlarda, bu genlerin metilasyon düzeyleri kontrol grubuna göre belirgin bir şekilde artmıştır. Bu, CRY2 ve PER3 genlerinin CpG metilasyon seviyelerinin potansiyel biyolojik belirteçler olarak kullanılma olasılığını gündeme getirmektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: CRY2, PER3, Anksiyete, Metilasyon, Sirkadyen Ritim
Spor yapan ve yapmayan bireylerin biyolojik ritim ve somatizasyon düzeyleri arasındaki ilişki
Bu araştırma, spor yapan ve yapmayan bireylerin biyolojik ritim ve somatizasyon düzeylerini incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırmaya Türkiye'de yerleşim ve popülasyon çeşitliğinin en yoğun olduğu İstanbul, Ankara ve İzmir illerinden (18 – 35 ve üstü yaş) 150 kadın ve 150 erkek birey katılmıştır. Araştırmanın kontrol grubunu; hiç spor yapmamış ve herhangi bir spor ile uğraşmayan 100 birey, minimum 1 senedir, en az haftanın 3 günü spor yapan (Fitness spor salonu üyeleri) 100 birey ve T.C Gençlik ve Spor Bakanlığına bağlı federasyonlardaki liglerde lisanlı olarak spor yapan 100 sporcudan oluşturmuştur. Verilerin toplanma sürecinde Giglio ve arkadaşları (2009) 61 tarafından geliştirilen, Aydemir ve arkadaşları (2012) 10 tarafından Türkçe'ye uyarlanan Biyolojik Ritim Değerlendirme Görüşmesi (BRDG) ve Minnestota Çok Yönlü Kişilik Envanteri (MMPI)'den uyarlanarak meydana gelen, Türkçe uyarlaması Dülgerler (2000) 46 tarafından yapılan Somatizazyon Ölçeği yanında bireylerin cinsiyet, yaş, boy, kilo, çalışma durumu ve spor yapma durumlarına ilişkin 59 sorudan oluşan bir bilgi formu kullanılmıştır. Araştırma sonunda, bireylerin biyolojik ritm düzeyleri ile somatizasyon düzeyleri arasında, negatif ve anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Düzenli spor yapan bireylerde, spor yapmayanlara oranla daha düşük seviyede somatizasyon düzeyi görümüştür. Araştırmaya katılanların yaşları arttıkça, somatizasyon puan ortalaması artmakta olduğu görülmüştür. Lisanslı sporcuların biyolojik ritm düzeyleri, düzenli spor yapan ve yapmayanlara oranla daha düzenli olduğu görülmüştür. Bireylerin günlük yaşantılarını, spor yapma saatlerini biyolojik saatlerine göre düzenlemeleri ve psikosomatik rahatsızlığı olan insanların terapi ve tedavi alternatifi olarak, spora yönelmelerinin faydalı olabileceği önerisinde bulunulmuştur.
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocukların kronotipik özellikleri ve ilişkili microrna düzeyleri
AMAÇ: DEHB, çocuk ve ergen psikiyatrisinde %7 sıklık ile en çok görülen hastalıklardan birisi olup, dikkat dağınıklığı, hareketlilik ve dürtüsellik belirtileri ile kendini gösteren nörogelişimsel bir bozukluktur. DEHB etiyolojisinde genetik, nörokimyasal, nöroanatomik, nöropsikolojik ve çevresel etmenler yer almaktadır. DEHB' lilerde yapılan çalışmalarda kronotip tercihlerinin sağlıklı kontrollere göre farklı olduğu görülmektedir. Bu durum etiyolojide sirkadiyen ritim bozukluklarının da olabileceğini akla getirmiştir. Sirkadiyen ritmin düzenlenemesinde CLOCK ve BMAL1 gibi genler ve bunlarla ilişkili microRNA'lar yer almaktadır. Biz de araştırmamızda DEHB'li çocukların kronotip tercihlerini ve BMAL1 ile ilişkili olduğu belirlenen miR-142 ve miR-378 düzeylerini sağlıklı kontrollerle karşılaştırdık. GEREÇ ve YÖNTEM: Araştırmaya DSM'e göre yeni tanı almış 50 DEHB'li çocuk ile 44 sağlıklı çocuk alındı. Çalışmada Çocukluk Çağı Kronotip Anketi kullanılarak çocukların kronotip tercihleri belirlendi. Serum miR-142-3p ve miR-378 düzeylerini belirlemek aracıyla saat 9.00'da alınan kanlar genetik laboratuarında değerlendirildi. BULGULAR: DEHB'li çocuklarda akşamcılık tercihi daha yüksekti. Ayrıca akşamcılık tercihi hem hasta hem de kontrol grubunda dikkat eksikliği ile ilişkili bulundu. Annedeki psikopatoloji oranı ile DEHB varlığı arasında ilişki bulunurken(p=0,003), babalarda böyle bir ilişki bulunamamıştır(p=0,372). DEHB' li çocuklar ile kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmada miR-142-3p (p=0,97) ve miR-378 (p=0,063) düzeyleri arasında istatistiki olarak anlamlı farklılık bulunmadı. DEHB'li çocuklarda ailesinde psikiyatrik bozukluğu olanların hem miR-142-3p (p=0,011, rho:0,37) hem de miR-378 (p=0,017, rho=0,38) değerleri kontrollere göre düşüktü. SONUÇ: Araştırmamızda DEHB'lilerde sirkadiyen ritimde akşamcılığa kaymanın daha yüksek olduğunu, akşamcılığın dikkat eksikliği ile ilişkili olduğunu bulduk. Ebeveynler arasındaki psikopatoloji farklılığı genetik geçişte maternal psikopatolojinin etkin olabileceğini düşündürmüştür. miR-142-3p ve miR378 BMAL1 ile ilişkili olduğu daha önceki çalışmalarda kanıtlanmış olsa da, biz sirkadiyen ritim problemlerinin daha sık görüldüğü DEHB'lilerde kontrollere göre anlamlı bir farklılık saptayamadık. Ancak ailesinde herhangi bir psikiyatrik bozukluğu olan DEHB' lilerde miRNA düzeylerinin düşük olması, miRNA düzeylerinin genetik yüklülükle ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: miR-142-3p, miR-378, DEHB, Kronotip, Sirkadiyen Ritim
Bipolar bozukluk tanılı hastalarda sirkadiyen ritim nöropeptid düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Daha önce yapılmış pek çok çalışma ile bipolar bozuklukta sirkadiyen ritmin bozulduğuna dikkat çekilmiştir. Bu durum BPB'nin etiyolojisinde sirkadiyen ritim bozukluklarının da olabileceğini akla getirmiştir. Bizde çalışmamızda bipolar bozukluk ötimik dönem tanılı hastalarda sirkadiyen ritim ile ilgili nöropeptid markerları olarak bilinen somatostatin (SST), nöropeptid-Y (NPY), arginin vazopressin (AVP), vazoaktif intestinal peptid (VIP) ve kortizol düzeylerini incelemeyi amaçladık. Yöntem: DSM-5'e göre bipolar bozukluk ötimik dönem tanısı konmuş 39 hasta ve 38 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Gaziantep Üniversitesi Biyokimya Laboratuvarı'nda serum somatostatin (SST), nöropeptid-Y (NPY), arginin vazopressin (AVP), vazoaktif intestinal peptid (VIP) ve kortizol ölçümleri yapıldı. Bulgular: Bipolar bozukluk ötimik dönem hastaları ile kontrol grubu arasında SST, NPY, VIP, AVP ve kortizol düzeyleri karşılaştırıldığında; SST, NPY, VIP ve kortizol düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşüktü (p = 0.001, p = 0.001, p = 0.001, p = 0.001). Korelasyon analizine göre ise SST düzeyleri VIP ve AVP ile pozitif yönde yüksek doğrusal korelasyona sahipti (VIP için r = 0.777, p = 0.001 ve AVP için r=0.574, p = 0.001). Sonuç: Bipolar bozukluklu ötimik dönem hastalarında SST, NPY, VIP, AVP ve kortizol düzeyleri, daha önce yapılan çalışmaların birçoğuyla karşılaştırıldığında kontrol grubuna göre daha düşük olduğu bulunmuştur. Önceki araştırmalarda, sirkadiyen ritm ile ilişkili nöropeptid belirteçlerinin davranış, uyku, anksiyete ve ilgili hipotezler üzerine etkileri hakkında veri elde edilmiştir. Literatürdeki bu çalışmaların ışığı altında, çalışmamız, bipolar bozukluk ötimik dönem tanılı hastaların klinik özelliklerinde görülen davranış ve uyku bozukluklarının nedenlerinden birinin sirkadiyen ritim ile ilişkili nörpeptid düzeylerinde azalma ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Çalışmamız bipolar bozukluğun ötimik evresinde SST, NPY, VIP, AVP ve kortizol düzeylerini birlikte inceleyen ilk araştırmadır ve bu nedenle literatüre önemli katkıda bulunabilir.
Çocuklarda epileptik nöbetlerin uyku-uyanıklık paterni ve sirkadiyen dağılımı
Organizmadaki pek çok fizyolojik olay sirkadiyen ritim içerisinde çalışırkan bazı hastalıkların da ritmisite gösterdiği yapılan çalışmalarda ortaya koyulmuştur. Epileptik nöbetlerin de günlük periodisite gösterdiği 2000 yıldan beri bilinmektedir. Çalışmalarda uyku ve sirkadiyen ritmin nöbet oluşumunu, nöbet eşiğini ve yayılımını etkilediği gösterilmiştir.Bu çalışmada çocukluk çağındaki nöbetlerin uyku/uyanıklık ve sirkadiyen dağılımlarının semiyolojik nöbet subtipleri, nöbet lokalizasyonu ve etyoloji ile ilişkisini araştırmayı amaçlandık.Video-EEG Monitorizasyon Ünitesinde 1 Ocak 2007-31 Aralık 2011 yılları arasında yatırılarak izlenen ve yatışı sırasında klinik ve elektrografik olarak nöbeti gözlenen hastaların dosyaları ve video kayıtları retrospektif olarak değerlendirildi. Bu beş yıllık periyotta, 170 çocuk hasta ve 909 nöbet çalışmaya alındı.Çalışmamızda aura, dialeptik, atonik, myoklonik, hipomotor, jelastik nöbetler ve epileptik spazmlar uyanıklıkta; tonik, hipermotor, klonik nöbetler uykuda izlendi. Auralar, dialeptik, atonik, jelastik nöbetler ve epileptik spazmlar gündüz saatlerinde görülürken; hipermotor nöbetler gece saatlerinde görüldü. Lokalizasyonuna göre nöbetler değerlendirildiğinde jeneralize nöbetler (12:00-18:00), frontal lob nöbetleri (24:00-06:00), temporal lob nöbetleri (06:00-09:00 ve 12:00-15:00), oksipital lob nöbetleri (09:00-12:00 ve 15:00-18:00) spesifik bir sirkadiyen dağılım gösterdi.Sonuç olarak, epileptik nöbetler sirkadiyen bir ritim izlemektedir. Bu dağılımın oluşmasında sirkadiyen ritim ve uyku-uyanıklık döngüsü önemli rol oynamaktadır. Bu faktörler beynin farklı bölgelerini farklı etkilemektedir. Bu farklılıkların nedenlerini açıklamak için sirkadiyen ritmin çeşitli kortikal bölgeler üzerine etkilerini inceleyen çalışmaların yapılması ve nöbet eşiğini etkileyen faktörlerin belirlenmesi gerekmektedir. Bu konudaki bilgilerimizin artması yakın gelecekte nöbetlerin sirkadiyen paterninin tanısal ve tedavi amacıyla kullanılmasını sağlayabilir.
Vardiyalı çalışan hemşirelerde sirkadiyen ritmin beslenme durumu, fiziksel aktivite düzeyi ve aşırı besin isteği üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Vardiyalı çalışan hemşirelerde beslenme örüntülerinin değişmeleri ve indüklenen sirkadiyen ritim değişikliklerinin beslenme durumu, fiziksel aktivite düzeyi ve aşırı besin isteği üzerine etkisinin olduğu bilinmektedir. Bu çalışma, rotasyonel vardiyalı çalışan hemşirelerin gündüz vardiyasında ve gece vardiyasındaki beslenme durumları, fiziksel aktivite düzeyleri ve sirkadiyen ritimleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amacıyla planlanıp yürütülmüştür. Kesitsel olarak planlanan bu araştırma, Ekim 2022-Aralık 2022 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yürütülmüştür. Araştırmamıza 20-45 yaşları arasındaki 150 hemşire dahil edilmiştir. Hemşirelere ait genel bilgiler ve beslenme alışkanlıklarını belirlemek için 32 sorudan oluşan anket formu oluşturulmuştur. Oluşturulan anket formları yüz yüze uygulanarak bireylere sosyodemografik özelliklerini, çalışma koşullarını ve buna bağlı yaşam değişikliklerini, sigara ve alkol kullanımlarını, kronik bir hastalığa sahip olma durumlarını, ilaç kullanımlarını, fiziksel aktivite durumlarını, beslenme alışkanlıklarını, hastanede ve günlük yaşamlarındaki beslenme düzenlerini, yemek yeme hızlarını, günlük çay, kahve ve su tüketimlerini sorgulayan sorular yöneltilmiştir. Çalışmamız kapsamında ayrıca Sabahçıl-Akşamcıl Ölçeği (SAÖ)'nin uygulanması yapılmış olup, ölçeğin sonucuna göre hemşireler, kronotiplerine göre "Sabahçıl", "Akşamcıl" ve "Ara tip" olarak gruplandırılmışlardır. Bireylerin vücut ağırlığı, boy uzunluğu ölçümleri araştırmacı tarafından yapılmıştır. Çalışmada öncelikle hastaların aşırı besin isteklerinin değerlendirilebilmesi için uygulanacak olan Aşırı Besin İsteği Ölçeği (ABİS)'nin Türkçe uyarlaması için geçerlik ve güvenirlik çalışması yapılmış ve orijinal ölçekteki tüm faktör boyutları elde edilmiştir. Beck depresyon envanteri (BDE), bireyin duygusal, bilişsel, somatik ve motivasyonel durumlarını ölçen öz-bildirim ölçeğidir. Bu ölçek, depresyon belirtilerini detaylı bir şekilde değerlendirmek amacıyla geliştirilse de bilişsel durumun değerlendirilmesini de sağlar. Bu bağlamda bireylerin depresyon durumlarını değerlendirmek için ise Beck Depresyon Envanteri (BDE) kullanılmıştır. Çalışmaya katılacak hemşirelerin tamamı, 08:00-16:00 ve 16:00-08:00 saat aralıklarına sahip 2 farklı vardiya tipinde dönüşümlü olarak çalışmaktadır. Hemşirelerin yaş ortalaması 35,8±6,37'dir. Bireylerin genel sağlık durumlarının değerlendirilmesine ait verilerde ise hemşirelerin %64,6'sında kronik rahatsızlığın olmadığı, %71,3'ü (n:107) ilaç kullanmadığı, %48'lik kısmının (n:72) hiç sigara içmediği belirlenmiştir. Bireylerin kronotip özelliklerine göre genel sağlık durumlarının değerlendirilmesine ait verilere bakıldığında sabahçıl bireylerin %35'i (n:21) akşamçıl bireylerin ise %36,1'i (n:13) kronik bir rahatsızlığa sahip oldukları gözlemlenmiştir. 08.00-16.00 vardiyasında çalışan bireylerde uyku süresi akşamcıl kronotipte ortalama 7,0±1,44 (saat/gün) iken sabahçıl kronotipte 7,3±1,45 (saat/gün) olarak saptanmıştır. 16.00-08.00 vardiyasında çalışan bireylerde uyku süresi akşamcıl kronotipte ortalama 4,2±1,56 (saat/gün) iken sabahçıl kronotipte ortalama 3,8±1,49 (saat/gün) olarak belirlenmiştir. Çalışmaya katılan hemşirelere uygulanan aşırı besin isteği ölçeği ve alt boyutlarından elde edilen verilere bakıldığında, çalışmaya katılan hemşirelerin toplam puan ortalamaları akşamcıl kronotipte (196,2±26,94), ara tip kronotipte (145,4±40,34) ve sabahçıl kronotipte (92,9±36,27) olarak tespit edilmiştir. Çalışmamızda, 08.00-16.00 ve 16.00-08.00 vardiyaları arasında fiziksel aktivite düzeylerinde, enerji ve makro besin ögesi alımlarında istatistiksel olarak önemli düzeyde bir değişim olmadığı (p>0,05), bireylerin uyku sürelerinin ise 16.00-08.00 vardiyasında azaldığı saptanmıştır (p<0,05).
Sabit gündüz ve gece çalışan sağlık personelinde sirkadiyen ritim ile uyku kalitesi, beslenme durumu ve kafein alımının değerlendirilmesi
Bu çalışmada sabit vardiyalı gündüz ve gece çalışan sağlık personelinde sirkadiyen ritmin uyku kalitesi, beslenme durumu ve kafein alımına etkisinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Bu çalışma, Kahramanmaraş Necip Fazıl Şehir Hastanesi Ek Hizmet Binasında, sabit gündüz (n=125) ve sabit gece (n=125) düzeninde çalışan 20-60 yaş arası, 52 erkek ve 198 kadın olmak üzere toplam 250 çalışan ile yürütülmüştür. Çalışma verileri için demografik bilgi formu, Morningness Eveningness Questionnaire (MEQ), Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi (PUKİ), Uluslararası Fiziksel Aktivite (IPAQ), Kafein Tüketim Sıklığı Anketi ve antropometrik ölçümler araştırmacı tarafından yüz yüze usulüne uygun şekilde ölçülerek alınmıştır. Çalışma sonucunda, sabit gece vardiyasında çalışan bireylerin tükettikleri ana öğün sayısı sabit gündüz vardiyasındaki bireylere göre daha az bulunmuştur (p<0,05). İki vardiyada da çalışanların karbonhidrat alımlarının gereksinimi karşıladığı, ancak enerji alımının gereksinimi karşılamadığı görülmüştür. Sabit gece vardiyasındaki katılımcıların MEQ skoruna ait aritmetik ortalama 50,5±7,20 iken, sabit gündüz vardiyasındaki katılımcılarda 53,7±7,75 olarak hesaplanmıştır (p<0,05). Katılımcıların MEQ skorlarına göre yapılan sınıflamasında her iki vardiya sisteminde de en çok katılımcının "Ara tip" olduğu saptanmıştır. Sabit gündüz vardiyasında çalışan bireylerin MEQ puanları ile kafein alımları arasında negatif yönde bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Her iki cinsiyette de sabit gece vardiyasında çalışanların PUKI toplam skoru sabit gündüz vardiyasında çalışanlara göre daha yüksek bulunmuştur (p>0,05). Bozulan sirkadiyen ritmin bireylerin uyku kalitesini ve beslenmelerini olumsuz yönde etkilediği sonucuna varılmıştır. Bu etkileri en aza indirmek için yeterli uyku süresine (en az 7 saat/gün) ulaşılmasına dikkat edilmelidir. Çalışanlara kronotipe uygun çalışma programının önemi konusunda eğitim vermek ve bu konuda farkındalık yaratmak faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Beslenme, sirkadiyen ritim, uyku kalitesi, kafein alımı
Memeli sirkadyen saatinde kriptokrom 1'i stabilize eden bir küçük molekülün karakterizasyonu
In most organisms, several physiological and behavioral mechanisms are regulated in a circadian rhythm-dependent manner. The mammalian circadian clock is generated by negative and positive transcriptional-translational feedback loops (TTFL), which consists of BMAL1, CLOCK, Periods (PER) and Cryptochromes (CRY) at the molecular level. At the positive arm of the TTFL loops, BMAL1 and CLOCK form a dimer and bind to E-box elements to initiate the transcription of the clock-controlled genes (CCGs) including the Per and Cry genes. Within the time Cry1/2 and Per1/2/3 accumulate in the cytosol and then translocate into the nucleus along with Casein kinase I epsilon/delta. They interact with BMAL1:CLOCK heterodimer and repress their activity and, in turn, repress the transcription of the CCGs. In mammals, 43% of the protein-coding genes are clock-controlled and transcribed rhythmically in at least one tissue. Therefore, disruption of the circadian clock as a result of circadian misalignment or genetic factors will be expected to greatly affect most of the physiological systems. In fact, several different diseases are shown to be linked to circadian disruption such as sleep disorders, metabolic and neural diseases, and cancer progression. That's why several groups have initiated drug discovery studies to find molecules that regulate the circadian clock for the treatment of these diseases. In this thesis, I characterized a novel small molecule (M54) specific for the core clock protein CRY1 in vitro level. M54 is discovered by an in silico approach called structure-based drug designing (SBDD) and predicted to bind to the primary pocket of CRY1. The primary pocket is important for the regulation of CRY stability due to interactions with the E3 ubiquitin ligases (FBXL3 and 21). I showed that M54 significantly increases the circadian period in a dose-dependent manner at the cellular level. Further biochemical studies demonstrated that M54 increases the stability of the CRY1. This study offers a new avenue as a therapeutic approach for patients who suffer from circadian clock-related disorders associated with dampened CRY1 levels.
CLK8 reprograms rhythmic transcriptome and delay replicative senescence in MRC-5
The circadian clock is one of the time-keeping systems in organisms that regulate behavioral/or physiological changes with about 24-hour period. These rhythmic changes are generated by a transcriptional-translational regulatory feedback loops (TTFL) mechanism via core clock proteins at the molecular level. Simply, BMAL1 and CLOCK heterodimerize and activate the expression of E-box-containing genes such as PER2 and CRY1. The PER2:CRY1 complex along with Casein kinase Iε/δ translocates into the nucleus and represses their own expression. Almost 43% of gene coding genes are under the control of the circadian clock that is progressively disturbed with advancing age in terms of amplitude and period. Proper maintenance of the circadian clock is essential for homeostasis since the circadian clock is directly connected with vital systems such as reproduction, immunity and development. Our group recently identified a small molecule, CLK8, that enhances circadian amplitude. To investigate the effect of CLK8 on ageing cells and on the robustness of the circadian clock in vitro, I regularly treated human lung fibroblast cells (MRC-5) with CLK8. I showed that CLK8 helps maintain the circadian clock of the aged cells and decreases cellular senescence by enhancing telomerase activity and maintain the telomeres. Furthermore, I have taken genome-wide approach to understand the effect of CLK8 using RNA sequencing. Analysis of the RNA-seq data revealed that CLK8 maintain oscillation of the genes, play key role in ageing. These results indicate that CLK8 shows great potential in the treatment of age-related diseases related with circadian clock.
Dipper ve non dipper hipertansiyonlu hastalarda volüm yükü karşılaşırılması
Dipper ve Nondipper Hipertansiyonda Volüm Yükü karşılaştırması Giriş ve Amaç; Hipertansiyon en sık görülen kronik hastalıklardan biridir. Kan basıncının sirkadiyen ritminin keşfi ile dipper ve nondipper kavramları tanımlanmış olup bu iki patternin farklılıkları üzerine çok sayıda çalışma yapılmıştır. Literatürde nondipper hipertansiyonda artmış morbidite ve mortalite nedeniyle bu paternin ortaya çıkmasında hangi mekanizmaların etkili olduğu önem kazanmıştır. Nondipper patternin ortaya çıkmasında gece uyku esnasında beklenenin aksine parasempatik sinir sistemi aktivitesinin sempatik sinir sistemine baskın olamaması ön planda suçlansa da RAAS aktivasyonundaki artışı, otonomik disfoksiyon, diyette artmış tuz miktarının etkili olduğu düşünülmektedir. Biz de bu fizyopatolojik nedenlerin yanı sıra gruplar arasında volüm yükünün etkisini araştırmak istedik. Materyal ve Metod; Çalışmamıza 2016 Ocak -2017 Aralık tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi İç Hastalıkları ve Kardiyoloji polikliniğine başvuran, 18-65 yaş aralığında, yeni tanı almış henüz antihipertansif tedavi almayan 92 hastayı aldık. Ambulatuvar kan basıncı ölçümleri yapıldı ve JNC-8 kılavuzuna göre 24 saatlik ortalama sistolik KB≥135 mmHg ve/veya diyastolik KB≥85 olan hastalar hipertansif olarak kabul edildi. Gece kan basıncının düşüş yüzdesi ''Gece KB düşüşü (%) = (Gündüz KB- Gece KB) x 100 / Gündüz KB''formülü ile hesaplandı. Hastalara kan basıncı düşüşüne göre dipper (≥10 mmHg) ve non- dipper (<10 mmHg) hipertansiyon tanısı kondu. Takiben hastaların vücut sıvı kompozisyonunun belirlenmesi için biyoimpedans analiz yapıldı. Bu analizle hastaların total vücut suyu (TBW), ekstrasellüler su (ECW), intrasellüler su (ICW), ECW/ICW oranı, rölatif su artışı (OH/ECW) değerlendirildi. Hastaların Vena Kava İnferior (VCİ), Sağ Atrium(RA) İnterventriküler Septum kalınlığı (İVSd) ekokardiyografik yöntemlerle ölçüldü. Ayrıca hastaların hipertansif retinopati açısından fundus muayenesi yapıldı. Bulgular ; Çalışmaya %42i erkek (n:39) %58i kadın (n:53) toplam 92 hasta dâhil edildi. Nondipper hasta oranı %52 idi (48/92). Dipper(n:44) ve nondipper(n:48) olarak gruplara ayrılan hastalar karşılaştırıldığında yaş (p:0,941) ve cinsiyette(p:0,104) istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Biyoimpedans analizde her iki grup arasında ECW (p: 0,031) ve ECW/ICW (p:0,001) 'de istatiksel olarak anlamlı fark vardı. Ekokardiyografi sonrası gruplar arasında sağ atrium çapında istatiksel olarak anlamlı bir fark vardı (p:0,017). Fundus muayenesinde HTRP saptanan ve saptanmayan hastalar karşılaştırıldığında; gece yüksek sistolik (p=0.000) ve diastolik (p=0.003) kan basıncı ile hipertansif retinopatinin progresyonu arasında istatistiksel olarak güçlü bir ilişki olduğunu tespit ettik. Sonuç: Kan basıncı ile direkt ilişkili olan OH ve OH/ECW gruplar arasında farklılık göstermezken ECW ve ECW/ICW istatistiksel olarak farklılık gösteriyordu. Non dipper hipertansif grupta uç organ hasarı daha belirgindi. Bunu yeni tanı almış hipertansif hastalarda manifest olmayan volüm yükünün bulgusu olarak değerlendirdik. Bununla birlikte non dipper hipertansif grupta uç organ hasarı daha belirgindi.
Akut miyokard infarktüsünde sirkadiyen varyasyon bölgesel karakteristiklerden etkilenir mi?
39 ÖZET Akut miyokard infarktüsüne (AMİ) maruz kalan hastalarda belirgin bir sirkadiyen varyasyon (SV) varlığı dikkat çekmektedir. Bu, organizmanın kendi günlük homeostatik durumu, kişinin psiko-sosyal yapısı, alışkanlıkları, yaşadığı toplumun gelenekleri, mevsimsel ve çevresel değişkenler gibi birçok faktörden etkilenir. Bu çalışma Türkiye'nin güneydoğu bölgesinin yaklaşık on iline hizmet vermekte olan Dicle Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Bölümüne AMİ tanısı ile Ocak 1995-Ocak 1997 yıllarında başvuran, yaşlan 23 ile 100 arasında değişen 357 erkek,85 kadm toplam 442 hasta kaydı incelenerek gerçekleşunlmiştir. Hastaların AMİ de ağrının başlangıç saati ile risk faktörleri (cinsiyet, yaş, sigara kullanımı, hipertansiyon, Diyabetes Mellitus, hiperkolesterolemi, aile hikayesi,obesite,pre-infarktüs stres), hastane içi mortalite ve infarktüs lokalizasyonu arasındaki ilişki araştırıldı. SV'un günlük ve altı saatlik dilimler halinde (Grup 1-24:01-06:00; Grup 11-06:01-12:00; Grup 111-12:01-18:00; Grup IV-18:01-24:00) dağılımları ile aylık ve mevsimsel dağılımları incelendi. Ağn başlangıç saati yoğunluğunun gece saatlerinde (grup I) en düşük seviyesini korurken, sabah 06:00 ve akşam 18:00'de pik yaptığı görüldü. Altı saatlik dilimler incelendiğinde bu dağılımın en fazla 18:01-24:00 arasında (%31), en az 24:01-06:00 arasında (%17.4), mevsimsel ve aylık dağılımlar incelendiğinde ise en fazla Ocak (%13.1), en az Ağustos (%3. 1) aylarında ve en fazla Kış (%32. 1), en az Yaz (%13.9) mevsiminde olduğu tespit edildi. Altı saatlik dilimlerle oluşan grupların özellikleri incelendiğinde, grup 11 ve grup IV'de sigara kullanımı ve pre-infarktüs stres belirgin olarak fazla bulundu (p<0.01,p<0.01). Sigara kullanımı 40 yaşın altındaki hastalarda diğer yaş gruplarına göre anlamlı olarak fazla bulundu (p<0.01). Doymuş yağ tüketimi bölgemizde tüm yaş gruplarında anlamlı olarak fazlaydı (p<0.05). Diğer risk faktörleri ile anlamlı bir ilişki saptanmadı. Sonuç olarak erken sabah piki ve sabah pikinden daha fazla oranda akşam piki saptanırken AMİ insidansının Ocak ve Kış aylarında en sık,Ağustos ve yaz aylarında en düşük seviyede olduğu tespit edildi. Sabah pikinin literatürlerden farklı olarak daha erken saatlerde olmasının ülkemiz ve bölgemizin büyük çoğunluğunun Müslüman olması ve dini ibadetlerden olan sabah namazı için çok erken saatlerde uyanmasına bağlı olabileceğini ve bununla birlikte artmış akşam pikinin bölgemizin, sosyo-ekonomik sorunların da yer aldığı, kendine özgü birtakım demografik ve sosyopolitik karakteristiklerinden kaynaklanan günün sonuna doğru artmış yoğun mental stres ile açıklanabileceğini düşünmekteyiz.
Üniversite öğrencilerinde diyet kalitesi ile nomofobi, kronotip ve uyku kalitesi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Çalışma, üniversite öğrencilerinde diyet kalitesi ile nomofobi, kronotip, uyku kalitesi ve fiziksel aktivite düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışma Ocak-Mart 2025 tarihleri arasında, 18-24 yaş arası toplam 340 (314'ü kadın, 26'sı erkek) lisans öğrencisinin gönüllü katılımıyla yürütülmüştür. Bireylerin genel bilgileri, beslenme alışkanlıkları ile vücut ağırlığı ve boy uzunluğu beyana dayalı olarak toplanmıştır. Bel çevreleri ise araştırmacı tarafından mezura ile ölçülmüştür. Bireylerin nomofobi düzeyleri Üsküdar Nomofobi Ölçeği ile, diyet kaliteleri Sağlıklı Yeme İndeksi (HEİ-2015) ile, uyku kaliteleri Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi (PSQI) ve kronotip eğilimleri Sabahçıl-Akşamcıl Anketi (MEQ) ile değerlendirilmiştir. Bireylerin besin tüketimini saptamak için 24 Saatlik Hatırlatma yöntemi ve fiziksel aktivite düzeyleri için Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi Kısa Form (IPAQ-SF) kullanılmıştır. Tüm öğrencilerin yaş ortalaması 20.74 ± 1.53 yıl olarak belirlenmiştir. Bireylerin %1.8'inde yüksek, %20.9'unda orta ve %54.1'inde hafif düzeyde nomofobi belirlenmiştir. Nomofobisi olmayan bireylerin oranı ise %23.2'dir. Kadınların erkeklerden daha fazla nomofobiye sahip olduğu belirlenmiştir (p<0.001). Ekran süresinde her 1 saatlik artış, nomofobi puanında yaklaşık 4.52 puanlık bir yükselişle ilişkilidir (β = 4.522, p < 0.001). Bireylerin %75.9'u kötü diyet kalitesine sahipken, %23.8'inde geliştirilmesi gereken diyet kalitesi saptanmıştır. İyi diyet kalitesine ise yalnızca bir katılımcı ulaşmıştır. Uzun ekran süresine sahip bireylerde kötü diyet kalitesi, besin desteği kullanan bireylerde ise daha iyi diyet kalitesi belirlenmiştir (p<0.05). Diyet kalitesi kötü olan bireylerin doymuş yağ tüketimi yüksek iken, çoklu doymamış yağ asidi, posa, E, K ve C vitamini, tiamin, niasin, folik asit, magnezyum, potasyum ve demir tüketimlerinin düşük olduğu saptanmıştır (p<0.05). Bireylerin %68.8'i ara tip, %9.7'si sabahçıl tipe yakın, %18.5'i akşamcıl ve %2.9'u ise kesinlikle akşamcıl tiptir. Çalışmada kesinlikle sabahçıl tip olan bireye rastlanmamıştır. Bireylerin %76.5'i kötü uyku kalitesine %23.5'i ise iyi uyku kalitesine sahiptir. Bireylerin nomofobi düzeyi arttıkça diyet kalite puanında azalma eğilimi gözlenmiş, ancak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). Akşamcıl tiplerin koyu yeşil yapraklı sebze ve kurubaklagil tüketiminin diğer kronotip gruplarına kıyasla anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p = 0.036). Kötü uyku kalitesi (β = 1.500, p < 0.001) ve akşamcıl kronotip eğilimi (β = -0.515, p < 0.001), nomofobi düzeyini anlamlı şekilde yordayan değişkenlerdir. Öte yandan HEİ puanı, besin takviyesi kullanımı, BKİ (kg/m2), IPAQ-SF puanı ve telefon kullanım süresinin nomofobi düzeyi üzerinde anlamlı bir etki göstermemiştir (p>0.05). Bu bulgular, yalnızca ekran süresi gibi davranışsal değil, aynı zamanda uyku kalitesi ve kronotip gibi biyolojik faktörlerin nomofobi ile ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Dijital çağ sorunlarıyla mücadele için eğitim ve sağlık politikalarının yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Bu bağlamda beslenme, uyku hijyeni, sosyal jetlag ve dijital medya kullanımı gibi alanlarda disiplinler arası müdahalelere dayalı koruyucu politikalar geliştirilmelidir. Sonuç olarak, üniversite öğrencilerinde dijital çağ sorunları ile sirkadiyen ritim ve yaşam tarzı farklılıklarını bütüncül olarak ele alan önleme programları, bir an önce hayata geçirilmesi gereken bir zorunluluk haline gelmektedir.
Zayıflama diyeti uygulanan obez bireylerde beslenme zamanının sirkadiyen ritim belirteçleri üzerine etkisi
Beslenme zamanı, suprakiazmatik saat üzerinde net bir eşzamanlama etkisi olmayan çevresel osilatörler için güçlü bir eşzamanlayıcıdır. Günlük yiyecek alımını belirli zaman aralığıyla sınırlandırma ağırlık kaybına yardımcı olmak ve metabolik sağlığı iyileştirmek için enerji kısıtlamasına bir alternatif yol olarak son yıllarda büyük ilgi görmüştür. Bu araştırma, beslenme zamanının zayıflama diyeti uygulayan bireylerde sirkadiyen ritim belirteçleri üzerindeki etkisini incelemek üzere planlanmış ve yürütülmüştür. Çalışma, Eylül 2019 – Ekim 2020 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Endokrin Polikliniğine başvuran kadın bireyler arasından çalışmaya katılmayı kabul eden gönüllü bireyler ile yürütülmüştür. Çapraz tasarımlı randomize olan bu çalışmaya, 20 – 50 yaşları arasında, beden kütle indeksi (BKİ) 25 – 35 kg/m2 arasında olan, herhangi bir kronik hastalığı olmayan, son 6 ayda diyet hikayesine sahip olmayan ve düzenli gece uykusuna (yatış zamanı 22:00-00.00; uyanış zamanı 06:00- 08:00) sahip olan toplam 29 kadın birey dahil edilmiştir. Bireyler, Grup I (n=15) ve Grup II (n=14) olmak üzere randomizasyon yöntemi ile 2 gruba ayrılmıştır. Bireylerin ağırlık kaybetmesini amaçlayan enerji kısıtlaması olan bireysel beslenme planları oluşturulmuştur. Bu beslenme planları, Grup I'deki bireylere ilk 4 hafta güneşin doğumundan batımına kadar olan süreç içerisinde "zaman kısıtlı beslenme", Grup 2'deki bireylere ise günün her saatinde yemek yiyebilme olanağı veren "serbest zamanlı beslenme" olacak şekilde bireylere uygulanmıştır. İlk müdahale sürecinin sonunda gruplar 1 haftalık arınma süreci sonunda Grup I'deki bireylere serbest zamanlı beslenme, Grup II'deki bireylere ise zaman kısıtlı beslenme müdahalesi uygulanmıştır. Çalışmanın başlangıcı, 4.haftası ve sonunda bireylerin antropometrik ölçümleri ve biyokimyasal parametreleri değerlendirilmiştir. Diyet müdahalesinin iki periyodunu da toplam 20 kişi tamamlamıştır. Antropometrik ölçüm, vücut analizi ve deri kıvrım kalınlıklarının zamana göre gruplar içindeki değişimlerine bakıldığında, her iki beslenme düzeninde vücut ağırlığı, beden kütle indeksi, bel çevresi, kalça çevresi, bel/boy oranı, biseps deri kıvrım kalınlığı, triseps deri kıvrım kalınlığı ve vücut yağ kütlesindeki ortalama değişim istatistiksel açıdan önemli saptanmıştır (p<0.05). Ancak vücut kas kütlesi ve vücut su kütlesindeki ortalama değişimlerin sadece zaman kısıtlı beslenme düzeninde istatistiksel açıdan önemli olduğu görülmüştür (p<0.05). Serum açlık kan glukozu, serbest zamanlı beslenme düzeninde önemli düzeyde azalma göstermiştir (p<0.05). Zaman kısıtlı beslenme düzeninde, serum HDL – kolesterol ve leptin düzeylerindeki azalma istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (p<0.05). Biyokimyasal parametreler üzerinde, farklı beslenme düzenleri arasındaki ilişkiye bakıldığında ise, istatistiksel açıdan önemli bir fark saptanmamıştır (p>0.05). Sonuç olarak, zaman kısıtlı beslenme düzeni serbest zamanlı beslenme düzenine göre, antropometrik ölçümler üzerinde daha fazla değişim sağlamasına rağmen, beslenme müdahaleleri arasında farklılık bulunmamıştır. Yeterli ve dengeli beslenme programlarının yanı sıra obezite tedavisinde zaman kısıtlı beslenme yaklaşımının uygulanması ağırlık kaybında ek bir yarar sağlayabilir.
İzofluranın ratlarda gece veya gündüz uygulanmasının melatonin düzeyi üzerine etkisinin araştırılması
Amaç: Pineal bezde melatonin sentezi sirkadiyan bir ritim gösterir ve karanlık faz boyuncamaksimum düzeyine ulaşır. Bu ritim suprakiazmatik çekirdek tarafından algılanan ışıkkaranlıkdönüşümü ile sağlanır. Anestezi ve cerrahi uygulamalar, melatonin salınımını veendokrin fonksiyonunu etkilemektedir. Bu çalışmanın amacı, izofluranın ratlarda gece veyagündüz uygulanmasının melatonin düzeyi üzerine etkisinin araştırılmasıdır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 15 günlük erkek cinsiyette 26 adet rat alındı ve rastgele 4gruba ayrıldı. Ratlara kış döneminde gece izofluran grubuna (n:7) 19:00-01:00 ve gündüzizofluran grubuna (n:7) 07:00-13:00 saatleri arasında %1.5 izofluran ile anestezi uygulandı vegece kontrol grubuna (n:6) ve gündüz kontrol grubuna (n:6) aynı zaman süresince 6 L·dk-1akım hızında oksijen uygulandı. Altı saatlik sürenin sonunda kan örnekleri alındıktan sonraratlar sakrifiye edildi. Alınan kanlardan santrifüj edilerek elde edilen plazmalarda melatonindüzeyleri enzim ilintili immün test (ELISA) yöntemi ile ölçüldü.Bulgular: Grup Gc-İ (gece-izofluran) ile Grup Gc-K (gece-kontrol), Grup Gc-İ (geceizofluran)ile Grup Gn-İ (gündüz-izofluran), Grup Gc-K (gece-kontrol) ile Grup Gn-K(gündüz-kontrol) karşılaştırıldığında kan melatonin düzeyleri açısından anlamlı farksaptanmadı (sırasıyla p=0.132, p=0.180, p=0.065). Grup Gn-İ (gündüz-izofluran) ile GrupGn-K (gündüz-kontrol) karşılaştırıldığında kan melatonin düzeyi Grup Gn-İ (gündüzizofluran)'da anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p=0.009).Sonuç: On beş günlük ratlarda altı saatlik uygulanan %1.5 konsantrasyondaki izofluranın,gündüz uygulanmasında melatonin düzeyini arttırdığı ve gece uygulanmasında iseetkilemediği saptandı.Anahtar Kelimeler: İzofluran, rat, sirkadiyan ritim, melatonin
Yenidoğan ratlarda gece-gündüz izofluran uygulamasının öğrenme ve bellek üzerine etkisinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı izofluran uygulanan yenidoğan (7 günlük) ratlarda sirkadiyan ritmin öğrenme ve bellek üzerine etkisini araştırmaktır.Yöntem: 42 yenidoğan rat çalışmaya alındı ve rastgele 4 grup oluşturuldu. Grup-1 (n:11) ve Grup-3 (n:11)'e 450 mL cam kavanozlar içerisinde 6 saat süresince %1,5 izofluran uygulandı. Grup-2 (n:10) ve Grup-4 (n:10) 6 saat süresince oda havasında tutuldu (kontrol). Gece grupları (Grup-1 ve Grup-2) 19:00-01:00 saatleri arasında, gündüz grupları (Grup-3 ve Grup-4) 07:00-13:00 saatleri arasında izlendi. İzofluran anestezisinin sona ermesinden iki saat sonra ratlar öğrenme ve bellek testlerinin uygulanacağı zamana dek bakılmak üzere annelerinin yanına alındı. Ratlara 5 hafta sonra öğrenme ve bellek fonsiyonlarının değerlendirilmesi amacıyla Morris Su Tankı testi uygulandı. Verilerin istatistiksel analizi yapıldı.Bulgular: Öğrenme ve bellek deneyleri sonuçları değerlendirildiğinde ilk dört gün uygulanan öğrenme testlerinde platformu bulma süreleri değerlendirildiğinde gruplar arasında fark saptanmadı (p>0,05). Beşinci gün uygulanan probe trial'de hedef kadranda kalış süreleri değerlendirildiğinde gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05).Sonuç: İzofluran uygulanan yenidoğan ratlarda sirkadiyan ritmin öğrenme ve bellek fonksiyonlarını etkilemediği saptanmıştır.Anahtar Kelimeler: İzofluran, rat, sirkadiyan ritim, öğrenme ve bellek.